Moskova

Moskova
Rus devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rus devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2025 Pazar

Dekabristler'in 200. yılı: Toplumu dönüştüren başarısız isyan mı?



Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya’nın 14 Aralık 1825 sabahına çöken soğuk sis, Petersburg'daki Senato Meydanı’ndaki o kısa isyanın izlerini iki yüzyıldır tam olarak silemedi. Aradan geçen 200 yıl, Dekabrist Ayaklanması’nı bir tarih tartışmasına, hafızada yer etmiş bir sembole ve devlet-toplum ilişkisinin şekillendiği anlardan birine dönüştürdü. Bu yıl Moskova’da yapılan değerlendirmeler, Dekabristlerin romantik bir efsaneden ibaret olmadığını, bugün bile yeniden okunması gereken bir miras bıraktığını gösteriyor.

Rus tarihinin dönüm noktalarından biri sayılan Dekabrist Ayaklanması, 14 Aralık 1825’te Çarlık Rusyası’nın kalbinde kopan kısa fakat etkisi yüzyıllara yayılan bir isyan olarak biliniyor. Adının da Aralık ayında yapılmasından alıyor.  Çar I. Aleksandr’ın ölümünün yarattığı siyasi boşluk sırasında bir grup genç subay, Senato Meydanı’nda anayasal düzen kurulması çağrısıyla harekete geçti. Hareket başarısız oldu, liderleri idam edildi, yüzlercesi Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Buna rağmen isyan, sonraki kuşaklar için bir vicdan ve adalet arayışı simgesine dönüştü. Sovyet döneminde bu hikâye iyice romantize edildi, Dekabristler de özgürlükçü kahramanlara dönüştürüldü.

Pek çok Rus tarihçiye göre Dekabristler ayaklanmada yenildiler ancak Sibirya sürgünü onların Rusya’yı toplumsal, kültürel ve siyasi açıdan dönüştürdüğü ikinci bir dönem hâline geldi. Rus tarihçileri bu etkiyi “başarısız bir isyanın başarılı bir modernleşme etkisi” olarak tanımlıyor.

Aristokrat kökenli, iyi eğitimli ve Avrupa görmüş subaylar ile entelektüellerden oluşan Dekabristler, sürgünde bölgenin ilk kütüphanelerini, tiyatro ve müzik topluluklarını, bilimsel dernekleri ve okuma salonlarını kurdu. Yerel idarede modern bürokratik uygulamaları hayata geçirerek Sibirya şehirlerinin kültürel gelişiminde kurucu bir etki yarattılar.

Sürgün dönemi, aristokrat kesimin halkla ilk kapsamlı teması oldu. Dekabristler köylülerin eğitimine katkı sundu, tıbbi ve sosyal yardım örgütledi ve eşitlikçi ilişkiler kurarak Rus liberalizminin 19. yüzyıldaki ahlaki temelini oluşturdu.

Dekabrist eşlerinin Sibirya’ya gitme kararı, Rus kültüründe kadın fedakârlığı ve kamusal görünürlük açısından bir dönüm noktası kabul edildi. Maria Volkonskaya, Ekaterina Trubetskaya ve Aleksandra Muravyova gibi isimler kadın hareketinin sembol figürlerine dönüştü.

Dekabristler Rus edebiyatının “altın çağı” üzerinde belirleyici bir etki bıraktı. Puşkin, Lermontov, Herzen, Turgenev ve Dostoyevski gibi isimler hem isyanı hem de sürgünün yarattığı ahlaki idealizmi eserlerine taşıdı. Bu kuşak, Rus kültüründe “ilk vicdanlı isyancılar” olarak yer edindi.

Ayaklanma başarısız olsa da anayasal düzen, hukukun üstünlüğü ve mutlakiyet karşıtı devlet tasarımı gibi fikirler Rus siyasi kültürüne onların aracılığıyla yerleşti. Reformist hareketler kendilerini Dekabrist geleneğinin devamı olarak gördü.

Sürgünde gösterdikleri tutum, onları toplum gözünde suçlu değil, adaletsizliğe karşı bedel ödeyen kahramanlar hâline getirdi. Bu imge 1905 ve 1917 devrimleri dâhil birçok siyasi hareket için moral ve sembolik bir referans oldu.

Özetle Dekabrist ayaklanmasının başarısızlığı onların etkisini azaltmadı; aksine sürgün, Rusya’nın kültürel, sosyal ve siyasi dönüşümünü hızlandıran bir kaynak hâline geldi. Rus liberalizminin ve devrimci düşüncenin ahlaki temeli büyük ölçüde bu mirasa dayanıyor.

Fakat günümüz Rusya’sında bu anlatı artık yeniden tartışılıyor. Bu hafta Moskova’da Adalet Bakanlığı’nda düzenlenen “Dekabrist Ayaklanmasının 200. Yılı” konulu konferans, hem tarihî olayın hem de bu olayın sonraki yüzyıllarda nasıl yorumlandığının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Katılımcılara göre mesele sadece bir isyan değil, modern Rusya’nın devlet-toplum ilişkileri açısından çıkarılacak derslerle dolu bir süreç.

Kommersant'ın haberine göre konferans, Adalet Bakanı Konstantin Çuyçenko’nun sunumuyla açıldı. Çuyçenko, 1825 isyanına ilişkin önceki eleştirel tutumunun son aylarda değiştiğini belirterek “bazı isyancıların zihinlerinde gerçek bir adalet arayışı bulunduğunu” kabul etti. Ancak hemen ardından, onların eylemlerinin “onur ve asalet kavramlarıyla bağdaştırılmasının zor olduğunu” vurguladı. Bakan, Sovyet dönemindeki destansı Dekabrist portresinin tarihle mesafesiz bir bağ kurduğunu, bunun bugün sağlıklı analizleri engellediğini söyledi.

Çuyçenko’nun sunumunda dikkat çeken noktalardan biri, Dekabristlerin kimliklerine ilişkin değerlendirmesiydi. Ona göre bu subayların çoğu Napolyon Savaşları sırasında Avrupa’yı görmüş, “Batı’nın devrimci havasını solumuş” kişilerdi. Rus aristokrasisinin Batılı eğitim alan, hatta Rusçayı düzgün konuşmayan kesimlerindendiler. Yine de Bakan, onları bugünün “yabancı ajan” söylemiyle karşılaştırmanın hatalı olduğunu, çünkü bu kişilerin dış etkilere maruz kalan değil, kendi siyasi öznesi olan aktörler olduklarını söyledi.

Bakanın konuşmasındaki bir diğer önemli mesaj, isyanın Rusya’nın reform sürecini geciktirdiği iddiasıydı. Çuyçenko’ya göre Aleksandr döneminde hazırlanan ancak tam uygulanamayan yenilikler, ayaklanma yüzünden uzun süre rafa kalktı. Bu nedenle “iyi niyetle başlayan ama hukuk dışı yöntemlere başvuran hareketlerin çoğu zaman geriye dönüş yarattığını” savundu. Konferans katılımcıları bu tezi, günümüz Rusya’sındaki devlet kapasitesi ve dönüşüm tartışmalarıyla ilişkilendirerek ele aldı.

Toplantıda söz alan Birinci Kanal Genel Müdürü Konstantin Ernst ise Rusya’nın “öngörülemeyen bir tarihe sahip ülke” olduğu yönündeki ironiye vurgu yaptı. Ernst’e göre Dekabrist imajı önce Aleksandr Herzen tarafından şekillendirildi, ardından Bolşevikler tarafından geniş kitlelere aktarıldı. Böylece Romanov Hanedanı’nın “reaksiyoner yapısı” ile Dekabristlerin “idealist kahramanlığı” arasındaki keskin karşıtlık kültürel hafızaya yerleşti. Hatta 2019’da çekilen “Kurtuluş Birliği” filmine yönelik saldırgan eleştirilerin bile bu yerleşik algının bugüne uzanan bir yansıması olduğunu hatırlattı.

MGIMO Gazetecilik Fakültesi Dekanı Yaroslav Skvortsov ise hikâyenin genç kuşaklar üzerindeki etkisine dikkat çekti. Rus öğrencilerin hâlâ “Dekabrist romantizmi” ile büyüdüğünü, hatta bazı gençlerin Dekabristleri Puşkin’in Lise geleneğiyle yan yana gördüğünü söyledi. Ona göre bu durum, tarihsel olay ile kolektif hafızadaki idealize edilmiş görüntü arasındaki derin uçurumu gösteriyor.

Kommersant'ın makalesine göre tüm bu değerlendirmeler, Rusya’da iki yüz yıl önceki bir isyanın bugün hâlâ canlı bir tartışma konusu olduğunu gösteriyor. Konferansın ortak mesajı, tarihin yalnızca bir dizi olaydan değil, bu olayların nasıl anlatıldığından da oluştuğu yönündeydi. Katılımcılar, Dekabrist Ayaklanması’nın ne bütünüyle kahramanlık destanı ne de tamamen sorumsuz bir kalkışma olarak görülmesi gerektiğini, gerçek tarihin bu iki uç arasında aranabileceğini vurguladı.

Bazı tarihçilere göre Dekabrist Ayaklanması, Türk tarihindeki 31 Mart Vakası veya II. Meşrutiyet sonrası yaşanan asker-sivil gerilimleri hatırlatan bir yön taşır. Her iki durumda da devleti dönüştürmek isteyen, farklı dünya görüşlerine sahip genç subaylar sahneye çıkmış, düzeni değiştirmek için mevcut iktidara meydan okumuştu. Osmanlı’da modernleşme tartışmaları nasıl ordunun içindeki yeni fikir akımlarını harekete geçirdiyse, Rusya’da da Avrupa’dan dönen subaylar anayasal bir düzen arayışıyla Senato Meydanı’na çıkmıştı. Her iki örnekte de değişim talebi, dönemin siyasal yapısıyla çatışmış ve sonuç kısa sürede bastırılan bir kalkışma olmuştu.


26 Kasım 2025 Çarşamba

Ada’da Troçki-Lefter “dostluğu”


Kaynak: https://medyagunlugu.com/  


Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Lev Troçki ile Türk futbolunun “Ordinaryüs” lakaplı yıldızı Fenerbahçeli Lefter Küçükandonyadis’in ortak bir yönü olabilir mi?

İlk anda garip bir soru gibi görünse de, Troçki ile Lefter’in gerçekten de en az bir ortak yönü vardı: Büyükada. Üstelik, aralarındaki büyük yaş farkına rağmen tanışıyorlardı.

