Moskova

Moskova
Mustafa Yılmaz'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Yılmaz'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2022 Pazar

Türkiye'de ortalama okur Rus edebiyatından kimi okur?



MUSTAFA KEMAL YILMAZ

Kaynak: https://turkrus.com/

  

Herhangi bir kitapçıya girelim ve yakaladığımız ilk okura soralım: “Rus edebiyatından kimleri okuyorsunuz?” Herhalde kulağımızda mehter davulu gibi “Tolstoy!” cevabı gümbürder önce. “Savaş ve Barış!!” Ardından ağız dolusu “Dostoyevski!” yanıtını işitiriz. “Bu da soru mu!” dercesine bakar okur yüzümüze, “Tabii ki Suç ve Ceza!” İlk iki cevap kadar coşkulu olmasa da “Turgenyev” ve “Gogol” adlarını işitmek de mümkün. Gerçekten şanslıysak ramazan topu gibi uzak ve cılız bir “Puşkin” yanıtını almamız da olasılık dahilinde. 

Kısacası, karşımıza çıkan ortalama okur bizi altın çağın klasik yazarlarıyla bahtiyar eder. Peki, ama Türklere göre nedir klasik.

Kubbealtı Türkçe sözlüğü “klasik” kelimesini şöyle tanımlıyor:

“Kendi türünde en yüksek seviyede olan, en güzel örnek kabul edilen, üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini kaybetmeyen eser”.

Kelimenin dördüncü anlamında ise “Alışılmış, gelenek hâlini almış olan” açıklaması okunmakta.

Ortalama Türk okurun Rus klasiklerine gösterdiği teveccüh acaba hangi kategoride yer alıyor? “Kendi türünde en yüksek seviyede olan, en güzel örneğe” duyulan derin hayranlık mı karşımızdaki? Yoksa “alışılmış”, artık “gelenek olduğu için” okunan eserler mi söz konusu? Doğrusu, bu soruyu cevaplamak hiç kolay değil. Galiba en iyisi, kurnazlık edip aradığımız yanıtın birinci ve dördüncü anlamlar arasında bir yerde olduğunu söylemek.

Fakat ortalama okuru gerçekten heyecanlandıran Rus yazarlar da var. Üstelik bu heyecana çıplak gözle bile tanıklık etmek mümkün. Bu yazarların kitapları farklı farklı yayınevlerince defalarca yayınlanıyor, çok baskı yapıyor, rengarenk kapakları her gün İnstagram sayfalarını şenlendiriyor.

Peki kim bu şanslı isimler?

Türkiye’de ortalama okurun kendine yakın bulduğu yazarların başında Çehov gelir. Ya da baba adı sevdalısı yayıncıların kitap sırtlarına basmayı sevdiği şekliyle, Anton Pavloviç Çehov.

Doğrusu, bu yakınlık hissi pek de şaşırtıcı değil. Çehov karanlık ve aydınlık tonları doğaya en yakın ölçüde karıştırmayı bilen bir sanatçı. Bu karışımda karanlık tonların ağır bastığı izlenimine kapılmamak elde değil. Ama aydınlığa da yer olduğu inkar edilemez. Yani tıpkı hayatta olduğu gibi.

Türkiye gibi dinamik, yaşamayı seven ve genç bir toplumun Çehov’a ve yapıtlarına ilgisiz kalması düşünülemezdi, ki kalmadı da. Anton Çehov’un Türkçedeki seksen yıllık macerasının izlerini Aziz Nesin gibi eski kuşak mizahçıların hikayelerinden Nuri Bilge Ceylan gibi yeni kuşak sinemacıların filmlerine kadar pek çok yerde bulmak mümkün. Hatta bazı hikayeleri hınzır siyasi anekdotlara ilham kaynağı olmuş. Türkçede oyunları okunan tek Rus yazar olduğunu da ayrıca not etmek gerek.

Özetle, bütün okur katmanlarını kucaklayan yegane Rus yazar olduğu söylenebilir.

Fakat en çok satılan kitaplarının genellikle küçük hacimli ve maddi açıdan kolay erişilebilir olduğunu da atlamayalım.

Belki biraz da bu sebepten, Türkçede açık ara en çok okunan kitabı, Altıncı Koğuş. Yani ortalama Türk ve Rus okurların yazarın dehasının en çok hangi yapıtta parladığı konusunda ortak bir kanaate sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Ortalama okur için iki binli yılların yıldızı Rus edebiyatının bir başka doktor yazarı: Mihail Bulgakov.

Mayakovski’nin, Tahtakurusu piyesinde adını yüz yıl sonrasının Ölü Kelimeler Sözlüğü’ne layık gördüğü yazarın en azından Türkiye’deki şöhreti sadece Vladimir Vladimiroviç’i değil, diğer çağdaşlarını da çoktan geride bırakmış durumda.

Öte yandan Türkiye’deki Bulgakov sevgisinin Rusya’dan farklılaştığı bir yön var.

Ortalama Türk okurun “En sevdiği Bulgakov yapıtları” sıralaması ortalama Rus okurdan farklı. Yazarın Rusya’da en çok okunan kitabı kuşkusuz Usta ve Margarita. Popülerlikte başa güreşen ikinci yapıtı ise, Bortko’nun filminin de katkısıyla, Köpek Kalbi.

Ama Türkiye’de manzara başka. Mihail Afanasyeviç’in okurla en çok buluşan kitabı… Genç Bir Doktorun Anıları.

Baskı sayıları güvenilir bir kriterse eğer, kitabın popülaritesinin Altıncı Koğuş’la yarıştığı söylenebilir.

Türkiye’de en çok satan ikinci Bulgakov kitabı, Köpek Kalbi. Buna karşın Usta ve Margarita’nın baskı sayısının Ölümcül Yumurtalar’ın bile gerisinde kaldığı görülmekte.

Türkiye’de nispeten az okunan bir diğer Rus klasiği de İlf ve Petrov. İlk kez 20 yıl önce Türkçeye çevrilen On İki Sandalye ve Altın Buzağı’nın baskı sayıları hala bir elin parmağını geçmiyor. Fazla mı yerel, fazla mı ironik, yoksa… fazla mı kalın…

Kalın kitaplar baş ucu kitabı olmak için biraz fazla yüksek belki de. Ortalama okurun boynunu ağrıtıyor olabilir.

Peki, yeni yazarlar? Şükürler olsun ki, henüz Novodeviçi’de ebedi istirahata çekilmeyenler?

Çağdaş Rus edebiyatı söz konusu olduğunda Türk yayıncıların en çok emek harcadığı isimlerin başında Viktor Pelevin gelir. Farklı yayınevleri tarafından 10’dan fazla kitabının Türkçeleştirildiği görülüyor. Fakat Rusya’da gayet popüler olan yazar bu çabaya rağmen ortalama Türk okurla tam anlamıyla buluşamayanlar arasında. 10 kitap arasında aynı yayınevinde ikinci baskıyı gören Pelevin kitabı sayısı… 0.

Ya hiç okunmayanlar? Türk okur kimlere ilgi göstermiyor?

“Okunmayanların” başında ne yazık ki Rus edebiyatının göz bebeği şiir gelmekte. Rus şiiri ayın bir yüzünün hep karanlıkta kalması misali, okurun görüş alanına bir türlü giremiyor. Blok, Ahmatova, Mandelştam, Tsvetayeva, Brodski ortalama Türk okuru için yalnızca birer isimden ibaret. Pasternak sadece Doktor Jivago’nun yazarı. Puşkin Yüzbaşının Kızı’nın, Lermontov ise Zamanımızın Kahramanı’nın…

Fakat karamsarlığa düşmeden not etmekte yarar var: Bu tablo büyük ölçüde baskı sayısına odaklı “garantici yayınevlerinin” ve “ortalama okurun” zevklerini yansıtmakta.

Öte yandan bir de cesur yayıncılar, gözüpek çevirmenler ve ortalama kategorisinin dışında kalmakta ısrar eden okurlar var. Bu üçlünün yarattığı sinerji son 10 yılda Türkçeye Tsvetayeva, Platonov, Grossman, Şalamov, Strugatskiler, Bitov, Yerofeyev, Dovlatov, Tolstaya, Ulitskaya, Vodolazkin, Şişkin ve Yahina gibi pek çok çağdaş Rus yazarın yapıtlarını armağan etti. Ve görünen o ki yenilerini de armağan etmeye devam edecek.

 

(İlk kez TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda Rusça olarak yayınlanmıştır)

1 Ağustos 2021 Pazar

Söyleşi: Ali Rıza Dırık’la Rus edebiyatı ve Rusça çeviriler üzerine


Mustafa Kemal Yılmaz

Kaynak: https://sarapdumanlari.wordpress.com/

 

Sovyet edebiyatıyla tanışıklığım Rus edebiyatıyla tanışıklığımdan daha eski. 90’ların sonunda Ankara’da bir kısım üniversite gençliği Dostoyevski’den, Çehov’dan, Bulgakov’dan ziyade bugün adını Rusya’da bile pek az kimsenin bildiği ve yapıtları ekseriyetle 70 ve 80’lerde Türkçeye kazandırılmış yazarları okuyordu, ben de istisna değildim. Hatta bu yapıtların arasında kült mertebesine ulaşmış romanlar vardı. Çelik Böyle Sertleşti, Volokolomskoye Şosesi (Moskova Önlerinde), Ateşi Çalmak ve Nasıl Yapmalı? ilk akla gelenler.

