Moskova

Moskova
İlber Ortaylı'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlber Ortaylı'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2022 Cumartesi

17 Ekim 2021 Pazar

"Rus anneler memlekete hediye"



Kaynak: https://turkrus.com/

 

Ünlü Türk Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Antalya’da tarihi bir olayın kendini tekrarladığına dikkat çekerek, “Değişmeler, göçler dolayısıyla ortaya çok enteresan bir nüfus portresi çıktı. Türk yatırımcıların, ekmeğini her yerde bıkmadan arayan Türklerin bir hediyesi var memlekete; Rus anneler ve çocuklar” dedi.

Bu yıl 11'incisi düzenlenen Antalya Kitap Fuarı, kapılarını ziyaretçilerine açtı. 'Gelecek Bilgiyle Yeşerecek' ana temasıyla Antalya Cam Piramit Fuar ve Kongre Merkezi'nde 10 gün boyunca sürecek fuarın açılışına ünlü Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı da katıldı.

Sputnik'deki habere göre  Antalya’nın Türkiye için ilginç bir bölge olduğuna işaret eden Ortaylı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Değişmeler, göçler dolayısıyla ortaya çok enteresan bir nüfus portresi çıktı. Fakat daha enteresanı, tarihi bir olay kendini tekrarladı. Bu Türk ırkı nasıl ki mazide Güney Rusya’yı, oradaki Slavlarla karıştırarak acayip ve çok tatlı bir çevreye döndürdüyse, Antalya’da da böyle bir şey cereyan ediyor. Türk yatırımcıların, ekmeğini her yerde bıkmadan arayan Türklerin bir hediyesi var memlekete; Rus anneler ve çocuklar. Bu öyle binlerle, on binlerle ifade edilmekten çıkıyor, yukarı doğru gidiyor. Şehirde Rusça okumak isteyen ya da okuyan insanlar var. Dolayısıyla kurulan kütüphaneleri.

3 Haziran 2020 Çarşamba

Deli mi büyük mü




İlber Ortaylı




Bizim Türk vakanüvisleri ve 18. asrın ilk sefirleri ona ‘Deli Petro’ derler. Lakin tarihçimiz Ahmed Cevdet Paşa’dan beri Türkler de ‘Büyük Petro’ unvanını kullanmaya başladılar. Şüphesiz ki memleketi de ona ‘Büyük Petro’ unvanını verir. Sovyet İhtilali’nin ilk 15 senesinde kendisine ısrarla I. Petro dendiği halde nihayet Stalinist milliyetçi politika döneminde ‘Büyük Petro’ unvanı kabul edildi.

1672 yılının 30 Mayıs’ında Çar Aleksey Mihayloviç’in oğlu olarak doğdu. Çarın ikinci karısı Natalya Narışkina’dan dünyaya geldi. Tam Rus genelojisine (şecere bilgisi) göre güzel bir kadındı ve zekiydi, Petro’yu etkileyen bir anneydi. İktidarı yarım kan kardeşi V. Ivan’la paylaşmak zorunda kaldı. Onun da annesi Miloslavsky ailesindendi. Bu iki ailenin kavgası erken yaşta ölen Çar Aleksey’in mirasının da paylaşılması demekti. Neticede Petro erkek kardeşinin ölümüyle, 1690’larda iktidara sahip oldu.

AMİRALİ, TOLSTOY’UN DEDESİ

Kavgalı iktidar yıllarında saraydan uzak Moskova’nın bugün de Nemetskaya Sloboda denen semtindeydi. Bu semtte Moskova’nın içindeki yabancılar oturuyordu. Tıpkı İstanbul’daki Pera ve onun devamı olan Galata’da olduğu gibi. Burada ecnebi dostlar edindi, gemicilik sanatını öğrendi ve başka dallara da merak sardı.


Tahta geçtiği zaman ilk hedefi Karadeniz filosunu kurup kuvvetlendirerek Türklerin Karadeniz’deki hâkimiyetine son vermekti. Kırım’ın kilit noktası olan Azak Kalesi’ne 1695’te saldırdı. Devir Viyana Kuşatması sonundaki uzun harp yıllarının en problemli zamanıydı. Vakti iyi kollamıştı ama gene de Azak’ı alamadı. Bir sene sonra yabancı müşavirlerin gösterdiği yöntem ve Osmanlı ordularının Avrupa’da adamakıllı karanlık bir noktaya girmesi nedeniyle Azak Kalesi’ni alabildi. Bu geçici bir girişti ama iyi faydalandı. Bir müddet sonra 1698’de Karadeniz kıyısında Kırım’a yakın Taganrog Limanı’nı Rusya’nın ilk bahriye üssü olarak kurdu. 1699’da Karlofça görüşmelerinde galip Mukaddes Liga devletlerinin üyesi olarak katılmıştı. Ardından 1700’de İstanbul Antlaşması’yla İstanbul’da mukim, devamlı bir sefaret kurma hakkını elde etti. İlk büyükelçi onun amirali olan Kont Tolstoy’du, yani büyük yazarın dedesi. Tolstoy ünlü geniş raporlarıyla meşhurdur. Belki çok başarılı bir sefir değildi ama Rus-Türk tarihi için yararlı vesikalar ortaya çıktı. Bunlar şüphesiz bizim tarihimiz için önemlidir.

OSMANLI DEVLETİ’NE SIĞINDI

1710’da Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş açtı. Bu tabii ki ilk sefir Tolstoy’un da Yedikule’de hapsedilmesi demekti. 1711’de Petro Prut bataklıklarında kuşatıldı. Bu kuşatmanın değerlendirmesi hâlâ Türklerin gayriciddi hikâyeleriyle devam eder (Çariçe Katerina ve Baltacı Mehmed Paşa). Gerçek öyle değil. Yeniçerilerin bu kuşatmayı uzun zaman sürdürecek takat ve disiplini yoktu. Prut Barışı imzalandı (1711). Dolayısıyla Petro önemli kazançlarının hepsini bırakarak (Kırım ve Azov Kalesi dahil) çekilmek zorunda kaldı. Petro’nun Karadeniz sevdası suya düşmüştü. Bu ta 1730’lardaki savaşlara hatta 1774’e kadar tehir edilecek bir idealdi ve Büyük Petro bunu göremeyecekti. İsveç’le kavgası daha erken başladı. İsveçli XII. Şarl en başta başarılar kazanmışsa da Moskova’ya doğru yanaştıkça mukaddes topraklardaki hezimeti acı oldu ve Osmanlı Devleti’ne sığındı. Zaten Prut Cengi’ni kışkırtanların başında da Polonya Kralı Stanislaw, Kırım Hanı ve XII. Şarl gelir.


Rusya tarihinde Petro’nun önemi büyüktür. İki metre boyunda, kafası gövdesine göre küçük, ayakları sadece 38 numara olan Çar’ın fizyonomisi adeta onun kişiliğindeki ve iktidarındaki zaafları ve üstün tarafları da gösteriyordu. Enerjikti, çalışmasının sonu yoktu. İdealleri büyüktü. Batı medeniyetini getirmek istiyordu. Balolarıyla, yemekleriyle, giyimiyle getirdi. Lakin her balonun sonunda da Slavlara mahsus rezaletlerle toplantılar bitiyordu. Kıyafete gelince... Ruslara bu dönemde Avrupalı kılığına girmiş Tatarlar diyorlardı.

AVRUPA’YI YAKINDAN GÖRDÜ

Batı kültürünün peşindeydi. Rusya’ya üniversiteyi getirdi. 1699’da Avrupa’ya büyük bir asker ve amiral heyetiyle çıktı. Bu uzun süren 18 aylık sefaret sırasında Hollanda’da gemicilik, anatomi ve tıp gibi dallara merak sardı. Dönüşte bunları tatbike gayret etti. Hiç şüphesiz ki Avrupa devletlerinin idare tarzını yakından gördü. Bunları taklit ettiğini söyleyemeyiz. Ama onların bazı taraflarının farklı olduğunu anlamıştı. Rusya ve Türkiye’nin modernleşmesindeki kalıplar ne kadar birbirine benzer. Büyük Petro bu çelişkiyi önce ortaya koyan biridir. Tıpkı II. Mahmud’un reformlarında 100 sene sonra karşılaştığı problemler gibi.

ÖZ OĞLUYLA ÇATIŞMAYA GİRDİ

İktidar henüz Şark kalıpları içerisindeydi. Prenslerin, veliahtın ve diğer kardeşlerin hayat ve emniyeti doğrudan doğruya yeni yapının değişmesine bağlıdır. Bunun değişmediği Rusya’da çar öz oğluyla, Aleksey’le çatışmaya girdi. Aleksey’i çok uzun bir sorguya çekti ve elleriyle öldürdü. Delikanlı bir de işkenceden geçmişti. Yediği dayağın sebebi anlaşıldı. Veliaht Avusturya ile Rusya’ya karşı ittifak içindeydi. Böyle şeyler maalesef Doğu monarşilerinin kaderinde vardır ve önlenmesi pek tatlı metotlarla olmuyor.


