Moskova

Moskova
Vladimir İlyiç Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vladimir İlyiç Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2025 Cumartesi

Lenin günde 200 sayfa okuyordu. Peki, ama bunu nasıl başarıyordu?


Aleksandr Dolgikh

Kaynak: https://dzen.ru/

 

Rus Devriminin önderi ve SSCB'nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin, sadece bir politikacı değil, aynı zamanda bir kitap "canavarı"ydı. Çağdaşları, onun muazzam iş yüküne rağmen günde 200 sayfaya kadar okuyabildiğini iddia ediyorlardı.

 

Peki, ama bunu nasıl başardı?

Prensip olarak karmaşık bir şey yok, yöntemler çeşitli kaynaklarda iyi anlatılmış ve 21. yüzyılda uygulanabilir nitelikte.

Günümüzde ortalama bir insan günde 2,5 saatini sosyal ağlarda geçiriyor ve okuma derinliği 5-10 sayfayı nadiren aşıyor. Lenin, sürgünde ya da hapiste bile saatte 40-50 sayfa hızla kitap okuyordu. Sırrı olağanüstü hafızasında değil, sıkı zaman yönetimi, sıkı öz disiplin ve hızlı okuma tekniklerini bir araya getiren sistematik yaklaşımındadır.

 

Ama başka "sırlar" da vardı.

Bir maraton koşucusu gibi değil, bir kısa mesafe koşucusu gibi okuyun

Lenin okumalarını 25-30 dakikalık kısa "sürelere" böldü ve kısa molalar verdi. Bu, modern Pomodoro Metodu ile örtüşmektedir.

“Saat 9:00'dan 12:00'ye – Marx'ı okumak, 120 sayfa. Mola – yürüyüş. Saat 14:00'ten 16:00'ya – Plehanov'un makaleleri,” – Lenin'in günlüğünden bir giriş.

Bu yöntem işe yarıyor çünkü beynin etkili bir şekilde en fazla 20-30 dakika konsantre olabildiği bilimsel olarak kanıtlandı (okul derslerinin 40 dakika olmasının nedeni budur: önce ödevleri kontrol etmek, sonra yeni bir konuya konsantre olmak ve son olarak pratik yapmak). Kısa seanslar yorgunluğu önler.

 

Metni çiğnemeyin, "yeyin"

Lenin “düşündürücü” okumalardan kaçındı. Paragrafları tarayarak önemli noktaları tespit ediyor ve detayları daha sonra hatırlıyordu.

“Kitabı parçalara ayırıyormuş gibi karıştırıyordu. Bir saat sonra ana fikirleri alıntılamaya başlamıştı bile,” diye hatırlıyor devrimcinin çağdaşı Nikolai Valentinov.

Günümüzde bu okuma tekniğine SPR (Skim, Process, Review) yani göz gezdirme, yapıyı analiz etme, önemli parçaları inceleme adı veriliyor.

 

Kalem ve defterle okuyun

Lenin hiçbir zaman edilgen bir biçimde okumadı. Önemli noktaların altını çiziyor, sayfa kenarlarına notlar alıyor, sonra da düşüncelerini bir deftere aktarıyordu. Notları zihin haritalarına benziyordu: önemli isimler, tarihler, tartışmalı sorular ("Katılıyor musunuz? Hata nerede?").

Metinlerin ne kadar ayrıntılı olduğunu anlamanız için, 670 sayfalık “Felsefe Defterleri”nin özetinde 850 not bırakmış!

 

Beden fiziği = zihin berraklığı

Lenin okumanın bir spor olduğuna inanıyordu. Her gün jimnastik yapıyor, bol yürüyüş yapıyor ve günde 6-7 saat uyuyordu. Annesine yazdığı bir mektupta (1913) şikayetini şöyle dile getirmiştir:

“5-6 mil yürümezsem başım ağırlaşıyor ve yarı yavaş okuyorum.”

Tekrar ediyorum, burada yeni bir şey yok: Fiziksel aktivite beyne giden kan akışını ve bilgi işleme hızını artırıyor. Ayrıca, zihinsel aktiviteleri fiziksel aktivitelere veya tam tersine çevirmek en iyi dinlenme şeklidir ve verimliliği önemli ölçüde artırır. Ancak bilim adamları daha sonra bunu kanıtladılar.

 

"Zihinsel çöpleri" atın

Lenin, gereksiz kitaplarla zaman kaybetmezdi. Bibliyografya listelerini şu ilkeye dayanarak hazırlamıştır:

İlgililik (“Bu fikir devrim için işe yarıyor mu?”);

Yazarın otoritesi (sadece kanıtlanmış filozoflara ve ekonomistlere güvenirdi);

Karşıt Argümanlar (“Bu teorinin karşıtları ne yazıyor?”).

Kriterlere uymayan kitaplar ise rafa kaldırılıyordu. Arkaplan okuması yok! Aslında Lenin, internetin olmadığı bir dönemde, bugün bir kitabın puanına ve onu daha önce okumuş olanların yorumlarına bakmak dediğimiz şeyi yapıyordu. Bir kitabın puanı 2/5 ise okunmaya değmez, ancak puanı 4.8/5 ise büyük ihtimalle okunmaya değerdir.

 

Lenin'in yöntemi hakkındaki mitler

Şimdi internette yayılan ve Lenin'e atfedildiği iddia edilen bazı efsanelere bakalım.

Bazıları "Lenin her şeyi ezberledi" diyor. Bu bir efsanedir, metinleri ezberlediğine dair bir kanıt yoktur, ancak alıntıları değil anlamları ezberlediğine dair çok sayıda kanıt vardır.

"Okumak için uyumadı" da uydurulmuş bir saçmalıktır. Lenin şu kuralı harfiyen uyguladı: “Uyku olmadan net düşünce olmaz.” Kendisi bu konuda yazmış, konuşmuş, onun bu ilkeye bağlılığı çağdaşları tarafından da doğrulanmıştır.

"O sadece siyaset okurdu." Lenin'in yalnızca devrimle ilgili kitaplara ve eserlere ilgi duyduğu izlenimi edinilebilir. Ama hayır, onun listelerinde hem romanlar (Çernişevski, Tolstoy) hem de popüler bilim (Darwin, Einstein) yer alıyordu. Genel olarak Vladimir İlyiç, sadece mesleki edebiyatla ilgilenseydi imkânsız olacak olan hemen her konuda sohbeti sürdürebilirdi.

 

Lenin'in yöntemleri bugün nasıl uygulanabilir?

Dört ana noktayı vurgulayacağım.

Öncelikle okurken bildirimleri kapatın. Bu arada, sadece okumaktan değil, aynı zamanda çalışmaktan da alıkoyarlar ve eğer ses veya titreşimi açarsanız, sadece sizi değil, sizi de alıkoyarlar. Lenin, kesinlikle gerekli olmadıkça telgraflarla dikkatini dağıtmazdı.

İkincisi, tüm zaman yönetimi kitaplarında söylendiği gibi, bir zamanlayıcı ayarlayın. Ne yaparsanız yapın, bunu 25-30 dakikalık dilimler halinde yapmanızın daha etkili olacağını unutmayın. Aynısı okuma için de geçerli: 30 dakika okuyun, kalkıp 5 dakika egzersiz yapın, eklemlerinizi esnetin ve yürüyüşe çıkın.

Üçüncüsü, düşünerek okuyun, kenarlara, not defterinize veya telefonunuzdaki notlara notlar alın (videoların ve sosyal ağların dikkatinizi dağıtmaması önemlidir). Lenin'in ilkesini hatırlayın: "Katılıyor musunuz? Hata nerede?" Yazarla bir nevi sohbet ederseniz, tartışırsanız, hemfikir olursanız, okumak daha verimli olacaktır. Ama bunu sözlü olarak yaparsanız bir anlamı olmaz ama yazılı olarak not aldığınızda beyniniz tamamen okuduklarınızı tartışma ve işleme sürecine dahil olur.

Dördüncüsü, edebiyatın %30'u düşüncenizi zorlamalı. Bunu, karşıt görüşlere sahip kişilerin kitaplarını okuyarak bilerek yapabilirsiniz. En azından başka bir bakış açısı bilmek ve herkesin seninle aynı şekilde düşündüğünü düşünmemek faydalıdır.

 

Lenin'in yöntemi işe yarayacaktır:

Sınavlara 2 kat daha hızlı hazırlanın,

Stresten uzak bir şekilde profesyonelliğinizi artırın,

Klip düşüncesine daha az bağımlı olun.

Burada da hemen hemen her işte olduğu gibi önemli olan nicelik değil, niteliktir. Miktarı daha sonra gelecek. Yani nicelik peşinde koşmaya gerek yok (“200 sayfa ne pahasına olursa olsun!”), metnin özünü sıkıştırmayı öğrenmek daha iyidir. İlyiç'in de dediği gibi: "Okuma yeteneği, hayatta zaman kazanma yeteneğidir . "

Bu arada Lenin, Antik Yunanca da dahil olmak üzere 11 dili okuyabiliyordu.

14 Haziran 2020 Pazar

LENİN YAŞIYOR!..



Bu fotoğrafın bir hikayesi var.

Amerika Birleşik Devletlerinde George Floyd’un polis memuru tarafından vahşice katledilmesinin ardından başlayan Black Lives Matter eylemlerinde onlarca heykel yerle bir edilirken bir heykel var ki Seattle’da eylemcilerin göz bebeği konumunda yer alıyor ve ilgileri üzerine toplamayı başarıyor.

Bulgar heykel traş Emil Venkov’un el emeği olan Lenin heykeli Çekoslavak Sovyetinde bulunuyordu. Sovyet Sosyalizminin dış müdahalelerle yıkılmasının ardından hurdalığa kaldırılan heykel Sovyet Devrimini hatırlatma amacı güden ABD’li İngilizce öğretmeni Lewis Carpenter tarafından 1993 yılında satın alındı. Yaklaşık 40 bin dolara mal olan bu alışverişi Lewis Carpenter evini ipotek ettirerek yaptı. Heykel üç parçaya ayrılarak ABD’ye Slovakya tarafından ulaştırıldı.

Heykel Seattle’daki yetkililerle kurulan temasların ardından Fremont bölgesinde 1995 yılında yeniden inşa edildi. Ancak Sovyetleri hatırlatma amacı güden öğretmen Lewis Carpenter 1994 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirdiği için heykelin amacına ulaştığını göremedi.

Yıllar sonra Lewis tanık olamasa bile heykel Sosyalizmi hatırlatma görevini yerine getirmeye devam ediyor ve eylemciler onlarca heykeli yerle bir ederken Lenin heykeli önünde poz veriyorlar.

Nazım Hikmet’in de meşhur dizelerinde söylediği gibi; Lenin yaşadı, Lenin yaşıyor, Lenin hep yaşayacak!

5 Mayıs 2020 Salı

Ekim Devrimi’nin önemli nedenleri



Samih Güven




Ekim 1917'de Rusya'da gerçekleşen Bolşevik Devrim 20. yüzyılın en önemli olaylarından biriydi. Bu olay Rusya tarihini değiştirmekle kalmadı Dünya tarihine de önemli bir etkide bulundu. Peki, Marx'ın öngörülerinin aksine köylü ağırlıklı bir toplumda nasıl böyle bir devrim meydana gelmişti? Hangi önemli koşullar böyle bir sonucun ortaya çıkmasına neden oldu?

Birçok neden arasında öne çıkan üç önemli neden bulunuyordu kanımca. Bunlardan biri Lenin'in kararlılığı, öfkesi ve kendi hikayesinin etkisiydi. İkincisi Rusya'daki ağır ekonomik koşullar, köylü sınıfının durumu ve bunun üstüne gelen I. Dünya Savaşı’ydı. Bir diğer önemli neden ise artık zamanını dolduran Çarlık sisteminin ve II. Nikolay’ın reformlar konusundaki isteksizliği ve olayları yönetmedeki başarısızlığıydı.

Ekim Devriminin önemli bir nedenini Lenin’in kişiliğinde ve hikâyesinde aramak gerekiyor. Çünkü Lenin'in kararlı ve deyim yerindeyse öfkeli tavrı ortaya çıkan koşullardan devrimsel bir süreç yaratılmasını ve Bolşeviklerin zafere ulaşmasını sağlamış oldu. Onun söylemleri, kararlı tavrı ve zaman zaman da acımasız yöntemleri bir şekilde karşıt gücün oluşturulmasını ve sonunda geçici hükümetin yenilmesini sağladı. 

Lenin'in bütün bu öfkesinin arkasında öncelikle abisinin idamından sonra duyduğu acı ve hayal kırıklığı yatıyordu. Abisi Çar’a karşı örgüt üyeliğinden dolayı yargılanmış ve idam edilmişti. İlginç bir şekilde merhamet dilememiş ve kararlı tutumunu sürdürerek ölümü seçmişti. Lenin abisinin yolundan gitti ama daha kararlı, akılla hareket edilen ve sonuç almaya odaklı bir yöntem benimsemişti.

Marx, Engels ve diğer teorisyenlerin fikirlerini incelemeye başladı. Ama onun tavrı, son derece pragmatist ve ne pahasına olursa olsun sonuç almaya yönelikti. Marx’ın devrimin, son aşamasına gelmiş kapitalist toplumlarda kendiliğinden gerçekleşeceği öngörüsü ona yetmiyordu. Köylü bir topluma da liderlik edilerek devrime ulaşılabilirdi onun düşüncesine göre. Lenin’e göre ne olursa olsun Çarlık Sistemi yıkılacaktı ve bu da zorla olacaktı. Son derece kararlı şekilde bu yolda ilerledi.

1896 yılında hapse mahkum olmuş ve üç yılını Sibirya’da geçirmişti. Birkaç defa yurtdışına çıktı ve 14 yıl farklı ülkelerde yaşadı. 1903 yılında Sosyal Demokrat Partinin bölünmesinden sonra Bolşevik grubun liderliğini üstlendi. 