O günlerde aklımda Rusça öğrenmek, ya da çeviri yapmak gibi bir düşünce yoktu. Ama romanların etkisiyle bazı çevirmenlerin adları silinmemecesine zihnime yerleşmişti. Çernişevski çevirmeni Mazlum Beyhan, Ostrovski çevirmeni Güneş Bozkaya, Serebryakova çevirmenleri Nurşen Özkan ve Ali Rıza Dırık gibi. Bugün şarap dumanları söyleşilerinde Ali Rıza Dırık’ı ağırlıyorum.

 

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Ali Rıza Dırık kimdir, Rusçayı nerede öğrendiniz ve çeviriye nasıl başladınız?

1964 Fatsa doğumluyum. 1987 AÜ DTCF Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunuyum. O dönemde Türkiye’de Rus Dili Bölümü yalnızca DTCF’de vardı. Üniversite sınavlarına girerken yabancı dil üzerine tercih ettiğim tek bölümdü, tamamen duygusal nedenlerle seçmiştim. Bu arada duygusal sözcüğü tırnak içinde değil.

Ortaokul ve Ticaret Lisesi yıllarında kendi çapımda edebiyatla uğraşıyordum, dönemin bazı edebiyat dergilerine aboneydim. Ortaokulda Kemalettin Tuğcu kitaplarından Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine terfi etmiştim. Sonrasında cumhuriyet dönemi yazarları, köy enstitüsü kökenli yazarlar, yabancı yazarlar, özellikle Rus Edebiyatı, Zamanımızın Kahramanı, Aytmatov’un İlköğretmen‘i de okuduklarım arasındaydı. Ama lisede Tolstoy’un Diriliş’ini bir yıl içinde iki kez okuyunca çevirmen olmayı düşlemeye başladım.

“Planladım, düşündüm” diyemiyorum, çünkü Türkiye’de tek bir bölümdü ve kazanamayacağımı düşünüyordum ve meslek olarak da sıkıntılı bir bölümdü. O dönemin şehir efsanelerine göre bu bölüme ya ‘Sovyet mezalimine’ karşı ülkemizin istihbarat kurumlarında çalışarak mücadele etmek isteyen ‘vatanseverler’ ya da ‘Moskova’ya gidip komünistlerin ajanı’ olacak sol görüşlüler giriyormuş. Benim geldiğim yer olan Fatsa 12 Eylül darbesi ile birlikte zaten göz önünde bir yerdi o dönemde. Yani ben rahat bırakılmayabilirdim. Buna rağmen…. Ama ‘ya tutarsa’ diye tercih ettim ve 18 tercih arasından hiç beklemediğim halde Rus Dili çıktı.

Sonrası tam bir kabustu. Çünkü okurken bu bölüm öylesine, ayıp olmasın diye açılmış gibi geldi bana. Hocaların iyileri ders kaynatıyorlardı, diğerleri de daha sonradan fark ettiğim kadarıyla, yeterli değillerdi. Çevirmen olma düşlerimin ucundan yakalamıştım, gerisi bana kalıyordu, ama kitabın yeterince okunmadığı bir ülkede çevirmen kazancıyla yaşanamayacağını da anlamış oldum. Teorik olarak kendi kendimizi geliştirmeye çalışıyor, zar zor bulabildiğimiz bazı kitapları çok değerli bir hazine gibi saklıyorduk. Zaman zaman bazı roman ve öykülerden kısa bölümler çevirmek için uğraşıyor, Türkçe çevirileriyle kıyaslıyordum, yetkinliğe ne kadar mesafem kaldı diye.

Üniversiteyi bitirdiğim yıl bir kitap fuarında imza günü olan o dönemin 1402’lik öğretim üyesi Prf. Dr. Yalçın Küçük ile kitabını imzalatırken tanışıp konuştuk ve beni bürosuna davet etti. Denemek için bir makale verdi. Benim için müthiş bir fırsattı, bunu değerlendirmem gerekiyordu. Siyasi içerikli bir makaleydi, edebiyat olmadığı için kolay çevirebileceğimi sanıyordum. Ama iki sayfa için iki gün sabahtan akşama uğraşıp çevirdim. Götürdüm, çok heyecanlı bir şekilde beğendiğini söyledi. Ben bu beğeninin altında biraz da olsa beni motive etme, kendime güvenmeme yardımcı olma çabası seziyordum ve yaşamımın sonraki dönemlerinde bu bilinçli destekleme tavrının çok kıymetli olduğunu anladım ve bu bana yaşamımın her döneminde yardımcı oldu.

Bu deneme çevirisinden sonra bana Perestroyka ve Glasnost dönemini başlatan, güler yüzlü sosyalizm vaat eden, Batı’nın iltifata boğduğu M.S. Gorbaçov’un 27. Kongre’deki raporunu verdi çevirmem için. Kitaplaştıracaktı. Onun moral motivasyonu eşliğinde kitabı çevirdim. Kitap Her Şey İnsan İçin adıyla basıldı. Çeviriyi bitirdikten sonra 20 ay kadar SSCB Büyükelçiliği Basın Bürosunda çalıştım. Bu da makale çevirileriydi. Ama bu arada turizm alanında çalışmak için İstanbul’a geldim ve ağırlıklı olarak ekmek kavgası fazlaca zamanımı almaya başladı ve çeviriyi arka plana itmiş oldum, ta ki 1997 yılına kadar.

 

Ateşi Çalmak romanını ve yazarı Galina Serebryakova’yı bloga da misafir etmiştim. Bu çevirinin hikayesini merak ediyorum. Zamanında Marx’ın hayatına ilgi duyan üniversite gençliğini çok heyecanlandırmıştı. Nasıl önünüze geldi ve gördüğü ilgiden memnun musunuz?

Mezun olduğum yıl çevirdiğim Her Şey İnsan İçin kitabından sonra turizmde çalışmaya başlayınca koşturmacalardan dolayı çeviriyi düşünemez oldum. 1997’de üniversiteden bir arkadaşım Ateşi Çalmak IV’ün çevirisi için beni tavsiye etmiş. Evrensel yayınevi ile iletişime geçtik. Kitabı okudum, bildiğiniz gibi biyografik bir roman olduğu için tereddüt ettim, ama yapıt hoşuma da gitti. Çevirdim, çevirdikçe zevk almaya başladım, editörler de çok başarılı çalışmalar yaptılar ve ortaya güzel bir yapıt çıktı. Onu 2000’de basılan Ateşi Çalmak V izledi. Kitap okur tarafından çok ilgi gördü, zaman zaman bundan dolayı övgüler aldım ve Marx gibi bir filozofun yaşamını konu alan bir romanda payım olduğu için kendimi hala mutlu hissediyorum. Kitabın gördüğü ilgiden memnunum.

Merak ettiğim bir diğer çeviri de Moskova-Petuşki. Bilmeyenler için not edelim, Venedikt Yerofeyev’in yapıtı Rusya’da muazzam bir hayran kitlesine sahip. Sizin çeviri serüveninizde nerede duruyor bu kitap? Ve Türkçe okur Yerofeyev’i nasıl karşıladı?

Edebiyatta mizahı ve ironiyi seviyorum. Bu yüzden olsa gerek, sözcük dağarcığım bu çevirilerde daha cömert. Moskova-Petuşki’nin Rusya’da çok popüler olduğunu yıllardır biliyordum, ama kitap hakkındaki yorumları okuyunca bir ara mesafeli durdum. Ancak bir gün okumaya başladığımda kitap beni aldı götürdü. Okurken Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar‘ından esintiler buldum. Seçilen sözcüklerin gücü, o sözcüklerin enerjisi beni çeviriye çağırdı. Çünkü üslubu kendime çok yakın buldum. Metin gerçekten zor, kaprisli, başka bir dile çevirmede yine ona yakın üslup yakalayamazsanız, o atmosfere giremezseniz, çevirememiş, başka bir dile aktarmış olursunuz yalnızca, sizin de bildiğiniz gibi. Bu nedenle daha ilk sayfadan başlayarak hem okuyor hem de notlar alıyor, bir sözcüğün ya da tümcenin Türkçe’de en iyi karşılığını bulabilirsem çocuklar gibi seviniyordum. Bu çileli uğraş normal çeviri tempomun çok altında kaldı, ama bitirdiğimde müthiş zevk aldım.

Çeviriyi bir yayınevinin siparişi üzerine yapmadım. Başlangıçta kendim için, kendimi sınamak için çevirmeye başladım, çevirinin bitimine yakın da yayınevi arayışına girdim. Sonunda yayınevi ile anlaştık ve çeviri yayımlanmış oldu. Kitapta Sovyet düzenine yapılan eleştiriler yayınevinde tereddütler yarattı, ama ben yazarın eleştirisine konu olan birtakım olguları 1992’de geldiğim Rusya’da gözlemlemiştim ve eleştirileri yerinde buluyordum.