Troçki, devrimin liderlerinden biri olmasına rağmen, Vladimir Lenin’in 1924’te ölümünün ardından Josef Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince görevlerinden alındı, Komünist Parti’den atıldı ve sürgüne gönderildi. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın aracı olmasıyla Türkiye’ye geldi ve 1929-1933 yılları arasında İstanbul Büyükada’da yaşadı. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Troçki, Türk gazetecilere yaptığı ilk açıklamada Mustafa Kemal Atatürk’ü övdü ve ondan “büyük bir devlet adamı” diye söz etti.

Troçki sürgün günlerini yaşayacağı Büyükada’ya adım attığında 50 yaşındaydı. Aynı adada doğan Lefter ise sadece beş; babasının onunla ilgili bambaşka hayalleri olmasına rağmen küçük yaşta futbol topunun peşine düşmüştü.

Netflix’te kısa süre önce yayına giren ve bir dönemin ünlü futbolcusunun hayatını, dönemin siyasi iklimi eşliğinde anlatan “Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi” filmi son günlerde medyada geniş yer buldu.

İşte anecdote.press sitesi, bambaşka dünya görüşlerine sahip olan ama aynı zaman diliminde Büyükada’da buluşan Troçki ve Lefter konusunda ilginç bir iddia ortaya attı. Sitenin Instagram hesabında yapılan paylaşım şöyle:

“Düşünün… Lev Troçki Büyükada’da top oynuyor. Ve o topu ona geri veren küçük çocuk, yıllar sonra Türk futbolunun ordinaryüsü olarak anılacak olan Lefter Küçükandonyadis…

Bu hikâyeyi güçlendiren tanıklıklar da var. 1999’da Milliyet’e konuşan Troçki belgeselinin yapımcısı Turan Yavuz, ada sakinlerinin anlattıklarına dayanarak Troçki’nin küçük Lefter’le bahçede top oynadığını söyleyenler olduğunu aktarır. Üstelik köşkte görev yapan Rum kadın Despina, Lefter’in teyzesidir.”

“Büyükada Sürgünü”

Uzun süre Milliyet’in Washington muhabirliği görevinde bulunan Yavuz, Türkiye’ye döndükten sonra 2000 yılında Troçki ile ilgili İngilizce “Exile in Buyukada” (Büyükada Sürgünü) filminin yönetmenliğini üstlendi.

Yavuz’un filmin çekiminin başlamasından önce Milliyet gazetesine yaptığı açıklamada gerçekten de Lefter ile ilgili bir bölüm var. “Troçki ünlü futbolcu Lefter’i kucağına alıp severdi” başlığı ile yayınlanan söyleşide Yavuz, Sovyet devrimcinin Büyükada’da yaşadığı dönemle ilgili tanıkların bulunup bulunmadığı sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Var. Mesela futbolcu Lefter’in bir akrabası Troçki’nin evinde aşçı olarak çalışıyormuş. Troçki kucağına alıp başını okşarmış Lefter’in.”

Milliyet’in internet sitesinde hâlâ yayında olan 4 Nisan 1999 tarihli söyleşide Yavuz’un Lefter’le ilgili söyledikleri bu kadar. (Basılı nüshada daha ayrıntılı bilgi olabilir.)

Peki, Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği dört buçuk yılın anlatıldığı belgeselde Lefter’le ilgili bir bölüm var mı?

Yavuz’un yönetmenliğini yaptığı filmde Troçki’yi Rus aktör Viktor Sergaçev canlandırıyor. Şu anda Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü olan Tan Sağtürk belgeselde Troçki’nin oğlu rolünde. Belgeseli ünlü İngiliz oyuncu Vanessa Redgrave seslendirmiş.

112 dakika uzunluğundaki belgeselde Troçki’nin Büyükada’ya gelişi, oradaki çalışmaları, ziyaretçileri, Türk gizli servisi tarafından izlenmesi ve balık tutma merakı anlatılıyor. Ancak “Büyükada Sürgünü” filminde Lefter’le ilgili bir bölüm bulunmuyor. Batı ülkeleri için hazırlanan ve Redgrave tarafından İngilizce seslendirilen filmi izleyecek kitlenin tanıma olasılığının az olması nedeniyle Lefter’den söz edilmemiş olabilir. Müziklerini Fahir Atakoğlu’nun bestelediği film hedef aldığı kitle açısından başarılı oldu ve Milano Uluslararası Film Festivali’nde belgesel dalında Türkiye’ye birincilik getirdi.

Vartan Halis Yıldırım imzasıyla Bianet’te 22 Kasım’da yayınlanan yazıda ise, Troçki’nin Büyükada günleri şöyle anlatılıyor:

“İlk olarak Nizam Caddesi’ndeki Arap İzzet Paşa Köşkü’nde oturdu, daha sonra da yine Nizam Caddesi üzerindeki Con Paşa Köşkü’nün Hamlacı Sokak’a açılan kâgir müştemilatına geçti. Bu evlerde kaldığı dönemde düzenli bir çalışma temposu sürdürdü. Gündelik hayatında dışarıya açık olduğu nadir anlardan biri tıraş için berbere gidişleriydi. Ahmet “Fıstık” Tanrıverdi’nin Hoşçakal Prinkipo kitabında aktardığına göre, Troçki tıraşa geldiğinde, yanında görevli polisler dükkânın çevresinde konuşlanır, sokak ve civar dikkatle gözetim altında tutulurdu. Ada çocuklarının (kim bilir, belki Lefter de bu çocuklar arasındaydı) bu sahneyi, kapı önünde toplanıp içeride tıraş olan “yabancıyı” sessizce izleyerek seyrettikleri aktarılır.”

Turan Yavuz’un belgeselle ilgili Milliyet gazetesine yaptığı açıklamalara dayanarak Troçki ile küçük Lefter’in tanıştığını kesin olarak söylemek mümkün. Birlikte top oynadıkları ise söylenti düzeyinde kalıyor.

Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile yakınlaşmaya çabalarından tedirgin olan Troçki, dört buçuk yıl yaşadığı Büyükada’dan ayrıldı, bir süre Avrupa ülkelerinde yaşadıktan sonra Meksika’ya sığındı. 1940 yılında İspanyol gazeteci gibi kendisiyle röportaj yapmak için gelen Sovyet gizli servisi ajanı Ramon Mercader tarafından öldürüldü. Son sözlerinden biri, “Burjuva basına iyi malzeme olduk!”tu.

Onun ölümünden çok sonra Büyükada yılları ile ilgili belgesel hazırlayan gazeteci Yavuz ise 2007 yılında hayatını kaybetti.


Troçki fotoğrafı: wsws.org/tr/

6 Kasım 2025 Perşembe

“Lenin olmasa devrim de olmazdı”


Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Bugün “dünyayı sarsan”, “tarihin akışını değiştiren” Ekim Devrimi’nin 108. yıl dönümü…

7 Kasım 1917’de (Gregoryen takvimine göre 7 Kasım, eski Miladi takvime göre 25 Ekim’e denk geliyor)  Lenin’in liderliğindeki Bolşeviklerin St. Petersburg’da (o günkü adıyla Petrograd) Kışlık Sarayı’nı ele geçirmeleriyle Çarlık Rusya’sının sonu geldi, sosyalizm iktidara geldi.

Peki tarihin bu kritik dönemecinde ne olmuştu? Sonuçları neler oldu?

BBC Türkçe Servisi’nden İrem Köker ve Onur Erem, o dönemde Rusya’da yaşanan olayları ve devrimlerin arkasındaki nedenleri bir dosya ile mercek altına aldı: “1917 dünyanın değiştiği en önemli yıllardan biri olarak tarihe geçti. Birinci Dünya Savaşı devam ederken, Rusya’da iki devrim yaşandı. Çarlık rejimine son verildi, dünyanın ilk sosyalist yönetimi kuruldu.”

BBC’nin dosyası şöyle:

1917’nin başında Rusya’da savaşın yıkıcı etkisi hissediliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte adındaki Almanca ekler çıkarılarak St. Petersburg’dan Petrograd’a dönüştürülen Rusya’nın başkentinde gıda maddelerine erişimde sıkıntı yaşanıyordu.

Ülke çapında köylüler işledikleri toprağa sahip olamamaktan, işçiler ise yaşam ve çalışma koşullarından şikayetçiydi. Üç yıldır devam eden savaş, milyonlarca kişinin yaşamına mal olmuştu. Çok sayıda asker silahlarını bırakıp, cepheyi terk eder hale gelmişti.

1917’nin başında şeker, yağ, süt, ekmek, meyve ve yakacak gibi temel ihtiyaç maddelerinde kıtlık yaşanıyordu. Bu durumun yaratabileceği sonuçların farkında olanlar, bir isyandan endişeleniyordu.

7 Şubat’ta Çar İkinci Nikolay’a bir mektup gönderen Dük Aleksandr Mihayloviç, “Danışmanlarınız Rusya’yı ve sizi bir felakete sürüklüyor” diyordu:

“Huzursuzluk hızla artıyor. Geçen her gün halkınızla aranızdaki uçurum büyüyor. Bu durumun devam etmesine izin verilmemeli. Söyleyeceklerim kulağa garip gelse de, hükümet devrime zemin hazırlıyor. Halk bir devrim peşinde değil ama hükümet halkın huzursuzluğunu artırmak için mümkün olan tüm adımları atıyor.”

Fakat aylar içinde sosyalist bir devrimin gerçekleşmesini kimse beklemiyordu. O devrimin liderliğini yapacak olan ve 1917’nin başında İsviçre’nin Zürih kentinde bulunan Vladimir Lenin bile, “Biz yaşlılar, gelecekteki devrimin tayin edici savaşlarını göremeyeceğiz” diyordu.

Şubat ayının başında, planlamada yaşanan sorunlar ve mevsim normallerinden sert seyreden kış nedeniyle ihtiyaç malzemelerini taşıyan araçlar da Petrograd’a ulaşmakta zorluk yaşıyordu.

Yazar Maksim Gorki, 10 Şubat’a gelindiğinde, gıda maddelerinin yetersiz yakıt nedeniyle Petrograd’a ulaşamayan trenlerde kalması sonucu kentin iki haftalık yiyeceğinin kaldığını, önlerinde büyük bir kıtlık olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Rusya parlamentosu olan Duma’nın Başkanı Mikail Rodzianko, 10 Şubat’ta Çar İkinci Nikolay’a gönderdiği mesajda, gıda sıkıntısının olası sonuçları hakkında net uyarılarda bulunmuştu:

İçişleri Bakanı Protopopov’u görevden almazsanız her şey olduğu gibi devam edecek ve üç hafta sonra karşınızda o kadar güçlü bir devrim bulacaksınız ki sizi ve hanedanınızı yeryüzünden silecek.

