Moskova

Moskova
Rusya'da yaşayan Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya'da yaşayan Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa

 


M. Melih Güneş: “Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı.” | Metin Celâl

Ağustos 2, 2026

 

Kaynak: Edebiyathaber.net

 

Edebiyat Haber, geçtiğimiz günlerde önemli bir soru sordu; “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sonra da aynı başlıkta cevabı verdi; “Moskova’daki edebî mirasın geleceği belirsiz” Haberin sonunda da net olarak talebi belirtti; “Nâzım Hikmet’in son evi, yalnızca bir apartman dairesi değil; iki ülkenin ortak kültürel hafızasının simgesidir. Bu evin ve içerdiği edebî mirasın gelecek kuşaklara güvenceyle aktarılması için uluslararası iş birliğiyle kalıcı bir koruma modeli oluşturulmalıdır.” (https://www.edebiyathaber.net/nazim-hikmetin-son-evi-neden-hala-muze-degil-moskovadaki-edebi-mirasin-gelecegi-belirsiz).

 

Moskova’ya giden edebiyatla, şiirle ilgili hemen her vatandaşımız Nâzım Hikmet’in mezarını ziyaret etmek ister. 2011’de Moskova Kitap Fuarı’na gittiğimizde, bizim de ilk hedefimiz Nâzım Hikmet’i ziyaret etmek olmuştu. Maalesef, bu ziyaret gerçekleşememiş, mezarlığın girşinden dönmüştük. Fuarda Türkiye standını ziyarete gelen gazeteci Suat Taşpınar, daha önce varlığını bilmediğimiz Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nden söz edince İstanbul’a dönerken bu kütüphaneyi ziyaret etmek istemiştik. 3 Haziran 2024’ten beri bu kütüphane Nâzım Hikmet Kültürevi olarak hizmet veriyor.

Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nin bulunduğu mahallede Nâzım Hikmet’in son evinin bulunduğunu öğrenince orayı da görmek istedik. Çünkü ev hakkında yazılanlardan eşi Vera’nın evde yaşamaya devam etmesine rağmen evi ve Nâzım Hikmet’in eşyalarını olduğu gibi koruduğunu biliyorduk. Vera Tulyakova Hikmet’in 2001’dek vefatından sonra ev kızı Anna’nın korumasındaymış. Anna Stepanova arandı, bulunamadı. Evi göremedik. Apartmanın kapısının önünde, Nâzım Hikmet’in orada yaşadığını belirten büyük şiltin altında fotoğraflar çektirdik ve uçağa yetişmek için yola çıktık. Havaalanı yolunda da Nâzım Hikmet’in evinin olduğu gibi korunması gerektiğini konuştuk. Bunun da yolu kuşkusuz evi müze haline getirmektir.

Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra eşi Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nin evidir” düşüncesi ile benzersiz, yaşayan bir müze yaratmış ve kendisi bu müzenin fahri mihmandarı olmuş. Onlarca yıl evi görmek isteyen konukları misafir etmiş. Bu konuklardan biri de Melih Güneş olmuş. Vera Tulyakova Hikmet ile tanışmaları dostluğa dönüşmüş. Defalarca evde konuk olmakla kalmamış, “Nâzım Hikmet Araştırmacısı” olmuş. Nâzım Hikmet’le ilgili, özellikle Moskova’daki yaşamının izlerini süren birçok araştırma yaptı, kitaplar yayınladı, sergiler açtı Melih Güneş. Bu çalışmalarıyla da çeşitli ödüller aldı. Son ödülü de “2026 Nâzım Hikmet Dostluk Ödülü” oldu. Edebiyat Haber’in çağrısını okuyunca hemen aklıma Melih Güneş geldi ve Nâzım Hikmet’in evinin durumunu ve “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sorusunu sordum.  

 

Moskova’daki eve ilk ne zaman gittin ve evde neler vardı?

1990 başı olmalı. Zaman içinde elbette bazı eşyaların yeri değişmiş ya da yenilenmiş olabilir ama her şey yerli yerindeydi. Vera Tulyakova büyük bir bilinçle korumaya özen göstermişti. Aynı özeni kızı da senelerce sürdürdü.

Evin fotoğraflı veya yazılı envanterini çıkardın mı? Yazılı veya fotoğraflı bir liste mevcut mu?

Hemen hemen her belgenin, dosyanın, objenin hem fotoğrafları hem taranmış kopyaları var. Kendi olanaklarımla bizzat ben çektim, taradım. Hatta tüm evin ölçülerini bile almıştım, gerekebilir diye. Ölçüleri aldığımda Vera Tulyakova sağdı, ben de genç bir mimardım. 36 yıl akıverdi.

 

2008’de Yapı Kredi’de açılan “Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu…” Sergisi, Nâzım ile Vera’nın birlikte yaşadığı evdeki nesnelerden oluşturulmuş, sergide Vera’nın giysi ve kişisel eşyaları da yer almış. Sergiden sonra bu malzeme nereye gitti?

Açıkçası o sergi döneminde çok umutlu ve heyecanlıydım. Gün ışığına çıkan onca belge vs için belki uzmanlardan oluşan bir komisyon kurulur diye bile düşünmüştüm. Olmadığı gibi tüm eşyalar da gerisin geri Moskova’ya gönderildi.

 

2019’daki “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisinin açıklamasına göre Nâzım’ın Moskova’daki çalışma odasından kitapları ve daktilosunu getirmişsin ve bunları “geri gitmemek üzere Türkiye’ye getirdiğini” açıklamışsın.  Kitaplar ve daktilo sende mi, yoksa bir vakfa ya da kuruluşa mı devredildi?

Kitapları, daktiloları ve başka değerli şeyleri de o dönemde getirdim ve halen benim korumamda, bana “emanet”ler. Rusya’daki Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ndeki Nâzım Hikmet Fonu’nda neler olduğunu, nasıl korunduğunu ve gerektiği zaman nasıl paylaşıldığını bildiğim için ister istemez öyle bir kurumla kıyaslıyorum. Böyle olunca da Türkiye’de bunları devredebileceğim bir kurumun henüz olmadığını düşünüyorum.

 

İstanbul Nâzım Hikmet Vakfı’nın Anı Odası’nda Vera Tulyakova’nın bağışları olduğu söyleniyor. Bu bağış Moskova’daki son evden mi geldi? Neler bağışlandığını biliyor musun?2008 veya 2019 sergilerinden sonra vakfa geçen malzeme oldu mu?

Elbette biliyorum, Abidin Dino ve Avni Arbaş eserlerine kadar tek tek de sayabilirim neler olduğunu, Vera Tulyakova’nın ne zaman bağışladığını. Hatta bunlardan ikisinin Rusya Kültür Bakanlığı’ndan gerekli yurtdışı çıkış izinlerini ben çıkarmıştım Moskova’dayken ve Vera Tulyakova elleriyle getirmişti İstanbul’a. Bunlar Vera Tulyakova için “evin aziz anısını” İstanbul’da yaşatmanın yollarından biriydi. Son olarak, on yıl kadar önce Şişli’deki “Anı Odası”nın açılışında kızı Anna Stepanova’nın ödünç verdiği takım elbiseyi de vakfa bizzat ben teslim ettim (Şimdilerde büyük bir Nâzım Hikmet sergisine hazırlanıyorum, bu elbiseyi sergiye dahil edemedim mesela, ne yazıktır ki.). Nâzım Hikmet’in Anjel Açıkgöz’e hediye ettiği bir dikiş makinasının vakfa bağışlanmasını da ben sağlamıştım.

 

Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Vera Tulyakova evdeki arşivin çok önemli bir kısmını, vefatın akabinde arşivin bünyesinde oluşturulan Nâzım Hikmet Fonu için Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ne bağışlamış durumda. Neredeyse yarı yarıya diyebilirim. Listesi bende var.

 

24 Numaralı Kütüphane bugün Nâzım Hikmet Kültür Merkezi olarak çalışıyor ve sürekli sergiler düzenliyor, diye bir bilgi var, bu bilgi doğru mu? Doğru ise sergide hangi nesneler, belgeler var. Buraya Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Melih Güneş: Sergiler, etkinliklerin bir parçası. Kültür Merkezi esas olarak gençlerin toplandığı Nâzım’ı konuştuğu, Türk edebiyatını öğrendiği bir yer halinde şimdi. Moskova’daki Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın öncülüğü ve büyük desteğiyle kuruldu. Elbette ben de tüm arşivimi, bilgimi seferber ettim, çok güzel bir anı odası yapıldı. Merkez için özel sanat üretimleri yapıldı (Aykut Genç, Ethem Onur Bilgiç ve Sedat Girgin’in eserleri). Anna Stepanova büyük bir cömertlikle evindeki şifonyeri ve annesiyle Nâzım Hikmet’in birer kostümünü, kravat vs. süresiz ödünç verdi.

 

Moskova’daki evde nelerin kaldığını biliyor musun? Evdeki mevcut eşyaların envanterini çıkarmak için çalışma yapıldı mı?  Bu eşya ya da belgelerin akıbeti nedir?

Melih Güneş: Hepsini biliyorum, son ziyaretimde her şey ellerimle nereye koymuşsam oradaydı. Şu an için pek çoğu büyük bir Nâzım Hikmet sergisi-etkinliği için Türkiye’de, Nâzım Hikmet’in halkının ziyaretini bekleyecek.

 

Bütün bu malzemeyi tek bir kamu koleksiyonunda ya da müzede toplama girişiminiz oldu mu?

Kişisel çabalarımla görüştüğüm kişi ve kurumlardan bir sonuç alamadım.  Belki araştırmacılara yönelik bir “Nâzım Hikmet Merkezi” talebim çok ve yersiz bulunuyordur, lakin Rusya’da gördüğüm bu.

 

Moskova’daki evi müze yapmak mümkün mü?

Evin bir apartmanda ve üst katlarda olması müze için zorlaştırıcı sebeplerden ve içinde yaşayanları da artık rahat bırakmak lazım. Peredelkino’daki kır evi müzeye daha uygun ama orada da başka mülkiyetler söz konusu. Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı diye düşünüyorum. Komşusu Pasternak’ın aynı mahalledeki müzesiyle de anlamlı olacaktır. Üstelik Nâzım’ın Peredelkino’da yaşadığı evin ilk sakini de Boris Pasternak. Bir aksilik olmazsa, Peredelkino’da bir Nâzım Hikmet heykeli projesi de gündemde, heykeltraşıyla yüz yüze görüştüm, o da çok heyecanlı.