Çeviri aşamasında yazarın yapıtlarının telif haklarıyla ilgilenen gelinini buldum, telif hakları sorunun çözmede -çünkü telif hakları bir Fransız yayınevinde imiş- bana Moskova’da tanıştığım, hala orada yaşayan edebiyatçı, öykü yazarı Mehmet Hakkı Yazıcı Bey yardımcı oldu. Kitabı çevirme aşamasında ve sonunda ona da okutup uyarılarını, eleştirilerini dikkate alarak düzeltmeler yaptım.

Kitaba duyulan ilgiye gelince, DTCF Türk Dili Edebiyatı Bölümü mezunu, şu anda edebiyat öğretmenliğinden emekli bir arkadaşım kitabın çok karmaşık, ağır olduğunu söyledi. Bizim bölümden bir arkadaş da ‘adam amma da içiyor’ yorumunu yaptı. Okur yorumlarında da benzer ifadeler var. Bu anlamda ne yazık ki, bu yapıtın derinliğini belki de belirli sayıda okur anlıyordur.

Dovlatov’un Türkçedeki ilk çevirmeni Faruk Ünlütürk için “oldukça sıradışı bir portfolyosu var” diye yazmıştım. Bu sizin için de geçerli. Çehov ve Bulgakov gibi klasiklerin yanı sıra Serebryakova, Solovyov, Yerofeyev ve Dubrovin gibi nispeten daha az tanınan yazarları da Türkçeleştirdiniz. Nasıl şekillendi bu portfolyo? Çeviri tercihlerinize ne gibi faktörler etki ediyor?

Öncelikle şunu belirteyim: önceleri, çevrilmiş klasikleri çevirmekten kaçınıyordum. Çünkü Dostoyevski, Tolstoy ve diğerlerinin aynı yapıtlarının onlu, yirmili rakamlarda çevirileri var ve aynı şeyi yinelemenin anlamı yok, diye düşünüyordum; aslında hala böyle düşünüyorum, ama zamanla ya yapıtı çok beğendiğim için ya da bir yayınevinin isteği doğrultusunda, yapıt da hoşuma gidiyorsa, üslubu, içeriği ters gelmiyorsa çeviriyorum, zamanım ve fırsatım olursa ileride de çevireceğim.

Sorunuzdan yola çıkarak Çehov’dan söz etmeden geçemeyeceğim. Kendimi Çehov’a borçlu hissediyorum. Çünkü Rus klasikleri arasında kendine özgü bir yeri olan, çocukluğu despot bir babanın elinde geçmiş bir taşralı olarak Moskova’ya gelip tıp okuyor ve bir yandan da yazıyor. Sizin de bildiğiniz gibi- ki Çehov’dan güzel, benim de hoşuma giden noveller çevirmişsiniz- güldürünün ağır bastığı ilk dönem yapıtlarından sonra, olgunluk dönemi, özellikle de bir anlamda gözlem de yapmak için yerleştiği Moskova’nın bir varoşu olan Melihovo’dan sonraki novelleri ve tiyatro eserleri hem içerik hem de üslup açısından çok zengin. O dönemin ruhunu, düşünce akımlarının etkilerini, çökmeye yüz tutmuş burjuva sınıfını, dinin insanları götürdüğü bağnazlığı bu yapıtlarında ve o güzel üslubuyla çok iyi anlatmaktadır.

Bunlar içinde beni en çok etkileyenlerden biri Taşralı adıyla çevirdiğim Yaşamım noveli oldu. Belki kendim taşralı olduğum ve yaşamımda benzer gözlemleri çok yaptığım içindir. Köhne düşünceleri, yozlaşmış ahlaksal değer ölçülerini, kısacası taşra bataklığını bu kadar güzel, yalın ve ustalıkla anlatan bir başka yapıt anımsamıyorum. Bu yapıtı da ‘kendim için’ çevirip Çehov’a borcumu bir parça da olsa ödemiş oldum. Yayınevine sonradan önerdim. En son çevirdiğim ve Kadın Öyküleri adıyla çıkan Çehov’dan seçkileri yayınevi ile birlikte yaptık.

2013 yılında Diploması Tarihi 5 adlı Sovyetlerin Anayurt Savaşı dönemindeki diplomatik ilişkileri içeren bir kitap çevirdikten sonra toplamda neredeyse 24 yılımı geçirdiğim Rusya’da artık dilime güveniyordum, planlı olarak edebi çeviriler yapmak için arayışa girdim ve bu amaçla internet sitelerinde, kitap mağazalarında romanlar, noveller incelemeye başladım Dubrovin de tam o dönemde karşıma çıktı.

Her şey “Güvenlik Amiri Dusya teyze kırk sekiz numaralı odaya aslında öylesine, görev bilincinin verdiği sorumlulukla bir göz atmıştı. Bu odada yaşayan Pyotr Muzey de zaten, sobada kaynayan çaydanlığı aşırmak gibi bir hafifliği yapacak birisi değildi.” tümcesiyle başladı. İnternette Hipnozcunun Yeğeni novelinin (romanının) bu girişini okuyunca bende çevirme isteği doğdu. Birkaç sayfa okuduktan sonra çevirmeye karar verdim. Ve yazarı inceledim.

Bir taşra dergisinde yazarken, Moskova’ya gelip o dönemin dünyaca ünlü mizah dergisi Krokodil’de çalışmaya başlamış, devamında aynı derginin Genel Yayın Yönetmeni olmuştu. Ayrıca 1975 yılında Bulgaristan’da Mizah Öyküleri Yarışmasında ‘Aleko’ ödülünü almış. Yazarın bu başarılı geçmişi de beni çeviriye teşvik etti. Ve çeviri sırasında merakımı kaybetmemek için, kitabı sonuna kadar okumamaya, çevirirken okumaya karar verdim.

Dubrovin’den ikinci çevirim Keçiyi Beklerken romanıdır ve bana göre Sovyet edebiyatının başyapıtlarından biridir, ama nedense yazarın 1986’da genç denebilecek bir yaşta ölmesinden sonra yapıtları unutulmuş. Perestroyka döneminin sanatta, edebiyatta yeni taleplerine uymamıştır belki de. Ancak ben yazarın mirasçısı olan eşi ile tanışıp kitapları çevirmekte olduğumu ve çevireceğimi söyleyince aile de heveslendi ve Keçiyi Beklerken Rusya’da 2015 yılında iki ayrı yayınevi tarafından basıldı. Keçiyi Beklerken Dubrovin’in diğer yapıtlarına göre Türkiye’de de okurun daha çok ilgisini çekti. Benim de çok beğendiğim, Rusya’da internetteki okur yorumlarında çok beğeni alan, Sineklerin Tanrısı ile de kıyaslanan, konusu itibarıyla Sovyet yaşamının bir parçası olmakla birlikte evrensel özellikler taşıyan bir yapıt. Dubrovin’den üçüncü çevirim de Asfalttaki Mantarlar oldu. Bu yapıtlar, bir aksilik olmazsa yeniden basılacaklar.

Solovyov’un Huzur Bozan Nasreddin’i de yine okuyup çevirmeye karar verdiğim bir kitap. Rusya’da ilköğretim öğrencilerine önerilenler listesinde yar alıyor. 40’lı ve 50’li yıllarda 2 kez filme alınmış. Okuyunca konuyu ve yazarın üslubunu çok beğendim ve en önemlisi de bizim bildiğimiz, Nasreddin Hoca üzerine fıkralar ve araştırma dışında edebiyat yapıtı yok. Bu ise iki ciltten oluşan bir romandı ve Nasreddin Hoca üzerine yazılmış ilk romandı. Bu yönüyle de ilgimi çekti. Ve bu bize anlatılan softa Nasreddin Hoca’dan daha farklı, Özbekistanlı (kahramanımız Buharalı), doğunun Robin Hood’u bir hocaydı, konusu itibarıyla da günümüze de ışık tutuyordu. Hazırcevaplığını, bilgeliğini, cesaretini koruyarak. Kitabı çevirmem için beni teşvik eden olgulardan biri de Rusya Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nca ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen yapıtlarla yan yana olması. Düşünsenize Savaş ve Barış, Çehov’un öyküleri, Orwell’in 1984 romanı ve sizin de çevirdiğiniz Usta ve Margarita ile aynı listede.

 

Türkiye’de çağdaş Rus edebiyatına dair kanımca tam anlamıyla doymamış bir merak söz konusu. Yeni yazarları takip ediyor musunuz? Çevrilse iyi olur dediğiniz yapıtlar var mı?

Evet, Türkiye’de Sovyet edebiyatı ve Perestroyka sonrası Rus edebiyatı hala klasik Rus edebiyatının gölgesinde, bir türlü gün yüzüne çıkamıyor. Ya da onlar ülkemizde Batı edebiyatı kadar vitrine çıkarılmıyor, çıkarılamıyor. Bunda belki tanıtım, pazarlama vb. sorunlar vardır. Yayınevlerimizin iç işleyişini, yapıtları seçme kriterlerini hiç bilmiyorum. Ayrıca çağdaş Rus yazarlarını isabetli, planlı-programlı çevirebilmek için yayınevleri “Bu yazarı duydum, Batı’da popülermiş” ya da “Şu yazar çok iyiymiş” gibi rastlantılara dayalı seçimler değil de günümüzde sayısı eskiye göre epeyce artan Rusçacıların editörlüğünde-danışmanlığında çalışmalar yapabilirlerse ancak başarılı, Türk okurun beğenebileceği yapıtlar-yazarlar bulabilirler. Gerçi Pelevin gibi, Strugatski kardeşler gibi şanslılar var, ama yayınevleri tarafından çağdaş Rus edebiyatı için planlı bir çalışma yok gibi geliyor bana. Aynı şeyi Sovyet edebiyatı için de söyleyebilirim. Belki teliflerden dolayıdır.