Son olarak İsviçre’de bir kunduracının evinde kalıyordu ve zamanını kütüphanede geçiriyordu. 1917 Şubat devriminden sonra Nisan ayında Almanya üzerinden trenle ülkesine döndü. Almanlar Rusya’da karışıklık çıkmasını ve Rusya’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekilmesini ummuş, Lenin’e yardım etmişti. Ama Lenin’in Alman’larla bir ilişkisi yoktu elbette. Onların bu tutumu Lenin’in kendi amaçları açısından işine gelmişti sadece.

Dolayısıyla Lenin'in abisinden dolayı duyduğu öfke, intikam duygusu ve sosyalizme olan inancı, ayrıca ne olursa olsun sonuç alınması gerektiğine yönelik bakış açısı önemli bir nedendi.  Yani Lenin dışında başka biri böyle bir sonuca ulaşılabilir miydi tartışmalı gibi görünüyor.

İkinci önemli neden Rusya'nın içinde olduğu koşullardı elbette. Rusya bütün 19. yüzyılı siyasi reform arayışlarıyla, idari mekanizmanın iyileştirilmesi beklentisiyle, köylülerin haklarının verilmesi ve serfliğin kaldırılması tartışmaları ile geçirmişti.

Fakat bütün bu koşullar içerisinde Çarların genelde reform yapmak konusundaki yetersizlikleri, iktidarlarını diğer katılım organları ve mekanizmalar ile paylaşmakta isteksiz davranmaları ve gelişmeleri yönetememeleri sorunların daha da ağırlaşmasına yol açıyordu.

1861'de serfliğin kaldırılması sonrasında çiftçilerin koşullarında istenen iyileşme sağlanamadı. Büyük şehirlere göç eden köylüler oralarda son derece güç koşullarda çalışmaya ve hayatlarını sürdürmeye devam etmekteydi. 

Dolayısıyla gerekli reformları zamanında yapıp parlamentoyu etkin şekilde içerecek bir sisteme geçebilselerdi belki de devrime giden süreç farklı şekilde gelişecekti.

Üçüncü önemli bir neden de I. Dünya Savaşı'nın etkisiydi elbette. Ülkenin içinde olduğu ağır ekonomik koşullar, ordunun ekipman ve moral yetersizliği, savaş dinamiklerindeki gelişmeler nedeniyle son derece kötü sonuçlar alınıyordu. Birçok cephede askerler firar ediyor veya ağır kayıplar veriliyordu. Bu durum halkın gözünde savaşa ve II. Nikolay’a olan bakış açısının son derece olumsuz seyretmesine neden oluyordu. Lenin I. Dünya Savaşının bu ortamını fırsat olarak görmüştü.

Nikolay gücünü bir şekilde Tanrıdan aldığını düşünerek yetkilerini devretme konusunda istekli değildi. Reform taleplerine korkuyu ve baskıyı artırarak yanıt veriyordu zaman zaman. 

Çoğu zaman cephe denetiminde olan Nikolay’ın ağırlaşan sorunları çözmede yetersiz kalması elbette önemli bir sebep oldu. Ayrıca savaşın sürdürülmesi konusundaki ısrarı, Rasputin’in ailede kazandığı önem ve kararların içerisinde yer almaya başlaması gibi birçok faktör Nikolay’ın halkın gözündeki yerini ciddi ölçüde kaybetmesine neden oldu.

Özellikle bazı olayların gelişimi ve yönetilememesi de önemli etkiler doğurmuştu. Örneğin “Kanlı Pazar” denilen olay bunlardan biriydi. St. Petersburg’taki bir gösteri ve işçi eylemi sert şekilde bastırılmaya çalışıldı ve insanların üzerine ateş açılması sonucu çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Bu durum sisteme olan nefreti körükledi ve birçok devrimci grubun yer altında daha fazla örgütlenmesine zemin hazırladı.

Marx’ın dediği gibi insanlar tarihlerini yaparken seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, sorunlar birikir ve önlerine gelir. Şartlar yeni gelişmeleri ve sonuçları dayatırken liderlik özelliği öne çıkanlar toplumu istedikleri yöne götürmeyi başarabilir. Sanırım Ekim Devrimi için de böyle bir tespit yanlış olmayacaktır.

8 Mart 2018 Perşembe

Ekim Devrimi’nin Üç Önemli Kadın Figürü Üstünden Rusya’da Devrim ve Kadın



Emek Yıldırım





«Товарищи! – закричал Иван. – Я вот не спал и думал о женщинах. Вы о женщинах подумайте, товарищи. [...] Женская доля – трудная, женщина стареет раньше, силы в ней меньше, дети у нее на руках остаются, а ставки одинаковые. Женщины лучше нас, мужиков. [...] Женщины правильно за себя заступились.» (1)

1917 yılında Ekim Devrimi’nin öncülü olan Şubat Devrimi’nin ilk kıvılcımları, ilginç bir biçimde aslında (şu an kullanılan Gregoryan takvimine göre) 8 Mart gününe denk gelen (o zamanlar Rusya’da kullanılmakta olan Jülyen takvimine göre) 23 Şubat günü (St. Petersburg’un o dönemdeki adı) Petrograd’da düzenlenen kitlesel bir miting ile çakılmıştır.

Hem 1905 Devrimi hem 1917 Şubat Devrimi hem de 1917 Ekim Devrimi’nde kadınların ve mücadelelerinin oldukça mühim bir yer tuttuğunu ise belirtmekte fayda var, her ne kadar Rus coğrafyasında siyasal ve toplumsal muhalefet mücadelesi içinde kadınların varlığı çok fazla görünür ve/veya bilinir değilse de. Hâlbuki, hem siyasal kültürü hem de sosyo-kültürel yapısı paternalist ve patriyarkil bir nitelik taşıyan Rusya’da kadınlar Avrupa’daki hemcinslerinin başlattığı mücadele hattını karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen Rusya topraklarına taşımayı, onu burada beslemeyi ve büyütmeyi başarmışlardır. Ekim devrimine ve Sovyetler Birliği’nin kuruluşu sürecine doğru giden yolda, Rus/Rusyalı(2)  kadınların hem devrimci hareketler içinde hem de kadın hareketleri içinde edindikleri faal ve kayda değer konumları ile çetin koşullar altında hayata geçirdikleri çalışmalarının neticesi olarak oldukça önemli bir paylarının olduğu da aşikârdır.

Bu minvalde de, Rus tarihine bakıldığında, devrime ve sosyalizmin inşasına giden süreçte oldukça mühim bir rol oynayan kadınların ve mücadelelerinin 18. yüzyıla dayandığı görülmektedir. İlk olarak, I. Petro (Büyük Petro) ile başlayan modernleşme çalışmaları sonucunda Rusya Avrupa ile daha yakından ilişkilenmeye başlar. I. Petro’nun, Avrupa’dan gelen mühendislerin, mimarların ve sanatçıların önderliğinde sıfırdan inşa ettirdiği St. Petersburg şehrinde açtığı St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nin de mevcudiyeti ile özellikle Rus aristokrasisi Avrupa standartlarında bilim, felsefe ve sanat ile yoğun bir biçimde ilgilenmeye de başlar. Reform ve Rönesans dönemini yaşayan Avrupa’da ortaya çıkan dönüşüm bu sayede Rusya’ya da sıçrar ve Rus aristokrasisi Batı ile bağlarını kurar. Böylece de, Avrupa’da eğitim almış ve artık Batı görgüsüne, kültürüne, fikirlerine sahip bir Rus entelijansiyasının oluşmasının da ilk adımları atılmaya başlanır. Ayrıca, Avrupa’da ortaya çıkan toplumsal hareketlenmeler ve devrimler, Rus coğrafyasını da etkisi altına alır. Yeni fikirlerle dolup taşan Rus entelijansiyası bu siyasal ve sosyal hareketlenmeler ile, Rusya’daki mevcut siyasal ve sosyal yapıyı da sorgulamaya girişirler. Elbette ki, bu tartışmalar erkekleri olduğu kadar kadınları da etkiler. Bunlara ek olarak, I. Petro’nun ölümünün ardından eşi I. Yekaterina’nın tahta oturması da Rusya’daki kadınlar için oldukça önemli bir kavşaktır. Onun ardından ise üç tane daha çariçe gelir. Sırası ile; I. Anna (Anna İvanovna), I. Yelizaveta (Yelizaveta Petrovna) ve II. Yekaterina (Büyük Yekaterina) idir. Bunlar arasında en önemlisi ise elbette ki II. Yekaterina’dır. Eşi, III. Petro’nun dedesi olan I. Petro’nun başlattığı Rus modernleşmesini II. Yekaterina devam ettirir ve Rusya onun döneminde altın dönemini yaşar. Kadın hareketi için önemi ise, ortaokul eğitimine kadar öğrenim görebilen kadınların, devlet desteği ile yüksekokul okumasını sağlayacak biçimde St. Petersburg’daki Smolniy Enstitüsü’nün kurulmasını sağlamasıdır. Bu başlangıç, aynı zamanda Rusya’daki kadınların da önünü açan ehemmiyetli bir adım olur.     

Bunun ardından ise, 19. yüzyılda da, I. Petro ile başlayıp II. Yekaterina ile devam eden Rus modernleşmesinin yanısıra Avrupa’da vuku bulan Fransız Devrimi ve Aydınlanma hareketinin de etkisi ile ortaya çıkan Dekabrist Ayaklanma da kadınların yeniden siyasal mücadele sahnesine çıkmasına vesile olan ve ilk feminist tohumların da atılmasına yol açan bir olay olagelir. Dekabrist Ayaklanma’ya katılan aristokrat kökenli üst-düzey bürokrat ve askerlerin sürgün edildikleri Sibirya’nın ücra köşelerinde annelerinin, kızkardeşlerinin, eşlerinin iradi kararları sonucunda onları yalnız bırakmamaları ve gittikleri bu yerlerde de boş oturmayıp, orada çalışmaya devam etmeleri başta Rus entelijansiyası olmak üzere Rus toplumunu etkileyen bir durum olur. Eşleri, erkekkardeşleri, oğulları ile aynı fikirleri paylaşan ve bunun bedelini de ödemekten kaçınmayan bu kadınlar gittikleri yerlerde kütüphaneler, klinikler açıp, dersler verirler. Artık eğitimli aristokrat kadınlar siyasal ve toplumsal konularla daha aktif bir biçimde ve daha yakından ilgilenmeye de başlarlar böylece. Bilhassa, bu çabaların tesirlerini Çernişevskiy’den Puşkin’e, Tolstoy’dan Çehov’a kadar birçok yazarın eserlerinde de görmek mümkündür. Özellikle de, Nikolay Çernişevskiy’nin ünlü eseri Ne Yapmalı?’nın kadın başkahramanı Vera Pavlovna da Rus coğrafyasındaki kadınları ve kadın hareketini belirgin bir biçimde etkiler.

Bu kadınların kızları ise elbette ki annelerinden, teyzelerinden, halalarından gördükleri veya belli başlı yazarların eserlerinden okudukları kadınların yaptıklarını bir adım öteye taşımaya kararlı idirler. Rus coğrafyası için, feminist olarak adlandırılabilecek ilk kadınlar olan bu ikinci kuşak kadınlar aynı zamanda hem kurdukları dernekler aracılığıyla örgütlü bir biçimde çalışmalarını yürütmekte hem de kadınlara yönelik olarak yazdıkları makaleler, çıkardıkları dergi ve gazeteler, açtıkları kurslar, verdikleri dersler, düzenledikleri toplantılar yoluyla da Rusya’da belli bir mücadele hattı izleyen bir kadın hareketinin ortaya çıkmasını da sağlarlar. Ayrıca, yine o dönemlerde sayısı hızla artan siyasal hareketlerin içinde yer alan kadınlar aynı zamanda belli düzeylerde içinde bulundukları siyasal yapının hedef kitlesinde olan kadınlara dönük çalışmalar da içindedirler. 19. yüzyılın son onyılları ve 20. yüzyılın ilk onyılları süresince, politik olarak faal kadınlar için bu durum geçerli idi. Kadınları hedefleyen çalışmalar yürütme üzerinden belli bir mücadele hattı izleyen Rus kadın hareketinin yanında devrimci (narodnik, anarşist, sosyalist, sosyal demokrat) örgütlerin, yapıların içinde olan kadınlar da ikili bir mücadele yürütürler. Çünkü büyükşehirlerde sayısı hızla artan atölye ve fabrikalarda çalışan kadın işçilere yönelik olarak, devrimci siyasal hareketlerin içindeki kadın aktivistler tarafından hem devrimci siyasal çerçeve içinde hem de feminist mücadele zemini gözetilerek çalışmalar hayata geçirilmeye çalışılır. Diğer bir yandan da, artık kadın hareketi de yalnızca aristokrat kadınların yürüttüğü bir mücadele olmaktan çıkıp her sınıftan kadının yararına ve her sınıftan kadının katılımı ile yürütülen bir mücadele halini de alır. Bunun sonucunda da ilk önce 1905’te sonra da 1917’de etkin bir biçimde siyasal ve toplumsal hareketlenmelerin içinde yer alıp, ortaya çıkacak büyük dönüşümün de önemli bir eyleyicisi olma isteği ve çabası içindedirler. Bu minvalde, bu dönemde öne çıkmış üç kadını tüm bu çerçeve dâhilinde anmakta da fayda var. 