23 Nisan 2026 Perşembe

Karlov’un anısı yaşatılıyor


Fuad Safarov 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/karlovun-anisi-yasatiliyor/

 

Suikast sonucu hayatını kaybeden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un anısını yaşatmak amacıyla her yıl düzenlenen “Karlov Okumaları-2026” Moskova’da yapıldı. 

Rusya Dışişleri Bakanlığına bağlı Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinliğe Andrey Karlov Vakfı’nın Onursal Başkanı eşi Marina Karlova, Vakıf Genel Müdürü Vadim Solotntski, Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGİMO) yöneticileri ve öğretim görevlileri, Rus-Türk İş İnsanları Birliği (RTİB) Genel Müdürü Recep Haki, öğrencilerle çok sayıda Rus ve Türk konuk katıldı. 




Medya Günlüğü’nün sorularını yanıtlayan Büyükelçi Karlov’un eşi Karlova (Yukarıdaki fotoğrafta ), “Karlov Okumaları, Andrey Karlov Anma Vakfı tarafından ve MGİMO desteğiyle hayata geçirilen bir proje. Amacımız, gençlere vatanseverlik değerleri aşılamak, dostluğu teşvik etmek ve uluslararası iş birliğini geliştirmek. Bu etkinlikler, onun anısını yaşatmak için yapılıyor. Merhum Karlov’u saygı ve sevgiyle anarak aynı zamanda Rus-Türk ilişkilerine de ciddi kültürel katkılar sağlıyoruz” dedi. 

“Karlov Okumaları” jüri üyesi Mehmet Hakkı Yazıcı da (manşet fotoğrafında solda), “Bu yıl yarışmaya 114 öğrenci katıldı. Öğrencilerin sunduğu konular arasında BRICS ülkeleri içinde dijitalleşme ve iş birliği, uluslararası örgütlerin evrimi, Aleksandr Nevski’nin diplomatik mirası, Nürnberg Mahkemesi’nin anlamı, medyanın kamuoyunu şekillendirmedeki rolü, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliği yer alıyor” diye konuştu.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışı sırasında uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

3 Aralık 2025 Çarşamba

"Moskova üç yılda İstanbul'a benzedi: Ostambulitsya!"


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Moskviçmag dergisinden Darya Tyukova, son üç yılda Moskova’nın gündelik yaşamının fark edilir biçimde “İstanbullaştığını” yazıyor (ostambulitsya). Siyasî gerilimler, göç hareketleri ve değişen tüketici alışkanlıkları derken, kentin hem gastronomi hem de perakende dokusu adeta İstanbul’dan kesitler taşımaya başladı. Bir zamanlar Avrupa modası ve zincir markalarla özdeşleşen Moskova sokaklarında bugün Türk mutfağı, Türk tekstili ve hatta Türk “yaşam tarzı” dikkat çekici biçimde görünür hâlde.

Bu dönüşümün ilk sinyalleri Arbat’ta belirmişti. Şehir sakinleri bu bölgeyi artık şakayla karışık “İstiklal” diye anıyor. Cihan ve Bosfor gibi iddialı restoranlardan 24 saat açık dönercilerine kadar uzanan uzun bir liste, İstanbul’un sokak lezzetlerini ve atmosferini Moskova’ya taşımış durumda. Simit, iskender, çorba, nar şerbetli salata derken, tabelalardan iç mekân süslemelerine kadar pek çok detay doğrudan Türkiye’den alınmış gibi.

Ancak “Türk etkisi” artık Arbat’la sınırlı değil. Tverskaya’dan Kamergerskiy’e, Afimall’den Zamoskvorechye’ye kadar kentin farklı noktalarında birbiri ardına yeni Türk restoranları, kebapçılar, tatlıcılar ve kahvaltıcılar açılıyor. Mini Turkish Spot gibi küçük mekânlar da büyük restoranlar kadar ilgi görüyor. Sadece mutfak değil, Türk çayı, ayranı ve meşhur kahvaltısı da Moskova’da günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş durumda.

Tatlı tarafında durum daha da belirgin. Lokum, baklava, helva ve diğer Türk pastaneleri bir anda Moskova’nın pazarlarında ve büyük food hall’larında çoğaldı. Artık İstanbul dönüşü valizleri lokumla doldurmak pek de gerekli görünmüyor. Aynı eğilim tekstil ve ev ürünlerinde de mevcut. Türkiye’nin Mavi, Koton, DeFacto gibi markaları, Rusya’dan çekilen Avrupalı markaların boşluğunu hızla doldururken, Karaca Home gibi ev tekstili markaları da Moskova’nın büyük alışveriş merkezlerinde güçlü bir yer edindi.

Bu yükselişin ardında sadece ticaret yok. Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapılarının kapanmasıyla İstanbul, Moskova için hem seyahat hem de transit noktasında bir alternatif hâline geldi. Üstelik Türk mutfağı Rus damak tadına hem tanıdık hem de “konfor” arayanlara yakın. Birçok genç için ise çocukluk tatilleri Antalya otellerinde geçtiğinden, Türk yemekleri nostaljik bir his yaratıyor.

Sonuç olarak, Moskova ile İstanbul arasındaki yakınlaşma artık sadece turizmden ibaret değil; şehir yaşamının dokusuna kadar işlemiş durumda. Kentte açılan Türk restoranlarına yönelik tepkiler olsa da genel eğilim bunun kalıcı bir dönüşüm olduğuna işaret ediyor. Görünen o ki, Moskova sakinleri Türkiye'yi sadece tatil rotasında değil, günlük hayatlarının içinde de yeniden keşfediyor.

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Türkler Moskova’ya ne zaman gitti?


Fuad Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya’da yayın yapan İslami Ansiklopedi sitesi, Türklerin Moskova’da geçmişi konusunda ilginç bir araştırma yaptı.

Araştırmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun elçilerinin Moskova ziyaretleri 16. yüzyılda başladı. Tarihçilere göre ikili ilişkiler Karadeniz’deki ticaret yolları aracılığıyla 1497’de resmen kuruldu. Bu tarihten sonra Osmanlı ve Rus Çarlığı arasında savaşlar, ittifaklar, yardımlar ve dostluklarla süren dönemler yaşandı.

Rus tarihçi Sergey Belokurov’a göre, ilk dönemlerde Türklerin Moskova’da sürekli bir yeri bulunmadığı için kent merkezindeki Kitay-Gorod semtinde kalıyordu. 1709 yılında ise Türk elçiler Kremlin Sarayı’nın Krutitski Manastırı’nın avlusundaki binaya yerleşmeye başladı.

Makaleye göre, Moskova’da ilk Türklerin çoğu savaşta ele geçirilen esirlerdi. 1665 yılına ait belgelerde “Türk Maşay” ve “Türk Ahmet” diye iki isim geçiyor. Rus tarihçilere göre, o dönemlerde Moskova’nın Müslüman topluluğuna Türkler de dahil olmaya başladı. Bu Türkler ya Rusya’ya gelen tacirler ya da savaş esirleriydi. Savaş esirlerinin Rus Ortodoksluğunu kabul ettiği belirtiliyor.

1811 yılında Moskova’da 35 Türk’ün yaşadığını belirten Rus tarihçiler, 19. yüzyılın ortalarında Moskova’da Türk uyruklu kişilerin sayısının arttığına işaret ediyor. Bunların çoğunu Osmanlı’da yaşayan Ermeni, Rum, Süryani kökenli vatandaşlar oluşturuyordu. Örneğin, 1873 yılında Türk tacir Şerif Osman’ı Moskova’da tanımayan yoktu.

Araştırmada, “Rusya ve Türkiye arasında kadim tarihi ilişkilere rağmen, Moskova’da Türk topluluğu genelde SSCB’nin son yıllarında oluşmaya başladı. SSCB döneminde Moskova’daki Türklerin çoğu siyasi mülteciler ve komünistlerdi. Örneğin, Nazım Hikmet burada uzun süre yaşadı ve toprağa verildi” denildi.

Kayıtlara göre, Moskova’da 1989’da en az bin Türk vatandaşı yaşıyordu. Rus ekonomi dergisi Delovıe Lyudi’e göre 1998 yılında Rusya başkentindeki Türklerin sayısı 15-20 bindi. Bugün ise Türk topluluğu temsilcilerine göre Moskova’da yaklaşık 40 bin Türk yaşıyor.

Sovyet döneminde Moskova’da yaşayan Türklerin çoğunun Rus vatandaşlığına geçtiğini belirten araştırma, ortak evli sayısının da fazla olduğunu dikkat çekiyor.

30 Nisan 2025 Çarşamba

Karlovskiy Okumaları - 2025


MGIMO, Uluslararası Gençlik Eğitim Forumu “Karlovskiy Okumaları” kapsamında düzenlenen yarışmanın kazananları için 24 Nisan’da bir ödül törenine ev sahipliği yaptı.

 

Kaynak: https://mgimo.ru/about/news/main/karlov-readings-2025/

 

“Karlov Okumaları”, Andrei Karlov Anma Vakfı tarafından MGIMO’nun desteğiyle yürütülen bir projedir. Gençlerin vatanseverlik eğitimini, dostluk ve uluslararası işbirliği fikirlerinin yaygınlaştırılmasını ve tabii ki, ülkesine hizmet etmeye hayatını adamış ve görevi başında şehit düşmüş seçkin bir diplomat olan Rusya Kahramanı A.G. Karlov'un anısının yaşatılmasını amaçlamaktadır.

Forumun amaçlarından biri de Rusya ve diğer ülkelerden gelen lise öğrencilerine "enternasyonalist" mesleğini ve Rus diplomatik okulunun ilkelerini anlatmaktır.

Forum 2019 yılından bu yana düzenleniyor. Forum kapsamında düzenlenen yarışmanın kazananlarına verilen ödül töreni geleneksel olarak MGIMO binasında gerçekleşiyor.

