Moskova

Moskova
Tatar Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tatar Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2020 Cuma

"Züleyha" Rusya tarihinde yeni sayfa mı açıyor?



Fuad Safarov


Dünyaca ünlü Rus sinema yönetmeni Nikita Mihalkov, yıllar önce bayram vesilesiyle Rusya'nın Nijni Novgorod bölgesindeki bir Tatar köyüne yaptığı ziyareti ve karşılaştığı manzara ile ilgili duygularını şöyle anlatıyordu:  
"Beni yerel camiyi görmeye de davet ettiler. Gittik. Bir cami… Çok güzel, minaresi de. Üst kata çıktık, ve manzara; tarla ve ağaçlar, nehir… Kesinlikle Rus manzarası..”
Rusya'nın bir çok bölgesinde böyle Tatar köyleri ve camilerle karşılaşabilirsiniz, ve tıpkı Mihalkov gibi siz de o duyguları yaşayabilirsiniz. 
Bu satırları yazarken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in sözlerini de hatırlıyorum. 
Putin, her yılın sonunda düzenlediği basın toplantılarında sık sık Tatar gazetecileri eliyle işaret ederek, “Bizde Tatarlar olmadan olmaz” diye espri yapıyor. 
Tatar halkının Rusya tarihinde oynadığı muazzam rolü, herkes çok iyi biliyor.
Şimdi ise gelelim konumuza.
Bugünlerde Rus devlet televizyonu Rossiya-1 kanalında “Züleyha Gözlerini Açıyor” adlı bir dizi film gösteriliyor. 
Güzel Yahina adlı yazarın “Züleyha Gözlerini Açıyor” adlı romanından uyarlanan dizi film, Rusya'da büyük ilgiyle izleniyor.
Dizide, Sovyet liderlerinden Josef Stalin döneminde bir Tatar kadının Sibirya'ya sürgüne gönderildiği ve kamplarda yaşadığı acı, keder, ızdırabı ve aynı zamanda ayakta kalabilme mücadelesi anlatılıyor. 
Züleyha rolünü kendisi de Tatar olan ünlü oyuncu Çulpan Hamatova oynuyor.
Fakat bu dizi, Rusya'da komünistlerin tepkisine neden oldu. Onlara göre, Stalin dönemi, kötü olarak anlatılıyor ve insanlarda Sovyet dönemine karşı nefrete yol açıyor.
Fakat bunlar yaşandı, bunlar tarihi gerçekler. 
Zaten Rusya tarihinin her döneminde böyle olaylar yaşanmış ve bugün de bu tarihi olaylar sert tartışmalara neden olmakta. 
Özellikle Sovyet dönemi, 1917 Bolşevik Devrimi önderi Vladimir Lenin ve Stalin gibi şahsiyetler, günümüzde en çok tartışılan konular arasında.
Sovyet dönemi, Rusya tarihinin en çok eleştirilen sayfalarından biri.
Fakat, ünlü Rus sinema yönetmeni Karen Şahnazarov'un dediği gibi; "Sovyet dönemi de bizim tarihimiz. Bunu inkar edemeyiz." 
Sovyet yazarı Mihail Şolohov'un eseri üzerine uyarlanan "Durgun Don" filmini hatırlarsanız; filmde Don Kozakların devrim nedeniyle Kırmızı ve Beyaz diye ikiye ayrılması ve sonuç itibariyle kardeşlerin birbirini katletmesi acı bir gerçektir.
Sadece Stalin dönemi değil, Çarlık döneminde de çok kanlar akıtıldı; ama Sovyet dönemi, yakın geçmişimizde yaşandığı için insanlar bu konulara daha duyarlı yaklaşıyor.
Şimdi de bazı Türk basınında bu “Züleyha Gözlerini Açıyor” dizisiyle ilgili haberler çıkmaya başladı. 
Haberlere göre, dizide “Tatar gelenek görenekleri, Tatar halkı olumsuz imajlarla anlatılmış.” 
Kesinlikle katılmıyorum.
Konu, burada Stalin dönemindeki sürgün hayatında yaşanan acılar, kederler.  Üstelik o dönem, bunu sadece Tatar halkı değil, başta Rus olmak üzere tüm halklar da yaşadı. 
Dizide de kamplarda Rus, Tatar, Musevi ve başka halkların yaşadığı çileler anlatılıyor.  Dizi film, Tatar halkının kültürü, gelenek görenekleri, dini ve manevi hayatını hedef almıyor; bu dizi, bize o dönem yaşananları bir daha anlatıyor.  
Dolayısıyla "Züleyha"nın yaşadıkları, Rusya tarihininde yeni sayfalar açmıyor. 
Bu tarih bugün de sık sık tartışılmakta; fakat bu gerçekler, Sovyet döneminin kendisine özgü niteliğini taşımakta.
Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için Sovyet döneminin "niteliklerinden" biri olan şu olayı örnek vermek istiyorum:
Rus general Anton Denikin (1872-1947) Bolşeviklerin, Sovyet devletinin katı düşmanı idi. Fakat, İkinci Dünya Savaşı'nda Naziler’in, Sovyetler'e karşı işbirliği teklifini kesinlikle reddetti. 
Çünkü Denikin, diğer Nazi işbirlikçileri gibi vatan haini değildi. O asıl bir Rus vatansever idi. 
Denikin, kendi parasıyla çok sayıda ilaç alarak farklı kanallarla Sovyetler Birliği'ne gönderdi.  
Bu Stalin'i çok şaşırttı. 
Denikin, Sovyet yönetimini sevmese de, Naziler’in yenilmesini çok arzu ediyordu, bunu yürekten istiyordu.  Denikin, halkının yanındaydı.
Dolayısıyla Denikin de Stalin de aynı arzuları paylaşıyordu.
İşte bu Rus tarihindeki Sovyet dönemi. 
Bunu inkar edemeyiz. 
General Denikin, Komünistlere karşı savaştı, ve yıllar sonra aynı Komünistlere karşı savaşan Naziler’in işbirliği teklifine “Hayır” diyerek, halkının mücadelesini savundu. 
Bu iki farklı olayı da anlatmak lazım; çünkü bu Rusya'nın tarihi…  