13 Şubat günü kente gelen un miktarı, ihtiyacın 12’de 1’ine kadar düştü. Sokaklarda ekmek kuyrukları ve huzursuzluk paralel bir şekilde artarken o dönemde Bolşevik Merkez Komitesi’nin başında bulunan Aleksander Şlyapnikov, ekmek isyanından bir devrim çıkabileceğine inanmıyordu:

20 Şubat’ta emniyet birimleri, yiyecek bulamayan halkın isyan edebileceğini, Bolşevikler ve Menşeviklerin bu yönde hazırlıkları olduğunu bildirdi.

25 Şubat’a gelindiğinde sokaklar on binlerce protestocuyla dolmuştu. Yiyecek bulamayan halk hükümeti protesto ederken askerler, isyanı bastırmak için halkın üzerine ateş açtı. Çok sayıda kişinin ölmesine ve yaralanmasına yol açan bu olay, Şubat Devrimi’ne giden yolda yaşanan ilk şiddetli çatışmaydı. Sonraki gün, ölü sayısı 40’a çıktı, 100’den fazla kişi gözaltına alındı.

27 Şubat’ta askerlerin içinde ilk itaatsizlikler başladı. Bazı erler halka ateş açmak istemiyordu, bir asker ise kendisine ateş emri veren üstünü silahıyla öldürdü.

O güne kadarki en büyük eylemlerden biri 3 Mart 1917’de, kentin büyük endüstri tesislerinden biri olan Putilov’un işçileri tarafından örgütlendi. Hükümete karşı yapılan bu eylemler ve grevler, sonraki günlerde artışa geçti. Eylemcilerin talepleri arasında “barış ve ekmek” yer alıyordu.

Rusya’daki Fransa elçisi Maurice Paleologue, 6 Mart tarihinde “Petrograd’da ekmek ve yakacak sıkıntısı yaşanıyor” diye yazmıştı:

“Sabah uyandığımda fırının önünde bekleyenlerin uzun bir sıra oluşturduğunu gördüm. Bazıları bütün geceyi orada geçirmişti. Ülkede büyük bir nakliye krizi var. Motorlar soğuktan bozulmuş, yedek parçaları üretecek fabrikalarda ise işçiler grevde. Yoğun karın da bazı demiryollarını tıkaması nedeniyle ülke çapında 57 bin vagon hareket edemez hale gelmiş.”

Paleologue, 8 Mart’ta insanların “ekmek ve barış” sloganıyla sokağa çıktığını yazmış ve “havada devrim kokusu var” ifadelerini kullanmıştı.

O gün Dünya Kadınlar Günü’nü kutlayan kadın işçiler de eylemlere katıldı. On binlerle başlayan işçi eylemleri 9 Mart günü yüz bini aştı. Bazı yerlerde fırınlar yağmalandı.

O tarihlerde Petrograd’da olan İngiliz yazar Claude Anet, “Rus Devrimi’nin İçinde” adlı kitabında, 9 Mart tarihindeki gazetelerde isyana dair hiçbir haber yer almadığını yazmış ve “Hükümet basını kontrol edebiliyor ama sokakları kontrol edemiyor” demiş, tanık olduğu olayları şöyle anlatmıştı:

“Askerler, Anitchkoff Sarayı’nın önüne gelen eylemcilere dağılmaları uyarısında bulundu. Dağılmamaları üzerine askerlerin başındaki komutan ateş emri verdi. Askerlerin çoğu havaya ateş etti ve insanlar silah sesi üzerine kaçtı.”

Anet, sonraki gün de sokaklarda eylemcilerle konuşurken polislerin kendilerine ateş açtığını, askerlerin bu emirlere uymadığını anlattıklarını yazmıştı.

Petrograd Valisi Aleksandr Balk, solcu liderlerin kalabalık kitleleri ajite ettiğini ancak ordunun silah kullanmakta isteksiz olduğunu söylüyordu.

Eylemlerin büyümesi üzerine kentteki tüm eylemler yasaklandı, protestoculara ateş açılması emredildi. Polisler başlangıçta bu emirlere uysa da ilerleyen günlerde halka ateş açmakta isteksiz davranmaya başladı. Askerlerin bir kısmı de eylemcilere destek verdi ve eylemcilere ateş açan polislere ateş açtı, bazı polislerin silahlarına el koyuldu.

Petrograd’daki huzursuzluk artarken 11 Mart günü Rusya İmparatorluğu’nun meclisi Duma’nın faaliyetleri bir kararname ile durduruldu.

12 Mart’ta Duma’nın bir kısmı bu karara uyarken bir kısmı da Geçici Komite adı altında çalışmaya başladı. Bu komite, devrimin ardından Geçici Hükümet’in temelini oluşturacaktı.

Kentte isyan halinde olan kitleler, Petrograd Sovyeti (sovyet, Rusçada konsey anlamına gelir) adı altında örgütlenmeye başladı. 1905 yılında da kentte, o zamanki adıyla St. Petersburg Sovyeti kurulmuş, fakat sonrasında Çarlık tarafından dağıtılmıştı.

1915 yılında Merkezi İşçi Grubu adı altında Menşeviklerin öncülüğünde, Bolşeviklerin de desteğiyle tekrardan benzer bir yapı kurulmuştu.

Menşevik ve Bolşevikler 1903 yılında birbirlerinden ayrışmış olsa da Şubat Devrimi’nde birlikte hareket etmişlerdi, Menşevikler, sosyalizme geçiş için şartların henüz olgunlaşmadığını savunurken, Bolşevikler ise silahlı ayaklanmayla hızlı bir şekilde devrim yapılması gerektiğini düşünüyordu.

Merkez İşçi Grubu yapı, Şubat Devrimi sürecinde Petrograd Sovyeti’ne dönüştü ve işçiler ve askerlerin üye olduğu, yönetiminde çeşitli sosyalist partilerin yer aldığı önemli bir yapıya bürünerek devrimin ardından zaman zaman Geçici Hükümet’ten daha etkili oldu.

12 Mart’ta Petrograd’daki askerler, halka ateş açma emirleri veren komutanlarına isyan edip silahlarıyla birlikte eylemcilere katılmaya başladı.

Ordunun ağır silahlarının bulunduğu garnizonda olan İngiltere’nin Rusya Askeri Ataşesi Alfred Knox, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Dün bir grup askerin polislere ateş açarak silahlarına el koyduklarını öğrendim. Bazı birlikler isyan etmeye başlamış. 12 Mart günü garnizondayken, binanın isyancı askerler tarafından sarıldığını gördük. Hepsi silahlıydı, çoğunun süngülerinde kızıl bayraklar asılıydı ve başlarında bir komutan yoktu. Bulunduğumuz binanın camlarına bakmaya başladılar. Düşmanca bir tavırları yoktu. Rütbeli askerler de camdan kalabalığı izliyordu.

“Beni en çok etkileyen şey o anki tekinsiz sessizlikti. Devasa bir sinemadaki izleyiciler gibiydik. İsyancı askerler camları ve kapıları kırıp içeri girerken bir grup general binayı arka kapıdan terk etti. Aşağıya inip isyancı askerlere kendimi tanıttım, bana verdikleri bir eskortla birlikte binadan ayrıldım. Yolda Fransız Askeri Ataşesi Albay Lavergne ile karşılaştık ve onunla birlikte Fransız Konsolosluğu’na gittik. Konsolosluğa vardıktan sonra bana eskortun isyancılardan olup olmadığını sordu, öyle olduğunu söyleyince inanamadı ve düzgün, dostça davranışları nedeniyle onları resmi görevliler sandığını ifade etti.”

Kısa süre içinde kentteki tüm askerler isyancıların safına katıldı.

Kentte huzursuzluk ve eylemler artarken Duma Başkanı Mihail Rodzianko, o sırada şehir dışında olan Çar İkinci Nikolay’a gönderdiği telgraflarda durumu şöyle anlatıyordu:

“Durum ciddi. Başkente anarşi hakim. Hükümet felç olmuş, ulaşım sistemleri çalışmıyor, gıda ve yakıt stokları kontrol edilemiyor. Sokaklarda ateş açanlar var, bazı birlikler birbirlerine ateş açıyor. Bir an önce yeni bir hükümet kurulmalı. Gecikme olmamalı. Tereddüt ölümcül olur. Askerler isyan etmek üzere, komutanlarını öldürüyorlar, isyana katılıyorlar. Eğer ajitasyon orduya tesir ederse Almanya galip gelir, Rusya’nın ve hanedanınızın sonu gelir.”

Petrograd’a dönmeye çalışan Çar İkinci Nikolay yalnızca Pskov kentine kadar gelebildi. Duma temsilcileri ve askeri yöneticilerle görüştükten sonra 15 Mart günü tahtı bırakmak zorunda kaldı ve böylece 17’nci yüzyıldan bu yana Romanov hanedanı tarafından yönetilen Rusya İmparatorluğu sonlandı.

16 Mart günü, Geçici Hükümet’in ilk işi haklar ve özgürlükleri genişletmek, siyasi suçluları affetmek ve bir kurucu meclis için seçim düzenleme kararı almak oldu. Bundan dokuz gün sonra da idam cezası kaldırıldı.

Siyasi suçluların affedilmesi, hapsedilen sosyalist devrimcilerin serbest bırakılması ve yurtdışındaki devrimcilerin ülkeye dönmesi ülkedeki sosyalist hareketlerin daha da güçlenmesine neden oldu.

 

Lenin, Troçki ve Stalin’in dönüşü

Şubat Devrimi’nin ardından, Ekim Devrimi’nin liderliğini yapacak isimler birer birer Rusya’nın başkenti Petrograd’a dönmeye başladı.

1900’den beri sürgünde yaşayan Vladimir Lenin, 16 Nisan 1917’de Rusya’ya geri döndü. Lenin 1895’in sonunda tutuklanmış, bir yıl hapis ve Sibirya’da üç yıl sürgünün ardından Avrupa’ya gitmişti.

Lenin, sürgünden tren ve vapurla yaptığı sekiz günlük bir yolculukla Petrograd’a ulaştı

1906’da, St. Petersburg Sovyeti’nin liderliğini yaparken tutuklanan ve Sibirya’ya sürgüne gönderilirken kaçarak Avrupa’ya giden Lev Troçki, 17 Mayıs 1917’de Petrograd’a geri döndü.

Troçki, Şubat Devrimi’nden kısa süre önce, New York’ta ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na dahil olmamasına yönelik faaliyetler yürütüyordu.

Sibirya’da sürgünde bulunan Stalin de Mart ayında Petrograd’a geri döndü.

