Moskova

Moskova
Maksim Gorki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maksim Gorki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2025 Cumartesi

Ünlü yazarların adını taşıyan 5 Rus şehri


Alexandra Guzeva 

Kaynak: https://www.gw2ru.com/  

 

Rusya'nın birçok şehrinde bu büyük insanların adlarını taşıyan sokaklar var, ama aynı zamanda onların anılarının ölümsüzleştirildiği şehirler de var.

1. Puşkin

Eski imparatorluk konutu Tsarskoye Selo, St. Petersburg'un banliyölerindeki bu kasabada yer almaktadır. Ancak Aleksandr Puşkin'in adı orada tesadüf değildir; büyük şair Tsarskoye Selo Lisesi'nde eğitim görmüş ve gençliğinin birkaç yılını burada geçirmiş ve ilk şiirlerini burada yazmaya başlamıştır. Şehir, adını SSCB'nin şairin ölümünün 100. yıldönümünü andığı 1937'de almıştır.

2. Gorki

SSCB'deki birçok park, sokak ve meydana proleter yazar Maksim Gorki'nin adı verilmiştir. Memleketi Nijniy Novgorod ise yazar hayattayken Gorki olarak yeniden adlandırılmıştır. 1990'da bu tarihi isim şehre geri verilmiş olsa da, şehir hâlâ sıklıkla "Gorki" olarak anılmaktadır.

3. Çehov

1954 yılında Moskova yakınlarındaki Lopasnya köyü, 'Çehov' adıyla şehir oldu. Yazarın malikanesi olan Melikhovo da yakınlardadır. Çehov burada yaşamış, oyunlar ve kısa öyküler yazmış ve ayrıca bir poliklinikte hastalara bakmıştır (çünkü tam lisanslı, pratisyen hekimdi!).

4. Lev Tolstoy

Şaşırtıcı bir şekilde, Lipetsk Bölgesi'nde yalnızca küçük bir köy ve bir istasyon, en ünlü ve üretken yazarın adını taşıyor. 82 yaşındaki Lev Tolstoy, evden kaçtıktan sonra hastalanarak istasyon şefinin evinde hayatını kaybetti. 1918'de bu istasyon ve Astapovo köyü, 'Lev Tolstoy' olarak yeniden adlandırıldı.

5. Lermontov

Kafkas Maden Suları bölgesi, ünlü şair Mihail Lermontov'un anısıyla özdeşleşmiştir. Lermontov, orduda görev yapmış, ünlü romanı "Çağımızın Kahramanı"nda bu yerleri anlatmış ve Pyatigorsk'ta bir düelloda hayatını kaybetmiştir. Şair, Lermontov şehrine hiç doğrudan gitmemiştir, çünkü şehir ancak 1953 yılında bir sanayiciler ve madenciler şehri olarak kurulmuştur.

30 Haziran 2019 Pazar

Gorki’nin Makar Çudra’sı Üstüne




Sedat Sezgin






Gorki bu kısa öyküsünde düz yazının şiire en yakın dilini yakalamıştır, dersem, sanırım kimse karşı çıkmaz.

“Demek geziyorsun böyle? Çok güzel! Kendine şanlı bir kader seçmişsin şahinim! Zaten gerekli olan da budur. Gezip görecek, hayatın tadını çıkaracak, sonra da yatıp öleceksin... Gerisine kulak asma!”

Yaşlı, güngörmüş çingene Makar Çudra’nın sözlerinden öğreniyoruz Radda ile Zobar’ın öyküsünü, ama öncesinde bolca hayat hakkında, insanın varoluşu hakkında. Tane tane, seçile seçile önümüze konulur yaşlı Çudra’nın sözleri. Bir öykünün inandırıcılığını artırmak için sık sık başvurulan bir yöntemdir bu aslında, yapıtta geçen bir karakterin ağzından anlatmak, Gorki de bunu yapar “Makar Çudra” adlı kısa öyküsünde. Ancak bilge Çudra’nın sesi öylesine canlı ki bir anda okur önündeki metnin daha da ilerisine gider, kendini koca bir bozkırın ortasında bulur, yarı uzanmış yaşlı çingenenin yanı başında oturur, soğuk sonbahar rüzgârına aldırış etmeden payına düşen birkaç kuru yaprağı ayakları dibindeki ateşin üstüne atar. Çudra: “Hayat ha? Başka insanlar ha? Hele hele! Sana ne bunlardan? Senin kendi hayatın yok mu? Başka insanlar sensiz yaşıyorlar ve sensiz yaşayacaklar. Yoksa birine gerekli olduğunu mu sanıyorsun? Sen ne ekmeksin, ne de değnek, kimsenin sana gereksinimi yoktur.” Sözlerinden bencillik taşıyor gibi görünse de aslında öykü tam da aksi yönde akar ve sonlanır.

