Moskova

Moskova
Cenk Başlamış'tan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cenk Başlamış'tan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2025 Perşembe

Rusçanın ‘g’ sorunsalı


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Ruslar herkesten farklı olduklarını, başka hiçbir ülkeye ya da halka benzemedikleri düşünür, hatta bu konuda tarihe geçmiş bir söz vardır:

Rusya akılla anlaşılamaz,

Arşınla ölçülmez,

Yalnız ve özgündür,

Ona sadece inanılır…

Fyodor Tyutçev’e ait bu dizeler kısaca “Rus ruhu” olarak tanımlanan farklılığın “gurur madalyası” gibi kuşaktan kuşağa aktarılır.

Ruslara kalırsa yabancılar “Rus ruhu”nu anlamaz, anlayamaz.

Bu tabii felsefi bir tartışma ama Rusların kimi konularda gerçekten farklı olduğunu gündelik hayatta görmek mümkün.

Örneğin, turist olarak Moskova’ya gittiniz, acıktınız ama Rusça bilmiyorsunuz, lokantada anlaşma sorunu yaşamamak için adını herkesin bildiği ünlü Batılı “fast food” zincirine koşuyorsunuz. Sıra size geldiğinde, kendinizden emin bir ses tonuyla ama parmaklarınızla da göstermeyi ihmal etmeden siparişinizi İngilizce veriyorsunuz:

-2 hamburger…

-???

Anlayamayacak ne var ki bunda, kasadaki kızcağız ya duymadı ya da kafası karışık herhalde diye düşünerek siparişinizi tekrarlıyorsunuz ama karşınızdaki gözlerin size yine soru dolu bakışlar attığını fark edince için için sinirlenmeye başlıyorsunuz.

Ama durun, sakin olun, burası Rusya, bazı şeyler kolay değildir burada!

Peki sorun ne?

Aslında çok basit: Ruslar tüm dünyanın “hamburger” dediğine “gamburger” diyor!..

Şaşırdınız mı?

Şaşırmayın çünkü “gamburger” istisna değil, bunun “Gitler”i var, “Gamburg”u var “Gollanda”sı var, “Robin Good”u var, “Gonk Kong”u var, “Geredot”u var, “Gavana”sı var, “Garry Potter”ı var, “Gollivud”u var, “Gasan”ı var, “Gans”ı var, var da var..

Bize garip geliyor ama özellikle Latin dillerinde “h” ile başlayan çok sayıda sözcük Rusçada “g” ile başlıyor.

Neden?

Bir açıklama şu:

“Latin alfabesindeki ‘h’ Rus alfabesindeki daha çok hı sesiyle, yani Rusçadaki ‘х’ harfiyle özdeşleşmiş”

Böylece kimi zaman “х” harfi kullanılsa da “h” ile başlayan yabancı sözcüklerde nedense çoğunlukla “g” (Rusçada г) harfi tercih edilmiş.

St. Petersburg Devlet Üniversitesi Rus Dili Ana Bilim Dalı öğretim görevlisi ünlü dilbilimci Svetlana Drugoveyko-Doljanskaya bu durumu şöyle açıklıyor:

“Rus alfabesindeki harfler Rusça konuşma dili için tasarlanmış ve ona göre ayarlanmış. Eğer yabancı bir kelime kullanılacaksa, bu durumda yabancı kelimenin telaffuzunu net söyleyecek bir Rus harfini tercih etmek zorunda kalıyoruz.”

Bu bir açıklama gibi görünüyor ama ortada yine de bir karmaşa var: İngilizce “Harry” başına “g” getirilerek Rusçalaştırılırken, örneğin “Harrison’ “yazarken başına “hı” sesi veren “x” harfi getiriliyor, tıpkı “Hikmet”in “g” ile “Gikmet” değil de “x”le yazılması gibi. Rusya’da yaşayan Türklere en ilginç gelen ise “Haydar”a “Gaydar” denilmesi..

Neden, belli değil.

“G”leştirmenin ne zaman başladığı konusunda da rivayet muhtelif, en az birkaç yüzyıllık geçmişi olduğundan söz ediliyor. Buna neden gerek duyulduğu konusunda bir başka açıklama olarak, 16-17 yüzyıllarda kilisenin Rusya’yı “Batı’nın etkisinden korumak istemesi”ni gösterenler de var.

İlginç tabii ama sonuç olarak “g” ve “h” meselesi çok da büyütülecek bir konu değil, orası Rusya ve Rusların kuralları geçerli, ha “hamburger” ha “gamburger!”

Aslına bakarsanız bu durum yabancılara sempatik bile geliyor; öyle ya, hayatınız boyunca “Hitler” diye bildiğiniz kişiden “Gitler” ya da “Robin Hood”dan “Robin Good” diye söz edildiğini duyunca ister istemez yüzünüze bir gülümseme yayılıyor…

25 Aralık 2024 Çarşamba

Tarihin kırılma anı

 

Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Sovyetler Birliği’nin 74 yaşında yıkılması, 20. yüzyılın en önemli olaylarından başında geliyor.

Son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un televizyona çıkarak istifa ettiğini açıkladığı 25 Aralık 1991 Sovyetler Birliği’nin resmen dağıldığı tarih olarak kabul ediliyor. Dev imparatorluğun parçalanması sadece Sovyet topraklarında değil, uluslararası alanda da pek çok değişikliğin tetikleyicisi oldu. Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyet bağımsız ülkelere dönüşürken iki kutuplu dünya düzeni son buldu. Bu bakış açısıyla, 25 Aralık 1991’de tarihin akışı değişmeseydi, belki de günümüzde, örneğin Orta Doğu’daki gelişmelerin hiçbiri yaşanmayacaktı ya da mesela Rusya-Ukrayna savaşı çıkmayacaktı.

Yuriy Levda şirketinin 2019 yılında yaptığı anketine göre Rusya halkının yüzde 49’u, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının utanç ve üzüntü kaynağı olduğunu düşünüyor.

Günümüzde Rusya topraklarında yaşayanların yaklaşık yarısının üzüldüğü dağılmanın nedeni neydi?

Kanımca, birinci neden Batı ile girişilen üstünlük ve rekabet mücadelesinin sonucu kaynakların silahlanma ve uzay çalışmalarına aktarılması.

Buna bağlı olarak, sosyalizmi kurma misyonunu üstlenen ve önemli başarılar da elde eden Sovyetler Birliği’ni yönetenlerin zamanla oligarşik bir yapıya dönüşmesi ve halkla bağlarının kopması. Ayrıcalıklı bir sınıf haline gelen yöneticiler halkın gündelik ihtiyaçlarını göz ardı edince devletle vatandaş arasında uçurum oluşmaya başladı. Önceliği uzaya ve silahlanmaya veren yöneticiler özel mağazalardan alışveriş yaparken, piyasada bulunmayan basit bir malla, örneğin domates ya da muzla karşılaşma umuduyla vatandaşlar naylon torbalarını yanından ayıramıyordu. Bir zamanlar gururla ve özveriyle devletle beraber sosyalizmi kurma mücadelesi veren halk yöneticilerin sahip oldukları ayrıcalıkları ve kendi kötü hayatlarını görünce ideallerinden vazgeçmeye, kendini çekmeye başladı. Heyecanı kalmayan, aldatılmış hisseden ve motivasyonunu kaybeden insanların çalışması için bir neden kalmadı.

O günleri gözümüzde canlandırabilmek için bir örnek…

1980’lerin sonunda tüketim malları açısından Moskova’da durum şöyleydi:

Büyük mağazalardan birinin kapısından giriyorsunuz, belki yüz metre boyunca bomboş rafları seyrederek kapıdan elleri boş halde çıkıyorsunuz.

Ya da ender de olsa aynı mağazada bir kuyruk görüyorsunuz, bir daha ne zaman karşılaşacağınızı bilmediğiniz için o anda neyin satıldığını bile bilmeden, ihtiyacınız olup olmadığını sorgulamadan hemen kuyruğa dahil oluyorsunuz. (Tabii, kuyruk sırası size geldiğinde, o gün çalışmak zorunda kalmasının acısını sizden çıkan tezgahtarın hakaretlerini de yutmanız gerekiyordu.)

Moskova’da yaşadığım o günlerde bir Batı ülkesinden ithal edilen çamaşır deterjanı görünce bir daha bulamam korkusuyla iki yıl yetecek deterjan stoklamıştım…

Benzer şekilde, o günlerde Doğu Almanya’da KGB görevlisi olan günümüzün lideri Vladimir Putin ve eşinin ülkeye dönüş yaparken eski çamaşır makinesini yanlarında getirmesinin nedeni farklı değildi.

Sovyet halkının, önceleri umut olarak gördüğü ve desteklediği Mihail Gorbaçov’un kısa sürede düş kırıklığına ve nefret edilen bir figüre dönüşmesinin nedeni de tüketim malları sıkıntısına bir türlü çözüm bulamamasıydı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasında elbette dış nedenler de vardı ama bunlar da kısmen yine iç nedenlere bağlıydı.