Lenin, ülkeye döner dönmez ülkedeki durumu inceleyerek tezler üretmeye başladı. Bu tezleri önce konuşmasında anlatan, ardından da Pravda gazetesine yazan Lenin, özetle şunları savundu:

“Yeni hükümet kapitalisttir, sermaye ile savaş arasında çözülmez bir bağ vardır, bu yüzden sermayeyi devirmeden savaşı sonlandırmak mümkün olmayacak.

Geçici hükümetin vaatleri yalandır. Kapitalistlerden emperyalistliği bırakmasını talep etmek kitlelerin boş hayal kurmasına yol açar, bu yüzden iktidarın maskesini düşürmeliyiz.

Partimizin küçük burjuva fırsatçılara karşı azınlıkta olduğu bilinmeli.

Rusya’daki devrimin ilk aşamasında iktidar burjuvaziye geçti, ikinci aşamasında işçilere ve köylülere geçmeli. Parlamenter cumhuriyet değil, iktidarın işçi ve köylü sovyetlerine geçtiği bir cumhuriyet olmalı.

Ülkedeki bütün bankalar sovyetlerin denetimindeki tek bir banka haline getirilmeli.”

 

İkili İktidar: Geçici Hükümet ve Petrograd Sovyeti

12 Mart 1917’de kurulan Petrograd Sovyeti, kentteki işçi ve askerlerin üye olduğu bir konseydi.

Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti’nin etkin olduğu konseyde, iki partinin de Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkmaması nedeniyle zaman içinde Bolşevikler etkisini artırdı.

Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti bir yandan Petrograd Sovyeti’nde çoğunluğu oluştururken diğer yandan da Geçici Hükümet’te yer alıyordu.

Geçici Hükümet’te Menşevikler, Sosyalist Devrimci Parti, liberal Anayasal Demokrat Parti gibi partilerin yanı sıra bağımsız siyasetçiler de bulunuyordu.

İki devrim arasında 3 farklı koalisyonla yönetilen Geçici Hükümet’in son iki koalisyonunda başbakan Sosyalist Devrimci Parti’den, İçişleri Bakanı ise Menşevikler’dendi.

İki partinin de Dünya Savaşı’ndan çekilmeyen Geçici Hükümet’teki rolleri ve programlarındaki sosyalist vaatlerini dahil oldukları koalisyonda uygulamaya geçirmemeleri işçi sınıfı tabanındaki desteklerini de azalttı.

Lenin, Nisan ayında bu ikili iktidarı değerlendirmiş, yazılarında bu durumu şu sözlerle açıklamıştı:

Devrimimizin bir ikili iktidar yaratmış bulunmak gibi büyük bir özgünlüğü var. 

Bir ikili iktidarı eskiden kimse ne düşünmüştü ne de düşünebilirdi.

“İkili iktidar neye dayanıyor? Geçici hükümetin, burjuvazi hükümetinin yanında, henüz güçsüz, tohum durumunda, ama gene de gerçek, söz götürmez ve büyüyen bir varlığı olan bir başka hükümetin: işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin kurulmuş bulunmasına.

Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı tipte bir iktidardır ve başlıca belirtici özellikleri de şunlardır:

1) İktidar kaynağı, bir parlamento tarafından daha önce tartışılmış ve onaylanmış bir yasa değildir. Fakat, kitlelerin bulundukları yerde aşağıdan yukarı doğrudan inisiyatifidir. Bugünlerdeki bir ifadeyi kullanmak gerekirse dolaysız ele geçirmesidir;

2) halktan kopuk ve halka karşı kurumlar olan polis ve ordunun yerine, tüm halkın doğrudan silahlanmasıdır. Bu iktidar altında, kamu düzeninin korunması, silahlı işçi ve köylüler, silahlı halk tarafından sağlanır;

3) görevliler ve bürokratlar ya halkın doğrudan iktidarıyla kaldırılırlar ya da özel bir denetim alınırlar. Seçimle göreve gelirler. Bunun da ötesinde halkın ilk talebinde geri çağrılabilirler ve böylece burjuva kıstaslarına göre yüksek maaş alan, ayrıcalık sahibi, bir kesim olmaktan çıkartılır, işinin ehli bir işçinin ortalama maaşından daha fazla kazanmayan, özel işleri olan işçilere dönüştürülürler.”

BBC History dergisine konuşan Oxford Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Steve Smith, geçiş hükümetinin ülke üzerindeki kontrolünün fazla olmadığını söylüyor.

“Devrimde Rusya: 1890’dan 1928’e Kriz İçinde Bir İmparatorluk” kitabının yazarı olan Smith, işçiler ve askerlerin geçiş hükümetindense Petrograd’daki işçilerin oluşturduğu Petrograd Sovyeti’nin otoritesini tanıdıklarını anlatıyor:

“1917’nin bahar aylarında Petrograd Sovyeti’nde ılımlı sosyalistler olan Menşevikler ve Sosyalist Devrimci Parti’nin ağırlığı vardı. Geçici Hükümet’in aksine bu partiler savaşın sıradan insanlar üzerindeki yıkıcı etkisinin farkındaydı. Savaşa devam etmek yerine demokratik bir barış hedefleyen bu partiler, sonradan koalisyon hükümetine dahil olarak Temmuz ayında savaşta yeni saldırılara destek verdi. Bu noktada, savaşı emperyalist bir savaş olarak tanımlayan, Geçici Hükümet’i kapitalistlerin hükümeti olarak kınayan, iktidarın Sovyetlere geçmesini talep eden Bolşevikler gücünü artırmaya başladı. Bolşevikler işçiler, askerler ve köylülerin öfkelerini yönlendirmeyi başardı.”

Rusya ve Sovyetler Birliği tarihi üzerine uzmanlaşan tarihçi Catherine Merridale de, diğer sosyalist partilerin harekete geçmekte tereddütlü olduğu bir dönemde Bolşeviklerin harekete geçme görevini kendilerinde hissettiklerini söylüyor.

Merridale’e göre, Bolşeviklerin programı diğer sosyalist partilere göre daha net ve daha radikaldi.

Bu, geçici hükümetin politikalarından memnun olmayan işçilerin Bolşeviklere yönelmesine yol açtı.

 

Birinci Dünya Savaşı ve isyanlar

Birinci Dünya Savaşı, yalnızca Çarlık rejiminin sonunun gelmesinde önemli rol oynamadı, aynı zamanda, kurulmaya çalışılan yeni düzende ülkenin en önemli sorunu olmaya devam etti.

Nisan ayına gelindiğinde Geçici Hükümet ve Şubat Devrimi’nde rol oynayan gruplar arasında Birinci Dünya Savaşı’na katılımla ilgili görüş ayrılıkları iyiden iyiye derinleşiyordu.

Petrograd Sovyeti, Menşevik Nikolay Sukhanov’un kaleme aldığı “Dünyanın Bütün Halklarına Çağrı” başlıklı bildiriyle savaşa karşı olduğunu ilan etti ve barışın sağlanması için Avrupa’daki herkesi birlikte harekete geçmeye çağırdı:

Bütün ülkelerin işçileri! Kardeşlerimizin cesetleriyle dolu dağları, masumların kan ve gözyaşlarının aktığı nehirleri, yakılan köy ve kasabaların dumanları ve kaybolan tüm kültürel hazinelerini aşarak, sizlere kardeşlik eli uzatıyor ve sizleri yenilenmiş, daha da güçlendirilmiş bir uluslararası birlik kurmaya davet ediyoruz. Bu, gelecekte elde edeceğimiz tüm zaferleri ve insanlığın tam özgürlüğünü teminat altına alacaktır. Dünyanın tüm işçileri, birleşin!

Buna yanıt olarak, Geçici Hükümet de “Geçici Hükümetin Savaş Amaçları” başlıklı kendi duyurusunu yayımladı. Bu duyuruda, savaşa devam etmekteki amacın başka ülkeleri ya da toprakları ilhak etmek değil, devrimin kazanımlarını korumak olduğu belirtiliyordu.

Duyuruda, “Ulusumuzun özgürlüğünü savunan askerlerimizin en önemli ve en öncelikli görevini, herhangi bir ülkenin işgaline karşı elimizdeki mirası ve ülkemizin özgürlüğünü ne pahasına olursa olsun korumak oluşturmaktadır” ifadeleri yer alıyordu.

Tam bu dönemde sürgünde olduğu Almanya’dan Petrograd’a dönen Lenin’in geliştirdiği Nisan Tezleri ise “bütün iktidarın sovyetlere devredilmesini” talep ederek, Bolşeviklerin hem Petrograd Sovyeti hem de Geçici Hükümet ile arasına mesafe koyuyordu.

Geçici Hükümet’in saldırganlık yapmadan ve başka ülkeleri ilhak etmeden tamamen savunma amaçlı savaşa devam etme açıklamasına rağmen, kısa süre içerisinde işlerin aslında pek de öyle olmadığı anlaşıldı.

Dönemin Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov’un İtilaf Devletleri blokunda bulunan diğer ülkeler İngiltere ve Fransa’ya gönderdiği gizli telgrafta ilan edilenin tam zıttı taahhütlerde bulunduğu ortaya çıktı.

Milyukov gönderdiği telgrafta, aynı Çarlık döneminde olduğu gibi, Rusya’nın savaşın sonuna ve zafer kazanılana kadar savaşmaya devam edeceğini söylüyordu.

Mesajda, Rusya’nın bu zaferle birlikte gelecek olan normal “garanti ve yaptırımları” da uygulamaya hazır olduğunu belirterek, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın kontrolünü ele geçirme arzularından vazgeçmediklerinin de sinyallerini veriyordu.

Konudan haberdar bir kişinin bu mesajı Bolşeviklere sızdırması ise bugün tarihin gidişatını değiştiren çok önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Zira, bu mesajın sızması, varlıklı burjuva sınıfının egemenliği altında olan Geçici Hükümet’in de aynı Çarlık Rusyası gibi savaşa devam etmek istediğini ortaya koyması nedeniyle halkın büyük tepkisini çekti.

Geçici Hükümet’in kısa bir süre önce toplanma ve sendikalaşma yasağı ile basın üzerindeki sansürü kaldırması sayesinde hem Milyukov’un gönderdiği gizli telgraf geniş kitlelere ulaştı hem de savaş karşıtı büyük protestoların düzenlenmesinin önü açılmış oldu.

Yaşanan bu protestoların ardından Menşeviklerin ağırlıkta olduğu Petrograd Sovyeti’nin Geçici Hükümet’le yaptığı müzakereler sonucunda yeni bir koalisyon kuruldu. Milyukov ve Savaş Bakanı Aleksander Guçkov istifa etti.

Koalisyona, sosyalist kanattan beş isim katılırken, savaş bakanlığı görevine ise Aleksander Kerenski getirildi.

