Moskova

Moskova
Klasik Rus Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik Rus Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2025 Çarşamba

Puşkin'in tek yurtdışı yolculuğu: "Trabzon'u görebilseydim..."



Kaynak: https://turkrus.com/ 

 

Rus şiirinin simgesi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin sadece 37 yıl yaşadı. Avrupa’nın kültür merkezleriyle ilişkilendirilen bu ölümsüz yazarın hayatı aslında şaşırtıcı derecede dar bir coğrafyada geçti. Paris’i, Roma’yı ya da Berlin’i hiç görmedi. Rusya sınırlarının dışına yalnızca bir kez çıktı; o da bir Avrupa başkentine değil, savaşın ortasındaki Osmanlı topraklarına oldu.

Bu yolculuk hem cesareti hem de dramatik anlarıyla hâlâ büyüleyici kabul edilir. Puşkin sınırı gizlice geçti, ilerleyen bir orduya katıldı, dağ fırtınalarına yakalandı, Osmanlı esirleriyle konuştu, ilk kez İslami ritüelleri izledi, pilav ve şiş kebap tattı ve karşısına çıkan her kâğıt parçasına notlar düşerek ilerledi. Sonunda tüm bu deneyimi “Arzrum Yolculuğu”na dönüştürdü.

Puşkin’in bu sıra dışı yolculuğunun hikâyesi Rus kaynaklarında şöyle özetleniyor: 

Sınırı gizlice geçen bir şair 

1829 baharında Puşkin, hayatını riske atacak bir karar verdi. Çar I. Nikolay’dan izin almadan Kafkasya’ya doğru gizlice yola çıktı. O sırada Osmanlı–Rus Savaşı sürüyordu ve savaş bölgesine izinsiz girmek ciddi bir suçtu. Eğer yakalansaydı onu para cezası değil, askeri mahkeme bekliyordu.

Kararını daha sonra şöyle açıklayacaktı:

“Ben savaşı görmek istiyordum. Gerçek savaşı, kitaplardaki değil.”

 Puşkin’in başarısız kamuflajı

Yola çıkarken Çerkes burkası ve fes giyerek yerli halk gibi görünmeye çalıştı. Ancak bu çabanın işe yaramadığı kısa sürede anlaşıldı: 

* Fransız aksanıyla konuşuyordu.

* Davranışları aristokrat bir şehirli olduğunu belli ediyordu.

* Sürekli not aldığı için dikkat çekiyordu.

Rus askerleri ona hemen bir lakap taktı: “Bizim Frenk şair.”

Yerel halk ise daha da çok yanılıyordu. Onu kimi zaman Ermeni, kimi zaman Gürcü, kimi zaman da “eğitimli bir Farslı” sandılar. Rusça konuşmaya başlayınca kim olduğu anlaşılırdı.

 Not defteri yerine kâğıt artıkları

Yol boyunca düzgün bir defter bulmak zordu. Puşkin notlarını:

* askerî raporların arka yüzlerine,

* tütün kutularının kâğıtlarına,

* pipetabanı sarılıklar üzerine,

* bulduğu her yırtık kâğıt parçasına yazdı. Araştırmacıların bu dağınık arşiv üzerinde yıllarca çalışması gerekti.

 Gümrü’de fırtına ve “cinli gece”

Kars yönünde ilerlerken bir dağ fırtınasına yakalandı. Rüzgârın gücü onu yere mıhlamıştı; ilk kez insanlardan değil, doğanın kudretinden korktuğunu yazdı.

Yerel halk ona şöyle dedi:

“Böyle gecelerde cinler ovaya iner.”

Bu cümleyi özel olarak kaydetti.

 Osmanlı topraklarında ilk adımlar

Sınırı geçtiğinde kendisini tamamen farklı bir dünyada buldu:

Şadırvan başında abdest alan insanlar, minarelerden yükselen ezan, dar ve gölgeli sokaklar, kahve ve tütün kokusu, çarşıların uğultusu…

Daha önce yalnızca Doğu masallarında okuduğu manzaraları ilk kez gerçek hâliyle izliyordu.

Dostlarına şöyle yazdı:

“Hayalî değil, gerçek Doğu’yu gördüm.”

 Osmanlı esirleri: düşmana saygılı bir bakış

Puşkin, Rus kampındaki Osmanlı esirlerini ilgiyle izledi. Şunları özellikle not etti:

* namazlarını düzenli kılmaları,

* bakır kazanlarda yemek hazırlamaları,

* esareti metanetle karşılamaları.

Onlarda öfke değil, derin bir yorgunluk gördüğünü yazar. Bu gözlem onda kalıcı bir insani iz bıraktı.

At sevgisi ve disiplin

Puşkin Osmanlı askerlerinin atlara gösterdiği özeni hayranlıkla anlatır:

“Türkler atlarını kardeşleri gibi sever. Bu hayvanlar onların ulusal gururudur.”

Rus ordusunda at sadece bir araçken Osmanlı birliklerinde neredeyse aile üyesi gibiydi.

 İlk “şişlik”, pilav ve taş fırın ekmeği

Yolculuk notlarında tattığı yemekler önemli bir yer tutar:

* “şişlik” (şiş kebabı),

* pilav,

* şekersiz sert kahve,

* kayalıkların üzerinde pişirilen sıcak ekmek.

Ekmek için “toprağın kokusunu taşıyan bir lezzet” demesi dikkat çekicidir.

Trabzon hayali ve ulaşılamayan kıyı 

Puşkin, Karadeniz’i Osmanlı tarafından görmek istiyordu; en büyük arzusu Trabzon’a ulaşmaktı. Ancak Rus komutanlığı izin vermedi:

* yol tehlikeliydi,

* savaş hattı karışıktı,

* ordu Erzurum’a doğru ilerleyecekti.

Bu, yolculuğun en büyük hayal kırıklığı oldu.

 Erzurum: Doğu’nun kalbi

Erzurum’a vardığında şehir ona Doğu’nun özeti gibi göründü:

* bakırcılar ve tütün satıcıları,

* hanlar ve kervansaraylar,

* rüzgâr alan taş sokaklar,

* harabeler arasında oynayan çocuklar.

Bu gözlemler hem savaş kroniği hem de edebî bir seyahatnâme üslubuyla “Arzrum Yolculuğu”na dönüştü.

 Doğu: Puşkin için kalıcı bir ilham

Dostları Puşkin’in hayatında en çok bu yolculuğa geri döndüğünü söyler:

Gürcü dağları, Ermeni köyleri, Türk askerleri, kahve kokulu sokaklar, Erzurum’un taş duvarları…

Rusya’dan yaptığı ilk ve tek yurtdışı yolculuktu, ama belki de kendini en özgür hissettiği yolculuktu.

21 Kasım 2025 Cuma

Leo Tolstoy'un sanki bugünkü ilişkilerimiz hakkında yazmış gibi de anlaşılabilecek 10 Sözü


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Lev Tolstoy, dünyanın en ünlü Rus yazarı. İlişkilere dair tavsiyeleri bugün de geçerliliğini koruyor.

Lev Tolstoy, dünyanın ilk pasifistlerinden biriydi. Yazarın kendisi ve takipçileri şiddeti reddedip, sevgi ve barış dolu mütevazı bir Hristiyan hayatı yaşadılar. Bu nedenle, Tolstoy'un aşk hakkındaki sözleri hem 1915'te hem de 2025'te yankı buluyor. Life.ru bu alıntıları sunmuş:

Lev Tolstoy, harika bir destansı roman yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Sovyet sinemasına Oscar da kazandırdı. Savaş ve Barış'ın film uyarlaması 1967'de ödülü kazandı. Ayrıca sweatshirt'ü de tasarlandı. Bu sweatshirt daha sonra Batı ülkelerine ulaştı, ancak yerel halk "sweatshirt" kelimesini telaffuz etmekte zorlandığı için kapüşonlu tişörte "hoodie" adı takıldı. Bunlar büyük yazar hakkında sadece birkaç ilginç bilgi, ancak ona sadece bunlar için değil, daha fazlası için de saygı duyuyoruz. Lev Tolstoy, aşk, savaş ve barış kültürümüzü şekillendirdi.

Bu nedenle, bu yazıda yazarın 2025'teki ilişkiler için önemli olabilecek 10 alıntısını paylaşacağız.

 

"Her zaman öldüğümüz gibi evlenmeliyiz, yani ancak başka türlü yapmanın mümkün olmadığı zaman."

Bu alıntı, Lev Tolstoy'un 24 Ağustos 1893'te Mihail Sopotsko'ya yazdığı bir mektuptan alınmıştır. O dönemde Tolstoy çoktan yaşlılığa yaklaşıyordu; 64 yaşındaydı. Tolstoy, yaşının verdiği bakış açısıyla evlilik hakkındaki görüşlerini dile getirir. Sofya Tolstaya ile evliliği o zamanlar 30 yaşındaydı; tam bir inci düğünü! Yaşam, aşk ve ölümün karmaşık iç içe geçişi, klasik yazarın temel yaratıcı ilgi alanıydı.

 

"Sevmek, sevdiğin kişinin hayatını yaşamaktır."

Bu, Leo Tolstoy'un çığır açan dini ve felsefi eserinden bir alıntı. "Okuma Çemberi"ni 1886'da yazmış ve 20 yıl sonra, 1906'da yayınlamıştır. Bu sözlerde büyük bir bilgelik var. Birini sevdiğimizde, koleksiyonumuza bir "Ken" daha katmak için can atmayız. Hem hüznü hem de sevinci paylaşmaya, iki hayat arasında ayrılması imkânsız, sıkı bir bağ kurmaya hazırızdır.