Batı’nın amansız ambargosuna ek olarak petrol fiyatlarının düşmesinin Sovyetlerde yıkıma yol açmasının nedeni, ekonominin enerji kaynaklarının ihracına bağlı olmasıydı. Burada da kaynakların belirli alanlara kaydırılması tercihinin yol açtığı sorun karşımıza çıkıyor.

74 yıl ayakta kalan Sovyetlerin yıkılması Batı’da “kapitalizmin komünizmi yenilgiye uğratması” olarak gösteriliyor.

Ama bu doğru değil.

Değil çünkü ne Sovyetleri yöneten ayrıcalıklı sınıfın ne de Komünist Parti’nin de artık komünizmle bağlantısı kalmıştı. Dolayısıyla ideolojik bir yenilgiden söz etmek olanaksız, olsa olsa komünist görünümlü bir sistemin yıkılışından bahsedilebilir.

Peki, yıkılışından 33 yıl sonra Rus halkı o günleri neden özlemle anıyor?

Birincisi, dünyaya kafa tutan bir ülkenin, iki süper güçten birinin vatandaşıydılar, bu yüzden gururluydular. İkincisi, devlet bir “baba” gibi herkesin yardımına koşuyordu. Örneğin, küçük ve kalitesiz de olsa, kimi zaman birkaç aile paylaşmak zorunda da kalsa, herkesin başını sokacak bir evi vardı. Elektrik, su ve doğal gaz gibi hizmetlerden sembolik bir ücret alınıyordu.

Sovyetler Birliği yıkılınca “devlet baba” kayboldu, yerini piyasa ekonomisi aldı ve vatandaşlar kendilerini sokağa atılmış çocuk gibi hissetmeye başladı, 1980’lere mal yokluğunun damgasını vurmasını ise-ankete bakılacak olursa-pek hatırlayan kalmadı.

Peki, Sovyetleri Gorbaçov’u mu yıktı?

74 yıllık bir imparatorluğun dağılmasının sorumluluğunu, son altı yılında iktidar koltuğuna oturan kişinin sırtına yüklemek “tıkır tıkır işleyen bir makineyi o bozdu” anlamına gelir.

Elbette Gorbaçov’un da büyük sorumluluğu vardı; hastaya koyduğu teşhis doğruydu ama iş tedaviye gelince eli ayağı birbirine dolanmış, kafası karışmış, kararlı hareket edememişti.

Ama “Sovyetleri o yıktı” demek sorunları halının altına süpürmek olur.

3 Aralık 2023 Pazar

Moskova valizimdeki eşyalar


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Yakın tarihte dünyada en çok yakınlaşan ülkeler listesi yapılsa Türkiye ile Rusya mutlaka ön sıralarda yer alır.

1980’lerin sonuna kadar ayrı kamplarda yer alan iki ülke birbirlerine “potansiyel düşman” gözüyle bakar ve araya mesafe koyardı. Vatandaşlar arasında ise hemen hemen hiçbir ilişki yoktu, örneğin İstanbul’da bir Rus, Moskova’da ise bir Türk turist görmek neredeyse olanaksızdı.

Ama köprünün altından çok su aktı ve Türkiye ile Rusya hem devlet hem de vatandaş düzeyinde bir hayli yakınlaştı.

Yaygın yapılan yanlışın tersine Türkiye ile Rusya komşu değil çünkü ortak bir sınırı yok ama iki ülke aynı coğrafyayı paylaşıyor.

Bu yakınlığın da etkisiyle Türkiye’ye gelen Rus vatandaşlarının sayısının artması, Rusya’yı ziyaret eden Türklerin çoğalması ve buna karma evliliklerin eklenmesiyle karşılıklı bilgi arttı, ön yargılar kısmen yıkıldı. Elbette, yüzyılların kopukluğunu, yanlış anlamalarını bir çırpıda gidermek olanaksız olduğu için daha gidilecek çok yol var.

Yıldırım hızıyla gelişen yakınlaşma ister istemez Moskova’ya ilk gidişimi hatırlattı. Yanlış hatırlamıyorsam 27 Ocak 1989’du Moskova’ya ilk ayak basışım. Devir Sovyet devriydi, şu anda neredeyse saat başı Moskova’ya uçak kaldıran Türk Hava Yolları Sovyetler Birliği’ne uçmuyordu, İstanbul’dan gidilebilecek tek havayolu Aeroflot’tu.

Gittiğim ülke kelimenin gerçek anlamıyla yoklukta olduğu için valizimi, daha doğrusu valizlerimi tıka basa doldurmuştum. Aradan uzun süre geçtiği için hepsini hatırlamak olanaksız olsa da Moskova valizimin içinde giysi dışında şunlar vardı:

Beyaz peynir, kaşar peyniri, zeytin, iğne, iplik, makas, sabun, tuvalet kağıdı, şampuan, deterjan, ütü, çay, kahve, bulgur, pirinç, baharatlar, hazır çorba, fındık ve iki kilogram ayşekadın, evet ayşekadın, bildiğimiz fasulye.

Moskova’ya gitmeme önayak olan rahmetli Mehmet Ali Birand’a, yakın arkadaşı olan Moskova Büyükelçisi Volkan Vural’la eşi Gülperi Vural’a ne hediye götürmemin uygun olacağını sorduğumda “lokum” cevabı alacağımdan çok emindim.

Ama Birand “2 kilo ayşekadın götür, Moskova’da bulunmuyor” deyince yanlış duyduğumu sanarak soruyu tekrar ettiğimi hatırlıyorum.

Çaresiz ayşekadınları yüklendim.

Ama Birand haklıydı çünkü maddi değeri az (yani o zamanlar), manevi değeri ise paha biçilmez bir hediye götürdüğümü Gülperi Hanım’ın yüzünde beliren mutluluk ifadesini görünce anladım.

Havaalanı’nda beni elçilikte çalışan Metin Yüz karşıladı ve uzun süre Milliyet’in Moskova bürosu olarak kullanacağım Don Sokağı’ndaki eve götürdü.

Kenti ilk dolaşmaya çıktığımda bomboş mağaza raflarıyla karşılaşınca bu kadar eşyayı boşuna getirmediğimi anladım.

Yıllar içinde yukarıdaki listeye akla gelebilecek her şey, faks makinesinden halıya, nevresimden araba amortisörü ve balataya, sucuktan simide neler eklendi neler!

Evdeki telefonum dağılmak üzereydi ama yenisi satılmadığı için koli bantlarıyla tutturmak zorunda kalmıştım. Koli bantları da işe yaramayınca bir umut Panasonic’in yeni açılan Moskova temsilciğine gittim. Bana Japonya’dan ithal etmek dışında bir seçeneğim bulunmadığını söylediler. Aylarca bekledikten sonra gümrüğe gidip telefonumu aldım!

Ama bu durum 1990’ların ortasında değişmeye başladı, 2000’lerde tümüyle değişti ve Moskova’da yokluğu çekilen neredeyse hiçbir ürün kalmadı.

İlk zamanlar Moskova’daki Türkler sayılıydı, resmi ziyaretler dışında Türkiye’ye gelen Rus sayısı ise herhalde “0”dı.

Aradan 30 yıldan fazla zaman geçti, tablo tümüyle değişti, şu anda Moskova ve St. Petersburg’da on binlerce Türk vatandaşı yaşıyor. Her yıl milyonlarca Rus turist Türkiye’ye geliyor.

Bunlara, sayısı tahminen 100 bini aşan karma evlilikleri, çoğunun adı “Deniz” ve “Derya” olan çocukları ve İstanbul’da yaşadığı tahmin edilen on binlerce Rus vatandaşını da eklemek gerekiyor.

Nereden nereye?

Artık büyük olasılıkla Moskova’ya ayşekadın götürmüyor kimse…

18 Kasım 2023 Cumartesi

‘Rus ruhu’ üzerine

 


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir süre önce “geleneksel manevi ve ahlaki değerlerin korunması ve güçlendirilmesine” yönelik bir kararname imzaladı.

Kararnamede yer alan 17 madde arasında, vatanseverlik, maneviyatın maddiyatın önünde olması, güçlü aile, karşılıklı yardımlaşma ve merhamet de bulunuyordu.

Bu kararname dış dünyada fazla ilgi çekmedi ve neden gerek duyulduğu konusunda üzerinde pek durulmadı.

Ama iş maneviyata gelince, pek çok ulus diğerlerinden farklı, özgün ve üstün olduğuna inansa da bu konuda Rusları ayrı bir yere koymak gerekir.