Michigan State Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Lewis Siegelbaum, bu değişimin iki önemli sonucu olduğuna dikkat çekiyor:

18 Mayıs’ta, Sosyalist Devrimcilerden Viktor Çernov ve Menşeviklerden de Irakli Tseretelli ve Mihail Skobelev’in de aralarında bulunduğu beş sosyalist Kerenski hükümetine katıldı. Bunun iki önemli sonucu oldu: İkili iktidarı yürüten organlar arasındaki sınırlar muğlaklaştı ve Bolşeviklerin iki ana sosyalist rakibi Geçici Hükümet’in politikalarının ve hepsinin ötesinde savaşın devam etmesi kararının ayrılamaz bir parçasına dönüştü.

Menşevik ve Sosyalist Demokratların desteklediği Geçici Hükümet’in ilk icraatlarından biri köylülerin en önemli taleplerinden olan toprak reformunun hayata geçirilmesi gerektiğini ilan etmek oldu. Ayrıca, Kurucu Meclis’in seçim esaslarıyla ilgili kanunu hazırlamak amacıyla özel bir konseyin kurulmasına karar verildi.

Geçici Hükümet aynı zamanda silahlı kuvvetlerin güçlendirilmesi ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasını da gündemine aldı.

Halkın yoğun savaş karşıtı gösterilerine rağmen, o dönem gücünün zirvesinde olan Menşevikler, hükümete katılmalarının ardından savaşın halk üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını kabul etseler de, devrimin kazanımlarının savunulması amacıyla devam edilmesi gerektiğini savunmaya başladı.

Bolşevikler ise savaşın bir an önce sona erdirilmesi ve barış ilan edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Savaşla ilgili bu tartışmalar, Bolşeviklerin halk desteğini artırmasını sağlıyordu.

Geçici Hükümet’in yeni reform girişimleri halkı memnun etmeyi başaramıyordu. Köylüler, toprak sahiplerinin elindeki topraklara el koyarak, kendi aralarında paylaşmaya; cepheden kaçıp gelen askerler de üst sınıfa ait mülkleri tahrip etmeye başlamıştı.

Yeni koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından biri savaşa devam etme kararı oldu. Savaş Bakanı Kerenski, Haziran başında “kesin zafer kazanana kadar savaşa devam edileceğini” açıkladı.

Kerenski, savaşa devam etme kararından kısa bir süre sonra Şubat Devrimi sonrası yaşanan iç kargaşa, gıda sıkıntısı ve idam cezasının kaldırılmasıyla cepheden kaçan askerlerin yarattığı moral bozukluğunun giderilmesi ve son dönemde kaybedilen halk desteğinin yeniden kazanılması için Temmuz ayı başında Galiçya’ya taarruz emri verdi.

İlk etapta, Rusların yoğun bombardımanı Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile Almanya’nın ortak kuvvetlerinde sıkıntı yarattı. Ancak daha sonra karşı taarruza direnemeyen Rus kuvvetleri ay sonuna doğru ciddi bir bozguna uğradı. Rusların toplam can kaybının 400 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.

Taarruzun başladığı günlerde Rusya içinde de kargaşa giderek büyüyordu. Savaşın tüm sıkıntılara rağmen devam ediyor olması, Bolşeviklerin desteğinin artmasına neden oluyor, basın üzerindeki sansürün kaldırılması sayesinde kısa bir süre önce iktidara talip olduklarını açıklayan Lenin’in görüşleri Bolşeviklerin yayın organı Pravda gazetesi üzerinden geniş kitlelere ulaşıyordu.

Temmuz ayı ortalarına gelindiğinde, başkent Petrograd’da bir kez daha büyük kitlesel gösteriler düzenlenmeye başladı. Yüz binlerce fabrika işçisi, mevcut istikrarsızlık, siyasetteki tıkanma ve savaşta yaşanan bozgunları protesto etmek amacıyla sokaklara döküldü.

 

Troçki, “Rus Devrimi’nin Tarihi” kitabında eylemleri şöyle anlatıyor:

“Yürüyüş güzergahı, henüz üç ay önce demokrasinin en büyük birlik gösterisi olan cenaze törenlerini anımsamak adına, Şubat kurbanlarının mezarlarının bulunduğu Mart Meydanı’na doğru giden hat olarak belirlenmişti. Ama güzergah dışında, mazide kalan Mart günlerini anımsatan hiçbir şey yoktu. Korteje, yaklaşık 400 bin kişi katılmıştı ve bu sayı, cenaze törenlerine kıyasla daha az kişinin katıldığını gösteriyordu. Bu yürüyüşten yalnızca sovyetlerle işbirliği yapan burjuvazi değil, aynı zamanda daha önceki demokratik yürüyüşlerde kayda değer bir grup oluşturan radikal entelijansiya da kaçınmıştı. Kortejdeki kişi sayısı daha azdı ancak yalnızca fabrikalar ve kışlalardan oluşuyordu.”

Gösteriler, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı altında düzenleniyor ve katılımcıların önemli bir kısmını Bolşevik destekçileri oluşturuyordu. Eylemcilerin, Bolşevik liderlerin desteğini alma girişimleri ise ilk etapta sonuçsuz kaldı.

Ancak daha sonra Lev Troçki başta olmak üzere bazı Bolşevik liderler, bazıları silahlı olan eylemciler nedeniyle gösterilere şiddet bulaşmasını engellemek amacıyla destek vermeye ve barışçıl karakterini korumaya çalıştı.

Yine de göstericilerin şiddete başvurması ve Bolşeviklerin kararsız tutumları nedeniyle Geçici Hükümet kendisine bağlı askeri birliklerle sert bir müdahalede bulunarak, ayaklanmayı bastırdı.

Bu yaşananların iki önemli sonucu oldu. Bunlardan ilkini hükümette yaşanan değişim, ikincisi de yönetimin Bolşevikler üzerindeki baskıyı giderek daha çok artırması.

Olayların bastırılmasından kısa bir süre sonra Geçici Hükümet tarafından yeni bir deklarasyon yayımlandı. Bu deklarasyonda, Rusya’da cumhuriyet ilan edilmesi, Kurucu Meclis toplanması ve toprak, gıda ve çalışma reformlarının yapılması öneriliyordu.

Bu dönemde Geçici Hükümet’in liderliğini yapan Prens Lvov görevinden istifa etti ve yerine Savaş Bakanı Kerenski getirildi.

Geçici Hükümet ayrıca, Bolşevik yöneticileri için yakalama kararı çıkarttı ve protestolara katılan bazı göstericiler için de idam cezası talebiyle dava açtı.

Hükümet, Lenin hakkında Alman ajanı olduğu yönünde iddialar ortaya attı ancak bu iddiaları destekleyecek herhangi bir kanıt sunmayı başaramadı. Lenin ise diğer bazı başka Bolşevik liderleriyle birlikte bir kez daha saklanmaya başlamıştı.

Ağustos ayına gelindiğinde ise Bolşeviklerin etkisini azaltmayı hedefleyen Geçici Hükümet, bu hedefini gerçekleştirmekte başarılı olamıyor, aksine kendisine yönelik halk tepkisi de giderek artıyordu.

Üstelik ordunun önemli bir kısmı da Bolşevikler’den yana tavır takınıyor ve Kerenski yönetiminin verdiği emirleri yerine getirmeyi reddediyordu.

Bu dönemde Kerenski önderliğinde ikinci koalisyon hükümeti kuruldu. Bu koalisyonda sosyalist temsilcilerin sayısı daha da artırıldı ve başbakanın yetkileri genişletildi.

Bu yeni koalisyonla birlikte yönetim de Geçici Hükümet’e geçti ve böylece Petrograd Sovyeti’nin ağırlığının azalmasıyla ikili iktidar anlayışı da pratikte sona erdi.

Ancak aynı dönemde yetkileri genişletilmiş olmasına karşın Başbakan Kerenski’yi rahatsız eden başka gelişmeler de yaşanıyordu.

Genelkurmay Başkanı Aleksey Brusilov görevinden ayrılmış ve yerine savaştaki kahramanlıklarıyla güçlü bir itibara sahip olan Lavr Kornilov gelmişti.

Kerenski ise Kornilov’un siyasi emellerinin de olabileceğinden endişe ediyordu.

Eylül ayı başında Almanya, Riga’ya yönelik bir taarruz başlattı. Rus kuvvetleri, Birinci Dünya Savaşı’nda savaştıkları bu son cephede de yenilgiye uğradı.

Alman ordusunun Riga’ya ulaşmasının ardından Kerenski, Petrograd’da olağanüstü hal ilan etti.

Kerenski, bir yandan kendini General Kornilov’un giderek artan popülaritesinin baskısı altında hissediyor, diğer yandan da Bolşeviklerin silahla yeni bir devrime kalkışması halinde kendisini korumak için Kornilov’a güveniyordu.

Tarihe “Kornilov Olayı” olarak geçen bu süreçte ne yaşandığına dair farklı anlatımlar mevcut. Bunlardan ilkine göre, Fransız Devrimi’nin etkisi altında olan Kerenski, karşı devrimin sol kanattan değil, sağdan geleceğini düşünüyordu.

Bu nedenle de bazı tarihçiler tarafından paranoyaklaştığı söylenen Kerenski, olası bir ayaklanmaya karşı mevcut yönetimin korunması için Kornilov’dan başkente asker göndermesini istedi.

Ancak daha askerler başkente ulaşmadan bu kez Kerenski, Kornilov’un kendisine yönelik bir darbe girişiminde bulunacağı endişesiyle tutuklanmasına karar verdi ve genelkurmay başkanlığına kendisini atadı.

Bu döneme dair bir diğer anlatım da Kerenski’nin aslında paranoyak olmadığı, Kornilov’un gerçekten de bir darbe planladığı yönünde çok sayıda bulgu olduğunu öne sürüyor. Bu iki senaryodan arasından ağırlıklı olarak ilki kabul görüyor.

O dönemde Petrograd’da Kerenski’nin Kornilov’un yapmayı planladığını öne sürdüğü darbeye karşı koyabilecek örgütlenmeye sahip tek grup ise Bolşeviklerdi.

Petrograd Sovyeti hızlı bir şekilde başkentin savunması için bir komite kurdu.

Bunun karşılığında da Troçki gibi Bolşevik liderler serbest bırakıldı. Temmuz ayındaki gösterilere katılan bazı silahlı gruplar da başkente çağrıldı.

Petrograd Sovyeti’nden bir heyet, başkente gelen askerlerin önünü kesti ve aralarında Kornilov’un da olduğu 30 subay tutuklandı.