Çağdaş Rus edebiyatı 2000’lerden sonra düzgün sayılabilecek yapıtlar vermeye başladı. Konuları -ki toplumsal konulu, örneğin Sovyetlerin atalet dönemi kabul edilen 70’ler ve 80’leri anlatan, ülke için bir yıkım dönemi olan 90’ları anlatan, dili temiz, ironiyi de içeren ya da çağdaş Rus edebiyatına bir virüs gibi girmiş yabancı sözcükleri bilinçli ya da abartılı olarak kullanmayan ya da zorunlu olmadıkça kullanmayan, bana sempatik gelen yazarlar var. Şu anda aklıma ilk gelenler; Roman Sençin, Olga Slavnikova, Andrey Astvatsaturov (onun yapıtları genelde anlatı gibi ama hoş), Yevgeni Grişkovets, German Sadulayev (çok az yapıtı var ama), Andrey Rubanov, İrina Mamayeva… Ben kendi adıma konuşayım, bu yazarları iyi çevirebilirim diye düşünüyorum. Doğal olarak tüm zamanımı edebiyata veremediğim için çok derin incelemeler yaptığımı söyleyemem.

 

Sosyal medyayla aranız nasıl? Okurların sizi takip edebileceği bir hesabınız mevcut mu?

Facebook ve Twiter’de varım, ama bu takipçilikten öteye geçmiyor. Bir de çevirilerim çıktığında paylaşmaya çalışıyorum.

Söyleşi için çok teşekkür ederim.

Konuk ettiğiniz için teşekkür ederim, ayrıca bir meslektaşım olarak sizinle tanışmaktan memnunum.

7 Mart 2021 Pazar

Güneydeki başkentten 'kuzeyin başkenti'ne: Seyr-ü sefer halinde bir sinefil

 





Mustafa Kemal Yılmaz

Kaynak: https://turkrus.com/

 

 

Mustafa Kemal Yılmaz, kendi kişisel tarihinin izdüşümünde, Ankara’dan Moskova’ya uzanan, şimdilerde St. Petersburg’da soluklanan bir sinema tutkununun yolculuğuna bizi de "yol arkadaşı” yapıyor. 

 

***

Nevski’den Malaya Sadovaya’ya sapıyorum. Kuşatmanın kedileri anısına dikilen heykelleri görmek var aklımda. Fakat öyle küçükler ki sokak numarasını bilmeme rağmen bir süre aramak zorunda kalıyorum. İşte oradalar. Meşhur mağazanın yan duvarında, dört metre yüksekte ağır başlı Yelisey ve tam karşısında, sokağın diğer tarafında cilveli Vasilisa.

Kafamda belirli bir plan yok. Kedicikleri fotoğrafladıktan sonra Malaya Sadovaya’da yürümeye devam ediyorum. Karşıma üçgen biçimli bir meydan çıkıyor: Manej Meydanı. Solda karlar altındaki küçük bahçenin ortasında ihtişamlı bir Turgenyev heykeli var, hemen yanındaki binada da Lenin’le ilgili bir mermer tabela. Ama benim dikkatimi tam karşıda, sütun başları altınla süslenmiş bir bina çekiyor. Önüne kadar gidiyorum: Sinema Evi, Rusçasıyla Dom Kino. 

Griffonlu merdivenler altın bir çelenk tutan çocuk kentaur heykeline çıkıyor. Kapıda bir de tabela: Sovyetler Birliği’nde çekilen ilk film bu sinemada gösterilmiştir.

Şehirle iç içe bir tarihe sahip olduğu her halinden belli olan yapıya şaşkınlıkla bakıyorum. Ve derhal anlıyorum şaşkınlığımın sebebini. Altı aydır Petersburg’dayım, ama hala bir “sinemam” yok!

Halbuki hiç sinemasız kalmamıştım. Sokakta yürümeye devam ediyorum ama aklım çoktan geçmişe gitmiş bile. 30-35 sene öncesine. İlkokula ya başladım, ya  başlamak üzereyim. Yazları köyde geçiriyoruz. Coşkun akan bir dereciğin kenarındaki köy kahvesini hatırlıyorum. İyi, Kötü, Çirkin oynatıyorlar videoda. Hem de her gün, döne döne. Öyle yer ediyor ki film belleğimde, unutup tekrar izlemek için yirmi yıldan fazla süre geçmesi gerekiyor. (2014 yazında Moskova’da öğreniyorum Eli Wallach’ın öldüğünü, aklım köy kahvesine gidiyor. 2020 yazında dört gözle sınırların açılmasını bekliyoruz. Bu kez de Ennio Morricone göçüp gidiyor.)

İlk hakiki sinemaya kavuşmam ise 1997’de. ODTÜ Fizik Amfisi, namı diğer Üçlü Amfi. Vladimir Maşkovlu Hırsız’ı, burada izliyorum. Kampüsteki ilk yıl bitmeyen bir film festivali gibi geçiyor. Cadı Kazanı en çok iz bırakanlardan. Ama daha hafif filmleri de anımsıyorum. En İyi Arkadaşım Evleniyor, Beşinci Element, Big Lebowski. 

Sonra kampüsten dışarı taşıyoruz. Bahçeli’de Büyülü Fener’i öğreniyoruz. Costa-Gavras’ın Çılgın Şehir'ini burada izliyorum. Tübitak binasının altında küçük bir salonu keşfediyoruz. Burada da Jim Jarmusch’la tanışıyorum ve kısa filminde rol verdiği Roberto Benigni ile. Bir hınzırlık edip Kavaklıdere’ye Tinto Brass izlemeye gidiyoruz. “Erotik sinema bu muymuş?” diyerek Lola’yı yarım bırakıyoruz.

Şehre ikinci gelişim 2003’ten sonra. Ama bu kez belleğimde hiç sinema yok. Rusça öğrenmeye başladığım yıllar. Muhtemelen öyle doluyum ki Rusçayla sinemaya yer kalmıyor. Belki de hafızamdaki boşlukları romantik açıklamalarla dolduruyorum.

Ankara’dan sonra Moskova. Şehri tanımakla geçen ilk yılın sonuna doğru Arbat’ta Hudojestvennıy’ı keşfediyorum. Moskova’nın ilk sineması. Tüm yerkürede yüz yaşını deviren birkaç sinemadan biri. Potemkin Zırhlısı’nın prömiyerine ev sahipliği yapmış bir sinema mabedi. Öyle güzel, öyle rahat ki burada film izlemek. Anında müptelası oluyorum.

Üniversitedeki Polonyalı arkadaşların davetiyle Polonya Filmleri Festivali’nde çalışmaya geliyoruz. Gönüllüyüz güya ama yine de harçlık veriyorlar: 100 ruble, o günün kuruyla 4 dolar. Şehirde kazandığım ilk para.

Festivalde yapımcılarından biri Polonyalı olduğu için Peter ve Kurt’u da gösteriyorlar. 2008’in En İyi Kısa Animasyon Oscarının sahibi. Yapımcılar heykelciği de getirmişler. Dünya gözüyle bir Oscar görüyoruz.

François Ozon’un kısalarıyla burada tanışıyorum. Ben bayılıyorum, ama kız arkadaşım sevmiyor. Ortasında çıkıyor, ben kalıyorum. (On iki sene sonra bile hala başıma kakıyor.) Daha sonra birlikte Usta ve Margarita'ya gidiyoruz. Yarım bırakırken bu kez ikimiz de hemfikiriz. Taras Bulba’yla hamasi Rus sinemasının notunu verirken de öyle: Ruslar edebiyat uyarlamalarını kıvıramıyor.

Yıllar geçiyor. Bu kez Hobbit serisinin ikinci filmini izlemek için Hudojestvennıy’deyiz. Artık kız arkadaşım değil, eşim. Doktorun söylediğine göre doğuma en az on gün var. Ama sinemadan eve döner dönmez işaretler beliriyor. Ertesi gün vakit öğleyi geçerken artık bir kız babasıyım.

Bir ay sonra restorasyona alıyorlar sinemayı. Bir kere daha sinemasız kalıyorum. Doktora, iş, çocuk derken eskisi gibi mecal de yok. Bir yandan internetten film izleme kolaylığı. Yine de ara sıra keşif seferlerine çıktığım oluyor. Kutuzovski’deki Piyoner’i öğreniyorum. Rusların altyazı düşmanlığı gütmediği ender sinemalardan. Muhteşem bir mayıs günü Hamovniki’den Kutuzovski’ye yürüyerek Çılgın Max: Öfkeli Yollar'ı izlemeye gidiyorum. Hudojestvennıy’den sonra kendime yeni bir sinema mı buldum acaba diye düşünürken kasım ayı gelip çatıyor. Uçağı düşürüyorlar. Artık ne Hudojestvennıy var, ne Piyoner, ne Hamovniki, ne iş, ne de şehir. İki ay sonra Türkiye’de, memleketteyiz. Pencerenin önünde koyunlar otluyor.