İlk isim, Nadejda Konstantinovna Krupskaya (Надежда Константиновна Крупска) idir. Vladimir İlyiç (Ulyanov) Lenin’in eşi olarak tanınır ise de aynı zamanda Lenin ile ömür boyu bir yoldaşlık içinde devrimci mücadele içinde aktif bir biçimde bulunmuş bir şahsiyettir de. 1869 yılında Petrograd’da doğar. Devrimci fikirlere sahip, aristokrat kökenden gelen ama zaman içinde yoksullaşmış bir ailede doğup, büyür. Bu arada, hem devrimci fikirlere hem de işçi sınıfına aşina bir biçimde geçer ilk gençlik yılları. Eğitimin ve pedagojinin önemli olduğunu düşündüğü için öğretmen olur. Gençlik yıllarında, özellikle Lev Tolstoy ile Karl Marx ve Friedrich Engels’in eserlerinden çok etkilenir. 1895 yılında Lenin’in de içinde bulunduğu “İşçi Sınıfının Kurtuluşu Birliği” örgütüne girer. Bu örgüt içindeki faaliyetleri nedeniyle sürgüne gönderilir. Yine sürgünde olan Lenin’le evlenir ve bir süre Sibirya’da kalırlar. Sürgünden sonra, Lenin’le beraber Avrupa’ya giderek devrimci mücadeleye orada devam ederler. Iskra’da faal olarak çalışmasının yanısıra yapılan toplantılarda, çalışmalarda da aktif olarak rol alır. Fakat esas üzerinde durduğu konu eğitim meselesidir ve dünyadan çeşitli ülkelerin eğitim sistemlerini inceler ve Marksist bir eğitim sisteminin yollarını, yöntemlerini oluşturmaya çalışır. 1917 yılında Şubat Devrimi’nden sonra Rusya’ya dönerler ve Ekim Devrimi’ne giden süreçte Krupskaya aktif olarak çalışmalara katılır. Hatta, Ekim Devrimi’ni örgütleyen Vyborg Komitesi’nin de bir üyesidir. Ekim Devrimi’nin ardından da, Sovyetler Birliği’nin inşa sürecinde hem Sovyetler Birliği’ne özgü bir eğitim sisteminin kurulmasında belirgin bir rol oynar hem de kadınların haklarına dair çalışmalara da aktif olarak katılır. Sovyet hükümetinde Eğitim Bakanı olur. Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği bürokratik görevlerin yanısıra yeni eğitim sisteminin geliştirilmesi için çalışır. 1939 yılında da vefat eder. Kaleme aldığı eserleri de 11 cilt altında toplanmış, çok çeşitli dillere çevrilmiştir.

İkinci isim, Aleksandra Mihaylovna Kollontay (Александра Михайловна Коллонтай) idir. Marksist feminizmin önde gelen isimlerinden biri olan Kollontay; 1872 yılında (St. Petersburg o dönemki adı) Petrograd’da burjuva bir ailede doğar ve aşırı itina altında büyür. Ailesinin itirazlarına rağmen, erken bir yaşta evlenir. Evliliği 5 yıl kadar sürer ve bir oğlu olur bu evlilikten. Eşinin liberal görüşlere sahip olmasına rağmen, evliliği süresince kendini Marksist kuram okumalarına verir. İşçilere yönelik bir akşam okulunda gönüllü olarak dersler verirken Yelena Stasova ile tanışır. Bu arada devrimci, sosyalist mücadelenin de içine girmeye başlar. Evliliği bittikten ve kocasından boşandıktan sonra Zürih’e ekonomi okumaya gider. Avrupa’da Rosa Luxemburg ve Karl Kautsky’nin fikirleri ile tanışır ve diğer yandan da devrimci, sosyalist/komünist hareketlerle ilişkiler geliştirir. Avrupa’dan dönüşte, St. Petersburg’da Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (RSDİP) üye olur ve faal bir biçimde de çalışmaya başlar. RSDİP’in Bolşevik ve Menşevik kamplara ayrıldığı 1903 yılında başlarda tarafsız kalmayı seçer. 1904 yılında Bolşevik tarafa katılır. Fakat 1906 yılında Menşevik tarafa kayar ve 1915 yılına kadar da Menşeviklerin içinde politik mücadelesini sürdürür. 1908 yılında, St. Petersburg’daki siyasi faaliyetlerinden dolayı Almanya’ya kaçmak zorunda kalır ve 1917’ye kadar da Rusya sınırları dışında yaşar. Bu süre içinde, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin ve Karl Liebknecht ile tanışır ve Alman Sosyal Demokrat Parti içinde çalışmalar yürütür. 1913 yılında Nadejda Krupskaya, İnessa Armand ve Konkordiya Samailova, kadın işçilere yönelik olarak Rabotnitsa (Работница / Kadın İşçi) isimli bir gazete kurarlar ve Kollontay da bir yandan yazıları ile bu gazeteye katkıda bulunur. 1915 yılında yeniden Bolşeviklerin tarafına geçer. Bundan sonraki süreçte de, Bolşevik Parti’nin önde gelen isimlerinden biri haline gelir. Bir yandan pratikte siyasal mücadelesini yürütürken de, diğer taraftan kadın sorunları üzerine yazmaya ve çalışmaya devam eder. Mesela, 1917 yılında Şubat Devrimi’nden sonraki süreçte, başka kadın aktivistlerle beraber Bolşeviklere ve sendikalara kadın işçilere daha fazla itina gösterilmesi gerektiği ve St. Petersburg’daki çamaşırcı kadın işçilerin grevi konusunda baskı yaparlar. Fakat bu husustaki çalışmaları yüzünden Bölge Hükümeti tarafından hapse atılır. Sonunda Maksim Gorki gibi aydınların araya girmesi ile serbest bırakılır. Ekim Devrimi sonrasında ise, Sosyal Refah Bakanı olur. Bu görevi sırasında; başta kürtaj ve boşanma gibi kadın hakları, çocuk bakımı, mesleki eğitim, kolektif mutfak, ücretsiz anne ve çocuk sağlığı hizmeti gibi faaliyetlerin hayata geçmesi için çalışır. Kadınların oy verme hakkı, kürtaj, boşanma, doğum kontrolü ve eşcinsellik gibi konuları legalize eden yasaların yapılmasına ön ayak olur. Krupskaya ve Armand ile, 1918 yılında Moskova’da toplanan I. Tüm-Rusya İşçi ve Köylü Kadınlar Kongresi’ni organize eden isimlerden biridir. Yine bu üç kadın, Sovyetler Birliği Komünist Parti’nin (SBKP) kadın kolu olan Jenotdel’in (Женский отдел / Jenskiy otdel / Kadın bölümü) kuruluşunda ve çalışmaların yürütülmesinde etkin roller oynarlar. 1921 yılında “İşçi Muhalefeti” grubuna katılması ve yeni Sovyet yönetimini eleştirmeye başlaması nedeniyle gözlerden ırak bir göreve getirilir ve SSCB’nin Oslo Büyükelçisi olarak atanır. Oslo’nun ardından Meksika ve İsveç’de de büyükelçilik görevlerinde bulunur. 1945 yılında Stokholm büyükelçilik görevini tamamlayıp Moskova’ya döner. 1946 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilir fakat alamaz. 1952 yılında Moskova’da yaşama gözlerini yumana kadar da zamanını anılarını yazarak ve SSCB Dışişleri Bakanlığına belli konularda danışmanlık yaparak geçirir.

Ve üçüncü isim de, Inessa Fyodorovna Armand dır. Nadejda Krupskaya ve Aleksandra Kollontay ile, Ekim Devrimi’ne giden süreçte ve sonrasında ismi en çok anılan kadınlardan biridir. Kadın işçilerin sorunları üzerinden kadınlara yönelik mücadele yürütmesinin yanısıra toplumsal cinsiyet rolleri, kadınlık, erkeklik, evlilik, aile, aşk, cinsellik gibi konularda gelenekleri ve toplumsal dayatmaları tümden reddeden ve devrim ile bunların yeniden tanımlanması gerektiğini savunan bir marksist feministtir. Sovyet kadınları için oldukça önemli bir şahsiyet olmasına rağmen, Lenin ile arasındaki yakın ilişki nedeniyle Lenin sonrası dönemde yok sayılan bir isim de olmuştur. 1874 yılında Paris’te sanatçı bir ailede doğar. Gerçek adı Elizabeth d’Herbenville idir. Babasını erken yaşta kaybeder. Annesinin de üç çocuğa bakmakta zorluk çekmesi nedeniyle ananesi tarafından Moskova’ya götürülür. Halası ve ananesi; Fransız kökenli zengin bir Rus işadamının evinde öğretmen olarak çalışmaktadırlar. İnessa da bu evde yaşamaya başlar ve işadamının çocukları ile birlikte aynı itinayla büyür. Liberal bir ortama sahip bu evde iyi bir eğitim alır. Babasının Fransız annesinin İngiliz olmasından dolayı Fransızca ve İngilizce’yi akıcı bir biçimde konuşmasının yanında, Armand’ların evinde aldığı eğitim sayesinde Rusça ve Almanca’yı çok iyi bir biçimde öğrenir. 1893 yılında, evin oğullarından biri olan Aleksandr Armand ile evlenir ve bu evlilikten beş çocuğu olur. Bu arada, aynı zamanda öğretmenlik de yapmaktadır. Politika ile ilgisi ise, eşinin kardeşi Boris Armand’ın devrimci fikirlerinden etkilenmesiyle başlar ve böylece politik okumalarına ağırlık vermeye başlar. Onu, sosyalist ve feminist fikirlere yönlendiren başlıca eser ise Çernişevskiy’nin Ne Yapmalı? kitabı olur. Bu kitap aynı zamanda, İnessa’nın hayatındaki -belki de- en önemli kişi olan Lenin’in de başucu kitaplarından biridir. Ayrıca, yine eşinin kardeşlerinden biri olan Vladimir Armand ile de yakın bir ilişki içinde olan İnessa, Moskova Üniversitesi’nde okuyan Vladimir sayesinde devrimci öğrencilerle tanışır ve devrimci hareketlerle ilk irtibatını kurmaya da başlar. 1903 yılında RSDİP Üyesi olur. 1904 yılında eşinden boşanır ve Vladimir Armand ile bir ilişkiye başlar. Bu arada politik mücadele içine bir hayli de girmiştir. Ekim Devrimi öncesi dönemde siyasal hareketlerin içinde faal bir biçimde faaliyet gösteren tüm isimler gibi; kah Rusya sınırları içinde gizli polis ve cezaevi gölgesi altında kah Avrupa’da diğer sürgün politik şahsiyetlerle geçen bir süreci deneyimler. 1909’da Vladimir’in ölümü sonrası, 1910 yılında Paris’e gider. O dönemde hem Bolşeviklerden hem de Menşeviklerden oluşan ciddi bir kitle de Paris’tedir. Siyasal mücadelesi içinde eserlerini okuduğu ve hayran olduğu Lenin ile Paris’te tanışır. Bu tanışmadan sonra hemen hemen hiçbir zaman da ayrılmazlar artık. Yaygın bir kanıya göre, Lenin ile aralarında romantik bir aşk ilişkisi gelişmiştir. Fakat, bu sav doğru olsun ya da olmasın; Lenin’de İnessa’nın oldukça önemli bir yeri olduğu açıktır. Ayrıca, Lenin’in İnessa’ya verdiği bu değerin yanında, İnessa ve Krupskaya yakın bir arkadaşlık ilişkisi de sürdürebilmiş iki kadındır. 1917 yılında Ulyanovlar ile birlikte İnessa Armand da Rusya’ya döner. Ekim Devrimi öncesi ve sonrasında İnessa Bolşevik Parti’nin altında, Lenin’in yanında devrim için mücadele yürütür. Ekim Devrimi sonrasında ise Sovyetler Birliği’nin inşası için çeşitli görevler alır. 1918 yılındaki I. Tüm-Rusya İşçi ve Köylü Kadınlar Kongresi’nin düzenlenmesinde başı çeken isimlerden biri olur. 1919 yılında kurulan Jenotdel’in başına geçer. 1920’de Kafkasya bölgesine yaptığı bir seyahat sırasında koleraya yakalanır ve hayata veda eder. Cenazesi Moskova’da yapılır. Mezarı da, Clara Zetkin’in ve Nadejda Krupskaya’nın da mezarlarının bulunduğu Kremlin Duvarı’nın Kızıl Meydan’a bakan tarafta ve Lenin’in mozolesinin iki yanında konumlandırılmış nekropolistedir.