Kornilov Olayı’nın esas kazananı, karşı devrimci bir darbe olabileceği konusunda uzun zamandır uyarılarda bulunan Bolşevikler başta olmak üzere radikal sol oldu. Kerenski’nin ve Geçici Hükümet’in otoritesi çok ciddi şekilde sarsıldı ve Lenin’in iktidarın tamamen sovyetlere devredilmesi idealinin hayata geçirilmesinin de önü açıldı.

 

Ekim Devrimi’ne giden yol

Yaz sonunda siyasetteki güç dengesi ilkbahara kıyasla tam tersine dönmüştü.

Bolşevikler, yaşanan iç kargaşa, ekmek sıkıntısının devam etmesi ve cepheden gelen yenilgi haberleriyle giderek daha da güçlenirken, Kerenski’nin aldığı hatalı kararlar yalnızca kendisinin ve Geçici Hükümet’in değil, destek veren sol grupların da zayıflamasına neden oluyordu.

Yapılan tüm baskılara rağmen, sovyetlerde giderek Bolşevikler çoğunluğu ele geçirmeye başlamıştı. Partinin üye sayısı 240 bin, yayın organlarının sayısı da 40’a yükselmişti.

 

John Reed, “Dünyayı Değiştiren 10 Gün” kitabında o dönemde yaşananları şöyle anlatıyor:

“1917 Eylül ayının sonlarına doğru Rusya’yı ziyaret eden yabancı bir sosyoloji profesörü Petrograd’da beni görmeye geldi. İş adamları ile aydınlar, kendisine devrimin artık yavaşlamaya başladığını söylemişti. Bir yazısında bu görüşü ortaya koyduktan sonra köylü ‘komünlerini’ ve sanayi merkezlerini gezerek ülkeyi dolaşmaya koyulmuştu. Fakat buralarda büyük bir şaşkınlıkla devrimin gelişmekte olduğunu görmüş, kentlerde ve kırsal alanlardaki işçiler arasında ‘Toprak köylülere, fabrikalar işçilere’ sloganlarını sık sık işitmişti. Eğer profesör cepheyi de dolaşsaydı, tüm ordunun barıştan başka bir şeyden söz etmediğini saptayabilecekti. Profesör şaşırmış kalmıştı ama haksızdı. İki gözlem de tümüyle gerçekti. Varlıklı sınıfların gittikçe tutucu olmalarına karşın, halk kitleleri de gittikçe radikal oluyordu.”

Eylül ayı sonlarında Bolşevikler, Petrograd Sovyeti’nde çoğunluğu Menşeviklerden aldı.

Kornilov Olayı’nın ardından serbest bırakılan Bolşevik lider Troçki, Petrograd Sovyeti’nin başkanlığına seçilmişti.

Bolşevikler artık destekçi sayısı yüzbinleri bulan, taleplerini Geçici Hükümet’in gözardı edemediği ve açıkça yeni bir devrim çağrısı yapmaya başlayan bir siyasi güce dönüşmüştü.

Ekim ayı ortasında, Bolşevikler Ön Parlamento’nun çalışmalarına katılmayacaklarını ilan ederken, Petrograd Sovyeti de artık Geçici Hükümet’e bağlı olmadığını açıkladı.

Geçici Hükümeti devirmek için artık geri sayım başlamıştı. Petrograd Sovyeti, 23 Ekim’de Lenin’in sürgünden gönderdiği tavsiyeler ışığında Geçici Hükümeti devirme kararı almış ve hemen ardından da Devrimci Askeri Komite’yi kurmuştu.

Lenin 21 Ekim’de yazdığı mektupta ayaklanmanın taktiksel ayrıntılarını şöyle açıklıyordu:

“Bütün iktidarın sovyetlere devredilmesi gerektiği artık açıktır. Ancak şu anda irdelenmesi gereken şey birçok yoldaşımızın muhtemelen net olarak farkında olmadığı, yani gücün sovyetlere devrinin pratikte silahlı bir ayaklanmayla yapılması gerekliliğidir. Silahlı ayaklanmayı reddetmek artık Bolşevizmin sloganını da reddetmek anlamına gelmektedir.”

Marx’ın görüşleri Rusya ve Ekim 1917’ye uyarlandığında, Petrograd’a ani ve en hızlı şekilde eşzamanlı taarruza geçmek gerekmektedir. Üç ana gücümüz donanma filosu, işçiler ve ordu birimleri bir araya gelmeli ve hiçbir şekilde başarısızlığa uğramadan, bedeli ne olursa olsun telefon santrali, telgrafhane, garlar ve hepsinin ötesinde köprüleri işgal etmelidir.”

Sonunda Geçici Hükümet’in devrilmesi için 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gece düğmeye basıldı.

Günün ilk saatlerinde Devrimci Askeri Komite’ye bağlı birlikler, Lenin’in de ifade ettiği yerleri, hiçbir direnişle karşılaşmadan ele geçirdi.

Başbakan Kerenski, cephedeki askeri birliklere ulaşıp, başkente takviye güç getirmek üzere ABD elçiliğine ait bir aracın eşliğinde Petrograd’dan ayrıldı. Bu, Petrograd’ı son görüşü oldu.

8 Kasım gününün ilk saatlerinde Geçici Hükümet’in elindeki son nokta olan Kışlık Saray da Bolşevik güçleri tarafından ele geçirildi. Bazı isyan girişimleri de Bolşeviklere bağlı Kızıl Muhafızlar tarafından hızlıca bastırıldı ve kısa süre içerisinde Bakü, Moskova ve Vladivostok gibi yerlerde sovyet yönetimleri kuruldu.

 

Lenin, 18 Kasım’da yaptığı konuşmayla devrimin zaferini ilan etti:

“Artık devletin yönetimini kendi ellerinize aldığınızı hatırlayın. Eğer birlik olmaz ve devletin tüm işlerini elinize almazsanız bundan sonra kimse size yardım edemez. Bundan sonra devlet otoritesinin birimleri ve tüm güce sahip yasama organları kurduğunuz sovyetler olacaktır.”

Lenin’in kritik anlardaki müdahaleleri ve yaptığı konuşmalar devrimin gerçekleşmesinde bugün en önemli unsurlardan biri olarak gösteriliyor.

BBC History dergisine konuşan Rusya uzmanı İngiliz tarihçi Orlando Figes şunları söylüyor:

“Lenin olmasaydı, Ekim Devrimi de olmazdı. 24 Ekim (6 Kasım) gecesi, başkentte devrimci güçlerin dengesinin savunmadan taarruza doğru evrilmesi, saklandığı yerden gizlice Smolni Enstitüsü’ndeki Bolşevik genel merkezine gelen Lenin’in yaptığı müdahale sayesinde oldu… Lenin’in iktidarı ele geçirdiklerini açıklaması yalnızca Geçici Hükümet’e değil, aynı zamanda Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilere karşı da yapılmış bir darbeydi. İktidarı hiçbir sosyalist grupla paylaşmak istemiyordu.”

Sovyet Hükümeti, Aralık ayında Birinci Dünya Savaşı’nı bitirmek üzere masaya oturdu.

1917, yalnızca Rusya’nın değil, dünyanın da tarihini değiştiren olayların yaşandığı bir yıl oldu. Devrimden sonra 1922’de kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), liberal demokrasiyi temsil eden ABD ile girdiği ‘Soğuk Savaş’ın ardından 1991 yılında yıkıldı.

Rus Devrimi ve etkileri bugün halen tartışılmaya devam ediyor.

SSCB, bugün bazıları için gerçek bir sosyalist devletti. Bazıları için ise sosyalist bir devletten başka her şeydi…”

22 Ağustos 2025 Cuma

Büyükada’ya Veda | Lev Troçki

 


Nazmi Özüçelik

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/

 

Portreler 1977 yılında New York’ta basıldı. Kitabın yazılışında 1932-1975 arasında yayımlanan ve Troçki’nin biyografilerini içeren altı farklı yapıttan yararlanıldı. Portreler’de Leon Troçki, çoğu Rus devriminin gözdeleri olan, politik ve üst düzey 25 ünlüyü anlatıyor. Aralarında kimler yok ki. Vladimir İlyiç Lenin, Friedrich Engels, Joseph Stalin, Rosa Lüksemburg, Maksim Gorki, H.G. Wells bunlardan bazıları.

Bütünsel bir biyografi anlayışıyla derlenmeyen Portreler, herhangi bir biyografi yazarının ulaşamayacağı derinlikteki yorumları içeriyor: Troçki ele aldığı insanları yakından tanıyor. Portreler bu yönüyle okuyucuyu, hem Troçki’nin rakipsiz öznel bakışıyla hem de büyük bir yazarın nesnel bakışıyla buluşturuyor ve bu da kitabı çok özel yapıyor.

Portreler arasında gerçek adı bilinmeyen Rum kökenli bir Türkiye vatandaşı da vardır: Charolambos —bir balıkçıdır. Troçki’nin ülkemizdeki sürgün hayatının (1929-33) çoğunu geçirdiği Büyükada’da ona rehberlik yapan, birlikte balığa çıktıkları yirmilerinde bir gençtir Charolambos. 




Troçki’nin Büyükada’yı anlattığı günlüğü, kendisi ve Natalia Sedova Fransa’ya gitmek üzere Türkiye’den ayrılmadan iki gün önce, 15 Temmuz 1933’de yazılmıştır ve başlık: “Büyükada’ya Veda”dır. Bu günce, Portreler’de “Charolambos” başlığıyla yer almadan çok önce, 1934’de aylık bir dergide orjinal adıyla yayımlanmıştır.

Günlük şöyle başlıyor: “İşte! Artık, Fransız vizesi pasaportlarımızda açık ve kesin bir biçimde yer alıyor. İki gün içinde Türkiye’den ayrılıyoruz. Dört buçuk yıl önce, karım ve oğlumla buraya geldiğimde Amerika’da ‘refah’ en parlak zamanını yaşıyordu. Bugün, o günler tarih öncesi, neredeyse efsane gibi görünüyor.”

Günlükte yazılanlar bizi Atatürk döneminin Büyükada’sına götürür. Troçki, Büyükada’yı huzurlu ve unutulmuş bir yer olarak tanıtıyor. Gene de, dünyada olup bitenler adaya gecikerek de olsa gelmekte, ekonomik kriz bile bir yol bulup adaya ulaşmaktadır. İstanbul’dan adaya ziyarete gelenler ceplerindeki parayla birlikte giderek azalmaktadır. “En bol olan ise balık ve fakat ona da talep az.”