 

"Aşk ölümü yok eder ve onu boş bir hayalete dönüştürür."

"Aşk ölümü yok eder ve onu boş bir hayalete dönüştürür; hayatı anlamsızlıktan anlamlı bir şeye, sefaleti de mutluluğa dönüştürür" – ve yine, "Okuma Çemberi"! Aşık olduğumuzda, iki farklı hayattan, hiçbir aşınmaya dayanıklı, harikulade bir alaşım yaratırız. İşte bu yüzden aşk ölümden daha güçlüdür. Birini sevdiğinizde, ölüm arka plana çekilir. Aşkla bir savaşı kazanamayacağınızı anlar. Aşkla geçen bir hayat, berrak, bilinçli ve anlamlı bir hayattır. Ve aynı zamanda ölümsüzlük şansı da sunar.

 

"Eğer kafa sayısı kadar zihin varsa, kalp sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır."

Bu alıntı, Leo Tolstoy'un en önemli romanlarından birinden. "Anna Karenina", karşılıksız bir aşkın dokunaklı öyküsüdür ve çok kötü biter. Bu cümle, romanın kahramanı tarafından söylenmiştir. Karenina, her insanın benzersiz olduğunu ve bu nedenle her insanın aşkının benzersiz ve tekrarlanamaz olduğunu yansıtır. Ve gerçekten de birçok aşk türü vardır.

 

"Bir erkekle bir kadının gerçek ve kalıcı birliği yalnızca ruhsal iletişimdedir..."

"Bir erkek ve bir kadının gerçek ve kalıcı birliği yalnızca manevi birlik içindedir. Manevi birlik olmadan cinsel ilişki, her iki eş için de acı kaynağıdır." - bu bilgece alıntı, "Okuma Çemberi" adlı felsefi incelemeden alınmıştır. Günümüzde en güncel alıntılardan biridir. 19. yüzyılda, ebeveynler tarafından düzenlenen görücü usulü evliliklerin yaşandığı bir dönemde, açık ve dürüst bir şekilde şöyle diyen bir adam ortaya çıkar: Eşler arasında sevgi olmalıdır. Evlilik, mirasçı yetiştirmek için bir fabrika değildir. İki yakın kalbin gönüllü birleşmesidir. Aksi takdirde, eşler ve çocukları acı çekecektir. Anna Karenina bunun güzel bir örneğini sunar.

 

"Ölümden başka, evlilik kadar önemli, ani, her şeyi değiştiren ve geri alınamaz başka bir eylem yoktur."

Aşk, ölüm ve robotlar... Ah, affedersiniz. Aşk, ölüm ve evlilik. Lev Tolstoy, kızı Maria Lvovna'ya (evlilik öncesi soyadı Obolenskaya) yazdığı bir mektupta bu ifadeyi kullanmıştı. 18 Aralık 1896'da yazılmıştı. Bu, klasiğin görüşlerinin tutarlılığını gösteriyor. Evlilik çok önemli bir olaydır ve insan ancak gerçek aşk için, yani hayatta bir kez karşılaşacağı bir aşk için evlenmelidir.

 

"Her zaman iyi olduğumuz için sevildiğimizi düşünürüz. Ama bizi sevenlerin iyi olması nedeniyle sevildiğimizi fark etmeyiz."

Bu alıntı, "Aşksız Hayat Daha Kolay" adlı eserden. Leo Tolstoy, bu cümleyle sevenleri onurlandırıyor. Genellikle iyi işlerimiz, hoş karakterimiz, maneviyatımız veya başka bir şey için sevildiğimizi düşünürüz. Ancak Tolstoy, bir insan ne kadar özverili severse, içindeki iyiliklerin de o kadar fazla olduğunu savunarak konuyu romantik partnerine kaydırıyor.

"Eğer seversen, o zaman bütün insanı seversin, olduğu gibi seversin, benim olmasını istediğim kişiyi değil."

Bu, Anna Karenina'dan bir alıntı daha. Leo Tolstoy, kahramanın ağzından birçok bilgece düşünceyi aktarmış. Gerçek aşk, birini kendi ihtiyaçlarınıza uyacak şekilde yeniden yaratmaya çalışmak değil. Kabullenmektir. Sevdiğiniz kişiyi tüm erdemleriyle, ama aynı zamanda tüm kusurlarıyla kabul edersiniz. Leo Tolstoy, karısı Sophia gibi aşkı da anlamıştı.

 

"Aşksız yaşamak daha kolaydır. Ama aşksız yaşamanın bir anlamı yoktur."

"Aşksız yaşamak daha kolaydır. Ama aşksız, hiçbir anlam yoktur." — Leo Tolstoy'un tam alıntısı bu ve ilk bölümü, önde gelen Rus romancının içgörülerinden oluşan bir derlemenin başlığı oldu. Bu ifade bir paradoksu ele alıyor. Büyük yazar, aşk olmadan hayatın hiçbir anlamı olmadığını, ancak anlamsız bir hayat yaşamanın daha kolay olduğunu söylüyor. Ancak anlamsız bir dünyada var olmanın keyifli olup olmadığı başka bir soru. Postmodernistler bu soruyu daha önce ele aldılar.

 

"Ne garip şey: Kendimi seviyorum ama kimse beni sevmiyor."

Bu, klasik yazarın 1910 tarihli günlüklerinden bir alıntıdır. Yazar bu satırları yazdığı sırada 82 yaşındaydı. Modern Rusya'da emeklilik maaşı alırdı. Ancak Rus İmparatorluğu'nda emeklilik maaşı diye bir şey yoktu. Paradoksal olarak, Lev Tolstoy gibi dahiler bile bazen kendilerini yalnız hissederler. Ancak yazar bu cümlede, yüzyılımızın en acil meselesi olan öz sevgiye değiniyor. Kendini sevmek, başkalarını sevmek kadar önemlidir.

 

"Ama kimi seversem onu ​​o kadar çok severim ki, canımı veririm, karşıma çıkan herkesi de ezerim."

"Kötü bir adam olduğumu düşünüyorlar, biliyorum - öyle olsun! Sevdiklerim dışında kimseyi tanımak istemiyorum; ama sevdiklerimi o kadar çok seviyorum ki canımı veririm, karşıma çıkarlarsa geri kalanları da ezerim." Bu dize, Savaş ve Barış romanının kahramanı Muhafız Subayı Fyodor Dolokhov tarafından söylenmiştir. Ahlaki açıdan pek de "temiz" bir karakter değildir - kumarbaz ve kavgacı. Kavgacılar, sürekli düellolar ayarlayan kişilerdi. Düelloya bağımlı olduklarını bile söyleyebiliriz. Yine de, aşık olduğunda Dolokhov, sevdiklerini ne pahasına olursa olsun savunmaya hazır, dürüst bir adam gibi davranır.

 

Lev Tolstoy'un muhteşem sözleri, ilk ortaya çıktıkları gün olduğu kadar bugün de güncelliğini koruyor. Zaman geçti, klasik eskidi ve kalem tutuşu zayıfladı. Sofia Tolstaya (evlilik öncesi soyadı Bers) yardımına koştu. Lev Tolstoy'un aklına gelen zekice düşünceleri özenle yazdı. 

 

28 Eylül 2025 Pazar

Leo Tolstoy’un dünya çapında popüler olan temel fikirleri


Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Hayır, Lev Tolstoy vejetaryenliği icat etmedi ve özel mülkiyetinden veya ölüm cezasından vazgeçen ilk kişi de o değildi. Ancak, bu fikirleri ilk ortaya atan ve elinden geldiğince uygulamaya koyanlardan biriydi.

Natalya Koçetkova, Tolstoy’un ölümünden sonra dünya çapında popülerlik kazanan yazarın temel fikirlerini derlemiş.


Vejetaryenlik

"Diyetim çoğunlukla günde iki kez buğday ekmeğiyle yediğim sıcak yulaf ezmesinden oluşuyor. Öğle yemeğinde ise lahana veya patates çorbası, karabuğday lapası veya ayçiçeği veya hardal yağında haşlanmış veya kızartılmış patates, ayrıca kuru erik ve elma kompostosu yiyorum." 

Tolstoy, "Süt, tereyağı, yumurta, şeker, çay ve kahveyi bıraktığımdan beri sağlığım bozulmadı, hatta önemli ölçüde düzeldi" diye yazmıştı.

Yazar bu diyeti olgunluk yıllarında (50 yaşından sonra) benimsemiştir ve bu, onun iki temel fikrinin mantıksal bir devamı niteliğindedir: Erdemli bir yaşama giden yol olarak iffet ve şiddetsizlik.

 

Ölüm cezasının kınanması

Ölüm cezası konusu, Tolstoy'un beş makalesinin merkezinde yer almış ve uzun yıllar boyunca düşüncelerinin konusu olmuştur. Tarihsel deneyimlere dayanarak, idam cezasının bir ceza olarak işe yaramadığı konusunda ısrarcıydı. Bir insanı kötülük yapmaktan alıkoyan tek şeyin, hem başkalarına hem de kendine verdiği zararı anlamak olduğuna inanıyordu.

Ölüm cezasına karşı argümanları şunlardı: Hıristiyan dininde her türlü şiddetin yasaklanması ve Eski Ahit'teki "Öldürmeyeceksin" emri; Toplumda ahlaki çöküntü, çünkü ölüm cezası halkın gözünde zor ve silah kullanımını haklı çıkarıyor; Mahkûmların ıslah olma şansının olmaması; Masum bir insanın idam edilme ihtimali; Bu korkutma yönteminin etkisiz olması ve idam edilen kişiyi çoğu zaman şehit konumuna düşürmesi.