Sonuçta, bittabi ki Rus coğrafyasının yetiştirdiği devrimci kadınlar sadece bu üç isim ile sınırlı değildir. Özellikle, 1860’larda başlayıp 1930’lara kadar süren siyasal ve toplumsal muhalefet alanında politik duruşlarının yanısıra kadınlar ve hakları için de mücadele yürütmüş birçok kadının ismini anmak mümkündür. Mesela; Anna Filosofova, Nadejda Stasova, Anna Şabanova, Mariya Trubnikova, Anna Engelhardt, Mariya Spiridonova, Yevgeniya Konradi, Fanya Kaplan, Natalya Sedova, Larisa Reisner, Anastasiya Bizenko, İrina Kaçovskaya, Olga Şapir, Yevgenina Çebişeva, Yevgenina Avilova, Sofiya Panina, Vera Zasuliç, Rosaliya Zemlyaçka, Sofiya Perovskaya, Natalya Şeremetova, Mariya Volkonskaya, Yekaterina Trubetskaya, Vera Figner, Sofiya Ginsburg, Yekaterina Kuskova, Ariadna Tırkova, Anna Kalmanoviç, Mariya Boçkareva, Nina Krilova, Vera Karelina, Anna Yevreynova, Aleksandra Artyuhina, Anna Milyukova, Yekaterina Şepkina, Lübov Gureviç, Mariya Çehova, Zinayda Miroviç, Mariya Pokrovskaya, Yelena Stasova, Mariya Blandova, Ludmila Ruttsen, Konkordiya Samoilova, Klavdiya Nikolayeva, Praskovya Kudelli, Sofiya Smidoviç, Polina Jemçujina, Anna ve Mariya Ulyanova gibi yaşadıkları çağda kızkardeşleri için hayli önemli mücadeleler vermiş ve bunların bedellerini de çok çeşitli zorluklarla karşılaşarak ödemiş birçok kadın daha eklenebilir bu listeye elbette. (3) Bu tablonun yanında üzücü olan ise hemen hemen iki yüzyıllık bir geçmişi olan Rus kadın hareketinin Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonraki dönemde uğruna mücadele verdikleri hakların hepsine kavuşamamaları ve eksikliğini çektikleri hususları elde etmek için mücadele etmek yerine onlara verilenlerle yetinmeye çalışıp sessizliğe gömülmeleridir. 1920’lerde verilen haklar 1930’larda geri alınır. Ekim Devrimi’nin ardından 1920’lerle birlikte zaten tek siyasal-yönetsel kurum olarak SBKP’nin varlığından dolayı tüm feminist örgütler, dernekler kapatılmıştır fakat 1930’da bu sefer de Jenotdel kapatılır. Hatta, yine 1920’lerde yasal olan kürtaj 1930’da yasaklanır ve önceden daha kolay olan boşanma süreci de zorlaştırılır. Sovyetler Birliği’nin ilk anayasası kadınlara gereken tüm haklarını vermiş ve eşit ve özgür koşullar altında yaşamalarını garanti altına almayı taahhüt etmiştir. Velakin, 1930’larla birlikte Parti ve bürokrasinin orta ve üst kadrolarına yerleşmiş erkekler, kadınlarla bu mevkileri paylaşmak istemezler ve kadınlara yönelik eşitlikçi yaklaşım sadece propaganda afişlerinde ve belli günlerde dile getirilen nutuklarda, demeçlerde kalır. Eşitlik ilkesi gereği kadınlar erkekler ile aynı işlerde, aynı koşullarda çalışmaktadır ama aynı zamanda ev-içi emek ve aile bakımı da yine kadının yükümlülüğündedir. Diğer bir taraftan, kadınların gündelik hayatlarının her alanında seksist yaklaşımlardan eviçi şiddete, fiziksel ve/veya psikolojik tacizden çevre baskısına kadar çok çeşitli ataerkil unsurların ise varlığını sürdürdüğünü söylemek de maalesef ki mümkündür. Ayrıca, feminizmin de bütünlüklü olarak bir burjuva ideolojisi olarak görülüp de başta SBKP olmak üzere tüm Sovyet kurumları tarafından külliyen reddedilmesi ve düşmanlaştırılması da Sovyet kadınlarının ihtiyacı olan alanın da kapatılmasına yol açmıştır. Ve zaman içinde de Sovyet coğrafyasında yaşayan kadınlar kendi iradeleri, kararları, seçimleri, tercihleri, redleri, direnişleri olmadan sadece kendisine söylenileni yapan salt bir beden olarak varoluşlarını kurmaya ve bunun üzerinden de yaşamlarını sürdürmeye başlarlar. Bugün de, Rus coğrafyasındaki kadınlar annelerinden, ananelerinden kendilerine miras kalan bu nosyonu büyük bir itina ile yerine getirmeye çalışmaktalar elbette. Son olarak da, dünyanın her yerindeki kadınlara atfen Vera Pavlovna’nın, ünlü “Dördüncü Rüyası”nda da belirttiği gibi:

Bir insan, tam anlamıyla kendisine eşit olan başka bir insanla rahat edebilir sadece. İnsan kendisinden daha alt seviyede olan bir kimse ile sıkılabilir. Tam anlamıyla neşelenebilmesi için kendisiyle eşit olan kimselerle görüşmesi, eğlenmesi gerek. O nedenle benden önce erkek, aşkta gerçek mutluluğun ne demek olduğunu bilmiyordu. Benden önce hissettikleri şey mutluluk değil, yalnızca ani bir sarhoşluktu. Bu duygulara “mutluluk” ismini vermeye değmez. Ya kadın? Benden önce kadının hali ne kadar acıklıydı! Kadın, daima emir altında, köle gözüyle bakılan bir yaratıktı. Kadın, sürekli korku içinde yaşıyordu, ben olmadan, aşkın ne demek olduğunu yeterince bilmiyordu. Korku varken, aşk olmaz. Bunun için benim ne olduğumu tek bir deyimle anlatmak istersen “hak eşitliği”dir diyebilirsin. […] Hak eşitliği sayesinde içimdeki özgürlük duygusu doğmuştur ve bu duygu olmazsa, ben de yokum. (4)




Kaynakça:

-Boris Andreyeviç Pilnyak, 1930, Volga Nehri, Hazar Denizine Dökülür / Борис Андреевич Пильняк, Волга впадает в Каспийское море, 1930 г., http://ruslit.traumlibrary.net/book/pilnyak-ss06-04/pilnyak-ss06-04.html. “Yoldaşlar! – dedi İvan. – Dün gece uyumadım ve kadınlar üzerine düşündüm. Siz de düşünün, yoldaşlar. […] Kadınların nasibine düşenler oldukça çetin, daha erken yaşlanıyorlar, kuvvetleri daha az, çocuklar sürekli kollarında, ama ücretleri aynı. Kadınlar bizden daha iyiler, erkekler. […] Kadınlar hakikaten de kendi kendileri için ayağa kalktılar.”

-Rusça’da “Rus” kelimesine karşılık gelen iki kelime mevcuttur. İlki “russkiy” (русский) idir ve esas olarak ırksal olarak “Rus” olma halini anlatır ve köken olarak da Slav/Ortodoks nitelikleri de barındırabilir içnde. İkincisi ise, “rossiyskiy” (российский) idir ve esasında “Rusyalı” manası gelip Rus coğrafyasında yaşayan tüm halkları belirtmektedir. Misal; Rusya Federasyonu’nun Rusçasında bu ikinci kelime kullanılmaktadır: “Rossiyskaya Federatsiya” (Российская Федерация) şeklinde. Bu yazıda da, kullanılan “Rus” sözcüğünden anlaşılması gereken de bu ikinci kelimedir.

-Daha çok isim ve ayrıntılı bilgi için bkz.: Norma C. Noonan & Carol Nechemias, 2001, Encyclopedia of Russian Women's Movements, Westport, CT: Greenwood Press; Marianna Muravyeva and Natalia Novikova, 2014, Women’s History in Russia: (Re)Establishing the Field, Newcastle: Cambridge Scholars Publishing; Barbara Evans Clements, 2012, A History of Women in Russia : From Earliest Times to the Present, Bloomington: Indiana University Press; Linda Edmondson, 1992, Women and Society in Russia and the Soviet Union, Cambridge: Cambridge University Press; Richard Stites, 1991, The Women's Liberation Movement in Russia: Feminism, Nihilism, and Bolshevism - 1860-1930, Ann Arbor, Michigan: MPublishing; Natalia Lʹvovna Pushkareva, 1997, Women in Russian History: From the Tenth to the Twentieth Century, trans. Eve Levin,  Armond, New York: M.E. Sharpe; Barbara Alpern Engel & Clifford N. Rosenth, 1992, Beş Kızkardeş: Beş Narodnik Kadının Anıları, İstanbul: Ataol Yayıncılık.

-Nikolay Çernişevski, 2011, Nasıl Yapmalı?, çev. H. İlhan, Ankara: Alter Yayıncılık, s. 503-504.



12 Kasım 2017 Pazar

100 Yaşında

İlber Ortaylı



BUGÜNÜN tarihiyle 7 Kasım, Rusya İhtilali’nin başlayışıdır. 7 Kasım’da Petrograd Sovyeti bazı bakanlıklara el koymaya başlamıştır. (Bu tarih, eski takvimde ekim ayının sonlarına rastgeldiği için ‘Ekim İhtilali’ olarak anılır.)


Rusya ihtilali bir bakıma o senenin şubat ayında başlamıştır. Baskılar üzerine Çar 2. Nikola, tahttan kardeşi Grandük Mihail lehine çekilmiş, Mihail tahtı kabul etmeyince, hem Çarlık dönemi hem de Romanovlar hanedanı son bulmuştur. Bu da tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçer. 

CEPLERİNDE AYÇEKİRDEĞİ

Sorumlu görünen Çar tahtan indiği zaman, kurulan geçici hükümette Prens Lvov gibi eski Rurikler hanedanına mensup saygın bir politikacı başbakan oldu. Ne var ki Lvov’la, yine geçici hükümetin en önemli siyasetçilerinden, Lenin gibi Simbirsk’ten çıkan bir başka devrimci olan Kerensky anlaşamadı. En güçlü parti görünen SR (Sosyal Devrimciler) konumlarını ve görüşlerini etkili biçimde geniş kitlelere anlatamadılar. Daha sonra geçici hükümetin başbakanlığına yükselen Kerensky, Bolşeviklere karşı bir başka önemli figür General Kornilov’un yardımından da ürktü. Ekim Devrimi’ne giden yol böyle örüldü. Kerensky zayıf ve kararsız bir politikacılık gösterdi. Hiçbir taviz vermiyordu ve Rus halkının istekleri hilafına, savaştan çekilme cesaretini de gösteremedi. Kendisiyle 1960’ta mülteci olarak bulunduğu Münih civarında görüşen Rusya halklarının temsilcilerine karşı irad ettiği nutuk bu manasız inatçılığı gösterir. “Bolşevizm yıkılınca bize ne gibi imkânlar ve haklar vereceksin” diye soran gayri-Rus milletlerin temsilcilerine “Mukaddes Rusya bölünmez” diye cevap veriyordu. Hiddetlenen takımın sözcüleri ona “İhtilali zaten Komünistler değil Çar ve senin budalaca politikanız gerçekleştirdi. Kızılordu’nun, Troçki’nin ateşli nutuklarından başka silahı ve yiyecek olarak da ceplerindeki ayçekirdeğinden başka yiyecekleri yoktu” diyeceklerdi. Sonuçta Petrograd’da (yani bugünkü St. Petersburg) başlayan devrim, Bolşeviklerin SR’ler ve diğer demokrat güçlere karşı çoğunluğu sağlayamadıkları büyük meclisi, bakanlıkları, karakolları ve nihayet kışlık sarayı işgalleriyle başladı. 

KABİLİYETSİZ NİKOLA

Çar, Çariçe, çocukları, doktorları, yakın hizmetkârları Ekim Devrimi’nin ardından Yekaterinburg’da kurşuna dizildi. Devrilen tahtlar ve taçlar içerisinde en hazin son Rusya hükümdarlık ailesini buldu. Şurası da bir gerçek ki Romanovlar ve kabiliyetsiz bir yönetici olan 2. Nikola, harp eden milletler içinde en otokrat yönetimin başındaydılar. Ne Avusturya-Macaristan’da ne her şeye karışan bir hükümdarın bulunduğu Alman İmparatorluğu’nda hele hele ne de Osmanlı’da millet harbin sıkıntılarından dolayı hükümdarlara karşı düşman olmuştu. Çünkü bunların tümünde hükümdarlar arka plana çekilmişlerdi. Rusya’da ise ordunun komutasına bile bu işlerden anlamayan Çar karışıyordu. 

Rusya iddialı ama hazırlıksız olduğu bir harbe girmişti. İngiltere, harbin en kalabalık ordusu olan Alman İmparatorluğu’na karşı (Almanya’nın 10 milyona aşkın askeri donatacak kadar imkânı vardı) Rusya’yı yanına almıştı. Rusya da Britanya sayesinde Boğazlar’ı ve İstanbul’u daha kolay ele geçireceği ümidine kapılmıştı. Bu ümitler boşa gitti. Birkaç ayda bitireceklerini zannettikleri savaş çok uzadı. Rusya halkının, ağır şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca köylüsü ve çok ağır bir sömürüyle çalıştırılan işçi sınıfıyla uzun savaş yıllarına tahammül edecek hali kalmamıştı. Savaşın yarattığı yoksulluk ve kırım dayanılmaz safhadaydı. 

‘İSTİKLAL’İN MÜTTEFİKİ

Devrimin ardından Rusya yeni bir döneme girdi ve peşinden de dünyayı yeni bir döneme götürmeye niyetlendi. Bu gerçekleşmedi. Macaristan ve Almanya’daki Sovyet iktidarı kurma denemeleri mevcut orduların tepkisi ve bu rejimleri yok etmesiyle sonuçlandı. Tek ülkede sosyalizm, her şeye rağmen dış dünyadaki politikaları yönlendirecek etkiler yaptı.

21’inci yüzyılda dünya, Rusya İmparatorluğu gibi yeryüzünün en geniş topraklarının ve en kalabalık kavimler halitasının nasıl bir değişim geçirdiğini halen tartışıyor. Olumlu mu olumsuz mu? Kazançlar ne kadar gerçek, kayıplar ne kadar derin? Rusya medeniyeti nasıl bir değişim geçirdi ve hassaten bu imparatorluğun Slavlar dışındaki en kalabalık unsuru Müslüman Türk gruplar nasıl bir tarih yaşamak zorunda kaldılar? Bunlar hep tartışılır. Ama bir gerçek var: Türk İstiklal Savaşı yeni Rusya’da kendine bir müttefik buldu: Rusya. Türkiye tarihi için bu çok önemli bir safhadır. Halen bu ittifak nasıl devam ediyor, ne olacak, onun endişe ve merakı içindeyiz.

ONUN GÖZÜYLE EKİM İHTİLALİ

NÂZIM Hikmet’in tasviriyle “Ağır çelik kara toplarıyla Avrora: ‘Bugün!’ diyordu.” Lenin de “Dün ihtilal için erkendi. Yarın çok geç kalacağız. Bugün her şeyi ele geçirmeliyiz” demişti. Hiç şüphesiz ki payitahtı ve önemli şehirleri ele geçiren Bolşeviklerin anında sulh için Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’yla masaya oturması sadece müttefikler Fransa ve İngiltere’yi değil verilen tavizler dolayısıyla Çar ordularının bir kısmı ve onun komutanlarını da karşı savaşa sürükledi. 

Rusya daha dört yıl kadar korkunç bir savaşın içine girdi. Kızıllara karşı ‘Beyaz Ordu’ denen savaşçılar da bir komuta birliği altında değillerdi. Denikin, Aleksandr Kolçak ve nihayet yenilince Türkiye’ye sığınan Pyotr Vrangel’in orduları birbiriyle her zaman irtibat halinde olmamış kuvvetlerdi. Uzun iç harp boyunca köyler ve küçük şehirler iki kuvvet arasında kaldı ve bazı halde zavallı köylüler iki kuvvetin zulmüne ve hışmına uğradı.