Putin’in iki yıl önce yaptığı bir tanıma bakılırsa, “Rusya sadece bir ülke değil, zengin gelenekleri, çok kimlikli karakteri, sayısız kültür ve inancı sayesinde farklı bir uygarlık…”

Ancak Rusya’nın ve Rusların diğer tüm ülkelerden ve uluslardan farklı olduğu görüşü, daha doğrusu iddiası yeni değil, hatta yüzyıllar öncesine dayanıyor.

Rusya ile biraz ilgisi olanların yakından bildiği bir dörtlük vardır:

“Rusya akılla anlaşılamaz

arşınla ölçülmez

kendine hastır

Rusya’ya sadece iman edilir…”

Dörtlük 1800’lerde yaşamış Rus şair ve diplomat Fyodor Tyutçev’e ait.

Bu öyle bir dörtlük ki, ilk bakışta yergi içerdiği izlenimi bırakıyor ama aynı zamanda Rusya’nın, “akılla, mantıkla anlaşılamaz, çözülemez, başkalarına benzemez manevi kimliği“ne vurgu yapıyor.

Bu tanım yüzyıllardır Rusların kendileriyle övünmek için söylediği “Rus ruhu”nda bayraklaşan, somutlaşan bir söze dönüştü.

Bir ülkenin akılla çözülememesi, özellikle kendi ülkelerinde akılcılığın hakim olduğu Batılıların anlamakta güçlük çektiği bir durum.

Ama bu onlar için ne kadar anlaşılmaz bir şeyse, Ruslar için de o kadar gurur kaynağı.

Örneğin, bir yabancı Rus arkadaşına Rusya’da anlayamadığı, kavrayamadığı şeyler olduğunu söylese kendisine hemen bu dörtlük hatırlatılır. Zaten Ruslara göre, bir yabancı Rusya’yı kesinlikle anlayamaz çünkü “dünya bir yana Ruslar bir yanadır, onlar başka, bambaşkadır…”

Bu durumla karşılaşan bir yabancı ister istemez ya aşağılık kompleksine kapılıyor ya da “Nasıl yani, Ruslar uzaylı mı, nasıl diğerlerinden bu kadar farklı olabilir ki…” diye tepki gösteriyor.

Ama tabii ülkelerine eleştirel bakan Ruslar da yok değil.

Bunlardan biri de, Tyuçev’le aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamış filozof Pyotr Çaadayev.

Bakın o ne demiş?

“Bazen bana öyle geliyor ki, Tanrı Rusları diğer halklara nasıl yaşamamaları gerektiğini göstermek için yarattı. Rusya toplumunun kimliği hiçbir zaman olmadı. Yok. Olmayacak da. Zaten gerek de yok. Tıpkı Rusya gibi halkı da dünyaya bir ders olarak varlığını sürdürüyor…”

Haliyle o zamanlar bu sert sözleri söylemenin bir bedeli vardı.

İmparatorluk Çadaayev’i “deli” ilan etti ve eserlerini yasakladı.

Tyuçev mi haklı yoksa Çadaayev mi?

Galiba Rusya’ya uçlardan bakan ikisi de haksız…

12 Kasım 2022 Cumartesi

'Rus ruhu' üzerine


Cenk Başlamış

 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin çarşamba günü “geleneksel manevi ve ahlaki değerlerin korunması ve güçlendirilmesine” yönelik bir kararname imzaladı.

Kararnamede yer alan 17 madde arasında, vatanseverlik, maneviyatın maddiyatın önünde olması, güçlü aile, karşılıklı yardımlaşma ve merhamet de bulunuyor.

Konu maneviyata gelince, pek çok ulus diğerlerinden farklı, özgün ve üstün olduğuna inanır ama bu konuda Rusları ayrı bir yere koymak gerekir.

Putin’in iki yıl önce yaptığı bir tanıma bakılırsa, “Rusya sadece bir ülke değil, zengin gelenekleri, çok kimlikli karakteri, sayısız kültür ve inancı sayesinde farklı bir uygarlık...”

Ancak Rusya’nın ve Rusların diğer tüm ülkelerden ve uluslardan farklı olduğu görüşü, daha doğrusu iddiası yeni değil, hatta yüzyıllar öncesine dayanıyor.

Rusya ile biraz ilgisi olanların yakından bildiği bir dörtlük vardır: 

“Rusya akılla anlaşılamaz

arşınla ölçülmez

kendine hastır

Rusya'ya sadece iman edilir…"

 

Dörtlük 1800’lerde yaşamış Rus şair ve diplomat Fyodor Tyutçev’e ait.

Bu öyle bir dörtlük ki, ilk bakışta yergi içerdiği izlenimi bırakıyor ama aslında Rusya'nın, "akılla, mantıkla anlaşılamaz, çözülemez, başkalarına benzemez manevi kimliği"ne vurgu yapıyor.

Bu tanım yüzyıllardır Rusların kendileriyle övünmek için söylediği "Rus ruhu"nda bayraklaşan, somutlaşan bir söze dönüştü.

Bir ülkenin akılla çözülememesi, özellikle kendi ülkelerinde akılcılığın hakim olduğu Batılıların anlamakta güçlük çektiği bir durum.

Onlar için ne kadar anlaşılmaz bir şeyse, Ruslar için de o kadar gurur kaynağı.

Örneğin, bir yabancı Rus arkadaşına Rusya’da anlayamadığı, kavrayamadığı şeyler olduğunu söylese kendisine hemen bu dörtlük hatırlatılır. Zaten Ruslara göre, bir yabancı Rusya’yı kesinlikle anlayamaz çünkü “dünya bir yana Ruslar bir yanadır, onlar başka, bambaşkadır...”

Bu durumla karşılaşan bir yabancı ister istemez ya aşağılık kompleksine kapılıyor ya da “Nasıl yani, Ruslar uzaylı mı, nasıl diğerlerinden bu kadar farklı olabilir ki...” diye tepki gösteriyor.

Ama tabii ülkelerine eleştirel bakan Ruslar da yok değil.

Bunlardan biri de, Tyuçev’le aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamış filozof Pyotr Çaadayev.

Bakın o ne demiş?

“Bazen bana öyle geliyor ki, Tanrı Rusları diğer halklara nasıl yaşamamaları gerektiğini göstermek için yarattı. Rusya toplumunun kimliği hiçbir zaman olmadı. Yok. Olmayacak da. Zaten gerek de yok. Tıpkı Rusya gibi halkı da dünyaya bir ders olarak varlığını sürdürüyor...”

Haliyle o zamanlar bu sert sözleri söylemenin bir bedeli vardı.

İmparatorluk Çadaayev’i “deli” ilan etti ve eserlerini yasakladı.

Tyuçev mi haklı yoksa Çadaayev mi?

Galiba Rusya'ya uçlardan bakan ikisi de haksız...

4 Eylül 2022 Pazar

Gorbaçov'a uçakla Türk lahmacunu



Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Salı günü hayatını kaybeden Sovyet lideri Mihail Gorbaçov, 2019 yılında çıkan kitabı “Bahiste Neler Var: Küresel Dünyanın Geleceği” kitabında bir anlamda itirafta bulunarak Sovyetleri yaşatmanın aslında mümkün olduğunu söylüyor ve “Ülkenin birliği için son ana dek mücadele ettim. Ama Boris Yeltsin liderliğindeki Rusya bölünme yoluna gitti" diyordu. 

Haklı mı? 

Hayır. 

Haksız mı?  

Hayır. 


Koca bir imparatorluğun dağılmasından onun sorumlu olup olmadığı polemiğini bir kenara bırakarak Gorbaçov'un yaptıklarıyla ve yapmadıklarını tarihe geçtiğini kabul etmek gerekiyor. 

Çünkü yakın geçmişte, sadece kendi ülkesindeki değil, uluslararası dengeleri de onun kadar kökten değiştirebilmiş, hatta paramparça etmiş ikinci bir lider yok. 

1985 yılında Gorbaçov, artık tarih kitaplarında kalan Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin (SBKP) genel sekreterliğine geldiğinde önünde olağanüstü zor bir görev vardı: Çağın gerisinde kalmış, bürokrasi imparatorluğu haline gelmiş bir ülkeyi dönüştürmek. Adları ne kadar "komünist" de olsa, Sovyetleri yönetenlerin aslında herhangi bir ideolojisi yoktu, daha doğrusu tek istedikleri sahip oldukları ayrıcalıkları sürdürebilmekti. 

"Soğuk Savaş" yıllarında Beyaz Saray-Kremlin çekişmesi uluslararası dengeyi sağlıyordu ama Sovyetler asıl gücünü nükleer silahlardan alıyordu. Sovyet yönetimi önceliği ve kaynaklarını silahlanma ve uzaya ayırmış, kendini ABD ile rekabete kaptırmış, halkının mutluluğuna aldırmaz olmuştu. Evet, insanların barınma ve ısınma gibi temel ihtiyaçlar ücretsiz karşılanıyordu ama yaşam kalitesi son derece düşüktü.