Büyük Petro’nun kurduğu şehir Petersburg kendisinden 100 yüzyıl sonra Puşkin gibi büyük bir şairin methiyesine neden oldu. Önemli bir kasidedir: “Tunç Süvariye”. Şehri İtalya ve Avusturya mimarisinin en iyi elemanlarıyla meydana getirdi. Şehir Rusya’nın Batı’ya açılan kapısıydı. Orduyu modernleştirmeye çalışıyordu, bürokrasiyi modernleştirmeye çalışıyordu ve Batı’nın ilim ve sanatlarını getirme gayretindeydi. Bu şüphesiz ki daha uzun bir süre gerektirdi. Ama gelişmeler en azından yüzyılın sonunda bir Alman prensesi olan II. Katerina’nın tahta çıkışını bekleyecektir.

BIRAKTIĞI İMPARATORLUK

Büyük Petro tarihte hem Ruslar hem de Türkler tarafından çelişkilerle değerlendirilir. Bazı Rus düşünürleri onun devri için “Dönelim kutsal tarihimize” diye suçlayan şiirler yazmışlardır. Çoğu, onu modern Rusya’nın babası olarak, bazıları ise Rusya’nın ruhunu ve temel müesseselerinin ortadan kalkmasına sebep olan bir çılgın gibi görür. Modern Rusya tarihçilerinden ve Rusya’nın asil bir hanedanından gelen Prof. Kont Alexandre Bennigsen bile Türklerin ona taktıkları “Deli” unvanında haklı olduklarına pek şüphe yoktur diye yazardı. Bir gerçek şuradadır: 1725 yılında öldüğü zaman arkasında kalan imparatorluk aldığı gibi değildi. Devirler uygun olduğu için Rusya’nın yolu daha açıktı. II. Mahmud’un bıraktığı Türkiye ise değişmiş bir Türkiye’ydi, önündeki yol gerçekten açık mıydı? Belki evet belki hayır ama onu batmaktan ve parçalanmaktan kurtaracak, en azından bunu geciktirecek bir reform dönemiydi.

NEYİ BAŞARDIĞI TARTIŞILIYOR

Büyük Petro’nun kanunsuzlukları yanında Osmanlı modernleşmesinde aksine kanun yoluna dönülmüştür. Her ikisinin de neyi başardığı hâlâ tarihçilerin tartışmasıdır. Bence ikisini bir arada düşünmek gerekiyor.


Avrupa’daki büyük sefaret sırasında Petro’nun ve maiyetindeki Boyarların (aristokratların) maruz kaldıkları şaşkınlık hareketlerindeki acemilik sadece tarihyazımının değil anekdotların da konusu olmuştur. Her şeye rağmen niyetlerinde ısrarlı, samimi ve bazı halde çok zeki bazı halde de bir çocuk kadar saf ama istediğini bilen bir hükümdarın çizgilerini vermekteydiler. Bu seyahat hiç şüphesiz ki Rusya imparatorları için bir özellik arz eder. Büyük Petro tipinde etrafı gözlemeye meraklı ve uyarlamayı başaran bir hükümdarı Rusya bir daha göremedi.


OKUNMASINDA FAYDA VAR


Murat Özkan’ın “Türkistan’ın İşgal Çağı” başlığını taşıyan kitabı Beyaz General Skobelev’in 1843-1882 tarihleri arasındaki icraatını yansıtıyor. Skobelev enteresan bir generaldir. Rusya’nın şarkta kullandığı konsoloslar, komutanlar ve bunların içinde coğrafya tetkikleri yapanlar alışılmışın dışındadır. Çoğu zaman 19. yüzyıl Rus edebiyatında tanıtılan subay tipiyle alakası olmayan insanlardır. Bir imparatorluk nasıl etrafının topraklarını zaptediyor ve ayakta kalabiliyor? Bunları bilmek için Skobelev gibi portreleri anlamakta fayda var. Skobelev gaddar bir komutan, bilhassa Türkistan’daki katliamlarıyla meşhur. Fakat aynı zamanda belirgin bir düzenle o ülkeye yerleşmeyi biliyor. 19. yüzyılın Rusya ve Türkistan tarihi bizler için çok önemli, okunmasında fayda var.

7 Temmuz 2019 Pazar

IRENE MELIKOFF / Gerçek Bir Âlime



İlber Ortaylı


1.Dünya Savaşı’nın en çilekeş, en tezatlar içinde yaşayan başkenti St. Petersburg’da -ki savaşın başında adı Almanlara olan nefretten dolayı Petrograd’a çevrilmiştir- 7 Kasım 1917’de varlıklı ve soylu bir ailenin kızı dünyaya geldi. Babası petrol işleri ile meşgul Azerbaycanlı Ivan Melikoff ve annesi Rusya ayanından Yevgenya Nikiferovna Mokşanova idi.

Şehrin bir kesimi kalın duvarların arkasında eski şaşaalı hayatını sürdürürken, öbür kesim açlık ve ölüme isyan etmişti. İhtilal patlamıştı, yeni doğan bebek ailesinin eski yaşamıyla ilgisi olmayan bir istikbale doğmuştu. Irene Melikoff kendisine miras kalan ama maddi değil, kültürel bir zenginliğin pırıltısı ile soyundan gelen güzellik ve zekası yanında sıkıntılı bir maddi hayatı bir arada yaşayacaktır.

Sürgündeki Ruslarda görülebilen seçkin bir kültür ve müzikal bir Rusça, Fransızların dahi göstermediği bir özenle edinilen zengin ve hoş aksanlı Fransızca ve her iki millette de görülmeyen zengin, düzgün telaffuzlu İngilizce, Irene Melikoff’u etrafından oldukça farklı kılıyordu. Hiç kuşkusuz onu farklı kılan bir diğer yönü de sık sık “Efendim”le hitap ettiği temiz Türkçesiydi.

Açıkçası soyundaki Kafkaslılık ağır basmış ve belki de bu yüzden Paris’teki Türk çevresinde tanıdığı Faruk Sayar ile evlenmişti. Üç kızı da bu evliliktendi ve bütün kültürlü Ruslar gibi çocuklarına Fransa’da dahi hem Rusçayı hem Türkçeyi öğretmişti. Kızı Şirin her iki dili de mükemmel kullanan bir Fransa aydını ve üniversite hocasıdır.

Genç Irene, Sorbonne Üniversitesi ve Paris’teki ünlü Şark dilleri okulunda (Ecole Nationales des Langues Oriantales) eğitimini tamamladı. O yıllarda kendisiyle birlikte burada öğrenim görenler Türkoloji dünyasının gelecekteki en renkli grubunu oluşturuyordu: Avusturyalı Andreas Tietze, Fransa’dan Louis Bazin ve Britanyalı Bernard Lewis... Hocalardan biri Türk gramerini yazan ünlü Jean Deny’di.

Ama bu zeki ve renkli gençleri en çok etkileyen sürgündeki Dr. Adnan Adıvar’dı. Bernard Lewis’in ifadesiyle onlara sadece Türk tarihini ve Şark edebiyatını değil, her şeyi, hatta Goethe’nin “Faust”unu bile anlatırmış. “Bilgisi ve kültürü ile iki dünyaya aitti ve ikisinin de efendisiydi” der.

Irene Hanım ünlü “Danişmendname” üzerine çalıştı, bu tez ona bir şöhret kazandırdı ve giderek Türk halk kültürüyle ilgilenmeye başladı.

Kimsenin, hatta Türklerin bile derli toplu bilmediği sahalar ilgisini çekti. Güzel ve cana yakındı, bilge ve sıcak kişiliğiyle her zaman Anadolu halkının muhtelif gruplarının dostu oldu. Bir aşıklar gecesinde tribünlerdeki kadınların “Irene Bacı!” diye tabur halinde onu çağırıp nümayişle aralarına aldıklarını hepimiz gördük.

Cem ayinlerini izledi. Anadolu Aleviliğinin bilinmeyen yanlarına baktı, tarihî malzemeyi kullandı. Bizdeki Bektaşilik, Alevilik, Babailik gibi sahaların yetkin araştırmacısı olan tarihçi Ahmet Yaşar Ocak da Strasbourg Üniversitesi’nde onun yanında yetişmiştir. İkisi Fuat Köprülü’den beri, Anadolu Aleviliği ile Şiilik arasındaki farkları sarahatle ortaya koymak gibi bazı yeni açılımlar yaptılar.
Irene Melikoff sadece etrafındaki Türk öğrencilere Avrupa’da yaşayan Alevi aşık ve sofulara değil, başı derde giren ve sokakta kalan Türk işçi ailelere bile yardım etmekle tanınır. Bir ara damadı merhum Kasım Yeşilgül ile birlikte bu işe kendilerini hasretmişlerdi.

Irene Melikoff, Alevilik-Bektaşilik ile ilgili sahalarda “Uyur idik Uyardılar”, “Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları”, “Hacı Bektaş”, “Efsaneden Gerçeğe” gibi çalışmalarının Turan Alptekin tarafından çevrilmesiyle Türk okuyucu tarafından izlenebildi. Ama Fransa’da Türkoloji sahasındaki öğretmenliği ve meslektaşlar arasındaki dost davranışıyla her zaman için gönüllerde yerini tuttu.
İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları.