 

Pasifizm

Tolstoy'un dört yıl on aylık askerlik hizmeti boyunca bir subay olarak kendini çok iyi gösterdiği bilinmektedir: Usta bir binici olarak ünlendi, matematik bilgisine sahipti, havai fişek ustası olarak başarılı oldu ve düzenli olarak mantıklı girişimlerde bulundu. Vicdanlı hizmeti nedeniyle çeşitli nişan ve madalyalarla ödüllendirildi. Ayrıca üç kez Aziz George Haçı'na aday gösterildi, ancak çeşitli koşullar nedeniyle bu nişanı hiçbir zaman alamadı.

1856'da emekli oldu. Zamanla pasifizmi giderek daha fazla benimsedi. Kötülüğe karşı şiddet içermeyen direniş fikri, 1880'lerin sonları ve 1890'ların başlarında şekillendi. Çeşitli ülkelerden pasifistlerle dostane yazışmalar yaptı ve "İnancım Nedir?" başlıklı bir makale yazdı. Bu düşüncelerin sonucu, "Tanrı'nın Krallığı İçinizdedir veya Hristiyanlık Mistik Bir Öğreti Olarak Değil, Yeni Bir Yaşam Anlayışı Olarak" adlı eserinde sunulmuştur.

 

Pedagoji

Tolstoy'un bir diğer önemli fikri de evrensel eğitimdi. Yasnaya Polyana Malikanesi'nde, bugün köylü çocukları için deneysel bir okul olarak anılacak bir okul açtı. Burada, ilkelerini paylaşan birkaç öğretmenle birlikte ders verdi.

Tolstoy, tıpkı Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau gibi, çocukların saf doğduklarına ve toplum ile yetişkinlerin onları yozlaştırdığına inanıyordu. Bu nedenle, öğretmenlerin çocukları öğrenmeye zorlamaması gerektiğini savundu. Bunun yerine, öğrencilere ilgi alanlarını seçme özgürlüğü verilmeliydi. Öğretmen de çocukta zaten var olan iyiliği geliştirmeye yardımcı olmalıydı.

Tolstoy'un kurduğu okulun ne katı bir müfredatı ne de oturma kuralları vardı. Çocuklar rastgele oturtuluyordu ve öğretmenin temel amacı öğrencileri öğrenme sürecine dahil etmekti. Yazarın pedagojik fikirlerinin çoğu, İtalyan hekim Maria Montessori tarafından geliştirilen eğitim sistemine benzer.

 

Kişisel mülkiyetin reddi

Ünlü yazarın hayatın anlamını yitirdiğini iddia ettiği 1880'lerin başındaki manevi krizin ardından, kişisel mülkiyet hakkındaki görüşleri kökten değişti. 1891'de, 1881'den itibaren yazdığı ve yayınladığı eserlerinin telif haklarından feragat etti. Ayrıca ailesi için "komünist" bir proje geliştirdi: Gelirinin ve mülkünün çoğunu yoksullara dağıtmak ve sade ve çalışkan bir hayat yaşamak.

Ancak planları, yakınlarının sert direnişiyle karşılaştı. Karısı, çarın huzuruna çıkıp ayaklarına kapanarak Tolstoy'u deli ilan etmesini ve böylece mal varlığını yönetme hakkını elinden almasını istemekle bile tehdit etti. 1884'te ailesinden vazgeçti, tüm mal varlığının yönetimini karısına devretti ve evden ayrılmak için ilk girişimini yaptı.

12 Şubat 2025 Çarşamba

Aleksandr Puşkin'in son düellosu


Kaynak: https://www.gw2ru.com/


Rusya'da her 10 Şubat gününde  Aleksandr Puşkin hüzünle anılıyor.

Büyük şair 10 Şubat (eski takvime göre 29 Ocak) 1837’de gerçekleşen bir düello sonucu hayatını kaybetmişti. 

Şair 20'den fazla düelloya girişmişti, ancak 8 Şubat 1837'de gerçekleşen bu düelloda ölümcül şekilde yaralandı ve bir gün sonra öldü.

Ölümü ulusal bir trajediye dönüştü.

O lanet günde hava yeni kararıyordu. Dört kişi, öğleden sonra saat dörtten biraz sonra, St. Petersburg'daki Chyornaya ('Kara') Nehri'nin sol kıyısına yeni varmışlardı.

Aleksandr Puşkin, saldırganı (Georges d'Anthès adında genç bir Fransız) ve iki yardımcı.

O zamanlar, o bölge St. Petersburg'un dış mahallelerinin ücra bir köşesiydi; kışın, sadece boş yazlık evler ve her tarafta diz boyu kar vardı. 

Önceki düellolarında, hevesli bir atıcı olan Puşkin her zaman gibi neşeli bir ruh halinde olurdu. 'Atış' hikayesindeki kahramanı gibi kiraz çekirdeklerini yere tükürürdü.

Ama bu sefer durum sanki öyle değildi.

Şimdi, onun ve genç karısının onuru zedelendiği için depresyondaydı. 

St. Petersburg'un tüm asil sosyetesi, Puşkin'in bir boynuzlu koca olduğu ve karısı Natalia Goncharova'nın d'Anthès ile ilişkisi olduğu gerçeğiyle ilgili konuşuyordu.

Şair, kendisiyle alay eden isimsiz mektuplar bile aldı. Bu yüzden, artık dayanamıyordu ve genç Fransız'ı düelloya davet etti. 

Fakat konu fazla uzatılmadı.

D'Anthès, Puşkin'in baldızıyla evlendi ve Çar I. Nikolay bizzat Puşkin'i bir görüşme için çağırdı.

Bundan sonra, şair düellodan vazgeçti.

Ancak, müstehcen şakalar durmadı.

Ateşli öfkesiyle ünlü Puşkin, St. Petersburg'a, d'Anthès'i evlat edinen babası,  Hollanda elçisi olan Baron Heeckeren'e çok saldırgan bir mektup gönderdi.

Bunu duyan d'Anthès öfkelendi ve şairden düello istemek zorunda olduğunu düşündü.

Dönülmez bir yola girilmişti.

Sadece 20 adımlık bir mesafeden birbirlerine ateş edeceklerdi.

Bu, her iki rakip için de neredeyse kesin bir ölüm demekti. 

Düellocular paltolarını karların üzerine attılar.

Gözlemciler ve Puşkin'in arkadaşları, son ana kadar rakiplerin uzlaşacağını umuyorlardı.

Ya da rastgele bir tanığın potansiyel olarak kanlı olayı iptal etmeye yardımcı olacağından.

O zamanlar düellolar yasaktı ve Çar düellolara katılanları sert bir şekilde cezalandırıyordu. 

Ancak, düellocular bir araya geldi...

Bariyerin bir adım önünde, d'Anthès önce ateş etti. Kurşun Puşkin'in karnına isabet etti ve şair düştü. Silah elinden düştü ve kara düştü.

Yardımcılar yaralı şaire doğru koştular, ancak o, onları geri püskürttü. 

"Hala ateş edebilirim!" dedi, teslim olmaya yanaşmadan.

Ona başka bir tabanca uzattılar.

Kurallara göre yasaktı. Ancak, olan biteni fark eden d'Anthès itiraz etmedi.

Puşkin son vasiyetini etti ve ateş etti.

Kurşun düşmanının göğüs bölgesine isabet etti, ancak d'Anthès bir şekilde zarar görmeden ayakta kaldı. Zincir zırh giydiğine dair söylentiler vardı, ancak bu pek mümkün değildi, çünkü biri bunu ifşa ederse, herhangi bir asilzade için büyük bir utanç ve onursuzluk olurdu.

Aslında, d'Anthès'in hayatını kurtaran üniformanın demir bir düğmesiydi.   

Yaralı Puşkin akşam saat yedi buçukta Heeckeren'in arabasıyla evine getirildi.

Şairin uyluk kemiğinin ezilmiş olduğu ve çok kan kaybettiği ortaya çıktı. 

Sonunda ölmeden önce yaklaşık iki gün geçirdiği bir kanepeye yatırıldı.

Tüm bu süre boyunca, şairin karısı başında hıçkırarak ağladı ve söylentinin yayılmaya başladığı bütün şehir, iyi bir haber için sersemlemiş bir halde bekledi. 

Rusya'nın büyük şairi 10 Şubat'ta saat 14:45'te hayatını kaybetti.

Ondan önce, hayatta kalamayacağını anlayarak d'Anthès'e bir af notu göndermeyi ihmal etmedi. 

Puşkin'in ölümüne çok üzülen I. Nikolay, onun tüm ailesiyle ilgilendi: Tüm borçlarını ödedi ve dul eşine ve kızlarına evlenmelerinden önce birer maaş bağladı. Ancak Çar, yasak olduğu halde düello yapan şair için onurlu bir cenaze töreni düzenlememeye karar verdi. 

Ayrıca cenaze alayı sırasında meydana gelebilecek halk ayaklanmalarını da istemiyordu, çünkü insanlar şairin ölümünden yetkilileri ve yüksek sosyeteyi sorumlu tutuyordu.

Bu nedenle, Pskov Bölgesi'ndeki Puşkin'in Mihailovskoe Malikanesi yakınında gizli bir cenaze töreni düzenlendi.

3 Şubat 2025 Pazartesi

Rus klasikleri yazarlarından tembellik üzerine


Anna Popova

Kaynak: https://www.gw2ru.com/  

 

Lev Tolstoy tembelliği ciddi bir kusur olarak görüyordu ve "hiçbir şey yapmadığı" için eleştirildiğinde bunu günlüğüne özenle yazıyordu.