Tüketim malı sıkıntısının baş gösterdiği bir dönemde iktidara gelen Gorbaçov, ülkenin reforma ihtiyacı olduğunu görüyordu ama hem ne kadar ileri gitmesi gerektiğini kestiremiyor hem de ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen grubun direnişinden korkuyordu. Gorbaçov'un iktidardaki yılları kararsızlıklarla, bir ileri iki adım geri atmalarla ve "nomenklatura" olarak adlandırılan hakim sınıfın direnişiyle geçti, sonuçta ise ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildi. 

Gorbaçov'un ekonominin yeniden yapılanmasını öngören "perestroyka" ve siyasi şeffaflık için ortaya attığı " glasnost" reformları kelimenin tek anlamıyla cini şişeden çıkardı. Olaylar, onun tahmin edebileceğinin çok ötesine, önüne çıkan her şeyi yok eden, kendisini bile sürükleyen bir tsunamiye dönüştü. O dev dalgalar sadece Sovyetleri değil bütün Doğu Bloğu'nu, hatta "Berlin Duvarı"nı yıktı. Kendisi için işin en trajik yanı ise, yok etmeye çalıştığı siyasi rakibi Boris Yeltsin'in sonradan ona hayatı zindan etmesi oldu. 

Bugün Rus halkının gözüyle bakıldığında, ülkenin 1991 yılı sonunda parçalanmasının tek sorumlusu Gorbaçov. Hem sorunları çözemeyen hem de Sovyetlerin dağılmasını engelleyemeyen Gorbaçov öldüğü ana kadar uluslararası alanda çok popülerdi ama halkı kendisinden hep nefret etti.

Malum, yabancı politikacıları "Türk dostu" ya da "Türk düşmanı" olarak etiketlemeyi çok severiz...Bu gözle bakıldığında Gorbaçov'un 1985-1991 arası, bırakın dost olmasını Türkiye'ye sempati duyduğunu söylemek bile olanaksız. "Soğuk Savaş"ın gözlükleriyle bakan Gorbaçov için Türkiye-elbette açıkça söylemese de- adını ağzına bile almaya değmeyecek bir düşmandı. 

Ama Türkiye hakkındaki görüşleri 1990'ların başında Yapı Kredi Bankası'nın Moskova Temsilcisi Erhan Özçelik'in girişimiyle İstanbul'a ve Ankara'ya gelip bankanın düzenlediği konferanslara katılınca değişti. Hatta, o kadar değişti ki, Kafkasya kökenli olan Gorbaçov kendisini İstanbul'a davet eden bankanın Moskova'daki çalışanlarından Türk lahmacunu ve kebabı göndermesini rica etmeye başladı. Düzenli olarak Moskova uçağına verilen dondurulmuş lahmacun ve kebaplar havaalanından anında Gorbaçov'a ulaştırıldı. Gorbaçov bir gün Özçelik'e, kendi adını taşıyan vakfın inşası için bir Türk şirketi önerip öneremeyeceğini sordu. Özçelik'in yönlendirmesiyle sonradan Moskova'daki Gorbaçov Vakfı'nın binasını bir Türk şirketi yaptı.

Sovyetler neden yıkıldı?


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Sovyetler Birliği'nin 74 yaşında yıkılması, 20. yüzyılın en önemli olaylarından biriydi kuşkusuz. Sovyetlerin son lideri Mihail Gorbaçov'un salı günü hayatını kaybetmesinden sonra bazı siteler, örneğin odatv, ölüm haberini "Aslında isim olarak haber değeri yok ama… Bir dönemi bitiren kabiliyetsiz adam öldü" ya da doğrudan "geberdi" başlığıyla verdi. Bu tür başlıkların nedeni, Rusya başta dünyada ve Türkiye'de azımsanamayacak sayıda kişinin Sovyetlerin dağılmasından bizzat Gorbaçov'u sorumlu tutması.

Yuriy Levda şirketinin 2019 yılında yaptığı anketine göre Rusya halkının yüzde 49’u, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının utanç ve üzüntü kaynağı olduğunu düşünüyor. TürkRus.Com sitesinin aktardığına göre, 1999 yılında yapılan aynı ankette Sovyetler Birliği’nin dağılmasından dolayı üzüntü duyanların oranı yüzde 48'di.

Günümüzde Rusya topraklarında yaşayanların yaklaşık yarısının üzüldüğü dağılmanın nedeni neydi peki?

Kanımca, birinci neden Batı ile girişilen üstünlük ve rekabet mücadelesinin sonucu kaynakların silahlanma ve uzay çalışmalarına aktarılması. 

Buna bağlı olarak, sosyalizmi kurma misyonunu üstlenen ve önemli başarılar da elde eden Sovyetler Birliği'ni yönetenlerin zamanla oligarşik bir yapıya dönüşmesi ve halkla bağlarının kopması. Ayrıcalıklı bir sınıf haline gelen yöneticiler halkın gündelik ihtiyaçlarını göz ardı edince devletle vatandaş arasında uçurum oluşmaya başladı. Önceliği uzaya ve silahlanmaya veren yöneticiler özel mağazalardan alışveriş yaparken, piyasada bulunmayan basit bir malla, örneğin domates ya da muzla  karşılaşma umuduyla vatandaşlar naylon torbalarını yanından ayıramıyordu. Bir zamanlar gururla ve özveriyle devletle beraber sosyalizmi kurma mücadelesi veren halk yöneticilerin sahip oldukları ayrıcalıkları ve kendi kötü hayatlarını görünce ideallerinden vazgeçmeye, kendini çekmeye başladı. Heyecanı kalmayan, aldatılmış hisseden ve motivasyonunu kaybeden insanların çalışması için bir neden kalmadı.

O günleri gözümüzde canlandırabilmek için bir örnek...

1980'lerin sonunda tüketim malları açısından Moskova'da durum şöyleydi:

Büyük mağazalardan birinin kapısından giriyorsunuz, belki yüz metre boyunca bomboş rafları seyrederek kapıdan elleri boş halde çıkıyorsunuz.

Ya da ender de olsa aynı mağazada bir kuyruk görüyorsunuz, bir daha ne zaman karşılaşacağınızı bilmediğiniz için o anda neyin satıldığını bile bilmeden, ihtiyacınız olup olmadığını sorgulamadan hemen kuyruğa dahil oluyorsunuz. (Tabii, kuyruk sırası size geldiğinde, o gün çalışmak zorunda kalmasının acısını sizden çıkan tezgahtarın hakaretlerini de yutmanız gerekiyordu)

Moskova'da yaşadığım o günlerde bir Batı ülkesinden ithal edilen çamaşır deterjanı görünce bir daha bulamam korkusuyla iki yıl yetecek deterjan stoklamıştım...

Benzer şekilde, o günlerde Doğu Almanya'da KGB görevlisi olan günümüzün lideri Vladimir Putin ve eşinin ülkeye dönüş yaparken eski çamaşır makinesini yanlarında getirmesinin nedeni farklı değildi. 

Sovyet halkının, önceleri umut olarak gördüğü ve desteklediği Mihail Gorbaçov'un kısa sürede düş kırıklığına ve nefret edilen bir figüre dönüşmesinin nedeni de tüketim malları sıkıntısına bir türlü çözüm bulamamasıydı.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasında elbette dış nedenler de vardı ama bunlar da kısmen yine iç nedenlere bağlıydı.

Batı'nın amansız ambargosuna ek olarak petrol fiyatlarının düşmesinin Sovyetlerde yıkıma yol açmasının nedeni -tıpkı günümüzde olduğu gibi- ekonominin enerji kaynaklarının ihracına bağlı olmasıydı. Burada da kaynakların belirli alanlara kaydırılması tercihinin yol açtığı sorun karşımıza çıkıyor.

74 yıl ayakta kalan Sovyetlerin yıkılması Batı'da "kapitalizmin komünizmi yenilgiye uğratması" olarak gösteriliyor.

Ama bu doğru değil.

Değil çünkü ne Sovyetleri yöneten ayrıcalıklı sınıfın ne de Komünist Parti'nin de artık komünizmle bağlantısı kalmıştı. Dolayısıyla ideolojik bir yenilgiden söz etmek olanaksız, olsa olsa komünist görünümlü bir sistemin yıkılışından bahsedilebilir.

Peki, yıkılışından yaklaşık 30 yıl sonra Rus halkı o günleri neden özlemle anıyor?

Birincisi, dünyaya kafa tutan bir ülkenin, iki süper güçten birinin vatandaşıydılar, bu yüzden gururluydular. İkincisi, devlet bir "baba" gibi herkesin yardımına koşuyordu. Örneğin, küçük ve kalitesiz de olsa, kimi zaman birkaç aile paylaşmak zorunda da kalsa, herkesin başını sokacak bir evi vardı. Elektrik, su ve doğal gaz gibi hizmetlerden sembolik bir ücret alınıyordu.