12 Kasım 2017 Pazar

Nerden çıktı bu pastırmanın “p”si?



M. Hakkı Yazıcı




Geçen gün bir iş yemeğinde Kırım Tatarı bir arkadaşım “Aşın tatlı olsun” deyince çok şaşırmıştım.

“Afiyet olsun” demek istiyordu. Birden böyle demenin daha öz Türkçe olduğunu düşündüm ve çok hoşlandım.

Öyle ya, “afiyet” Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcük. Hem de başka bir seçenek yokmuş gibi ağırlığını kabul ettirip dilimize yerleşmiş.

Belki böyle yüzlerce örnek var.

Yaşayan dile direnmek kuşkusuz akıllıca değil, ama doğru ve güzel olanı da korumak gerekir. Yoksa “afiyet” gibi sözcükler öz dilimize egemen oluyor ve sözcüğün karşıtı olan “zafiyet” durumu ortaya çıkıyor.-Böyle diyorum da ben de fazla titiz olamıyorum aslında, alışkanlıklarımın kolaycılığına yenilip çok dil yanlışı yapıyorum. Yüzüme vurulup, beni utandıracak pek çok yanlışımı bulmak mümkün.

***

Bizim malum iş arası ofis muhabbetlerimizden birinde bunu anlattım ve konu açıldı.

Bir keresinde bizim İgor, daçasını anlatırken bahçemizde üç “saraycık” var deyince 
Serkan’ın gözleri açılmış, hayretle sormuştu:

“İgor, ayıptır sorması, senin daçanın arazisi kaç yüz dönüm?”

İgor’un gülmekten yerlere yattığını tahmin edersiniz.

Rusların kullandığı “saray” sözcüğünün bizdeki gibi görkemli binalar için kullanılmadığı, tam tersine derme çatma, genellikle depo gibi kullanılan küçücük ahşap yapılar olduğunu öğrendiğinde de Serkan’ın şaşkınlığı hala geçmemişti.

Sanırım Türki dillerden Rusçaya geçen bu sözcüğü Ruslar içine biraz ironi katarak küçük yapılar için kullanıyorlar.

Böyle farkına bile varmadığımız pek çok sözcük var bir kültürden diğerine geçen.

***

Geçen seneydi galiba Türkiye’de televizyonlardaki evlenme, buluşturma programlarından birinde Rus kızı çay tiryakisi damadın gönül yoluna ulaşabilmek için semaverde çay demlemişti. Damat adayı çok keyiflenmiş “Vayy, sen bu işi biliyorsun, Rusya’da semaver var mı?” diye sormuştu.

Delikanlı, “semaver” sözcüğünün Rusçadan Türkçeye geçtiğini bilmiyordu tabii.

Rusça'daki “sama” ve “varit” sözcüklerinin birleşmesinden, yani 'kendi kendine kaynamak' anlamına gelen kelimelerden türeyerek oluşmuş.

Bunu bizim Serkan bile biliyor artık.

Bir keresinde Serkan genç erkeklerin ve kızların tanışmak, arkadaş bulmak amacıyla gittikleri  “Znakomstvo” barlarından birinin adresini sormak için İgor’a telefon ettiğinde, onun kız arkadaşıyla birlikte bu bara gideceğini zannedip, telaşla Rusların ünlü bir atasözünü söylemişti:

“Hop, sakın ha, ‘Tula’ya semaverle gidilmez!’”

Öyle ya Tula, semaver yapımıyla ünlü bir Rus şehriydi ve oraya yanında semaverle gidilmezdi. Mekana yalnız gelen çok sayıda güzel Rus kızının olduğu bir tanışma barına da kız arkadaşıyla gitmek doğru olmazdı.

Konuya bir katkı da bir Türk atasözüyle benden: “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak”la sonuçlanabilecek üzücü bir durumla karşılaşılabilinirdi.

***

“Pastırma yazı”nın da gelip geçtiği, “beyaz kış”a hazırlandığımız şu günlerden birinde ofiste oturmuş konuşuyoruz. Bu konular açıldığında bizim sohbetimiz iyice derinleşiyor; buna benzer pek çok örnek önümüze seriliyor.

Serkan, “Ruslar da ‘pastırma’ya ‘basturma’diyor,” diye başlıyor.

Evet, doğru. Ve hatta daha doğru, eski Türkçeye uygun söylüyorlar. “Pastırma” sözcüğüne bu “p” harfi nereden girmişti ki?

Ben, devam ediyorum, Serkan istihzalı gözlerle, sırıtarak beni süzüyor.

“Abi bu, hani Temel, Kristof Kolomb’dan, Amerigo Vespucci’den önce Amerika’ya gitmiş de Niagara Şelalesi’nde suların çağlayarak, gürültüyle döküldüğünü görüp, “Ne yaygara!’ demiş, oranın adı Niagara olmuş; Carolina’da karalahana görmüş, adı öyle kalmış geyikleri gibi olmasın?”

“Yok evladım, ben biraz araştırıp, okudum. İnanmayanlar da bir zahmet baksınlar,” diye kestiriyorum.

Sözcükler, kültürler arasında dolaşırken bazen değişime uğruyor. Nasıl oluyor diye sorduklarında bizdeki bu duruma uyan bir atasözü aklıma geliyor:

“Sağır duymaz, uydurur.”

***

Serkan’ın dediği gibi, “Pastırma”ya Ruslar, “бастурма” (basturma)  diyorlar.

Biz ise “Pastırma” diyoruz nedense?

Hadi çemenini anladık da, bir kez daha soruyu tekrarlayayım nerden çıktı bu pastırmanın “p”si?

“P” Türk alfabesinin yirminci harfi. Sert, patlamalı, titreşimsiz, çift dudak sessizi yumuşak karşılığıysa “b”. Belki ondan...

Pastırma, eski bir Türk yiyeceği. Pastırmayı ilk yapanlar Orta Asya'da Hunlar. Nitekim, Weber–Baldamus dünya tarihi kitabında, Antalyalı Amianus'un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserine atfen, Hunların bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiği biliniyor: “Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri yarı pişmiş eti yerler.”

Sözcüğün etimolojik kökenine indiğimizde adını bir parça etin at ile eyer arasına sıkıştırılıp süvarinin de ata binmesiyle ‘bastırılmasından’ aldığını görüyoruz. ‘Bastırma’ zamanla ‘pastırma’ olmuş.

Yani “basdurma, pasdırma/pastırma” bastırılarak kurutulmuş et.

“Hani ya da benim elli dirhem pastırmam
Konyalıdan başkasına bastırmam.”

Düğünlerde bu türkünün daha ilk üç notasını duyunca ağzının kenarları kulaklarına kadar yayılarak sırıtan, kendilerini dans pistlerine atan kardeşlerimiz fesata akıl yormadan bir de böyle düşünsünler lütfen.

Ruslar, “Sucuk”a da “колбаса” (kolbasa) diyorlar.
Yani ilginç, ama bana göre daha Türkçe söylüyorlar. Kolla bastırarak hazırlanan bir yiyecek anlatılıyor.

Sucuk ise Farsça kökenli bir sözcük. “Germe, çekerek uzatma, şerit, kordon” anlamında kullanılıyor.

***

Yine konuyu uzattım; daldan dala atlıyorum biliyorum, ama malumatfuruşluğuma kızmayıp, yorulmayıp okumak isterseniz biraz daha devam edeyim. Belki başka bir yazıda bunları anlatmak fırsatını bulamam.

İnsanlığın binlerce yıl öncesinden gelen ortak bir mirası var.

Bazen tarihi ciddi bir şekilde inceleyince kültürlerin, dillerin kökenindeki benzerlikleri yakalarsınız. Ve kuşkusuz şaşırırsınız.

Ruslarla Orta Asya’nın diğer halkları; Türki halklar  ve onların akrabaları yüzyıllar öncesinden beri bir arada yaşıyorlar.

Önce birbirleriyle savaşmışlar, birbirlerinin topraklarını işgal etmişler; Tatarlar, Moğollar, Rusların ülkesini, sonra da Ruslar onların ülkelerini işgal etmiş. Daha sonraysa bir arada yaşamayı öğrenmişler, bir ölçüde kaynaşmışlar.

Kim kime ne yapmışın hikayesi çok karışık, burada anlatmak da uzun sürer. Ancak şimdilerde başka bir şey var. Bu şey de daha uyumlu ve birlikte yaşama çabası.

Pek çok kişi gibi benim de dileğim, bu halkların birbirine baskın çıkmadan, birbirlerinin dillerine, kültürlerine saygı duyarak, hatta koruyarak, ortak çıkarlar zemininde bir arada, dostça yaşamaları ve bu birlikten daha olumlu, daha güçlü bir birliktelik çıkarmaları.

***

Dillerin serüvenine geri dönersek şunu söylemek olası; sözcüklerin izini sürmek, tarihe de ışık tutuyor. 

Sözcükler de insanlar gibi ilden ile, memleketten memlekete göç ediyorlar; bazen de değişime uğrayarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu arada ilginç olaylar ortaya çıkıyor. Başka anlamlarla geldikleri yere geri dönüyorlar.

Malum bugün Hollanda’nın simgesi olan lalenin menşei Osmanlıdır.

Efendim, rivayete göre 1400'lü yıllarda, Avrupalı bir gezgin, İstanbul'da yolda sarığına lale takmış bir adama rastlamış, işaret ederek başındakini sormuş. O da “turban” diye yanıtlamış; ama aslında gezginin öğrenmek istediği sarığa iliştirilmiş çiçeğin adı imiş. Adam ise gezginin sarığını sorduğunu zannetmiş.

Böyle bir yanlış anlaşmayla, güya “lale” çiçeğinin adı birçok Avrupa diline “tulpan” olarak girer.

Bizim “lale”ye Felemenkçe “tulpen”, İngilizce “tulip”, Almanca “tulpen”, Fransızca tulipes, Rusça “tyulpan (Тюльпан)” diyorlar.

Azerbeycan dilindeyse laleye “Lalə (Tulipan)” gülü denmekte.

Lalenin anavatanı Pamir, Hindukuş ve Tanrı dağları. Türkler göçleri esnasında bu bitkinin soğanlarını Anadolu'ya getirmişler. 1500'lü yıllarda Avrupa'ya Anadolu'dan giden lale özellikle Hollanda'da Osmanlı’da olduğundan daha çok yaygın olmuş.

Belki bu hikaye doğru, belki de değil, ama ilginç ve dinlemesi hoşa gidiyor.

Hikayemizdeki adamın başındaki sarık (“Sarmak”tan geliyor). Öz Türkçe “saruk” diye başlığa sarılan beze deniliyor.

Bu bez tülbent. Yani sarık tülbentten yapılıyor! Tülbent, ince ve seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak pamuklu bez. Genellikle doğrudan başa veya fes, kavuk gibi bir başlığın üzerine sarılan kumaş baş örtüsü.

Sih ve müslüman toplumlarında, genellikle Asya ülkelerinde yaygın. Sarık Türklerde halk arasında yaygınlaşmamıştır. Osmanlı Devleti zamanında Osmanlı sultanları ve din büyükleri tarafından takılırdı. Osmanlı padişahları da başlangıçtan 2. Mahmut dönemine kadar sarık takmışlardır.

Bu kelimenin kökeniyse Farsça “dulband” sözcüğü. Avrupa dillerine de buradan geçmiş. Pek çok Avrupa dilinde “turban” olarak anılır. 

Bizim “sarık”a  Felemenkçe “tulband”,  Fransızca “turban”, İngilizce “turban”, Rusça “Tyurban (Тюрбан)” denilir.

Rivayete göre hikayemizdeki Avrupalı gezginin dikkatini çeken iki nesne, “sarık” ve üzerindeki “lale” Felemenkçede benzer birer sözcükte anlam kazanmışlardır.

Hollandalıların konuştukları dillerden biri olan Felemenkçede lale “tulpen”, sarık ise “tulband” olarak sözcük dağarcıklarına girmiştir.

Ve işte bu çok ilginç: Fransızcadan Türkçeye geçen “türban” kelimesi ise yenilerde Türkçede kadın başörtüsü anlamında kullanılmaya başlandı.

Görünüşe göre Türkçede “tülbent” olarak geçen kelime, Avrupa’ya yaptığı yolculuğun, uzun bir serüvenin ardından Fransızcadan Türkçeye “türban” olarak geri dönüyor. 

Bu serüveni İgor bile ağzı açık dinliyor.

***

Dedik ya bu halkların yüzyıllara dayalı içiçe geçmişlikleri var. Haliyle dilden dile sözcükler de geçmiş.

Rusça’da Türki dillerden alınmış, neredeyse Türkçe ve Rusça’da hemen hemen aynı şekilde söylenen ve aynı anlama gelen çok sayıda kelime var. Örnek vermek gerekirse;

Арбуз [arbús] karpuz
Диван [diván] divan
Ишак [işák] eşek
Йогурт [yógurt] yoğurt
Караван [karaván] kervan
Очаг [açák] ocak
Плов [plof] pilav
Самовар [samavár] semaver
Шапка [şápka] şapka

Hem Rusçada hem de Türkçede Avrupa dillerinin, mesela Fransızca, İngilizcenin etkisinde kalınarak, bu dillerden geçen hemen hemen aynı şekilde söylenen ve aynı anlama gelen çok sayıda kelime var. Yine örnek vermek gerekirse;

Ваза [váza] vazo
Витрина [vitrína] vitrin
Лампа [lámpa] lamba
Маска [máska] maske
Премия [prémiya] prim
Радио [rádio] radyo
Рекорд [rikórt] rekor
Фаворит [favarít] favori

Bir de tuhafımıza gidecek, hem Türkleri, hem de Rusları şaşırtıp güldüren, Rusça ve Türkçe’de aynı şekilde söylenen, fakat farklı anlamları taşıyan sözcükler var:

Бал [bal] balo
Бардак [bardák] dağınık
Дурак [durák] aptal
Кот [kot] kedi
Кулак [kulák] yumruk
Магазин [magazín] market, mağaza
Сыр [sır] peynir
Табак [tabák] tütün
Халат [halát] bornoz

***

İlginç değil mi?

Örneğin bizim “kulak” dediğimiz, Ruslarda “yumruk” anlamına geliyor. “Bardak” dağınıklık, 

“Durak” da “aptal” anlamına geliyor.

Serkan, bir keresinde dalgınlığına gelip Rusların dolmuşu olan “maşrutka”lardan birinde durağı geçme telaşıyla şoföre Türkçe “Durakta durur musunuz?” diye seslenmiş.

Söylemeye gerek yok; şoför şöyle bir arkasına dönüp, bana “aptal mı diyorsun?” gibilerinden ters ters bakmış. Neyse olay fazla uzamamış.




15 Ekim 2017 Pazar

Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda


İlber Ortaylı



Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Bu bolluğun arkasında uzun ve bizi çok yakından ilgilendiren bir tarih var.

KAZAN Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün (eski Sovyet Rusya’sında ‘enstitü’ denir) davetlisi olarak bu hafta başı Tataristan’daydım. Kazan Üniversitesi eski bir kurum ve Rusya İmparatorluğu’nun tarih itibariyle üçüncü en eski üniversitesi. 18’inci asırdan beri hizmet veriyor.


Aklınıza gelen tüm büyük adamlar ya buranın mezunu ya da burada okumuşlar. Tolstoy, buradaki Şark Dilleri Bölümü’nü bitirmeden terk etti; Lenin, ağabeyinin suikasta karışması dolayısıyla önce hukuk fakültesinden atıldı, bilahare müracaat ederek açıktan imtihanla bitirdi. Protestanlığa geçerek Alexander adını alan Ebu Musa Kazım Bey bu üniversitenin ünlü Türkologlarından.

TÜRK DÜNYASININ EN ÇOK SANATÇI YETİŞTİREN HALKI

Kazan aynı zamanda Rusya Müslümanlarının önemli bir dini ilimler merkezi. Türk dili ve araştırmaları tarihi de onun için burada inkişaf etmiş. Çünkü insanlar hem Rusya İmparatorluğu’nun coğrafyasını tanıyorlar, hem de Arapça, Farsça gibi dilleri icabında ta Kahire’deki El-Ezher’e gidip öğreniyorlar.


İstanbul’da okuyan Kazanlı münevverin sayısı hiç az değil. Müzik bakımından hem Doğu hem de Batı müziğini benimseyen bir halk. Galiba sadece Türk dünyasının değil bütün Doğu dünyasının Batı müziğiyle en çok temasta olan, sanatçı yetiştiren halkı Kazanlı Tatarlar. Bunda tabii Rus kültür dünyasıyla yakın ilişkinin de rolü var.

TARİHİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNİN ANAYURDU

Kazan hem Rusya’nın zenginlik ve kültürünü, hem Doğu’nun ilmini ve Müslümanlığını barındıran bir ülkeydi. Bütün Rusya’nın en müteşebbis zenginleri buradan çıkmıştır. Mesela Yusuf Akçura’nın ailesi Akçurinler bütün Rusya çapında hatta Amerika’da bile şubeleri olan bir ticarethane sahibiydiler. Türk inkılabının yakından tanıdığı Sadri Maksudi’nin damat girdiği aile de böyle. Zeki Velidi Togan ki Başkurdistan Cumhuriyeti’ni kurdu, tarihi coğrafya ilminin en önemli isimlerindendir. Rusya’da Arap harfli ilk matbaa bu bölgede çıktığı gibi Türkoloji ilmi de burada önemli ilerlemeler kaydetti.

YENİ ZENGİNLİK  KAYNAĞI TARIM

Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Perestroika devrindeki Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev, fevkalade zeki bir politikacı. Nur Sultan Nazarbayev’le birlikte, bu coğrafyada makul ve ustalıklı hareketle kalkınmayı sağlayan iki devlet adamından biri. En önemli özelliği de Tataristan’da tarıma önem vermesi, bunu teşvik etmesi. Sovyet döneminde herkesin ihmal ettiği, sorular dolu sektör şimdi Tataristan’da bir zenginlik ve rahatlık kaynağı. Kazan halkı, eski reisicumhurları Mintimer Şeymiyev’i seviyor. Şimdiki cumhurbaşkanı Rüstem Minnehanov ise tam bir işadamı. Dolayısıyla her türlü yatırım ve özellikle de Türk yatırımları devam ediyor.

TÜRK ÖĞRENCİ MUTLU

Tarihin akışı içinde Sovyetler Birliği’nin perestroika ile kabuk değiştirip kendini feshetmesi gibi mühim bir olayın 1980’lerin sonuna rastlaması Türkiye açısından bir bakıma isabetli oldu. 1960’ların ve hatta 1970’lerin Türkiye’si iktisadi ve içtimai bakımdan Sovyet dünyasını etkileyecek bir ülke değildi; çok fakirdi, kırsal ağırlıklıydı. Burjuvazi henüz tamamıyla laf ebesiydi. Eski Sovyet dünyasından doğanların hayatına intibak edecek, oralarda çalışacak gençler bile ancak 1980’lerden sonra yetişti. Bugün her eski Sovyet cumhuriyetinde, oraların dilini bilen, tarih ve coğrafyasını araştıran, sokaktaki insanla, yöneticiyle üniversitedeki akademisyeniyle ve aydınlarıyla temas edebilen insanlarımız var.
Dışişleri bu yeni dünyaya uydu. Moskova Büyükelçiliğimiz Rusça bilen memurlarla tanınırdı. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç da hem yerli dili Kazan Tatarcasını hem Rusçayı biliyor. Bunun cumhuriyet yöneticilerinden sokaktakilere kadar ona duyulan sempatiyi ne kadar arttırdığını görmek lazım.
Kazan Üniversitesi Türk öğrenci dolu. Uyumları mükemmel görünüyor. Türk dünyasının hatta İslam dünyasının Batı’ya en açık ve teşkilatlı bölgesinde bulunmak, Türk öğrenciler açısından bir kazanç olmalı. Bunu verdiğim konferansta da gözlemledim. Konulara uyumları mükemmel.
Oraları gezip görmek isteyenler için de bir tavsiyem var: Herhalde bahar ayları ve yaz için Kazan şehri ve iki yüz elli km ötesindeki Bolgar Hanlığı’nın kayınları, nefis orman ve Volga boyları görülecek yerler arasında.

700 YILDIR TARİHİN MERKEZİNDE

-13’üncü asırdan beri Altın Orda Devleti’nin önemli merkezlerinden. Altın Orda’nın mirasçılarından olan Kazan Hanlığı’nı, Çar Müthiş İvan (Grozni) 1552’de alıp ilhak edince, Müslüman nüfus üstünde de baskı uyguladı. Bir kısım halk Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığa dönen Kazan soylu ailelerinden biri de Yusupovlardır. Çar hanedanı Romanovların damadı Prens Feliks Yusupov, Birinci Cihan Harbi başladıktan sonra Rasputin’i öldüren üçlünün içindeydi. Rusya’yı kurtaracağını düşünüyordu. Gerçi suikastla bir memleket kurtarılmaz. Bazıları da “Rasputin’in bedduası tuttu, Rusya bu yüzden felakete sürüklendi” derler. 

- Türk halklarının Tatar ırkıyla bir ilgisi var mı? Şu sıralar Kazan Tataristan’ın tarihçileri “Biz Tatar değil, Bolgar’ız” diyorlar. Bolgar Hanlığı, Kazan’ın 250 kilometre güneyinde yer alıyor. Rusya Müslümanlarının ilk Müslüman devleti onlar (tahminen 930 yıllarında bu dini kabul ettiler). 7’nci asırda bugünkü Bulgaristan’a akın yapan ve Asparuk’un liderliğinde oraya yerleşen, bu Slav coğrafyasındaki memlekete Bolgar adını verenler de onlar. Tezin birincisi doğru; Rusya’nın Türk halklarının Tatar ırkıyla ve diliyle alakaları yok; onlar Kıpçak, Tatarlar ise Moğolistan’da yaşayan bir büyük kabile. 13’üncü asırda Rusya’nın istilasını Kıpçaklarla birlikte yaptılar. 19’uncu asırda bu bölgede eğitim hayli gelişti, siyasete de karıştılar. Sadri Maksudi Arsal, 1905 devriminden sonra kurulan Duma’ya mebus olarak girdi. Rus ihtilaline aktif olarak katıldılar. Bolşevik devrimine de Kazanlı Seyyid Sultan Galiyev önderliğinde iştirak ettiler. Galiyev’in stratejisi ve teorileri çok Türkçü bulunduğu için sonraları Stalin tarafından harcandı.

BİR DEV KİTAP TÜRKÇEDE

BU isimde bir kitap, daha doğrusu bir el kitabı Rusça olarak çıkmıştı. Volga boyunun tarihi için önemli müracaat kitabıydı. O bölgede yaşayan, bugünkü Kazan Tatar halkının öncüsü olan yerleşimler ta Volga Macarlarına, Bulgarlarına varana kadar taş devri buluntularından itibaren ele alınıp anlatılıyordu. Atlas Tartarica, Rus Şarkiyat ilminin ve hassaten bu dalda Kazanlı Tatar bilginlerinin önemli çalışmalarını içeren bir el kitabıydı. Bugün Rusçası neredeyse sahaflar ve kitap pazarlarında bile zor bulunuyor. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç, Bilimler Akademisi’nde profesör Rafail Hakimov’a bunun Türkçeye tercüme edilip basılmasını teklif etti. Bu önemli baskıyı özel sektörde Tataristan yatırım grubunu oluşturan, özellikle Kastamonu Entegre Grubu üstlendi ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği işbirliğiyle Türkçe Atlas ortaya çıktı. Tercümeyi yapan, bu konularda çalışan Mimar Sinan Üniversitesi’nden Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’dur. Volga boyu tarihindeki halklar ve Tataristan’ın, modern tarih içinde önemli bir kaynak olduğunu belirtmek gerekir. Ümit edilir ki satışa çıksın ve yararlanmak isteyenlere ulaşsın.

BAZI KURUMLARIN TARİH SORMAMALARI, SORMALARINDAN İYİDİR


ÜÇ gün önce, üniversiteye giriş sınavlarından tarih sorularının çıkarıldığını öğrendim. Lise öğrencileri ve öğretmenleri büyük hüzün duyuyorlar. Bendeniz o kadar hüzünlü değilim. Bazı kurum ve kişilerin tarihi sormamaları, sormalarından iyidir. Daha ilmi ve ciddi bir tarih okutmaya başladığımız zaman daha iyi sınavlar bekleriz.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Ubır

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Bizim bildiğimiz "Obur", yani "Ubır" (Tatarca: Убыр), Rus ve Türk mitolojisi ve halk inancında Vampir anlamına gelir.

Farklı benzer kültürlerde Obur, Hobur, Vupar, Opkur, Opkan olarak da bilinir. 

Ayrıca Rusçaya Убыр (Ubır) ve Вубар (Vubar); Çekçe ve Slovakçaya Upír olarak geçmiştir. 

Çekoslavak (Çek ve Slovak) kültüründe tam olarak vampir anlamını alır.

Özellikleri

Günahkar kimseler mezarda bir hayvan şekline bürünür ve Ubır haline gelir.

İri başlı, uzun kuyruklu bir varlıktır.

Genellikle ölen büyücüler Ubıra dönüşür. Ağzından ateş püskürür. Günlerce hatta aylarca hareketsiz kalabileceği gibi istediğinde uçabilir de.  Hiç kimseden korkmaz. Etrafına bulaşıcı hastalık yayar. Ne bulursa yer. Obur olduğu anlaşılan bir ölünün mezarı açılıp çivi çakılır. İstediğinde istediği şekle girebilir. Kurt veya yaban köpeği kılığına girip koyunları parçalar. Bir dağın başında toplanıp, kaçırdıkları insanları yerler. Bir ölünün obur olmaması için ateşin altından geçirilmesi gerekir.

Daha çok Romanya ve Moldova’da yaşayan Türk topluluklarınca Vampir anlamında kullanılır.

Fin Ugor kavimlerinde de benzer söyleyişlerle yer alır. Ele geçirdiği insanın içinde yaşayan korkunç bir yaratıktır. İçinde Ubır bulunan kimse ona benzemeye başlar, yemeye doymaz. Ama yese de zayıf kalır. Çünkü onun yediği yemek kendi vücuduna değil, Ubır’a sinermiş.
Tatar halkında “Ubır kendisi doysa da gözü doymaz” gibi bir deyim de vardır.

Ubırlı insanlar gece kalkıp yemek ararlar, bulamayınca da alev yumağına dönüşüp bacadan çıkarlar ve başka insanların yemeğini çalarlar. Ubır da tıpkı alev gibi doymak bilmez, azgın, açgözlü, her şeyi yutan bir yaratıktır. Ayrıca leşle beslenir. İstediği an kedi, köpek veya güzel bir kız kılığına girebilir. Ubır kadınları ve hayvanları emmeyi de sever.

Benzer ve bağlantılı varlıklar

Obot

Obot; Türk ve Altay halk inancında doyumsuzluk cinidir. Ubot olarak da söylenir.

Ubır'ın bir türüdür. Görünüşleri son derece çirkindir. Dişleri çok büyük ve korkunçtur. İri kemikleri vardır. Sürekli yer ama doymazlar, çünkü yediklerini anında geri çıkarırlar. Ateşli gözleri vardır. Aileleri ve evleri bulunur. İnsanların içine girerek veya musallat olarak tüm servetini harcamasına neden olurlar.

Sözcük anlamı olarak ele alındığında kelime kökünde yemek, yutmak, yok etmek anlamları bulunur. Obur sözcüğüyle kökteştir.

Opkan

Opkan (veya Vupkan, Çuvaşça: Вупкăн, Vupkăn - "sefalet getiren, hasar veren"); Çuvaş mitolojisinde kötü bir ruh.

Çuvaşlar salgın hastalıklar ve ruhsal hastalıklar dahil olmak üzere birçok korkunç hastalıkların nedeni olarak onu düşünürler.

Vupkan hızlı bir rüzgar şeklinde insanlara gelir ve düşüncelerinin bozulmasına yol açar. 

Vupkan kendini görünmez kılar. Onu yatıştırmak için vupkana üç siyah koyun kurban edilir. Birincisi baba vupkana ("vupkăn aşşĕ"), ikinci anne vupkana ("vupkan amăşĕ") ve son koyun vupkan tanrısına (vupkăn turro) armağan edilir. Vupkan bir köpek olarak temsil edilir ve yıkıcı bir varlıktır. Ondan sadece kurnazlık sayesinde kurtulmak mümkündür.

Vupar

Vubar (Vopar, Vapar, Vubar Çuvaşça: Вупăр, Vupăr); Çuvaş mitolojisinde kötü bir ruh. Vubar geceleri görünür ve hayvanların ve insanların havasız kalarak boğulmasına neden olur. Ateş saçan bir yılan şeklinde görünür. Kadın veya erkek kılığına bürünebilir. Uyuyan insanlara saldırır, onu elle yakalamak imkansızdır. Hristiyan Çuvaşlar ondan korunmak için kollarını yatarken çapraz olarak koyarlar (haçı andırdığı için).

Etimolojisi

(Ub/Ob) kökünden türemiştir. Açgözlülük anlamı içerir. Obruk sözü de aynı kökten gelir ve girdap demektir.

Kaynakça

-Türk Söylence Sözlüğü, Deniz Karakurt, Türkiye, 2011,

-Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, Celal Beydili, Yurt Yayınevi (Sayfa - 435)