Moskova

Moskova
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2026 Salı

Rusya’da halkın en çok ilgi duyduğu tarihi dönemler


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya’da yapılan bir araştırma, halkın en çok ilgi duyduğu tarih dönemlerini ortaya koydu. Ankete göre Büyük Vatanseverlik Savaşı (2. Dünya Savaşı) , I. Petro dönemi, saray darbeleri çağı, Eski Rus devleti, 19. yüzyıl Rus İmparatorluğu ile 1917 devrimi en merak edilen başlıklar arasında yer aldı. Katılımcılar özellikle Stalingrad Muharebesi, Moskova Savaşı, Berlin’in ele geçirilmesi, Rusların Hristiyanlaşması, Kulikovo Muharebesi ile Buz Savaşı gibi olaylara yoğun ilgi gösterdi.

İzvestiya'nın aktardığı araştırmada tarihi kişilikler arasında en fazla ilgiyi II. Katerina çekti. Onu Korkunç İvan, Aleksandr Suvorov, Aleksandr Nevski, Prens Vladimir ile Mihail Kutuzov izledi.

Sonuçlar, Rusya Bilimler Akademisi Sosyoloji Enstitüsü’nün daha önce yaptığı çalışmalarla da büyük ölçüde örtüştü. O araştırmalarda da Sovyetler’in İkinci Dünya Savaşı zaferi, Kırım’ın Rusya’ya bağlanması, Yuri Gagarin’in uzaya çıkışı ile Rusların vaftizi en önemli tarihi olaylar arasında gösterilmişti.

Uzmanlara göre Rus toplumunun ilgisi özellikle “ülkenin kaderini belirleyen kahramanlık dönemlerine” yönelmiş durumda.  Ekonomi Üniversitesi uzmanı Vladimir Karaçarovski ise Rusların tarih algısında Batı ile mücadele temasının merkezi rol oynadığını savundu. Karaçarovskiy'e  göre bugün de Rus toplumunda “varoluşsal mücadele” duygusu öne çıktığı için halk daha çok savaşlar, fedakarlıklar ve güçlü liderlerle özdeşleşen dönemlere ilgi gösteriyor.

Bununla birlikte uzmanlar, Brejnev dönemi gibi daha sakin yıllara yönelik nostaljinin de sürdüğünü vurguluyor. Özellikle Sovyetler Birliği’nin sosyal güvenlik ve küresel güç açısından zirvede olduğu yıllar birçok Rus tarafından “altın çağ” olarak hatırlanıyor.

28 Nisan 2026 Salı

Türk-Rus yakınlaşmasının sembolü: Taksim Cumhuriyet Anıtı


Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi

 

Anıtta Atatürk'ün ardında bulunan Sovyet general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov'un heykelleri Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye'ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeler.

 

Taksim Cumhuriyet Anıtı, İstanbulTaksim Meydanı'nda bulunan anıt. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya yaptırılan,[1] iki genç Türk; Hadi (Bara) Bey ve Sabiha (Bengütaş) Hanım'in yardımlarıyla, anıt 1928'de tamamlanmıştır. 8 Ağustos 1928'de açılan anıtın, kaide ve çevre düzeni mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır.

Tarihçe

Planlanması

Cumhuriyet dönemi anıtları, ilk defa figüratif bir anlatımla Atatürk'ü ve kurulan yeni düzeni topluma tanıtan heykellerdir. Bu döneme ait anıtların yerleşim planlamasında önlerinde tören yapılacağı göz önünde tutularak çevre düzenlemesi yapılmıştır. Sunay Akın tarafından aktarılan bilgiye göre; bu sebeple cumhuriyetin yeni gösteri alanı olarak seçilen Taksim Meydanına anıt yapılması için dünya çapında bir yarışma düzenlenir. Yarışmayı İtalyan Pietro Canonica kazanır. Bunun üzerine 1925 yılında dönemin İstanbul milletvekili Hakkı Şinasi Paşa'nın başkanlığında oluşturulan komisyon, Pietro Canonica ile bağlantı kurmuş ve anıt sipariş etmiştir. Ağırlığı 84 tonu bulan anıt, 2,5 yıl sonra tamamlanınca Roma'dan İstanbul'a gemi ile getirilmiştir.

Özellikleri

Anıtın yapımında taş ve bronz kullanılmıştır. Mali kaynak için ise halktan bağış toplanmıştır. En yüksek bağışı ise Osmanlı bankacı Berç Keresteciyan yapmıştır.

Dairesel bir meydanın ortasında yükselen ve bir meydan çeşmesi gibi tasarlanan anıtın iki yüzündeki bronz figürler, geleneksel mimariden esinlenerek oluşturulmuş kemerli taş bir kaide içerisinde yer alırlar. 11 metre yüksekliğindeki anıtın kaidesinde pembe Trentino-Alto Adige/Südtirol ve yeşil Suza bölgesi mermerleri kullanılmıştır.

Anıtın dar yüzleri altında birer ayna taşı ve önlerinde mermer yalaklar bulunmaktadır. Heykeltıraş bu yalaklara akacak su ile meydan çeşmelerini anımsatan bir proje oluşturmuş, ancak daha sonra ise su ögesi kullanılmıştır.

Anıt 8 Ağustos 1928 tarihinde açılmıştır.

1988'de TaksimTarlabaşı ve Şişhane'de gerçekleşen çeşitli yıkımlar sonrasında, anıtın oturduğu dairesel taban İstiklal Caddesi'nin bir parçası haline gelmiştir. Günümüzde araç trafiğine kapalı olan alanda, ulusal günlerde yapılan törenler anıt önünde gerçekleşmektedir.

Anlamı

Anıtın bir yüzü Türk Kurtuluş Savaşı'nı, diğer yüzü ise Cumhuriyet Türkiye'sini temsil etmektedir. 1928'de Talimhane Caddesi ve İstiklal Caddesi - Sıraselviler aksı üzerine yerleştirilen anıtın kuzey yüzünde Mustafa Kemal, askerlerinin önünde görülmektedir. Diğer yüzünde ise sivil giysileri ile Mustafa Kemal Atatürk yanında İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, askerler ve halkla birlikte betimlenerek genç Türkiye'nin kuruluşu canlandırılmaktadır. Ayrıca bu yüzde Atatürk'ün ardında bulunan Sovyet general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov'un heykelleri de Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye'ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeler.



Anıtın yan yüzlerinde birer asker heykeli, üstlerindeki madalyonlarda ise iki kadın portresi yer almaktadır.

Aynı zamanda şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde de bir yarışma düzenlenir ve birinci olan kişi, tüm masrafları devlet tarafından karışlanmak üzere İtalya'ya Canonica'nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere gönderilir. Bu yarışmayı kazanan Sabiha Ziya, 21 yaşında bekar bir kadın olmasından dolayı bazı çevreler tarafından yurt dışına gitmesi istenmese de, dönemin Millî Eğitim bakanı Mustafa Necati'nin de desteğiyle İtalya'ya gönderilir. Sunay Akın, anıtın yan yüzlerinde olan kadın portrelerinin, yarışmayı kazanan maket üzerinde olmadığını, Sabiha hanımın Roma'ya gitmesinden sonra Canonica tarafından bu figürlerin eklendiğini söylemektedir.