Sovyetler Birliği yıkılınca "devlet baba" kayboldu, yerini piyasa ekonomisi aldı ve vatandaşlar kendilerini sokağa atılmış çocuk gibi hissetmeye başladı, 1980'lere mal yokluğunun damgasını vurmasını ise-ankete bakılacak olursa-pek hatırlayan kalmadı.

Peki, Sovyetleri Gorbaçov'u mu yıktı?

74 yıllık bir imparatorluğun dağılmasının sorumluluğunu, son altı yılında iktidar koltuğuna oturan kişinin sırtına yüklemek "tıkır tıkır işleyen bir makineyi o bozdu" anlamına gelir.

Elbette Gorbaçov'un da büyük sorumluluğu vardı; hastaya koyduğu teşhis doğruydu ama iş tedaviye gelince eli ayağı birbirine dolanmış, kafası karışmış, kararlı hareket edememişti.

Ama "Sovyetleri o yıktı" demek sorunları halının altına süpürmek demek olur. 

21 Şubat 2022 Pazartesi

'Rusya artık savunmada değil'


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

  

Özellikle 2000'li yıllardan başlayarak daha kararlı ve etkili bir dış politika izlemeye başlayan Rusya'nın artık Batı karşısında “savunma” pozisyonunu terk ettiğini düşünenler var. 

Sovyetler Birliği'nin 1991 sonunda yıkılmasının ardından Rusya bütün 1990'lar boyunca kendi derdine düştüğü için uluslararası alandaki etkinliğini hızla yitirdi. Kağıt üzerinde Sovyetlerin hukuki mirasçısı olan Rusya, en önemli rakibi ABD ile eşit görünmek bir yana, Batı tarafından küçümsenen hatta alay edilen bir ülke durumuna düştü. Yeni bir sistemi oturtmaya çalışan Moskova, değil Batı'ya karşılık vermek, bunu düşünecek halde bile değildi. 

Vladimir Putin'in iktidara gelmesiyle işler değişmeye, Rusya silkinerek toparlanmaya ve uluslararası alanda sesini yükseltmeye başladı. Ancak Rusya'nın kendine gelmesine kadar geçen sürede Batı eski Doğu Bloku ülkelerini ve Litvanya, Letonya ve Estonya gibi üç eski Sovyet cumhuriyetini Avrupa Birliği ya da NATO'ya katarak Rusya'nın sınırlarına dayanmıştı. 

Rusya'nın Batı'nın ablukasını kırmak için yakın geçmişte üç önemli hamlesi oldu. Önce 2008 yılında NATO üyeliğini yüksek perdeden dile getiren Gürcistan'ı askeri açıdan ağır bir yenilgiye uğratmakla kalmadı, Güney Osetya ile Abhazya'yı Gürcülerden kopardı. Ardından, Kiev'de Batı yanlılarının iktidara gelmesi üzerine 2014 başlarında Kırım'ı ilhak etti. Ertesi yıl yaz aylarında ise Suriye'ye askeri müdahalede bulundu. 

Her ne kadar bu üç örnek “saldırı” gibi gözükse de bunlar aslında sırtının duvara dayandığını düşünen Rusya'nın kendini koruma güdüsüyle biraz da panik halde yaptığı savunma hamleleriydi. 

Dmitriy Trenin önemli bir Rus siyaset bilimci; Carnegie Moskova Merkezi'nin başkanlığını yapıyor. 

Trenin, Japan Kyodo Ajansına yaptığı son açıklamada Rusya'nın çekilme yani savunma pozisyonunda kalma döneminin artık son bulduğunu söylüyor. 

Trenin, Rusya'nın Sovyetler Birliği'ni başka bir isimle yeniden canlandırmaya çalıştığı suçlamalarının temelsiz olduğunu ama sınırları çevresindeki bölgede kendisini en önemli güç olarak kabul ettirme mücadelesine girdiğini savunuyor. 

Trenin'in son Ukrayna krizi ile ilgili değerlendirmesi şöyle: 

“Rusya'nın 2002 başlarında Ukrayna sınırına güç yığmasıyla başlayan kriz Batı medyası tarafından iki ülke arasındaki bir sorun olarak gösteriliyor. Ancak Moskova olaylara bu açıdan bakmıyor. Askeri gücünü ve gerektiğinde müdahale etme kararlılığını sergileyerek ABD'nin hegemonyasında NATO'nun merkezi rol oynadığı Avrupa'da var olan güvenlik düzenini değiştirmek istiyor. Onun yerine Rusya ile ABD'nin uzlaşmasına dayanan iki temel direğe dayanan bir düzen getirmeyi hedefliyor.” 

Trenin, Rusya'nın savunma pozisyonunu terk etmesine somut örnekler olarak Karabağ savaşındaki müdahalesini, Belarus'la birleşme sürecini hızlandırmasını, Kazakistan olaylarının bastırılmasındaki öncü rolünü ve son olarak Ukrayna üzerinden Batı'ya gözdağı vermesini gösteriyor ve yazısını şöyle tamamlıyor: 

“Rusya'nın 30 yıl önce başladığı jeopolitik gerilemesi artık kesin olarak son buldu. Şimdi çıkarlarını korumak için seçici bir yayılma dönemi başladı.” 

Dikkate almaya değer bir yorum. 

Öznesi Ukrayna olsa da son krizi aslında şöyle özetlemek mümkün: Batı Rusya'yı kendi sınırları içinde yaşamaya mahkum etmeye çalışıyor, Rusya da buna şiddetle karşı çıkıyor. 

Batı'nın Rusya'yı çembere almaya, boğmaya çalıştığı doğru.

Peki, bir ülkenin sınırları ötesine gözünü dikmeye hakkı var mı? 

Bu da başka bir yazının konusu..

 


12 Şubat 2022 Cumartesi

1 santim nasıl 800 km oldu...

 


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

ABD Dışişleri Bakanı James Baker, iki Almanya'nın birleşmesinin Moskova'ya özellikle askeri anlamda getireceği olumsuz sonuçlardan endişe eden Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'u ikna etmeye çalışırken NATO'yu kastederek ilginç bir söz vermişti: Doğuya doğru bir santimetre bile genişlemeyeceğiz...

Tarih 9 Şubat 1990'dı.

Berlin'i ikiye bölen ve sembolik anlamda Doğu ile Batı'yı ayıran 155 kilometre uzunluğundaki duvarın 9 Kasım 1989'da yıkılmasının üzerinden sadece birkaç ay geçmişti ve olaylar kimsenin öngöremediği bir hızla gelişiyordu. 

George Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi'nin 2017 yılında yayınladığı 1990 ve 1991'e ait Amerikan, Sovyet, Alman, İngiliz ve Fransız gizli belgeleri Gorbaçov'u güvenlik garantileri konusunda ikna etmeye çalışan tek Batılı yetkilinin Baker olmadığını kanıtlıyor. 

ABD Başkanı George H.W. Bush Baker'dan da önce Malta zirvesinde Gorbaçov'a Berlin Duvarı'nın yıkılmasını çıkarları için kullanmayacakları konusunda söz vermişti. Tıpkı Almanya Başbakanı Helmut Kohl ve Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher gibi. O kadar ki Gencsher 31 Ocak 1990 tarihinde yani Baker'ın Gorbaçov'a güvence vermesinden yaklaşık 10 gün önce  yaptığı bir konuşmada iki Almanya'nın birleşme meselesinin ve Doğu Avrupa'daki gelişmelerin Sovyetlerin güvenlik çıkarlarına zarar vermemesi, örneğin onun sınırlarına yaklaşılmaması gerektiğini söyledi; dahası  birleşme sonrası bile Doğu Alman topraklarında NATO askeri altyapısının kurulmamasını önerdi. Ama o tarihte Gorbaçov dahil hiçbiri Moskova'nın yakın müttefiki Doğu Almanya'nın o kadar çabuk tarihe karışacağını bilmiyordu. Gerçekten de bu pazarlıklar ve ikna çabalarından sadece birkaç ay sonra, o yılın ekim ayında iki Almanya resmen birleşti.


Bu tarihi olaydan yaklaşık bir yıl sonra da Gorbaçov başkanlık görevinden istifa etti ve Sovyetler Birliği tarihe karıştı. 

1 Ocak 1992 tarihi itibarıyla piyasa ekonomisine geçme kararı alan Rusya kaos dışında hiçbir kelimeyle tanımlanamayacak bir sürecin içine girdi. Ruslar kendi dertlerine düşmüştü ama bir yandan da içleri rahattı. Sokaktaki vatandaş da, Rus devleti de ”Soğuk Savaş”ın artık bittiğini, Batı ile aralarında ideolojik farklılık kalmadığını dolayısıyla kavga ve rekabet için bir neden bulunmadığını düşünüyordu. Naif bir şekilde Ruslar Batı'ya ”küçükken kaybettikleri, şimdi yeniden kavuştukları kardeş" gözüyle bakıyordu. 