GRİGORİ RASPUTİN / Rusya’nın Ölümü



İlber Ortaylı


30 Aralık 1916’da Çar ailesinin yani Romanovların damadı Prens Feliks Yusupov sarayın gözdesi Keşiş Rasputin’i öldürdü. Sibiryalı keşiş St. Petersburg’un büyüye, spiritizmaya düşkün yüksek çevrelerinde çoktan “kutsal adam” diye niteleniyordu. Taraftarları vardı, adeta kendilerini ona adamışlardı. Rasputin’in olağanüstü gücüne Çariçe Aleksandra’nın kendisi de inanıyordu ve son çarı bu konuda ikna etmişti. Petersburg’un yüksek çevrelerinde Rasputin bir azize yaraşmayacak, keyifli bir hayat sürüyordu. Devamlı kadınların ortasındaydı, içiyordu. Sarayla ve hükümetle iyi geçinmek isteyenler, daha doğrusu hükümette ve iktidarda kalabilmek niyetinde olanlar onunla çatışmaya giremiyorlardı. “Dokunulmaz nedir?” diye sorsanız cevabı “Rasputin”di.

Rasputin cahildi ama Rusya’daki çoğu insandan daha kuvvetli sezgileri vardı. Savaşı istemeyen nadir takımdandı. Nitekim silahsız ve donanımsız ordular harbe gitti, çok kısa zamanda da felaketin ne kadar yakın olduğu anlaşıldı. Tannenberg bataklıklarında Hindenburg’un komutasındaki Almanlar kolay bir zafer kazandılar, fakat bu kesin zafer değildi. İki yıl sonra 1916 kışında Rusya açlık yokluk içinde hâlâ düşmanla savaşıyordu.

Hemofili Hastalığı Getirdi

Bazıları yenilginin suçlusu olarak da bu çılgın ve mürteşi papazı gördüler. Rasputin aynı zamanda Feliks Yusupov ve arkadaşları için de acilen yok edilmesi gereken bir düşmandı. Bu sebeple 30 Aralık gecesi onu Yusupov’un sarayına davet ettiler, baş düşmanı Rasputin’in samimi dostu görünümündeydi. Önce zehirlemeyi denediler. Çılgın Roma İmparatoru Neron da annesi Agrippina’yı zehirlemeyi denemişti. Ama Agrippina da Rasputin de zehire çok dayanıklı çıktılar. Bunun üzerine keşişi düpedüz tabancayla ortadan kaldırmayı denediler; kurşuna da dayanıklıydı, dayakla halledildiği sanılarak bir çuvala tıkıldı ve Neva Nehri’ne atıldı, günler sonra cesedi bulunduğunda boğularak öldüğü anlaşıldı.

Çariçe babasının mensup olduğu Hesse-Darmstadt hanedanı üzerinden hemofili hastalığı getirmişti. Romanovlar hanedanı bu hastalığı önlemek için Çar Nikola ile evliliğine niye mani olamadılar, bu hâlâ tartışılıyor. Evliliğin sağlık bakımından bazı sorunlar yaratacağı galiba hissediliyormuş ama III. Aleksandr veliahdı bu evlilikten niçin men etmedi bilinemez. Her halükarda birbirini delice seven ve dört kızlarıyla birlikte çok mutlu bir aile olan son çarın ve çariçenin birliği, veliahdın hastalığı ile tatsız bir döneme girdi. Şehirdeki kışlık saraydan (bugünkü Ermitaj Müzesi) civardaki Peterhof’a kaçarcasına çekildiler.

Hiç Kimse Çarı Sevmiyordu

1905 İhtilali’nden beri çalkantı içindeki Rusya, çarı sevmiyordu. Bolşevik ve Menşeviklerin sevmeyeceği açık, liberaller ise onu sadece yetersiz değil, geri ve ahmak buluyorlardı. Çar ve çariçeyi hâlâ baba ve anne diye bilen milyonlarca köylünün dışında sefil işçi takımı da ondan soğumuştu.

Bizzat İsmailiye cemaatinin reisi Ağa Han bile Rus işçi sınıfının hayat şartlarını Hindistan’daki sefil işçilerden daha kötü buluyordu. Gerekçesi çok açıktır; “Berikiler hiç değilse havasız fabrika ve yatakhanelerinden dışarı çıkıp temiz hava alabiliyorlar, keskin soğukta bu da pek mümkün değil” diyordu. İşin garibi Slavyanofiller ve hatta muhafazakar güçler bile çarlarını ve Alman asıllı çariçeyi yetersiz görmeye başladılar.

Başta Yahudiler olmak üzere mahkum milletler de monarşiyi sevmiyordu. Çara en bağlı olan unsurun belki de Rusya’nın Müslüman halkları olduğunu söylersek durumun vahameti anlaşılabilir. Savaşın sıkıntıları içinde zavallı çariçenin Rasputin’in metresi olduğu bile dedikodu halinde etrafta dolaşıyordu. Oysa çariçenin oğlunun hastalığından dolayı bedbaht ve olağanüstü kuvvetlerden medet uman bir çaresiz olmaktan başka kusuru yoktu.

Öldürüleceği Günü ve Katilleri Biliyor muydu?

Çar ise askercilik oynuyordu, payitahta oturup cephe gerisini düzene koyacağı yerde, cephede hiç anlamadığı başkumandanlık rolünü oynuyordu. Harp eden devletlerin hiçbiri, bu savaşa girerlerken cephe gerisindeki halkın düşeceği durumu göz önüne getirememişti.

Feliks Yusupov, Rusya’nın en ilginç kişiliklerinden biriydi. 1552’de Kazan Hanlığı IV. Ivan (Korkunç Ivan) tarafından alınınca din değiştirerek Rus soyluları arasına katılan Altın Ordu-Tatar soylularından olan bir aileden geliyordu. Diğer soylu üyelerin aksine sınırsız topraklarının geliriyle yetinmeyip sanayiye de el atan tek Rus prensiydi. Bu konuda Kazan Tatar soylularının kabiliyetini miras edinmiş gibiydiler. Yusupovlar çok zengindi. St. Petersburg’un en ilginç saraylarından biri onlarındı. Üstelik Feliks, Çar Nikola’nın yeğeni ile evlenince aile Romanovlarla akraba oldu. Rusya haddi olmayan bir açgözlülükle hazırlıksız girdiği harbin bedelini iki ihtilalle ödedi. Her şey altüst oldu.

Rasputin efsanesi ise halen yaşıyor. Geçtiğimiz iki yılda onun hakkında batıda ve Rusya’da yapılan neşriyat küçümsenmeyecek miktarda, hatta birkaçı bayağı ciddi belgesel araştırmalara dayanıyor. Keşişin öleceği günü ve katillerini önceden bildiği hep söyleniyordu. Bu mealde yazdığı mektuplar da neşriyatın içinde yer alıyor. St. Petersburg yüksek cemiyeti ve politikacılar ile olan ilişkileri ise devamlı abartılı yorumlara konu oluyor. Ona kalsa Rusya barış içinde yaşayacak ve ondan yararlanabilecekti.

“Keşiş öldürülmese ihtilal dahi önlenebilecekti” sözünü hayatım boyu bazı ihtiyar mültecilerden duydum. “Öyle olsaydı, böyle bitseydi” ile tarih yapılmayacağı açık ama Rasputin Rusya tarihinin halen en ilginç portrelerinden biri olarak yerini muhafaza ediyor. Onun ölümünden tam altı yıl sonra, 31 Aralık 1922’de, iç harbi kazanan Bolşeviklerce Sovyetler Birliği resmen ilan edildi.

İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları.

ŞAİR PUŞKİN / Düello ve İntihar Sonucu Ölüm


İlber Ortaylı

27 Ocak 1837… Rusya’nın en büyük şairi, dramaturgu, romancısı ve tarih yazımına bilimsel yöntemiyle değil ama üslubuyla yön veren Aleksandr Sergeyeviç Puşkin düelloda öldürüldü. Rakibi Dantes çarın muhafız alaylarında görevliydi. Fransız İhtilali’nden kaçan bir ailenin çocuğuydu ve Moskova asillerinden biri tarafından evlat edinilmişti. Bir müddetten beri Puşkin’in güzel karısı Natalya’nın etrafında dolanıyordu.
Natalya gerçekten çok güzeldi, Moskova’daki yüksek cemiyetin en şık giyimlilerindendi ve daha da beteri, kendi güzelliğine aşık olacak kadar eksik akıllıydı. Puşkin bu evlilikte mutlu sayılmazdı. Çarın etrafındaki baskıcı çevreye karşı kendini dinginleştirecek insan, herkesten evvel yanı başındaki hayat arkadaşı olmalıydı. Bu evlilikten doğan kız çocuğu ileride anasını aratmayan güzelliği ve babasından aldığı esmerliği ile Lev Tolstoy’u etkiledi. Ünlü romanın kahramanı Anna Karenina gerçekte Puşkin’in kızının tasviridir.
Puşkin’den I. Nikola devrinin despot bürokratları rahatsız oluyordu. Aydın ve ilerici Ruslarsa onu fazlasıyla kışkırtıyorlardı. Fransız asıllı Rus Dantes’in münasebetsizlikleri, etrafındakilerin kışkırtmasıyla Puşkin’i çileden çıkarttı. Puşkin yaralandı ve birkaç gün sonra öldü. Malum, o devirde penisilin yoktu.
Evinin önünü, cenaze ayininin yapılacağı kiliseyi ve sokakları kalabalıklar doldurdu. Seçkin aristokratlar, Puşkin okuyan diplomatlar, askerler, öğrenciler ve basit halk... Kapıcının biri “Hakiki Rus öldü” diye ağlıyordu. Genç bir subay kışkırtıcılıkla suçladığı despot yönetimi lanetleyen bir şiir okudu. Tutuklanan ve Kafkasya’ya sürgüne yollanan bu şair subay Mikhail Lermontov’du. Kafkasları anlatan bu büyük şair ve “Zamanımızın Kahramanı”nın yazarı, taptığı şair ile aynı akıbete uğradı, birkaç yıl sonra o da düelloda öldü.
Düello merakı Rusya’nın iki büyük adamını; biri 40’ını, diğeri 30’unu bulmadan bu dünyadan ayırmıştı. Herkes infial halindeydi. Bir müddet sonra, Fransa’nın filolojik dahisi Prosper Merimee, Puşkin’i çevirince Fransızlar da ayaklanan Ruslara katıldı. Düellodan sonra Fransa’ya sığınan Dantes’in kızı, tercümeleri okuyunca Puşkin’in katili olan babasını lanetledi ve onunla bir daha görüşmedi.