9 Kasım 2017 Perşembe

Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


M. Hakkı Yazıcı




Dostoyevskiy’nin, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” dediği bilinir.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bu metaforik ifadeyi daha ileri götürüp, Rus Devrimi de Gogol’un ‘Palto’sundan çıkmıştır dersek biraz fazla mı abartmış oluruz?

Kuşkusuz Rus Devrimcileri, Bolşevikler, gökten zembille inmediler.

1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşmeden önce Rusya coğrafyasında 18. ve 19. yüzyılların birikimine sahip çok büyük bir edebiyat vardı. Uçsuz bucaksız ovalarda, bozkırlarda, karla buzla kaplı düzlüklerde yaşayan Ruslar yaşadıkları ortamdan etkilenmişler, kendi kültürlerini yaratmışlardı. Bu toplumsal kültürün parçası olarak Puşkin, Turgenyev, Herzen, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Lermontov gibi edebiyat alanında çağlarına damga vuran büyük yazarlar yetişti.

Devrimciler, devrime destek veren kitleler, kendi yaşamlarından, içinde yaşadıkları toplumdan ve kuşkusuz hayatın sanatsal ifadesini eserlerinde yeniden yaratan dönemin sanatçılarından; şairlerinden, yazarlarından etkilenmişlerdir.

Kısacası edebiyatın devrimlere, devrimlerin de edebiyata etkisi olmuştur.

Daha sonra ürün veren bütün kültür insanları bu toplumsal birikimin etkisi altında kalmışlar, devraldıkları bu birikimi kendi birikimlerine katmışlardır.

Bu sanatta, edebiyatta da, siyasal düşüncede de böyle olmuştur.

Siyasetten örnek verirsek Korkut Boratav Hocamız bir yazısında şöyle diyor:

“Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler hayatlarını sınıfsız, âdil, eşitlikçi bir ütopyayı gerçekleştirme mücadelesine adayan insanlardan oluşan uzun geleneğin temsilcileriydiler.
Bolşevikler eski yoldaşlarıyla, sosyalizmin revizyonist kanadıyla, Menşeviklerle yolları ayrılarak, mücadele ve kavga ederek devrimi gerçekleştirdiler; yeni toplumu oluşturmanın ilk adımlarını atarken, taktik ve strateji tartışmalarını katı, insafsız üsluplarla sürdürdüler. 

Bütün bunlara rağmen, Lenin ve arkadaşları, sözünü ettiğim o uzun geleneğin bir halkası olduklarını hiç unutmadılar.”

Lenin’e göre Marksizm kendi siyasal ve toplumsal kuramını geliş­tirirken, burjuva düşünce ve kültürünün bilimsel olarak ilerici yanlarını içine almıştı. Proleter kültür insanlığın kapitalist, toprak sahibi ve bürokratik toplumların boyunduruğu altında biriktirdiği bilgi bütününün mantıksal devamı olmak durumundaydı.

Keza burjuva kültürü de iktidarın ani ve devrimci bir dönüşümünün sonucu değil, yüzyılların ürünüydü.

Rus edebiyatı, isyanlarla eş zamanlı gelişti.

Lenin, “Tolstoy, Rusya’nın aynasıdır,” demiştir.

Bolşevikler, Rus klasiklerinin şaheserlerinin tamamını büyük bir dikkatle ve zevk alarak okumuşlardır.

Ancak onları eleştirmekten de geri durmamışlardır.

Sadece mevcut edebiyatla yetinmek doğru olmazdı. Yeni yaşamın, yeni edebiyatının olması gerekiyordu. Devrim, daha çok gençtir o zamanlar; yeniliklere gebedir ve sosyalizmin toplumda sağlam kökler oluşturabilmesi için bir “proleter edebiyatı”na ihtiyaç vardır.

Sanat ve edebiyat, devrim arifesinde devrimci düşüncenin fikir ve duygu anlamında olgunlaşmasına katkı sağlayan bir işlev görür. Devrimcilerin kişilikleri bu düşünce ve duygularla olgunlaşırlar. Devrim süreci de kendi edebiyatını yaratır; sadece düzen değiştirilmekle kalınmaz, edebiyatta da devrim yapılır, yeni insan, yeni edebiyat ortaya çıkar.

***
Bizde de böyle olmuştur.

İlk ciddi, kuramsal okumalarını yapmadan önce devrimciler, devrimci edebiyatla tanışmışlardır. Genç zihinlerde devrimci düşüncelere ilk sempati genellikle bu ürünlerle oluşmuştur.

Adettendir; sorguda genellikle polis devrimcilere şöyle sorar:

“Hangi kitapları okudun? En çok hangi yazarları seversin?”

Bu beylik bir sorudur. Öyle ya senin bu yoldan çıkmışlığının bir sebebi vardır.

Ya yakın bir arkadaşından, okuldaki öğretmeninden, bir aile dostundan ya da okuduğun kitaplardan, yazarlarından etkilenmişsindir.

Durumu anlarsın, sevdiklerini koruma çabasına girersin. Ne de olsa işkencede ser verip, sır vermeyen devrimcilerin efsaneleriyle büyümüşsündür.

Ölmüş yazarların, yabancı yazarların ismini versen zararı yok. Zararı yok, zira onları da yakalayıp getirecek halleri yok.

Ama yaşayan bir Türk yazarının adını verirsen, “Ben o yazarın kitaplarından çok etkilendim, haksızlığa, zorbalığa karşı isyana katıldım,” dersen. Adamcağızı da yaka paça yakalarlar.

Polis, elde ettiği cevaplardan yeni listeler yapar, sıkıyönetim komutanlıklarının yasaklarına dahil olur; o yazarların kitapları toplanır, yazarlar da derdest edilir. Aramalarda bu kitapları evlerinde bulunduranlar yakalanır.

Hoş senin demene gerek yoktur, zira o yazar zaten mimlidir;  her olayda kendisini içeride bulur. Bu Türk aydınının kaderidir.

Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali ve daha pek çoğunun kaderi…

Bu hep böyle olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül karanlık dönemlerinde; öncesinde, sonrasında,  her zaman…

***
Dedik ya Rus Devriminin öncesi ve sonrası var.

Önümüzdeki sene Devrim’in 100. Yılı kutlanacak. Çok yazılıp, konuşulacak, tartışılacak.

Lenin’in eşi Nadejda Kurpskaya anılarında şöyle anlatıyor:

“Sibirya'ya giderken yanımda Puşkin'in, Lermontof'un, Nekrasof'un eserlerini de götürmüştüm. Vladimir İlyiç bunları başucuna, Hegel'in yanına yerleştirdi; bu kitapları akşamları tekrar tekrar okuyordu. Özellikle Puşkin'den çok hoşlanıyordu. Ancak önemsediği yalnızca biçim değildi.”

Evet, Lenin, edebiyat ürünlerinin içeriğiyle kuşkusuz ilgiliydi, ancak onların gerçek birer sanat eseri olmaları da önemliydi.

Mesela, Çernişevskiy’i çok sever ve beğenirdi.-Ki onun Türkçeye “Nasıl Yapmalı?” ismiyle yayımlanan kitabından çok esinlenip, etkilenip kendi yazdığı en önemli kitaplarından birine “Ne Yapmalı?” ismini vermişti. Çernişevskiy’i çok beğenirdi, ama yazdıklarını edebi bulmazdı.

Kurpskaya, şöyle anlatıyor:

“Çernişevskiy'nin ‘Nasıl Yapmalı?’ adlı romanını, saf ve basit anlatımına ve hiç de büyük bir edebi değeri olmamasına karşın seviyordu. Bu romanı okuyuşundaki dikkate ve en ince ayrıntıları bile kaçırmayışındaki özene şaştım. Zaten Çernişevskiy'nin her şeyini severdi ve Sibirya'daki albümünde yazarın iki fotoğrafı vardı.”

Lenin, sıkı bir edebiyat okuruydu; sadece Rus yazarlarının değil, diğer dünya yazarlarının da pek çok eserini okumuştu.

Arkadaşlarının, yoldaşlarının ve karısı Nadejda Krupskaya’nın tanıklıklarına göre Lenin doymak bilmez bir okuyucuydu.

Lenin’le Lunaçarski, 1906 yılında bir gece Liaçenko'nun evinde birlikte kalmışlardır. Lenin’i kütüphanenin bulunduğu odada yatırmışlar. Sabahleyin odadan sapsan bir yüzle, yorgun bir halde çıkmış. Korkmuşlar, endişelenmişlerdi; aniden hastalanmış mıydı yoksa? Neden sonra öyle endişe edilecek bir şey olmadığını, ancak sabaha kadar uyumadığını anlamışlar.

Uykusuzluğunun nedenini sormuşlar; Lenin, şöyle cevap vermiş:

"Bütün gece uyumadım, bu kitapları okudum, çok ilginç! Sırayla aldım kütüphaneden ve kendimden geçtim.”

Lenin gibi dünya devrimcilerine kılavuz olmuş 46 ciltlik eser vermiş birinin kütüphaneler dolusu kitabı okumuş olması şaşılacak bir şey değil tabii ki. Bu engin birikimin kaynağı başta Marks ve Engels’inkiler olmak üzere, siyaset, felsefe, ekonomi, tarih alanındaki en önemli eserlerdi. Rus edebiyatının klasikleri de birikiminin önemli bir kaynağıydı.

Dedik ya Lenin, salt eserlerin devrimci içeriğinin yanı sıra sanatsal yanıyla da ilgiliydi.

Krupskaya’nın bunu destekleyen bir başka anısı da şöyle:

“Güzel bir akşam İlyiç gençlerin ‘toplu olarak’ nasıl bir arada yaşadıklarını görmek istedi. Güzel sanatlar akademisinde öğrenci olan Varya Armand'ı ziyaret etmeye karar verdik. Yanılmıyorsam, 1921'de Kropotkin'in gömüldüğü gündü. Kıtlık yılı olduğu halde gençler yine de coşkunluklarını yitirmemişlerdi. Komünlerinde çıplak tahta üzerinde yatıyorlar, ekmek bulamıyorlardı. O akşam hizmet eden genç bir öğrenci ‘Bizim de bulgurumuz var’ dedi gülerek. Hemen bir bulgur çorbası pişirdiler; gerçi çorba tuzsuzdu ama güzeldi. İlyiç bütün bu genç insanlara, kendisini çevreleyen genç sanatçıların parıldayan yüzlerine bakıyor ve onların neşeleri yüzünde yansıyordu. Ona yaptıkları içten resimleri gösteriyorlar, anlamlarını açıklıyorlar ve onu soru yağmuruna tutuyorlardı. İlyiç ise gülüyor, sorularına kaçamak cevaplar veriyor, soruları soru sorarak karşılıyordu:

“Neler okuyorsunuz? Puşkin'i okuyor musunuz?”

İçlerinden biri:

“Hayır, diye bağırdı, burjuvanın biri o. Biz Mayakovski'yi okuyoruz.”

İlyiç gülümsedi.

“Bence Puşkin daha iyi,” dedi.

Bundan sonra İlyiç Mayakovski'ye daha yumuşak davrandı. Bu adı duyunca, her gün konuşulan dilde duygularını yansıtacak nitelikte sözcük bulamayıp, bu ifadeyi Mayakovski'nin oldukça güç anlaşılan şiirinde arayan, Sovyet iktidarı uğrunda her an ölmeye hazır yaşam ve sevinç dolu güzel sanatlar okulu öğrencilerini anımsıyordu.”


Kaynaklar:

- V.İ.Lenin-Sanat ve Edebiyat, Payel Yay. 2.Basım, 1978
- Roland Leroy, Lenin ve Edebiyat; Edebiyat ve sinemada yaşayan Lenin, Sel Yayınları, 2009
- B. Sadık Albayrak, Edebiyat ve Devrim, İleri Haber
- Andrzej Walicki - Rus Düşünce Tarihi- Aydınlanma'dan Marksizme, İletişim Yayınları


-Bu yazı, Evrensel Kültür Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlandı.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Dünyayı değiştiren 10 gün


Kaynak: http://www.medyagunlugu.com/



Bugün "dünyayı sarsan", "tarihin akışını değiştiren" Ekim Devrimi'nin 100. yıldönümü. 7 Kasım 1917'de (Gregoryen takvimine göre 7 Kasım, eski Miladi takvime göre 25 Ekim'e denk geliyor)  Lenin'in liderliğindeki Bolşeviklerin St. Petersburg'da (o günkü adıyla Petrograd) Kışlık Sarayı'nı ele geçirmeleriyle Çarlık Rusyası'nın sonu geldi, sosyalizm iktidara geldi.  Bu tarihi gün Rusya'da özellikle Komünist Parti'nin öncülüğünde mitinlerle kapsamlı olarak kutlanacak.   100. yılında, Bolşevik Devrim etrafındaki tartışmalar da tüm hararetiyle devam ediyor.

Peki tarihin bu kritik dönemecinde ne olmuştu? Sonuçları neler oldu? 

BBC Türkçe Servisi'nden İrem Köker ve Onur Erem, 1917'nin 100'üncü yıldönümünde Rusya'da yaşanan olayları ve devrimlerin arkasındaki nedenleri bir dosya ile mercek altına aldı: "1917 dünyanın değiştiği en önemli yıllardan biri olarak tarihe geçti. Birinci Dünya Savaşı devam ederken, Rusya'da iki devrim yaşandı.  Çarlık rejimine son verildi, dünyanın ilk sosyalist yönetimi kuruldu."

BBC'nin dosyası şöyle:

1917'nin başında Rusya'da savaşın yıkıcı etkisi hissediliyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte adındaki Almanca ekler çıkarılarak St. Petersburg'dan Petrograd'a dönüştürülen Rusya'nın başkentinde gıda maddelerine erişimde sıkıntı yaşanıyordu.

