Karen
Haddad-Wotling
Kaynak:
https://oggito.com/
İki
yazara da eşit derecede hayran olduğunu düşünen okur, sonunda bir tercih
belirtmek zorunda kalacaktır: Bana Dostoyevskici mi, Tolstoycu mu olduğunu
söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Karen
Haddad-Wotling
George Steiner, kendinden önce
pek çok kez ele alınmış bu soruyu meşhur Tolstoy mu Dostoyevski mi* (1959)
adlı kitabında yeniden ele alarak tartışmanın özünü belki de kesin olarak dile
getirmiştir:
“Tolstoy ile Dostoyevski
arasında seçim yapmak, varoluşçuların angajman diye adlandırdığı durumun
habercisidir.”
Rus romanının iki büyük devini
kıyaslamak gerçekten de klasik bir izlek, hatta bir eleştiri toposudur ve
bundan dolayı, Steiner’in de dediği gibi, iki yazara da eşit derecede hayran
olduğunu düşünen okur, sonunda bir tercih belirtmek zorunda kalacaktır:
Bana Dostoyevskici mi,
Tolstoycu mu olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. İki çağdaş:
Tolstoy’dan yedi yaş büyük olan Dostoyevski, ondan otuz sene önce ölmüştür, ama
ikisi de en önemli eserlerini aynı dönemde –1840 ile 1880 yılları arasında–
vermiştir: Rusya’nın geçirdiği değişimde belirleyici olan ve haklı nedenlerle
Rus edebiyatının altın çağı olarak telakki edilen dönemde.
Hiç karşılaşmamış ve görünüşe
göre her açıdan birbirinin zıttı olan, her biri aynı Rusya’nın farklı bir
yüzünü temsil etmekle kalmayıp sanatla ve hayatla da hepten farklı ilişki kuran
iki adam.
Toplumsal eşitsizlik Bir
yanda kont, toprak sahibi, önceleri zevkusefa süren, yan gelip yatan bir
adamken ömrünün geri kalanında malından mülkünden kurtulmaya uğraşacak, sonunda
barışçı ve şiddete başvurmayan, uzlaşmaz ve sofu bir Hıristiyanlık vaaz eden
biri olup çıkacak; öbür yanda yoksul öğrenci, gençliğinde sosyalizme angaje
olmasının bedelini ömrü boyunca ödeyecek kürek mahkûmu sürgünden döndükten
sonra siyasi gericilik ve Ortodoksluk savunucusu, asık suratlı bir milliyetçi
olup çıkacak.
Birisi aynı kadınla kırk küsur
yıl yaşamış, ona on üç çocuk vermiş, sonra bugüne kadar kadınlara karşı
yazılmış en şedit yergi olan Kreutzer Sonat’ta evliliği, tensel arzuyu,
aileyi inkâr etmiş, ölümün eşiğinde ailesini bırakıp gitmiştir. Öbürü fırtınalı
aşklar yaşamış, sonra sevgi dolu bir aile babası olmuş, çocukların yaşadığı
ıstırap eserinin mihenk taşı haline gelmiştir.
Biri ekinleri, ayı avını,
elleriyle çalışmayı, köylüleri över; öbürü modern şehirlerin sislerini,
ayyaşları, canileri, fahişeleri. Bununla birlikte yolları uzaktan kesişir,
uzaktan boy ölçüşürler.
Dostoyevski, Tolstoy’un
gitgide radikalleşen bir çizgide ilerleyişini, özellikle mal mülk ve parayı
reddedişini göremeyecek kadar erken ölmüşse de, kendinden yaşça küçük olan
yazar hakkındaki yargısında öncelikle bu toplumsal eşitsizlik öne çıkar:
Dostoyevski, Tolstoy’a
kendisinden daha fazla ödendiğinden, kendisi sadece yazarak geçimini sağladığı
için hor görüldüğünden durmaksızın şikâyet eder.
Gerçekten de Tolstoy, feci
şartlar altında eserini üreten Dostoyevski’nin durumuna asla düşmemiştir.
Dostoyevski’nin, alacaklıları
gırtlağına çökmüşken, henüz yazmadığı romanlarını sattığı olur, kendisini hiç
tatmin etmeyen bir sonuç almak pahasına hep sıkışık bir halde, dar vakitlerde
çalışır.