Çehov tembelliği alt türlere ayırırken, Puşkin muhataplarına yeni şiirler hakkında yazıyordu, ama metnin kendisini göndermiyordu - tabii ki tembellik yüzünden.

“Rus insanının bir düşmanı vardır, amansız, tehlikeli bir düşmanı, o olmasaydı bir dev olurdu. Bu düşman tembelliktir ya da daha doğrusu Rus’u alt eden acı dolu bir durgunluktur. Gerçekleştirilemeyen birçok düşünce, çoktan sonuçsuz bir şekilde yok olmuştur. Burada boşa harcanan her dakikanın orada kaçınılmaz olarak isteneceğini ve bu korkunç suçlama karşısında solgunlaşmaktansa doğmamanın daha iyi olduğunu her zaman hatırlayın,” diye yazmıştır ‘Ölü Canlar’ın yazarı Nikolay Gogol.

Lev Tolstoy da ona katılmıştır: “Mutlak eksiklikler vardır, örneğin: tembellik, yalanlar, sinirlilik ve egoizm, bunlar her zaman eksikliklerdir.” 

 

Hiçbir Şey Yapmama Sanatı

Tolstoy günlüklerine tembelliğinden bahsetmeyi unutmadı.

“5 Temmuz 1855.

Gerçekler: tembellik, tembellik, tembellik.”

“12 Temmuz 1855.

Bütün gün hiçbir şey yazmadım, Balzac okudum, sadece yeni bir kutu üzerinde çalıştım. 1) Tembellik, 2) Tembellik, 3) Tembellik…”

“9 Ocak 1854.

1) Geç kalktım. 2) Ateşlendim, Alyoshka'yı dövdüm. 3) Tembeldim. 4) Düzensizdim. 5) Üzgündüm.”  

Ivan Turgenev de benzer duygulara sahipti:

"Sağlığım iyi, ama hareketsizlik mutlak. Bu artık tembellik değil - bu, "bu yarı karanlıkta durgunlaşan" "beyaz kanatlı vizyonlar" gibi bir tür durgunluk. 

 

Çalışmak kurt değildir

Son teslim tarihleri ​​yaklaşırken bile, yazarlar yeni bölümler veya şiirler yazmaya başlamak için acele etmiyorlardı.

"Para yok ve çalışmak için çok tembelim. Bana dişlerimin pozisyonu için raflar gönderin. Ama sözümü tutacağım: Mayıs'ta tembel olacağım ve 1 Haziran'dan itibaren oturup çalışacağım," diye söz verdi Anton Çehov.

"Hala işe başlamadım ve başlamam da pek olası değil. Kafamda bir şeyler dönüyor ama tembellik... tembellik... tembellik!" diye itiraf etti Turgenyev.  

Şair Aleksander Blok ilgisizliğin üstesinden gelmeye çalıştı, ama pek işe yaramadı: "Dün, gece ve sabah - kendim için, tembelliğim için, cehaletim için ve diğer şeyler için utanç. Dilleri öğrenmek için çok geç değil."

"Ruh halim berbat, ayrıca fiziksel olarak da kendimi kötü hissediyorum. Çalışmak istemiyorum. Ve genel olarak hiçbir şey istemiyorum, bir tür ilgisizlik, bana hiç yakışmayan bir şey," diye hayıflandı Maksim Gorki. 

Ancak Lev Tolstoy, hiçbir şey yapmamak için bir bahanesi olduğu için mutluydu: “Sabah işe oturdum, ama hiçbir şey yapmadım ve Gorçakov beni ziyarete geldiğinde sevindim.”

 

Tembelliğin coğrafyası

Şehirde, köyde, gurbette; günlerinizi boş geçirecekseniz, bunu her yerde yapabilirsiniz. 

Aleksander Puşkin Boldino’dan Vladimir Odoevsky’ye “Köye vardığımda çalışmayı düşündüm. Ama olmadı. Baş ağrısı, ev işleri, tembellik – bir efendinin, bir toprak sahibinin tembelliği – beni öylesine ele geçirdi ki, Tanrı korusun,” diye yazar.

Ve hiçbir güç Nikolay Gogol'u yürüyüşe çıkaramazdı: eğer hiçbir şey yapmayacaksanız, o zaman rahat olmak daha iyidir. "Yürüyebileceğiniz çok fazla yer var, ama ben o kadar tembelim ki her şeyi yapmaya kendimi zorlayamıyorum. Her seferinde erken kalkmayı planlıyorum ve neredeyse her zaman uyumayı seçiyorum," diye yazdı annesine Baden-Baden'den.

Yazar yola çıkabilse bile, bu planladığı her şeyi yerine getireceği anlamına gelmez.

“Nadiren seyahat ettiniz ve seyahat tembelliğinin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Eskiden birine onu ziyaret etme sözü verirdiniz, yemin ederdiniz ama sonra istasyona gelirdiniz… geceydi, havasızdı, tembeldi… el sallar ve yola devam ederdiniz,” diye açıkladı Çehov.

2 Şubat 2025 Pazar

Klasik Rus Edebiyatındaki Memurların Dereceleri Ne Anlama Geliyor?


Kaynak: https://eksiseyler.com/

 

Basit bir ayrıntı demeyin! Bu dereceleri bilmek, okuduğunuz Dostoyevski romanını çok daha iyi ve kolay kavramanızı sağlayacak.

Türkiye'de Rus edebiyatına olan ilgi güzel bir şey, ancak, birçok insan edebi eserlerde geçen "falan kişi bilmem kaçıncı dereceden memurdu" gibi cümleleri genellikle sorgulamıyor. Oysa bu memuriyet dereceleri hakkında bilgi sahibi olmak, Rus edebiyatını daha iyi anlamak için önemli bir adımdır. Çünkü sanata da yansıyan bu dereceler, Rus yöneticilerinin topluma vermek istedikleri yönün somut göstergeleri olmanın yanı sıra, bu sistemi anlamak o dönemin Rus toplumunu, dolayısıyla da edebi eserlerini daha iyi kavrayabilmek için gereklidir.

Bugün sizlere bu memuriyet derecelerinin nasıl ortaya çıktığından ve yeni sistemin toplum ile sanata olan yansımalarından bahsedeceğiz.

Çarlık Rusyası'ndaki 14 dereceli memuriyet sistemi, "rütbe tablosu" adıyla bilinir ve 1722 yılında Çar 1. Petro (Büyük Petro) tarafından oluşturulmuştur. Bu sistemin ortaya çıkışı, dönemin sosyal, siyasal ve idari reform ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkilidir.

1) Reform ihtiyacı

1. Petro, Rusya'yı batı Avrupa'nın güçlü devletleriyle rekabet edebilir hale getirmek istiyordu. Bu nedenle, devlet yönetiminde modernleşme ve bürokrasinin etkinleştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla Batı'dan ilham alınarak, özellikle İsveç ve Prusya gibi ülkelerdeki bürokratik sistemlerden esinlenildi. Tablo rankları, yetenek ve liyakate dayalı bir sistem kurmayı hedefliyordu.

2) Feodal düzeni kırma çabası

Rusya, reform öncesinde büyük ölçüde feodal bir yapıdaydı. Soyluların (Boyarlar) statüsü, genellikle doğuştan gelen ayrıcalıklara dayanıyordu. Bu durum, yetenekli bireylerin yükselmesini engelliyordu. 1. Petro, kalıtsal soyluluk yerine, kişisel başarıya dayalı bir sistem kurmak istedi.

3) İdari verimlilik ve merkezileşme

Rusya'nın geniş toprakları ve farklı etnik gruplarından oluşan karmaşık yapısı, merkezi bir yönetim ihtiyacını doğurdu. Tablo rankları, hiyerarşik bir düzen oluşturarak devlet işlerinin daha sistematik ve düzenli işlemesini sağlamayı hedefledi.

4) Askeri ve sivil hizmetin ayrılması

Sistem, bürokrasiyi iki ana kola ayırdı: Askeri ve sivil hizmetler. Her ikisi de 14 dereceye ayrıldı ve belirli görev tanımları yapıldı. Tablo rankları, soyluluk kazanımını sadece kalıtsal ayrıcalıklara dayandırmaktan vazgeçip, devlet hizmetine bağladı.

Belirli bir dereceye ulaşan bir birey, soyluluk statüsü elde edebilirdi:

8. dereceye ulaşanlar: kalıtsal soyluluk kazanır.
14. dereceye ulaşanlar: kişisel soyluluk kazanır. Ancak bu derece modern anlamda bir asalet unvanı sağlamaz; daha çok bürokratik bir avantajdır.

Doğuştan soylu olmayan bireyler, yetenek ve başarı yoluyla yükselebilir hale geldi. Bu durum, özellikle eğitimli ve yetenekli burjuva sınıfının devlet hizmetine katılımını teşvik etti.

Şimdi bu derecelendirme sistemini biraz açalım

1. derece: şansölye (chancellor)

Devletin en yüksek makamı, sadece birkaç kişi bu dereceye ulaşabilirdi.
Çarın en güvendiği danışmanlar ve politik stratejistler bu dereceye sahipti. Buna örnek olarak dışişleri bakanları veya önemli elçileri verebiliriz.

2. derece: actual privy councillor

Çok az kişi bu dereceye ulaşırdı. Devlet işlerinde stratejik kararları alan kişilerdi. Örneğin, en üst düzey bakanlar.

3. derece: privy councillor

İmparatorluk konseyi üyeleri. Diplomatik ve yargı alanında en üst düzeyde yer alırlardı.

4. derece: actual state councillor

Genel valiler, büyük şehirlerin yöneticileri ve yüksek mahkeme hâkimleri.