Ülke çapında köylüler işledikleri toprağa sahip olamamaktan, işçiler ise yaşam ve çalışma koşullarından şikayetçiydi. Üç yıldır devam eden savaş, milyonlarca kişinin yaşamına mal olmuştu. Çok sayıda asker silahlarını bırakıp, cepheyi terk eder hale gelmişti.

1917'nin başında şeker, yağ, süt, ekmek, meyve ve yakacak gibi temel ihtiyaç maddelerinde kıtlık yaşanıyordu. Bu durumun yaratabileceği sonuçların farkında olanlar, bir isyandan endişeleniyordu.

7 Şubat'ta Çar İkinci Nikolay'a bir mektup gönderen Dük Aleksandr Mihayloviç, "Danışmanlarınız Rusya'yı ve sizi bir felakete sürüklüyor" diyordu:

Huzursuzluk hızla artıyor. Geçen her gün halkınızla aranızdaki uçurum büyüyor. Bu durumun devam etmesine izin verilmemeli. Söyleyeceklerim kulağa garip gelse de, hükümet devrime zemin hazırlıyor. Halk bir devrim peşinde değil ama hükümet halkın huzursuzluğunu artırmak için mümkün olan tüm adımları atıyor.

Fakat aylar içinde sosyalist bir devrimin gerçekleşmesini kimse beklemiyordu. O devrimin liderliğini yapacak olan ve 1917'nin başında İsviçre'nin Zürih kentinde bulunan Vladimir Lenin bile, "Biz yaşlılar, gelecekteki devrimin tayin edici savaşlarını göremeyeceğiz" diyordu.

Şubat ayının başında, planlamada yaşanan sorunlar ve mevsim normallerinden sert seyreden kış nedeniyle ihtiyaç malzemelerini taşıyan araçlar da Petrograd'a ulaşmakta zorluk yaşıyordu.

Yazar Maksim Gorki, 10 Şubat'a gelindiğinde, gıda maddelerinin yetersiz yakıt nedeniyle Petrograd'a ulaşamayan trenlerde kalması sonucu kentin iki haftalık yiyeceğinin kaldığını, önlerinde büyük bir kıtlık olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Rusya parlamentosu olan Duma'nın Başkanı Mikail Rodzianko, 10 Şubat'ta Çar İkinci Nikolay'a gönderdiği mesajda, gıda sıkıntısının olası sonuçları hakkında net uyarılarda bulunmuştu:

İçişleri Bakanı Protopopov'u görevden almazsanız her şey olduğu gibi devam edecek ve üç hafta sonra karşınızda o kadar güçlü bir devrim bulacaksınız ki sizi ve hanedanınızı yeryüzünden silecek.

13 Şubat günü kente gelen un miktarı, ihtiyacın 12'de 1'ine kadar düştü. Sokaklarda ekmek kuyrukları ve huzursuzluk paralel bir şekilde artarken o dönemde Bolşevik Merkez Komitesi'nin başında bulunan Aleksander Şlyapnikov, ekmek isyanından bir devrim çıkabileceğine inanmıyordu:

20 Şubat'ta emniyet birimleri, yiyecek bulamayan halkın isyan edebileceğini, Bolşevikler ve Menşeviklerin bu yönde hazırlıkları olduğunu bildirdi.

25 Şubat'a gelindiğinde sokaklar on binlerce protestocuyla dolmuştu. Yiyecek bulamayan halk hükümeti protesto ederken askerler, isyanı bastırmak için halkın üzerine ateş açtı. Çok sayıda kişinin ölmesine ve yaralanmasına yol açan bu olay, Şubat Devrimi'ne giden yolda yaşanan ilk şiddetli çatışmaydı. Sonraki gün, ölü sayısı 40'a çıktı, 100'den fazla kişi gözaltına alındı.

27 Şubat'ta askerlerin içinde ilk itaatsizlikler başladı. Bazı erler halka ateş açmak istemiyordu, bir asker ise kendisine ateş emri veren üstünü silahıyla öldürdü.

O güne kadarki en büyük eylemlerden biri 3 Mart 1917'de, kentin büyük endüstri tesislerinden biri olan Putilov'un işçileri tarafından örgütlendi. Hükümete karşı yapılan bu eylemler ve grevler, sonraki günlerde artışa geçti. Eylemcilerin talepleri arasında "barış ve ekmek" yer alıyordu.

Rusya'daki Fransa elçisi Maurice Paleologue, 6 Mart tarihinde "Petrograd'da ekmek ve yakacak sıkıntısı yaşanıyor" diye yazmıştı:

Sabah uyandığımda fırının önünde bekleyenlerin uzun bir sıra oluşturduğunu gördüm. Bazıları bütün geceyi orada geçirmişti. Ülkede büyük bir nakliye krizi var. Motorlar soğuktan bozulmuş, yedek parçaları üretecek fabrikalarda ise işçiler grevde. Yoğun karın da bazı demiryollarını tıkaması nedeniyle ülke çapında 57 bin vagon hareket edemez hale gelmiş.

Paleologue, 8 Mart'ta insanların "ekmek ve barış" sloganıyla sokağa çıktığını yazmış ve "havada devrim kokusu var" ifadelerini kullanmıştı.

O gün Dünya Kadınlar Günü'nü kutlayan kadın işçiler de eylemlere katıldı. On binlerle başlayan işçi eylemleri 9 Mart günü yüz bini aştı. Bazı yerlerde fırınlar yağmalandı.

O tarihlerde Petrograd'da olan İngiliz yazar Claude Anet, "Rus Devrimi'nin İçinde" adlı kitabında, 9 Mart tarihindeki gazetelerde isyana dair hiçbir haber yer almadığını yazmış ve "Hükümet basını kontrol edebiliyor ama sokakları kontrol edemiyor" demiş, tanık olduğu olayları şöyle anlatmıştı:

Askerler, Anitchkoff Sarayı'nın önüne gelen eylemcilere dağılmaları uyarısında bulundu. Dağılmamaları üzerine askerlerin başındaki komutan ateş emri verdi. Askerlerin çoğu havaya ateş etti ve insanlar silah sesi üzerine kaçtı.


Anet, sonraki gün de sokaklarda eylemcilerle konuşurken polislerin kendilerine ateş açtığını, askerlerin bu emirlere uymadığını anlattıklarını yazmıştı.

Petrograd Valisi Aleksandr Balk, solcu liderlerin kalabalık kitleleri ajite ettiğini ancak ordunun silah kullanmakta isteksiz olduğunu söylüyordu.

Eylemlerin büyümesi üzerine kentteki tüm eylemler yasaklandı, protestoculara ateş açılması emredildi. Polisler başlangıçta bu emirlere uysa da ilerleyen günlerde halka ateş açmakta isteksiz davranmaya başladı. Askerlerin bir kısmı de eylemcilere destek verdi ve eylemcilere ateş açan polislere ateş açtı, bazı polislerin silahlarına el koyuldu.

Petrograd'daki huzursuzluk artarken 11 Mart günü Rusya İmparatorluğu'nun meclisi Duma'nın faaliyetleri bir kararname ile durduruldu.

12 Mart'ta Duma'nın bir kısmı bu karara uyarken bir kısmı da Geçici Komite adı altında çalışmaya başladı. Bu komite, devrimin ardından Geçici Hükümet'in temelini oluşturacaktı.

Kentte isyan halinde olan kitleler, Petrograd Sovyeti (sovyet, Rusça'da konsey anlamına gelir) adı altında örgütlenmeye başladı. 1905 yılında da kentte, o zamanki adıyla St. Petersburg Sovyeti kurulmuş, fakat sonrasında Çarlık tarafından dağıtılmıştı.

1915 yılında Merkezi İşçi Grubu adı altında Menşeviklerin öncülüğünde, Bolşeviklerin de desteğiyle tekrardan benzer bir yapı kurulmuştu.

Menşevik ve Bolşevikler 1903 yılında birbirlerinden ayrışmış olsa da Şubat Devrimi'nde birlikte hareket etmişlerdi, Menşevikler, sosyalizme geçiş için şartların henüz olgunlaşmadığını savunurken, Bolşevikler ise silahlı ayaklanmayla hızlı bir şekilde devrim yapılması gerektiğini düşünüyordu.

Merkez İşçi Grubu yapı, Şubat Devrimi sürecinde Petrograd Sovyeti'ne dönüştü ve işçiler ve askerlerin üye olduğu, yönetiminde çeşitli sosyalist partilerin yer aldığı önemli bir yapıya bürünerek devrimin ardından zaman zaman Geçici Hükümet'ten daha etkili oldu.

12 Mart'ta Petrograd'daki askerler, halka ateş açma emirleri veren komutanlarına isyan edip silahlarıyla birlikte eylemcilere katılmaya başladı.

Ordunun ağır silahlarının bulunduğu garnizonda olan İngiltere'nin Rusya Askeri Ataşesi Alfred Knox, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Dün bir grup askerin polislere ateş açarak silahlarına el koyduklarını öğrendim. Bazı birlikler isyan etmeye başlamış. 12 Mart günü garnizondayken, binanın isyancı askerler tarafından sarıldığını gördük. Hepsi silahlıydı, çoğunun süngülerinde kızıl bayraklar asılıydı ve başlarında bir komutan yoktu. Bulunduğumuz binanın camlarına bakmaya başladılar. Düşmanca bir tavırları yoktu. Rütbeli askerler de camdan kalabalığı izliyordu.

"Beni en çok etkileyen şey o anki tekinsiz sessizlikti. Devasa bir sinemadaki izleyiciler gibiydik. İsyancı askerler camları ve kapıları kırıp içeri girerken bir grup general binayı arka kapıdan terk etti. Aşağıya inip isyancı askerlere kendimi tanıttım, bana verdikleri bir eskortla birlikte binadan ayrıldım. Yolda Fransız Askeri Ataşesi Albay Lavergne ile karşılaştık ve onunla birlikte Fransız Konsolosluğu'na gittik. Konsolosluğa vardıktan sonra bana eskortun isyancılardan olup olmadığını sordu, öyle olduğunu söyleyince inanamadı ve düzgün, dostça davranışları nedeniyle onları resmi görevliler sandığını ifade etti."

Kısa süre içinde kentteki tüm askerler isyancıların safına katıldı.

Kentte huzursuzluk ve eylemler artarken Duma Başkanı Mikail Rodzianko, o sırada şehir dışında olan Çar İkinci Nikolay'a gönderdiği telgraflarda durumu şöyle anlatıyordu:

Durum ciddi. Başkente anarşi hakim. Hükümet felç olmuş, ulaşım sistemleri çalışmıyor, gıda ve yakıt stokları kontrol edilemiyor. Sokaklarda ateş açanlar var, bazı birlikler birbirlerine ateş açıyor. Bir an önce yeni bir hükümet kurulmalı. Gecikme olmamalı. Tereddüt ölümcül olur. Askerler isyan etmek üzere, komutanlarını öldürüyorlar, isyana katılıyorlar. Eğer ajitasyon orduya tesir ederse Almanya galip gelir, Rusya'nın ve hanedanınızın sonu gelir.

Petrograd'a dönmeye çalışan Çar İkinci Nikolay yalnızca Pskov kentine kadar gelebildi. Duma temsilcileri ve askeri yöneticilerle görüştükten sonra 15 Mart günü tahtı bırakmak zorunda kaldı ve böylece 17'nci yüzyıldan bu yana Romanov hanedanı tarafından yönetilen Rusya İmparatorluğu sonlandı.

16 Mart günü, Geçici Hükümet'in ilk işi haklar ve özgürlükleri genişletmek, siyasi suçluları affetmek ve bir kurucu meclis için seçim düzenleme kararı almak oldu. Bundan dokuz gün sonra da idam cezası kaldırıldı.

Siyasi suçluların affedilmesi, hapsedilen sosyalist devrimcilerin serbest bırakılması ve yurtdışındaki devrimcilerin ülkeye dönmesi ülkedeki sosyalist hareketlerin daha da güçlenmesine neden oldu.

Lenin, Troçki ve Stalin'in dönüşü

Şubat Devrimi'nin ardından, Ekim Devrimi'nin liderliğini yapacak isimler birer birer Rusya'nın başkenti Petrograd'a dönmeye başladı.

1900'den beri sürgünde yaşayan Vladimir Lenin, 16 Nisan 1917'de Rusya'ya geri döndü. Lenin 1895'in sonunda tutuklanmış, bir yıl hapis ve Sibirya'da üç yıl sürgünün ardından Avrupa'ya gitmişti.

Lenin, sürgünden tren ve vapurla yaptığı sekiz günlük bir yolculukla Petrograd'a ulaştı

1906'da, St. Petersburg Sovyeti'nin liderliğini yaparken tutuklanan ve Sibirya'ya sürgüne gönderilirken kaçarak Avrupa'ya giden Lev Troçki, 17 Mayıs 1917'de Petrograd'a geri döndü.

Troçki, Şubat Devrimi'nden kısa süre önce, New York'ta ABD'nin Birinci Dünya Savaşı'na dahil olmamasına yönelik faaliyetler yürütüyordu.

Sibirya'da sürgünde bulunan Stalin de Mart ayında Petrograd'a geri döndü.

Lenin, ülkeye döner dönmez ülkedeki durumu inceleyerek tezler üretmeye başladı. Bu tezleri önce konuşmasında anlatan, ardından da Pravda gazetesine yazan Lenin, özetle şunları savundu:

Yeni hükümet kapitalisttir, sermaye ile savaş arasında çözülmez bir bağ vardır, bu yüzden sermayeyi devirmeden savaşı sonlandırmak mümkün olmayacak.

Geçici hükümetin vaatleri yalandır. Kapitalistlerden emperyalistliği bırakmasını talep etmek kitlelerin boş hayal kurmasına yol açar, bu yüzden iktidarın maskesini düşürmeliyiz.

Partimizin küçük burjuva fırsatçılara karşı azınlıkta olduğu bilinmeli.

Rusya'daki devrimin ilk aşamasında iktidar burjuvaziye geçti, ikinci aşamasında işçilere ve köylülere geçmeli. Parlamenter cumhuriyet değil, iktidarın işçi ve köylü sovyetlerine geçtiği bir cumhuriyet olmalı.