Tolstoy ise ağır ağır yazar,
hatta hayatının bazı dönemlerinde, öğretmenliğe veya topraklarının idaresine
öncelik vererek edebi faaliyetini durdursa da, okurların ve yayıncıların
peşinde koştuğu bir isim olmayı sürdürür.
Bu hınç, Dostoyevski’nin sert
eleştirilerinde kendini belli eder şüphesiz; mesela Anna Karenina yayımlandığında
(1875), “Derebeylik ailesiyle ilgili hep aynı vakayiname” diye yazar, ona göre
Tolstoy, Savaş ve Barış’tan beri yeni bir şey söylememiştir...
Tolstoy’un romanının tam da
altüst olmuş haldeki Rus toplumunda –evlilikte, aile içinde, köylüler ile
beyler arasında– birlikte yaşamanın zorluğunu konu edindiğini düşünecek
olursak, en azından haksız bir eleştiridir bu.
Fakat aynı esnada
Dostoyevski Delikanlı’yı yazmaktadır; bu eseri, ilerde Karamazov
Kardeşler’in de ortaya koyacağı gibi, toplumun parçalanmasının habercisi olan
yeni ailelerin, “tesadüfi ailelerin” varlığını ortaya koyar.
Dostoyevski’ye göre Tolstoy,
artık var olmayan bir toplumu tasvir eder; o romancı değil tarihçidir,
ancak Anna Karenina’da (hayattayken okuyabildiği son büyük Tolstoy
romanında) “yakıcı bir güncellik” olduğunu da teslim eder. Ama bunu yapmasının
sebebi, romanda dile getirilen siyasi tercihlere, özellikle Tolstoy’un gitgide
artan antimilitarizmine şiddetle karşı çıkmaktır.
Tolstoy da az kötü niyetli
değildir. 1881’de, Dostoyevski öldüğünde, Tolstoy belki de ilk defa
hayranlığını belirtir:
“O ölünce, ona ihtiyacım
olduğunu, bir dost, bir akraba gibi bana ne kadar yakın, benim için ne kadar
kıymetli olduğunu anladım.” Onu asla bir rakip olarak görmez: “Kendimi onunla
kıyaslamak aklımın ucundan bile geçmedi – asla.” Fakat bir müddet sonra daha
katı bir yargıda bulunur: “İyi ile kötü arasındaki içsel çatışmanın en
hararetli safhasında ölen bir adamı peygamber ve aziz mertebesine çıkardılar.
Evet, heyecan ve ilgi uyandırıyor, ama hayatı sırf kavgadan ibaret olan bir
adamın heykelini dikemez, gelecek nesillere örnek gösteremezsiniz.”
Bu tasvip etmeyen tavrı
giderek şiddetlenecektir.
Astapovo’daki istasyon şefinin
küçücük evinde, Tolstoy’un ölmeden önce istediği kitaplar arasında
Montaigne’in Denemeler’iyle birlikte Karamazov Kardeşler bulunsa
da, Dostoyevski hakkındaki yargısı keskinliğini korur: “Bu anti-edebiyat, bu
tutarsızlık, bu yapmacıklık, en ciddi konuların gerçeklerle yakından uzaktan
ilgisi olmayan bir şekilde ele alınması karşısında duyduğum tiksintiyi bir
türlü bastıramıyorum.”
Tolstoy’un Dostoyevski’de
takdir ettiği şey onun gençlik eserleridir, Ölüler Evinden Anılar ya
da Ezilmiş ve Aşağılanmışlar gibi, toplumsal içeriği son derece
çarpıcı olan eserleri. Bununla birlikte, iki yazar arasında entelektüel bir
diyalog var mıydı?
İkisinin de romanlarından
hiçbiri diğerinin eserine doğrudan cevap şeklinde tasarlanmışa benzemese de,
yazdıkları ve yaptıkları, bazen araya yıllar girse bile, aynı sorulara karşılık
verir gibidir: edebiyat ve hayat, iman ve siyasi eylem.
1859’da Yasnaya Polyana’daki
köylüler için bir okul açan ve eğitim üzerine kafa yoran Tolstoy, gitgide
edebiyatı ve genel olarak sanatı, halkın işine yaramadığı gerekçesiyle
(sosyalist gerçekçiliğin ne yazık ki o meşhur kuramlarını önceleyerek) reddetme
noktasına varır.