Yoksa Siyasi Cinayet mi?
1889’un 30 Ocak günü, Viyana civarındaki imparatorun Mayerling Av Köşkü’nde herkesin romantik bir drama olarak nitelediği bir intihar olayı daha gerçekleşti. Rudolf kendinden genç Barones Maria Vetzera ile ümitsiz bir aşk hayatı yaşıyordu. Bu aile Osmanlı’daki Baltazzilerin soyundan geliyordu. Aslında Rudolf bir türlü ölmeyi bilmeyen babası Avusturya imparatoru ve Macaristan kralı I. Franz Joseph’in talihsiz veliahdıydı. Yaşadığı sayısız aşklar, Viyana’nın Hotel Sachar gibi lüks mahfellerindeki ufak skandallarıyla tanınıyordu. Eşi Belçikalı Prenses Stefani’den boşanması düşünülemezdi bile...
İlk anda gizlenen intihar zamanla öğrenilince, Mayerling de bir turistik ziyaretgaha dönüştü. Ama 20-30 yıldır başka belgeler de ortaya çıkıyor. Avusturya-Macaristan tahtına geçmeye sabrı olmayan Rudolf, galiba sadece Macar tahtına razı olarak kendisine bunu vaat eden bazı Macar milliyetçisi radikal gruplarla temasa geçmişti. Romantik görünümlü intiharın arkasında imparatorluk cihetinden gelen siyasi bir cinayetin de kokusu var. Bazen yakın tarih uzak tarihten daha da karanlık olabiliyor.

İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları.

LEO TOLSTOY / Anarşistlerin Babası



İlber Ortaylı

Tolstoy çelişkiler yumağı gibi görünür, değildir, çünkü dünya ve hayat o kadar tekdüze gitmez. Lenin, Maksim Gorki ile yaptığı bir röportajda, Tolstoy’un yurttaşı ve dildaşı olmakla iftihar eder. “Rus köylüsünü hiç kimse bu kont kadar anlayamaz” der ve kısık gözlerinin arkasından iftiharla gülümser. “Bütün Avrupa edebiyatında böylesi var mı?” Doğrusu Tolstoy da Avrupa edebiyatına en keskin eleştiri, itham ve hatta küçümsemeleri yöneltmekten geri kalmadı. “Fransız edebiyatı ahlaksız bir edebiyattır” deyişini basit bir kasabalının veya kilise cemaatinden mutaassıp bir Hristiyan’ın tepkisiyle benzeştirmeyelim. Bu ifadede kendine göre tesbit edilmiş, reddetsek bile ciddiye alınacak kurallar söz konusudur. Geç yaşında Moskova’nın ünlü hahamlarından birinden İbranca dersi ve Judaizm öğrenmeye kalktı. O kadar çok üstüne düştü ki, sonunda ciddi bir şekilde zatürre ve sürmenaj geçirdi.

Tolstoy, Gorki, Çehov ve Dostoyevski
Gorki ve Çehov ile olan yakın dostluğu ve diyalogları Avrupa tefekkürünün çok ele aldığı feminizm muhafazakârlık, toplum–sanat gibi kavramlar sadece o gün için değil, bugün için dahi aydınlatıcıdır. Tolstoy mistikti, ama kilise ile arası kötüydü. Slavyanofiller ve kilise adamlarından çok, solcularla ahbaplık etti. Rusya ona tapıyordu, o da Rusya’yı çok seviyordu. Tataristan’ın entelektüel politikacılarından biri söylemiştir: “Dostoyevski bildiğimiz gibi değil, aslında Rusluğu da yücelttiği yok, insanların dramını ve çelişkilerini ortaya koydu. O insanların kaderinin yazıcısıdır”. Geçekten de Rusya’nın iç ve dış politikasını, savaşlarını, mahkûm milletlerin hakkını bu kadar savunan birinin aslında Rusya’yı yüceltmesi bizimki gibi tekdüze giden edebiyatlar için şaşırtıcı olabilir. Ama Tolstoy’un da, Rus edebiyatının da büyüklüğü ortadadır.
Aleksander Karenin (Anna Karenina’nın bakan olan kocası) gibi becerikli, bilgili bir yüksek görevlinin sadece topluma değil, karısına ve çocuğuna karşı olan acımasızlığı ve gaddarlığı ile Başkırları yurdundan etme planının yazarın kaleminde bir araya geldiği görülür. Kudretli ve acımasız adam, aynı zamanda büyücülere inanacak, bundan medet umacak kadar da zayıftır. Tolstoy henüz kendi devrinde var olmayan Rasputin Rusyası’nı, Rasputin’in etrafındaki Petersburg cemiyetini çok önceden görmüştür. Anna’nın intiharından sonra Vronski’nin Karabağ’da Türklere karşı gönüllü gidişini hatırlayınız. Yazarın kaleminde; Vronski “üyesiz parti lideri, okuyucusuz gazete yazarı” gibi maceraya sürüklenenlerle birlikte adeta aşağılanmaktadır.
Uzun uzun yazdı, Moskova St. Petersburg’un Sivastopol Savaşı, Rusya’nın askerleri, hepsi onun elinde tarif edildi. Etrafı renkliydi, renkleri görmeyi bildi.

“Harp ve Sulh”un Nataşası “
Harp ve Sulh”taki Volkonski onun soyundandı. Dedeleri İvan Nikolay İlyiç Tolstoy iflas halindeyken Volkonski’lerin kızıyla evlenmiş ve yazarın doğduğu Yasnaya Polyana aileye geçmişti. Harp ve Sulh’ta Volkonski, bilinen Volkolski olmaktan çok bir tür Mareşal Suvorov’du.
Cesur ve onurlu generalin oğlu Knez Andrey bir yanda belirirken, diğer yanda zulmettiği, evde kalmış kızıyla Rusya aristokrasisi ortaya çıkar. Rus köylüsünü Nataşa ruhunda hisseder. Bu bir eğitime ve ideolojiye dayanmayan saf yöneliştir. Kont Tolstoy’un köylülüğü kavramaktaki izdüşümü gibidir. “Harp ve Sulh”un Nataşası çok sevimli bir ailenin kızı gibidir ama Moskova aristokrasisinin ahlaki çöküşü de aile üyeleri içinde görülür. Derken 1812’nin akışı içinde herkes Rusluğa sahip olur.

Anna Karenina ya da Puşkin’in Kızı 
Anna Karenina nasıl biridir? Bilgili, zeki, hoş… Asil tavırlı ve ciddi… Tolstoy onun modelini bir baloda gördü: Yani Aleksandr Puşkin’in kızını… Moskovalı güzel Natalia ile Habeş komutan İbrahim Hannibal’ın torunu olan Habeş Puşkin’in gözleri kamaştıran melez güzeli kızları, Tolstoy’un nakışladığı Anna Karenina portresi için büyülü bir örnek oldu. Anna ikiyüzlü insanların ortasında dürüsttü. Sevdiği adam da ikiyüzlülerin ortasında dürüst olmaya çalıştı. Ama bu mümkün değildi. Tolstoy sadece kendi ideal adamı olan Levin’e hak verdi. Toprağı seven, çalışan, inançsızlıktan inanca geçen… Tolstoy kiliseyi sevmiyordu. Kilise de onu sevmedi. Ama Hristiyan’dı. İnançlıydı. İslam dinine yakınlık duydu.
Diğer Doğu dinlerine de… Bu ilgi onun gençliğinde Kazan Üniversitesi’nde (Rusya’nın bu ünlü Şarkiyat merkezinde) Şark dilleri okuması için yeterli olmadı. Tolstoy orada iyi bir talebe değildi. Mektebi bıraktı. 23 yaşında kumardan iflas etti. Kurtuluşu Rusya’nın ordusunda buldu. Kafkasya’ya gönderildi. Puşkin ve Lermontov’u büyüleyen Kafkasya… “Hacı Murat”ı yazdığı ortam… Kırım Savaşı’nda Sivastopol’da savaşı bütün acısıyla dile getirdi. Çariçe yazdıklarını gözyaşlarıyla okumuş. Cephe gerisine çağrıldı. Kendi sınıfını ve dünyasını sevmiyordu. Sadece Rusya’nın bürokrasisini değil, 1857’deki Avrupa gezisinde Batı’nın en ileri ülkelerinin devlet yapısını gördü. Rusya’nın aristokratı, Batı dillerini ve edebiyatını çocukluktan öğrenmişti. Bu tip, Avrupa’yı büyük şehrin garında vagondan indiği gün değil, çoktan etüt etmiştir. Tolstoy Avrupa gezisine başladığında Avrupa’yı biliyordu. 1857 onu çarpan bir yıl oldu. Devlet onun için uzak durulması gereken bir aparattı. Bu mistik kont, kilise ve devlet gibi en önemli iki teşkilatın düşmanıydı. Ailesinin mülkü Yasnaya Polyana’ya çekildi. Bir bakıma devlet ve düzeni barışçıl bir tutumla reddeden Hıristiyan anarşistlerin babası sayılır.
Rusya Kropotkin’in yanında, onunla aynı yerde durmasa da anarşist düşüncenin en dikkate değer adamını yetiştirmiş sayılır.