Belinski Köprüsü’nü geçip Liteyniy’e çıktığımda hatıralardan sıyrılıp kendime geliyorum. Altı aydır Petersburg’dayım, ama hala bir sinemam yok! Yerleşme, mobilya, beyaz eşya, evrak işleri, oturum stresi, anaokulu kaydı, hastalık korkusu derken şehirle tanışmayı hep ertelediğimi fark ediyorum. Ama artık yerleştik, alışveriş tamam, oturum cepte, anaokulu kaydını yaptırdık, hastalığı ise hafif atlattık. Vakit geldi mi acaba?

Yürümeye devam ederken telefondan birkaç yazı karıştırıyorum. Şostakoviç'in konservatuar yıllarında Dom Kino'da sessiz filmlere doğaçlama müzik yaptığını öğreniyorum. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Alman işçi sınıfıyla dayanışmak adına sinemaya Rot Front adını vermişler, Kızıl Cephe. Savaştan sonra ise Rodina, yani Vatan. Rusya’nın geçirdiği travmatik dönüşümün tek başına sembolü adeta.

Evet, diyorum, burada bir film izleyeceğim. Kinotavr’ın galibi Pugalo gösterime giriyor, yani Korkuluk. Hem de altyazıyla. Yakutça ile Türkçe arasındaki mesafeyi de görmüş oluruz, diye aklımdan geçiriyorum. 

Bu şehirde de bir sinemam olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

23 Nisan 2020 Perşembe

Kızıl Kahkaha




Mustafa Kemal Yılmaz




Dokuzuncu çevirim Kızıl Kahkaha geçtiğimiz hafta kitaplaştı. Bu çeviride yine Korhan Korbek ve Gamze Varım’la birlikte çalıştık. Her zamanki gibi, oldukça keyifli ve verimli bir çalışma ortamı temin ettiler, sağ olsunlar var olsunlar.

Lafı fazla uzatmadan iki not düşmek istiyorum. İlki Kızıl Kahkaha‘nın kendi, ikincisi yazarı Leonid Andreyev ile ilgili.

Andreyev Kızıl Kahkaha‘yı 20’nci yüzyılın ilk büyük kan banyosu Rus-Japon Savaşı’nın yarattığı apokaliptik dehşet atmosferinde yazdı. Ancak kitaba da adını veren kızıl kahkaha metaforu bize daha yakın bir yerden.

O dönem oldukça yakın bir arkadaşlık ilişkisi içinde olduğu Maksim Gorki’ye Kırım’dan 6 Ağustos 1904 tarihli mektubunda şunları yazıyor Andreyev:

“Bu akşam daçamızın yakınlarında bir patlama oldu ve iki Türk yaralandı. Birinin yarası sanırım ölümcüldü, zira gözü çıkmıştı (…) Sonra bir tanesini nasıl taşıdıklarını gördüm, paçavraya dönmüştü, yüzü kan içindeydi ve tuhaf bir gülümseme ile gülüyordu, aklı başından gitmişti. Muhtemelen kasları katılıp kalınca bu menhus kırmızı gülümseme meydana gelmişti.”

Doğrusu, bu patlama neden olmuştu, bir kaza mıydı, ya da bir eylem miydi, kızıl kahkahalı Türkler kimdi, yoksa Andreyev Tatarlarla Türkleri mi karıştırmıştı, öğrenebilmeyi çok isterdim.

Kızıl Kahkaha, ruh halleri uç sınırlarda gezinen karakterleri gotik bir dekorun önünde, adeta çizgi romana has kontur, renk ve taramalarla resmeden bir anlatı. Tıpkı Yahuda İskariot gibi, tıpkı Leonid Andreyev’in pek çok diğer eseri gibi.

Andreyev’in eserlerindeki plastik derinliği ülkemizde ilk fark eden isim Muhsin Ertuğrul olmuştu. Büyük tiyatro insanımız yazarın bir oyununu bizzat kendisi Almancadan çevirip sahnelemiş, bir diğer oyununun çevirisini de Suat Derviş’e ısmarlamıştı.
Ertuğrul’un çevirisi eski harflerle kitap olarak basıldı, ama bildiğim kadarıyla Suat Derviş’in çevirisi hala kayıp.

O günlerden beri Andreyev’in eserlerinin Türkçe kitap okuruyla ve tiyatro seyircisiyle buluşması oldukça rastlantısal seyrediyor.

1940’larda Türkçenin en ilginç Rusça çevirmenlerinden Gaffar Güney’in bir çevirisi (Ömrümüzün Günleri), 1960’larda Fransa üzerinden sirayet eden bir tiyatro oyunu ve 1970’lerde Deniz Gezmişlerin idamından sonra dönemin haleti ruhiyesi içinde Güneş Bozkaya’nın çevirdiği Yedi Asılmışların Hikayesi dışında, “sürekli” diyebileceğimiz bir ilişkimiz olmamış Andreyev’in eserleriyle.

Ne mutlu ki, bugün durum çok başka. Farklı farklı yayınevleri ve farklı farklı çevirmenler yazarın yapıtlarını okurla buluşturmak için ter döküyor, dirsek çürütüyor.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’yla Kızıl Kahkaha için sözleşme imzaladığım sırada kitabın Türkçede çıkmış bir çevirisi yoktu, ki bu benim için her zaman ekstra bir motivasyon kaynağıdır. Ancak bizim çeviri sürecimiz devam ederken Everest Yayınları, elini biraz daha çabuk tutup kitabı Kayhan Yükseler’in çevirisiyle okurlarla buluşturdu.

Yani Rusların deyimiyle “birincilik palmiyesini” onlara kaptırdık. Kendilerini tebrik ediyorum. Erdem Erinç hocanın çevirisiyle Daniil Harms’ın hikayelerini bastıktan sonra Rus edebiyatına ilgilerinin hiç de yüzeysel olmadığı bir kere daha göstermiş oldular.

Her zamanki gibi, çevirimin keyifle okunmasını diliyorum. İletişim kurmak, görüşlerini paylaşmak isteyenler için mail adresim: mustafayilmaz@outlook.com

Yuri Bondarev




Mustafa Kemal Yılmaz




Rus yazar Yuri Bondarev bugün Moskova’da hayatını kaybetti. En ünlü kitapları bir zamanlar Türkçeye çevrilmiş olsa da, şimdilerde bu ismi hatırlayanların sayısı yok denecek kadar az. “Mücadele romanı” olarak anılan alt türün tüketimi bugün çok sınırlı bir çevreye hapsolmuş durumda.

2007 yılında ilk kez Moskova’ya gittiğimde “muhakkak yapmalıyım” dediğim şeylerden biri Bondarev’le tanışmaktı. Ama Rusya kafamdaki pek çok idolü yıktı, yanı sıra hayalleri değiştirdi. Bondarev’i de unutulmaya terk etti.

Bugün ölüm haberini okuyunca zihnimde iki anı canlandı.

İkincisinden başlayayım. 2008 ya da 2009’da bir yüksek lisans dersinde hoca “Bondarev’i okuyan var mı?” diye sormuştu. Benim dışımda dersi alan beş ya da altı Rus öğrenci vardı. Ama el kaldıran bir tek bendim. Ben onların bilmeyişine şaşırırken, onlar da haklı olarak benim daha doğru dürüst Puşkin’i, Dostoyevski’yi, hatta Tolstoy’u bile okumamışken Bondarev gibi daha düşük kalibrede bir yazarı biliyor olmama hayret ettiler. Oracıkta Türk solunun tarihini, 1998-2000’lerin Ankarasını, öğrenci gençliğin haleti ruhiyesini, elden ele gezen kitapları anlatamayacağım için omuz silkmekle yetinmiştim.

İlk anı 2000 ya da 2001 yılına ait (başka bir yazıda yer vermiştim buna, ama tekrarlamanın yeridir). Benden yaşça epey büyük, tabiri caizse “80 kuşağından” bir “devrimci” ile tanışmıştım. Uzun uzun kitaplardan konuştuk. Bondarev’in adını da ilk kez bu şahıstan duydum. Sıcak Kar romanından söz etmişti. Söylediğine göre, 12 Eylülden sonra tutuklandığında işkence görmüş, ama direnmeyi başarmıştı. “Her şeyi bu kitaba borçluyum. Onlar yaptıysa, ben de yaparım dedim”, diye anlatmıştı o günleri.

Sonrasında Sıcak Kar romanını fellik fellik sahaflarda aradığımı hatırlıyorum. Ardından yine bir İkinci Dünya Savaşı anlatısı olan Kıyı romanını almıştım. Şimdi bakıyorum, üzerine Nisan 2005 tarihini düşmüşüm. Demek ki, Rusça öğrenmeye karar verdiğim sıralar. Demek ki, o günlerde başımda dolanan şarap dumanlarında Bondarev’in de payı olmuş. Öyle ya da böyle.

İki film bir vals




Mustafa Kemal Yılmaz




Stanley Kubrick’in ölümünden sadece birkaç gün önce tamamladığı Eyes Wide Shut‘la birlikte popüler olmuş bir Şostakoviç bestesi var: Sahne Orkestrası Süiti‘nden Waltz II—Allegretto poco moderato—Opp. 99a No. 8, ya da kısaca, İki numaralı vals.

İnsan merak ediyor, Kubrick tıraşlayıp tüm dünyanın önüne koymadan evvel bu nadide pırlanta nerede gizleniyordu acaba? Bestenin bugün online arşivler üzerinden izine rastlanabilen tek bir konser kaydı bile yok. Plak ve radyo da. Sanki Rusça konuşulan topraklarda hiç dinlenmemiş gibi. Ama yine de bir istisna mevcut.

1956’da gösterime giren Sovyet filmi Pervıy Eşelon (İlk Katar).

Bugün artık neredeyse unutulan bu filmin müzikleri Şostakoviç’e ait. 2 numaralı vals de 1955’te Moskova’da film için özel olarak yazılmış.

Gürcü asıllı ünlü Sovyet yönetmen Mihail Kalatozov’un imzasını taşıyan İlk Katar, esasen 108 dakikalık hareketli bir propaganda afişi. Stalin’in ölümünden sonra partinin başına geçen Nikita Kruşçev’in ortaya attığı, Kazakistan’da el değmemiş topakların tarıma açılması projesine gönüllü iş gücü toplamak için çekilmiş.

Komsomol tabir edilen komünist gençlik örgütü üyelerini motive etmek niyetinde olduğu her halinden belli olan yapım, görkemli kadrosuna rağmen bir banallik abidesi. Ama o yıllarda bile oksijensiz solunumun mümkün olduğunu gösteren bazı inciler de barındırmıyor değil.

Komsomol sekreterinin Aleksey Tolstoy’un meşhur devrim üçlemesi Azap Yolları için sarfettiği “Kısmen okudum, tamamen unuttum” cümlesi, adeta hislere tercüman bir edebiyat eleştirisi. Esas oğlan ve esas kız arasında geçen duygusal bir yoğunlaşma sahnesinde oğlanın ne diyeceğini bilemeyip “Aidatlarınızı neden ödemiyorsunuz?” diye sorması üzerine şamarı yemesi de harikulade. Bu ve benzeri birkaç sahne Kalatozov’un büyük anlatıların karşısına küçük insanın hissiyatını koyduğu Letyat Juravli (Turnalar Uçuyor) gibi Ottepel filmlerinin habercisi.

Şostakoviç’e dönecek olursak. 2 numaralı vals, İlk Katar‘da da iki kere işitiliyor. Kubrick’te olduğu gibi filmi açarken ve kapatırken.

(İzlemek için  YouTube linkine tıklayın)



İlk tren katarıyla Kazakistan’a ulaşan gençlerin buz gibi bir havada Şostakoviç’in valsi eşliğinde dans ettiğini görüyoruz. Konuşanlar ise parti yöneticisi ve toprak ıslah sorumlusu. İkinci sahnede toprakların işlenip ekildiği, hasat zamanının geldiği, komsomollar için konut inşaatına başlandığı, özcesi pek çok problemin aşıldığı anlaşılıyor. Vals bir kere daha şenlik havasına işaret.

Kubrick ve Kalatozov’un filmleri arasında dünya kadar fark var. Önemsiz gibi görünen bir tanesine dikkat çekmek istiyorum. Eyes Wide Shut‘ta 2 numaralı vals üç kere kulağımıza çalınıyor. Özellikle kapanış jeneriği akmaya başladığında seyirci müziği sonuna kadar, engelsiz dinleme şansına sahip. İlk Katar‘da ise durum tam tersi. İki seferde de diyaloglar ve efektler müziği gölgeliyor. Seyircinin müziği tam anlamıyla kavrama fırsatı yok. Sovyet insanının valsi ıskalamasında, İlk Katar‘ın gönüllerde yer eden bir film olmamasının yanı sıra bu yönetmen tercihinin de rol oynadığını düşünmeden edemiyorum.

2 numaralı vals Sovyetler Birliği’nde neredeyse bilinmezken Stanley Kubrick’in radarına nasıl girdiği de dikkate değer bir soru.

Şostakoviç’in eserlerini kataloglayan Derek C. Hulme, 2 numaralı valsin dünyadaki ilk prömiyerinin Aralık 1988’de Londra’da yapıldığını yazıyor. Valsin içinde yer aldığı süiti çaldıransa Şostakoviç’in öğrencisi ve dostu, ünlü çellist ve orkestra şefi Mstislav Rostropoviç’ten başkası değil.

Rostropoviç, Aleksandr Soljenitsın’e devletle başı derde girdiği günlerde destek veren ve evinde barındıran, hatta bu konuda Sovyet hükümetine açıktan kafa tutmaktan çekinmeyen bir sanatçı. 1974’te ülkeden ayrılmasına izin verilen çellist, 1978’de de vatandaşlıktan çıkarılacak, Rusya’ya da ancak Yeltsin döneminde geri dönebilecektir. Batıda tanınması, pek çok önemli orkestrada şeflik yapması, Tarkovski’nin cenazesinde çalması işte 1974-1990 arasına rastlayan bu dönemde.
Rostropoviç’in Londra Senfoni Orkestrası’na 2 numaralı valsi çaldırmasından 2,5 yıl sonra Amsterdam’daki meşhur kraliyet orkestrası (The Royal Concertgebouw Orchestra) müziğin ilk albüm kaydını gerçekleştiriyor. Kubrick’in filminde çalan da işte Riccardo Chailly yönetiminde gerçekleştirilen bu kayıt.

Alkışın büyüğü elbette Şostakoviç’e. Ama Rostropoviç’in de bir “Bravo!” hak ettiği gerçek.

17 Nisan 2020 Cuma

AZİZ NESİN, YAŞAR KEMAL ve MELİH CEVDET ANDAY MOSKOVA’DA





MUSTAFA YILMAZ

Sözcükler Dergisi, Eylül-Ekim, 2012.



Moskova, 1965 yazında Türkiye’den üç yazarı ağırlıyordu. Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Melih Cevdet Anday, dört Rus edebiyat dergisinin 29 Haziran - 1 Temmuz tarihleri arasında düzenlediği Asya ve Afrikalı Yazarlar Semineri’ne katılmak için Sovyetler Birliği’nin başkentindeydi.

Türkiye’nin yanı sıra, Gana, Hindistan, Irak, Kamboçya, Laos, Fas, Moğolistan, Filipinler, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Japonya vd. ülkelerden yazarların ve Sovyet çevirmenlerin katılımıyla gerçekleşen seminerin konusu Öykünün Bugünü ve Yarını şeklinde belirlenmiş. Organizatörlerden İnostrannaya Literatura (Yabancı Edebiyat) dergisinin 1965 Ekim sayısında yer alan değerlendirmeye bakınca, etkinliğin Vietnam Savaşı’nın da etkisiyle hayli politik bir atmosferde gerçekleştiği anlaşılıyor.

Yine bu değerlendirmede aktarılan bilgilerden Aziz Nesin ve Yaşar Kemal’in seminerde birer bildiri sunduğunu öğreniyoruz. Derginin editörleri Aziz Nesin’in bildirisinin Rusça çevirisini değerlendirme yazısına ek olarak yayımlamışlar. Yaşar Kemal’in sunumundan ise sadece aşağıdaki üç alıntıya yer verilmiş:

“Sanatçının önünde şimdi şu soru var: Halka nasıl gitmeli, yaşamsal köklere nasıl inmeli! Bence bunlara gitmek diye bir şey olamaz. Bunların arasında yaşamak, bunlardan yola çıkmak gerek. Çağımızda sanatta yeniliğin tek bir kaynağı var. Bu kaynak sonuna kadar değerlendirilebilmiş değil. Kaynağın adı halk ve doğadır.”

“Anadolu halk kültürünün zenginliği onun diğer kültürlerle olan etkileşiminden doğmaktadır. Taklitten değil, etkileşimden söz ediyorum. Her şeyden önce kendi kültürümüzün değerini bilmeliyiz, sonra da diğer ulusların kültürlerini. Bundan dolayı dünya bin parçaya bölünmez. Sadece bin farklı rengi kendinde birleştirir. Ve insanlık dağılmış olmaz. Tam tersi, parlak, çok renkli bir bahçe, bir bütün oluşturur.”

“Bugün yerkürenin farklı uçlarında insanlar hastalıktan ve yoksulluktan ölüyor. Günde on iki saat aç biilaç, kavurucu sıcağın altında çalışıyorlar. Kendilerine değil, sömürücülere çalışıyorlar. Bunu bilen bir sanatçı bir kenarda öylece durup bekleyebilir mi? Bu konuda bir şey söylemeyecek mi! Bin türlü saçmalık hakkında öylesine kolayca konuşabilir mi!.. Böyle bir insana insan diyemem. Ona ancak kaçak diyebilirim. Ona hasta gözüyle bakarım.”

Aziz Nesin’in sunumu Yazar, Halk, İktidar başlığını taşıyor. Sunumun, etkinlikte Nesin’e eşlik ettiklerini bildiğimiz Radi Fiş veya Ekber Babayev tarafından Rusçaya çevrilmiş olması büyük olasılık. Tespit edebildiğim kadarıyla yazarın yapıtlarının güncel baskılarında yer almayan bu yazının tarafımdan yapılan Türkçe çevirisini Sözcükler okurlarının ilgisine sunuyorum.

...



Yazar, Halk, İktidar Aziz Nesin (Türkiye) Sunumuma dört anekdot anlatarak başlayacağım. Karakterleri bakımından tamamen farklı bu dört anekdot dört farklı halka aittir. Hangileri olduğunu şimdilik söyelemeyeceğim ancak dinledikten sonra yaratıcılarının hangi halklar olduğunu hemen anlayacağınızı tahmin ediyorum.

İşte birinci anekdot:

Bir kuş ailesi başka bir kuş ailesini pazar günü öğle yemeğine davet etmiş. Pazar günü gelmiş, saat on iki olmuş. Misafirler yok. Bir saat geçer, iki saat geçer, misafirler yine yok. Ancak akşama doğru teşrif etmişler.

- Neden bu kadar geciktiniz? - diye meraklanmış ev sahibi.
- Görüyorsunuz ya, hava çok güzeldi. Biz de yürüyelim dedik.

İkinci anekdot:

Son moda bir etek giymiş bir kadın otobüse binmeye çalışmaktadır. Ne var ki, arkadan düğmeli etek biraz dardır, kadın adımını bile atamamaktadır. Düğmelerden birini çözmeye çalışırken arkasında duran adam kadını kucaklayıp basamağa çıkarıverir. Kadın öfkeyle bağırır:

- Ne hakla beni kucaklıyorsunuz?

Yolcu sakince cevaplar:

- Peki siz ne halka pantolonumun düğmesini çözmeye çalışıyorsunuz?

Üçüncü anekdot:

İkinci Dünya Savaşı’nın son yılları. Naziler büyük bir şehri yakıp kül etmiştir. Yıkılmış bir evin karşında, anasını babasını yitirmiş bir çocuk oturmaktadır. Açlık ve soğuk yüzünden eziyet çekmektedir. Ama gözleri çukurlaşmış bu küçük varlık o kadar çok acı görmüştür ki, korku duygusunu artık kaybetmiştir. Yavrucak yıkıntılara bakıp hüngür hüngür ağlamaktadır. Tam o anda annesinin söyledikleri aklına gelir: Eğer bir insanı şiddetli bir biçimde korkutursan ağlamayı kesebilir. Oğlan arkadaşından rica eder:
- Beni korkutur musun?

Son anekdot:

Bir zamanlar bir köylü yaşarmış. Köylünün çok seneler değirmene buğday taşıyan bir eşeği varmış.

Bir sabah eşeğe çuvalları yükleyen köylü eşeğin kulağına eğilmiş ve:

- Sen çok akıllı bir eşeksin. Uzun süredir değirmene gidiyorsun. Herhalde artık yolu benden daha iyi biliyorsundur. Bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Evde oturmak istiyorum. Hadi sen değirmene tek başına git, akıllı eşeğim benim.

Ve eşek yola koyulmuş. Akşam olmuş, sahibi eşeği bekliyor ama hayvan ortalarda yok. Ertesi sabah telaşlanan köylü akıllı eşeğini aramaya koyulmuş. Yolda herkese akıllı eşeği nasıl değirmene gönderdiğini ama eşeğin geri dönmediğini anlatıyormuş. Öyküsünü bitirirken de insanlara:

- Benim akıllı eşeğimi görmediniz mi? - diye soruyormuş.

Köylünün karşısına bir muzip çıkmış:

- Eşeğini gördüm, şehre gidiyordu.

“Gördün mü sen eşekteki aklı! Köyde kalmak istememiş, şehre gitmiş,” diye düşünmüş köylü ve başlamış şehre giden yolu adımlamaya. Orada yine akıllı eşeğin görüp görmediklerini sormuş herkese.

Ve yine karşısına muzibin biri çıkmış:

- Gördüm!

- Nerede?

- Hükümet konağında.

- İyi de eşeğin orada ne işi var ki?

- Bilmiyor musun yoksa, senin eşek şehre gelir gelmez aklıyla herkesi büyüledi. Onu vali yaptılar!

Köylü çimenlik bir alana çıkmış, bir parça ot koparıp hükümet konağına gitmiş. Odasını girip valinin yanına yaklaşmış ve önünde taze otları sallamış. Bir yandan da kurnazca gülümseyerek:

- E hadi, hadi yürü, bırak artık numara yapmayı. Beni kandıramazsın. Derini değiştirmişsin, insana benzemişsin, madalyalar takmışsın, vali masasına kurulmuşsun ama eski dostumu, yaşlı eşeğimi hemen tanıdım. Hadi kalk artık, eve gidelim. İki çuval buğdayı ne yaptığını sormuyorum bile. Vali olmak için rüşvet olarak verdiğini biliyorum.

Vali şakayı seven biriymiş. Anında vaziyeti kavramış ve köylünün saflığından istifade ederek:

- Gidelim gitmesine ama devletin bana ihtiyacı var, - demiş.

- Devlet bu makama başkasını bulur nasıl olsa, ama ben bu kadar akıllı eşeği bir daha hayatta bulamam. Elbette, vali olmak senin de hakkın. İşin doğrusu, bu iş senin için az bile. Burada kalırsan terfi edeceğin kesin. Ama biz ne yaparız? Değirmene buğdayı kim götürecek? Uzun lafın kısası, nazlanma, hadi, doğru köye!

Vali bu saf köylüyü artık başından savmak istemiş.

- Al bu üç altını, pazara git ve kendine başka bir eşek al. Beni de devlete bırak!.. Köylü üç altını almış ve sevinçle pazara koşmuş. Orada yine herkese başından geçenleri anlatmış. Ve yine karşısına muzip çıkmış.

- Hey allahım, sen ne yaptın be adam! Vali seni kandırmış. Bu kadar akıllı bir eşeği arasan bulamazsın. Sana tavsiyem, pazardan dişi bir eşek al, sonra da valiye götür. En azından sayesinde bir döl alırsın! (1)

Bu gülütleri sırf mizahçı olduğum için değil, Türk öyküsünün en önemli niteliğinin anlaşılmasına yardımcı olsun diye anlattım. Bu dört gülütün hem biçim, hem de içerik bakımından birbirlerinden kuvvetle ayrıldığı apaçık. Zira farklı ülkelerde doğmuşlardır, farklı halklara aittirler.

Birinci anekdot, kuş ailesi hakkındaki yani, Amerikan gülütüdür. Bu mükemmel gülüt insanı gülümsetmekte ama biraz olsun bile düşündürmemektedir. İçinde toplumsal bir şey yoktur. Zeka dolu bu gülüt refah içinde yaşayan, doyasıya gülebilen insanlara aittir.

İkinci anekdot, düğmeli olan, muhteşem bir Fransız gülütüdür; bir miktar moda eleştirisiyle ilgilidir. Ama bu tip gülütün ömrü kısadır.

Üçüncü anekdot, hüngür hüngür ağlayan çocuk, Polonya gülütüdür. Fikrime göre, “kara mizahın”, “gözyaşları içinde kahkahanın” mükemmel bir örneğidir. Bu, büyük acılar görmüş insanların mizahıdır. Gülüt acı bir gülümsemenin yanı sıra derin düşüncelere dalma isteği uyandırmaktadır.

Dördüncü, eşekli anekdot Türk gülütüdür. Gülütün kahramanı olan köylü, Nasreddin Hoca yani, Türki halkların dahisidir. Bu gülüt gerçekliği temel alan sert ve acımasız bir sosyal eleştiridir. Gülmek karnı tok, refah içinde yaşayan, yarın endişesi olmayan insanların ayrıcalığıdır. Ancak baskılar yüzünden yüzyıllardır acı, muhtaçlık ve yoksulluk çeken insanların da gülmeye ihtiyacı vardır.

Tek bir gülüt üzerinden bir halkın öykücülüğünün genel niteliklerini tam anlamıyla vermek imkansız elbette.

Sunumumda eşek hakkındaki bu gülüte yer vermemdeki amaç Türk öykücülüğünün en önemli özelliğini somut bir örnek üzerinden açıklamaktır. Türk öykücülüğünün en önemli özelliği toplumsal bir yönelime sahip olmasıdır; benim anlattığım Nasreddin Hoca gülütü için de bu geçerlidir. Doğduğu günden bugüne dek Türk öyküsü her zaman toplumsal bir temele yaslanır, kusurlu yanları ortaya çıkarıcı, eleştirel bir tınıya, açık ve yararlı bir amaca sahiptir, her zaman okuyucuya bir fayda sağlamaya uğraşır ve en önemlisi, her zaman gerçekçidir. İçindeki fantazi, alegori ve sembolik unsurları gerçekliğin açığa çıkarılması hedefine hizmet eder. Hatta romantik veya lirik olanın ağır bastığı öykülerde bile her zaman gerçekçilik, yararlılık özellikleri, düşünmeye zorlama çabası vardır. Bütün bunlar Türk yaşamındaki tarihsel, toplumsal ve ekonomik şartların eseridir.