5. derece: state councillor

Üniversite rektörleri, büyükelçilikte önemli pozisyonlar veya bölgesel valiler.

6. derece: collegiate councillor

Önemli idari görevlerde yer alırdı. Akademik ve idari liderler bu gruptaydı.

7. derece: court councillor

Bölge müdürleri, mahkemelerde yargıçlık yapan kişiler bu dereceye dâhildi.
bu dereceye ulaşan bir kişi, soyluluk (dvoryanstvo) unvanı alabilirdi.

8. derece:collegiate secretary

İlçelerde üst düzey yönetici görevinde bulunurdu.

9. derece: titular counsellor

Küçük bölgesel yöneticiler. Gogol'ün Palto hikâyesindeki Akakiy Akakiyeviç gibi sıradan, düşük seviyeli memurlar genellikle bu derecedeydi.

10. derece: collegiate assessor

Genellikle teknik büro işleri ve yazışmalarla ilgilenirdi.

11. derece: state assessor

Büro işleri ve orta dereceli idari görevlerde yer alırdı.

12. derece: collegiate registrar

Daha çok katiplik ve sekreterlik görevlerini üstlenirdi.

13. derece: provincial registrar

Büroda basit işler yapan düşük dereceli memurlar.

14. derece: gubernial secretary

Sistemin en altındaki pozisyon. Genelde, resmi evrak taşıma, belge yazımı gibi işler yapan kişiler.

Başlangıçta reform amaçlıydı. 1. Petro’nun vizyonu, Rusya’yı modern bir devlet haline getirmekti. Ancak bu sistem zamanla yozlaşma, bireysel trajediler ve toplumsal hiyerarşik baskılar nedeniyle eleştirilerin odağı oldu. Kısacası bu 14 dereceli sistem, bireylerin devlet içindeki yerini belirleyen hiyerarşik bir yapıydı. Ancak bu yapı, bireyleri yalnızca sistemin bir çarkı olarak görmesi ve onları kişisel değerlerinden koparması nedeniyle hem edebiyatçılar hem de toplumbilimciler tarafından sert şekilde eleştirilmiştir.

3 Aralık 2024 Salı

"Moskova'nın kasvetli sokaklarında ağlıyor, inliyor, uluyor..."


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Kış Rusya'ya yakışır. 

Moskova, St. Petersburg gibi büyük kentlerin siluetiyle de, Suzdal, Vladimir gibi küçük tarihi şehirlerin eşsiz mimarisiyle de, kayın ormanları ve buza kesen gölleri, nehirleriyle de güzeldir... 

Ama Rus kışları, karla kaplı peyzajlarıyla romantik görünse de, klasik yazarların çoğu için bu mevsim oldukça zorlu ve çelişkili duygular barındırıyordu. İşte mektuplarında ve günlüklerinde kış mevsimine dair iz bırakan ifadelerle, RBTH sitesinin derlemesiyle, bazı Rus edebiyat devlerinin kış betimlemeleri:

"Bu ne ülke!" - Ivan Turgenev 

Kışın sert koşulları, Rus edebiyatının devlerinden Ivan Turgenyev’in tahammül sınırlarını zorladı. Opera sanatçısı Pauline Viardot’a yazdığı bir mektupta, Moskova'nın kışını şu sözlerle tasvir etti: “Sabahın erken saatlerinden beri bir kar fırtınası esiyor, Moskova’nın kasvetli sokaklarında ağlıyor, inliyor, uluyor – penceremin altındaki ağaçların dalları, cehennemdeki günahkarlar gibi birbirine dolanmış ve bükülmüş. Bu ne hava! Bu ne ülke!”

"Katlanılmaz bir monotonluk" - Anton Çehov

Anton Çehov ise kırsalda geçen kışların monotonluğundan şikayetçiydi. Yayıncı Aleksey Suvorin’e yazdığı bir mektubunda, kırsal kış yaşamını şöyle betimledi: “Karla kaplı monoton tepeler, çıplak ağaçlar, uzun geceler, ölümcül sessizlik – hepsi tembelliği, ilgisizliği ve bol bol yeme içme alışkanlıklarını teşvik ediyor.”

"Kırım’ın kışı bile yoruyor" - Anton Çehov

Kırım’ın Yalta şehrinde daha ılıman bir kış geçirirken bile Çehov bu durumdan yakınmayı ihmal etmedi: “Burada, kutsal Yalta’da mektup olmadan insan donarak ölebilir. Boşluk, aptalca bir kış ve sürekli sıfırın üzerindeki sıcaklık insanı çabucak yorabilir. Sanırım kış 10 yıldır devam ediyor.”

"Kışın büyüsü" - Ivan Bunin 

Yine de, Rus kışının büyüsüne kapılmamak imkansızdı. İvan Bunin, kış akşamlarının dinginliğini şu sözlerle dile getirdi: “Masanın üzerinde lamba, sönük ve huzurlu bir ışıkla yanıyor. Camdaki buzlu beyaz desenler çok renkli, parlak ışıklarla titreşiyor. Sessizlik. Sadece dışarıdaki kar fırtınasının uğultusu ve Maşa’nın mırıldandığı bir şarkı duyuluyor. Bu ezgileri dinlerken, uzun bir kış akşamının gücüne istemsizce teslim oluyorsunuz.”

Resim: Alyona Dergileva

4 Eylül 2022 Pazar

Dostoyevski'nin başucu kitapları



Kaynak: https://turkrus.com/

 

Dünya edebiyatına birden fazla şaheser armağan eden Dostoyevski hangi yazarları okuyordu? Russia Beyond, Rus klasiğin başucundan ayırmadığı 5 kitabı sıraladı. 

1. Maça Kızı, Aleksandr Puşkin. Pek çok Rus'un olduğu gibi Dostoyevski'nin de en sevdiği şair Puşkin'di. Ancak Dostoyevski, şairin şiirlerinin yanı sıra düzyazı hikâyelerinin de hayranıydı. En başta da 1834 tarihli mistik öykü Maça Kızı'nın. 

2. Don Kişot, Cervantes. Rusya'da hem yazarların hem de edebiyat eleştirmenlerinin Miguel de Cervantes'in başyapıtına büyük bir ilgisi vardır. Dostoyevski de istisna değil. Yazarın Don Kişot'u defalarca okuduğu ve sık sık bir ilham kaynağı olarak bu romana başvurduğu iyi biliniyor. 

3. L'Uscoque, George Sand. Türkçe çevirisi bulunmayan bu George Sand klasiği de Dostoyevski'nin en sevdiği yapıtlardan bir tanesi. 

4. Sefiller, Victor Hugo. Dostoyevski 1862'de yayınlanan ve anında Avrupa kıtasında ve Rusya'da büyük popülariteye kavuşan bu kitap için "Suç ve Ceza'dan daha yukarıda" ifadesini kullanmıştır. 

5. Kandid, Voltaire. Aydınlanma Çağı'nın sembol kitabı Kandid ya da İyimserlik büyük Rus yazarın okumayı en sevdiği yapıtlar arasında.

14 Ağustos 2021 Cumartesi

Mahatma Gandhi ve Tolstoy


Samih Güven

Kaynak: https://samihguven.blogspot.com/


 

Mahatma Gandhi şiddet içermeyen barışçıl mücadele ve sivil itaatsizlik gibi yöntemlerle politik hedeflerine ulaşmaya çalışmış ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanmış önemli bir lider. Bağımsız Hindistan'ın kurucusu sayılıyor. Buna rağmen özellikle Hindular ve Müslümanlar arasındaki ayrışmayı gidermek ve tarafları yatıştırmak üzere giriştiği eylemler nedeniyle 1948 yılında fanatik bir Hindu genci tarafından öldürülmüş.

Mahatma Gandhi çocukluğundan itibaren içinde olduğu kültürel, dinsel etkiler ve kendi inanış ve arayışı çerçevesinde hiçbir canlıya zarar vermemek, sade ve barışçıl yaşamak yönünde bir felsefe benimsemiş. Özellikle sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı mücadele ederek, ülkesinin bağımsızlığına kavuşmasında büyük rol oynamış.

Gandhi tıpkı Tolstoy gibi inanç ve hayat felsefesi temelli bir arayış içinde olmuş. Yine Tolstoy gibi bütün dini metinleri incelemiş.  Tolstoy'un Hristiyanlıkla ilgili görüşlerine hayranlık duymuş.

Bu iki önemli isim arasında mektuplaşmalar gerçekleşmiş, düşünsel ve insani bazda önemli bir yakınlaşma olmuş. Gandhi temelde bütün dinlerin özünde doğru olduğunu ancak onların ele alınışı, yorumlanışı ve kimilerinin kendi yararına kullanma istekleri nedeniyle farklılaştığını düşünmüş. Bu görüş Tolstoy'un bakış açısıyla da örtüşüyor.

Tolstoy farklı dini yaklaşımların birbirlerine söylediği, “Sen yalan içinde yaşıyorsun, ben hakikat” iddiasının bir insanın ötekine söyleyebileceği en acımasız söz olacağını düşünmüş ve bundan son derece rahatsız olmuş. Ve bir soru sormuş: Acaba ileri bir anlayış seviyesine ulaşınca mezhepler ve dinler arasındaki farklar kaybolur mu? Bu farklar neden var ve kimin işine yarıyor?

Tolstoy özellikle dinleri incelediği sırada Hindistan'ın derin ruhaniliği ve ahlak anlayışından çok etkilenmiş. Gandi ise Tolstoy'un kötülüğe karşı pasif direniş öğüdünün en önemli takipçilerinden biri olmuş. Kimi kaynaklar Gandhi’nin pasif direnişi anlaması ve kabullenmesini büyük ölçüde Tolstoy'un “Tanrının Egemenliği İçinizdedir” adlı eserini okumasına bağlıyor.

Tolstoy’un dinler üstü bir tavır geliştirmeye, Doğu ve Batı bilgeliğini birleştirmeye çalışmasından çok etkilenmiş Gandhi. Onun bağımsız düşünce sistemini, ahlakını ve doğruluğunu kendi bakış açısı ve yaşayışı ile de bağdaştırmış. Gandhi Güney Afrika'da yaşadığı dönemde oradaki ilk yerel idaresine “Tolstoy Çiftliği” adını vermiş.

Gandhi 1910'da Tolstoy’a yazdığı mektupta kendisine “pek sadık destekçiniz” diyerek ona olan bağlılığını ifade etmiş. Tolstoy ise ölümünden kısa bir süre önce Gandhi’ye önemli bir mektup yazmış, şiddet içeren başkaldırının ortadan kaldırılmasının önemini, insanın verdiği özgürlük mücadelesinde sevginin asıl yöntem olması gerektiğini ifade etmiş.

Bu iki önemli insan aslında milletlerin ve dini yaklaşımların birbirlerini boğucu ve dışlayıcı anlayışını ve ortamını reddetmiş, sevgiye, barışa, yardımlaşmaya dayalı insani bir bakış açısı ortaya koymaya çalışmışlar.

Başka bir önemli nokta ise her ikisinin de yaklaşımlarını sadece düşünsel düzeyde ve kağıt üzerinde bırakmaması, kendi yaşamlarına uygulaması, sade, gösterişsiz ve başkalarına yardım etmeye ve maddi yüklerden arınmaya dayanan bir anlayışa dönüştürmesi.

 

KAYNAKLAR:

-Moulin D., Eğitici Tolstoy

-Tolstoy L., İtiraflarım

-AnaBritanica

-Muhtelif diğer kaynaklar

3 Ocak 2021 Pazar

Okuması farz 12 Rus edebiyatı eseri

 


 

Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya'da uzun yılbaşı tatili koronavirüs günleri ile birleşince çoğunluk evde kaldı... Bu "düşük yoğunluklu" günlerde, arşivlerden bazı yazıları yeniden siz okurlarımızla paylaşmak istedik. Bu dönemin, hep hayali kurulan "Rus klasiklerini okumaya" vesile olması için, güzel bir derlemeyi sunuyoruz. Leblebitozu.com sitesinde yayınlanan yazının maalesef yazarı belirtilmediği için paylaşamadık, özür dileriz:


 "Okumanız Gereken 12 Rus Edebiyatı Eseri"

 

1. Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza
 

Dostoyevski’nin Rusya’da yaşanan siyasi ve ekonomik olaylar sonrasında gözlemlediği hayatlardan esinlenerek 1866 yılında yazdığı eser ilk olarak Rus Habercisi isimli edebiyat dergisinde yayınlanmıştır. Roman sanatını dış dünyayı anlatma konusunun tekdüzeliğinden uzaklaştırarak, insanın iç dünyasında olup bitenlerin de işin içine sokulması, insan psikolojisinin derinliklerine inme kaygıları Dostoyevski ile başlar.

“Heyecanını sözcüklerle de, ses tonuyla da anlatamıyordu. Daha yaşlı kadının evine giderken yolda yüreğini sıkıştırmaya, ezmeye başlayan sınırsız tiksinti duygusu şimdi öylesine büyümüş, öylesine belirginleşmişti ki, bu can sıkıntısından nasıl kurtulabileceğini bilemiyordu. Yanından gelip geçenleri görmeden, insanlara çarparak sarhoş gibi yalpalayarak yürüyordu yaya kaldırımında. Ancak bir sokak ötede biraz gelebildi kendine. Çevresine bakınınca, yaya kaldırımından merdivenle inilen bodrum kat bir meyhanenin önünde olduğunu fark etti. O sırada meyhanenin kapısından iki sarhoş birbirine yaslanarak, küfürler savurarak çıkmış, merdivenin basamaklarını tırmanıyorlardı. Hiç düşünmeden merdivenden indi Raskolnikov. Daha önce meyhaneye adımını atmamıştı. Ama şimdi başı dönüyordu. Üstüne üstlük çok susamıştı. Soğuk bir bira içmek istiyordu. Dahası, ansızın kendini bitkin hissetmesini de açlığına veriyordu. Meyhanenin karanlık, pis bir köşesinde yapış yapış bir masaya çöktü. Bir bira söyledi. İlk bardağı bir dikişte içti. Bir anda rahatlamıştı sanki. Toparlamıştı kendini. “Boş şeyler bunlar! diye mırıldandı. Telaşlanacak, endişe edecek bir şey yok ortada!.. Sıradan bir fiziksel rahatsızlıktı işte, geçti… Bir bardak birayla bir dilim peksimet yetti de arttı düzelmeme. Bir anda yerine geliverdi aklım. Düşüncelerim duruldu, karar verme yeteneğimi yeniden kazandım!.. Kahretsin!.. Ne boş şeyleri önemsemişim!..” Durumunu böylesine küçümsemesine karşın, rahatlamış, ağır bir yükten kurtulmuş hissediyordu kendini. Dostça bakıyordu çevresindeki insanlara şimdi. Ama o anda bile bu aşırı iyimserliğinin sağlıklı bir ruhsal durum olmadığı kuşkusu vardı içinde.”

 

2. Lev Tolstoy, Anna Karenina
 

Tolstoy, 1873’te Anna Karenina’yı yazmaya başladığında aslında bir yandan da Peter the Great üzerine bir tiyatro eseri kaleme almak istiyordu. Ama konu, Tolstoy için bile zorlu bir destana dönüşmüştü. Hatta bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Çok kötü durumdayım. İlerleme kaydedemiyorum. Seçtiğim proje çok zor. Araştırmanın sonu gelmiyor” demişti. Sonra fazla abartılmamış ve tarihsel olmayan tam aksine gayet kişisel, içten ve bir o kadar da üzücü bir konu buldu. Henri Troyat’ın kaleme aldığı Tolstoy biyografisinde “Bir yıl önce onu derinden etkileyen bir olayı anımsadı. Komşusu ve aynı zamanda da arkadaşı olan Bibikov, Anna Stepanovna Pirogova adlı bir kadınla yaşıyordu. Uzun boylu, geniş yüzlü bu kadın, onun metresiydi. Adam, onu pek umursamıyordu. Hatta başka biriyle evlenme planları yapıyordu. Onun bu ihanetini öğrenen Anna, sadece birkaç eşyasını alıp kaçtı. Ve ardından kendini trenin altına attığı haberi geldi.” 1872’de yaşanan bu olayı Tolstoy yakından takip etmiş, polisle birlikte incelemeler yapmıştı.

“Onlara da ne oluyor? Ne diye herkes benimle ilgilenmeyi bir görev sayıyıor? Ne diye üzerime düşüyorlar? Çünkü onlar bunun kendilerinin anlayamadığı bir şey olduğunu seziyorlar. Bu her zaman görülen bayağı, kabak tadı vermiş bir sosyete ilişkisi olsaydı, beni rahat bırakırlardı. Onlar, bunun başka bir şey olduğunu, oyuncak olmadığını, bu kadının benim için hayatımdan daha değerli olduğunu hissediyorlar. İşte, buna akılları ermiyor, bundan ötürü de canları sıkılıyor. Alınyazımız ne olursa olsun, bizi nasıl bir gelecek beklerse beklesin, onu biz yaptık ve ondan şikayetçi değiliz,” diye aklından geçirdi. Vronski, bu “biz” sözüyle Anna’yı ve kendisini bir teklik içinde bütünleştiriyordu. “Hayır, onlar hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini bize öğretmek istiyorlar. Mutluluk üzerine en küçük bir bilgileri bile yok. Bu aşk olmadan, bizim için mutluluğun da, mutsuzluğun da, hayatın da olamayacağını bilmiyorlar.”

 

3. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar
 

Romanın ana kahramanı Bazarov, 19. yüzyıl Rus toplumunda belirmeye başlayan materyalist dünya görüşünün temsilcisidir. Bazarov ve arkadaşı Arkadi’ye göre, her şey kuvvete bağlıdır. Kuvvetli oldukları için de her şeyi yıkabilme hakkına sahiptirler. Turgenyev, bu yeni insan tipinin ortaya çıkışını fark etmiş ve buna romanında yer vermiştir. Roman boyunca Bazarov, bütün kabalığı, kalpsizliği ve acımasız soğukluğuyla Nihilist bir tipi temsil etse de onun soylulardan üstün bir kişi olduğu vurgulanılır. Yazar, nasıl yaşayabileceğini ve neler yapabileceğini göstermeden onu ölümle buluşturur.

“Bir an durdu. Sonra sözlerine Fransızca devam etti:

– Aşırı derecede kurallara bağlı bir ahlakçı benim bu samimiliğimi yersiz bulabilir fakat, bu işi gizlemeye imkan yok. Sen de bilirsin ki, benim baba-oğul ilişkileri konusunda birtakım kendime özgü düşüncelerim var. Şunu da hemen söyleyeyim ki, beni suçlarsan sana hak veririm. Çünkü, benim yaşımda bir adam… Yani ki… O kız… Onun hakkında bir şeyler duymuşsundur.

Arkadiy ilgisiz bir şekilde:

– Feniçka mı, diye sordu. Babasının yüzü kızardı:

– Lütfen, adını bu kadar yüksek sesle söyleme! Şey, evet. O artık benimle kalıyor. Yanıma aldım onu. Neyse, bütün bunları değiştirmek elimizde.