Tolstoy İtiraflarım’ın
iyi bilinen bir pasajında, kendi edebi faaliyetini de şu şekilde yargılar:
“Şunu anladım ki, yapmış olduklarımın ne asil bir tarafı ne de bir balede
birbirine sarılmış şekilde dans eden çıplak bacaklı kızların yaptıklarından bir
farkı vardı.” Ömrünün sonuna doğru yalnızca halk masalları yazar, fakat son bir
“büyük roman” yayımlamaktan da kendini alamaz; didaktik ama yine de romanesk
olan Diriliş, kimilerince Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar’ına
bir cevaptır.
Dostoyevski ise edebiyatın
rolünü hararetle savunur: Ancak kurmaca sayesinde, özellikle de bütün bakış
açılarının karşı karşıya gelebildiği romanda, tam da en yakıcı güncellikteki
temel meseleler ortaya konabilir; halkın da entelektüeller gibi, olanca
karmaşık bütünlüğü içinde edebiyata ihtiyacı vardır.
Üniforma olarak el arabası Nihayet
en zehir zemberek diyalog ideolojik düzeyde olacaktır (Dostoyevski daha uzun
yaşasaydı şüphesiz bu daha da şiddetli olurdu).
Resmi dinsel hiyerarşi ve
teamülden koparak Hıristiyanlığın kaynağına, İncil’e dönüş ile çilecilik
karışımı olarak adlandırılan Tolstoyculuk, son yıllarında Rus milletinin
kimliği hatta selameti olarak gördüğü Ortodoks dinini her fırsatta savunan
Dostoyevski’nin hiç hoşuna gitmezdi herhalde.
Dostoyevski özellikle
sürgünden döndüğünden beri özgürlük adına, devrimci ütopyaya, sosyalist ideale
yönelik acımasız eleştiriler dile getirmiştir. Nihilistleri yargıladığı Ecinniler dışlanmasına
mal olacak, bu dışlanma Sovyet rejimi devrinde de sürecektir. Tolstoy ise 1905
devrimini destekler, sonradan, pek çok yanlış anlaşılma pahasına yeni rejimin
ünlü bir yazarı haline gelir.
Lenin onun eserini “Rus
devriminin aynası” olarak nitelendirmemiş midir?
Dostoyevski hayattayken
sosyalist Tolstoy’u değil, okurların göklere çıkardığı yazarı, çelişkiler
içindeki zengin toprak sahibini tanıyabilirdi ancak.
Fakat Anna Karenina üzerine
yazdığı makalesinde, ayrıcalıkları yüzünden acı çekenlere, dönemin moda
deyişiyle, “halka gitme”ye başlayanlara seslenen Dostoyevski şu tavsiyede
bulunur:
“‘Yeme, içme, hiçbir şey
yapmama ve avlanmanın size acı verdiğini hissediyorsanız, bunu gerçekten
hissediyor ve sayıca çok kalabalık olan ‘yoksullar’a gerçekten o kadar acıyıp
üzülüyorsanız, o halde dilerseniz malınızı mülkünüzü onlara bırakın, ortak
çıkar uğruna kendinizi feda edin ve herkesin iyiliği için gidip çalışın.”
Bununla birlikte Karamazov
Kardeşler’in yazarı biraz zalimce şunları ekler: “Ama bu konuda da filanca
hayalperestleri, ‘Ben derebeyi, kont değilim, mujik gibi çalışmak istiyorum’
dercesine el arabasının kollarına yapışıverenleri taklit etmeyin. El arabası da
bir üniformadır.”
Mujik olmayı hayal eden
adamın, yirmi beş yıl sonra, el arabasının kollarına yapışıvereceğini, ailesini
ve topraklarını terk edeceğini, ama yine de “derebeyi” Tolstoy olmayı
sürdüreceğini bilmişçesine.
*George
Steiner, Tolstoy mu Dostoyevski mi, Çevirmen: Sevda Çalışkan Yayınevi, İş
Bankası Kültür Yayınları, 2015
Le
Magazin Littéraire
Fransızcadan
çeviren: Sosi Dolanoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder