Moskova

Moskova
Puşkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Puşkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2025 Çarşamba

Puşkin'in tek yurtdışı yolculuğu: "Trabzon'u görebilseydim..."



Kaynak: https://turkrus.com/ 

 

Rus şiirinin simgesi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin sadece 37 yıl yaşadı. Avrupa’nın kültür merkezleriyle ilişkilendirilen bu ölümsüz yazarın hayatı aslında şaşırtıcı derecede dar bir coğrafyada geçti. Paris’i, Roma’yı ya da Berlin’i hiç görmedi. Rusya sınırlarının dışına yalnızca bir kez çıktı; o da bir Avrupa başkentine değil, savaşın ortasındaki Osmanlı topraklarına oldu.

Bu yolculuk hem cesareti hem de dramatik anlarıyla hâlâ büyüleyici kabul edilir. Puşkin sınırı gizlice geçti, ilerleyen bir orduya katıldı, dağ fırtınalarına yakalandı, Osmanlı esirleriyle konuştu, ilk kez İslami ritüelleri izledi, pilav ve şiş kebap tattı ve karşısına çıkan her kâğıt parçasına notlar düşerek ilerledi. Sonunda tüm bu deneyimi “Arzrum Yolculuğu”na dönüştürdü.

Puşkin’in bu sıra dışı yolculuğunun hikâyesi Rus kaynaklarında şöyle özetleniyor: 

Sınırı gizlice geçen bir şair 

1829 baharında Puşkin, hayatını riske atacak bir karar verdi. Çar I. Nikolay’dan izin almadan Kafkasya’ya doğru gizlice yola çıktı. O sırada Osmanlı–Rus Savaşı sürüyordu ve savaş bölgesine izinsiz girmek ciddi bir suçtu. Eğer yakalansaydı onu para cezası değil, askeri mahkeme bekliyordu.

Kararını daha sonra şöyle açıklayacaktı:

“Ben savaşı görmek istiyordum. Gerçek savaşı, kitaplardaki değil.”

 Puşkin’in başarısız kamuflajı

Yola çıkarken Çerkes burkası ve fes giyerek yerli halk gibi görünmeye çalıştı. Ancak bu çabanın işe yaramadığı kısa sürede anlaşıldı: 

* Fransız aksanıyla konuşuyordu.

* Davranışları aristokrat bir şehirli olduğunu belli ediyordu.

* Sürekli not aldığı için dikkat çekiyordu.

Rus askerleri ona hemen bir lakap taktı: “Bizim Frenk şair.”

Yerel halk ise daha da çok yanılıyordu. Onu kimi zaman Ermeni, kimi zaman Gürcü, kimi zaman da “eğitimli bir Farslı” sandılar. Rusça konuşmaya başlayınca kim olduğu anlaşılırdı.

 Not defteri yerine kâğıt artıkları

Yol boyunca düzgün bir defter bulmak zordu. Puşkin notlarını:

* askerî raporların arka yüzlerine,

* tütün kutularının kâğıtlarına,

* pipetabanı sarılıklar üzerine,

* bulduğu her yırtık kâğıt parçasına yazdı. Araştırmacıların bu dağınık arşiv üzerinde yıllarca çalışması gerekti.

 Gümrü’de fırtına ve “cinli gece”

Kars yönünde ilerlerken bir dağ fırtınasına yakalandı. Rüzgârın gücü onu yere mıhlamıştı; ilk kez insanlardan değil, doğanın kudretinden korktuğunu yazdı.

Yerel halk ona şöyle dedi:

“Böyle gecelerde cinler ovaya iner.”

Bu cümleyi özel olarak kaydetti.

 Osmanlı topraklarında ilk adımlar

Sınırı geçtiğinde kendisini tamamen farklı bir dünyada buldu:

Şadırvan başında abdest alan insanlar, minarelerden yükselen ezan, dar ve gölgeli sokaklar, kahve ve tütün kokusu, çarşıların uğultusu…

Daha önce yalnızca Doğu masallarında okuduğu manzaraları ilk kez gerçek hâliyle izliyordu.

Dostlarına şöyle yazdı:

“Hayalî değil, gerçek Doğu’yu gördüm.”

 Osmanlı esirleri: düşmana saygılı bir bakış

Puşkin, Rus kampındaki Osmanlı esirlerini ilgiyle izledi. Şunları özellikle not etti:

* namazlarını düzenli kılmaları,

* bakır kazanlarda yemek hazırlamaları,

* esareti metanetle karşılamaları.

Onlarda öfke değil, derin bir yorgunluk gördüğünü yazar. Bu gözlem onda kalıcı bir insani iz bıraktı.

At sevgisi ve disiplin

Puşkin Osmanlı askerlerinin atlara gösterdiği özeni hayranlıkla anlatır:

“Türkler atlarını kardeşleri gibi sever. Bu hayvanlar onların ulusal gururudur.”

Rus ordusunda at sadece bir araçken Osmanlı birliklerinde neredeyse aile üyesi gibiydi.

 İlk “şişlik”, pilav ve taş fırın ekmeği

Yolculuk notlarında tattığı yemekler önemli bir yer tutar:

* “şişlik” (şiş kebabı),

* pilav,

* şekersiz sert kahve,

* kayalıkların üzerinde pişirilen sıcak ekmek.

Ekmek için “toprağın kokusunu taşıyan bir lezzet” demesi dikkat çekicidir.

Trabzon hayali ve ulaşılamayan kıyı 

Puşkin, Karadeniz’i Osmanlı tarafından görmek istiyordu; en büyük arzusu Trabzon’a ulaşmaktı. Ancak Rus komutanlığı izin vermedi:

* yol tehlikeliydi,

* savaş hattı karışıktı,

* ordu Erzurum’a doğru ilerleyecekti.

Bu, yolculuğun en büyük hayal kırıklığı oldu.

 Erzurum: Doğu’nun kalbi

Erzurum’a vardığında şehir ona Doğu’nun özeti gibi göründü:

* bakırcılar ve tütün satıcıları,

* hanlar ve kervansaraylar,

* rüzgâr alan taş sokaklar,

* harabeler arasında oynayan çocuklar.

Bu gözlemler hem savaş kroniği hem de edebî bir seyahatnâme üslubuyla “Arzrum Yolculuğu”na dönüştü.

 Doğu: Puşkin için kalıcı bir ilham

Dostları Puşkin’in hayatında en çok bu yolculuğa geri döndüğünü söyler:

Gürcü dağları, Ermeni köyleri, Türk askerleri, kahve kokulu sokaklar, Erzurum’un taş duvarları…

Rusya’dan yaptığı ilk ve tek yurtdışı yolculuktu, ama belki de kendini en özgür hissettiği yolculuktu.

4 Mart 2025 Salı

“Peygamber” Puşkin rekor kırdı


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rus şair Aleksandr Puşkin’in hayatını konu alan “Prorok. İstoriya Aleksandra Puşkina” (Peygamber. Aleksandr Puşkin’in Hikâyesi) tarihi filmi, vizyona girdikten 16 gün sonra 1 milyar ruble gişe gelirine ulaştı (11 milyon dolar).

14 Şubatta gösterime giren müzikal biyografi, Rusya’da bu geliri aşan 34. film oldu.

( Fragman linki:

https://yandex.ru/video/preview/1005138396589156128 )

Business FM’e konuşan eleştirmen Timur Aliyev, filmin başarısını değerlendirirken, yapımın klasik bir biyografi filminden çok, şairin hayatından esinlenen bir müzikal olmasına dikkat çekti. Aliyev, Rus sinemasında son dönemde klasik edebi eserlerden ve yazarların hayat hikâyelerinden ilham alan yapımların arttığını vurguluyor. Eleştirmen “Prorok’un başarısı, bu tür yapımların izleyicilerden büyük ilgi gördüğünü kanıtlıyor” dedi.

Filmin gişe başarısının devam edip etmeyeceği konusunda ise Aliyev, sinema salonlarının programlarına ve izleyici talebine bağlı olduğunu dile getiriyor: “Eğer yerel sinema işletmecileri izleyici ilgisini yüksek görürse, gösterim süresi uzatılacaktır”. Filmin yurt dışı gösterimleri de devam ediyor. Şubat ayından itibaren Avusturya, İsviçre, Fransa, Almanya, İspanya ve Benelüks ülkelerinde izleyiciyle buluştu.

Bunun yanı sıra, filmin müzikleri de büyük ilgi gördü. Yapımın soundtrack albümü, dünya çapında 5 milyondan fazla kez dinlenerek Apple Music’in en popüler 10 albümü arasına girdi ve yedinci sırada yer aldı. Bu başarının, filmin yurt dışındaki popülerliğini artırması bekleniyor.

Feliks Umarov’un yönettiği “Prorok” filminin başrolünü Anora’daki rolüyle Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ına aday gösterilen Yura Borisov üstleniyor. Borisov Oscar’ı ise Amerikalı meslektaşı Kieran Culkin’e kaptırdı.

12 Şubat 2025 Çarşamba

Aleksandr Puşkin'in son düellosu


Kaynak: https://www.gw2ru.com/


Rusya'da her 10 Şubat gününde  Aleksandr Puşkin hüzünle anılıyor.

Büyük şair 10 Şubat (eski takvime göre 29 Ocak) 1837’de gerçekleşen bir düello sonucu hayatını kaybetmişti. 

Şair 20'den fazla düelloya girişmişti, ancak 8 Şubat 1837'de gerçekleşen bu düelloda ölümcül şekilde yaralandı ve bir gün sonra öldü.

Ölümü ulusal bir trajediye dönüştü.

O lanet günde hava yeni kararıyordu. Dört kişi, öğleden sonra saat dörtten biraz sonra, St. Petersburg'daki Chyornaya ('Kara') Nehri'nin sol kıyısına yeni varmışlardı.

Aleksandr Puşkin, saldırganı (Georges d'Anthès adında genç bir Fransız) ve iki yardımcı.

O zamanlar, o bölge St. Petersburg'un dış mahallelerinin ücra bir köşesiydi; kışın, sadece boş yazlık evler ve her tarafta diz boyu kar vardı. 

Önceki düellolarında, hevesli bir atıcı olan Puşkin her zaman gibi neşeli bir ruh halinde olurdu. 'Atış' hikayesindeki kahramanı gibi kiraz çekirdeklerini yere tükürürdü.

Ama bu sefer durum sanki öyle değildi.

Şimdi, onun ve genç karısının onuru zedelendiği için depresyondaydı. 

St. Petersburg'un tüm asil sosyetesi, Puşkin'in bir boynuzlu koca olduğu ve karısı Natalia Goncharova'nın d'Anthès ile ilişkisi olduğu gerçeğiyle ilgili konuşuyordu.

Şair, kendisiyle alay eden isimsiz mektuplar bile aldı. Bu yüzden, artık dayanamıyordu ve genç Fransız'ı düelloya davet etti. 

Fakat konu fazla uzatılmadı.

D'Anthès, Puşkin'in baldızıyla evlendi ve Çar I. Nikolay bizzat Puşkin'i bir görüşme için çağırdı.

Bundan sonra, şair düellodan vazgeçti.

Ancak, müstehcen şakalar durmadı.

Ateşli öfkesiyle ünlü Puşkin, St. Petersburg'a, d'Anthès'i evlat edinen babası,  Hollanda elçisi olan Baron Heeckeren'e çok saldırgan bir mektup gönderdi.

Bunu duyan d'Anthès öfkelendi ve şairden düello istemek zorunda olduğunu düşündü.

Dönülmez bir yola girilmişti.

Sadece 20 adımlık bir mesafeden birbirlerine ateş edeceklerdi.

Bu, her iki rakip için de neredeyse kesin bir ölüm demekti. 

Düellocular paltolarını karların üzerine attılar.

Gözlemciler ve Puşkin'in arkadaşları, son ana kadar rakiplerin uzlaşacağını umuyorlardı.

Ya da rastgele bir tanığın potansiyel olarak kanlı olayı iptal etmeye yardımcı olacağından.

O zamanlar düellolar yasaktı ve Çar düellolara katılanları sert bir şekilde cezalandırıyordu. 

Ancak, düellocular bir araya geldi...

Bariyerin bir adım önünde, d'Anthès önce ateş etti. Kurşun Puşkin'in karnına isabet etti ve şair düştü. Silah elinden düştü ve kara düştü.

Yardımcılar yaralı şaire doğru koştular, ancak o, onları geri püskürttü. 

"Hala ateş edebilirim!" dedi, teslim olmaya yanaşmadan.

Ona başka bir tabanca uzattılar.

Kurallara göre yasaktı. Ancak, olan biteni fark eden d'Anthès itiraz etmedi.

Puşkin son vasiyetini etti ve ateş etti.

Kurşun düşmanının göğüs bölgesine isabet etti, ancak d'Anthès bir şekilde zarar görmeden ayakta kaldı. Zincir zırh giydiğine dair söylentiler vardı, ancak bu pek mümkün değildi, çünkü biri bunu ifşa ederse, herhangi bir asilzade için büyük bir utanç ve onursuzluk olurdu.

Aslında, d'Anthès'in hayatını kurtaran üniformanın demir bir düğmesiydi.   

Yaralı Puşkin akşam saat yedi buçukta Heeckeren'in arabasıyla evine getirildi.

Şairin uyluk kemiğinin ezilmiş olduğu ve çok kan kaybettiği ortaya çıktı. 

Sonunda ölmeden önce yaklaşık iki gün geçirdiği bir kanepeye yatırıldı.

Tüm bu süre boyunca, şairin karısı başında hıçkırarak ağladı ve söylentinin yayılmaya başladığı bütün şehir, iyi bir haber için sersemlemiş bir halde bekledi. 

Rusya'nın büyük şairi 10 Şubat'ta saat 14:45'te hayatını kaybetti.

Ondan önce, hayatta kalamayacağını anlayarak d'Anthès'e bir af notu göndermeyi ihmal etmedi. 

Puşkin'in ölümüne çok üzülen I. Nikolay, onun tüm ailesiyle ilgilendi: Tüm borçlarını ödedi ve dul eşine ve kızlarına evlenmelerinden önce birer maaş bağladı. Ancak Çar, yasak olduğu halde düello yapan şair için onurlu bir cenaze töreni düzenlememeye karar verdi. 

Ayrıca cenaze alayı sırasında meydana gelebilecek halk ayaklanmalarını da istemiyordu, çünkü insanlar şairin ölümünden yetkilileri ve yüksek sosyeteyi sorumlu tutuyordu.

Bu nedenle, Pskov Bölgesi'ndeki Puşkin'in Mihailovskoe Malikanesi yakınında gizli bir cenaze töreni düzenlendi.

23 Kasım 2024 Cumartesi

Puşkin, Yevgeni Onegin'de genç Tatyana'nın annesine neden "yaşlı kadın" diyor?

 

Kaynak: https://www.rbth.com/

 

Yazar, Praskovya Larina hakkında "Larina basit, ama çok hoş bir yaşlı kadın," diye yazıyor. Ancak, "yaşlı kadın" muhtemelen 38 yaşından daha büyük değildi!

Hikayede genç bir kız karşılıksız bir şekilde genç bir adama aşık olur. Yazar yaşını tam olarak belirtmez, ancak kahraman bir satırda 13 yaşında olduğunu belirtir; aynı yaş Tatyana'nın dadısı tarafından da teyit edilir. Puşkin, şair Vyazemsky ile yazışmalarında Tatyana'nın 17 yaşında olduğunu belirtir. 

Şair, Tatyana'nın annesi Praskovya'yı metinde birkaç kez "yaşlı kadın" olarak adlandırıyor, oysa Praskovya günümüz standartlarına göre kesinlikle yaşlı değildi.

19. yüzyılda, evlilikler erken yaşlarda, gelinler henüz 16-18 yaşlarındayken oluyordu. Annesinin ailesinin onu istemediği bir adamla evlendirdiği ve Tatyana'nın onun ilk çocuğu olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, Tatyana'nın annesi tahminen 30 ila 38 yaşları arasındaydı. O zamanlar, kadınlar için bu yaş, gerçekten de olgun, saygın kabul ediliyordu. 

Ayrıca, birçok edebiyat eleştirmeni onun "yaşlı bir kadın" olduğuna dair tasvirin yaşından dolayı değil, statüsünden kaynaklandığını ileri sürmektedir: Evlenmeden önce o yılların modasına uygun giyiniyordu, ancak evlendikten sonra sıradan, taşralı bir toprak sahibesi gibi giyinmeye başladı. Dışarı çıkmak için şık kıyafetleri olmasına rağmen, evde basit bir sabahlık ve bir başlık giyiyordu. 

Rusya'da yılın kelimesi: Puşkin


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya’daki Puşkin Enstitüsü, 2024 yılının kelimesi olarak “Puşkin”i seçti. Bu seçim, Rus edebiyatının efsanevi şairi Aleksandr Puşkin’in 225. doğum yılı dolayısıyla artan ilgiye dayanıyor. Moskviçmag'ın haberine göre kelime bu yıl “aile”, “seçimler”, “yapay zeka” ve “kvadrober” gibi diğer güçlü adayları geride bıraktı. Uzmanlar, “Puşkin”in bu yılın toplum üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ve şairin adının Rus kültürünün evrensel bir sembolü haline geldiğini belirtiyor.

Enstitü, yılın kelimesini belirlerken medya, sosyal medya, arama motorlarındaki sorgular ve toplumun genel eğilimlerini dikkate alıyor. Bu yıl “Puşkin” kelimesi, 10 milyondan fazla arama ile istatistiklerde zirveye ulaştı. Enstitü rektör vekili Nikita Gusev, TASS’a yaptığı açıklamada, Puşkin’in 225. doğum yılı kutlamaları kapsamında hem Rusya’da hem de yurt dışında çok sayıda etkinlik düzenlendiğini söyledi. Müzelerde sergiler, tiyatro prodüksiyonları, bilimsel konferanslar, yarışmalar ve olimpiyatlar, şairin mirasına olan ilgiyi yeniden canlandırdı.

Diğer aday kelimeler de 2024 yılının önemli trendlerini yansıtmakta. Rusya’daki aile yılı kutlamaları, başkanlık seçimleri ve ABD seçimlerine olan yoğun ilgi dikkat çekti. Ayrıca, yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler ve medya alanında sıkça bahsedilen “kvadrober” terimi öne çıkan kelimeler arasında yer aldı. Ancak bu güçlü adaylar bile Puşkin’in kültürel ve tarihsel etkisini geride bırakmayı başaramadı.

Geçen yıl enstitü, 2023'ün kelimesi olarak "neyroset" (yapay sinir ağı)  kelimesini seçmişti.

16 Ekim 2022 Pazar

Puşkin Erzurum'da ne yapıyordu?




 

Metin Gülbay

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya'nın "ulusal şairi" kabul edilen yazar Aleksandr Puşkin 1799 ile 1837 arasında yaşamıştır. Moskova'da doğan Puşkin'in "babası Sergey Lvoviç Puşkin, soylu bir ailenin ilk çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna Hannibal'in büyük dedesi Etiyopyalı Abraham Petroviç Hannibal, Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz oğlu ve Çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Puşkin, soylu bir ailenin üyesiydi. Anne ve babası eğitimli insanlardı. Puşkin, ilk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti. 11 yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı." (1)

1817 yılında liseyi bitirip Dışişleri Bakanlığında çalışmayan başlayan Puşkin'in çoğu yasaklanan şiirleri halk arasında yayılmaya ve sevilmeye başladı. Çar tarafından Kafkasya'ya atanan Puşkin orada Kafkas Esiri ve Bahçesaray adlı destanlarını yazdı.

Rusya'daki askeri yönetime karşı olan Puşkin'in Kafkasya dönüşünde dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklandı ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde babasının gözetiminde yaşamak zorunda bırakıldı.

 

Trajik bir ölüm

Yazar o yıl 38 yaşındaydı. Kanın deli gibi aktığı yaşlarla durulmaya başlamak üzere olduğu yaşlar arasında gidip geliyordu yani. Biraz sonra okuyacaklarınızdan da anlaşılacağı üzere eşini çok seviyordu. O yıl "Puşkin, kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bir Fransız'ın karısı Natalya Puşkin'e kur yaptığını öğrendi. 1837'de d'Anthès'i düelloya çağırdı. 27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında Kara Dere'nin bir köşesinde düellonun yapılmasına karar verildi. Puşkin'in şâhidi arkadaşı Danzas'tı. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir.

Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin'i karnından yaralamayı başardı. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak'ta hayata gözlerini yumdu." (1)

 

Rusların ulusal şairiydi

"Gogol'un 'Puşkin, olağanüstü bir olaydır' ve Dostoyevski'nin de daha mistik bir tavırla 'Puşkin, bize gelecekten haber veren bir ermiştir'  dediği Puşkin, modern Rus edebiyatının oluşmasına en büyük katkıda bulunan edebiyatçı olarak kabul edilir. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatında 'gerçekçilik akımı'nı başlatan öncü bir isim olmuştur." (1)

 

Savaşı izlemek üzere cepheye gidiyor

Puşkin 1829 yılında Rus- Osmanlı savaşında Rus Ordusuyla birlikte Erzurum'a kadar gelmiştir. Biraz sonra aktaracaklarım yazarın 1829 Seferi Sırasında Erzurum'a Yolculuk adlı yapıtından olacak. Puşkin'in hiçbir abartıya yer vermeden ve savaşın acımasızlığını olanca yalınlığıyla anlattığı bu yapıt gerçekten çok değerlidir.

Puşkin, kendisine yöneltilen bir eleştiriye verdiği "gelecek zaferleri terennüm etmek için savaşa katılmak, benim için bir yandan aşırı kendini beğenmişçe olur, öte yandan da fazlaca yakışıksız kaçardı. Askerlik konularına karışmam ben. Benim işim değil bu" yanıtıyla savaşa karşı duruşunu da belli eden bir yazardır.

 

Toplum yaşamına ilişkin yoğun bilgilere yer verir

Puşkin'in gezi sırasındaki gözlemlerinden Rusya halkları hakkında değerli bilgiler ediniyoruz. Örneğin binlerce yıldır nasıl bir yaşam sürdülerse 1829'da da aynı biçimde yaşayan halklar görürüz onun satırlarında. Bu satırların değeri duyumlara değil, birinci elden bilgilere dayanmasıdır. Puşkin bizzat gördüklerini, yaşadıklarını yazmıştır.

"Geçen gün, beyaz keçe ile kaplanmış kareli çubuk örgüden bir Kalmuk* çadırına uğradım. Aile kahvaltıya hazırlanıyordu. Orta yerde bir kazan kaynıyor; duman, çadırın tepesinde açılmış bir delikten çıkıp gidiyordu. Güzelce bir Kalmuk kızı oturmuş dikiş dikiyor, bir yandan da tütün içiyordu. Yanına oturarak 'adın ne' dedim.

- ..... (kaz yanıt vermemiş anlaşılan, M.G.)

- Kaç yaşındasın?

- On sekiz.

- Ne dikiyorsun?

- Şalvar.

- Kime?

- Kendime.

Tütün çubuğunu bana uzattı, kendisi kahvaltıya oturdu. Kazanda koyun yağıyla tuzlu çay kaynıyordu. Kız kendi kepçesini bana uzattı. Onu kırmak istemedim. Dişimi sıkarak biraz yedim. Başka bir halk mutfağının bundan daha kötü bir şey çıkaracağını sanmıyorum. Kemirmek için bir şeyler istedim. Bir parça kuru kısrak eti verdiler. Ona da şükrettim. Kalmuk kızının cilveleri gözümü korkutmuştu. Çadırdan çabucak çıktım ve bu bozkır Kirkesi'nden** hemen uzaklaştım." (2)

Puşkin yolculuğu sırasında yol yapımında çalışan Türk tutsakları da görür, "Yiyeceklerden yakındılar. Kara Rus ekmeğine alışamıyorlarmış." (3)

 

Puşkin Tiflis'te

Gürcülerin Khartli-Kaheti krallığı 1801 yılında, Batı Gürcistan'daki İmereti Krallığı da 1810 yılında  Rusya tarafından ilhak edilmişti. Yani yazar aslında kısa bir süre önce Rus Çarlığı tarafından kendi topraklarına katılmış bir ülkenin topraklarında yolculuk etmektedir.

Moskova'dan başladığı yolculuğundaki ilk büyük durak Tiflis'tir. Kente varan Puşkin çarşı pazar gezer. "Pazar birkaç çarşıya ayrılmış. Raflar genel pahalılığı göz önünde tutarsak, oldukça ucuz sayılabilecek Türk ve İran mallarıyla dolu." (4)

Gürcistan'ın bugün başkenti olan Tiflis'in o sıralardaki ahalisinin çoğunluğu Puşkin'e göre Gürcü değildir. "Tiflis halkının çoğunluğu Ermeni'dir. 1825 yılında 2500 Ermeni ailesi varmış burada. Şimdiki savaşlar sırasında sayıları daha da artmış. Gürcü aileleri 1500 kadar." (4)

 

Puşkin Kars'a geçiyor

Kars'taki Arpaçay ırmağını aşarak Osmanlı topraklarına giren Puşkin bunu da muzipçe aktarır satırlarında: "Bu kutsal ırmağa sevinçle girdim ve atım Türk kıyısına çıkardı beni. Fakat bizimkiler ele geçirmişlerdi bu kıyıyı. Böylece, demek ki Rusya'daydım hâlâ." (5)

Kılavuzu bir Türk delikanlısıdır Puşkin'in o sıralar. "Korkunç geveze bir şeydi bu. Yol boyunca çenesi durmadı. Hem de anlayıp anlamadığıma aldırış etmeden Türkçe konuşuyordu. Bütün dikkatimi toplamış, onu anlamaya çalışıyordum. Rusları hep üniformalı görmeye alıştığı için beni yabancı sanıyor, veryansın ediyordu Rus gavuruna." (6)

 

Türklere ilişkin ilk olumsuz gözlem

Kars'a 20 kilometre kala bir Türk köyüne varan Puşkin hemen bir eve girmek ister ancak ev sahibi tarafından derhal engellenir. Kendisi kervansaraya yönlendirilir. Burada kendisi için bir at ister. "Türk muhtar yanıma geldi. Anlaşılmaz bir şeyler söylüyor, ben de durmadan 'ver bana at' diye karşılık veriyordum. Türkler bir türlü yanaşmıyorlardı bu işe. Neden sonra para göstermeyi akıl ettim. Meğer ilk yapmam gereken şey buymuş. Hemen bir at getirildi, yanıma da bir kılavuz verildi." (7)

Puşkin'in savaş betimlemeleri de tüm yalınlığıyla bize savaşın acımasızlığını ve iğrençliğini aktarır. Gencecik çocukların asker diye gönderildikleri cephede nasıl yok olup gittiğini görürüz. "Atım yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk'ün cesedi önünde durdu. On sekiz yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı." (8)

Rus ordusunda Tatar birlikleri de vardır. Tatarlar tabii ki Müslümandır. Bu sefer sırasında esir alınan Türk tutsakların sükûnet içinde bekleyişleri, yaralıların çaresiz yalvarışları yazarı çok üzer, çünkü elinden bir şey gelmemektedir.

"Bizim Tatar beylerinden biri ağır yaralı olarak bir ağacın dibinde yatıyordu. Genç bir erkek çocuk olan gözdesi de yanı başında hüngür hüngür ağlıyordu. Bir molla diz çökmüş dua ediyordu. Can çekişen bey son derece sakindi. Hiç kıpırdamadan genç dostuna bakıyordu. Dere yatağında 500 kadar tutsak toplanmıştı. Birkaç Türk beni besbelli hekim sanarak elleriyle işaret edip yanlarına çağırıyor, elimden gelmeyecek bir yardım istiyorlardı. Yarasına kanlı bir paçavra bastırarak ormandan bir Türk çıktı. Askerler, belki de acıyarak, işini bir an önce bitirmek için yatan bir Türk'e yaklaştılar. Bu kadarına dayanılamazdı artık, Durmadan kan yitiren zavallı Türkü onların elinden aldım, bitkin bir halde arkadaşlarının arasına bıraktım. Albay Anrep de onlarla birlikteydi. Türk ordugâhında  veba salgını olduğu söylentilerine aldırış etmeden tutsakların arasında oturuyor, onların çubuklarından dostça tütün içiyordu. Tutsaklar kendi aralarında sakin sakin konuşarak oturuyorlardı. Genellikle  genç adamlardı hepsi de." (9)

 

Tutsak düşen Türk paşasının hâli

"Kont Paskeviç'in çadırıyla Kazaklara tutsak düşen Türk paşasının yeşil çadırı yan yanaydı. Paşayı görmeye gittim. Paşa bağdaş kurup oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu. Kırk yaşlarında gösteriyordu. Güzel yüzünde derin bir sükûnet  ve azamet ifadesi vardı. Teslim olduğunda kendisine soru sorulmamasını, bir fincan kahve getirilmesini rica etmişti."

Bu paşayı ben de tanımak isterdim doğrusu. Teslim olmuş, bana soru falan sormayın, bir fincan kahve rica ediyorum demiş. Ben şaştım kaldım paşanın bu haline. Zaten Ruslar da onu kendi haline bırakmış, düşene vurulmaz dediler herhalde.

 

Rus ordusu Erzurum'a girmek üzereyken...

Puşkin Rus ordusunun peşinde gitmektedir cephede de. Tabii en ön saflarda değil. Ordu çok hızlı biçimde Türk topraklarında ilerlemektedir. Osmanlı ordusu ise hem karşılık vermeye çalışıp hem de aynı hızla geri çekilmektedir. İşgal altına giren topraklardaki ahali ise ne yapacağını bilemez durumdadır. Örneğin Erzurum'a girmek üzere olan Rus ordusu kentte büyük bir korku ve endişeye yol açmıştır.

"Bu sırada Erzurum tam bir ana baba günü yaşıyordu. Yenilgiden sonra kente kaçan Serasker, Rusların bozguna uğratıldığı söylentisini yaymış; fakat onun arkasından da serbest bırakılan tutsaklar, halka Kont Paskeviç'in bildirisini iletmişti. Böylece Seraskerin yalanı ortaya çıkmıştı. Az sonra Rusların hızla ilerlediği öğrenilmişti. Halk, kentin düşmana tesliminde söz etmeye başladı. Fakat Serasker ve ordu, savunmadan yanaydı. Bu sırada bir ayaklanma patlak vermiş, gözü dönen ayak takımı birkaç Frenk'i öldürmüştü.

26 Haziran sabahı, ordugâhımıza Erzurum ahalisinin ve Seraskerin delegeleri geldi. Gün görüşmelerle geçti. Delegeler akşam beşte Erzurum'a döndü... 

Ertesi gün ordumuz ilerlemeye başladı... Top dağı ele geçirildi. Kentin anahtarını getiren Türk delegeler, onun (harekâtı yürüten Kont Paskeviç'in, M.G.) karşısında yere  oturmuşlardı. Erzurum'da büyük bir kaynaşma olduğu göze çarpıyordu. Ansızın kent tabyasında bir ateş parladı, duman yükseldi ve Top Dağı'na doğru  gülleler uçmaya başladı. Bunlardan birkaç tanesi de Kont Paskeviç'in başının üstünden geçti. Kont bana dönerek  'görüyor musunuz Türkleri, onlara asla güven olmaz" (dedi. M.G)

Aynı anda, dünden beri kentte görüşmeler yapan Prens Bakoviç, dörtnala Top Dağı'na geldi. Serasker'in ve halkın kenti teslim etmeye çoktan razı olduklarını; fakat Topçu Paşa komutasında birkaç dik kafalı Arnavut'un bataryaları ele geçirerek ayaklandıklarını bildirdi. Generaller atlarını sürüp Konta yaklaştı. Türk bataryalarını susturmak için izin istediler. Kendi toplarının ateşi altında kalan Erzurum ileri gelenleri de aynı şeyi rica ettiler. Kont bir süre bekledi, sonunda 'artık fazla oldular' diyerek gereken buyruğu verdi." (10)

Rus ordusuyla birlikte kente giren Puşkin'in anlatımı tarihçiler için bulunmaz birinci elden kaynak gibi duruyor.

"Görülecek manzaraydı doğrusu. Türkler evlerinin düz damlarına çıkmış, asık suratlarla bizi seyrediyorlardı. Ermeniler, gürültülü bir kalabalık halinde sokaklarda birikmişlerdi. Çocukları, istavroz çıkararak ve hiç durmadan 'Hristiyan, Hristiyan' diye bağırarak atlarımızın önünde koşuyorlardı. Kaleye geldik, topçularımız içeri girdi." (11)

Serasker'in yanı sıra Osmanlı paşaları da tutsak alınmıştı Rus Ordusu tarafından.

"Paşalardan biri (korkunç derecede konuşkan, kuru bir ihtiyardı bu), bizim generallere hararetle bir şeyler anlatıyordu. Beni fraklı görünce  kim olduğumu sordu. Puşçin, bana şair unvanını verdi. Paşa, elini göğsüne koyup bir temenna çaktı. Çevirmen yardımıyla şunları söyledi:

'Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır, ne de dünya nimetlerinde gözü. Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; o yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.'

Paşanın tam bir Doğulu olarak söylediği bu sözler hepimizin hoşuna gitti. Ben Seraskeri görmek için dışarı çıktım. Serasker'in kaldığı çadırın girişinde, gösterişli bir Arnavut kaftanı giyinmiş, on dört yaşlarında, kara gözlü bir oğlan çocuğu olan gözdesi duruyordu.  Derin bir ümitsizlik içinde bir köşede oturuyordu. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti." (12)

İkinci kez bir gözdeden söz ediyor Puşkin. Her ikisi de Müslüman üstelik. Birincisi Rus Ordusu'ndaki bir Tatar  subay, ikincisi Osmanlı'nın Seraskeri.  Serasker nedir diyeceksiniz. Osmanlı İmparatorluğu’nda, sadrazamlık görevi bulunmaksızın ordunun komutanlığını yapan vezirlere verilen sandır diye karşılık vereceğim.

Osmanlı'da oğlancılık vardı. Osmanlı topraklarına gelen birçok Avrupalı gezgin bu konudan söz etmiştir seyahatnamelerinde. Wikipedia'da şu bilgiler de var: "Osmanlı'da oğlancılığın Orhan Gazi döneminde başladığı sanılmaktadır. Osmanlılara esir düşen Bizans İmparatorluğu'nun Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinsel ilişkinin çok yaygın olduğunu, özellikle Hıristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu söylemiştir." (12)

 

Puşkin'den son bir alıntı daha yapalım.

Tutsak düşerek Tiflis'e gönderilen Osman Paşa'nın ricası üzerine hareminin güvenliğinden emin olmak için bir ziyarette bulunmak üzere evine gidecek olan Rus heyetine Puşkin de katılır. Önce hareme alınmak istenmeyen heyet sonra zorunlu olarak haremin kapısında yalnızca bir kadınla görüştürülür.

"Örtünün altından cıvıl cıvıl bir kadın sesi yükseldi. Kocasız kalmış zavallı kadınlara gösterdiği ilgiden ötürü Konta teşekkür ediyor; Rusların davranışlarını övüyordu." (13)

Kadın büyük olasılıkla paşanın gözde kadınıydı veya konuşmaktan çekinmeyen kadınlarından biriydi. Puşkin de öyle düşünüyordu: "konuşanlar haremin gözdesi, yüreklerin hazinesi, aşkın gülü olmalıydı. Ya da ben öyle düşündüm." (13)

Puşkin'in anlatımlarında insanların gündelik yaşamları, hiçbir ekleme, çıkarma yapılmadan aktarılır. Günlük yaşamın yalınlığı ve güzelliği onun yapıtına olağanüstü bir değer katar. Zaten muazzam bir karmaşıklık içinde olan yaşama sözcüklerimizle müdahale etmeye, onu süslemeye veya çirkinleştirmeye  gerek var mı? Onu olduğu gibi aktarırsanız çok güzel bir şey yapmış olursunuz. Puşkin işte bunu başarmış bir yazardır.

Ben Metin Gülbay, herkese keyifli bir hafta sonu dilerim.

 

1- https://tr.wikipedia.org/wiki/Aleksandr_Pu%C5%9Fkin

* Kalmuklar Moğol asıllı Oyratlar'ın Kafkasya'ya da göçmüş olan bir koludur.

** Kirke: Eski Yunan mitolojisinde bir kadın büyücü.

2-Erzurum Yolculuğu, s.10-11, İş Bankası  Kültür Yayınları. Yapıt Ataol Behramoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

3-aynı yapıt, s.19.

4-aynı yapıt, s.32.

5-aynı yapıt, s.41

6-aynı yapıt, s.42.

7-aynı yapıt, s.43.

8-aynı yapıt, s.56.

9-aynı yapıt, s.60.

10-aynı yapıt, s.66.

11 aynı yapıt, s.68.

12- https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu%27nda_e%C5%9Fcinsellik

13-Erzurum Yolculuğu, s.79.

4 Eylül 2022 Pazar

Puşkin ve dönüşüm



Gökhan Yavuzel 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Gogol ile birlikte Rus edebiyatının yaratıcısı olarak kabul edilen Puşkin, henüz otuz sekiz yaşında iken, bir düello sonucu öldürülür. Puşkin’i ağır yaralayıp iki gün sonra ölmesine neden olan Dantes, bir Fransız subayı ve aynı zamanda Çar’ın tetikçiliğini yapan biriydi.  

Yıllar sonra, Rus edebiyatının bir diğer büyük ismi olan Maksim Gorki ise, yaşamının yirmi ikinci düellosunda öldürülen Puşkin’in intikamını almak ister.  

Gorki, Dantes’yi ısrarla düelloya davet eder, ancak Dantes, Gorki’ye yazdığı mektupta, ‘’Özellikle şiirlerinizi son derece beğendim ve çeviride bile büyüsünü kaybetmeyen bu şiirler karşısında tereddüt ettim. Hayır, Rus şiirini doğmakta olan ikinci güneşinden yoksun kılmak istemiyorum!’’ der. 

Gorki’nin söylemlerine göre, Dantes’nin bu mektubundan sonra, şiir yazmayı tamamen bırakarak roman alanında yazmaya başlar…  Ve bu sayede, Rus edebiyatının, evrensel dünya edebiyatına en büyük romancılarından biri kazanılmış,  özellikle “Ana” kitabıyla, Rus devrimine en büyük katkıyı yapan eserlerden birini gün yüzüne çıkarmış olur.  

Puşkin'in ölümünden sonra, Gogol, "Onun ölümünden sonra yaşama sevincimi yitirdim" dese de, edebi yazımı ve dünya görüşü açısından daha çok olgunlaşmasının aracı olmuştur.  

Farklı ama benzer dönüşümdeki bir başka durumu Orhan Kemal örneği üzerinden verebiliriz: 

Gencecik bu delikanlının o zamanki ismi Raşit Kemali’dir.   

Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalır, ilk edebi zamanları şiir üzerine yoğunlaşarak geçer. Günlerden bir gün Nazım Hikmet, Raşit Kemali’nin şiirlerinden tatmin olmadığı için, biraz alaycı ama sert bir üslupla eleştirir kendisini.  

Şiir yerine, öykü yazımı üzerine çalışmalarını sürdürmesini ısrarla vurgular. Kemali, ilk etapta yazmayı bırakacak bir düş ve moral bozukluğuna uğrasa da çaresiz hocasının sözünü dinler. Ve bu ağır ve sancılı dönüşümden sonra Raşit Kemali’den bir Orhan Kemal türemiş olur.  

Daha sonra ‘’Hanımın Çiftliği’’ ile Çukurova yaşamını, köylü ve ağa figürü arasındaki ilişki ve çelişmeleri, yıkılmakta olan toplumsal çürümeyi yalın bir dil kullanarak anlatır. Hatta diyebiliriz ki; Yaşar Kemal, Çukurova’yı anlatırken kullandığı esnek, yalın ve sürükleyici üslubu Orhan Kemal’den miras alarak esinlenmiştir. 

Şu birkaç örnek üzerinden, bazı dönüm noktalarının gururla, inatla veya zorlamayla olmasıdır. Ancak bu ve benzeri dönüşümlerin kayıpları acıyla yoğruldukları için kazançları da büyük olmuştur.  

Dönüşümün kendisi, duygulardaki devrimin başlangıcıdır. İnsan çoğu zaman; yerini, yurdunu, duygu ve düşüncelerini, ilgi alanını veya yönelişini değiştirmenin ızdırabını yaşar. Dönüm noktalarının ağırlığına bağlı olarak bu değişimlerin kalıcı hasarları olsa da, kişinin belki de fark etmediği diğer husus, zaman aktıkça daha çok gelişmesi, olgunlaşması ve güçlü olmasıdır.  

Temel amaç, bu dönüşümler yaşanırken hayata tutunabilmektir. Depresyon, umutsuzluk, kaygı, iradesizlik, güçsüzlük gibi kavramlara karşı yoğun bir çıkmaz içinde mücadele veriliyor olsa da, bu duygulardan çıkış yollarının bulunması herkeste farklı yolların bulunmasına sirayet ediyor. 

Bazen şans eseri, bazen güzel duygularla karşılaşarak iyileşme süreci başlar. Ancak bazen de durumlar daha çok kötüye gittiği için, benzer olumsuz duygularla karşılaşmak gelişimi duraklatabilir veya yavaşlatabilir. Gereğinden fazla kaygıya kapılmanın önünü tıkayacak çözümlerin bulunması ile iyileşmenin önü açılmış olur. Elbette burada temel belirleyici olan figür, kişinin kendisidir.  

Değişim zordur, bazen imkansız gibi görünebilir, bir önceki yaşamın yıkılışını hazmetmek büyük bir sorundur ancak bunu başarabilmekten başka yol yoktur. Çünkü yaşansa da yaşanmasa da hayat bir şekilde akıp gidiyor…

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Kentler ve Gölgeler - St. Petersburg - Dostoyevski, Puşkin (Ataol Behramoğlu)

 


Kentler ve Gölgeler - St. Petersburg - Dostoyevski, Puşkin (Ataol Behramoğlu)

Bir şehri farklı bir yazar/müzisyen/sanatçı ile tanıtan enfes bir belgesel.




16 Mayıs 2020 Cumartesi

Dostoyevski’nin efsanevi konuşması




Samih Güven





Dostoyevski ses getiren romanlarından sonra ulusal ve uluslararası düzeyde üne kavuşmuş, edebiyat dünyasında sağlam bir yer edinmişti. Bunun yanı sıra ülke sorunları hakkında hararetli fikirler ileri sürüyor, lafını sakınmıyordu. Slavcı görüşleri ile öne çıkan yazar Batılılaşmaya karşıydı. Rusya’nın kendi ruhuna, özelliklerine, halkın ahlaki gücüne, birliğine ve tekliğine vurgu yapıyordu.

1880 yılının Haziran ayında Moskova’da sıra dışı bir gün yaşandı. Bağışçıların oluşturdukları fonlarla bir Puşkin anıtı yapılmış ve açılışı için tören düzenlenmişti. Bundan önce yakındaki bir manastırda iki saatlik bir dini tören yapıldı ve daha sonra da anıtın açılış törenine geçildi. Toplantıya çok önemli isimler katılmıştı ve Dostoyevski de konuşmacılar arasındaydı.

Dostoyevski’nin ölümüne bir yıldan az bir süre kala yaptığı bu konuşma olağanüstü bir etki yarattı. Kimse konuşmanın bitmesini istemiyor, diğer konuşmacılar konuşma haklarından vazgeçebileceğini söylüyordu. Öne çıkan bir kadın bayılıp kalmıştı. Puşkin’i Rus edebiyatının peygamberi ilan eden Dostoyevski, o olmasaydı ondan sonraki yazarlar da olmazdı, demişti.

Konuşma, yazarın son yıllarındaki baş döndürücü başarısı olarak kabul edildi ve yazarın halkın gözündeki yerini çok daha yükseklere çıkardı. Puşkin’i övgülere boğan Dostoyevski kimi görüşlere  göre de fikirlerini etkili şekilde ifade etme fırsatı bulmuştu.

O dönem Slavcıların önderi olarak kabul edilen İvan Sergeyeviç Aksakov 8 Haziran’da Rus Edebiyatı’nı Sevenler Derneğinin düzenliği bu toplantıda Dostoyevski’nin yaptığı konuşmayı “olay” olarak nitelendirmişti.

Dostoyevski “Bir Yazarın Günlüğü” adlı Dergisinde daha sonra bu konuşmanın tamamını yayımladı ve yorumuna da yer verdi. Dostoyevski şu dört noktanın altını çizmişti:

1-Puşkin, zekası, temiz yüreği ve geniş öngörüsüyle kendi öz toprağından bağlarını koparmış ve halkın üzerine çıkmış aydın sınıfının bu hastalığını gözler önüne sermişti.

2-Rus değerlerinden, öz benliğinden ve gerçeklerinden fışkıran ve Rus ahlak güzelliğini yansıtan özgün tipleri ilk olarak Puşkin ortaya çıkarmıştı.

3-Puşkin aynı zamanda başka ulusların dehasıyla özdeşleşme ve evrenselliğe ulaşma başarısını da sağlamıştı.

4-Rus halkı ekonomik sorunlar başta olmak üzere birçok sıkıntısına rağmen yüreğinde sevgi, dayanışma ve evrensellik bilinci taşıyordu. Bu Rus halkına özgü bir özellikti ve Puşkin bunu aktarabilme başarısı göstermişti.

Genel olarak bakıldığında bir düelloda 38 yaşında hayata veda eden ve Rus edebiyatında çok önemli yeri bulunan Puşkin’e tıpkı Gogol gibi Dostoyevski de olağanüstü bir önem atfetmiştir. Şöyle demektedir: Bir Rus yazarı, ne ondan önce ne de ondan sonra Puşkin gibi halkıyla böylesine içten ve kardeşçe yakınlaşamamıştır.

23 Aralık 2019 Pazartesi

Puşkin’in Erzurum Yolculuğu




Aleksandr Puşkin, 1799 yılında Moskova'da doğdu. Babası Sergey, soylu bir ailedendir. Annesi Nadejda Çad’lı (Etopya’lı olduğuda söylenir) Abraham Hannibal’in neslindendir. Büyük Dedesi Abraham, Rus Çarı I. Petro’nun vaftiz oğlu ve çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Annesi ve babası eğitimli insanlardı. Puşkin, soylu bir aile ortamında büyüdü. İlk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti. 11 yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı.
Rusça çağdaş ve ulusal şekle ulaştı
Puşkin öncesi Rus yazarlarının ana yönelişleri, romantizm ve klasisizm olmuştu. Daha çok Batı edebiyatının etkisi altında doğmuşlar, Rus kültürü temeline yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşüncesiyle Rus halk duyarlılığını kaynaştırdığı eserlerinde, Rusçayı gerek sözcük dağarcığı ve gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış, zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir yapı kazandırmıştır. Şiirlerinin yanında Rus ve Dünya edebiyatına katkısı tartışılmayacak, ”Byelkin’in Öyküleri”, ”Dubrovski”, ”Yüzbaşının Kızı” v.b. öykü ve romanlarıyla hafızalarda yer etmiştir.
”Büyük Petro’nun Arabı”
Puşkin'in ilk roman denemesi olan yarım kalmış uzun hikaye ”Büyük Petro’nun Arabı”, şiirleriyle nam salmış bir yazarın düz yazıda da gayet başarılı olabileceğini göstermesi açısından çok önemli bir yere sahip. Adından da anlaşılacağı gibi Büyük Petro'nun, aslen Arap olan vaftiz edilmiş oğlu İbrahim'in yaşadığı bir aşk sonrası evliliği konu ediniyor.
Puşkin’in büyük dedesi Arap İbrahim, Çad Gölü’nün yanında doğmuştur. Daha küçük bir çocukken esir düşerek köle tacirleri vasıtasıyla İstanbul’a kadar getirilir. İstanbul Kapalı Çarşı’da zamanın Rus sefiri tarafından satın alınan İbrahim bir müddet sonra Moskova’ya gönderilir. Çalışkanlığı ve belki esmer sevimli haliyle Çar 1. Petro’nun beğenisini kazanır. Vaftiz edilerek Çarlık ailesinin içinde büyür. İlerleyen yaşlarında önemli görevlere getirilen İbrahim Hannibal’ın kıvırcık saçlı torunu dünyanın en çok bilinen şair ve yazarlarından olur.
Puşkin’in Erzurum Yolculuğu
Puşkin, 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte Erzurum'a kadar gider. 1836'da yayımlanan ''Erzurum Yolculuğu'' kitabı bu yolculuğun izlenimlerini yansıtır ve yazarın gezi türündeki başarılı bir eseridir. Batılı oryantalistlerden farklı olarak, abartısız, Doğu'yu kendi kimliği ve özellikleriyle anlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun o zamanın şartlarında doğu bölgesiyle İstanbul arasındaki karşıtlık ve çelişkileri dahice sezerek eserinde konu olarak işlemiştir.
Puşkin Moskova’dan başlayıp Erzurum’a kadar devam eden yolculuğunu, kitabının özeti gibi olan şu başlıklarla anlatıyor: Bozkırlar. Bir Kalmuk çadırı. Kafkas suları. Askeri Gürcü yolu. Vladikafkas. Osetinlerin ölü gömme törenleri. Terek. Daryal geçiti. Gürcistan'a ilk bakış. Hüsrev Mirza. Tiflis. Halk hamamları. Ermenistan'ın görünüşü. Çifte geçitler. Gergerler. Maden suyu kaynağı. Gümrü'de geceleme. Ararat. Sınır. Kars'tan ayrılış. Kont Paskeviç'in ordugâhı. Hakkı Paşa'yla savaş. Bir Tatar beyinin ölümü. Çoban köprüsü. Hasankale. Ilıca. Erzurum üstüne yürüyüş. Görüşmeler. Erzurum'un alınması.
Erzurum’da Puşkin Müzesi
İçinde olduğumuz 2019 yılı, Türkiye-Rusya Karşılıklı Kültür ve Turizm Yılı olarak devam ediyor. İki ülke kültürel etkinlikler kapsamında çok sayıda kültür, sanat ve devlet adamlarını bir araya getirdi. Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Atatürk Üniversitesi Rus Dili ve edebiyatı Bölümünün çabalarıyla Erzurum'da, Aleksandır Puşkin'in kaldığı ve ‘Erzurum Yolculuğu' adlı eserini yazdığı evde bir Puşkin Müzesi açılacak.
Yerli halk açılacak Puşkin müzesine ne kadar ilgi gösterir bilmiyorum ama son yıllar Erzurum kayak merkezine ve ‘Erzurum'a Yolculuk’ kitabında bahsedilen kükürtlü kaplıcalara gitmeye başlayan Rus turistlerin çoğunluk itibariyle uğrayacaklarını tahmin ediyorum. Yıllık ağırlanan turist sayısının 45 milyona ulaştığı Türkiye’ye en fazla ilgi, 6 milyonluk rakamla ilk sırada Rusya’dan gelenler oluşturuyor.

17 Şubat 2019 Pazar

Puşkin: Ey güzel ülke, uzak ülke / Ey bilmediğim ülke (seslendiren: Ezginin Günlüğü)





Şiir: Aleksandr Puşkin
Çeviri: Ataol Behramoğlu 
Müzik: Emin İgüs



Bilinmeyen Ülke
Ey güzel ülke, uzak ülke
Ey bilmediğim ülke
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi sürükledi sana
Bir de başımdaki şarap dumanları…

15 Eylül 2018 Cumartesi

Çevirmen Sabri Gürses ile Rusça, Rus edebiyatı ve çeviriler üzerine: Rus edebiyatı, Puşkin demektir



NATALIA KOLESNIKOVA




Çevirmen Sabri Gürses, Rus şair ve yazar Aleksandr Puşkin’in ‘Rus edebiyatının ilk romanı’ olarak adlandırılan manzum romanı Yevgeni Onegin’in Türkçe çevirisinin yayımlanmasının ardından Sputnik’e konuştu.

Çevirmen Sabri Gürses, "Bugüne kadar Turgenyev, Dostoyevski, Tolstoy, Gonçarov dahil Rusça'dan 30'a yakın eser çevirdim. Fakat ilk göz ağrım Yevgeni Onegin. Onu defalarca çevirdim. Çünkü benim için Rus edebiyatı Puşkin demektir. Hangi yazarı çevirsem ondan bir iz buldum, onun sesini tekrar gördüm. Bilerek ya da bilmeyerek onun izinden gitmek zorunda kaldım" diyor.

Nihal Yalaza Taluy, Leyla Soykut, Hasan Ali Ediz, Mehmet Özgül, Ergin Altay, Ataol Behramoğlu, Mazlum Beyhan, Ayşe Hacıhasanoğlu, Sabri Gürses, Koray Karasulu, Günay Çetao… Bunlarla sınırlı olmasa da bu isimler, cumhuriyetin ilk dönemlerinden günümüze Rus edebiyatını Türk okuruyla buluşturan çevirmenler.

Rus edebiyatının Türkçe'ye çevrilmeye başlanması, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine denk düşüyor. 1800'lerin sonunda ilk olarak Puşkin, Turgenyev, Lermontov'un bazı küçük öykülerinin ve şiirlerinin Türkçe'ye çevrildiği ve önce İstanbul'da yayımlanan gazetelerde, ardından kitap olarak yayımlandığı biliniyor. Cumhuriyet dönemine kadar çoğunluğu Ahmet Mithat Efendi'nin davetiyle 1890'da Rusya'nın Kazan şehrinden İstanbul'a gelen ve "Madam Gülnar" olarak bilinen doğubilimci Olga Lebedeva tarafından yapılmış olan Tolstoy ve Puşkin çevirileri Türkçe'de yayımlanmış.

Cumhuriyetle birlikte 1928'deki harf devriminin ardından Türkçe'ye çevrilen yabancı edebiyat eserlerinin sayısı artarken özellikle Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde faaliyet gösteren Tercüme Bürosu öncülüğünde 1940'larda yapılan klasik çevirileri, dünya edebiyatının Türkçe'ye aktarılmasında bir dönüm noktası oldu.

Bu dönemde ortaöğretimini Rusya'da tamamladıktan sonra Türkiye'ye gelen Nihal Yalaza Taluy'un yanı sıra eğitim için gönderildiği Sovyetler Birliği'nde Rusça öğrenen Hasan Ali Ediz yoğun olarak Rus klasiklerini çevirdi. Aynı dönemde yine eğitim için Sovyetler Birliği'nde bulunmuş olan dünyaca ünlü Türk şair Nazım Hikmet, Zeki Baştımar ile Tolstoy'un Savaş ve Barış romanını birlikte çevirse de bu çeviride o dönemde cezaevinde bulunan Nazım Hikmet'in ismi yer almadı. Daha sonra Baştımar'ın birçok Rus klasik çevirisi yayımlandı.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde 1936'da kurulan Rus Dili Kürsüsü'nün ilk mezunlarını vermeye başlamasıyla buradan mezun olan Ataol Behramoğlu, Ergin Altay, Mehmet Özgül gibi isimler ‘ikinci kuşak' Rusça çevirmenleri olarak Rusça edebiyat eserlerini çevirmeyi sürdürdü. Ardından Mazlum Beyhan ve Ayşe Hacıhasanoğlu Rusça'dan Türkçe'ye edebiyat çeviri yapan isimler arasında yer alırken ‘son kuşak' Rusça çevirmenleri olarak adlandırılabilecek Sabri Gürses, Koray Karasulu ve Günay Çetao isimleri öne çıkıyor.

‘PUŞKİN BENİM İÇİN İLK LİMANLARDAN BİRİ OLDU'

Gürses, Rusça'yı 1995 yılında, 23 yaşındayken, İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenmeye başlamış:

"Rusça öğrenmeye başlarken Rusça'nın büyüklüğü hakkında bir fikrim yoktu. Dili öğrendikten sonra geçmişte yaşadığı büyüklüğünü sürdürdüğü gibi gelecekte de büyüklüğünü sürdüreceğini gördüm. Rusça'nın bu kadar bitmek bilmez bir zenginliği olduğunu açıkçası bilmiyordum. İnsan yeni bir dile girdiği zaman yeni bir okyanusa giriyor; açıldıkça açılıyor, sonu gelmiyor gerçekten. İlla limanlar bulmak zorunda oluyorsunuz, bu limanlar da sanırım yazarlar oluyor. Bu açıdan şanslı oldum; Puşkin benim için ilk limanlardan biri oldu.
Puşkin'in Türkçe'de birçok çevirisi olmasına rağmen Yevgeni Onegin'in çevrilmemiş olduğunu gördüm. Rusça'yı öğrenirken benim aklımda bu eseri tanımalı, öğrenmeli, bu eseri Türkçe'ye katmalıyım düşüncesi doğdu."

Yevgeni Onegin, 2003 yılında Türkçe olarak Ahmet Necdet ve Kanşaubiy Miziev'in çevirisiyle Everest Yayınları ve Azer Yaran'ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı, ancak Gürses yine de Yevgeni Onegin'i çevirmekten vazgeçmemiş.

‘HANGİ RUS YAZARI ÇEVİRSEM PUŞKİN'DEN BİR İZ BULDUM'

Rusça'dan Türkçe'ye çeviriye 1999 yılında başlayan Gürses, "Bugüne kadar 30'a yakın eser çevirdim. Turgenyev, Dostoyevski, Tolstoy, Gonçarov dahil pek çok yazardan çevirim var. Fakat ilk göz ağrım Yevgeni Onegin. Onu defalarca çevirdim. Çünkü benim için Rus edebiyatı Puşkin demektir. Hangi yazarı çevirsem ondan bir iz buldum, onun sesini tekrar gördüm. Bilerek ya da bilmeyerek onun izinden gitmek zorunda kaldım" diyor.

Sabri Gürses, kendi Yevgeni Onegin çevirisini şöyle anlatıyor:

"Yevgeni Onegin'i 2015 yılında çevirmeye başladım ve Nabokov'un yaptığı gibi ‘serbest çeviri' yolunu izledim. Serbest çeviri; yani kafiyeleri bir kenara ayırıp asıl olarak anlamı, şiirin özünü vermeye çalıştım, bunun için de Puşkin'in karakterini olabildiğince vermeye çalıştım. Fakat kanımca kafiyesi olmayan ama yine de kendi iç ahengi olan şiirsel bir çeviri oldu. Onun için çeviriyi, Rus kültürüne yabancı olan okurların yakınlaşabilmesi için dönemle ilgili resimler, tablolar, notlara yer verdim. Dolayısıyla Rus kültürüyle ilgili ne öğrendiysem aktarmaya çalıştım."

‘RUS EDEBİYATIYLA AVRUPA EDEBİYATININ BİRBİRİNİ ETKİLEDİĞİNİ GÖRÜYORUZ'

Gürses'in edebiyatla ilişkisi çeviriyle sınırlı değil. Çeviriye başlamadan önce yayımladığı şiirleri ve ‘Sevişme', ‘Boşvermişler Bir Bilimkurgu Roman Üçlemesi' gibi romanları bulunuyor. "Her koşulda ciddi bir edebiyat yapmak için insanın doğru dürüst Rus edebiyatı bilmesi gerekiyor. Suç ve Ceza'yı bilmesi gerekiyor, Raskolnikov'u tanımış olması gerekiyor, Ecinniler'i okumuş olması gerekiyor" diyen Gürses, Rus edebiyatının dünya edebiyatı ile ilişkisini şöyle anlatıyor:

"Aslında Rus edebiyatının, modern Avrupa edebiyatını yarattığını görüyoruz. Küçük küçük etkileşimler olduğunu zaten biliyorduk ancak arşiv ve tarih çalışmasına girince daha büyük bir etkisi olduğunu görüyoruz. Örneğin Virginia Woolf'un Dostoyevski ile bağı benim yakın zamana kadar dikkatimi çekmemişti. İlk dönemde İngilizce'ye yapılan Rus edebiyatı çevirilerinin İngiliz edebiyatını nasıl etkilediğini görünce şaşırtıcı şeyler ortaya çıkıyor. Cidden form olarak etkilemiş. Ama tabii karşılıklı bir etki bu. Örneğin Tolstoy'un hayatına bakınca, gidip evini görünce Charles Dickens, Emily Brontë gibi yazarları okuduğunu görüyor insan. Aslında oradaki edebi biçimin Rusça'ya taşındığını, sonra da bunun bu eserlerin İngilizce'ye, Fransızca'ya çevrilince Avrupa'ya geri döndüğünü görüyoruz."

Sosyalist bir aileden geldiğini ve çocukluğundan itibaren Rus ve Sovyet edebiyatı ile iç içe büyüdüğünü söyleyen Gürses, "Benim yazma ile ilişki kurduğum dönem Sovyetlerin çöküş dönemine denk geliyor. Ben tam Sovyetler çöktükten sonra Rus edebiyatına ve diline giriyorum. Ama üzerimde aileden gelme Sovyetlere yönelik bir ilgi var; orada daha eşitlikçi, daha adil, halkın yararına yönelik bir kültür olduğuna dair. Rus klasiklerini algılarken de biz öyle algıladık" ifadelerini kullanıyor.

‘YAYINEVLERİ, YENİ RUS YAZARLARIN İNGİLİZCE'YE ÇEVRİLMESİNİ BEKLİYORLAR'

Rusça'dan Türkçe'ye yapılan çevirilerde Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev gibi Rus klasikleri ağırlığı oluştururken Gorki, Blok, Şolohov, Ostrovski'nin eserlerinin de aralarında bulunduğu Sovyetler Birliği dönemi edebiyatı da büyük ölçüde Türkçe'ye çevrilmiş durumda. Ancak son dönem Rus edebiyatı ise Türkiye'de sınırlı ölçüde tanınıyor.

Gürses, 2000'lerin başında kendisi ve birkaç çevirmen arkadaşıyla ‘Sadece klasikler çevrilmesin, çağdaş Rus edebiyatını da tanıtalım' çabası içinde olduklarını ancak bunda tam başarıya ulaşamadıklarını anlatıyor: "Örneğin 2000'lerde Viktor Pelevin çevrilmiş ama İngilizce'den çevrilmiş. Tamam, tanıtmış oluyorsunuz ama aktarmış olmuyorsunuz. Biz yeni kuşak insanlarız, bunu yapabiliriz diye düşündük, Kayhan Yükseler'le, Koray Karasulu, Günay Çetao ile bir site kurduk. Herkeste bu istek vardı. Ama yayınevine gidince anlatmak zor oluyor. Onun İngilizce'ye çevrilmiş olup oradan referans alıp gelmesini bekliyorlar. Sonra zaman içinde şunu fark ettim; çağdaş Rus yazarları da aslında İngilizce'den, küresel onay alabilecekleri bir dilden onay alarak harekete geçmeyi öncelikli buluyorlar."

‘EDEBİYAT PİYASASINDA DA STANDARTLAŞMA EĞİLİMİ YÜKSEK'

Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası edebiyat alanında da Batı'nın kültürel hegemonyasının baskın çıktığını ifade eden Gürses, "Kitapçılara bakınca da onu görüyorsunuz. Örneğin Rusya'da bir kitapçıya gittiğinizde Türkiye'dekiyle çok fazla ortak kitap olduğunu görüyoruz. Amerikan piyasasından gelen, eşzamanlı çevrilmiş kitaplar raflarda. Genelde piyasada bir standartlaşma eğilimi yüksek. O yüzden Rus yazarlar kendi kültürleri içinde de mücadele ediyorlar o raflara girmek, öne çıkmak, kendilerini tanıtmak için. Burada da öyle; yerli yazarlar kendilerini vitrinde göstermek için uğraşıyorlar. İki taraf da o anlamda sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Çok satan belli başlı isimler öne çıkıyor. Biz de bunun dışındakileri tanımakta zorluk çekiyoruz. Evet, çağdaş Rus edebiyatını çevirelim diye uğraştık ama sınırlı bir etkisi oldu. Fakat arada beklenmedik şeyler geliyor; ben şu yazarlar iyi diye bakıyorum, onları öneriyorum; sonra Alisa Ganiyeva diye beklemediğim bir isim çıkıyor. Beklemediğim kadar iyi bir edebiyatçı, teması, anlattığı şeyler ortak. Bunu bulmak, yakalamak gerekiyor. Evet, iki tarafta da eksiklikler var ama rastlantıları örtüştürebilirsek iyi eserler yakalanabiliyor. İsimden çok eğilimler, konular, temalar önemli" diyor.

‘YENİ BİR ŞEY KATABİLECEKSEM DAHA ÖNCE ÇEVRİLMİŞ ESERİ ÇEVİRİYORUM'

Gürses, daha önce Türkçe'ye çevrilmiş Dostoyevski, Turgenyev, Tolstoy gibi isimlerin klasik eserlerinin bazılarını yeniden Türkçe'ye çevirmiş. Daha önce çevrilmiş bir eseri Türkçe'ye çevirirken "Yeniden çevirirsem bunda benim katabileceğim yeni bir şey var mı?" anlayışıyla hareket ettiğini şöyle anlatıyor:

"Benim ilk yeniden çeviri yaptığım kitap Beyaz Geceler oldu. Ben Beyaz Geceler'i Nihal Yalaza Taluy'un çevirisinden okumuştum. Klasiklerin yeniden çevrilmesi için yayınevlerinden öneriler geliyordu fakat ben yenileri çevirmek; Andrey Belıy, Mihail Bahtin, Yuri Lotman gibi yazarlara öncelik vermek istiyordum. Klasik çevirilerini reddederken bir gün şunu fark ettim; Beyaz Geceler'in Taluy çevirisini okuduğumda ‘Bu, Dostoyevski değil, burada başka bir şey var, bunu bir de ben yapsam nasıl bir şey çıkar acaba' diye düşündüm. O arada çeviribilim yüksek lisansı yapıyordum, onun etkisi de olabilir. O dönem doğum günüm yaklaşıyordu, kendime doğum günü hediyesi vermiş olurum diye düşündüm. Beyaz Geceler'i çevirdim ve daha önce okuduğumdan başka bir eser olduğunu gördüm. Eser romantikleştirilmiş, cümleler kısaltılmış, kolay okunur hale getirilmiş, temposu düşürülmüş. Ve gördüm ki bu yazar, o yazar değil. Ondan sonra yeniden çeviri teklifi geldiğinde ‘bunda benim katabileceğim yeni bir şey var mı' diye baktım. Yeniden bir şey katmayacaksa zaten yapmaması gerekir çevirmenin. Fakat içimden ‘onu ben de yapayım' dediğim şeyler oluyor."

‘ÇEVİRİDE İNTİHALİ DURDURAMIYORUZ'

Türkiye'de çeviride intihal konusu da son dönemde edebiyat çevrelerinde sıkça tartışılan bir konu. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı'nın okullar için ‘100 Temel Eser' listesi yayımlamasının ardından aralarında Rus klasiklerinin de yer aldığı klasik eserlerin çok ucuz fiyatlara satılan bazen çevirmen isminin yer almadığı, bazen de bir çevirmenin çevirisinin başka bir çevirmen ismiyle yayımlandığı biliniyor.

Çeviride intihal konusunu sıkça gündeme getiren isimler arasında yer alan Sabri Gürses, "Tek tek çevirilerin intihalinden öte kitlesel bir intihalle karşı karşıyayız uzun zamandır. Bir gün eski çevirilerin yeniden basımına bakarken okullara 100 temel eseri dayattılar, onun ardından piyasa patladı. Sonra bir gazete kampanya yaptı, o kampanyada kitabı aldım, birebir aynısı. Ondan sonra ağı incelemeye başladım, dehşet bir ağ. Aleni olarak piyasada piyasa aktörlerinin kimin nasıl yaptığını bildiği bir durumla karşı karşıyayız. Bunu durdurmanın yollarını bulamamışlar, ya da işler fazla çetrefil. Takma isimle basılmış bir intihal gazete tarafından dağıtıldığında bunu basanlar da biliyor. Gazete kampanyası sırasından çeviribilim sitesinde düzenli olarak bu intihalleri dile getirdik, daha sonra çevirmenler birliği olarak bu intihalleri ortaya koyduk. Orada yavaş yavaş alenen isim söyleyemeyeceğimizi söylediler; bunun markaya zarar vereceği gibi sorunlar çıkartacağını söylediler. Ardından yayıncılar birliği ve çevirmenler birliği olarak bir rapor hazırladık, orada raporu hazırlayanlar olarak isimleri ilan etmemiz gerektiğini söyledik fakat yine aynı çekinceyle karşılaştık. Daha sonra çevirmenler birliğine üye olmuş isim saptadım ben. Bunu yapan yayınevini alenen uyaramayacağımız söylendi. Şimdi yıllar sonra çevirmen arkadaşın kitabının başka yerde kopyası çıktı" diyor.

Özellikle çeviride intihalle mücadelenin zorluğuna dikkat çeken Gürses, "İşin özü, intihal benim yaralı bir alanım. Durdurmak için çılgınca mücadele ediyoruz. Kitlesel yapılan intihaller var. Şu anda diyelim bir kitap fuarı düzenlenecek, orada satılanlar var. 2-3 TL'ye satılan çeviriler var, çevirmen ismi bile yok. Ama bunu durduramıyoruz" ifadelerini kullanıyor.

‘ÇEVİRMEN, YAZAR İLE YAN YANA DURMALI'

Gürses ile çevirmenin çeviride tutumunun ne olması gerektiği, yazar-çevirmen ilişkisini de konuşuyoruz. "Benim görüşüm, bir başka dildeki eser, sadece yazarın değil çevirmenin de eseri. Yazar ve çevirmen orada yan yana duruyorlar. Çevirmenin olabildiğince yazarın yaptığı şeyi kendi dilinde yapabilmesi lazım. Orada biçim olarak, üslup olarak, his olarak neyi gördüyse okura bunu aksettirebilmesi lazım. Çevirmen, edebiyatçı olmasa bile edebiyatı, özellikle kendi edebiyatını bilmeli. Kendi dilinde ifade etme olanakları nereye varmış, kendi kalem gücüne sahip olabilmeli ki onu aktarabilsin. Yoksa bir makineye veririz, aynısını verir, o zaman bir sorun kalmaz. Çevirmen ve yazar yan yana durmalı ve çevirmen, yazarın yaptığını kendi dilinde yapmalı. Çevirmen kendini illa göstersin, öne çıksın gibi bir görüşü de savunmuyorum, ama aslında gerçekte olan şey o. Çevirmen perspektifinden baktığımda, örneğin Calvino'yu okurken doğru anlayabilmem benim için önemli. Onun ne dediği konusunda çevirmenin beni yanıltmaması lazım. Ama Calvino mu çevirmen mi ben onu düşünmemeliyim. O anlamda ikisi yan yana duran kişiler olmalı" diyor.

Sabri Gürses şu anda Tolstoy'un bütün eserlerinin Türkçe'ye çevrilmesi üzerinde çalışıyor. Tolstoy Yasnaya Polyana Müzesi ile ortak bir çalışmaya girdiklerini anlatan Gürses, "Tolstoy'un bütün eserlerinin Türkçe'ye kazandırılması üzerinde çalışıyoruz. Birkaç yıl içinde yaklaşık 33 cilt halinde Tolstoy'un bütün eserlerini Türkçe'ye kazandırmış olacağız. Daha önce dağınık olarak yayımlanmış eserleri külliyat halinde toparlayacağız" diyor.