Rus Tarihinde Tolstoy Ailesi
Tolstoylar Rusya tarihinde Çar ailesi Romanovlardan da çok daha eskidir. Tıpkı Puşkin gibi, Miloslavsky gibi Romanovları yükselten sülaledendir.
Bir zamanlar Tolstoyların beş bin serften oluşan köyleri vardı. Aile ekonomik bakımdan battı çıktı. Ama Rusya tarihinin her safhasında hatta ilginçtir ki Sovyet döneminde bile Tolstoy adı silinmedi.
1866-1880 arasında II. Aleksandr’ın Maarif Nazırı olan Dimitri Andreyeviç Tolstoy daha önce bu makamda tutunamayan bürokratların aksine Rusya eğitimine yeni şekil verdi. 10 yıl önce toprak kölesi olan gençler onun yanında (1873’te 166 adetten 6 yıl içinde 1000’i aşan sayıda) okullarda okuyarak, Rusya’nın yeni hayatını kurmaya başladılar. Kontun düzenlediği liseler Rusya’yı klasik diller eğitiminde Avrupa’daki kadar mükemmel ölçüde yönlendirmişti. Neticesi görüldü, taşra liselerinden bile tarihçi çıktı.
II. Aleksandr’ın Posta Nazırı İvan N. Tolstoy’un torunlarından Sofia Andreyevna da 1950’de Tolstoy Müzesi’nin müdürüydü. Ünlü şair Sergey Yesenin’in dördüncü eşidir.
Tolstoylar büyük ve bereketli bir aileydi. Nazırlar, sefirler, generaller ve yazarlar… Sofia’nın babası İvan İvanoviç Tolstoy yani posta nazırının torunu, Sovyet devrinin ünlü Eski Yunanca profesörüydü. Ama şüphesiz aile bütün zamanların en ilginç ve herkes tarafından benimsenen büyük mütefekkiri tarafından gölgelendi.

İstasyon Şefinin Evinde Öldü
Lev Tolstoy, eski takvimle 7 Eylül 1828’de Yasyana Polyana’da doğdu. Ailesinin malikânesinde ölmedi. 82’nci yaşına kadar sadece malikânedeki binlerce çocuğu okutmak ve yeni atölyelerde zanaatlar öğretmekle kalmadı, kilise, yeni Rusya’nın ahlaksızlıklarına, yeni kapitalist Rusya’nın kirlenme diyebileceğimiz etkilerine tetkikler yöneltti. Dünyanın her yanından ve Rusya’dan akan insanlar, Yasyana Polyana’yı kutsal bir yer haline çevirmişlerdi. Tuhaf şey, bugün dahi öyledir. İnsanlar, ya Dostoyevski’nin evini kutsal yer gibi ziyaret ediyorlar, ya da Tolstoy’un köyünü… Topraklarını köylülere dağıtmaya kalktığı gün, kendisine 13 çocuk doğuran eşi Sonya ile müthiş bir kavgaya girişti. Köyü terk etti. Bazılarına göre Kudüs’e daha doğrusu İstanbul’a doğru yola çıkıyordu. Hastalandı ve istasyon şefinin evinde zatürreden öldü. Bütün Rusya sarsılmıştı.
1910 yılının Kasım ayı; Tolstoy’u bütün dünya okuyor ve seviyordu. Ama kendisine Nobel Ödülü verilmediğini belirteyim. Cenaze günü bütün sokaklar bir azizi selamlayan kitlelerle doluydu. Gene de dünyadan habersiz köylülerden bazıları “Bir asilzade ölmüş” dediler. Yasyana Polyana onun toprağı sürdüğü, atölyede çalıştığı, okul çocuklarıyla ve sayısız torunlarıyla, ailesiyle, köylüleriyle meşgul olduğu yerdi. Art nouveau üslubunda güzel bir yazı masası vardı. Aynını İzmir Bornova’da bir otelde gördüm. Herhalde 50-100 adet kadar imal edilen masalardan biri Tolstoy’a, biri de İzmirli bir Levanten’in önüne düşmüştü. Tolstoy’unki mukaddes emanet olarak ziyaret ediliyor. İzmir’dekinin ise üstünü biçip alt tarafını beyaza boyamışlardı. Zavallı masanın ikizi gibi bir yere düşmeyi seçme imkânı yoktu. Çiftlik kıyafeti içinde kont, dünyaya; devlet karşıtı, küçük mülkiyetçi, kilise ve hiyerarşiye karşı fikirlerini anlatıyordu. Kuzeni Dimitri Andreyeviç de III. Aleksandr’ın otokrasiye inanan ama en azından Yahudi pogromlarını durdurmaya gayret eden İçişleri Bakanı olarak ölmüştü. Her büyük aile gibi Tolstoyların içinde de her tipi vardır. Tolstoy ailesini tanımak Rusya’nın yakın tarihinin labirentlerini keşfetmek demektir.

Stalin’in Kontu Aleksey Tolstoy 
Göze çarpan en sonuncusu da 1917 İhtilali yılında Paris’teki Rus elçiliğinin kasalarındaki altınları boşaltan ve Bolşevik Rusya’ya dönen sefaret görevlisi ünlü yazar Aleksey Tolstoy’du. Stalin’in “kontu”, komünist devletin doğru işine de, çıkmaz işine de hizmet etti. 1940 yılında Katyn ormanındaki Polonyalı subaylara uygulanan katliamı örtmeye çalışan yalan kampanyasını sürükleyen yazarlardandı. Parti sayesinde var olduğunu söyledi. Stalin Rusyası’nda, Çar Rusyası’ndaki Tolstoylardan daha zengin ve imtiyazlı olarak yaşadı. Rusya’nın Büyük Petrosu’nun rolünü abartan “Birinci Petro”, ki onun romanından sonra “Birinci” ünvanı yine “Büyük”e çevrildi ve Stalin’in Volga’daki ihtilalci mücadelesini anlatan “Ekmek” romanı onu zirvede tuttu. Yani “Ekmek” onun ekmeği oldu. Kendileri türünden bir başka aile olan İgnatievler gibi Sovyet devrinde de ayakta kalan aristokratlara örnektir.
Uzun bir hayat yaşadı. Çok yazdı. Çok gördü. Petersburg’un salonları, Moskova aristokrasisinin sarayları, Avrupa’nın muhafazakârları ve Prudhon gibi devrimcileriyle dostluk etti. Devrinin büyük yazarları gibi ordu saflarında Kafkaslar’dan, Rusya halkıyla tezat teşkil eden topluluklar ve ayrı bir dünyadan, bütün zeki bilgili insanlar gibi etkilendi.
“Hacı Murat”ta her şeye rağmen safdil bir egzotizm değil, Rusya’nın olgun bir tenkidi vardır.

Tolstoy’un Gözdesi Kitty’nin Kız Kardeşi
“Anna Karenina”da Petersburg cemiyeti çizilir. Realisttir. 19’uncu asrın Rus başkentinde üst cemiyet, ince bir orta sınıf ve fakirler kalabalığı vardı. St. Petersburg’da üst sınıfın garip kompozisyonu vardı. Neredeyse soylu ve burjuva kadınlarının yanında, çarın Dragon alaylarındaki, muhafız kıtalarındaki yakışıklı bekâr subaylar daha kalabalıktır. O toplumda evlilik dışı ilişkiler kanıksanır ama bu ilişkilerin özgürce ismini koymaya kalkarsanız dışlanırsınız. İster basit bir halk kadını ol, istersen operadaki en seçme locaya kurulan bakan eşi, eski Rusya’da kadın dışlandı mı felaket gelirdi. Ve dürüst olmak kolay değildi. Tolstoy’un gözdesi Kitty’nin kız kardeşi Dolly’dir. Çocuklarıyla, etrafındaki insanlarla meşgul olan geleneksel soylu Rus kadını… İnsan soyut aşkın peşinde koşamaz. Anna Karenina son yolculuğunu yaptığı tren kompartımanında karşısındaki ihtiyar karı kocanın nefret dolu kavgalarına şahit olur. “Aşk nedir?” diye düşünür. Aşk nedir? Herhalde gördükleri ve yaşadıkları onun beklediği değildi. Aşk, ne olmalı? Tolstoy’un Kitty ile Levin’in nikahında kilisede tarif etmeye çalıştığı duygu… Ve Levin’in ilk çocuğunun doğumunu beklerkenki hali... Her yerde okurların Dostoyevski ile Tolstoy’un psikanalizdeki marifetini karşılaştırdıkları yerler bu pasajlardır. Herhalde Andre Gide’e sorsak “Dostoyevski” der. Virginia Woolf da “Tolstoy”. Tolstoy ile Dostoyevski’ye sorsan birbirlerini en yüksek yere koyarak selamlarlar. Rus yazarlar grubunun dünyadakilerden farkı bu olacak. “Anna Karenina” romanında elektrikle spirtizma arasında paralellik kuran Moskova aristokratı hatun ile Levin’in tartışması ucuz metafizikçi ile pozitivist arasındaki tartışmaya en etkili bir özettir.