Bu yıl Üniversitemizi Rusya, Türkiye, Moldova, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'dan 8-11. sınıf öğrencileri olmak üzere 100'den fazla katılımcı ziyaret etti. Daha önce, güncel uluslararası gündem, uluslararası ilişkiler tarihi, ekonomi ve ekoloji gibi konuların tartışıldığı bir makale yarışmasına katılmışlardı. Katılımcılar, mentorların rehberliğinde aylarca makaleleri üzerinde çalıştılar. Katılımcıların çalışmaları, aralarında Rusya Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Dairesi Başdanışmanı ve önde gelen uzmanlardan oluşan uzman jüri tarafından değerlendirildi. MGIMO Ya.L. Uluslararası Gazetecilik Fakültesi Dekanı Volkov Skvortsov , ekonomist, siyaset bilimci, yazar Mehmet Hakkı Yazıcı, Avrasya ve Afrika Halkları Meclisi Sürdürülebilir Kalkınma Müdürlüğü Başkanı T.V. Avgusmanova, MGIMO Diplomasi Bölümü profesörü O.V. Lebedeva .

Zabaikalsky Krayı Valisi Danışmanı M.F. Mirakhaidarov forum katılımcılarıyla bir araya geldi, onlara kendi yolunu, sosyal ve insani projelerin önemini anlattı ve okul çocuklarıyla hayatta başarının formülünü paylaştı: "Daha fazlası için, en iyisi için, en büyüğü için çabalamalısınız. Kendinize sınırlar çizmeyin, yoktur."

Program kapsamında Uluslararası Ekonomik İlişkiler Fakültesi Dekanı O.B. Uluslararası Ticaret ve Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü (IMTUR MGIMO) Müdürü V.Yu. Pichkov Uluslararası Gazetecilik Fakültesi mezunu olan Salamatov , Vesti A.A. programının sunucusudur. Efremov ayrıca forum katılımcılarına hitap etti. Uluslararası uzman olarak çalışmanın mesleki inceliklerini paylaştılar. Finalistlere ayrıca Rusya çapındaki çocuk ve gençlik kamu-devlet hareketi “Birinci Hareket”in uluslararası projeler başkan yardımcısı M.A. Raevskaya da hitap etti ve kuruluşun uluslararası değişimleri güçlendirmeyi amaçlayan yeni uluslararası girişimlerini sundu.

Forum katılımcılarına verilen ödül töreni, Karlov Vakfı Onursal Başkanı ve eşi M.M. Karlova tarafından açıldı. Türkiye Cumhuriyeti Rusya Federasyonu Olağanüstü ve Tam Yetkili Büyükelçisi Tanju Bilgiç, A. Karlov Anı Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Naki Karaaslan, Personel Politikalarından Sorumlu Rektör Yardımcısı V.M. Morozov ve Dil ve Üniversite Öncesi Eğitimden Sorumlu Rektör Yardımcısı I.S. Putintsev törenin açılışında selamlama konuşması yaptı . Etkinliğin, sadece seçkin diplomat A.G. Karlov'un anısını yaşatmak açısından değil, aynı zamanda Rus-Türk ilişkilerini güçlendirmek açısından da önemli olduğu belirtildi.

1. derece ödül sahibi Anfisa Denisova (Moskova, Rusya); 2. derece ödülü sahibi - Kira Asylbekova (Almatı, Kazakistan); 3. derece ödülü sahibi - Olga Varakina (Moskova, Rusya). Bu yıl eserler ayrı ayrı adaylıklar halinde sunuldu. “Uluslararası Ekonomik İlişkiler” kategorisinde kazananlar Mihail Gutyum (Kişinev, Moldova) ve Ekaterina Bobrova (Kazan, Rusya) oldu; Ekoloji adaylığında – Ekaterina Buravtsova (Ukhta, Rusya); “Uluslararası İlişkiler” dalında Linar Amerkhanov (Oş, Kırgızistan); “Uluslararası İlişkiler Tarihi” dalında aday gösterildi Mihail Dementyev (Soçi, Rusya).

Forumun sonunda kazananlar, Rusya-Çin işbirliğinin geleceği, Viyana Kongresi'nin tarihi, dijital uçurumun sorunları ve ekoloji konularını ele alan çalışmalarının özetlerini sundular. Katılımcılar ayrıca diplomatların başarılarını konu alan müzik parçaları ve şiirlerden oluşan yaratıcı performanslar sergilediler.

Etkinlik MGIMO Vakfı'nın desteğiyle gerçekleştirildi.

27 Nisan 2025 Pazar

Dede Tolstoy’dan Türklere miras


Fuad Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Moskova’nın merkezindeki ünlü Bolşaya Nikitskaya Sokağı’ndaki bulunan Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği konutu, başkentteki diğer tarihi binalar gibi ilgi çekici ve zengin bir geçmişe sahip.

Ünlü yazar Lev Tolstoy’un dedesi ile zengin iş adamları Savva Morozov ve Valentin Balin gibi dönemin ünlü isimleri tarihin değişik dönemlerinde burada yaşamış. Burası aynı zamanda felsefeci İvan İlyin, Norveçli ünlü gezgin, bilim adamı ve diplomat Fridtjof Nansen, Rus tiyatro yönetmeni Yevgeniy Vahtangov gibi ünlülerin de sık konuk olduğu bir mekan.

Kentin merkezinden geçen Bolşaya Nikitskaya Sokağı’nın tarihi de çok ilgi çekici. Moskova tarihi alanında araştırmalar yapan akademisyen İrina Levina, Medya Günlüğü’ne sokağın tarihini şöyle anlatıyor:

“Eski adı Novgorodskaya olan sokak, Kremlin’den Velikiy Novgorod’a giden güzergahın üzerinde bulunuyordu. 15-16. yüzyılda Yunan ve İskandinav ülkelerinden gelen tüccarlar bu güzergahı kullanıyordu. Bolşaya Nikitskaya, Kremlin’den kuzeybatıdaki Velikiy Novgorod’a uzanan güzergahı birleştiren sokaktı.  Burasının adı 16. yüzyılda değiştirildi, sokakta Nikitski Kadın Manastırı vardı, dolayısıyla adı Nikitskaya oldu.”

Sokağın en büyük özelliklerinden biri burada çok sayıda tarihi kilise, eğitim kurumu, tiyatro ve 18.-19. yüzyılda inşa edilen binaların bulunması. Bu güzel eserlerden biri de Moskova’da görev yapan Türk büyükelçilerin rezidansı yani konutu olarak kullanılıyor.

Tarihi kaynaklara göre, elçilik rezidansının bulunduğu arsa, 18. yüzyılın sonlarında ünlü Rus yazar Lev Tolstoy’un dedesi General N. S. Volkonski’ye aitti. Bu arsada generalin ahşap evi bulunuyordu. Volkonski aynı zamanda, Tolstoy’un ünlü ‘Savaş ve Barış’ romanında Prens Nikolay Bolkonski’ye ilham kaynağı olmuştu. Bina, Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1812 yılında Moskova’yı işgali sırasında çıkan yangın sonucunda kül oldu. General Volkonski’nin kızı ve Lev Tolstoy’un annesi Prenses Maria Nikolayevna arsayı Yarbay Azançevski’nin ailesine sattı.

1887 yılında ise binayı dönemin ünlü zengin iş adamı Savva Morozov satın aldı. Evin alınma nedeni de ilginç: Savva Morozov aşık olduğu Zinaida adlı kıza binayı hediye etti. 1888 yılında Savva ve Zinaida evlendi. Aile tam 10 yıl, Bolşaya Nikitskaya 43/A adresindeki evde mutlu bir hayat sürdü. Bu arada onların komşusu, dönemin tanınmış doktorlarından Prof.Dr. Aleksey Ostraumov ile Morozovlar arasında dostluk ilişkileri daha da arttı. Morozov ailesinin evi almasında doktor Ostraumov etkili oldu.

Rus tarihçilerine göre, bina Morozov ailesine uğur getirdi. Burayı almasından sonra Savva Morozov iş hayatında ve kariyerinde başarılar kazandı. İşlerin büyümesi üzerine aile, komşu Spiridonovka sokağında daha büyük arsa almaya karar verdi. Morozovlar, evlerine mimar Frants Şehtel, ressam Mihail Vrubel ve mobilyacı Şmit’i davet ederek Spiridonovka Sokağı’ndaki gelecek ev projesini masaya yatırdı. Nihayet karar alındı ve Morozovlar söz konusu arsayı satın alarak dev inşaat çalışmalarını başlattı. Tarihçilere göre, Bolşaya Nikitskaya’daki ev, komşu sokaktaki geleceğin dev malikanesi için iham kaynağı olduyor. Tarihçi İrina Levina, Morozov ailesinin bu evde 3 çocuğunun doğduğunu anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

“Zinaida bu evi çok seviyordu, satmak istemiyordu. Taşınmalarına rağmen, evi satıp satmamak konusunda bir türlü karar veremiyordu. Sonunda, yaklaşık 2 yılın ardından Morozovlar, Moskova’nın tanınmış işadamlarından, Şuyski tekstil işletmesi sahibi Valentin Balin’e evi satıyor. Balin, Bolşaya Nikitskaya’daki taş temeline dayalı ahşap binayı yıktırarak yeniden inşa ettiriyor. Bina, 1900-1901 yılları arasında mimar N.G.Zelenin’in çizdiği projeye göre inşa ediliyor. Balin’in eşi Yelena dönemin sosyetesinde tanınan çok güzel kadındı. Eşi Valentin Balin, ünlü ressam V. Serov’a eşinin yağlı boya portresini yaptırıyor. Bu resim Bolşaya Nikitskaya’daki şu anki Türk Elçiliği rezidansının en gözde yerinde asılı bulunuyor. Bayan Yelena da o dönem Moskova’da tiyatro ve bale sanatıyla da faal şekilde uğraşıyordu. Evde zaman zaman sosyete partiler de düzenleniyordu.” 

1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Balin ailesi evlerine kapandı. Zinaida cuma günleri evde “Felsefe Günü” düzenleyerek dost ve arkadaşlarını davet ediyordu. Bunlardan biri de ünlü Rus felsefeci İvan İlyin’di. Ancak İlyin Sovyet yönetimine sert eleştiriler yöneltiyordu. Birkaç ay sonra bina devletin kontrolüne geçince Balin ailesi başka eve taşınmak zorunda kaldı. İlyin de SSCB kurucusu Vladimir Lenin’in tarafından yurt dışına gönderilen Rus aydınları arasında yer aldı. Valentin Balin, 1930 yılında hayatını kaybetti, eşi Yelena ise 1931 yılında tutuklanarak sürgüne gönderildi, 1946 yılında öldü. 1989 yılında Sovyet yönetiminin aldığı kararla itibarı iade edildi..

Bina 1919 yılında Sovyet İçişleri Komiserliği (bakanlık) tarafından kullanıldı. Bir yıl sonra bina Norveçli ünlü gezgin Nansen yönetimindeki Milletler Cemiyeti’nin Rusya’daki misyonuna devredildi. Misyon, Sovyet Rusya’sındaki fakirlere yardım kampanyası düzenliyordu.

Türkiye tarafından 1924-1973 yıllarında kiralık olarak kullanılan bina, 12 Mart 1973 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı tarafından satın alındı ve bu tarihten sonra da büyükelçilik konutu olarak kullanılmaya başlandı.

Bu arada, Morozovların yaşadığı Spiridonovka Sokağı’ndaki dev malikane de devrimin ardından Sovyet Dışişleri Komiserliği’ne devredildi, 1938 yılında ise rezidansı oldu. Bugün de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un rezidansı olarak faaliyet gösteriyor, konuk dışişleri bakanları ağırlanıyor ve ortak basın toplantıları burada düzenleniyor.

4 Aralık 2024 Çarşamba

Bir Türk kızı nasıl Rus alayının manevi 'kızı' oldu?


Boris Egorov

Kaynak: https://www.rbth.com/

 

Aslında bir Türk kızı olan Maria Kexholmskaya, I. Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak görev yaptı ve askerler ona şevkati ve ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar.

Bu hikaye 24 Ocak 1878'de, Rus-Türk Savaşı sırasında gerçekleşmişti.

Rus birlikleri hızla Edirne'ye doğru ilerlemekteydi.

Her tarafta korkunç bir kargaşa vardı: Mülteci kalabalıkları kaçışıyordu, devrilmiş arabalar ortalığa saçılmıştı, ayrıca asker kaçakları olan 'başıbozuklar' tarafından soyulan ve öldürülen yerel halkın cesetleri de ortadaydı.

Keksholm Grenadier Alayı'ndan Er Mikhail Saenko, şehrin harabeye dönmüş binaları arasında aniden,  öldürülmüş bir kadının cesedinin yanında beş yaşlarında küçük bir Türk kızını fark etti.

Asker saflarından koşarak çıktı ve hemen çocuğu yakaladı.

Alay komutanlığı, bu zavallı yetim çocuğu himayesine alarak evlat edinmeye ve reşit olana kadar ona bakmaya karar verdi.

O, artık bütün alayın sevgili manevi kızıydı.

Kızın adı Ayşe olmasına rağmen, vaftiz edildi ve İmparatoriçe Maria Aleksandrovna ve onu kurtaran alayın onuruna Maria Kexholmskaya adını aldı.

Askerler ve subaylar, "alayın kızı" Maria için özel bir fon oluşturdular ve düzenli olarak bu fona bağışta bulundular. Hatta Çarlık sarayına, kızı Noble Maidens Enstitüsüne kaydettirmeleri için dilekçe bile verdiler.

Çalışkan ve disiplinli bir kızdı. 1890'da bu Enstitü'den mezun oldu ve iki yıl sonra Aleksander Schlemmer adında bir subayla evlendi. Damat, alayın subay toplantısında Maria ile izdivaç talebini resmen ilan etti.

Keksholm Alayı, "kızları" için çeyiz olarak 12.500 gümüş ruble gibi etkileyici bir meblağ verdi.

Kızın kurtarıcısı Mikhail Saenko, düğüne katılamamıştı, ancak tebrik telgrafı göndererek mutluluğunu ifade etti.

Maria, I. Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak orduda görev yaptı ve askerler ona şevkati ve yaralılara, hastalara ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar. 1920'de Kırım'da tüberkülozdan öldü.

Wikipedia linki:

https://ru.wikipedia.org/wiki/%D0%9A%D0%B5%D0%BA%D1%81%D0%B3%D0%BE%D0%BB%D1%8C%D0%BC%D1%81%D0%BA%D0%B0%D1%8F,_%D0%9C%D0%B0%D1%80%D0%B8%D1%8F_%D0%9A%D0%BE%D0%BD%D1%81%D1%82%D0%B0%D0%BD%D1%82%D0%B8%D0%BD%D0%BE%D0%B2%D0%BD%D0%B0




10 Ekim 2024 Perşembe

Putin’den Türk halklarına övgü

 


Fuad Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkede yaşayan Türk halkların yaşam tarzının Rusya’nın tarihi mirasının en önemli parçası olduğunu söyledi.

Putin, Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Cumhuriyeti’nde düzenlenen “Türklerin Ata Yurdu Gornıy (Dağlık) Altay” konulu uluslararası konferansa kutlama mesajı gönderdi. Rusya lideri mesajında, Türk halklarının dilleri, gelenekleri ve özgün yaşam biçimlerinin ülkenin tarihi mirasının en önemli parçası olduğunu belirtti. 

Konferansın katılımcıları arasında yer alan ünlü Rus siyaset bilimci Sergey Markov, Putin’in mesajının ayrıntılarını Medya Günlüğü’ne anlattı.

Markov’a göre Putin mesajında, “Sevgili dostlar, sizleri Türklerin Ata Yurdu Gornıy (Dağlık) Altay Uluslararası Bilimsel ve Uygulamalı Konferansa hoş geldiniz diyerek selamlıyorum… Avrasya kıtası, haklı olarak, Türkler de dahil olmak üzere pek çok eski uygarlığın beşiği kabul edilmektedir. Öncelikli bilimsel hipotezlerden birine göre Türklerin tarihi ata yurdu geniş Altay dağlık bölgesidir” dedi ve şöyle devam etti:

“Son yıllarda bilim adamlarımızın ve arkeologlarımızın çalışmaları sayesinde, Altay’ın Türk halkları için özel rolünü anlatan Türk yazısının, manevi ve maddi kültürünün eşsiz anıtları incelendi. Türk halklarının dillerinin, geleneklerinin ve özgün yaşam tarzlarının, eşsiz bir ülke ve medeniyet olarak Rusya’nın tarihi mirasının en önemli parçası olduğunu özellikle vurgulamak isterim.”

Putin mesajında, konferansta yapılacak tartışmalar sırasında katılımcıların, Altay biliminin geniş bir yelpazedeki güncel sorunlarını yüksek bir uzmanlık düzeyinde ele alabileceklerinden, dünya tarihinin az bilinen sayfalarının incelenmesine yönelik yeni fikirler ve yaklaşımlar önerebileceklerinden emin olduğunu da vurguladı.

Rusya Federasyonu’nun 146 milyonluk nüfusu içinde Türk asıllı halkların 13 milyon civarında bulunduğu düşülüyor. En büyük grubu beş buçuk milyonla Tatar Türkleri oluşturuyor.

Önceki açıklamaları

Putin 2022 yılında da da Rus devletinin kuruluşunda Türk halkların rolünün de bulunduğunu söylemişti. Velikiy Novgorod kentinde Rus devletinin doğuşunun bin 160. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen törende konuşan Putin, kentin Rusya tarihi için çok önemli olduğunu belirterek, “İlk Rus hanedanı Rurik savaşçılarının yürüyüşü buradan başladı, Slav, Fin-Uygur, Türk ve diğer kavimleri birleştiren, onları kanatları altında toplayan Avrupa’nın en büyük devleti kuruldu” demişti. 

2019 yılında da Putin, Rus ve yabancı gazetecilere düzenlediği basın toplantısında eski Türk dili konusuna değindi. Rusya’nın Türkçe konuşan Altay bölgesinden bir muhabirin, “Altay Cumhuriyeti’nde bir şehirde çocuklara Altay dilini tam olarak öğreten sadece tek bir eski okul var” demesi ve yeni bina yapımı için yardım da istemesi üzerine Rusya lideri şunları söyledi:

“Altay genel olarak en eski Türk dillerine ait bir dil. Aslında bu, büyük ölçüde diğer tüm Türk dillerinin yapıları oluşturur. Hatta büyük ölçüde de değil, neredeyse yüzde 100. Bu nedenle, genel olarak, ulusal kültürlerin, geleneklerin, dillerin incelenmesine çok daha fazla ilgi göstermemiz gerekiyor. Ulusal dilde eğitim veren bir okul acınacak haldeyse bu doğal kabul edilemez.”

9 Aralık 2023 Cumartesi

AH LENİN, AH!

 

 

AH LENİN, AH!

Feryal Bekdik

Kaynak: https://feryalce.blogspot.com/2023/12/ah-lenin-ah.html

 

Kalfayı yıllar önce ortağımla beraber kendi işimizi kurduktan sonra, ilk iş yaptığımız firmada tanıdım. Kısa boylu, esmer, kalın davudi sesli, kara yağız biriydi. Kalfalıkta ki becerisiyle kendini mühendisler ile yarıştırır, üzerine aldığı işi canla başla tamamlamaya çalışırdı.

Birkaç yıl sonra iş yaptığımız firma Rusya’nın Sibirya bölgesinde ihale aldığında, biz de taşeron olarak oraya gittik. 1994,1995,1996 yılları yaz aylarımız Sibirya’da geçti. Kış şartlarının zorlu olduğu, hava sıcaklığının eksi kırk dereceyi bulduğu bölgede çalışmalar, Mayıs ayında başlıyor, 29 Ekim günü göndere bayrağımızı çekip  İstiklal Marşı’mız söyledikten sonra son buluyordu. Kalfada ana firmanın kadrolu elemanı olarak orada bizlerleydi.

Nedense beni çok sever, bir gün çok büyük işler yapacaksın abla diye bana moral verirdi. Dünyanın bir ucunda iş yaparken, her konuda bize yardımcı olmaya çalışırdı.

Kalfanın hikayelerini anlatmadan önce o zamanın Rusya’sından  söz etmem gerekiyor. Prestroykanın ilk yılları. Parlemento Binası saldırıya uğrayalı bir yıl olmamış, ülke eski ile yeni arasında dalgalanır halde. Sosyalizme inananlar ile sistemden çaldığı paraları daha da çoğaltma derdinde oligarkların çekişme dönemi.

Sibirya’ya gitmek için, ilk önce THY ile Moskova’ya gidiliyor, bazen bir gece Moskova’da ki şantiyede kalınıyor, sonrada Tupolev’in uçaklarıyla Irkutsk'a uçuluyor.

THY ile uçarken Rusların bavul turizmi diye bildiğimiz İstanbul’dan topladıkları çul çaput, uçak personeli ile yolcular arasında tartışmaya neden oluyor. Baş üstü dolaplarına sığmayan hurçlar geçiş yollarını kapatıyor, kavga dövüş, hurçlar boş koltuklara sığdırılmaya çalışılıyor. Pasaport kontrolünde biz Türkler ayrıcalıklıyız. Alman, İngiliz vatandaşları sırada beklerken bizi ayrı kuyruğa alıp çabucak geçiriyorlar. Gümrükte kendi vatandaşlarına özellikle ağır bavul ve hurçlar ile gümrükten geçmeye çalışan kadınlara karşı çok kaba davranıyorlar.

Irkutsk’a, giderken Tupolev’in uçakları, kuyruk piste ha değdi ha değecek diklikte kalkıyor,  inerken de baş aşağı çakıldık çakılacağız diklikte zınk diye iniyorlar. Uçağın içindeki geçiş yollarında koliler, küçük valizler normal karşılanıyor. Hostesler kolilerin üzerinden atlaya zıplaya servis yapmaya çalışıyorlar. Yemekler çok kötü. Bir keresinde tavuk veriyorlar. Tavuk resmen kendini bize yedirmiyor. Daha sonra ki gidişlerde, bir bardak şarap içip uyumayı tercih ediyorum. Koltuk araları çok dar, sağıma soluma şişman Rus erkekleri denk geliyor, aralarında büzülüp sekiz saat uçmaya ancak içip, sızarak dayanıyorum.

Bir keresinde uçak Omsk’a iniş yapıyor. Yakıt ikmali yapılacakmış, hepimizi uçaktan indiriyorlar. Bize “in turist” diyorlar. Bizim biletlerimiz Rusların ödediğinin iki katı. In turist statüsündeki beş kişiyi alıp mihmandar eşliğinde VIP salona götürüyorlar. Havaalanının terminal binasının yerleri beton, zemin  yer yer çökmüş, çöken yerlere su birikmiş, su birikintilerinin üzerinden atlayarak VIP salona giriyoruz. Salon köy odası konforunda, yerler halı kaplı, nenem zamanından kalma koltuklar ve televizyon var. Rusya’nın orta göbeğinde televizyonun üzerinde BEKO yazıyor. Nasıl hoşumuza gidiyor, nasıl gururlanıyoruz.

Bir diğer gidişte, uçakta uyurken hostesin anonsuyla uyanıyoruz, Ulan diye bir kelime yakalıyorum. Ortak da yanımda, “Kalk ortak kalk uçağı Ulan Bator’a kaçırdılar galiba” diyorum. Neyse çok geçmeden durumu anlıyoruz. Hostes “Irkutsk tuman”diyor.  Tuman, duman demek. Irkutsk’da havaalanı çok sisliymiş. O nedenle Moğolistan’ın Ulan Ede havaalanına inmişiz. Uçağı boşaltıyorlar. Karnımız acıkıyor. Havaalanında Ruble geçmiyor,  Dolar geçmiyor, yalnızca Mark kabul ediliyor. Bekleme süresi uzayınca Almanlar bize Mark bozuyorlar. Böylece çay kurabiye alabiliyoruz.

Bazen de Moskova’dan Irkutsk’a giderken havaalanında bekleme süresi çok uzayabiliyor. Bir keresinde sekiz saat bekliyorum. Şoförümüzün yanında bulunsun abla diye verdiği bisküviler bitiyor. Terminalde Rusların açtığı tezgahlardan birinden kurabiye alıyorum. Kurabiyeyi alır almaz, uçağa çağrılıyorum. O günden beri bir yerde bekleme sürem uzadığında ya su, ya da yiyecek bir şey alıyorum. Burada yiyecek ekmeğim, içecek suyum var diye düşünerek, yiyip içmeden gidemiyorum.

Uçağın gecikme nedeni de mahkum taşınacakmış. O nedenle beklenmiş. Sibirya hala mahkumların gönderildiği, romanlara konu olan sürgün yeri. İkinci Dünya savaşında Alman esirlerde buraya yollanmış. Bizim yenilenmesinde çalıştığımız rafineriyi de zamanında Alman esirler yapmış.

Ortak ile bir ay o, bir ay ben olmak üzere dönüşümlü olarak gidip geliyoruz. Bazen de birlikte gidip ya o ya da ben kalıyoruz. İlk yıl Moskova’dan Türkiye’ye dönmek çok eziyetli oluyor. ENKA firması yıkılan parlamento binasının yapım işini almış, işi tamamlamak üzereyken THY larının bütün koltuklarını tutmuş. Türkiye’de işler var, dönmem lazım, şoföre “Beni bir havaalanına götür, orada aktarmalı bilet bakayım” diyorum. İnternetin olmadığı yıllar.

Havaalanı’nda ki tüm hava yolu şirketlerini dolanıyorum, bilet yok. Bir ara kulağıma Antalya sözü çalınıyor. Şoför “Yok abla Almati” diyor. “Git bir sor" diyorum. Çağrının yapıldığı uçak charter uçağıymış ve Antalya’ya gidiyormuş. Son üç kişi diyorlarmış. ”Abla yanında yüz dolar var mı diyor?”  “E var ne olacak?” hamal kılıklı bir adama yüz doları ve bavulu veriyorum” Adam parayı ve bavulu alıp gidiyor ve elinde biletle dönüyor. Beni uçağa götürüyor. Uçak iki katlı, içinde asansör bile var. Uçaktaki şortlu adamlar, askılı elbiseli kadınlar Antalya’ya tatile gidiyor, ben Sibirya’dan gelmiş kazaklı, botlu kadın epey dikkat çekiyorum.

Antalya havaalanında dış hatlardan çıkıp iç hatlara gitmem lazım. O zamanlar dış hatlar ile iç hatların arası bayağı bir mesafe.  Elimde bavul Antalya’nın sıcağında yürüye yürüye ölmek üzereyken iç hatlara ulaşıyorum. THY kontuarında ki hanımlar yüzüme hayretle bakıyorlar. “Sibirya’dan geliyorum, İzmir’e gitmek istiyorum” diyorum. “Tamam diyorlar, siz bir tuvalete gidip üstünüzü değiştirin, elinizi yüzünüzü yıkayıp kendinize gelin, biz bileti hallederiz diyorlar” THY’larındaki canım hanımlar beni ekonomi parasıyla Antalya’dan İstanbul’a, İstanbul’dan İzmir’e business bölümünde uçuruyorlar.

Birazda o zamanki Sibirya’da ki hayattan bahsetmek istiyorum. Daha önceden de söylediğim gibi Prestroyka’nın ilk yılları. Magasin denilen marketlerde hiç bir şey yok. Boş raflarda bizim Türk firmaları göze çarpıyor. Bir rafta, Dalan sabunları, altında birkaç Ülker bisküvisi, süt, yumurta ve de Efes Bira. Şehirde bira tankerlerle satılıyor. Tankerlerden satış, ahalinin getirdiği naylon torba, ya da plastik kaplara doldurularak yapılıyor. Şişede satılan Efes Bira büyük lüks. Bir keresinde hafta sonu eğlencesi için, -oranın tabiri ile banket- magasinden iki kasa bira almak istiyorum, kasadaki hanım, içerden yetkiliyi çağırıyor, verdiğimiz ruble sıkı sıkı kontrol ediliyor ve hanımın tezgahın üzerinden alıp kaçmayalım diye sıkı sıkı sarıldığı kasalar bize zorlukla bırakılıyor.

Sibirya günleri, kış gelmeden işleri bitirmek için, uzun çalışma saatleri ile çok stresli  geçiyor. Rus personel ve yetkililer ile iletişim, Türkçe, İngilizce, Rusça ve geriye dönüşü Rusça, İngilizce, Türkçe olarak gerçekleşiyor. İlerleyen günlerde “Dil dile değince dil öğrenilir” sözünü doğrularcasına kız arkadaş edinen işçiler Rusçayı derdini anlatacak düzeyde öğreniyorlar. Böylece Ruslar ile direk anlaşmaya başlıyorlar. Benim ve tercümanın işi kolaylaşıyor.

Ertesi yıl tekrar işe başladığımızda ekip Sibirya’ya alışmış, az çok Rusça öğrenmiş vaziyette. İşçilerin çoğu sosyalleşmiş, birer kız arkadaş edinmiş, işçi koğuşu yerine, kız arkadaşlarının evinde kalmaya başlamışlar. Bu arada nahoş hadiselerde olmuyor değil.

İşçiler kendi çaplarında ticarete bile girişmişler. Türkiye’den getirdikleri çul çaputları pazarda kız arkadaşlarına sattırıyorlar, kazandıkları üç beş kuruşu paylaşıyorlar. Deri ceket getirenler, ticarette üst seviye sayılıyor. Satışı da Azeriler vasıtası ile yapıyorlar.

Günlerden bir gün deri ceket satışında anlaşmazlık çıkıyor, içki sofrasında birbirlerine giriyorlar. Bizim işçinin kafasını merdiven basamağına vura vura kafasını dağıtıyorlar. Gerekçe de hazır, kız arkadaşıma sarktı. Cenazenin Türkiye’ye gönderilmesi, karakol ifadeleri şantiyeyi epey meşgul ediyor.

İlk geldiğimizde  şehrin Emniyet müdürü bize konuşma yapmıştı. “Bir Rus size vurursa sakın karşılık vermeyin, yere yatıp ölü taklidi yapın, kımıldarsanız, kımıldamaz hale gelene kadar size vururlar” demişti. 

Bir başka gün kafa göz dağılmış vaziyette bir başka işçi  şantiyeye geliyor. Ne oldu diye sorduğumda “Abla bu komünist karıların alayı o…., şapkayı gören girmez derlerdi doğruymuş” diyor. Hele anlat dediğimde anlatmaya başlıyor. Efendim kız arkadaşı ile güzel güzel anlaşırken, aynı anda bir başka hanıma yeşillenmiş bizimki. Rus hanımlarda biriyle birlikteyken, bir başkası ile birlikte olmazlar, ama sizin bir yamuğunuzu gördüklerinde bitirir, kendilerini özgür sayarlar, yeni ilişkilere yelken açarlar. Yok öyle sen ona buna hoplayıp zıplayacaksın, kadın senin yoluna gözleyip sadakat gösterecek. Oğlum bu ülkede devrim olmuş, kadın erkek eşitliği sağlanmış, eğitimde ileri düzeydeler, sen kim oluyorsun da aynı anda iki dalda tünemeye kalkıyorsun.

Neyse bizimki kadının evine gidiyor, kadın “Ben seni istemiyorum” diyor. Bizimki birkaç gün kadının aleyhinde atıp tutuyor, sonra da kadına olan özlemi ağır basınca kadının kapısına dayanıyor. Kadın da bu arada yeni bir erkek arkadaş edinmiş. Bizimki kapıya dayanınca yeni arkadaş bizimkini bir dövüyor, kafa göz dağılması ondanmış. “Oh olsun” diyorum. Çalışamadığı günlerin parasını kesiyorum. Hatta yemek, yatak parasını da kesiyorum. Gıkını çıkaramıyor. İlk postada da memlekete gönderiyorum.

Bu arada hanımlardan biri beni evine davet ediyor. Bizim mühendislerden birinin kız arkadaşıymış. Tercümanı alıp gidiyorum. Hanımın birkaç kız arkadaşı da gelmiş, uzun bir sofra kurmuşlar, varlarını yoklarını ortaya koymuşlar. Bir tabakta iki adet turşu, bir başkasında üç adet lahana. Ev dökülüyor, evler devletin olduğu için kira ödemiyorlarmış, Sovyetler dağıldıktan sonra da evlerin bakımını yapan olmamış, içinde oturanlarda saldım çayıra mevlam kayıra vaziyetindeler. Yokluk  her yerde kendini belli ediyor. Yemeğin ilerleyen saatlerinde votka şişeleri devrildikçe hanımlar efkarlanarak Rusbesk  şarkılar söylemeye başlıyorlar.

Tercümana bir şeyler söylüyorlar. Tercüman çeviriyor. “Madam, biz kadın olsun erkek olsun birisiyle birlikteyken bir başkası ile olmayı ahlaksızlık sayarız. Oysa sizin erkekleriniz burada bizimle birlikte oluyorlar. Sonra memlekete gidip karılarıyla birlikte oluyorlar, bu nasıl oluyor? Eşleri yokken hanımlarda Türkiye’de başkası ile mi birlikte oluyor?” diye soruyorlar. “Hanımlar bizim erkeklerimiz or…u, ama hanımların bir şey yaptığını sanmıyorum” diyorum. Bizde feodal düzen devam ediyor. Devrimi yapamadık bacılar.

İşçiler ile akşam saatlerinde sohbet ediyoruz. “Bakın diyorum, bir zamanlar İzmir’de Nato’da  görevli Amerikalı askerleri pek revaçtaydı. Evlenenler olduğu gibi, kızlarımızdan biri de –adını hala hatırlarım Mesude- öldürülmüştü. Biz şu anda Sibirya’da Amerikalı askerler gibiyiz. Dolar kazanıyorsunuz, buradaki yoksulluk içinde insanlara av olmayın” diyorum. İşçilerden biri “Abla burada yoksulluk yok, devlet bunlara her şeyi vermiş, evleri var, sıcak suları var, kaloriferleri var. Herkes yüksek okul ya da üniversite mezunu. Benim köyümde daha elektrik bile yok, bunlar hırgızlık etmiş, çalışmamışlar” diyor.

Haklı olduğu yer çok, insanların eğitim seviyesi gerçekten çok iyi. Her fırsatta bol bol kitap okuyorlar. Tramvayda, ayakta seyahat ederlerken, şoförlüğümü yapan çocuk, beni bir yere bıraktığında beklerken, hep ellerinde kitap var. Şehir kütüphanesini merak ediyorum neler var diye. Nazım Hikmet ve Aziz Nesin’i görünce gözlerim yaşarıyor. Rusçayı değilse bile Kiril alfabesini söktüğüm için kitap sırtlarını okuyabiliyorum. Tolstoy’un “Diriliş” adlı kitabını bile buluyorum. Burada adı “Yeniden Doğuş”.   

Moskova’dan, denetlemeye birinin geleceği söyleniyor. Bizim elektrik mühendisi ağabey, Dağıstanlı, çokta güzel Türkçe konuşuyor. Kendisi parti üyesiymiş. Gelecek kişinin de parti üyesi olduğunu söylüyor. Dağıstanlı ağabey, benle yaptığı tartışmalar sonucunda, benim parti manifestosunu kendinden iyi bildiğimi söylüyor. Akşam büyük odalardan birinde toplanılmış, beni de çağırıyorlar.

Moskova’dan gelen partili ile tanıştırıyorlar. İçkinin de verdiği samimiyet ile parti öz eleştirisi yapılıyor. Dağıstanlı ağabey, “Ülkeyi dışarıya bu kadar sıkı kapatmayacaktık, bir naylon çorap bile arzu nesnesi oldu” diyor. Moskova’dan gelen üye, asıl hatanın silah ve uzay yarışına bu kadar çok para harcanmayacaktı, asıl yoksulluğun nedeni bu diyor.” Bense, ”Adına Proleterya Diktatörlüğü dediniz, her ne nam  altında olursa olsun, diktatörlük, zora dayanır. Zor da dağılmanın ebesidir” diyorum.  Bu lafı Stalin zamanında söylesem, kurşuna dizerlerdi, neyse ki Prestroyka var.

Şantiye da akşamları kağıt oynuyor, fıkra anlatıyor, işin baskısında kurtulmaya çalışıyoruz. Beni de kız birader saydıklarından yakası açılmadık fıkralarda anlatılabiliyor. Ben de Rusya’ya gidiyorum dediğimde bir arkadaşımın anlattığı fıkrayı anlatıyorum.

Fıkra bu ya, Moskova’da iş görüşmesine gelen bir vatandaşımız, otelde kayıt yaptırırken resepsiyondaki görevli, otelin başka hizmetlerinden yararlanmak isteyip istemediğini soruyor. Yani odasına kadın gönderebileceğini söylüyor. Bizim ki teklife atlıyor ve kendince güzel bir gece geçiriyor. Sabahta otelden ayrılırken kendisine bin dolar ödeme yapılıyor. Bizimkinin ağzı kulaklarında, geceyi birlikte geçirdiği hanımın çok memnun kalıp parayı ödediğini düşünüyor. Bu iş bu kadarla kalmıyor, ülkeye döndüğünde arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatıyor. Gel zaman git zaman, olayı anlattığı arkadaşlarından birinin yolu da Moskova’ya düşüyor. O da aynı otele gelip kayıt yaptırıyor. Aynı hizmet ona da sunuluyor. Sabahleyin hesap kesmeye gittiğinde kendisine 100 dolar ödeniyor. Bizimki hemen itiraz ediyor. “Neden bin yerine yüz ödeniyor? Kimi Kandırıyorsunuz? Arkadaşıma ödediğiniz rakamı biliyorum, benim eksiğim ne?” diye kafa tutuyor.

Resepsiyondaki görevli kayıtlara bakıyor. “Haklısınız” diyor. “Arkadaşınıza bin dolar ödedik, arkadaşınızın eylemini tüm Moskova’ya yayınladık, sizinkini ise kapalı devre sadece otel içinde yayınladık” diyor. Herkes gülüp geçerken, taşeron arkadaşlardan biri hiç gülmüyor, “Öyle bir şey mümkün mü abla?” diyor. “Tabi mümkün, sen KGB’yi ne zannediyorsun,  her şey onların kontrolünde” diyorum.” Kimin ne yaptığını bildikleri gibi ne yapacağını bile biliyorlar” diyorum. “Rusya’ya girerken hepinizden AIDS testi istendi. Bir tek benden ve diğer mühendis hanım kızdan istenmedi. KGB bizim bir halt yemeyeceğimizi biliyor. Sizin ne olduğunuzu KGB bile biliyor” diyorum. Düşünceli bir şekilde odasına gidiyor.

Çocuklar, “Abla amma işlettin adamı, biz bile inanacaktık “ diyorlar. Bu arada arkadaşlardan biri, odadan ayrılan taşeron arkadaşın kaldığı odada kız arkadaşı ile gecelediğini ağzından kaçırıyor.

Ertesi gün akşam şantiyeden döndüğümüzde kapıya bir ilan asıldığını görüyoruz. İlanı tercüme ediyorlar. “Lütfen odalardaki yangın alarm dedektörünü sökmeyin” Bizim taşeron arkadaş, odada kayıt cihazı aramış, olsa olsa budur diyerek yangın alarmını sökmüş.

Sibirya’da çok hoş anılarda birikiyor. Mühendis ağabeylerden biri, “Sibirya’ya alışıp alışamadığımı soruyor. “Alıştım, alıştım ama, sabahları Dobra Utra  diye uyandırılmak hiç hoşuma gitmiyor” diyorum. Sabah sabah dünyanın bir ucunda oluşum, eşimden oğlumdan ayrı kalışım kafama kakılıyor gibi geliyor. Ertesi sabah telefon çaldığında ahizeyi kaldırıyorum.  “Gunaydın” diye bir ses çınlıyor kulağımda. Günaydın yerine, gunaydın da dense, bu incelik çok hoşuma gidiyor. “Spasiva” deyip kapatıyorum.

Sabahları, misafirhaneden şantiyeye Rus personelle beraber aynı servise binerek gidiyoruz. Sabah sabah radyoda çalan Rusça şarkılar dinleyerek, camdan Sovyet tipi binaları ve taygaları seyrederek giderken, mühendis arkadaşlardan biri bana dönüp   “ Abla Allah var ve bizle dalga geçiyor” diyor.” Neden?”diye soruyorum. “Abla on sene önce bize Rusya ‘da hem de Sibirya’da çalışacaksın, Ruslarla aynı otobüste işe gideceksin deseler, hadi oradan derdik” diyor. Ben de “O da bir şey mi?” diyorum. Bizim kaldığımız misafirhanenin yenileme inşaatını yapan ve de yapmaya devam edenler Çinliler. “On sen önce Çinliler Rusya’ya çalışmaya gidecek dense, üniversitede millet birbirine kafa göz dalardı” diyorum. Dünya hızla değişiyor, bildiğimiz ne varsa hızla eskiyor.