Rusya siyasi, ekonomik ve etnik sorunlarla boğuşurken NATO 1990'ların ortalarından itibaren bir zamanlar Sovyet uydusu olan Doğu Avrupa ülkeleriyle yakınlaşmaya başladı. Belki de gerçek niyeti gizlemek için 2 Haziran 1994'de NATO ile Rusya arasında da Barış İçin Ortaklık Anlaşması bile imzalandı. 

Ruslar, Batı'nın kaybedip yeniden buldukları kardeşleri olmadığı gerçeğiyle ilk kez Mart-Haziran 1999 tarihleri arasındaki NATO'nun Yugoslavya operasyonu sırasında yüzleşti. Bütün çabasına rağmen operasyonu engelleyemeyen Rusya'nın Batı'ya ve NATO'ya bakışı 180 derece değişti. 

Zaten Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan daha Yugoslavya operasyonunun başlamasından birkaç gün önce, 12 Mart 1999 tarihinde İttifak'a katılan ilk eski sosyalist ülkeler oldu. 

Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya 2004, Arnavutluk ve Hırvatistan 2009, Karadağ 2017 ve Kuzey Makedonya da 2020'de NATO'ya katıldı. 

Baker Gorbaçov'a ”bir santimetre bile doğuya genişlememe” sözü vermişti vermesine ama o sözü verdiği anda NATO'nun Avrupa'nın göbeğindeki en uç noktası olan Batı Berlin'den başlayan yayılma bugün Ukrayna sınırına dayandı. Bir santim bile olmaz denilen genişleme çok kaba bir hesaplamayla 800 kilometreyi bulmuş durumda. 

Rusların öfkeli olmasının nedeni sadece aldatılmışlık duygusuna kapılmaları değil, daha önemlisi ”düşman” tarafından kuşatıldıklarını düşünüyorlar, bu yüzden de Ukrayna-Batı yakınlaşmasına, NATO'nun sınırlarına dayanmasına "ölüm kalım" meselesi gözüyle bakıyorlar.

2 Ocak 2022 Pazar

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının 30. yılı


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Gazeteci Cenk Başlamış, 30. yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının perde arkasını BBC Türkçe için yazdığı yazıda değerlendirdi:

 

Milyonlarca öfkeli insan nefret ettikleri adamın konuşmasını izlemek üzere televizyonlarının başında toplanmıştı. Evlerine son kez konuk ettikleri adam vakur görünmeye, üzüntüsünü ve hayal kırıklığını gizlemeye, “suçsuz” olduğunu anlatmaya uğraşıyordu.  

Sovyetler Birliği'nin ilk ve son devlet başkanı Mihail Gorbaçov'un 11 dakikaya sığan istifa konuşması sadece kişisel bir tükeniş değildi, 290 milyonluk dev bir ülkenin de hukuken son nefesiydi.  

25 Aralık 1991'de yapılan o konuşmadan bu yana yani bir zamanlar ABD ile dünyayı yöneten iki süper güçten biri olan Sovyetler Birliği'nin tarihe karışmasının üzerinden tam 30 yıl geçti.  

74 yıllık imparatorluğun 15 parçaya bölünmesi sadece birliği oluşturan cumhuriyetleri etkilemedi, uluslararası alanda da devasa sonuçları oldu. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasında elbette Batı'nın ambargosu gibi dış etkenler de rol oynadı ama bunlar da kısmen iç nedenlerle, Kremlin'in tercihleriyle bağlantılıydı. Örneğin, silahlanma ve uzay yarışına girilmesi ya da ekonomi sadece belirli alanlarda geliştiği için petrol fiyatlarının düşmesinden aşırı etkilenmesi gibi. 

Dağılmaya giden süreç  

Gorbaçov 11 Mart 1985'te Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin genel sekreterliğine seçildiğinde ekonomik ve siyasi sorunların farkındaydı. Kısa süre sonra Batı medyasında da manşetlere çıkan iki önemli reformu uygulamaya başladı. Batı ile rekabetten nefes nefese kalan ekonomiyi yeniden yapılandırmak için “perestroyka”, korku imparatorluğuna dönen ülkenin rahatlayabilmesi, daha açık ve özgür konuşabilmesi için “glasnost” politikalarını en önemli hedefi haline getirdi.  

“Glasnost” toplum tarafından hemen benimsendi ve Gorbaçov'un reformlarıyla on yıllar sonra yeniden ilk kez umutlanan halk siyasi sorunları o ana dek görülmemiş bir heyecanla konuşmaya, tartışmaya başladı. Ama üstten gelen baskının azalmasıyla Baltık cumhuriyetleri başta ayrılıkçı, milliyetçi ve muhalif hareketlerin önündeki duvar da yıkıldı.  

“Perestroyka” cephesinde ise işler yolunda gitmiyordu: Batı ile neredeyse ölümüne rekabete giren Sovyet ekonomisi artık tıkanmıştı. Kaynaklarını ve önceliği silahlanmayla uzay yarışına ayıran ekonomi-bugüne benzer şekilde-enerji ithalatından gelecek gelire bağımlı olmuştu; çeşitlik sağlayamamış ve vatandaşlarının en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmişti. Oysa, komünizmin zamanla iktidardaki bir grubun ayrıcalıklı hakimiyetine dönüştüğü ülkede vatandaşların ulaşamadığı malları hatta daha lükslerini dilediğince tüketen bir sınıf da vardı.  

Gorbaçov'un toplum tarafından benimsenen reformları işte bu ayrıcalıklı sınıfın direnişiyle karşılaştı. İktidar ikiye bölünmüştü: Değişimi destekleyen liberaller ve görünüşte ideolojik nedenlerle karşı çıkan ama aslında ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan “şahinler” yani sertlik yanlıları.  

“Pandora'nın Kutusu” açılınca  

İki grup arasında dengeyi sağlamaya çalışan Gorbaçov bir süre sonra “Pandora'nın Kutusu”nu açtığını anladı ve frene basma ihtiyacı duydu; tetiklediği depremin sonuçlarından korkmuştu. Ülkeyi dönüştürmekte kararlı liderin yerine bir adım ileri iki adım geri atan kararsız ve kafası karışık biri gelmişti. Bu noktada halkın desteğini kaybetmeye başladı çünkü reformlarını umutla destekleyenler yarı yolda bırakılmış, ihanete uğramış duygusuna kapıldı.  

“Pandora'nın Kutusu gerçekten de açılmıştı: Baltık'tan başlayarak ülkenin her yerinden isyan, çatışma ve kargaşa haberleri geliyordu. Örneğin Estonya kendi yasalarının Sovyet yasalarından üstün olduğunu açıklamış, Kafkasya'da Karabağlı Ermeniler Azerbaycan'dan tek yanlı bağımsızlık ilan etmişti. Hemen hemen yer yerde "halk cephesi" adında muhalif örgütler kuruluyordu. 

Liberallerin “çok yavaş”, tutucuların “fazla hızlı” gitmekle suçladığı Gorbaçov ilk çok adaylı seçimlere izin verdi ama ipleri gevşetmek için attığı her adım artık bağımsızlık rüzgârını daha da güçlendiriyordu.   

 

Boris Yeltsin'in rolü  

Sovyetler Birliği'nin dağılmasında çokça göz ardı edilen önemli bir konu var: Boris Yeltsin'le Gorbaçov arasındaki kişisel husumet.  

Gorbaçov iktidara gelince liberal kanattan Yeltsin'i Komünist Parti'nin Moskova bölümünün başına atamış ve ülkeyi yöneten Politbüro'nun yedek üyesi yapmıştı. Popülist bir politikacı olan Yeltsin, işe metroyla gitmeye başlayınca ayrıcalıklı yöneticilerden nefret eden Moskovalıların bir anda sevgilisi oldu. 1987 yılında iktidarı reformlarda yavaş kalmakla eleştiren Yeltsin Politboro'dan istifa edince Gorbaçov onu sorumsuzlukla suçlayarak görevinden aldı. Bu sırada garip bir olay yaşandı: İntihar mı, kalp krizi mi, yoksa saldırı mı olduğu anlaşılamayan gizemli bir hadise sonucu Yeltsin hastaneye kaldırıldı. Gorbaçov'un kendisinin görevden alınacağı toplantıya hasta yatağından kalkıp gelmesini istemesine, “Bu ahlaksız ve insanlık dışı hareketi hiçbir zaman affetmeyeceğim” diye tepki gösteren Yeltsin Sovyet liderine açıkça savaş açtı. 1989 yılında yeni oluşturulan Halk Temsilcileri Kongresi'ne bağımsız aday olarak seçilmeyi başaran Yeltsin muhalefet lideri konumuna yükseldi ve iktidara karşı yüz binlerce kişinin katıldığı gösteriler düzenlemeye başladı. 1990 yılında Komünist Parti'den istifa etti, ertesi yıl Rusya'nın ilk başkanı seçildi. Hemen ardından Rusya Federasyonu bağımsızlık kararı aldı.  