Ülkedeki bütün bankalar sovyetlerin denetimindeki tek bir banka haline getirilmeli.

İkili İktidar: Geçici Hükümet ve Petrograd Sovyeti

12 Mart 1917'de kurulan Petrograd Sovyeti, kentteki işçi ve askerlerin üye olduğu bir konseydi.

Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti'nin etkin olduğu konseyde, iki partinin de Birinci Dünya Savaşı'na karşı çıkmaması nedeniyle zaman içinde Bolşevikler etkisini artırdı.

Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti bir yandan Petrograd Sovyeti'nde çoğunluğu oluştururken diğer yandan da Geçici Hükümet'te yer alıyordu.

Geçici Hükümet'te Menşevikler, Sosyalist Devrimci Parti, liberal Anayasal Demokrat Parti gibi partilerin yanı sıra bağımsız siyasetçiler de bulunuyordu.

İki devrim arasında 3 farklı koalisyonla yönetilen Geçici Hükümet'in son iki koalisyonunda başbakan Sosyalist Devrimci Parti'den, İçişleri Bakanı ise Menşevikler'dendi.


İki partinin de Dünya Savaşı'ndan çekilmeyen Geçici Hükümet'teki rolleri ve programlarındaki sosyalist vaatlerini dahil oldukları koalisyonda uygulamaya geçirmemeleri işçi sınıfı tabanındaki desteklerini de azalttı.

Lenin, Nisan ayında bu ikili iktidarı değerlendirmiş, yazılarında bu durumu şu sözlerle açıklamıştı:

Devrimimizin bir ikili iktidar yaratmış bulunmak gibi büyük bir özgünlüğü var. 
Bir ikili iktidarı eskiden kimse ne düşünmüştü, ne de düşünebilirdi.

"İkili iktidar neye dayanıyor? Geçici hükümetin, burjuvazi hükümetinin yanında, henüz güçsüz, tohum durumunda, ama gene de gerçek, söz götürmez ve büyüyen bir varlığı olan bir başka hükümetin: işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin kurulmuş bulunmasına.

Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı tipte bir iktidardır ve başlıca belirtici özellikleri de şunlardır:

1) İktidar kaynağı, bir parlamento tarafından daha önce tartışılmış ve onaylanmış bir yasa değildir. Fakat, kitlelerin bulundukları yerde aşağıdan yukarı doğrudan inisiyatifidir. Bugünlerdeki bir ifadeyi kullanmak gerekirse dolaysız ele geçirmesidir;

2) halktan kopuk ve halka karşı kurumlar olan polis ve ordunun yerine, tüm halkın doğrudan silahlanmasıdır. Bu iktidar altında, kamu düzeninin korunması, silahlı işçi ve köylüler, silahlı halk tarafından sağlanır;

3) görevliler ve bürokratlar ya halkın doğrudan iktidarıyla kaldırılırlar ya da özel bir denetim alınırlar. Seçimle göreve gelirler. Bunun da ötesinde halkın ilk talebinde geri çağrılabilirler ve böylece burjuva kıstaslarına göre yüksek maaş alan, ayrıcalık sahibi, bir kesim olmaktan çıkartılır, işinin ehli bir işçinin ortalama maaşından daha fazla kazanmayan, özel işleri olan işçilere dönüştürülürler."

BBC History dergisine konuşan Oxford Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Steve Smith, geçiş hükümetinin ülke üzerindeki kontrolünün fazla olmadığını söylüyor.

"Devrimde Rusya: 1890'dan 1928'e Kriz İçinde Bir İmparatorluk" kitabının yazarı olan Smith, işçiler ve askerlerin geçiş hükümetindense Petrograd'daki işçilerin oluşturduğu Petrograd Sovyeti'nin otoritesini tanıdıklarını anlatıyor:

1917'nin bahar aylarında Petrograd Sovyeti'nde ılımlı sosyalistler olan Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti'nin ağırlığı vardı. Geçici Hükümet'in aksine bu partiler savaşın sıradan insanlar üzerindeki yıkıcı etkisinin farkındaydı. Savaşa devam etmek yerine demokratik bir barış hedefleyen bu partiler, sonradan koalisyon hükümetine dahil olarak Temmuz ayında savaşta yeni saldırılara destek verdi. Bu noktada, savaşı emperyalist bir savaş olarak tanımlayan, Geçici Hükümet'i kapitalistlerin hükümeti olarak kınayan, iktidarın sovyetlere geçmesini talep eden Bolşevikler gücünü artırmaya başladı. Bolşevikler işçiler, askerler ve köylülerin öfkelerini yönlendirmeyi başardı.

Rusya ve Sovyetler Birliği tarihi üzerine uzmanlaşan tarihçi Catherine Merridale de, diğer sosyalist partilerin harekete geçmekte tereddütlü olduğu bir dönemde Bolşeviklerin harekete geçme görevini kendilerinde hissettiklerini söylüyor.

Merridale'e göre, Bolşevikler'in programı diğer sosyalist partilere göre daha net ve daha radikaldi.

Bu, geçici hükümetin politikalarından memnun olmayan işçilerin Bolşevikler'e yönelmesine yol açtı.

Birinci Dünya Savaşı ve isyanlar

Birinci Dünya Savaşı, yalnızca Çarlık rejiminin sonunun gelmesinde önemli rol oynamadı, aynı zamanda, kurulmaya çalışılan yeni düzende ülkenin en önemli sorunu olmaya devam etti.

Nisan ayına gelindiğinde Geçici Hükümet ve Şubat Devrimi'nde rol oynayan gruplar arasında Birinci Dünya Savaşı'na katılımla ilgili görüş ayrılıkları iyiden iyiye derinleşiyordu.

Petrograd Sovyeti, Menşevik Nikolay Sukhanov'un kaleme aldığı "Dünyanın Bütün Halklarına Çağrı" başlıklı bildiriyle savaşa karşı olduğunu ilan etti ve barışın sağlanması için Avrupa'daki herkesi birlikte harekete geçmeye çağırdı:

Bütün ülkelerin işçileri! Kardeşlerimizin cesetleriyle dolu dağları, masumların kan ve gözyaşlarının aktığı nehirleri, yakılan köy ve kasabaların dumanları ve kaybolan tüm kültürel hazinelerini aşarak, sizlere kardeşlik eli uzatıyor ve sizleri yenilenmiş, daha da güçlendirilmiş bir uluslararası birlik kurmaya davet ediyoruz. Bu, gelecekte elde edeceğimiz tüm zaferleri ve insanlığın tam özgürlüğünü teminat altına alacaktır.

Dünyanın tüm işçileri, birleşin!

Buna yanıt olarak, Geçici Hükümet de "Geçici Hükümetin Savaş Amaçları" başlıklı kendi duyurusunu yayımladı. Bu duyuruda, savaşa devam etmekteki amacın başka ülkeleri ya da toprakları ilhak etmek değil, devrimin kazanımlarını korumak olduğu belirtiliyordu.

Duyuruda, "Ulusumuzun özgürlüğünü savunan askerlerimizin en önemli ve en öncelikli görevini, herhangi bir ülkenin işgaline karşı elimizdeki mirası ve ülkemizin özgürlüğünü ne pahasına olursa olsun korumak oluşturmaktadır" ifadeleri yer alıyordu.

Tam bu dönemde sürgünde olduğu Almanya'dan Petrograd'a dönen Lenin'in geliştirdiği Nisan Tezleri ise "bütün iktidarın sovyetlere devredilmesini" talep ederek, Bolşeviklerin hem Petrograd Sovyeti hem de Geçici Hükümet ile arasına mesafe koyuyordu.

Geçici Hükümet'in saldırganlık yapmadan ve başka ülkeleri ilhak etmeden tamamen savunma amaçlı savaşa devam etme açıklamasına rağmen, kısa süre içerisinde işlerin aslında pek de öyle olmadığı anlaşıldı.

Dönemin Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov'un İtilaf Devletleri blokunda bulunan diğer ülkeler İngiltere ve Fransa'ya gönderdiği gizli telgrafta ilan edilenin tam zıttı taahhütlerde bulunduğu ortaya çıktı.

Milyukov gönderdiği telgrafta, aynı Çarlık döneminde olduğu gibi, Rusya'nın savaşın sonuna ve zafer kazanılana kadar savaşmaya devam edeceğini söylüyordu.

Mesajda, Rusya'nın bu zaferle birlikte gelecek olan normal "garanti ve yaptırımları" da uygulamaya hazır olduğunu belirterek, Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın kontrolünü ele geçirme arzularından vazgeçmediklerinin de sinyallerini veriyordu.

Konudan haberdar bir kişinin bu mesajı Bolşeviklere sızdırması ise bugün tarihin gidişatını değiştiren çok önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Zira, bu mesajın sızması, varlıklı burjuva sınıfının egemenliği altında olan Geçici Hükümet'in de aynı Çarlık Rusyası gibi savaşa devam etmek istediğini ortaya koyması nedeniyle halkın büyük tepkisini çekti.

Geçici Hükümet'in kısa bir süre önce toplanma ve sendikalaşma yasağı ile basın üzerindeki sansürü kaldırması sayesinde hem Milyukov'un gönderdiği gizli telgraf geniş kitlelere ulaştı hem de savaş karşıtı büyük protestoların düzenlenmesinin önü açılmış oldu.

Yaşanan bu protestoların ardından Menşeviklerin ağırlıkta olduğu Petrograd Sovyeti'nin Geçici Hükümet'le yaptığı müzakereler sonucunda yeni bir koalisyon kuruldu. Milyukov ve Savaş Bakanı Aleksander Guçkov istifa etti.

Koalisyona, sosyalist kanattan beş isim katılırken, savaş bakanlığı görevine ise Aleksander Kerenski getirildi.

Michigan State Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Lewis Siegelbaum, bu değişimin iki önemli sonucu olduğuna dikkat çekiyor:

18 Mayıs'ta, Sosyalist Devrimcilerden Viktor Çernov ve Menşeviklerden de Irakli Tseretelli ve Mihail Skobelev'in de aralarında bulunduğu beş sosyalist Kerenski hükümetine katıldı. Bunun iki önemli sonucu oldu: İkili iktidarı yürüten organlar arasındaki sınırlar muğlaklaştı ve Bolşeviklerin iki ana sosyalist rakibi Geçici Hükümet'in politikalarının ve hepsinin ötesinde savaşın devam etmesi kararının ayrılamaz bir parçasına dönüştü.

Menşevik ve Sosyalist Demokratların desteklediği Geçici Hükümet'in ilk icraatlarından biri köylülerin en önemli taleplerinden olan toprak reformunun hayata geçirilmesi gerektiğini ilan etmek oldu. Ayrıca, Kurucu Meclis'in seçim esaslarıyla ilgili kanunu hazırlamak amacıyla özel bir konseyin kurulmasına karar verildi.

Geçici Hükümet aynı zamanda silahlı kuvvetlerin güçlendirilmesi ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasını da gündemine aldı.

Halkın yoğun savaş karşıtı gösterilerine rağmen, o dönem gücünün zirvesinde olan Menşevikler, hükümete katılmalarının ardından savaşın halk üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını kabul etseler de, devrimin kazanımlarının savunulması amacıyla devam edilmesi gerektiğini savunmaya başladı.

Bolşevikler ise savaşın bir an önce sona erdirilmesi ve barış ilan edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Savaşla ilgili bu tartışmalar, Bolşeviklerin halk desteğini artırmasını sağlıyordu.

Geçici Hükümet'in yeni reform girişimleri halkı memnun etmeyi başaramıyordu. Köylüler, toprak sahiplerinin elindeki topraklara el koyarak, kendi aralarında paylaşmaya; cepheden kaçıp gelen askerler de üst sınıfa ait mülkleri tahrip etmeye başlamıştı.

Yeni koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından biri savaşa devam etme kararı oldu. Savaş Bakanı Kerenski, Haziran başında "kesin zafer kazanana kadar savaşa devam edileceğini" açıkladı.

Kerenski, savaşa devam etme kararından kısa bir süre sonra Şubat Devrimi sonrası yaşanan iç kargaşa, gıda sıkıntısı ve idam cezasının kaldırılmasıyla cepheden kaçan askerlerin yarattığı moral bozukluğunun giderilmesi ve son dönemde kaybedilen halk desteğinin yeniden kazanılması için Temmuz ayı başında Galiçya'ya taarruz emri verdi.

İlk etapta, Rusların yoğun bombardımanı Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile Almanya'nın ortak kuvvetlerinde sıkıntı yarattı. Ancak daha sonra karşı taarruza direnemeyen Rus kuvvetleri ay sonuna doğru ciddi bir bozguna uğradı. Rusların toplam can kaybının 400 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.

Taarruzun başladığı günlerde Rusya içinde de kargaşa giderek büyüyordu. Savaşın tüm sıkıntılara rağmen devam ediyor olması, Bolşeviklerin desteğinin artmasına neden oluyor, basın üzerindeki sansürün kaldırılması sayesinde kısa bir süre önce iktidara talip olduklarını açıklayan Lenin'in görüşleri Bolşeviklerin yayın organı Pravda gazetesi üzerinden geniş kitlelere ulaşıyordu.

Temmuz ayı ortalarına gelindiğinde, başkent Petrograd'da bir kez daha büyük kitlesel gösteriler düzenlenmeye başladı. Yüz binlerce fabrika işçisi, mevcut istikrarsızlık, siyasetteki tıkanma ve savaşta yaşanan bozgunları protesto etmek amacıyla sokaklara döküldü.