– Baba lütfen! Neden değiştirecekmişiz?

– Oğlum! Arkadaşın bizde misafir kalacak. Ayıp olur.

– Bazarov için bunları düşünme. O böyle şeylerle uğraşmaz.

Nikolay Petroviç kendi kendine söylendi:

– Sonra sen de varsın. İşin kötüsü o daire pek de iyi değil.

– Baba, rica ederim böyle konuşma. Özür diliyor gibisin. Utanıyor musun yoksa?”

 

4. Nikolay Vasilyeviç Gogol, Ölü Canlar
 

Gogol’un en önemli ve ünlü eseri Ölü Canlar’dır. Rusya’nın ünlü yazarı Puşkin’in yakın arkadaşlarındandır. Hatta bu kitabın konusunun Puşkin tarafından kendisine önerildiği söylenmektedir. Aslında Gogol romanı üç cilt olarak tasarlamak istemiştir. Fakat o kadar çok tepki almıştır ki diğer iki cildini tamamlayamamıştır. Bir kriz anında ikinci cildi için yazdıklarını yaktığı söylenir. Tam bir vatansever olan Gogol, bu eserinde ülkesindeki çarpıklıkları gerçekçi bir dille anlatır.

“Eğer okuyucu, Çiçikof’un, çektiği bu çilelerden, bu azaplardan, üzüntülerden, özellikle bu son olaydan sonra artık, elindeki küçük servetiyle rahat ve sakin bir hayat geçirmek için küçük bir kasabaya çekilmiş olduğunu sanmışsa bu düşüncesinde pek aldanmıştır. Ve biz de, Çiçikof’un, çok az kimseye nasip olan o kuvvetli azmini takdir etmekten kendimizi alamıyoruz. Bu felaket fırtınalarının hiçbiri bizim kahramanı ne yıldırmış ve ne de sakinleştirebilmişti; içinde yanan ihtiras ateşi sönmemişti. Gerçekten de çok üzgündü. Ve bütün dünyaya, şansının tersliğine, insanların gösterdikleri insafsızlığa lanetler yağdırıyordu ama yeni deneyimlere girişmekten de vazgeçmiyordu. Bu sebeple öyle bir sabır gösterdi ki, soğukkanlılıklarda bilinen almanların dillerde destan olan sabır ve sakinlikleri onun bu azim ve sebatın yanında sıfır hükmünde kalmıştı. Tersine, Çiçikof’un kanı şiddetle kaynıyor ve o, bu taşkın kuvvete hakim olabilmek, onu yatıştırmak için çok büyük bir dayanıklılık ve azimle hareket etmek zorunda kalıyordu. Bizim kahraman düşünüyordu ve fikirleri de doğruydu. “Bu nasıl olur? Ben bu felaketlere niçin uğradım? İdare memuru olup da zengin olmayan kim var ki? Ben kimseye kötülük etmedim: Dul kadınların parasını yemedim, kimsenin ayağını kaydırıp yerine geçmedim, herkesin istifade edebileceği fazla bir paradan yararlandım, eğer ben bunu yapmamış olsaydım bir başkası yapacaktı. Başkalarının başarılı olmalarındaki sebep nedir? Ben niçin başarılı olmayacak mışım? Şimdi kimim? Bir aile babasının yüzüne nasıl bakacağım? Yeryüzünde en kıymetli zamanımı böyle kaybetmiş olmaktan vicdan azabı çekmeyecek miyim? İleride, çocuklarım ne diyecekler? “Babamız alçak herifin biriydi.. Bize hiçbir şey bırakmadı!”

5. Maksim Gorki, Ana
 

Maksim Gorki’nin 1906’da yazdığı ve Rus Devrimi’ne adadığı Ana, en başarılı romanıdır. Kitabın ana konusu devrimci düşünce ve devrimci mücadele denebilir. Halkın kendi acılarına bakarak, nedenini inceleyerek biraz da cesaretle kendini savunabilecek onu ezenlere baş kaldırabilecek duruma gelebileceğidir. Bu düşünceyi aşılamak içinse bu yolda yoldaşlarıyla mücadele veren bir oğlu olan, kendine bir zarar gelmediği sürece sesini çıkarmayan, hakkını arayamayan bir kadının, oğlunun ve çevresinin etkisiyle insanların acısını algılayan ve onları uyarmaya, uyandırmaya çalışan bir savaşçı haline gelmesi anlatılmaktadır.

“Oğlunun hep ciddi ve sert bakan mavi gözlerinin şimdi böylesine sevecenlik ve tatlılıkla parıldadığını görmek, ana için büyük zevkti. Pelageya’nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Kırışık yanaklarında hâlâ yaşlar titreşiyordu, ama kıvançlıydı. İki duygu arasında bocalıyordu. Bir yandan, yaşamdaki acıların nedenlerini bu kadar iyi gören oğlundan gurur duyuyordu; ama onun, genç olmasına karşın arkadaşları gibi konuşmadığını ve kendisi de dahil herkesin sürdüğü tekdüze yaşantıya karşı tek başına savaşa girişmeye kararlı olduğunu da düşünüyordu. Ona şöyle demek istiyordu: “Ama yavrucuğum, sen ne yapabilirsin ki?” Ne var ki, bu kadar akıllı bir genç olup çıkan oğluna hayranlıkta kusur edebileceğinden çekiniyordu. Gerçi onu biraz da yabancı bulmuyor değildi ya, neyse… Anasının dudaklarında gülümseme, yüzünde dikkat, gözlerinde sevgi gördü Pavel. İnandığı gerçeği ona anlatabildiğim’ sandı. Konuşma gücünden duyduğu gurur kendisine karşı güvenini artırdı. Ateşli ateşli konuşuyordu. Kâh alay ediyor, kâh kaşlarını çatıyordu. Zaman zaman kin fışkırıyordu sesinden. Anası bu haşin sesleri işitince ürküyor, başını sallıyor, alçak sesle soruyordu : Ya! Demek öyle, Pavel!”

 

6. Fyodor Dostoyevski, Karamazov Kardeşler
 

Karamazov Kardeşler, özelde Rus insanının, genelde de insan denen varlığın üzerine büyük bir teffekür romanı ve edebiyat sanatının zirveye çıktığı bir deneyimdir adeta. Dimitri Karamazov, günah işlemekten kendisini alıkoyamayan, ama bu günahların kendisinde yarattığı değişimlerle kurtuluşa eren birisidir. İvan ise Tanrı’ya inanmayan, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada her şeyin mübah olduğunu düşündüğü için de kimseyi sevmenin bir dayanağı olmadığına inanan, o devirlerde çokça görülen nihilist bir liberaldir. Alyoşa ise Budala’daki Prens Mişkin gibi, bir iman insanıdır.

“Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır…

7. Anton Çehov, Vişne Bahçesi
 

Çağdaş tiyatronun öncü isimlerinin başında gelen Anton Çehov, 1900 yıllarında, büyük bir değişimin arifesinde olan Rusya’da yaşamış, eserlerinde bu coğrafyayı ve insanlarını konu etmiştir. Çehov, çöküşe geçen aristokrasiyle, zenginleşen orta sınıfa dair gözlem ve yorumlarına dayanan Vişne Bahçesi’nde bir ailenin dramını anlatsa da oyunu bir dram değil bir komedidir. Elde tutulmaya ya da ele geçirilmeye çalışılan, sonunda daha çok kazanç için kesilen vişne bahçesi odak noktaya oturtulmuştur. Yazar, oyuna bu ismi vermekle vişne bahçesini, adeta anlam üreten bir metafora dönüştürmüştür. vişne bahçesi eski, feodal yaşamın bir simgesidir. Buna bağlı olarak onun kaybedilmesi ya da yok olması, yaşanan toplumsal değişimi kodlar.

“Hangi gerçeğin? Siz gerçeğin ve gerçek olmayanın nerede olduğunu görebiliyor musunuz? Bense yitirdim görme yeteneğimi, hiçbir şey göremiyorum. Siz bütün önemli sorunları gözüpekçe çözümlüyorsunuz, fakat söyleyin bana cancağızım, gençliğinizden ötürü değil mi bu; bu sorunların hiçbirinin size acı vermeyişinden ötürü değil değil mi? Gözüpekçe bakıyorsunuz ileriye doğru; fakat bunun nedeni orada korkunç bir şey görmeyişiniz, böyle bir şey beklemeyişiniz değil mi? Hayatın genç gözlerinize henüz kapalı oluşu değil mi? Bizden daha dürüst, daha cesur, daha ciddi bir kişiliğiniz var… Fakat biraz derinliğine düşünün, azıcık yüce gönüllü olun da bağışlayın beni. Burada doğdum ben; babam, annem, dedem burada yaşıyorlardı… Seviyorum bu evi; vişne bahçesi olmadan kavrayamıyorum hayatımı. Satılması çok gerekiyorsa beni de onunla birlikte satın… Oğlum burada boğuldu… Acıyın bana, iyi doğru insan.”