Makar Çudra asıl anlatıcıyla sohbet ederken, belki de bu nedenle okura yönelmiştir, zira asıl anlatıcı orada bulunmayacak kadar yoktur adeta: “Çok gülünç varlıklar şu senin insanların. İç içe girmişler, birbirini eziyorlar. Oysa, bak, dünya ne kadar geniş. Herkes çalışıyor. Niçin? Kimin yaranına? Kimse bilmiyor. Çift süren bir insan gördüğüm zaman, gücünü ter damlaları halinde toprağa akıttığını, sonra da aynı toprağın altında çürüyeceğini düşünürüm. Zavallı adam! Ondan hiçbir iz kalmayacak geriye. Dünyayı tarlasından ibaret sanacak, doğduğu gibi, boş bir kafayla ölüp gidecek. Peki, niçin doğdu bu adam? Toprağı kurcalamak ve kendisine bir mezar bile kazmadan ölmek için... Özgürlük denen şeyden haberi var mı? Bozkırın sonsuzluğu ona ne anlatır? Bu dalga dalga yayılan ezgi onun yüreğine de sevinç salar mı?” Gorki’nin ya da yaşlı çingenenin sesi olsun, bu neyi değiştirir ki; ses bizi alıp sürükler, derin düşünce diyarına taşır.

Makar Çudra hayat hakkındaki bilgisini kitaplara değil; gezip dolaştığı yerlere, gördüğü-tanıdığı insanlarla temasına, yaşadığı hayata borçlu. Onun babacan ve bilge sesi kulaklarımızda çınlarken metrekarelerle ölçtüğümüz küçük dairelerimizin içinde sıkışıp kaldığımızı bir kez daha anımsarız. Ne de olsa baktığımız bozkır çıplak gözlerimizin göremeyeceği uzaklıkta, içinde birkaç bank ve birkaç yapay çimden yapılmış yeşil alan diye yutturulan sahte bir parktan da ibaret olabilir tabii. Anlattığı öyküdeki Zobar’ın özgürlüğüne olan düşkünlüğüne hayran kalmakla birlikte biraz da tedirgin oluruz aslında, zira modern hayat denilen yaşam şekli ya da sabah 08.00 akşam 16.00 mesai saatlerince (tabii çok daha fazla mesai yapmak zorunda olanlar da var) mekik dokuyan özgür ruhlarımızın bizden çoktan çalındığını hissetmekle kalmaz, acıyla fark ederiz de.

Zobar gemlenemeyecek yabani bir tay kadar özgür ruhlu biridir, gel gör ki çingeneler güzeli Radda’da öyle; birbirleriyle uyumlu iki serseri âşık. Ama yaşlı çingene Makar Çudra’nın anlattığına göre bu iki sevdalı ruh özgürlüklerini kaybetmemek için ölümü seçerler (ne de olsa evlilik bağı bir tür gemlenmektir de), en azından Radda’nın bu yolu seçtiğinden okur olarak hiç kuşkumuz yok.

Gorki bu kısa öyküsünde düz yazının şiire en yakın dilini yakalamıştır, dersem, sanırım kimse karşı çıkmaz. Öyle ki öyküyü bitirdiğimizde hayat hakkında, aşk hakkında, özgürlük hakkında, hele kendi özgürlüğümüz hakkında bir kez daha düşünce kuyularımızın dibine var gücümüzle kazma saplamaya başlarız. Ama yine de kıskaçlar arasındaki ruhlarımız açısından birçok şeyin imkânsız olduğunu da biliriz. Sonuç olarak, yaşam karşısında sözün ne değeri var, pardon, yaşlı Çudra’nın da sorduğu gibi: “Acı karşısında sözün ne değeri var?” sözünü ya da sorusunu bir kez daha tekrarlarız, en azından bir okur olarak, ne de olsa öykü trajediyle biter.

Maksim Gorki, Yaşanmış Hikâyeler, Çeviren: Ataol Behramoğlu, +1 Kitap Yayınları


31 Ocak 2016 Pazar

GORKİ ALEVİ MİYDİ?


Necati Güngör

Yıllar önceydi.

İlk gençlik yıllarımızı beyaz ipekli bir gömlek gibi kayısı dalına asıverdiğimiz Malatya'daydık... Kitap tutkunu bir avuç liseliden biriydim.

Hikâye ve romanlarını delice bir tutkuyla okuduğum yazarlardan biri de Maksim Gorki'ydi. Kitapçı vitrinlerinde ne zaman bir yeni bir kitabını görsem hemen satın alırdım.

Yine o kitaplardan biriydi işte. Adı, "Aşk Rüyası". Kitabın kapağını üstat Maksim Gorki'nin palabıyıklı resimlerinden biri süslüyordu.

Merhum pederin dükkânında bir köşeye çekilip birbirinden güzel hikâyeleri elimden bırakmamacasına okuyorum.

Dükkân kalfamız da okumayı seven biriydi. Ama o kitap değil de gazete okuruydu. Eline geçen gazeteleri spordan siyasete, okuyup bitirmeden bırakmazdı. Dolayısıyla benim kitap okumalarıma da iyi gözle bakardı.

Bana çaktırmadan elimdeki kitabın kapak resmine dikkatle bakmış olmalı ki...
"Bu Maksim Gorki, Alevi mi?" diye sordu.

Şaşırmıştım.

"Ne ilgisi var?" dedim. "Gorki bir Rus!"

"Ne bileyim ben?" dedi. "Baksana şu bıyıklarına! Bunlar Alevi bıyığı."