Troçki’ye göre, Büyükada, özellikle güz ve kış aylarında tamamiyle insansızlaştığında ve parklarda ağaçkakanlar belirdiğinde, kalemiyle çalışanlar için çok uygun bir yerdir. Tiyatro olmadığı gibi sinema da yoktur. Otomobil ise yasaktır. “Dünyada kaç tane böyle yer vardır?” diye sorar. Evlerinde telefon da yoktur. Eşek anırmalarında sinir yatıştırıcı bir yan bulur. Deniz hemen pencerelerinin altındadır ve adanın hiçbir yerinde denizden kaçış yoktur. Duvarından on metre ötede balık avlar, elli metre ötede ise ıstakoz çıkartırlar. Bazen, deniz haftalarca göl gibi durgundur.

“Fakat, posta sayesinde dünyanın geri kalanıyla yakın bir temasımız var. Postacı günlük gazete, yeni kitaplar, dost ve düşman mektuplarını getirir. O an heyecan doruğa çıkar. Bu basılı ve yazılı kağıtlar umulmadık yükseklikte bir yığın oluşturur. Çoğu da Amerika’dandır. Dünyada, benim ruhumun selametiyle bu aciliyette ilgilenen bunca insanın var olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum” diyen Troçki, ruhunun perişanlığına samimiyetle yardımcı olmaya çalışanların ona gönderdikleri din kitaplarının, değil bir kişinin ruhunu kurtarmak, tescilli günahkarlar ordusuna bile yeteceğini söyler. El yazısından karakter okuyanlar, ona doğum günü ve saatini soran, geleceğini okumak isteyen astrologlar, onu tatlı sözlerle kandırarak imzasını almak ve ünlülerin imza koleksiyonuna eklemek isteyenlerin hemen hepsi Amerikalıdır.

Günlüğünü yazdığında, oturdukları yalı hemen hemen boşalmıştır; aşağı katta tahta kutular genç eller tarafından çivilenmektedir. “Eski ve ihmal edilmiş yalının döşemesi ilkbaharda gizemli tasarımlarla boyandığından beri evdeki masa ve sandalyelerin ayakları, hatta ayaklarımız bile dört ay sonra hâlâ döşemeye hafifçe yapışıyor. Tuhaftır, ama bana öyle geliyor ki, bunca yıldan sonra, sanki Büyükada’ya alıştım” der. Döşeme dahi onları adada tutmaya çalışmaktadır.

Çevresi iki saatte yürünerek katedilebilen adada fazla arkadaşı yoktur. Suyla bağlantısı ise daha fazladır. Ada’da geçirdiği 53 ay süresince, değerli öğretmenim dediği Charolambos sayesinde Marmara Denizi ile dost olur. Charolambos’un evreni ada ve onun dört kilometre açıklarına kadardır. Fakat, o evrenini çok iyi tanır. “Tamam, o eğitimsiz biridir, ama Marmara Denizi’nin güzel kitabını sanatkarca okur.” Sülalesi balıkçıdır. Babası ıstakoz avcısıdır, ağ kullanmadan avlar. Şanslı gününde otuz kırk, belki daha fazla ıstakoz yakalar. Troçki, birlikte çıktıkları ıstakoz avının ayrıntılı sürecini günlüğünde uzun uzun anlatır. Istakoz piyasasıyla ilgili olarak, “Son yıllarda herkes öyle yoksullaştı ki, ıstakoza olan talep Ford otomobillere olan talep kadar” diyecektir.

Denizde, Charolambos’la birlikte olduğunda çokça ağ atarlar, Troçki ağ balıkçılığını da anlatır. Balıkçılığın şaşırtıcı ve konuya uzak insanın asla düşünemeyeceği yönleri ona gözlemlerini en ince ayrıntısıyla günlüğüne aktarmaya zorlar. Charolambos’la balığa çıktıklarında ona verilen görevleri elinden geldiğince yapmaya çalışır. Çaresiz kaldığı durumlarda, arkadaşı imdadına yetişir. Günün sonunda, ağ çekildiğinde parmak kadar bir balığı ağda çırpınırken gördükleri zamanlar olduğu gibi, yüzlerce balığın ağı titrettiğine heyecanla tanık oldukları da olur. Troçki bu farkın nedenini merak ettiğinde, Charolambos, Türkçe “Deniz” diye karşılık verecektir. “Bu aynı zamanda ‘Kader’ demektir.”

Ağ çekilirken karşılaşılan tehlike yunus balıklarıdır. Troçki onların nasıl savuşturulacağını da öğrenir; yunuslar kurusıkı bir tabanca atışıyla korkutularak uzaklaştırılır. Tek düşman yunus da değildir. Ağ denizde uzun süre kalmamalıdır. Diğer balıklar da saldırır. En kötüsü de balık ağı hırsızlarıdır. Balıklarla birlikte ağ da gider. Troçki, on kiloya kadar balıkların misinayla tutulabileceğini yazar. Kendisi ne zaman bir balık tutsa Charolambos ona saygıyla “Büyük Mösyö” der. O da “Büyük Charolambos” diye karşılık verir.

İkili kendi aralarında anlaşmak için bir dil geliştirmiştir. Bu dil, Türkçenin, Yunancanın, Rusçanın ve Fransızcanın içinden çıkmakta; çarpık çurpuk, yerinde kullanılmayan sözcüklerden oluşmaktadır. İki veya üç yaşındaki çocukların konuşmalarındaki gibi sözcükleri yanyana getirmeye çalışırlar. Dil konusunda, “Genellikle onunla Türkçe konuşuyordum. Rastlantıyla bizi duyan biri benim Türkçeye hakim bir insan olduğumu bile düşünür. Hatta, gazeteler benim Amerikalı yazarları Türkçeye çevirdiğimi yazdılar —ufak bir abartma!” diye yazar.

“Bu sabah, balık tutma işi yavaşladı. Sezon bitti. Balıklar derin sulara döndü. Ağustos sonuna doğru yeniden gelecekler. Fakat Charolambos artık bensiz balığa çıkacak. O şimdi aşağıda kitap kutularını çiviliyor” diyen Troçki, kafasında Ada’ya vedaya artık hazırdır. “Kütüphanedeki boş raflar uykulu bir esneyiş içinde. Yaşam, yalnızca pencere kemerinin üst köşesinde yuva yapmış olan kuluçkadaki kırlangıçla eskisi gibi sürüyor ve o Fransız vizesiyle hiç ilgilenmiyor.” Troçki, açık olan pencereden adadaki yazlıklarına dönenleri getiren vapura belki de son bir kez bakar ve günlüğünü tamamlar: “Şöyle ya da böyle, ‘Büyükada’ adlı bölüm bitti.”

 

Çeviri ve anlatı: Nazmi Özüçelik

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Repin'in "Onu Beklemiyorlardı" adlı tablosu: Ünlü şaheserin tarihi ve anlamı


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Repin'in en ünlü tablolarından biri olan "Onu Beklemiyorlardı" hâlâ tartışmalara yol açıyor. Kimileri tabloda tasvir edilen kahramana sempati duyuyor, kimileri onu kınıyor, kimileri ise ideolojik tartışmaları reddederek tabloda yazarın kavramsal evrimini anlamaya çalışıyor. Bugün bu olağanüstü tablonun anlamını, kimleri tasvir ettiğini ve olay örgüsünde nasıl bir dramın saklı olduğunu anlamaya çalışacağız. Bu soruları cevaplamak için tablonun tarihini, nasıl değiştiğini ve neden hala izleyicilerin ilgisini çektiğini anlatacağız.

"Onu Beklemiyorlardı" adlı tablo, İlya Repin'in sözde devrimci veya popülist resim serisine aittir. Ayrıca "Eskort Altında. Kirli Bir Yolda", "Bir Propagandacının Tutuklanması" , "Toplantı" ("Lamba Işığında"), "İtiraftan Önce" ("İtirafın Reddi") ve "Hücre Hapsinde" adlı tabloları da içerir. Bu tablolar, o dönemde yaşanan olaylara bir tepki ve sanatçının ülkedeki siyasi durum üzerine düşüncelerinin bir sonucuydu.

İmparator II. Aleksandr'ın saltanatı, bir yandan ülkedeki yaşamı değiştiren Büyük Reformlar (köylülerin kurtuluşu, yargı reformu, yerel yönetim reformu vb.) ile damgasını vururken, diğer yandan bunların yalnızca yüzeysel önlemler olduğuna ve asıl sorun olan otokrasinin asla ortadan kaldırılmadığına inanan memnun olmayanlar da vardı. İdealleri uğruna savaşmak için terör yöntemini seçtiler ve imparator için gerçek bir av başlattılar - altı suikast girişiminden sağ kurtuldu, ancak yedinci girişim - 1 Mart 1881'de Catherine Kanalı setinde bir patlama - başarılı oldu. Teröristler hızla tutuklandı ve imparatora ve diğer yetkililere yönelik saldırıları organize eden "Halkın İradesi" örgütünün tüm hücreleri yok edildi.

İmparatorun öldürülmesi ve Narodnaya Volya üyelerinin idam edilmesi toplumu böldü: Bazıları teröre doğrudan katılmayanlar için bile en ağır cezayı talep ederken, bazıları ise cezanın acımasızlığının sadece bir tepkiye yol açacağına ve teröristlerin kendilerinin kahraman ve şehit aurası kazanacağına inanarak hükümlüler için af talep etti. Bu tartışmaya yanıt, Repin'in Narodnik resim serisi oldu.

Şu anda Moskova'daki Tretyakov Galerisi'nde bulunan "Onu Beklemiyorlardı" tablosunun iki tarihi var: 1884 - 1888. Sanatçının tablo üzerinde neredeyse dört yıl çalıştığı ve bu sürenin büyük bir kısmının tablo satıldıktan sonra geçtiği düşünülüyor. Şubat 1884'te Gezginler'in 12. sergisinde sunulan tablonun oldukça bitmiş görünmesine rağmen (tablo, son versiyonda korunan tüm karakterleri, iç mekanı ve hatta renk şemasını içeriyordu), Repin tablonun ana karakteri olan sürgünden dönen kişinin imajı üzerinde düşünmeye devam etti.