 

8. Lev Tolstoy, Savaş ve Barış
 

Yazarın en büyük romanı olarak kabul edilmektedir. Tolstoy Napolyon Savaşları’nı Rus toplumuna etkileri açısından anlatırken kahramanlarının 1820’ye kadarki gelişimlerini özetler. Yüzden fazla kişinin yer aldığı bu olaylar dizisi, daha çok dört soylu ailenin bireyleri arasındaki ilişkilerle dile getirilir. Tolstoy savaş meydanlarının yabancısı değildir. 1854-1855’deki Kırım Savaşı sırasında Türkler, İngilizler ve Fransızlara karşı çarpıştığını da biliyoruz. Muhtemel ki Tolstoy’un savaş meydanı betimlemelerini yaşadığı deneyimlerinden almaktadır. Tolstoy’un Savaş ve Barışı’nın bu denli güçlü bir eser olmasının en önemli nedeni yazarın savaş ve tahakküm sorununa ve savaş yaşayan insanlık durumlarına getirdiği filozofik yaklaşımlardadır. Eser, dramatik kurgu, çarpıcı karakterler, usta betimlemeler ve mükemmel yazılmış savaş temalı aksiyon sahneleri sunar, tüm bunların yanı sıra insanlığın varoluş sorunu dair tartışmaları da gündemimize taşır.

“Piyer tutsaklıkta, barakada iken aklıyla değil, bütün varlığıyla, bütün yaşamıyla insanın mutluluk için yaratılmış olduğunu, mutluluğunu da kendi içinde taşıdığını, mutluluğun insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret olduğunu, bütün mutsuzluğun da yoksunluktan değil, fazlalıktan ileri geldiğini anlamıştı. Ama şimdi, yola koyulduklarının bu üç haftası içinde yeni, teselli verici bir gerçeği daha öğrenmişti. Öğrenmişti ki, dünyada korkulacak hiçbir şey yoktu. İnsanın tam anlamıyla mutlu, tam anlamıyla özgür olmasını sağlayacak bir çare bulunmadığı gibi, tam anlamıyla mutsuz, tam anlamıyla özgürlükten yoksun olmasına yol açacak bir durum da olamazdı; bunu öğrenmişti. Anlamıştı ki; acının da, özgürlüğün de sınırı vardı ve mutlulukla mutsuzluğun sınırı birbirine çok yakındı; pembe yatağında, çarşafın bir ucu kıvrıldı diye rahatsız olan bir insan, tıpkı çıplak, rutubetli bir toprağın üzerine uzanıp da, vücudunun bir yanı ısınırken, öbür yanı üşüyen bir insan gibi rahatsız oluyordu; eskiden dar balo ayakkabılarını giyinirken nasıl bir acı duymuşsa, şimdi artık yalın ayak, (ayağındaki pabuçlar çoktan parçalanmıştı), daha doğrusu her yanı yaralarla dolu, çıplak ayaklarıyla yürürken aynı acıyı duyuyor, canı acıyordu.”

 

9. İvan Gonçarov, Oblomov
 

Rus edebiyatındaki gereksiz adamların en tipiği olan Gonçarov’un Oblomov romanı 1859’da yayımlandı. Karakteristik özelliği ve yaşama biçimi Oblomovluk olarak adlandırır. Gereksiz adamlığın en uç örneğidir. Okuru isyan edecek noktaya getiren, neredeyse, romanın içine dalıp onu silkeleyip sarsmak istetecek kadar tembel, hareketsiz, fakat zeki ve duygulu bu genç, insana aynı zamanda öfke, acıma, bağışlama duygularını hissettirir. İyi bir ruhun tembelliğin kafesi içinde bu derece tutsak olması anlaşılır gibi görünmese de, çok kişi Oblomov’da kendinden bir şey bulabilir.

“Otuz iki, otuz üç yaşlarındaydı Oblomov. Orta boyluydu. Hoş görünüşlüydü. O anda onun hiçbir şeyi umursamadığı, hiçbir şeyin onu tedirgin etmediği; koyu gri gözlerinin belirsiz bir dalgınlıkla, sürekli duvarlarda, tavanda kaygısızca dolaşıp durmakta olmasından belliydi. Yüzündeki umursamaz ifade bedenine, hatta ropdöşambrının kıvrımlarına sinmişti sanki. Bakışı arada bir, yorgunluğa veya can sıkıntısına benzer bir ifadeyle bulutlanır gibi oluyordu. Ne var ki, yorgunluk ya da can sıkıntısı, yalnızca yüzünün değil bütün ruhunun da esas yerleşik ifadesi olan yumuşaklığı bir an olsun kovamıyordu yüzünden. Ruhu öylesine açık seçik, aydınlık parlıyordu gözlerinde, gülümseyişinde, başının ve kollarının her hareketinde… Oblomov’a ilgisizce şöyle bir bakan kimse, “İyi niyetli, saf biri olmalı!” diye geçirirdi içinden. Daha derin düşünebilen, içten biri ise onun yüzüne baktıktan sonra hoş bir duyguyla, gülümseyerek ayrılırdı yanından.”

 

10. Aleksandr Puşkin, Yüzbaşının Kızı
 

Gogol, Yüzbaşının Kızı ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey”. Roman da bir Rus subayı ile görev yaptığı kalenin komutanı olanı yüzbaşının kızı arasındaki duygusal ilişki anlatılmaktadır.

“Adamın uyanıklığı, hislerinin hassaslığı şaşırtmıştı beni. Dönmesini söyledim arabacıya. Atlar kara bata çıka yürüdüler. Araba kâh kara batarak, kâh çukurlara düşerek, kâh bir o yana bir bu yana yaslanarak yavaş yavaş ilerliyordu. Fırtınalı bir havada bir gemideymişiz gibi ilerliyorduk. Saveliç yandan dürtüyordu beni, ah vah ediyordu. Battaniyeyi indirdim, kürküme iyice sarınıp uyumaya hazırlandım. Rüzgârın uğultusu ninni gibi geliyordu bana, arabanın sallanması beşik gibi… Ömrümün sonuna dek unutamayacağım, yaşamımın tuhaf anlarında hatırladığımda bir kehanet olduğunu düşündüğüm bir rüya gördüm. Okur bağışlayacaktır beni: Çünkü deneyimlerinden o da bilmektedir, kör inançları ne kadar küçümserse küçümsesin, insanın bu tür batıl düşüncelere yatkın olduğunu. Duygusal olarak da, ruhsal olarak da gerçeklerin yerini hayallere bıraktığı ve onlarla belirsiz rüya öncesi görüntülere karıştığı durumdaydım. Kar fırtınası uğuldayarak sürüyordu ve her yanın karla kaplı olduğu ıssız bir yerde dolanıp duruyorduk sanki… Ansızın bir kapı çıkıyor önüme, kapıdan bizim köyün bey evinin avlusuna giriyorum. İlk duygum, zorunlu olarak eve dönmeme, bunu bilerek yaptığımı sanıp, sözünü dinlemediğim için babamın kızacağı korkusu oluyor.”

 

11. Mihail Şolohov, Ve Durgun Akardı Don
 

Bu eser, özellikle Don bölgesindeki Kazakların bir destanıdır. Ana figürü Kazak asıllı Gregor Melekof olan eser, I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki gençlik döneminden başlar ve kahramanın bütün yaşamını ve o günün koşullarını vererek sona erer. Yazarın yaşamını ve günün koşullarını bütün yalınlığıyla vermesi bu eseri bir başyapıt yapar. Bu başyapıt, I. Dünya Savaşı’ndaki Rus Devrimi’ni ve o dönemki toplumun sosyal ve politik duruşunu tarafsızca ve gerçek anlamıyla okura yansıtmaktadır.

“Topu topu dört kere görmüştü kızı. Son karşılaşmalarında aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“Liza, bana varır mısın?”

“Saçmalama!” “Sana bakarım, severim seni. Evde çalışan adamlarımız var bizim. Sen pencerede otur, kitabını oku. Bir işe el sürme, ha?”

“Bırak aptallığı şimdi!” Mitka gücendi, üstelemedi. O akşam eve erken gitti. Ertesi sabah babasının şaşkın yüzüne bakıp niyetini açıkladı: 

“Baba, düğün hazırlığımı yap benim.”

“Haydi ordan, salak!” 

“Sahiden baba. Şaka etmiyorum.”

“Acelen var, öyle mi? Kime yakalandın? Kaçık Marfa olmasın?” 

“Görücüleri Sergey Platonoviç’e gönder!”

Miron Gregoriyeviç koşum takımlarını onarıyordu. Elindeki araçları dikkatle bir yana koydu, katıla katıla gülmeye başladı.”

 

12. Mayakovski, Şiirler (Çeviren Sait Maden)
 

Mayakovski çağdaş Rus şiirinin simgesi sayılıyor. Onun geniş soluklu, coşkulu lirizmi, şiir diline getirdiği yenilikler, yaşamı ve yapıtlarıyla uyandırdığı ilgi, devrimin baş ozanlığını üstlenip sonra sonra bağımsızlık tutkunu, özsever kişiliğiyle devrimcilik sorumluluğunu bağdaştıramayarak genç yaşta canına kıyması, adı­nı sürekli gündemde tutan etkenler oldu. Rus şiirinin geleneksel düzenini içerik ve biçim araştırmalarıyla altüst eder. O güne dek kimsenin bilmediği ses uyuşmaları, zengin iç ve dış uyaklarla, ölçü tanı­maz, aşırı benzetmeler, abartmalarla yüklü etkin, sarsıcı bir şiir dili yaratır. 1917’den sonra kendini devrimin hizmetine verir. Şiirleri, oyunları, yazılan ve çizip boyadığı afişlerle devrimin günlüğünü tutar sanki. Bu kitap Mayakovski’nin 1817’den önce yazdığı şiirlerin en önemlilerini içeriyor.

 

“Dumanlar içinde mavi olmayı unutan 

gökyüzü, 

paçavralar giyinmiş 

sığıntı gibi bulutlar, 

son aşkımla tutuşacaksınız bütün! 

Sevinç çığlıklarımla bastıracağım 

ordular 

gürültünüzü!”

 

Kaynak: http://www.leblebitozu.com/okumaniz-gereken-12-rus-edebiyati-eseri/