Bu sırada Doğu Avrupa'da tarihi gelişmeler başlamış, Berlin Duvarı 1989 sonlarında yıkılmıştı. Ülkesinin de parçalanma sürecine gittiğini gören Gorbaçov 17 Mart 1991'de son bir hamleyle Sovyetler Birliği'nin geleceğine ilişkin bir referandum düzenledi. Birliği oluşturan 15 cumhuriyetten altısının boykot ettiği oylamaya katılanların yüzde 78'i Sovyetler Birliği'nin devamı yönünde oy verdi.  
 

19 Ağustos darbesi  

Umutlanan Gorbaçov Sovyetler Birliği'nin kuruluşuyla ilgili belgenin yerini alacak yeni bir Birlik Anlaşması hazırlanmasını istedi. Böylece Sovyetler büyük ölçüde bağımsız cumhuriyetlerden oluşan bir federasyona dönüşecekti. Asıl sürpriz ise, Gorbaçov'a isyanın başını çekmeye başlayan Rusya Federasyonu'nun da anlaşmayı 20 Ağustos 1991 tarihinde imzalayacağını açıklamasıydı.  

Ancak bir gün önce, 19 Ağustos'ta, Gorbaçov'un Kırım'da tatilde bulunduğu sırada, aralarında savunma ve içişleri bakanıyla KGB başkanının da bulunduğu bir grup “şahin” üst düzey yetkili darbe girişiminde bulundu. Yeltsin'in tankın üzerine çıkarak başlattığı direniş, zaten kötü örgütlenen darbenin sadece iki buçuk günde çökmesini sağladı.   

21 Ağustos gecesi Gorbaçov Moskova'ya döndüğünde hâlâ devlet başkanıydı ama fiili iktidar darbeyi engelleyen Yeltsin'in eline geçmişti. İntikam saatinin geldiğini düşünen Yeltsin, her toplantıda Gorbaçov'u kameraların önünde aşağıladı, hakaret etti, dalga geçti. 24 Ağustos’ta Gorbaçov parti genel sekreterliğinden istifa etti. 

6 Kasım'da Rusya Federasyonu topraklarında Komünist Parti'yi yasaklayan Yeltsin 8 Aralık'ta Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleriyle Sovyetler Birliği'nin yerine Bağımsız Devletler Topluluğu'nu (BDT) kurarak öldürücü darbeyi indirdi. Artık olmayan bir ülkenin başkanına dönüşen Gorbaçov'un 25 Aralık'taki istifası artık sadece bir formaliteydi. Bu olaydan sekiz yıl beş gün sonra onun koltuğuna oturan Yeltsin'in de televizyondan istifa konuşması yapması ise kaderin cilvesiydi.  


Uzmanlar ne diyor?  

“Sovyetler Birliği neden dağıldı” sorusunu yönelttiğimiz ikisi Rus biri Türk üç uzmanın değerlendirmeleri şöyle:  

Sergey Markov-Rusya Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Başkanı:   

"Sovyetler içeride çok gelişmiş, eğitim, sağlık, ekonomi ve teknoloji bakımından ilerlemişti. Fakat siyasi devlet yapısı geride, neredeyse 1950'lerin düzeyindeydi. Dolayısıyla değişim başladığı zaman sistem yeniliklere dayanamadı ve çöktü. Ülkenin siyasi yönetimi de yaşlıydı ve tecrübesizdi, yeni krizlerin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Kriz patlak verince her şey felç oldu ve sonuçta ülke dağıldı."  

Halil Akıncı-Eski Moskova Büyükelçisi-Türk Konseyi Kurucu Genel Sekreteri:  

Rusya geleneksel olarak otokrasiye dayanır. Gorbaçov'un reformları merkezin gücünü zayıflatınca sistem çöktü. Sovyet iktidarı üç ayak üzerine kurulmuştu: Siyasi, ekonomik ve enformasyon tekeli. Siyasi tekel zayıflamıştı, ekonomi kötüydü, gelişen teknoloji sayesinde, örneğin yabancı radyoların dinlenmesiyle enformasyon tekeli de çöktü. Dönemin muhalefet lideri Yeltsin'in Sovyetleri yıkmak istemesinin nedeni, Müslüman Orta Asya cumhuriyetlerini kambur olarak görmesi ve esas olarak Ukrayna ve Belarus'la üçlü bir Slav birliği kurmayı planlamasıydı.  

Vladimir Vasilyev-Rusya Bilimler Akademisine bağlı ABD ve Kanada Enstitüsü Öğretim Üyesi:  

"Sovyetler, o dönemdeki yöneticilerinin hainliği yüzünden yıkıldı. Gorbaçov'u, Dışişleri Bakanı Edard Şevardnadze'yi ve Politbüro'nun önemli üyesi Aleksandr Yakovlev'i kastediyorum. Sovyetlerin yıkılması planının temeli 1985 yılında atıldı yani Gorbaçov'un başa gelmesiyle süreç başladı. Gorbaçov yanına Şevardnadze ve Yakovlev'i alarak “perestroyka”yı başlattı. Amaç Sovyetleri yıkarak kapitalizmi getirmekti. Bunu yapmak için de “Soğuk Savaşı” kaybetmek gerekiyordu, öyle de oldu. Sovyetler kapitalizme yenik düştü. “ 

5 Aralık 2021 Pazar

Putin'in yanıldığı an


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/ 

 

Rusya ile NATO arasında Ukrayna nedeniyle başlayan gerginlik tehlikeli gelişmelere yol açabilecek bir tırmanma sürecine girmiş durumda. 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin son olarak NATO’nun Ukrayna’daki askeri altyapısını genişletmesini "kırmızı çizgi" olarak gördüklerini söyledi ve İttifak'ın Rusya sınırlarına genişlemeyeceği konusunda güvence istedi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise, "Ukrayna'ya karşı daha fazla saldırgan davranması durumunda Rusya'ya ağır bedeller ödetmeye hazırız" sözleriyle sertlik dozu hayli yüksek karşılık verdi.

Aslında Putin'in hafta başında yaptığı bir açıklama daha var. Haberlerin satır aralarında kaybolan önemli ve ilginç açıklama şöyleydi: 

”NATO’nun bizim sınırlarımıza doğru genişlemesi neden gerekliydi? Bu soruya kim yanıt verebilir? Bu sorunun, mantıkla açıklanabilir bir cevabı yok. Bilhassa 1990’lı yılların ortalarında ilişkilerimizde huzur dolu bir tablo vardı. Neredeyse müttefiktik.” 

Putin bu sözlerinde sonuna kadar haklı çünkü Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1991 yılından başlayarak bütün 1990'lar boyunca en tepedeki yetkiliden sokaktaki vatandaşa Rusya'da herkes benzer bir ruh hâli içindeydi. “Soğuk Savaş” son bulmuş, artık Batı ile kapışmak için ideolojik bir neden kalmamıştı. Hatta bütün o yıllar boyunca Rusya'ya yıllardır görmediği kardeşine (Batı) yeniden kavuşmaya benzer bir heyecan ve sevinç egemendi. 

Dolayısıyla Putin, “İlişkilerimizde huzur dolu bir tablo vardı. Neredeyse müttefiktik” derken Moskova açısından son derece haklı bir konuyu gündeme getiriyor ama aynı zamanda yanılıyor. 

Ama tabii bu Putin'in kişisel bir yanılgısı değil, bütün Rusya aynı şekilde düşünüyordu. Yanılgının kaynağı, sorumlusu ve suçlusu ise elbette Batı dünyası. 

Çünkü Rus devleti ve halkı Putin'in aktardığı duygular içindeyken o sıralarda dışarıya belli etmese de Batı bambaşka hesaplar içindeydi. O anda tarihinin en güçsüz dönemlerinden birini yaşayan Rusya'nın sahip olduğu potansiyelle yeniden ayağa kalkacağını ve yayılmacı bir politika izleyeceğini bilen Batı bu süreci durdurmak, hiç değilse geciktirmek için belki de daha Sovyetler Birliği'nin dağıldığı anda planlarını hazırlamaya başlamıştı. Çünkü aslında Rusya, NATO'nun varlık nedeniydi.

NATO'nun doğuya doğru genişleme süreci 1990'ların sonunda başladı. Önce Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti üye oldu, onları Bulgaristan, Estonya, Litvanya Letonya, Estonya, Romanya ve Slovenya izledi. Derken Arnavutluk'la Hırvatistan ve son olarak da Karadağ'la Kuzey Makedonya NATO'ya katıldı. Bu ülkelerin bazıları ya Sovyetler Birliği çatısı altında yer alıyordu ya da bir zamanlar Varşova Paktı'na üye ülkelerin parçalarıydı. Böylece Avrupa'da Rusya haricinde bulunan toplam 43 ülkeden 29'u NATO'ya üye oldu. Şimdi ise Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna'nın NATO üyeliği konuşuluyor. Bosna bir yana, özellikle Ukrayna ile Gürcistan'ın İttifak'a üye olması Rusya'nın nasırına bile bile basmak anlamına geliyor.