Resimde ne görüyoruz? Yaşlı bir kadın, iki küçük çocuk ve piyanonun yanındaki köşede genç bir kızın bulunduğu oldukça sade, hatta fakir bir oda düzenlemesi. Aniden odaya bir adam girer: uzun boylu, çok zayıf, çökük yüzlü, sade bir köylü paltosu içinde. Beklenmedik görünümü, resimdeki karakterler arasında çok farklı tepkilere neden olur. Genellikle kahramanın karısı olarak tanımlanan piyanodaki kadın şaşırır, ancak oldukça memnun olur; masada oturan çocuklar farklı tepki verirler: babasını hatırlayan çocuk, neşeli bir heyecanla ayağa kalkar, ancak kız yabancıya korku ve gerginlikle bakar. Kapıda, yüzünden güvensizlik ve endişenin kolayca okunduğu bir hizmetçi figürü görebilirsiniz. Efendilerine kimin geldiği hakkında hiçbir fikri yoktur ve onu odalara bu kadar rahatça soktuğu için cezalandırılıp cezalandırılmayacağını bilmemektedir. Ancak, resimdeki en önemli vurgu, muhtemelen kahramanın annesi olan yaşlı kadın figürüdür. Yüzünü görmüyoruz ve yıllardır oğlunu görmemiş ve belki de umudunu yitirmiş olan kahramanın neler yaşadığını ancak tahmin edebiliyoruz. Sadece hareketini, sandalyesinden nasıl kalkıp kahramana doğru baktığını görüyoruz. Bakışlarının ve kahramanın yüzüne yansıyan duyguların kesişimi, resmin anlamsal ve duygusal merkezini oluşturuyor. İşte bu yüzden Repin, odaya giren sürgünün figürüne ve yüz ifadesine özellikle dikkat etti.

Meydan Okumadan Alçakgönüllülüğe

Resmin orijinal versiyonunda, kahramanın imgesi yüce bir kahramanlık örneğiydi. Tutuklanmanın ve ağır işlerin tüm zorluklarına rağmen inançlarından vazgeçmedi ve yüzündeki sabırsızlık ve öfke, muhtemelen en zor hapis anlarını atlatmasını sağladı. Ve burada bile, eve döndüğünde, ailesinin onu nasıl karşılayacağını, destekleyip desteklemeyeceklerini, kınayıp kınamayacaklarını, inançlarını ailesinin önüne koyduğu için onu suçlayıp suçlamayacaklarını bilmiyordu. Ve kahraman, keder veya umutsuzluk değil, ideallerinin doğruluğuna olan gurur ve inancını göstermeye çalışır. Resmin orijinal versiyonu için günümüze ulaşan eskizlerde, Repin'in kahramanın yüzündeki meydan okuma ve kasvetli kararlılık üzerinde çalıştığını görüyoruz.

Sergide sunulan versiyon, aşağılanmış, zayıflamış ve hasta ama yıkılmamış, gözlerinde pişmanlık değil kararlılık olan bir kahramanın tasvir edildiği bu versiyondu. Tretyakov'un edindiği tablo da buydu. Ancak Repin, tabloyu tamamlanmamış olarak değerlendirdi, tablosunun kahramanının kaderini düşünmeye devam etti ve ardından kahramanın yüz ifadesini iki kez daha yeniden çizdi.

Resmin günümüze ulaşan versiyonu, kararlı bakışlı bir kahramanı değil, kayıp bir adamı tasvir ediyor. Yüzünde, yalnızca tutuklanma ve hapsedilmeyle değil, aynı zamanda kahramanın yüzleşmek zorunda kaldığı zorlu düşüncelerle de ilişkili acı ve inanılmaz bir yorgunluk okuyoruz. Şimdi ise doğruluğuna ikna olmuş bir şehit değil, şüpheci bir adam görüyoruz. Ve sadece inançlarından değil, ailesinin onu kabul edip etmeyeceğinden, normal hayata dönüp dönemeyeceğinden, herkes gibi olup olamayacağından veya yaşadıklarının hayatının geri kalanında omuzlarında ağır bir yük olarak kalıp kalmayacağından da şüphe ediyor. Kahramanın gözlerinde, yalnızca acıyı (muhtemelen ailenin geçimini sağlayan kişiyi kaybettikten sonra katlandığı işkencenin farkına varmasından) değil, aynı zamanda korkuyu, annesinin ve karısının onu nasıl kabul edeceğinden, çocuklarının onu hatırlayıp hatırlamayacağından da okuyabiliriz. Resmin son versiyonunda, geri dönen sürgünün imgesi, çölde dolaşan İsa'nın veya babasının evine dönen savurgan oğulun imgesine benziyor. Böylece sanatçı, resme ilişkin vizyonunu değiştirmiş, ana karaktere, imgeyi daha insani ve derin kılan bir kırılganlık kazandırmış ve resmin kendisi de belirli bir toplumsal sorun hakkındaki bir ifadeden, varoluşun ve insanlar arasındaki ilişkilerin ebedi sorularına dair düşüncelere dönüşmüştür.

Ana karakterin imajı için model, sanatçının arkadaşı yazar Vsevolod Garshin'di . Ancak en büyük benzerlik görünüşe göre sadece ara versiyondaydı. Dolayısıyla, tablonun sergide sunulmasının ardından Repin'in kahramanın imajını geliştirmek istediği ve tabloyu satın alan Tretyakov'dan tavsiye istediğinde şu cevabı aldığı biliniyor: "Evet, "Onu Beklemiyorlardı" tablosundaki yüzün yeniden boyanması

Repin, bundan kısa bir süre önce Garshin'in bir portresini çizmişti, bu yüzden sürgünün yüzüne kolayca tanıdık bir ifade vermişti. Muhtemelen sanatçı, resmin duygusallığını değiştirmeyi o zaman düşünmeye başlamıştı. Garshin portresinde bile, "Onu Beklemiyorlardı" kahramanının imajının bir parçası haline gelen düşünceliliği ve donuk bakışları dikkat çekicidir. Garshin'in kendisi de şiddetli bir depresyon geçirdi ve portreyi tamamladıktan birkaç yıl sonra intihar etti.

Resimdeki diğer karakterler de Repin tarafından tanıdıkları üzerinden resmedilmiştir. Sürgünden dönen kadının eşi, sanatçının eşi Vera Alekseyevna'dan, annesi ise kayınvalidesinden esinlenmiştir. Kızın modeli Repin ailesinin küçük kızıydı ve erkek çocuk ise, daha sonra tanınmış bir bilim insanı ve profesör olacak olan, yazlıktaki komşularının oğlundan esinlenmiştir.

Gerilla yöntemleri

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Repin tabloyu dört yıl boyunca çizdi ve ana karakterin figürlerini ve yüzünü birkaç kez yeniden boyadı. Üstelik bu, tablo Tretyakov'a satıldıktan sonra iki kez daha tekrarlandı.

16 Ağustos 1887'de Repin, elinde bir kutu boyayla Tretyakov Galerisi'ne geldi. Koleksiyoncunun o gün evde olmamasını ve galerinin ziyaretçilere kapalı olmasını fırsat bilen Repin, gardiyan ve kapıcıyı, tablolarının asılı olduğu salona girmesine izin vermeye ikna etti. Dahası, Repin galeri çalışanlarını Pavel Mihayloviç'in bundan haberdar olduğuna ikna etti ve sanatçıya "Onu Beklemiyorlardı" tablosundaki yüzü düzeltmesi için izin verdi. Sadık hizmetliler, uzun zamandır müşterisi ve hayranı olan Tretyakov'un yakın bir arkadaşının onları kandırabileceğini hayal bile edemezlerdi.

Repin galeride birkaç saat geçirdi ve bu süre zarfında "Onu Beklemiyorlardı" tablosundaki yüz ifadesini tamamen değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda "Korkunç İvan ve Oğlu İvan" ve "Kursk Eyaletindeki Dini Alay" tablolarında da düzeltmeler yaptı. Sanatçı kısa süre sonra St. Petersburg'a gitti ve oradan Tretyakov'a değişiklikleri nasıl bulduğunu soran bir mektup yazdı. Pavel Mihayloviç mektuba cevap vermedi ve ancak ikinci bir sorudan sonra şöyle yazdı: "Gelen düzeltme iyi, ancak daha önce kafamda herhangi bir kusur bulamadım . "

Sanatçının eylemlerini ve hizmetçilerin onu galeriye bu kadar sakin bir şekilde kabul ettiğini öğrenen Tretyakov, neredeyse onları kovacaktı, ancak daha sonra onları affetti. Repin ile de neredeyse tartışacaklardı, ancak sanatçının başı tekrar boyayacağı konusunda anlaştılar. Pavel Mihayloviç, sonucun daha da kötüleşebileceğinden çok endişelendi ve hatta ara aşamanın fotoğrafını çekmeyi önerdi. Ancak ortaya çıkan versiyon herkesi memnun etti ve sanatçının bu özgür eyleminin sonucunu yakalayacak bir fotoğraf, eğer varsa, günümüze ulaşamadı.

Neden - "beklemiyordum"?

Repin, resmine oldukça kategorik bir başlık atıyor, ancak odanın dekorasyonuna bakıldığında, ailenin üyesinin görüşlerini paylaşmadığı ve onu terk edip unutmaya hazır olduğu söylenemez. Aksine, duvarlarda dönemin demokratik yazarları ve özgür düşüncenin sembolleri olan Taras Şevçenko ve Nikolay Nekrasov'un portreleri asılı . Başka bir duvarda ise Narodnaya Volya tarafından ölüm döşeğinde öldürülen imparatorun bir fotoğrafı var. Ülkedeki değişen duruma rağmen, aile bu resimleri olduğu yerde bırakmaktan çekinmemiş.

Peki, neden - "beklemiyorlar mıydı?" Bu sorunun cevabı daha da karmaşık bir soruda yatıyor: Resmin ana karakteri kim? Araştırmacılar ona genellikle Narodnik diyorlar , ancak tablonun yapıldığı tarihte serbest bırakılmış olamazdı - imparatorun öldürülmesine doğrudan katılanlar ömür boyu hapse mahkûm edildi ve III. Aleksandr'ın taç giyme töreniyle bağlantılı olarak 1883'te ilan edilen af onlar için geçerli değildi. Dolayısıyla, tablonun kahramanının ya daha ılımlı görüşlere sahip bir Narodnik olması ya da 1881'den önce hüküm giymiş olması çok daha olası .

Bugün, İlya Repin'in en önemli başyapıtlarından biri olan "Onu Beklemediler" tablosunu inceledik . Yazarın konseptinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve dönüştüğünü, sanatçıya kimin yardım ettiğini ve Repin'in ana karakterin -eve dönen siyasi sürgün- imajını neden üç kez yeniden yazdığını öğrendik. Tabloda oldukça fazla ipucu detayı olmasına rağmen, tablonun başlığının ortaya koyduğu temel soru hâlâ açık. "Onu Beklemediler" doğru mu? Eğer öyleyse, onu kabul edecekler mi, geri dönen kahraman onsuz geçen bunca yıla uyum sağlayabilecek mi ve kayıp yılları telafi edebilecek mi? "Onu Beklemediler" tablosunun ortaya attığı sorular  bugün bile güncelliğini yitirmiyor.