Pietro CanonicaTaksim Meydanı'nın adının İstanbul'a suların bu meydandan taksim yapılması nedeniyle verildiğini öğrenerek anıtı bir havuz şeklinde tasarlamıştır. Anıtın maketine göre; anıtın iki yanındaki yalaklara akan sular, anıt çevresindeki havuzda toplanacaktır. Ancak anıt havuz özelliğine sahip olamaz, çünkü Canonica ile yapılan anlaşmaya göre heykeltıraşa 6 taksit şeklinde yapılacak ödemenin son taksiti parasızlık yüzünden verilemez. Bu nedenle Cumhuriyet anıtı tamamlanmamış şekilde havuzsuz olarak kalır.

27 Mart 2026 Cuma

Kolomb Amerika'yı keşfettiğinde Rusya'da neler oluyordu?


Boris Egorov

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Ruslar, Coğrafi Keşifler Çağı'nın başlangıcından büyük ölçüde etkilenmemişlerdi. Sınırlarını güçlendiriyor ve güçlü komşularına karşı savaşlar yürütüyorlardı.

12 Ekim 1492'de Kristof Kolomb, Bahamalar'daki adalardan birine ayak bastı. Kuzey Amerika'ya ulaşmayı kıl payı kaçırmış olsa da, bu gün kıtanın keşfedildiği gün olarak kabul edilir.

O dönemde Rus devleti, tartışmalı sınır bölgeleri nedeniyle Litvanya Büyük Dükalığı ile savaş halindeydi. İki tarafın da diğerine resmen savaş ilan etmemesi nedeniyle bu çatışma tarihe 'Garip Savaş' olarak geçti. 1494'te bir barış antlaşması imzalandı ve bu antlaşma uyarınca III. İvan topraklarını biraz genişletti.

1492 baharında, devletin en batı sınırında İvangorod Kalesi'nin inşasına başlandı. Kale, Narva Nehri'nin diğer tarafında bulunan ve Töton Şövalyeleri'nin Livonya Bölgesi'ne ait olan Narva Kalesi'nin tam karşısına kasıtlı olarak inşa edildi. Bu iki görkemli yapı, Rus-Estonya sınırıyla ayrılmış halde, günümüze kadar yan yana durmaktadır.

Aynı yıl veya o zamanlar inanıldığı gibi dünyanın yaratılışının 7000. yılında, Rus devletinde yeni yılın başlangıcı 1 Mart'tan 1 Eylül'e alındı. Bu düzenleme, Çar I. Petro'nun takvimin dünyanın yaratılışından değil, İsa'nın doğumundan itibaren hesaplanmasını ve yeni yılın bugün alıştığımız gibi 1 Ocak'ta başlamasını emrettiği 1699 yılına kadar yürürlükte kaldı.

19 Temmuz 2025 Cumartesi

36 bin yıllık Şulgan-Taş Mağarası UNESCO listesinde


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya’ya bağlı Başkurtistan Cumhuriyeti’ndeki Şulgan-Taş Mağarası, Paris’te düzenlenen 47. UNESCO Dünya Mirası Komitesi toplantısında resmen Dünya Mirası ilan edildi. Paleolitik döneme ait kaya resimleriyle bilinen mağara, insanlık tarihinin en eski sanat örneklerinden bazılarını barındırıyor. Uzmanlar, doğal pigmentlerle yapılmış at, mamut, insan figürleri ve kulübe tasvirlerinin benzersiz tarihi ve kültürel değer taşıdığı konusunda hemfikir. 

Business FM'in aktardığına göre Başkurt yetkililer, bu statüyü elde edebilmek için kapsamlı koruma adımları attı: Mağaranın çevresine bir müze kompleksi inşa edildi, hassas bölgelerde uzaktan izleme sistemleri kuruldu. 

Şulgan-Taş, Burzyan bölgesinde, başkent Ufa’ya altı saat uzaklıkta bulunuyor. Mağaranın alt katında ziyaretçilere kaya resimlerinin kopyaları sergilenirken, gerçek resimlerin bulunduğu üst kat sıkı güvenlik ve iklim kontrolü altında. Bu bölgeye sadece sınırlı sayıda kişi, özel izinle ve koruyucu kıyafetlerle alınıyor.

Şulgan-Taş Mağarası çevresinde kurulan interaktif müze kompleksi, ziyaretçilerine sadece tarihi mirası değil, bölgeye özgü kültürel yaşamı da tanıtıyor. Özellikle geleneksel arıcılıkla ilgili bölümler, hem Rusya içinden hem de Avrupa’dan gelen turistlerin ilgisini çekiyor. Portala göre bölge, doğa turizmi ve kültürel keşifleri bir araya getiren nadir yerlerden biri.

Mağarayı içeren tarihi ve kültürel alanı ziyaret etmek isteyenler için grup turları düzenleniyor. Giriş ücreti 500 ruble, tur süresi 45 dakika ile 1,5 saat arasında. Ayrıca ziyaretçiler, geleneksel okçuluk veya doğal pigment (ohra) yapımı gibi deneyimsel atölyelere de katılabiliyor.

28 Nisan 2025 Pazartesi

Slavların yaşam alanları neden hep ormanların yakınındaydı?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Orta Çağ'ın başlarında Slavlar, Avrupa topraklarının yaklaşık üçte birini işgal ediyorlardı.

Ancak arkeolog ve ortaçağ bilimci Lech Lecewicz'in hesaplamasına göre, geçilmez ormanlık alanlar hariç tutulduğunda bile, Slavlar, tarihlerinin ilk yüzyıllarında Karpatlar'ın kuzeyindeki tüm Slav topraklarının yalnızca yaklaşık %6'sında yaşıyorlardı.

Bu topraklar doğadan geri kazanılmış ve ilk insan yerleşimleri ve tarım ürünleri ancak 700 veya 750 yıllarında ortaya çıkmıştır. %94'ü ve muhtemelen daha fazlası sağlam kaldı.

Slav kültürünün ortaya çıktığı bölge (bugünkü Polonya, Ukrayna, Belarus ve Rusya toprakları) neredeyse tamamen ormanlarla kaplıydı. İlk Slavların, bozkır halkı olarak kabul edilen İskitler ve Hunlardan farklı olarak, orman halkı oldukları sıklıkla ve haklı olarak yazılır.

Ormanla sürekli temas, Slavların yaşam biçimini ve dünya görüşünü şekillendirmiştir.

Nesiller boyunca meşe ve çam ağaçlarının gölgesinde yaşamaya alışmışlardı ve böyle bir ortam onlar için neredeyse vazgeçilmezdi. Yaşamak için ihtiyaç duydukları her şeyi ormandan ve çevresinden sağlıyorlardı. İlkel zamanlarda insanlar ormansız yaşayabilirlerdi, ancak Slavlar buna alışık değildi. Bunların inşaatları, yiyecek elde etme yöntemleri ve basit el sanatları ormanın sağladığı kaynaklara ihtiyaç duyuyordu.

Arkeolojik kanıtlar şüpheye yer bırakmayacak şekilde şunu gösteriyor: Orta Avrupa'daki Slavlar ilk yüzyıllarda açık alanlara, özellikle de dağ sıralarına yerleşmekten kaçındılar. Köyleri her zaman nehir veya göllerin yakınlarında bulunuyordu. Bu ayrıntı gayet açıktır: Tarihte her insan uygarlığının gelişmesi için suya erişime ihtiyacı vardı.

Tipik bir yerleşim yeri, örneğin, küçük bir tepenin yamacında, yalnızca bir ormanın yanında değil, aynı zamanda bataklık bir nehir vadisinin üzerinde de yer alabilir. Balıkçılık kıyıdan oltalarla veya hasır tuzaklarla yapılırdı.

Yakınlarında, yüzyıllardır değişen akıntılarla yıkanan bölgelerde, demir eritmek için gereken bataklık cevherini aradılar. Nemli arazi sebze yetiştirmeye, yamaç ise sığır ve at otlatmaya elverişliydi. Köyün çevresindeki ormanda ot, meyve ve mantar arandı.

Orman aynı zamanda yapı malzemesi de sağlıyordu; sonuçta ilk Slavların medeniyeti neredeyse istisnasız olarak ahşaptan yapılmış bir medeniyetti. Ancak diğer iklim bölgelerine, özellikle Balkanlara yerleşen Slav kökenliler yapı malzemesi olarak daha çok taş veya kil kullanmışlardır.

Orman olmasaydı kışı geçirmek çok zor olurdu, çünkü yerleşim yerinin yakınlarından toplanan çalılıklar vazgeçilmez bir yakıttı. Avcılık, özellikle metalin yaygınlaşmasından önceki dönemde, birçok aletin yapımında kullanılan hayvan kemiklerini sağladı. Örneğin, ağaç kabuğundan reçine yapılırdı - Slavların bildiği en iyi sızdırmazlık maddesi.

Ancak ormanın tarım açısından önemi çok büyüktü. Uzmanlar, Slavlar için hangi yiyecek elde etme yönteminin en önemli olduğu konusunda onlarca yıldır tartışıyorlar. Yazılı kaynaklardaki birbirinden bağımsız ve birbiriyle son derece çelişkili referanslar, bazı bilim insanlarını Slav kültürünün hayvancılığa güçlü bir vurgu yaptığı yönündeki iddialara yöneltmiştir. Ancak bugün farklı bir görüşün açıkça hakim olduğu görülüyor.

İlk Slavlar çoğunlukla çiftçilerden oluşuyordu; tahıl, özellikle buğday ve darı, daha sonra da çavdar yiyorlardı. Açık doğal çayırlarda ve bataklık ovalarda değil, ormandan geri kazanılan topraklarda ürün yetiştiriyorlardı.

25 Nisan 2025 Cuma

Slavlar Dünya'ya Nasıl Geldi?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

MÖ 10.000 önce

10.000 yıl önce. Kıtanın kuzeyinde son mamutların dolaştığı, Avrasya'nın Buzul Çağı'nın gökyüzüne kadar uzanan yüz metrelik buz duvarını hatırladığı bir zamandı. Sibirya'da, Aral Gölü ile Urallar arasında yeni bir insanlık doğdu. İsimleri olmayan ama bin bir dilin doğuşuna sebep olacak ortak bir dile sahip olan halklar, sürüler güderek bakır ocaklarında işliyorlardı.

Dağlar ve kadim taygalar tarafından korunan bu gizemli ve dünyaca bilinmeyen halklar, beş bin yıl boyunca çoğalıp çoğaldılar, sonunda kalabalıklaştılar ve tanrılar onları yola çağırdı. Biz onlara Hint-Avrupalılar diyeceğiz.

 

5.000 yıl önce

Sonraki iki bin yıl Hint-Avrupa halklarının göç dönemi oldu. Hint-Avrupalılar her tarafa dağılıyorlardı - Doğu'ya, Kuzey'e ve Güney'e, ama bizim insan akışımız Batı'ya doğru akıyordu. Bazıları Karadeniz yoluyla Balkanlara gittiler, oradaki yerli kabileler kuş biçiminde çömlekler yaptılar.

Diğerleri ise höyük benzeri deniz fenerlerini arkalarında bırakarak Alplere doğru yöneldiler. 4000 yıl önce Hint-Avrupalıların bir dalgası İskandinavya ve Britanya'ya ulaştı. Tek dil, yakın çevrede yerleşmiş onlarca benzer dilden oluşan gruplara ayrıldı: Kızılderili, Kelt, Romen, Cermen, Yunan. Ve Baltık ve Kuzey'in mağara taygalarında altıncı dil doğacak.

 

3.000 yıl önce

Avrupa bir daha asla eskisi gibi olmayacak, yerli kabileler işgalciler tarafından dağıtılıyor. İber Yarımadası'nda Hint-Avrupalılar İberyalılarla karıştılar. Stonehenge İngiltere'de inşa edilmiştir. İtalya'da Etrüsk uygarlığı yaratılmış ve ilk kabileler Roma köyünü kurmuşlardır. İskit uygarlığını kuran Hint-Avrupalıların ilk savaş arabaları Karadeniz yakınlarında yarışıyor.

Avrasya'nın kuzeyinde ise donlar ve bataklıklar arasında zaman çok daha yavaş akıyor. Buraya yerleşenler adını bilmezler ama beşiği haline gelen tayganın çağrısını kanlarına işlemişler. Ural kıyılarından gelen Hint-Avrupalılar burada binlerce yıllık meşe ve çam ağaçlarının kökleriyle iç içe geçmiş, bilinmeyen nehirlerin kıyılarına yerleşmişler.

Kulübeleri sanki yerden yetişiyormuş gibi, ağaç gövdelerinden yontulmuş kilden yapılmış. Rüzgardan özgürlüğü, kurtlardan dayanıklılığı, ayılardan da gücü öğreniyorlar. Onlar piramit inşa etmiyorlar, orman onların sığınağı. Meşe korularında, tahta putlar göğe yükselmiştir; tanrılarının henüz isimleri yok: Meşe Ağacındaki, Nehirdeki, Şimşekleri Gök Gürültüsüyle Yakalayan. Bin yıl sonra Perun ve Mokosh ortaya çıkacak.

Kıtanın güneyinde Truva düştü ve Roma'nın ilk lejyonları Ren Nehri boyunca ağır adımlarla ilerledi. Ve burada, ormanın tam ortasında, sarı saçlı bir çocuk, güneşe karşı bükülmüş huş ağacı kabuğuna bir spiral oyuyor. Onun "Kolovrat"ı Tanrı Rod'un sembolüdür. Ama ormanlar arasında yürüyen rüzgâr, geleceğin tohumunu, Slavların medeniyetini yaymaya çoktan başladı.

Orman insanları çoğalacak ve güneye doğru göç edecekler. Ormandan Büyük Bozkır'a çıkacaklar - açık ve dolayısıyla tehlikeli - sonra Tuna Nehri üzerindeki, daha hızlı evrimleşen diğer Hint-Avrupalılar tarafından yaratılan Roma İmparatorluğu ile karşılaşacaklar. Orman halkı Tuna kıyılarına yerleşecek ve Romalı tarihçiler, M.S. 3. yüzyılda Trajan'ın Dacia'da onlara saldırmasıyla ilk kez onlara Slav diyeceklerdir.

 

1600 yıl önce

Bozkır, Doğu'dan Got, Hun ve Avar ordularını kovacaktır ve onların darbeleri altında Bozkır'dan büyük bir Slav göçü başlayacaktır. Slavların bir kısmı Alman Elbe'sine, bir kısmı Tuna'ya gidecek ve geleceğin İtalya ve İsviçre'sine ulaşacaklardır. Diğerleri ise ormanın koruması altına daha da kuzeye, geleceğin Moskova, Novgorod ve Litvanya'sına gidecekler. Dünya üzerinde Slav halklarının yaşadığı geniş bir toprak ortaya çıkacak.

Roma düşecek, Slavlar kalacak. 6. yüzyılda Trakya'yı yağmalamaya başlamışlardı ve Bizans tarihçileri şöyle yazıyordu: "Sclaveni'ler uzun boylu ve güçlüydüler, kan rengi kalkanlarıyla ortaya çıktılar." Kuzeyde, İlmen Gölü yakınlarında, sivri kütüklerden yapılmış bir palisadla çevrili adalar üzerinde müstahkem yerleşim yerleri yer alacak.

Ve Dinyeper akıntılarında Kiy, Şek ve Horyv efsanesi doğdu. Kardeşler yedi yolun birleştiği bir tepeyle karşılaşırlar. Yaşlı adam, kılıcıyla taşa vurarak, “Burada bir kent olacak ve ona ilkimizin adı verilecek” diyecek. Kiev böyle görünecek.

 

1200 yıl önce

Avrupa haritasında Slav halklarının, şehirlerinin ve hatta barbar krallıklarının sınırları açıkça görülmektedir. Batıda ise, daha sonra Polonyalılar ve Çekler olacak olan Wendler vardır. Doğuda - Polyanlar, Drevlyanlar, Severianlar, Vyatiçler, Radimiçiler - Rus olacaklar. Volhov, Oka ve Dinyeper Avrupa ile Asya arasında köprü oluyor.

"Varanglılardan Yunanlılara" Slav nehirleri boyunca güneye kürk ve balmumu taşıyan gemiler, kuzeye ise şarap, cam ve gümüş taşıyordu. 863 yılında Bizanslılar, Kiril ve Metodiy'i güney Slavlarına göndererek onları kendi saflarına çektiler ve onlara yeni bir medeniyet ivmesi kazandırdılar. Ve binlerce kilometre kuzeyde, ejderha ağızlı drakkarlar Neva Nehri'nin ağzına girerler ve Rurik kılıcını Novgorod'un olacağı yere saplar.

 

700 yıl önce

Eski ormanların hışırdadığı yerde şimdi kuleleri oyulmuş atlarla süslü şehirler var. Ladoga'dan Karadeniz'e kadar uzanan ticaret yollarında anlaşılır bir şekilde Rusça konuşuluyor. Zincir zırh giymiş savaş ağaları, askerlerini İsa'nın sancağı altında savaşa götürüyor ve altın kubbeli kiliselerde yeni tanrıya dualar ediliyor.

Ama ormanlarda hatırlarlar. Sonbahar yağmurları toprağı çamura çevirip, düşmüş putların putları ortaya çıktığında, yaşlı kadınlar çocuklara insanlarla kurtların kardeş olduğu zamanları fısıldarlar. Ve İvan Kupala gecesi, genç erkekler ve kadınlar, 10 bin yıl önce Dünya Ana'nın onlara öğrettiği hareketleri tekrarlayarak daireler çizerek dans ederler.

Ve ilk kar Rusya'yı kapladığında, ormanların karanlığında, Slavların tarihini başlatanların, Urallar'dan büyük bir göçe girişenlerin gölgeleri hâlâ görünürdü. Ve ormanların çağrısını yüreğimizde taşıyan bizler hayattayken, Slavlar başlangıcını unutmuş, ama görkemli bir şekilde akan bir nehir gibi yaşıyorlar.

1 Şubat 2025 Cumartesi

'Opriçnikler' kimlerdi ve Rusya'da nasıl ortaya çıktılar?


Opriçnikler, opriçnina ordusunun ( muhafızlardan oluşan bir müfreze ) bir parçası olan muhafızlardır, yani Rus Çarı Korkunç İvan'ın 1565'teki siyasi reformunun bir parçası olarak oluşturduğu kişisel muhafızlardır.

1550 yılında, "Korkunç" İvan Vasilyeviç, Rus devletinde askeri reform sırasında boyarların "en iyi" çocuklarından bir "Seçilmiş Bin" oluşturmayı planladı.

Çekirdeğinin en asil ailelerin temsilcilerinden ve soylu prenslerin torunlarından oluşması gerekiyordu. Çarın planına göre birliklerin önemli ve çeşitli komuta (liderlik) görevlerini üstlenmeleri, özellikle alay komutanlığı ve komutanlığı görevlerini üstlenmeleri gerekiyordu. Moskova civarında kendilerine arazi sağlanması planlanmıştı ancak o dönemde bu projenin hayata geçirilmesi mümkün görünmüyordu.

3 Şubat 1565'te Çar IV. Korkunç İvan, Rus devletini ikiye böldü: Otokrat, iktidarını defalarca kısıtlayan güçlü boyarlar ve din adamlarıyla yıllarca süren çatışmaların ardından böylesine sıra dışı bir adım attı.

'Opriçnikler' Çar IV. Korkunç İvan'a tamamen sadıktı. İhanetten şüphelendiği boyarlara karşı terör uyguladılar.

Ülkenin toprakları 'opriçnina' (Eski Rusça 'opriç' - 'dışarı' ve 'ayrıca') ve 'zemşçina' olarak ikiye ayrıldı. İlki aslında hükümdarın kişisel kaderi haline geldi ve orada bölünmeden hüküm sürdü.

'Opriçnina' en zengin toprakları içeriyordu. Siyasi merkezi Moskova ve Vladimir arasındaki Aleksandrov Sloboda kraliyet ikametgahıydı.

Boyar ailelerinin büyük arazilerinin bulunduğu diğer tüm topraklar 'zemşçina'ya gitti. Başında Boyar Duması vardı, ancak çar hala en önemli meseleleri kendisi için kararlaştırma hakkını elinde tutuyordu.

Koruma için, IV. İvan da kendi muhafızlarını kurdu - ona tamamen sadık olan 'opriçnikler'. Otokratın itiraz ettiği ve vatana ihanetle şüphelendiği boyarlara ve din adamlarına karşı terör uyguladılar.

'Opriçnik' ordusu, 1570'te Veliky Novgorod'da olduğu gibi, koca şehirleri bile yağmaladı. Ancak dış düşman karşısında güçsüz kaldı ve 1571'de Kırım Hanı Devlet Giray'ın Moskova'yı yakmasını engelleyemedi.

Devlet aygıtının ve onun silahlı kuvvetlerinin zayıflığının bu şekilde ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra IV. İvan 'opriçnina'yı kaldırdı.

18 Aralık 2024 Çarşamba

Alayın kızı Ayşe

 


Alayın kızı Ayşe

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak:  https://medyagunlugu.com/alayin-kizi-ayse/


Merak etmiş Donizetti Paşa’nın Mahmudiye Marşı’nı dinliyordum.

Star Wars’un İmparatorluk Marşı’ndan bin kat daha iyi bir marş, inanın.

Kapı çaldı.

Üst kat komşum Vladimir İvanoviç.

“Seni yine memleket hasreti basmışken yakaladım,” diyor gülerek.

Boynumu büküyorum.

“Çok mu özledin?” diye sordu.

Dışarıda kar yağıyordu. Yine neredeyse adam boyunu bulmuştu yol kenarlarına kümelenen karın yüksekliği.

“Özlenmez mi?”

Marşın bestecisi Giuseppe Donizetti, Osmanlı Sarayı’nın İtalyan maestrosu sonradan Donizetti Paşası oluyor ve 1856 yılındaki vefatına kadar da İstanbul’da yaşıyor.

Donizetti Paşa, 2. Mahmut’un daveti ile 1828 yılında İstanbul’a gelişinin 4. Ayında Mahmudiye Marşı’nı bestelemişti.

Reformlarıyla ülkesine çağ atlatan, Rusların en sevilen çarlarından Büyük Petro (Pyotr Velikiy) dedikleri 1. Petro’yu Osmanlı tarihindeki en çok hangi padişaha benzetirsiniz diye sorulduğunda hiç tereddüt etmeden 2. Mahmut diyor bazı tarihçiler.

O da yaptığı reformlarla tanınan bir padişah.

Onun davet ettiği Donizetti, Türkiye'yi 19. yüzyılda batı müziği ile tanıştıran ve ilk Türk bandosu olan Mûsikâ-i Hümâyûn'un gelişmesinde en büyük katkıyı sağlamış olan kişiydi.

28 yıl boyunca Osmanlı Devleti'nin hizmetinde çalışan ve kendisine "Paşa" unvanı verilen Donizetti, hükümdarın kurduğu modern ordunun bando teşkilatını hayatı boyunca yönetti ve ikinci vatanı olan İstanbul'da öldü.

“İtalyan maestro Osmanlı paşası olarak ölüyor,” diyorum.

“Niyetle kısmet arasındaki fark,” diye cevap veriyor Vladimir İvanoviç.

Bu ifade benim hiç hesapta yokken başlayıp devam eden Rusya’daki hayatımı da anlatıyor aslında.

Bunun benzeri binlerce yaşam örneği vardır mutlaka.

Biz konuşurken Youtube otomatik olarak bir başka Donizetti’nin, Donizetti Paşa’nın küçük kardeşi, tanınmış bir opera bestecisi olan Gaetano Donizetti’nin “La fille du régiment” (Rusça: Doç polka, Türkçe: Alayın Kızı) Operasından bir parçayı çalmaya başladı.

Operanın konusu Alay'ın maskotu veya kızı olan Marie isimli bir genç kızın hikayesi.

Alayın askerleri savaşta Marie'yi çok küçük yaşta bulmuş ve yetim kalan bu kızcağızı yetiştirmişlerdir.

Vladimir İvanoviç, “Ben sana bunun benzeri bir olayı, hem de daha etkileyici olanını; Marie gibi askerler tarafından bulunan Mariya’nın hikayesi anlatacağım,” diyor.

Askerler tarafından bulunan, himaye edilen, büyütülen, yine “Alayın Kızı” diye bilinen, benzer, hüzünlü hikayelere sahip iki farklı insan Marie ve Mariya.

Vladimir İvanoviç, asıl adı Ayşe olan “Alayın kızı Mariya”nın yine “niyetle kısmet arasındaki fark” ifadesine uyan hikayesini anlatıyor.

“Sanırım bizde az biliniyor. Örneğin ben daha önce duymadım,” diyorum.

***

93 Harbi sırasında başlayan “Alayın Kızı Ayşe”nin, sonraki ismiyle Mariya Keksgolmkaya'nın hikayesi gerçekten çok hüzünlü ve etkileyici.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak bilinir.

Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit ve Rus çarı 2. Alexander döneminde yapılmış olan önemli savaşlardan biri olan bu Osmanlı – Rus Savaşı'nda Balkanlar ve Anadolu'da Kars, Ardahan ve Bayezid bölgeleri Ruslar tarafından işgal edilmişti.

Savaşın sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve Bayezid sancakları Rusya'ya verilmişti.

Savaşın başlıca sebepleri; Osmanlı Devleti'nde yaşanan azınlık isyanları, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme siyaseti, Romanya ve Bulgaristan'ın bağımsızlık istekleriydi.

Rusların 10 Aralık 1877’de Plevne’yi ele geçirmesinden sonra 40.000 civarındaki Osmanlı askeri Ruslara esir düşmüş, bu esirlerin yaklaşık 30.000’i ağır kış koşulları altında Rusya’ya götürülmüştü. 

600 yılı aşkın ömür sürmüş, küçük bir beylikten koca bir imparatorluk kurma başarısına ulaşmış olan bir devletin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma sürecinde önemli etkisi olan, tarihinde yaşanmış en sarsıcı olaylardan biriydi bu savaş.

İlber Ortaylı, 19. yüzyıl için “Bütün Osmanlı camiasının en hareketli, en sancılı, yorucu, uzun bir asrıdır,” diyor.

***

Keksgolmskaya Alayı'nın kızının hikayesi zor bir dönemde başlamıştı.

93 Harbi’nde, doğu cephesinde, Tuna Nehri’nin hemen güney yakasında yer alan yerleşim birimleri olan Pirgovo, Kuruçeşme, Trastenik ve Maçka köyleri civarında meydana gelen Maçka Muharebesi sonrasıydı.

1878 yılı Ocak ayında, soğuk, rüzgarlı kış günlerinde, Rus Ordusu tarafından takip edilen Türkler, Edirne Yolu boyunca geri çekiliyordu.

12.1.1878 (25.1) tarihinde, Rus-Türk Savaşı sırasında küçük bir kız askerler tarafından kurtarılmıştı.

Sonradan “Keksgolm alayının kızı” olarak anılacak ve Mariya Konstantinovna Keksgolmskaya (Doğumu: 1874/1875‒Ölümü 20.8.1920) adını alacak olan bu küçük kız bir Rus askeri tarafından ölmekte olan annesinin yanında tesadüfen bulunmuştu ​​ve ardından Keksgolm Grenadier Alayı tarafından evlat edinilmişti.

***

Ortalık toz dumandı.

Her tarafta korkunç bir kargaşa vardı: Mülteci kalabalıkları kaçışıyordu, devrilmiş arabalar ortalığa saçılmıştı, ayrıca asker kaçakları olan 'başıbozuklar' tarafından soyulan ve öldürülen yerel halkın cesetleri de ortadaydı.

Her yer ölü ve yaralılarla doluydu.

Yaralı, aç, donmuş yaşlı insanlar, kadınlar ve çocuklar.

Ve askerler…

Kucağındaki çocuğuna sarılmış, ölmek üzere olan bir kadın inleyerek, yalvarır bir sesle askerlere seslendi. Kadın ağır yaralanmıştı, bunlar onun son saatleri, belki de dakikalarıydı.

Kadın yolun hemen kenarında, yıkıntıların arasında oturuyordu. Askerlere anlamadıkları bir dille bir şeyler söyledi ve onlara küçük çocuğunu gösterdi.

Hangi dille, ne söylendiği önemli değildi, durum her şeyi anlatıyordu. Kadının “Ben ölüyorum, Allah rızası için kızımı kurtarın!” diye yalvardığı belliydi.

Er Mikhail Saenko, saflarından çıkıp, koşarak kadının yanına gelerek küçük kızı elinden aldı ve paltosuna sardı. 

Keksgolm Alayı askerinin bu dokunuşu zavallı küçük kız için bir şans anıydı. Kim bilir kaç yavru bu şansı yakalayamadan canından olmuştu. 

Askerler, "Tanrı bize bir kız çocuğu bağışladı" dediler ve her biri sırayla onu kollarında taşımaya başladılar.

Savaşın kötü bir şey olduğunu en iyi onu kanıyla, canıyla yaşayan askerler bilir.

Tek bir can bile olsa kurtarmak onları mutlu etmişti.

Küçük kızın adı Ayşe idi.

Alayın askerleri ile birlikte Edirne'den İstanbul’un varoşlarına, Ayastefanos’a, yani Yeşilköy’e kadar uzun bir yol yürüdü.

***

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 31 Ocak 1878'de Edirne Mütarekesi ve barış antlaşmasına esas olacak sulh mazbatası imzalandı. Osmanlı Devleti, sulh mazbatası ile Karadağ'ın, Sırbistan'ın ve Romanya'nın bağımsızlığını tanıdı ve sulh mazbatası esas alınarak 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Askerlerin Rusya'ya dönme zamanı geldiğinde, Alayın bir toplantısında Ayşe'yi yanlarına almaya, “Alayın kızı” olarak onu büyütmeye karar verdiler.

Ve öyle yaptılar.

1879'da Ayşe vaftiz edildi ve o zamanın çariçesi Mariya Aleksandrovna'nın onuruna Ortodoks adı Mariya'yı aldı. Vaftiz babası Teğmen Konstantin Konovalov'un onuruna baba adı (otçetsva) Konstantinovna'yı aldı ve soyadı Alayın adından dolayı Keksgolmskaya olarak kayda geçti.

Çar 2. Aleksandr Varşova'dayken bir alay toplantısına katıldığında oturma odasında bulunan küçük bir kızın fotoğrafıyla ilgilenmeye başladı. Çara, Alayın kızı Maşa'nın ilginç hikayesi anlatıldı ve o da Mariya Keksgolmskaya'nın Varşova Asil Bakireler Enstitüsü'ne kaydedilmesi için Çariçeye şahsen mektup yazacağına söz verdi.

Maşa, sonraki yıllarda Panyutin ailesinin himayesinde, manevi kızları olarak büyüdü ve on yaşındayken Noble Maidens Enstitüsü'nde öğrenci oldu.

Alayın kızı Mariya, ona sahip çıkan askerleri hiç mahcup etmedi.

Çalışmalarında gayretliydi. Aldığı notlar her hafta alay toplantısında ilan ediliyordu. Ayrıca Maşa, iyi davranışlarıyla da dikkat çekiyordu.

Arkadaşları onu bazı kötü şakalara ortak etmeye çalıştığında ciddi bir ifadeyle şöyle cevap veriyordu: "Umurumda değil, ama bütün alayın benim hatalarım nedeniyle yüzünün kızarmasını istemem!"

Mariya Keksgolmskaya sadece akıllı ve çalışkan değildi, aynı zamanda siyah, örgülü saçları, pürüzsüz kadife yumuşaklığında cildi ve keskin hatlı, büyüleyici bir güzelliğe sahip yüzüyle herkesin hayranlığını kazanmıştı.

Alay onunla çok gurur duyuyordu.

1890'da Alay, Maşa'yı enstitüden parlak bir öğrenim hayatının sonunda mezun olması nedeniyle kutladı ve ona zarif bir elmas bileklik hediye etti.

Aynı yıl, Çar ailesi - 3. Aleksandr ve Çariçe Mariya Feodorovna, ordunun büyük ölçekli Rivne manevralarının yapıldığı Volyn'e geldi. Mariya Keksgolmskaya Çariçe ile tanıştırıldı ve kendisine çarlık karargâhından geçit törenini izleme onuru verildi.

Yükseköğreniminden sonra Maşa, tüm Noel ve Maslenitsa balolarına ve eğlencelerine katılarak dünyaya açılmaya başladı.

Alayın eski subayları artık ona ilk ismiyle hitap ediyor ve "Maşa" diyorlardı, akranları olan genç kuşak ise yalnızca "Sen" veya "Mariya Konstantinovna" diyordu.

Büyükler için onların sevgili küçük kızları, yaşça küçükler içinse herkesin saygıyla baktığı bir ablalarıydı artık.

***

Ve iki yıl sonra Alay kızını evlendirdi.

33. İzyum Dragoon Alayı subayı Aleksandr Schlemmer, Keksgolm Alayı subaylarına Maşa'yla evlenme isteğini iletti ve onların onayını aldı.

Maşa'yı eski geleneklere göre, çeyizi olmayan bir yetim gibi değil, Alayın kızının düğününe verebileceği tüm güzelliklerle birlikte iyi bir şekilde evlendireceklerdi.

Düğün sırasında, subayların toplantısında basit bir asker somunu olan ekmek ve tuz ikram edildi. Maşa'ya Çariçe Mariya Feodorovna'dan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Hükümdarından, Alay Komutanından değerli bilezikler hediye edildi.

Ayrıca özel bir "baba" hediyesi de verildi: Bunu üzerinde Alay armaları olan hane halkına mahsus gümüş, diye anımsıyor o sırada Keksgolm alayında görev yapan B.V. Adamoviç.

Geline, Avusturya İmparatoru Franz Joseph ve Çariçe Mariya Feodorovna'nın tebrikleri sunuldu.

Ve onu kurtaran kişinin, er Mikhail Saenko'nun yürekten tebrikleri…

Kurtarıcısı Mikhail Saenko, düğüne katılamamıştı, ancak tebrik telgrafı göndererek mutluluğunu ifade etmişti.

Mariya Konstantinovna, kocasıyla birlikte önce Oryol vilayetine gittiler, ardından Schlemmer çifti Moskova'da yaşamaya başladı.

Ancak Alay ile bağlantısı hiçbir zaman kesilmedi.

Önce kocasıyla, ardından iki oğlu Pavel ve Georgi ile birlikte sık sık Alayı ziyarete gitti.

Oğulları büyüdüğünde her ikisi de Keksgolm Alayına katıldı.

Mariya Konstantinovna, Varşova ve Minsk'teki alay kiliselerinin inşası için cömertçe bağışlarda bulundu.

Kartvizitinde şunlar yazıyordu:

“Mariya Konstantinovna Schlemmer, Keksgolm Alayının kızı."

***

93 Harbi sonrasında yaşanan bu hikaye devrimler öncesi dönemini yaşayan Rusya’da bir peri masalı gibiydi.

Ölümün kenarından kurtulan, daha sonra mucize kabilinden yeni bir aile kuran yetim kızın yaşam serüveni güzel bir Noel hikayesini anımsatıyordu adeta.

Ancak dönem Rusya için zordu.

Her şey yolunda değildi, dolayısıyla hikayenin devamı da zorluklarla doluydu.

***

Peri masalının sonuna yaklaşılmıştı.

1914'te Büyük Savaş, 1. Dünya Savaşı başladı.  

Alay yeni bir sefere çıktı ve Mariya Konstantinovna hemen göreve koştu - merhametli bir kız kardeş olarak hizmet ettiği Mogilev'e gitti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak görev yaptı ve askerler ona şevkati ve ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar.

Orada Mariya tüberküloza yakalandı. 

Bolşevik Devrimi sırasında Vladikavkaz'daydı ve oradan Soçi'deki bir tüberküloz sanatoryumuna gitmişti.

Tedavi pek işe yaramamıştı.

Arkasından ülkede bir iç savaş başladı.

İç savaşta büyük oğlu Pavel öldü. Kocası ile irtibatı kayboldu, bir süre savaşta kayıp olarak kabul edildi.

Karı, koca birbirlerini ancak 1920'de bulabildiler.

Mariya’nın sağlığı iyice bozulmuştu.

Bu defa Yalta'da tedavi gördü, ancak 20 Ağustos 1920'de sessizce yaşamını yitirdi.

Mütevazı bir şekilde gömüldü.

Mariya, ağır bir tifüs tedavisi sonrasında ancak iyileşebilen kocası Aleksandr Schlemmer ve dört Keksgolm subayı tarafından son yolculuğuna uğurlandı.

Almanya'ya göç eden en küçük oğlu Georgi Aleksandroviç Schlemmer, 1974'teki ölümüne kadar orada yaşadı.

Mariya Konstantinovna Keksgolmkaya'nın anısı, daha önce Keksgolm adını taşıyan Priozersk şehrinde hala yaşıyor.

2001 yılından bu yana her yıl şehrin en başarılı mezunlarına Mariya Kekgolmkaya'nın adını taşıyan bir burs verilmekte.

***

Vladimir İvanoviç, hüzünlü başlayıp, peri masalına dönen, ancak yine hüzünlü biten bu hikayeyi anlattıktan sonra derin bir iç çekti.

Duygulanmıştık.

Aynı yıllarda, 1895 yılında, yakın coğrafyada, Ayşe’nin doğduğu köyden birkaç yüz kilometre ötede Selanik-Karaferye’de doğan babaannemi düşününce iyice hüzünleniyorum.

Bu kadarla da kalmıyor, benim sevgili muhacirciklerimin söylediği bir Rumeli türküsü dudaklarımdan dökülüyor.

“Dayler dayler, viran dayler
Yüzüm güler, kalbim ağlar
Yüreğimden kanlar damlar
Min olaydı, min olaydı
O senin pamuk ellerin”

Vladimir İvanoviç’in meraklı bakışlarına aldırmadan mırıldanıyorum.

“Edirne köprüsü taştan…”

Bu Rumeli türküsü, Selanik yöresine ait. Mustafa Kemal Atatürk'ün musiki meclislerinin değişmez icralarından, Safiye Ayla’ya defalarca söylettiği türküymüş.

Türk edebiyatının ustalarından Florina’lı Lozan muhaciri Necati Cumalı “Viran dağlar” romanının ismi için bu türküden ilham almış.

O senin pamuk ellerinden öperim, kalbi kan ağlayan, ama yüzü gülen babaanneciğim.

***

“Bundan da çok güzel bir roman konusu çıkar, ama değil mi?” diyor Vladimir İvanoviç.

“Veya Türk-Rus ortak yapımı bir filmin hikayesi.”

“Bu kadar sıra dışı bir hikayenin henüz sinemaya aktarılmamış olması aslında şaşırtıcı.”

Vladimir İvanoviç, bu hikayeyi anlattıktan sonra biraz daha araştırdım. Bizden gazeteci İsmail Güneş bir yazı yazmış, Rusçada daha çok yazı var, ama bu ilginç hikaye daha çok araştırmaya değer bir konu.

4 Aralık 2024 Çarşamba

Bir Türk kızı nasıl Rus alayının manevi 'kızı' oldu?


Boris Egorov

Kaynak: https://www.rbth.com/

 

Aslında bir Türk kızı olan Maria Kexholmskaya, I. Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak görev yaptı ve askerler ona şevkati ve ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar.

Bu hikaye 24 Ocak 1878'de, Rus-Türk Savaşı sırasında gerçekleşmişti.

Rus birlikleri hızla Edirne'ye doğru ilerlemekteydi.

Her tarafta korkunç bir kargaşa vardı: Mülteci kalabalıkları kaçışıyordu, devrilmiş arabalar ortalığa saçılmıştı, ayrıca asker kaçakları olan 'başıbozuklar' tarafından soyulan ve öldürülen yerel halkın cesetleri de ortadaydı.

Keksholm Grenadier Alayı'ndan Er Mikhail Saenko, şehrin harabeye dönmüş binaları arasında aniden,  öldürülmüş bir kadının cesedinin yanında beş yaşlarında küçük bir Türk kızını fark etti.

Asker saflarından koşarak çıktı ve hemen çocuğu yakaladı.

Alay komutanlığı, bu zavallı yetim çocuğu himayesine alarak evlat edinmeye ve reşit olana kadar ona bakmaya karar verdi.

O, artık bütün alayın sevgili manevi kızıydı.

Kızın adı Ayşe olmasına rağmen, vaftiz edildi ve İmparatoriçe Maria Aleksandrovna ve onu kurtaran alayın onuruna Maria Kexholmskaya adını aldı.

Askerler ve subaylar, "alayın kızı" Maria için özel bir fon oluşturdular ve düzenli olarak bu fona bağışta bulundular. Hatta Çarlık sarayına, kızı Noble Maidens Enstitüsüne kaydettirmeleri için dilekçe bile verdiler.

Çalışkan ve disiplinli bir kızdı. 1890'da bu Enstitü'den mezun oldu ve iki yıl sonra Aleksander Schlemmer adında bir subayla evlendi. Damat, alayın subay toplantısında Maria ile izdivaç talebini resmen ilan etti.

Keksholm Alayı, "kızları" için çeyiz olarak 12.500 gümüş ruble gibi etkileyici bir meblağ verdi.

Kızın kurtarıcısı Mikhail Saenko, düğüne katılamamıştı, ancak tebrik telgrafı göndererek mutluluğunu ifade etti.

Maria, I. Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak orduda görev yaptı ve askerler ona şevkati ve yaralılara, hastalara ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar. 1920'de Kırım'da tüberkülozdan öldü.

Wikipedia linki:

https://ru.wikipedia.org/wiki/%D0%9A%D0%B5%D0%BA%D1%81%D0%B3%D0%BE%D0%BB%D1%8C%D0%BC%D1%81%D0%BA%D0%B0%D1%8F,_%D0%9C%D0%B0%D1%80%D0%B8%D1%8F_%D0%9A%D0%BE%D0%BD%D1%81%D1%82%D0%B0%D0%BD%D1%82%D0%B8%D0%BD%D0%BE%D0%B2%D0%BD%D0%B0




10 Mart 2024 Pazar

Osmanlı donanmasını ‘yakan’ Rus kadın ajan


Fuad Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Dünyada “kadın ajan” denilince hemen hemen herkesin aklına Mata Hari gelir ama ondan neredeyse yüz yıl önce yaşamış bir Rus kadın casus vardı; üstelik Navarin’de Osmanlı’nın ağır bir yenilgiye uğramasında doğrudan sorumluluğu olan bir casus.

Ünlü Mata Hari 1917 yılında kurşuna dizilmişti. Rus istihbarat tarihçisi yazar Gennadiy Sokolov ise, ilk kadın ajanın 1800’lerin başında Rusya İmparatorluğu için Avrupa’da çalışan Darya Liven (küçük fotoğraf) olduğunu ileri sürüyor. Rus ajan, İngiliz Başbakanı George Canning’le kurduğu yakın ilişki sayesinde İngiltere’yi, Osmanlı’ya karşı Rusya ile ittifaka ikna etmeyi başarmıştı. Liven, Avrupa’nın önemli ülkelerinin liderleri ve soyluları ile birlikte olarak çok önemli gizli bilgilere ulaşabilmişti.

Sokolov, Komsomolskaya Pravda gazetesine yaptığı açıklamada, soylu Bekendorf ailesinde doğan Liven’in, Rusya Çarı 1. Aleksandr tarafından ajan olarak Avrupa’ya gönderildiğini söyledi. Bekendorf ailesinin Çar’a yakın olduğunu belirten Sokolov, “Ağabeyi Aleksandr Rusya’nın Jandarma Birliğinin başkanıydı. Çar, Darya’nın eşi Hristofor Liven’i Avrupa’ya diplomatik göreve gönderdi. Fransa ve Rusya arasında 1812’de savaş patlak verince Darya’nın eşi Rusya’nın Londra elçisi görevine atandı” dedi.

Çar 1. Aleksandr, Elçi Hristofor’ı atarken, “Eşiniz Darya’nın sizin güvenli yardımcınız olacağına inanıyorum” diye ilginç bir ima bulunmuştu. Sokolov, “Darya, Londra’da bir sosyete kulübü açtı. Buraya sürekli siyasetçi ve diplomatlar geliyordu. Üst düzeydeki İngilizler en önemli kaynaklarıydı. Daha sonra bu gizli bilgileri bizzat Çar’a gönderiyor ve ondan talimatlar alıyordu. Çar, sabırsızlıkla ajanından gelecek bilgileri bekliyordu” dedi.

Fransız İmparatoru Napolyon’un yenilgiye uğramasının ardından Rusya’nın Avrupa’da nüfuzunu artırmaya çalıştığına işaret eden tarihçi Sokolov, “Ama en büyük engel Avusturya Başbakanı Klemens von Metternih’di. Rusya onu parayla satın almaya çalıştı ama başarısız oldu. Bu sefer akıllara Darya geldi. Metternih’in planlarından önceden haberdar olmak için ona özel gizli bir görev verildi. İkisinin tanışmasını bizzat Rusya Dışişleri Bakanı Karl Nesselrode ayarladı. Yaklaşık 10 yıl süreyle Metternih’le yakın ilişki içinde bulunan Darya, Rusya’ya çok önemli gizli bilgiler aktardı” diye anlattı.

Rus ajanın sayesinde Avusturya’nın Rusya karşıtı planlarını öğrenen Çar, hemen İngiltere ile yakın ilişkiler kurdu. Bu ilişkilerin artırılması için Liven, talimat gereği İngiltere Dışişleri Bakanı Canning’le birlikte oldu, böylece iki ülke arasında müttefiklik ilişkisi kuruldu. Daha sonra başbakan olan Canning, Osmanlı’ya karşı Navarin Deniz Savaşı’nda (manşet fotoğrafı) Rusya’nın yanında yer aldı.

Daha sonra Fransa’ya geçen Darya, dönemin Fransız Başbakanı ile de yakın ilişki kurarak Rusya’ya önemli bilgiler sızdırdı.


Ağır yenilgi

Wikipedia’da yer alan bilgiye göre, Navarin Deniz Savaşı Osmanlı ve Mısır donanmalarıyla, birlikte hareket eden Britanyalı, Fransız ve Rus donanmaları arasında 20 Ekim 1827 tarihinde arasında yaşandı. Muharebe Osmanlı tarihinde Navarin Olayı, Navarin Baskını veya Navarin Faciası adlarıyla da geçiyor.

Müttefik kuvvetler, Yunanları bastırmaya çalışan Osmanlı ve Mısır kuvvetlerini ağır yenilgiye uğratarak Yunan bağımsızlığını çok daha olası hale getirdi. İmparatorluk savaş gemilerinin yanı sıra Mısır ve Cezayir eyaletlerinden gelen filoları barındıran Osmanlı donanması üç buçuk saat gibi kısa bir sürede yok edildi.