Yazdıklarını Karısı Temize Çekerdi
Yeryüzünün en ekonomik kullanımlı yazarının yazdıklarını zavallı karısı okunaksız yazısından temize çeker, bir tür redaksiyonunu yapardı. Tolstoy temize çekilmiş müsveddenin üzerine iştahla oturur, sayfalar bir daha ciğerci peşkirine döner. Kelimeler gider gelir, pasajlar çıkar, pasajlar girer. Sekiz çocuk büyüten kadıncağız bir daha temize çeker, sonra bir daha… Nihayet matbaaya gider, bu sefer defalarca gidip gelen konttan mürettipler yaka silker. Büyük Tolstoy matbaa işçilerinin protesto sedaları ile mürettiphaneden uzaklaştırılır. Bu yeryüzünde kaleme alınan hiçbir eser, onunki kadar tashihten geçmemiştir. Tolstoy’u okumaya alışan biri, geveze romancıları, Türkçe bilmeyenleri okuyabilir mi? Tolstoy okunmadan roman olabilir mi? Ve o okunmadan Rusya anlaşılabilir mi?
Tolstoy’un üslubu uzun zaman Rusya’yı etkiledi, 20’nci yüzyılın ünlü Sovyet yazarı Şolohow edebiyat çevrelerinde Tolstoy taklitçisi olmakla sorgulandığında “Onun taklitçisi olabilmekle onur duyarım” diye cevap vermişti. Kendi soyundan gelen Aleksey Tolstoy, üslubuyla değilse bile ismiyle Tolstoy’u kullandı. Stalin Rusyası’nda Tolstoy, Puşkin ile birlikte Rus halkına öncülük eden iki soyludan biri olarak kutsanırken, yurtdışında da en başta Tolstoy soyundan olan mültecilerin kurduğu Tolstoy Found (Fonu) önemli bir Rusya karşıtı faaliyet merkezi haline geldi. Birçok insan, zenginleşen mülteciler ve hatta hükümetler bu fonu desteklemiştir. Bu fon açık bir şekilde propaganda yönetmiyordu. Belli bir yayın organları yoktu. Ama komünizme karşı her hareketi takip ederdi. Moskova’nın desteğindeki mültecilerin arasına yönelen hareketleri önlemeye çalışırdı. Mesela II. Cihan Harbi sonunda Stalin Rusyası’na dönmeye çalışan veya dönen mülteci Rusları önlemek için çalışmışlardır. 1960’larda Türkiye’den Manyas Gölü civarında ve Kars’ta bulunan eski inanıştaki bazı Ruslar, Rusya’ya dönmek isteyince, Tolstoy Found’dan gelen temsilciler bu göçe mani olmaya kalktı. Ve onların ABD’ye göç etmelerini sağladı.
Büyük adamın ismi bile zıt hareketler için kullanılmıştır. Rusya’nın yazarlarının hepsi içlerinde Tolstoy ile yaşarlar. Bütün dünya da Tolstoy’u okur ve hayran olur. Ama ne içinde yaşatmak ne de hayran olmak onu geçmek için yeterli olmadı. Tolstoy dili çok güzel kullanır, bugünün insanı böyle bir dil eğitim ve alıştırmasını artık yapmıyor ve asıl önemlisi insanların kendini davaya adama, duygu ve eylemleri galiba daha yüzeysel.

İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları.

ÇARİÇE II. KATERİNA / Büyük Katerina


İlber Ortaylı

28 Haziran 1762’de Rusya Sarayı’nda bir darbe oldu; bu darbe, ülke tarihindeki örneklerinin ne ilki ne de sonuncusudur. 
Sonucunda III. Petro tahttan indirildi. Zayıf karakterli ve zayıf zekâlıydı. Holstein-Gottorp büyük dukasına gelin giden Büyük Petro’nun kızı Anna’nın oğluydu. Anneden Romanovluğu geçiyordu ama babanın soyu itibarıyla Holstein dukasıydı. Orada büyümüştü, bir Alman hükümdarı gibiydi.
Teyzesi İmparatoriçe Yelizaveta -ki büyük Petro’nun kızı ve gerçek Romanovların son temsilcisidir- tahtı ona terk etmek niyetindeydi. Bunun için de Rusya hanedanının vazgeçilmez alışkanlığına müracaat etti; bir Alman gelin yani küçük Anhalt-Zerbst dukalığının prenseslerinden Sophie Augusta’yı Rusya’ya gelin getirdi. Prenses Sophie Ortodoks oldu ve Katerina adını aldı. Gelin Rusya’ya geliyordu ama damadın Ruslukla fazla alakası yoktu. Ortada karı-koca iki Alman genç hükümdar adayı vardı, birbirlerinden de pek hoşlanmamışlardı.
Genç kadın Alman ortamında yetişmişti, Fransızcası fevkaladeydi, Fransız aydınlanmasının filozoflarını ve ediplerini yutmuştu. Tarihçi ve jeneologların pek dikkate almayacağı bir dedikodu da vardı; Katerina’nın babasının AnhaltZerbst prensi değil de Prusya kralı Büyük Frederick olduğu söyleniyordu. Geleceğin ünlü imparatoriçesini daha ziyade Büyük Frederick’e layık görmekten ve mezkûr hükümdarın Katerina’nın validesiyle olan yakın arkadaşlığından ileri gelen bir yakıştırmadır bu. Nitekim genç prensesin, kocası III. Petro ile olan soğukluğundan dolayı oğlu I. Pavel’i yani geleceğin çarını da saraydaki Rus soylulardan birine mal ettiler. Oysa Pavel, Çar III. Petro’ya çok benziyor ve şurası açıktır ki II. Katerina’dan itibaren Rusların hanedanı artık Romanov değildir; Holstein-Gottorp, Anhalt-Zerbst vs.’dir.

Sanat Gelişti, Sanayi Çöktü
Çariçe, Voltaire’in kitaplığını satın aldı, bunun için bütün varislerine müthiş paralar ödeyip hediyeler verdi; Voltaire ve aydınlanmanın düşünürleriyle devamlı yazışması vardı. Montesquieu baş tacıydı, çünkü “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde Rusya’nın otokratik yönetimine yapısal olarak cevaz veriyordu.
Çariçenin fikirleri, okudukları ve Avrupa’daki dostları aydınlanmanın öncüleriydi ama Rusya’da aydın bir monark olamadı, feodalite güçlense, aristokrasi altın asrını yaşasa da köylüler ezildi ve ayaklandı. Darbeyle devirip öldürdüğü kocası III. Petro olduğunu iddia eden Emilian Pugaçov adlı bir köylü ayaklanmayı başlattığında Volga boyunun bütün köylü kitleleri ona katıldı. Suvorov gibi üstün yetenekli bir general köylü katliamına girişerek isyanı zor bastırdı.
Bu ünlü ayaklanmanın tarihi Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” adlı romanından ve “Pugoçov İsyanının Tarihi” adlı kitabında izlenebilir.
Katerina’nın zamanında Rusya, bugünkü Fransa’ya eşit bir toprak kazandı. Kudretli Polonya Cumhuriyeti onun 34 yıllık saltanatında üç kere taksim edildi ve ortadan kalktı. Kırım Hanlığı’nı tarihe karıştırdı ve Gürcistan’ın işini bitirdi.
Ünlü Ermitaj Müzesi’ni çarların kışlık sarayının içinde o kurdu ki burası günümüzün en zengin Avrupa sanat tarihî müzesidir. Rusya’nın opera ve resim sanatının gelişmesi için olağanüstü gayret gösterdi. Ama Rus sanayisi, zirai hayatı ve ulaşımı için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Hatta eğitim hayatı dahi Büyük Petro ve Yelizaveta devrindeki gelişmelerle mukayese edilemez.

Osmanlı Reformlarını Hızlandırdı
Katerina, Voltaire’e tapardı ama Batıcı ve liberal Rus Radişçev gibilerin hayatını kararttı. Radişçev’in bütün yaptığı “Petersburg’dan Moskova’ya Yolculuk” başlıklı kitabında Rus taşrasındaki gerçek hayatı betimlemeye çalışmaktı. Çariçeye büyük unvanını verenlerin yanı sıra, Karl Marx gibi bazı düşünürler de vardı ki onu eleştiri oklarına maruz bırakıyorlardı. Bunda şüphesiz Katerina’nın yaşadığı aşklar da etkiliydi. Üstelik bu aşklar Rus hazinesine de pahalıya mal olmuştu.
II. Katerina, Osmanlı İmparatorluğu’na da oldukça zarar verdi (Büyük Petro’nun karısı ve halefi I. Katerina ile karıştırılmamalıdır). 1774 Kaynarca Antlaşması’yla Kırım önce elden çıktı, dokuz sene sonra da ilhak edildi. Avusturyalılar her zaman Rusya’nın yanındaydı. 1791 Yaş Antlaşması’yla Rusya Savaşı sona erdi, Fransız İhtilali’nin rüzgarları Avusturya gibi Rusya’yı da korkutmuştu. Kırım Hanlığı’nın ilhakı tanındı, Tuna prensliklerindeki arazi tahsisiyle savaş bitti.
II. Katerina’nın 34 yıllık uzun bir saltanatı oldu, 1796 yılında öldüğünde taht kendisinden nefret eden oğlu I. Pavel’e kaldı. O da babasının kaderini yaşadı, sevilmeyen bir hükümdar oldu ve bir saray darbesiyle tahtını ve hayatını kaybetti. II.
Katerina’nın ismi hükmettiği çağın gerçekleri ötesinde, I. Aleksandr devrinde abartılan bir tarih yazımıyla büyük olarak göründü. III. Mustafa, I. Abdülhamid ve III. Selim olmak üzere üç Osmanlı hükümdarı Katerina devrindeki Rusya’nın yarattığı sorunlarla uğraştılar; muhtemelen III. Selim ve II. Mahmud devri reformlarını hızlandıran en önemli unsur II. Katerina Rusyası’ydı.

İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları.

27 Nisan 2019 Cumartesi

İlber Ortaylı Rusça Katyuşa şarkısını söylüyor

Katyuşa (Катю́ша), popüler bir Rus şarkısıdır.

Genelde halk şarkısı olarak bilinse de 1938 yılında Matvey İsaakoviç Blanter tarafından bestelenmiş sözleri ise Mihail İsakovskiy tarafından yazılmıştır. İlk kez Lidiya Ruslanova tarafından seslendirilmiştir. Bazı eleştirmenler Katyuşa 'nın, İgor Stravinsky'nin 1937 yılında Chanson Russe şekline adapte ettiği Mavra (1922) adlı operasına benzer tonlar taşıması nedeniyle Blanter'in kompozisyonu olmadığına inanırlar.

Savaş dönemine denk gelmesi ve askerler tarafından çok sevilmesi nedeniyle o dönem Kızıl Ordu'nun kullandığı bir roket rampası olan BM-8, BM-13 ve BM-31 silahlarına da bu şarkının ismi verilmiştir. Şarkının kazaçok adıyla anıldığı da görülmüştür.

Aşık olduğu askeri sabırla bekleyen küçük Katyuşa'yı anlatır.


Katyuşa, Ekaterina (Katerina) isminin küçültmesidir. Rusça'da lakap şeklinde benzer kısaltmalar sık görülür: Natalya için Nataşa, Nataşenka, Mikail için Mişa gibi.







Катюша / Katyuşa

Расцветали яблони и груши, (Elma ve armut ağaçları çiçek açtı)
Поплыли туманы над рекой.(Nehirin üzerinde sis duman oldu)
Выходила на берег Катюша,(Sahile geldi Katyuşa)
Hа высокий берег, на крутой.(Yüksek bir uçurumun başına)

Выходила, песню заводила(Geldi ve şarkı söylemeye başladı)
Про степного сизого орла,(Steplerin kartalı hakkında)
Про того, которого любила,(Sevdiği adam hakkında)
Про того, чьи письма берегла.(Mektuplarını sakladığı adam hakkında)

Ой ты, песня, песенка девичья,(Ey şarkı,genç kızların şarkısı)
Ты лети за ясным солнцем вслед(Sen parlak güneşin izinden uç)
И бойцу на дальнем пограничье(Ve uzak sınırlar ardındaki savaşçıya)
От Катюши передай привет.(Katyuşa'dan selam ilet)

Пусть он вспомнит девушку простую,(Hatırlasın O kendi kadınını)
Пусть услышит, как она поет.(ve duysun nasıl şarkı söylüyor)
Пусть он землю бережет родную,(O kendi öz vatanını korusun)
А любовь Катюша сбережет.(Aşkı ise Katyuşa koruyacak)

Расцветали яблони и груши, (Elma ve armut ağaçları çiçek açtı)
Поплыли туманы над рекой.(Nehirin üzerinde sis duman oldu)
Выходила на берег Катюша,(Sahile geldi Katyuşa)
Hа высокий берег, на крутой.(Yüksek bir uçurumun başına)

16 Ocak 2019 Çarşamba

Dünya tarihini eserleriyle değiştiren Rus edebiyatçıları


Dünya tarihini eserleriyle değiştiren Rus edebiyatçıları kimdir?

Tolstoy, neden dünyanın ilk süper yıldızıydı?

Rus edebiyatının devleri Dostoyevski, Puşkin, Çehov ve Gorki, dünya için ne ifade eder?

Rus edebiyatının Batı edebiyatıyla karşılaştırması ve Türk edebiyatına etkileri nelerdir?

Deniz Bayramoğlu’nun sorularını, Tarihçi-Yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı yanıtlıyor:



1 Mart 2018 Perşembe

Rusya’nın Harvard’ı MGIMO...

İlber Ortaylı



Geçtiğimiz hafta salı günü büyükelçi Andrey Karlov’un anısına tertiplenen bir seminer ve törene katılmak için Rusya'nın başkenti Moskova'ya gelen İlber Ortaylı, Türkiye’nin Mülkiye Mektebi ile Sovyetler Birliği’nin MGIMO’sunu kıyaslayan bir yazı kaleme aldı.
Ortaylı'nın Hürriyet gazetesinde yayınlanan o yazısı:

Büyük devletlerin kadrolarının nerelerden yetiştiği ve yetişmesi gerektiği anlaşılıyor. Türkiye’de Tanzimat’ın padişahı ve devlet adamları bunu Mülkiye’yi kurmakla geçekleştirmişlerdi. Stalin de bu ihtiyacı hissetmiş ki İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında MGIMO’yu kurmuştu. MGIMO (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) 1943’ten beri Rusya’yı ve Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerini idare edecek insanları yetiştirdi.

TANZİMAT-I Hayriye ilan edilmişti. Memleketin seviyeli ve kanunları yorumlayan, vergileri usulüne göre koyup toplayan idarecilere, maliye memurlarına, asıl önemlisi büyük devletlerden olan Osmanlı Devleti’nin Avrupa uyumuna (Concert of Europe) dahil olan Dışişleri’ni besleyecek diplomatlara ihtiyacı aniden ortaya çıkmıştı. 1859’da (bizim araştırma tespitimize göre 1858) Sultan Abdülmecid’in kurduğu okul, II. Abdülhamid devrinde yüksekokul seviyesine çıktı. Mülkiyeli iki padişahın(!) hem imparatorluğun son yarım asrını hem de Cumhuriyet’i besleyen kadroları çıkaran bu kurumu meydana getirmesi bir önemli adımdır. Benzer kurumlar başka ülkelerde de vardır. Fransa’nın büyük okullar denen Siyasi İlimler Okulu ve Ecole Normale Superieure’u bilinen örnektir. Bu elit okullar aristokrasinin değil akıllı gençlerin seçkinleri oluşturduğu eğitim kurumlarıdır.

1943’TEN BERİ

Sovyet Rusya İkinci Dünya Savaşı’nın yeni müttefikleriyle oluşmaya başlayan dünya sistemi içinde ancak dünyaya açık ehil diplomat kadroları yetiştirmekle bu süreci götürebilirdi. Stalin dışişleri örgütünde Çar zamanından kalan memurları dahi kullanmıştır. Hatta Vyaçeslav Molotov’dan önceki dışişleri halk komiserleri Georgiy Çiçerin ve Maksim Litvinov bu eski ekolden çıkma tiplerdi. MGIMO (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) 1943’ten beri Rusya’yı ve Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerini idare edecek insanları yetiştirdi. İlham Aliyev MGIMO’ludur. 1948 mezunu Vladimir Vinogradov Rusya Bilimler Akademisi üyesidir. Daha lüks denecek sınıfları, zengin kütüphanesi, diplomasi, ekonomi ve işletme bölümleriyle MGIMO insanı yeniden talebeliğe özendiren bir dünya müessesesi. Burada Türk öğrenciler de okuyor. Bizim Dışişleri’ne uzanmalarına fırsat kalmadan hepsi uluslararası şirketlerde veya eğitim kurumlarında görev alıyorlar.

YENİDEN YAPILANDI

Bu hafta salı günü büyükelçi Andrey Karlov’un anısına tertiplenen bir seminer ve tören için oradaydık. Büyük devletlerin kadrolarının nerelerden yetiştiği ve yetişmesi gerektiği anlaşılıyor. Türkiye’de Tanzimat’ın padişahı ve devlet adamları bunu Mülkiye’yi kurmakla geçekleştirmişlerdi. Stalin de bu ihtiyacı hissetmiş ki İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında MGIMO’yu kurmuştu. Bugün bir ihtiyaç olarak yeniden yapılandırıldı. Öğrencinin yetişmesinden, davranmasından seçkinlere dahil oldukları belli.

MAHZUN MÜLKİYEM

Rusya’nın Harvard’ı denen MGIMO’ya baktıkça benim mahzun Mülkiyemi (SBF) hatırlamadan edemiyorum. MGIMO’ya göz gezdirdikçe rahatlıkla görüyoruz ki, onların aksine biz önce talebe sayısını lüzumsuzca arttırdık. Anlayamadığım mekanizmalarla öğrencinin kompozisyonu değişti ve okulun reformundan söz ettiğim zaman, karşımda kütüphaneye ve talebelere alınan yeni bilgisayarlardan bahseden bir zihniyetle karşılaştım. Mülkiye’nin dışarıdaki başarı oranından söz etiğimde “Rakipler çıkıyor, normaldir” dediler. Ama çıkan rakiplerin eski Mülkiye’nin yerini dolduracak kurumlar olmadığı da açıktı. Bu başarıyı MGIMO ise 1944’ten beri gösteriyor. Dış dünyaya ve ülkesinin şartlarına intibak ediyor, önde gidiyor. Rus dilini ve eğitimini sadece üçüncü dünya ülkelerine değil, öbür ülkeden gelenlere de kabul ettiriyor. Türkiye’den giden öğrenciler iyi eğitim gördükleri liselerden ve yüksekokullardan geliyorlar.

ANANEYİ KORUDULAR

Acaba eski Mülkiye Mektebi’ni, yeni Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni böyle bir modele göre yeniden kurmak mümkün mü olabilir mi diye düşündüm. Aklın yolu bir; Türkiye’nin Mülkiye Mektebi ile Sovyetler Birliği’nin MGIMO’su ve bizim zamanımızın Siyasal Bilgileri’yle bugünkü MGIMO arasında paralellikler göze çarpıyor. Onlar ananeyi korumuşlar. Paranın değil yeteneğin getirdiği seçkinliğe önem vermişler ve büyük bir memleketin ihtiyacını karşılayıp dış dünyaya da eğitim hizmeti verebiliyorlar. Biz ise vasatlığın zaferine boyun eğdik. Üzücü ama asla hayal etmeyi önleyemeyecek kadar kışkırtıcı bir manzara.

12 Kasım 2017 Pazar

100 Yaşında

İlber Ortaylı



BUGÜNÜN tarihiyle 7 Kasım, Rusya İhtilali’nin başlayışıdır. 7 Kasım’da Petrograd Sovyeti bazı bakanlıklara el koymaya başlamıştır. (Bu tarih, eski takvimde ekim ayının sonlarına rastgeldiği için ‘Ekim İhtilali’ olarak anılır.)


Rusya ihtilali bir bakıma o senenin şubat ayında başlamıştır. Baskılar üzerine Çar 2. Nikola, tahttan kardeşi Grandük Mihail lehine çekilmiş, Mihail tahtı kabul etmeyince, hem Çarlık dönemi hem de Romanovlar hanedanı son bulmuştur. Bu da tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçer. 

CEPLERİNDE AYÇEKİRDEĞİ

Sorumlu görünen Çar tahtan indiği zaman, kurulan geçici hükümette Prens Lvov gibi eski Rurikler hanedanına mensup saygın bir politikacı başbakan oldu. Ne var ki Lvov’la, yine geçici hükümetin en önemli siyasetçilerinden, Lenin gibi Simbirsk’ten çıkan bir başka devrimci olan Kerensky anlaşamadı. En güçlü parti görünen SR (Sosyal Devrimciler) konumlarını ve görüşlerini etkili biçimde geniş kitlelere anlatamadılar. Daha sonra geçici hükümetin başbakanlığına yükselen Kerensky, Bolşeviklere karşı bir başka önemli figür General Kornilov’un yardımından da ürktü. Ekim Devrimi’ne giden yol böyle örüldü. Kerensky zayıf ve kararsız bir politikacılık gösterdi. Hiçbir taviz vermiyordu ve Rus halkının istekleri hilafına, savaştan çekilme cesaretini de gösteremedi. Kendisiyle 1960’ta mülteci olarak bulunduğu Münih civarında görüşen Rusya halklarının temsilcilerine karşı irad ettiği nutuk bu manasız inatçılığı gösterir. “Bolşevizm yıkılınca bize ne gibi imkânlar ve haklar vereceksin” diye soran gayri-Rus milletlerin temsilcilerine “Mukaddes Rusya bölünmez” diye cevap veriyordu. Hiddetlenen takımın sözcüleri ona “İhtilali zaten Komünistler değil Çar ve senin budalaca politikanız gerçekleştirdi. Kızılordu’nun, Troçki’nin ateşli nutuklarından başka silahı ve yiyecek olarak da ceplerindeki ayçekirdeğinden başka yiyecekleri yoktu” diyeceklerdi. Sonuçta Petrograd’da (yani bugünkü St. Petersburg) başlayan devrim, Bolşeviklerin SR’ler ve diğer demokrat güçlere karşı çoğunluğu sağlayamadıkları büyük meclisi, bakanlıkları, karakolları ve nihayet kışlık sarayı işgalleriyle başladı. 

KABİLİYETSİZ NİKOLA

Çar, Çariçe, çocukları, doktorları, yakın hizmetkârları Ekim Devrimi’nin ardından Yekaterinburg’da kurşuna dizildi. Devrilen tahtlar ve taçlar içerisinde en hazin son Rusya hükümdarlık ailesini buldu. Şurası da bir gerçek ki Romanovlar ve kabiliyetsiz bir yönetici olan 2. Nikola, harp eden milletler içinde en otokrat yönetimin başındaydılar. Ne Avusturya-Macaristan’da ne her şeye karışan bir hükümdarın bulunduğu Alman İmparatorluğu’nda hele hele ne de Osmanlı’da millet harbin sıkıntılarından dolayı hükümdarlara karşı düşman olmuştu. Çünkü bunların tümünde hükümdarlar arka plana çekilmişlerdi. Rusya’da ise ordunun komutasına bile bu işlerden anlamayan Çar karışıyordu. 

Rusya iddialı ama hazırlıksız olduğu bir harbe girmişti. İngiltere, harbin en kalabalık ordusu olan Alman İmparatorluğu’na karşı (Almanya’nın 10 milyona aşkın askeri donatacak kadar imkânı vardı) Rusya’yı yanına almıştı. Rusya da Britanya sayesinde Boğazlar’ı ve İstanbul’u daha kolay ele geçireceği ümidine kapılmıştı. Bu ümitler boşa gitti. Birkaç ayda bitireceklerini zannettikleri savaş çok uzadı. Rusya halkının, ağır şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca köylüsü ve çok ağır bir sömürüyle çalıştırılan işçi sınıfıyla uzun savaş yıllarına tahammül edecek hali kalmamıştı. Savaşın yarattığı yoksulluk ve kırım dayanılmaz safhadaydı. 

‘İSTİKLAL’İN MÜTTEFİKİ

Devrimin ardından Rusya yeni bir döneme girdi ve peşinden de dünyayı yeni bir döneme götürmeye niyetlendi. Bu gerçekleşmedi. Macaristan ve Almanya’daki Sovyet iktidarı kurma denemeleri mevcut orduların tepkisi ve bu rejimleri yok etmesiyle sonuçlandı. Tek ülkede sosyalizm, her şeye rağmen dış dünyadaki politikaları yönlendirecek etkiler yaptı.

21’inci yüzyılda dünya, Rusya İmparatorluğu gibi yeryüzünün en geniş topraklarının ve en kalabalık kavimler halitasının nasıl bir değişim geçirdiğini halen tartışıyor. Olumlu mu olumsuz mu? Kazançlar ne kadar gerçek, kayıplar ne kadar derin? Rusya medeniyeti nasıl bir değişim geçirdi ve hassaten bu imparatorluğun Slavlar dışındaki en kalabalık unsuru Müslüman Türk gruplar nasıl bir tarih yaşamak zorunda kaldılar? Bunlar hep tartışılır. Ama bir gerçek var: Türk İstiklal Savaşı yeni Rusya’da kendine bir müttefik buldu: Rusya. Türkiye tarihi için bu çok önemli bir safhadır. Halen bu ittifak nasıl devam ediyor, ne olacak, onun endişe ve merakı içindeyiz.

ONUN GÖZÜYLE EKİM İHTİLALİ

NÂZIM Hikmet’in tasviriyle “Ağır çelik kara toplarıyla Avrora: ‘Bugün!’ diyordu.” Lenin de “Dün ihtilal için erkendi. Yarın çok geç kalacağız. Bugün her şeyi ele geçirmeliyiz” demişti. Hiç şüphesiz ki payitahtı ve önemli şehirleri ele geçiren Bolşeviklerin anında sulh için Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’yla masaya oturması sadece müttefikler Fransa ve İngiltere’yi değil verilen tavizler dolayısıyla Çar ordularının bir kısmı ve onun komutanlarını da karşı savaşa sürükledi. 

Rusya daha dört yıl kadar korkunç bir savaşın içine girdi. Kızıllara karşı ‘Beyaz Ordu’ denen savaşçılar da bir komuta birliği altında değillerdi. Denikin, Aleksandr Kolçak ve nihayet yenilince Türkiye’ye sığınan Pyotr Vrangel’in orduları birbiriyle her zaman irtibat halinde olmamış kuvvetlerdi. Uzun iç harp boyunca köyler ve küçük şehirler iki kuvvet arasında kaldı ve bazı halde zavallı köylüler iki kuvvetin zulmüne ve hışmına uğradı.