Mühendislerin kaldığı odalarda televizyon var. Akşamları Amerikan filmleri oynatıyorlar. Film İngilizce ama arkadan tek düze bir ses simultane olarak Rusçaya çeviriyor. Dublaj, alt yazı hak getire. Daha önce seyretmiş olduğum bir film olursa seyredebiliyorum, yoksa tek eğlencem kitap okumak. Kaldığım üç yıl boyunca bir türlü Türk televizyonlarını seyredecek anten sistemi kurulamıyor. Oysa Moskova’da ki şantiyelerde herkes rahat rahat Türk kanallarını seyredebiliyor.

Şantiyede futbol meraklıları var. Arada bir kendi aramızda maç yapıyoruz. Üniversitede basketin yanı sıra futbol oynamışlığım var. Takımda bende kendime yer buluyorum. Bizim antrenör Angarsk şehir takımı ile dostluk maçı bağlamış. Ruslarla maç yapacağımız için çok heyecanlıyız. İşten sonra ciddi ciddi antrenman yapıyoruz.

Maç günü şehir stadına gidiyoruz. Rusya’nın bir ucunda bizim büyük şehirlerde görebileceğimiz bir stat. Sahaya çıkıyoruz, karşı takımı görünce ben değil yedek kulübesinde oturmak, tribüne çıkıp oturuyorum. Adamlar hem en hem de boy olarak gelişkinler. Bizim takım yanlarında, kedinin yanındaki fare gibi kalıyor.

Tribünde bizim kontroller hatta Kombinat’ın başı olan büyük patronda var. Maç oynanırken votka şişeleri ortaya çıkıyor. Bildiğimiz su bardağı dolusu votka elden ele bana geliyor. Patron yollamış, içmemek çok büyük saygısızlıkmış. Bir bardak votkayı içiyorum ama, boğazım, midem nasıl yanıyor. Köpek içse ölür. Halk arasında adı zaten “Köpek Öldüren” miş. Bugün ölmezsem bir daha ölmem. Statdyum gözümün önünde yan dönüyor. Ayağa kalkıyorum. Yanımdaki mühendis arkadaş “Ne oldu diyor?” “Stadı düzeltmeye çalışıyorum” diyorum. Maç devam ediyor. İlk yarı 6-0 bitiyor. Angarsklılar bile bizim takımı tutmaya başlıyor. Allahtan karşı takım oyunu gevşetiyor, yoksa 20-0 olacağız.

İkinci yarı bir gol atmamıza izin veriyorlar. Adı üzerinde dostluk maçı. Maç 8-1 bitiyor. Forma bile değişiyorlar. Karşı takımın formalarının içine bizimkilerden üç kişi sığar. Adamlar o cüsse ile nasıl koşuyorlar, nasıl güzel oynuyorlar, görmek lazım.

Ben ise midemin ve baş dönmesinin derdindeyim. Çoluğa çocuğa rezil olmadan odama gideyim başka bir şey istemiyorum. Otobüse nasıl bindim, odaya nasıl vardım bir de bana sorun. Bir de hava soğuk üşümüşüm. Odaya gidince hayatımın hatasını yapıyorum. Sıcak duşa giriyorum. Duştan çıkıp, giyinmem ve kendimi yatağın üzerine atmamla film kopuyor. Sabah uyandığımda oda soğumuş, ben üstüm açık yatmışım ve kaskatı olmuşum. Sürünerek banyoya gidiyorum. Saç kurutma makinası ile boynumu, kollarımı açıyorum. O günden sonra sırtıma musallat olan ağrı, hayat boyu başıma bela oluyor.

Şantiyede yemekler bizim damak tadımıza uygun çıkıyor. Rus personelde bizle beraber yiyor. Önceleri, mühendislerin oturduğu iki masaya beyaz örtü örtülüyor. Sonra bizim işçiler burada mühendis işçi ayırımı yok, ya sizde bizim gibi örtüsüz masada yiyin, ya da bizim masalara da örtü örtün diye söylenince örtüler kaldırılıyor. Benim için hava hoş, ben zaten işçilerle yiyorum.

Sibirya mahrumiyet bölgesi. Un, bulgur, mercimek, pirinç, kahvaltılık malzeme Trek Turizmden kiralanan kargo uçakları ile Türkiye’den geliyor. Yerel halk lahana ve patates ile besleniyor. Kapuska ve kartoşka ikilisi. Süt bedavaya yakın, çocuklar için ise ücretsiz veriliyormuş. Yumurtada çok ucuz. Lüks sayılan tek şey dondurma, o biraz pahalı.

Et tedariki için bir çiftlik ile anlaşma yapılıyor. Her gün şantiyeden iki kişi dana kesmeye gidiyor. Sıra alüminyum ekibine gelince, onlar kesime gitmeyi reddediyor. Şehirli çocuklar, ne anlar dana kesmekten. Bu böyle olmaz deyip Türkiye’den kasap isteniyor.

Burada hırsızlık çok yaygın. Ortada en ufak bir şey bırakmaya gelmiyor. Anında yok oluyor. Bu çalıp çırpma işine de “Ali Baba” diyorlar. Demir kapılar için hırdavatçılar çarşısından özene bezene aldığım kapı kollarından ikisi takıldığı gün çalındı. Güzelim kapı kollarını doğramaya kaynaklamaya başlıyoruz, yoksa başa çıkamayacağız.

Çelik için kullandığımız boyalar iki bileşenli. İki bileşen karıştırıldıktan sonra dört saat içinde kullanılması gerekiyor. Bizim arkadaşlardan biri boyayı hazırlayıp tuvalete gidiyor, döndüğünde bakıyor ki boya kovası yok. “Oh iyi oldu abla. Akşam eve götürdüğünde donmuş boya hiçbir işine yaramayacak, bir daha yapmazlar” diyor.

Evlerin önündeki galvaniz saçtan yapılmış kulübeler görüyorum. Depo sandığım kulübeler meğer, arabalar içinmiş. Arabaları bile kaşla göz arasında götürüyorlar. Kısa duraklamalarda bile direksiyon kilidi takılıyor.

Rusya’da kaçınılmaz olarak bizimkiler ile Sibiryalı hanımlar arasında  kadın erkek ilişkileri gelişiyor. Önceleri bu kız arkadaş işine çok karşı çıkıyordum. Dünyanın bir ucuna üç kuruşun peşinde çalışmaya gelmişler, çoluğun çocuğun rızkını burada döküp saçıyorlar diye çok kızıyordum. Zaman içinde gördüm ki hem iş verimleri artıyor, hem de eğitiliyorlar. Ceket tutmayı, eve giderken çiçek almayı, mutfağa girip salata yapmayı, hatta sevmeyi belki de sevişmeyi öğreniyorlar. Bu da işin doğasında var, en azından memlekete döndüklerinde karılarını dövmezler, bu durumun karılarına bile faydası olur deyip normal karşılamaya başlıyorum.

Uçakta dönerken bizim vinç operatörlerinden biri uçakta ağlamaya başlıyor. Adamı görsen 0,1 ton ağırlığında bir babayiğit, çocuk gibi ağlıyor. Kendisini pazarda kendisi gibi 0,1 ton ağırlığında bir hanım ile görmüştüm. Hanım da vinç operatörüymüş. Burada kadınlar sıva yapıyor, vinç kullanıyor, tramvayı sürüyor, eline koca demiri alıp tramvay hattını değiştiriyor, marangoz atölyesinde  çalışıyorlar. Hepsi de tertemiz giyimli ve dudaklarında da ruj eksik değil. İş hayatında kadın erkek ayrımı yok.

Rusya’yı ayakta tutan kadınlar. Erkekler ne mi yapıyor? İçiyorlar, sabah akşam içiyorlar. Gelelim bizim ağlayan arkadaşa. Neyse adamcağıza bir şey oldu zannediyoruz. “N’oldu abi?” diye sorunca ağzından “Ben şimdi kime ya tebya lyublyu diyeceğim” sözleri dökülüyor. Türkçe de   seni seviyorum diyemiyen diller Rusça da bülbül kesiliyorlar. Bize bile söylerken, seni seviyorum diyemiyor.

Kombinatta verilen yemeklere  bizimkiler kız arkadaşlarını getirmeye başlıyorlar. Bizimkiler kız arkadaşlarıyla dans bile ediyorlar. Kaynak ustası vals yapıyor, forklift operatörü vallahi rock on roll yapıyor. Ne demişler “Eğitim şart”.

Gece ilerledikçe su gibi içilen içkiler kendini gösteriyor. Ruslar dışarda ayazda merdivenlere yatıyor, tuvalet önlerinde sızıyorlar. Tuvalete giderken üstlerinden atlıyoruz. Benim midem votkayı kaldırmıyor. Bir bardak votka önümde durup duruyor. Gecenin sonunda minibüslere biniyoruz. Şoföre kaset veriyorlar. Karışık kaset. Burada en çok Erkin Koray kasetleri seviliyor. Tarkan’ın şarkıları ise gece kulüplerinde söyleniyor.

Minibüs Angara nehri kıyısında ilerlerken nehrin donduğunu görüyoruz. Angara nehri, Baykal gölünü besleyen ana nehirlerden biri. Minibüsü durdurup arabadan inip göle koşuyoruz. Arabadan Fatih Kısaparmak’ın söylediği Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun “Karadut” şarkısı geliyor.” Karadutum, çatal karam çingenem vay” diye bizde şarkıya eşlik ediyoruz. Donmuş nehirde kayıyoruz. Bu arada patenle kayan Ruslar yanımıza geliyorlar. İçlerinden bir tanesi beni iki kolumdan tutup buz üzerinde kaydırıyor. Bir Sibirya gecesinde ben ayağımda botlar ile buzda dans ediyorum.  

Arada bir hoş olmayan durumlar olmuyor değil. Memlekete dönerken, kız arkadaş ile çekilen resimleri bavuluna koyma hatasına düşenler oluyor. Türkiye’de erkek eve dönünce bavulunu ya karısı açıyor, ya da annesi. Anneler hadi neyse de karısı açtığında resmi bulan benim büroda soluğu alıyor.

Kadınların en çok üzüldüğü şeyler, evde kaybettiği sandığı yüzüğünü resimde Rus hanımın parmağında görmek, kaybolan deri ceketini Rus hanımın sırtında görmek. İlk şok ile hepsi boşanmak istiyor. “Abla sen olsan ne yapardın?” diyorlar.