Troçki, Rus Devrimi'nin Tarihi kitabında eylemleri şöyle anlatıyor:

Yürüyüş güzergahı, henüz üç ay önce demokrasinin en büyük birlik gösterisi olan cenaze törenlerini anımsamak adına, Şubat kurbanlarının mezarlarının bulunduğu Mart Meydanı'na doğru giden hat olarak belirlenmişti. Ama güzergah dışında, mazide kalan Mart günlerini anımsatan hiçbir şey yoktu. Korteje, yaklaşık 400 bin kişi katılmıştı ve bu sayı, cenaze törenlerine kıyasla daha az kişinin katıldığını gösteriyordu. Bu yürüyüşten yalnızca sovyetlerle işbirliği yapan burjuvazi değil, aynı zamanda daha önceki demokratik yürüyüşlerde kayda değer bir grup oluşturan radikal entelijansiya da kaçınmıştı. Kortejdeki kişi sayısı daha azdı ancak yalnızca fabrikalar ve kışlalardan oluşuyordu.

Gösteriler, "Bütün İktidar Sovyetlere" sloganı altında düzenleniyor ve katılımcıların önemli bir kısmını Bolşevik destekçileri oluşturuyordu. Eylemcilerin, Bolşevik liderlerin desteğini alma girişimleri ise ilk etapta sonuçsuz kaldı.

Ancak daha sonra Lev Troçki başta olmak üzere bazı Bolşevik liderler, bazıları silahlı olan eylemciler nedeniyle gösterilere şiddet bulaşmasını engellemek amacıyla destek vermeye ve barışçıl karakterini korumaya çalıştı.

Yine de göstericilerin şiddete başvurması ve Bolşeviklerin kararsız tutumları nedeniyle Geçici Hükümet kendisine bağlı askeri birliklerle sert bir müdahalede bulunarak, ayaklanmayı bastırdı.

Bu yaşananların iki önemli sonucu oldu. Bunlardan ilkini hükümette yaşanan değişim, ikincisi de yönetimin Bolşevikler üzerindeki baskıyı giderek daha çok artırması.

Olayların bastırılmasından kısa bir süre sonra Geçici Hükümet tarafından yeni bir deklarasyon yayımlandı. Bu deklarasyonda, Rusya'da cumhuriyet ilan edilmesi,

Kurucu Meclis toplanması ve toprak, gıda ve çalışma reformlarının yapılması öneriliyordu.

Bu dönemde Geçici Hükümet'in liderliğini yapan Prens Lvov görevinden istifa etti ve yerine Savaş Bakanı Kerenski getirildi.

Geçici Hükümet ayrıca, Bolşevik yöneticileri için yakalama kararı çıkarttı ve protestolara katılan bazı göstericiler için de idam cezası talebiyle dava açtı.

Hükümet, Lenin hakkında Alman ajanı olduğu yönünde iddialar ortaya attı ancak bu iddiaları destekleyecek herhangi bir kanıt sunmayı başaramadı. Lenin ise diğer bazı başka Bolşevik liderleriyle birlikte bir kez daha saklanmaya başlamıştı.

Ağustos ayına gelindiğinde ise Bolşeviklerin etkisini azaltmayı hedefleyen Geçici Hükümet, bu hedefini gerçekleştirmekte başarılı olamıyor, aksine kendisine yönelik halk tepkisi de giderek artıyordu.

Üstelik ordunun önemli bir kısmı da Bolşevikler'den yana tavır takınıyor ve Kerenski yönetiminin verdiği emirleri yerine getirmeyi reddediyordu.

Bu dönemde Kerenski önderliğinde ikinci koalisyon hükümeti kuruldu. Bu koalisyonda sosyalist temsilcilerin sayısı daha da artırıldı ve başbakanın yetkileri genişletildi.

Bu yeni koalisyonla birlikte yönetim de Geçici Hükümet'e geçti ve böylece Petrograd Sovyeti'nin ağırlığının azalmasıyla ikili iktidar anlayışı da pratikte sona erdi.

Ancak aynı dönemde yetkileri genişletilmiş olmasına karşın Başbakan Kerenski'yi rahatsız eden başka gelişmeler de yaşanıyordu.

Genelkurmay Başkanı Aleksey Brusilov görevinden ayrılmış ve yerine savaştaki kahramanlıklarıyla güçlü bir itibara sahip olan Lavr Kornilov gelmişti.

Kerenski ise Kornilov'un siyasi emellerinin de olabileceğinden endişe ediyordu.


Eylül ayı başında Almanya, Riga'ya yönelik bir taarruz başlattı. Rus kuvvetleri, Birinci Dünya Savaşı'nda savaştıkları bu son cephede de yenilgiye uğradı.

Alman ordusunun Riga'ya ulaşmasının ardından Kerenski, Petrograd'da olağanüstü hal ilan etti.

Kerenski, bir yandan kendini General Kornilov'un giderek artan popülaritesinin baskısı altında hissediyor, diğer yandan da Bolşeviklerin silahla yeni bir devrime kalkışması halinde kendisini korumak için Kornilov'a güveniyordu.

Tarihe "Kornilov Olayı" olarak geçen bu süreçte ne yaşandığına dair farklı anlatımlar mevcut. Bunlardan ilkine göre, Fransız Devrimi'nin etkisi altında olan Kerenski, karşı devrimin sol kanattan değil, sağdan geleceğini düşünüyordu.

Bu nedenle de bazı tarihçiler tarafından paranoyaklaştığı söylenen Kerenski, olası bir ayaklanmaya karşı mevcut yönetimin korunması için Kornilov'dan başkente asker göndermesini istedi.

Ancak daha askerler başkente ulaşmadan bu kez Kerenski, Kornilov'un kendisine yönelik bir darbe girişiminde bulunacağı endişesiyle tutuklanmasına karar verdi ve genelkurmay başkanlığına kendisini atadı.

Bu döneme dair bir diğer anlatım da Kerenski'nin aslında paranoyak olmadığı, Kornilov'un gerçekten de bir darbe planladığı yönünde çok sayıda bulgu olduğunu öne sürüyor. Bu iki senaryodan arasından ağırlıklı olarak ilki kabul görüyor.

O dönemde Petrograd'da Kerenski'nin Kornilov'un yapmayı planladığını öne sürdüğü darbeye karşı koyabilecek örgütlenmeye sahip tek grup ise Bolşeviklerdi.

Petrograd Sovyeti hızlı bir şekilde başkentin savunması için bir komite kurdu.

Bunun karşılığında da Troçki gibi Bolşevik liderler serbest bırakıldı. Temmuz ayındaki gösterilere katılan bazı silahlı gruplar da başkente çağrıldı.

Petrograd Sovyeti'nden bir heyet, başkente gelen askerlerin önünü kesti ve aralarında Kornilov'un da olduğu 30 subay tutuklandı.

Kornilov Olayı'nın esas kazananı, karşı devrimci bir darbe olabileceği konusunda uzun zamandır uyarılarda bulunan Bolşevikler başta olmak üzere radikal sol oldu. Kerenski'nin ve Geçici Hükümet'in otoritesi çok ciddi şekilde sarsıldı ve Lenin'in iktidarın tamamen sovyetlere devredilmesi idealinin hayata geçirilmesinin de önü açıldı.

Ekim Devrimi'ne giden yol

Yaz sonunda siyasetteki güç dengesi ilkbahara kıyasla tam tersine dönmüştü.

Bolşevikler, yaşanan iç kargaşa, ekmek sıkıntısının devam etmesi ve cepheden gelen yenilgi haberleriyle giderek daha da güçlenirken, Kerenski'nin aldığı hatalı kararlar yalnızca kendisinin ve Geçici Hükümet'in değil, destek veren sol grupların da zayıflamasına neden oluyordu.

Yapılan tüm baskılara rağmen, sovyetlerde giderek Bolşevikler çoğunluğu ele geçirmeye başlamıştı. Partinin üye sayısı 240 bin, yayın organlarının sayısı da 40'a yükselmişti.

John Reed, "Dünyayı Değiştiren 10 Gün" kitabında o dönemde yaşananları şöyle anlatıyor:

1917 Eylül ayının sonlarına doğru Rusya'yı ziyaret eden yabancı bir sosyoloji profesörü Petrograd'da beni görmeye geldi. İşadamları ile aydınlar, kendisine devrimin artık yavaşlamaya başladığını söylemişti. Bir yazısında bu görüşü ortaya koyduktan sonra köylü 'komünlerini' ve sanayi merkezlerini gezerek ülkeyi dolaşmaya koyulmuştu. Fakat buralarda büyük bir şaşkınlıkla devrimin gelişmekte olduğunu görmüş, kentlerde ve kırsal alanlardaki işçiler arasında 'Toprak köylülere, fabrikalar işçilere' sloganlarını sık sık işitmişti. Eğer profesör cepheyi de dolaşsaydı, tüm ordunun barıştan başka bir şeyden söz etmediğini saptayabilecekti. Profesör şaşırmış kalmıştı ama haksızdı. İki gözlem de tümüyle gerçekti. Varlıklı sınıfların gittikçe tutucu olmalarına karşın, halk kitleleri de gittikçe radikal oluyordu.

Eylül ayı sonlarında Bolşevikler, Petrograd Sovyeti'nde çoğunluğu Menşevikler'den aldı.

Kornilov Olayı'nın ardından serbest bırakılan Bolşevik lider Troçki, Petrograd Sovyeti'nin başkanlığına seçilmişti.

Bolşevikler artık destekçi sayısı yüzbinleri bulan, taleplerini Geçici Hükümet'in gözardı edemediği ve açıkça yeni bir devrim çağrısı yapmaya başlayan bir siyasi güce dönüşmüştü.

Ekim ayı ortasında, Bolşevikler Ön Parlamento'nun çalışmalarına katılmayacaklarını ilan ederken, Petrograd Sovyeti de artık Geçici Hükümet'e bağlı olmadığını açıkladı.

Geçici Hükümeti devirmek için artık gerisayım başlamıştı. Petrograd Sovyeti, 23 Ekim'de Lenin'in sürgünden gönderdiği tavsiyeler ışığında Geçici Hükümeti devirme kararı almış ve hemen ardından da Devrimci Askeri Komite'yi kurmuştu.

Lenin 21 Ekim'de yazdığı mektupta ayaklanmanın taktiksel ayrıntılarını şöyle açıklıyordu:

"Bütün iktidarın sovyetlere devredilmesi gerektiği artık açıktır. Ancak şu anda irdelenmesi gereken şey birçok yoldaşımızın muhtemelen net olarak farkında olmadığı, yani gücün sovyetlere devrinin pratikte silahlı bir ayaklanmayla yapılması gerekliliğidir. Silahlı ayaklanmayı reddetmek artık Bolşevizmin sloganını da reddetmek anlamına gelmektedir."
 
"Marx'ın görüşleri Rusya ve Ekim 1917'ye uyarlandığında, Petrograd'a ani ve en hızlı şekilde eşzamanlı taarruza geçmek gerekmektedir. Üç ana gücümüz donanma filosu, işçiler ve ordu birimleri bir araya gelmeli ve hiçbir şekilde başarısızlığa uğramadan, bedeli ne olursa olsun telefon santrali, telgrafhane, garlar ve hepsinin ötesinde köprüleri işgal etmelidir."

Sonunda Geçici Hükümet'in devrilmesi için 6 Kasım'ı 7 Kasım'a bağlayan gece düğmeye basıldı.

Günün ilk saatlerinde Devrimci Askeri Komite'ye bağlı birlikler, Lenin'in de ifade ettiği yerleri, hiçbir direnişle karşılaşmadan ele geçirdi.



Başbakan Kerenski, cephedeki askeri birliklere ulaşıp, başkente takviye güç getirmek üzere ABD elçiliğine ait bir aracın eşliğinde Petrograd'dan ayrıldı. Bu, Petrograd'ı son görüşü oldu.

8 Kasım gününün ilk saatlerinde Geçici Hükümet'in elindeki son nokta olan Kışlık Saray da Bolşevik güçleri tarafından ele geçirildi. Bazı isyan girişimleri de Bolşeviklere bağlı Kızıl Muhafızlar tarafından hızlıca bastırıldı ve kısa süre içerisinde Bakü, Moskova ve Vladivostok gibi yerlerde sovyet yönetimleri kuruldu.

Lenin, 18 Kasım'da yaptığı konuşmayla devrimin zaferini ilan etti:

Artık devletin yönetimini kendi ellerinize aldığınızı hatırlayın. Eğer birlik olmaz ve devletin tüm işlerini elinize almazsanız bundan sonra kimse size yardım edemez. Bundan sonra devlet otoritesinin birimleri ve tüm güce sahip yasama organları kurduğunuz sovyetler olacaktır.

Lenin'in kritik anlardaki müdahaleleri ve yaptığı konuşmalar devrimin gerçekleşmesinde bugün en önemli unsurlardan biri olarak gösteriliyor.

BBC History dergisine konuşan Rusya uzmanı İngiliz tarihçi Orlando Figes, "Lenin olmasaydı, Ekim Devrimi de olmazdı. 24 Ekim (6 Kasım) gecesi, başkentte devrimci güçlerin dengesinin savunmadan taarruza doğru evrilmesi, saklandığı yerden gizlice Smolni Enstitüsü'ndeki Bolşevik genel merkezine gelen Lenin'in yaptığı müdahale sayesinde oldu... Lenin'in iktidarı ele geçirdiklerini açıklaması yalnızca Geçici Hükümet'e değil, aynı zamanda Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilere karşı da yapılmış bir darbeydi. İktidarı hiçbir sosyalist grupla paylaşmak istemiyordu" diyor.

Sovyet Hükümeti, Aralık ayında Birinci Dünya Savaşı'nı bitirmek üzere masaya oturdu.

Bugün 100. yıldönümü içinde olduğumuz 1917, yalnızca Rusya'nın değil, dünyanın da tarihini değiştiren olayların yaşandığı bir yıl oldu. Devrimden sonra 1922'de kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), liberal demokrasiyi temsil eden ABD ile girdiği 'Soğuk Savaş'ın ardından 1991 yılında yıkıldı.


Rus Devrimi ve etkileri bugün halen tartışılmaya devam ediyor. SSCB, bugün bazıları için gerçek bir sosyalist devletti. Bazıları için ise sosyalist bir devletten başka her şeydi..."

(BBC Türkçe, TürkRus.Com)