Son yıllarda Rusya-Batı gerginliğinden sık sık yeni "Soğuk Savaş" diye söz ediliyor ama aslında savaş hiç bitmedi. 

Özetle Putin Rusya'nın o yıllara bakışını doğru bir şekilde anlatıyor fakat Batı'nın o zamanki niyetleri konusunda yanılıyor, bu zaten günümüzde daha berrak ortaya çıkıyor.

Ama şöyle de bir gerçek var: Batı Rusya'yı kuşattıkça Ruslar kendilerini kapana kısılmış, sırtı duvara dayanmış hissediyor, o zaman da korunma içgüdüsüyle saldırgan davranmaya başlıyor. Örneğin, Rusya'nın dış politikada başarı hanesine yazılan Kırım'ın ilhakı ya da Suriye'ye müdahale aslında Batı'nın sıkıştırması sonucu Moskova'nın can havliyle yaptığı hamleler.

5 Eylül 2021 Pazar

Vladimir Putin'in 21 yılı: 'Halkın kırılan gururunu onardı'


Metin Aktaşoğlu

Kaynak: https://haberglobal.com.tr/

 


Vladimir Putin 21 yıldır Rusya'yı yönetiyor. Çalkantılı geçen bu süreç içerisinde ülkede neler değişti? Lider, "Halkın kırılan gururunu" nasıl onardı? Muhalefete bakışı ne? 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin geride kalan bin yılın son günlerinden bu yana ülkesine liderlik ediyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla derin bir ekonomik buhranın içine düşen Rusya'yı ayağa kaldıran ve süper güç seviyesine yeniden getiren lider de Putin oldu, ülkedeki muhalefeti neredeyse tamamen çember dışına iten de...

Her koşulda Putin'in 21 yıllık iktidar öyküsünde hem Rusya'da hem de dünyanın geri kalanında çok büyük bir etki yarattığı açık. Putin değişti, Rusya değişti, dünya değişiyor. Peki, bu değişimi nasıl değerlendirmek gerek?

“Gorbaçov'dan Putin'e Rusya'nın Sırları” ve “Vladimir Vladimiroviç Putin: Rusya'yı Ayağa Kaldıran Lider” adlı kitapların yazarı, deneyimli gazeteci Cenk Başlamış, Haberglobal.com.tr okuyucuları için Putin dönemini ve değişimi yorumladı.

 

DEĞİŞİM, DÜZEN VE İSTİKRAR...

Bir kavram olarak “değişim” de Putin dönemini anlatan kavramlardan biri olarak öne çıkıyor. “Putin’in 2000 yılında nasıl bir ülkenin başına geldiğini hatırlamak gerekiyor” diyen Başlamış, Putin dönemini özetleyen kavramlar olarak ise “düzen” ve “istikrar” vurgusu yapıyor:

“SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya 1992-2000 dönemini ekonomiden siyasete, etnik ilişkilerden toplumsal yaşama kelimenin en dolu anlamıyla 'kaos' içinde geçirdi ve kendisi de dağılmanın eşiğine geldi.”

Putin'in bu tabloda öncelikli olarak iç sorunlara eğildiğini vurgulayan Başlamış, “Fiilen bağımsızlığını kazanmış Çeçenistan’ı yeniden Rusya’ya kattı ve Kafkasya’daki potansiyel dağılma sürecini durdurdu” diyor.

Haber Global Dış Haberler Müdürü Süheylâ Demir ise Putin dönemini en iyi özetleyen kavram olarak "yönetilen demokrasi" kavramını öne sürüyor. Bunu, "Yani yasama, yürütme, yargı süreci vardır, seçimler yapılır ama ortada "manuel" işleyen bir demokrasi süreci vardır. Toplum dikey iktidar tarafından kontrol edilirken demokratik süreç çalışırmış gibi görünür. Rusya'da güçlü bir başkanlık sistemi varken diğer kurumlar zayıftır" ifadeleriyle açıklayan Demir, ülkede Putin iktidarının demokrasiye yön verme şekline ise şu ifadelerle değinmekte:

"Putin'in ilk icraatları oligarkları ve medya kontrol altına almak oldu. Muhalefet gelişme ve aynı oranda sesimi duyurma imkanına sahip değil. Kimlerin seçimde aday olabileceği üzerinde iktidarın etkisi büyük. Sonuç olarak her oy verme merkezinde sesli ve görüntülü izleme sistemi kurulmuş olmasına rağmen seçim süreci demokratik ilkelerden uzak. Ruslar 'Putin seçimlerinde kime oy verdin?' esprisiyle bu gerçeğe mizah katar."

 

'HALKIN GURURUNU ONARDI'

Bunların yanında Putin'in her şeye rağmen destek bulduğu en kritik ise nokta muhtemelen Rusya'nın dış politikada yeniden güçlenmiş olması... Cenk Başlamış şöyle tarif ediyor:

“Bu konuyu -Rus halkının gözünde- Putin’in en büyük başarısı olarak not etmek gerekiyor. Putin, Rusya’yı ayağa kaldırıp, dış dünyada önemsenen bir ülke haline getirerek halkın kırılan gururunu onardı.”

Cenk Başlamış konuyu, “1990’lı yıllar boyunca artık ciddiye alınmayan hatta alay edilen bir ülkeye dönüşen Rusya’yı, yeniden dikkate alınması gereken bir güç haline getirdi” ifadeleriyle vurgulamakta.

 

'SOKAĞA ATILMIŞ HİSSEDEN HALK...'

Söz konusu değişimin etkisini anlamak için “devlet baba” kavramına da bakmak gerekiyor. “SSCB, vatandaşına iyi kötü sahip çıkmaya çalışan bir ülkeydi. Demokrasi geleneği bulunmayan Rus toplumunda 'devlet baba' kavramı vardı” diyen Başlamış, SSCB dağılınca gelen piyasa ekonomisiyle halkın kendisini “sokağa atılmış” hissettiğini hatta devletten nefret etme noktasına geldiğini vurguluyor ve şu çarpıcı değişimin altını çiziyor:

“Putin halkın devletle yeniden barışmasını ve milliyetçilik duygusunun toplumda yeniden yeşermesini sağladı. Bence şu değişim çok çarpıcı: Günümüzde Rus ya da Rusya vatandaşı olduğunu gururla haykıranların çoğu, Sovyet enkazının altında kaldıkları için 1990’lı yıllarda ülkelerinden nefret edecek hale gelmişti.”

 

'BÜYÜK YANILGI 'PUTİN EŞİTTİR RUSYA' SANMA EĞİLİMİ'

Cenk Başlamış, “2000 yılındaki Putin’le 2021 yılındaki Putin arasında özünde bir fark yok” diyor. Putin'in devlet tedrisatından geçtiğini hatırlatan Başlamış, “En büyük yanılgılardan biri de onu tartışılmaz ve değişmez lider görme ve 'Putin eşittir Rusya' sanma eğilimi” diyor ve bu argümanını şöyle açıyor:

“Putin iktidar merdivenlerini teker teker tırmanmadı, sistem onu iktidara taşıdı ve sahnenin önüne koydu. Yani Rusya’yı uçurumun kenarından çekip alma misyonuyla iktidara geldi. Sahnenin önünde o olsa da, adına ister sistem deyin isterseniz gizli servis ya da derin devlet, sonuçta son 21 yılda yapılanların asıl mimarı perde arkasındaki yapı.”

İktidar ve ayağa kalkış rüzgarıyla karşısında zayıflayan muhalefetin otoriterleşen rejimde radikalleştirildiği ve marjinal gösterildiğinin de altını çizmek gerekiyor. Bu muhalefet liderlinin ya ülkeden kaçtığı ya da hapse atıldığı bir sürece evrilmiş durumda.

Başlamış, Rus liderin diğer dünya liderlerini nasıl etkilediği sorusuna ise şu yanıtı veriyor: “Putin iktidarının kurduğu düzen, demokrasi öncelikler listesinde bulunmayan liderler için incelenmesi ve koşullar uygunsa takip edilmesi gereken bir örnek olmuştur diye düşünüyorum. Tabii demokrasi karnesini eleştirirken Rusya’nın bu alandaki deneyimsizliğini de akılda tutarak insaflı olmak gerekiyor. Rusya’da Batı tarzı bir demokrasinin yerleşmesi olasılığı hemen hemen hiç yok.”

 

metin.aktasoglu@haberglobal.com.tr

Kaynak: Özel Haber