Türk öykücülüğünün yanı sıra Türk yazını, sanatı ve bir bütün olarak kültürüyle de ilgili olguları doğru değerlendirebilmek için ülkenin bütün önemli özelliklerini dikkate almak gerekir. Bilinen bir gerçek: Halklar birbirine benzemez. Şimdi dile getireceğim iki özellik bizi diğer halklardan ayırmakta, kültürümüzün ve yazınımızın karakteristik özelliklerinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olmaktadır.

Birinci özelliğimiz, geçmişte üç kıtada hükmeden büyük bir imparatorluk olan Türkiye’nin günümüzde geri kalmış ülkeler arasında olmasıdır. Bu tarihsel gerçek ister istemez Türkiye’yi ve yazınını gelişmede geri kalmış diğer halkaların yazınından ayırmaktadır.

Genel olarak çağdaş Türk yazını, özel olarak da öykücülüğü, klasik ve halk yazınlarının asırlık geleneklerini kendine mal ederek ve diğer yazınların etkisine maruz kalarak tamamen yeni, orijinal, adeta bir kaynak gibi fışkıran bir yaşama kavuşmuştur. Günümüzde Türkiye’de, endüstri çağı yaşamını henüz bilmeyen Türkiye’de bütün yazının ve özellikle de öykücülüğün çeşitliliği, gücü, gelişmiş ülke yazınlarıyla aynı seviyede duran yüksek ustalığıyla herkesi şaşırtmasının sebebi budur.

Söz konusu olan yazınsa ülkemizin dikkate değer bir başka özelliği de şudur: Türkiye kırk beş yıl önce emperyalizme karşı ayağa kalkmış ve ulusal kurtuluş savaşında zafer kazanmış bir ülkedir. Ne var ki, buna rağmen, kırk beş yıl sonra bile sosyalist gelişme yoluna girmemiştir. Bu durum bütün Türk yazınını ve özel olarak da öykücülüğünü toplumsal mücadele aracı haline getirmiştir. Yaklaşık olarak 1937 yılından sonra iktidarın Türk yazarlara karşı tutumunda büyük değişiklikler gözlenmektedir.

Bu çok önemli ve pek çok şey hakkında ipucu veren bir durumdur. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılı ve Atatürk’ün öldüğü 1937 yılı arasındaki dönemde Türk yazarların durumu, 1937 yılından bugüne dek gelen dönemdeki Türk yazarların durumundan kesin olarak ayrışmaktadır. 1937’den önce yapıtlarının değeri arasında fark gözetilmeksizin bütün yazarlar iktidar tarafından kelimenin tam anlamıyla el üstünde tutulmuş, rahat bir yaşam sürmeleri için gerekli koşullar oluşturulmuş. Yazarlar Atatürk’le aynı masanın etrafına oturmuş, sohbetlerine katılmışlar. Yazarlar elçilik, bakanlık, devlet dairelerinde idare üyeliği yapmış, yüksek ücretli diğer görevlerde bulunmuşlardır.

1937’den sonra Türk yazarların durumu keskin değişimlere uğramıştır. Türkiye’deki bütün ünlü ve önemli yazarları hapishanelere doldurmaya, sürgüne göndermeye, polis sorgusundan geçirmeye başladılar. İş öyle bir raddeye vardı ki, yazarın önemi, değeri hapiste kaldığı süreyle ölçülür oldu.

Bugün Türk yazınını uluslararası arenada tam da ülkesinde acıyı ve aşağılamayı tadan bu yazarlar temsil etmektedir.

Temelsiz konuşmadığımı göstermek için birkaç örnek verecek, bazı yazarların adını anacağım. Şair Yahya Kemal Türkiye’nin tam yetkili elçisi olarak uzun yıllar Avrupa devletlerinin başkentlerinde yaşadı, bakanlık yaptı. Yaşamının son yıllarını lüks bir çevrede sessizlik ve huzur içinde geçirdi. Şair Abdülhak Hamit, romancı Yakup Kadri, elçi ve bakan sıfatıyla tam bir refah içinde yaşadı. Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi, Falih Rıfkı Atay, Reşad Nuri Güntekin, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç ve pek çok diğerleri yüksek mevkilerde görev yapan yazarlar oldu.

Şimdi de 1937’den sonraki yazarların durumuna bakalım.

Dünyaca ünlü Türk şairi Nazım Hikmet on üç yıl hapis yattı ve on üç yılını da vatanından uzakta geçirdi. Muhteşem öykücümüz Sabahattin Ali uzun yıllar hapiste yattı, ölümü faşist bir katilin elinden oldu. Ünlü romancımız Kemal Tahir on üç yıl dört duvar arasında eziyet çekti. Yetenekli öykücü ve romancı Orhan Kemal’in hayatı ağır koşullar altında ve sürekli iş arayışlarıyla geçmektedir. O da hapse düşmekten kurtulamamış ve dört buçuk yılını demir parmaklıkların ardında geçirmiştir. En iyi şiirsel Türk öykülerinin yaratıcısı Sait Faik yaşamı boyunca iş bulmakta zorlanmış ve annesinin desteğiyle yaşamak zorunda kalmıştır. Ünlü şairimiz Orhan Veli büyük yoksulluk çekmiş ve çok genç yaşta tüberkülozdan ölmüştür. Şair Rıfat Ilgaz öğretmenlikten uzaklaştırılıp hapse atılmıştır ve şimdi onda da ileri derecede tüberküloz vardır, korkunç bir yoksulluk içinde yaşamaktadır. Burada aramızda olan ünlü romancı Yaşar Kemal de zorlu yaşamın, işsizliğin tadına bakmıştır. Yine burada bulunan şair Melih Cevdet Anday, birkaç kere mahkemelik olmuş, zor günler geçirmiştir. Kendimden bahsetmeyeceğim. Bu kadar acı örnekleri tümüyle sıralayarak zamanınızı almak istemiyorum.

Buraya kadar söylenenler şu soruyu akla getiriyor: Eğer 1937’den önce iktidar Türk yazarlarını kelimenin tam anlamıyla el üstünde tuttuysa 1937’den sonra Türk yazarları kendilerini nasıl oldu da bambaşka bir durumda buldular? Bu soruya cevap verebilmek için, belli ki, ayrı ayrı her yazarın kişiliğini bilmek gerek. 1937’den önce rahat içinde yaşayan bütün yazarları dalkavukluk, ikiyüzlülük ve iktidarla oynaşmakla suçlamak adaletsizlik olurdu doğrusu. Bizim neslimizden iktidarın hoşuna gitmeyen bütün yazarların yasaları çiğneyenlerden oluştuğunu düşünmek de en az o kadar yanlış olurdu.

Benim düşünceme göre, 1937’den sonra iktidarla Türk yazarların arasının iyi olmayışının ilk sebebi iktidarın toplumsal doğasında yatmaktadır. Bu kadar sık andığım 1937 yılı kısa bir tarihsel dönemden ibaret değildi. Mesele şu ki, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cumhuriyetin kurulduğu Türkiye’de iktidar en başından itibaren halkçı bir nitelik taşıyordu, daha doğrusu taşımaya çalışıyordu. Daha sonra yerel burjuvazi emperyalizmle ittifaka gitti ve halka sırt çevirdi. 1953-1960 arası iktidarla halkı ayıran uçurum daha da derinleşti. Halktan uzaklaşan iktidar kaçınılmaz olarak aydınlarla çatışma içine girdi. Türk yazınını dünya arenasına taşıyan ve her türlü kovuşturmaya maruz kalan, işkence gören, hapislerde yatan yazarlarda iktidarın hoşuna gitmeyen şey neydi? İktidarın hoşuna gitmeyen tek bir şey vardı. Türk yazarları halklarını biraz fazla seviyorlardı, onu biraz fazla ateşle savunuyorlardı.

Türk yazarlarının durumu hakkında buraya kadar söylenenlerden aşağıdaki sonucu çıkarmak mümkün.

İktidarın halka yakın olduğu bir ülkede, ilerici yazarlar her zaman iktidarın yanındadır. Ve tam tersi, eğer iktidar halkçı olmayı bırakmışsa yazarlar bu iktidarla çatışma içerisine girerler. Herhangi bir ülkede yazarlar iktidardan baskı görüyor diyelim, iktidarın halktan uzak olduğunun ilk göstergesi işte budur. İktidarın halkçılığının düzeyi ilerici yazarların iktidara yakınlığının seviyesinde de kendini gösterir.

Sunumumu bitirirken ülkem ve halkım adına Asya ve Afrika’nın burada bulunan ve bulunmayan bütün ilerici yazarlarına sıcak bir selam iletmek istiyorum. Halklarından uzaklaşan bütün iktidarlara karşı mücadelemizde kardeşçe dayanışmamızı dilemek istiyorum.

1 Aziz Nesin bu gülüte 4 Temmuz 1962 tarihli Vatan gazetesinde çıkan yazısında da yer vermişti. Bkz. Aziz Nesin. Sanat Yazıları. Nesin Yayınevi, İst. 2011. S.385-386.