“Ben böyle bir durumda ne yaparımın cevabını yıllar önce Türkiye’nin en zor üniversitesini bitirip ekmeğimi kazanarak vermişim. Bir daha adamın yüzüne bakmamak kaydıyla işi bitiririm” diyorum. “Sizin de yapacağınız işler vardır. Çalışan yüzlerce kadın evde yemek yapacak, çocuklarına bakacak yardımcı arıyor, sizde bir işin ucundan tutar, bir yandan çalışır, diğer yandan nafaka alır,  çocuklarınıza bakarsınız” diyorum. Hiçbir kadın buna cesaret edemiyor, evde oturmak, ihaneti sineye çekmek kolaylarına geliyor. “O zaman susun diyorum, sonsuza kadar susun ve de benim başıma gelip sızlanmayın.

Bir arkadaşımızı kız arkadaşı ile birlikteyken kalp krizinden kaybediyoruz. Herkesin morali çok bozuluyor. Ölüm olunca insan önce kendini düşünüyor. Şantiyedekiler arkadaşımız için üzülseler de yüzlerinden anlıyorum ki aynı şey başımıza gelirsenin endişesi var. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. “Kardeşler boş verin, hepinize Allah böyle ölüm nasip etsin, arkadaşımız mutlu öldü diye teselli bulun “ diyorum. Akıllarından geçen dillenince kendilerine geliyorlar. Yapılacak çok iş var. Arkadaşımızın eşyaları toplanacak, cenaze ile birlikte Türkiye’ye gönderilecek.” Dikkat edin” diyorum. “Bavulda resim falan olmasın” Bavula dantel çamaşırını koyan kız arkadaş bile gördük. “Kadın kadının kurdudur” demişler. 

 Rusya’da kadın erkek eşitliği sağlanırken, sınıfsız toplum içinde uğraş verilmiş. Bu nedenle mühendis ile işçi bir tutuluyor. Rus kızları da bu nedenle, bu mühendis, bu işçi diye ayrım yapmadan gönlünün istediği ile birlikte oluyor. Bu arada evliliklerde oluyor. Mühendisi seçen şanslı, Türkiye’de alıştığı konforu bulabiliyor. Kaloriferi sıcak suyu olan evde oturabiliyor, istediği gibi giyinebiliyor. Gerçi giyimden pek anladıkları söylenemez. Kırmızı kazağın altına mor etek, ördek yeşili kazağın altına fuşya pantolon giyebiliyorlar. Hele bantlı pabuçları çorapla giymeleri yok mu anlamak mümkün değil.

İşçi ile evlenen kız ise, Bitlis’in bir köyüne gelin gidebiliyor. Çeşmeden eve su taşımaya, ocakta odun yakmaya birkaç ay dayandıktan sonra ne yazık ki geriye dönüyor. Aşk aşk da, aşk da bir yere kadar.

Kursk şantiyesinde bir problem olmuş. Ortak ile beraber durum tespiti için gitmemiz isteniyor. Moskova’dan Kursk’a tren ile gidiyoruz. Rusya’da ray araları 1,520 mt, Oysa bizim ülkemizde 1,435 mt olan standart ölçü kullanılıyor. O nedenle arada ki 10 cm, vagonlarda bir metreye yakın genişlik sağlayabiliyor. Bütün gece yol gidiyoruz. İki kanepe ortasındaki masada  çay takımı var. Gümüş taklidi zarflar içinde porselen çay takımı. Havlu ve peçete için ayrıca cüzi bir miktar bedel ödeniyor. Parayı ödediğimiz hanıma üstü kalsın diyoruz. Bir telaş paranın üstünü verip yanımızda kaçarcasına ayrılıyor. Bahşiş bile almaya çekiniyorlar. Peçeteler ve havlular kanaviçe ile işlenmiş.

Kursk’ta ki şantiyede akşam düğünümüz var deniyor. Bizim güney-doğu illerinden bir delikanlı postanedeki hanım kızın gönlünü çalmış. Gelin kızımız beş aylık hamile. Düğünde kızımız çok rahat, arkadaşları ile gülüp oynuyor. Bizim kara yağız delikanlı sanki kendi hamile kalmış gibi mahcup, başı önünde, durmadan terini siliyor. Sonradan öğreniyorum ki hanım kızı aile kabul etmemiş, doğan çocuk oğlan olduğu için çocuğu alı koyup kızı göndermek istemişler.  Bayağı diplomatik kriz çıkmış, sonunda kızımız çocuğu alıp ülkesine dönmüş.

Sovyet rejimi, herkes için tek çizgi çekmiş. Asgari konforu sağlamaya çalışmış. İşçisi de memuru da, teknik personeli de aynı şartlarda yaşıyor. Okul, hastane, barınma ücretsiz. Yazları on beş gün daça denilen yazlıkta kalma hakları var.

Aslında kültür olarak benziyoruz. Irkutsk’da ki Etnografya Müzesi’ni gezdiğimde bunu daha iyi anlıyorum. Ucu dantelli perdeler, kanaviçe yastıklar, örgü kazaklar. Sanki bir Anadolu kasabasındaymışsınız hissi veriyor.  

Şantiyenin sabah 8:00 akşam 8:00 temposunda çalışırken, çalışanlara nefes aldırmak için on beş günde bir verilen Pazar tatilinde aktiviteler düzenleniyor.

Birinde Baykal gölünde tekne gezisi yapıyoruz. Tekneden indikten sonra, kamyonla şantiyeden taşınan masa, sandalyelere oturuyoruz, mangalda pişen etleri afiyetle yiyoruz. O arada karşı dağda beyaz upuzun üç adet  nesne ilerliyor. Dikkatle bakınca bunların roket olduğunu görüyoruz. Ruslar bunların nükleer başlıklı füzeler olduğunu ve dağların içindeki hangarlarda muhafaza edildiğini söylüyor.     "Bunlar böyle arada bir gezmeye mi çıkıyorlar?” diye soruyorum. Gülüyorlar. Muhtemelen Kazakistan’da yeni üretilenlerden olduğunu söylüyorlar. Ne yani dünyanın korkulu rüyası bu füzeler üç bin kilometreden fazla yolu böyle, güpegündüz milletin gözü önünde tıngır mıngır mı taşıyorlar? Biz bu felakete bu kadar mı yakınız? Hele röntgen ile kaynak ölçümü yapan ekip havada çok fazla radyasyon var deyip duruyordu. Kanser olmasak bari.

Gelelim bizim kalfa ile olan hikayelerimize. Bir gün şantiyede mühendisler odasında otururken, makine mühendisi ağabeyimiz kapıyı aralayarak “Çocuklar, 1 angström ne kadar eder? diye soruyor. Sene 1994 internet yok, herkes birbirine soruyor, hatırlayan yok. Birkaç dakika sonra angströmü soran ağabey geri geliyor. Çocuklar 1 Angström çok küçük bir birimmiş, bir milyon angström anca 0,1 mm ediyor diyor.

Dışarı çıktığımda kalfaya denk geliyorum. “Gel gel hele” diyorum “Buyur abla diye” koşturuyor. “Bak ben mühendis odasına gidiyorum, birazdan arkamdan gel, rastgele birini sor. Ben sana kalfa 1 angström ne eder diye soracağım, sende bir milyon angström 0,1 mm eder diyeceksin” diyorum. Ne diyeceğini bir güzel ezberletip odaya geri dönüyorum.

Çok geçmeden kalfa geliyor, mühendislerden birini soruyor, ben de kalfaya soruyu soruyorum. Bizim artist elindeki telsizin anteniyle kafasını kaşıyor, biraz düşünüyor, “Abla 1 angström bir bok etmez, ama bir milyon angström 0,1 mm eder” deyip gidiyor.

Bizim mühendislerin hepsi şoka giriyor. Kimi okulda bir yığın lüzumsuz bilgi öğretiliyor, işe yarayanlar öğretilmiyor, bak adama şak diye cevabını verdi diyor. Kimisi de kalfanın beyin byteları boş, ne duysa hafızaya kaydediyor diyorlar. Dışarı çıktığımda kalfa milletin ne dediğini merak etmiş bekliyor. İçerdeki konuşmaları anlatıyorum. “ Sen öyle degerli bir ablasan ki, beni mühendislerin yanında onere etmişsindir” diyor. Kalfanın bana olan sempatisi bir kat daha artıyor.

Açık havada boya işleri yaparken, korkunç bir yağmur başlıyor. Bir gün, iki gün, üç gün hiç durmadan yağıyor. Bu yağmur ne zaman diner diye Ruslara soruyoruz. Allah bilirmiş, yağmur durunca da kar başlarmış. Canım çok sıkılıyor. İşler öylece ortada kalacak. Odada sıkıntı içinde otururken kalfa geliyor. “Neyin var abla ?” diyor. “Görmüyor musun yağmuru, canımıza okuyor” diyorum. “Senin itikadın yoktur abla ama bizim oralarda delikli demir okunarak yağmur kesilir” diyor. Kalfa güneydoğu illerinden birinden, şıh olduğunu söyler ama ben onun şıhlığına pek takılmam, o da benim seküler olmama takılmaz, birbirimizi idare edip gidiyoruz bir şekilde.

“Yemişim itikadını kalfa, hele söyle şu delikli demir işini” diyorum. Tarifi veriyor. Ben demiri hazırlatıyorum, dua kısmı sana ait deyip atölyenin olduğu kısma gidiyorum. Yağmurdan çalışma olmadığı için atölyede kimseler yok, sadece bizim Bişar, ortalığı topluyor. “Bişar, bana bir lama bul” diyorum. Lamadan bol ne var ki, hemen bulup veriyor. “Makineyi çalıştır delik deleceğiz” diyorum. “Yağmur mu keseceksin abla?” diyor. Bak sen Bişar’da biliyor yağmur kesmesini. “He ya yağmur keseceğim” diyorum. “Kaç delik deleyim abla?” diyor. Çocukken söylediğimiz bir bilmece geliyor aklıma. “Yedi delikli tokmak bunu bilemeyen ahmak?” “Yedi delik del diyorum” Delikler deliniyor. Bu arada kalfa geliyor. Şaloma ile ısıttığımız lamayı yerdeki su birikintisine “kes yağmur, kes yağmur, kes yağmur” diyerek batırıyoruz. Bu işlemi üç kere daha yapıyoruz. Sonra da kalfa demiri eline alıp, içinden bir dua okuyor. Duanın sonunda demiri yere bırakıyor veeee mucize oluyor, yağmur duruyor. Bir hafta yağmur yağmıyor. Biz boya işlerini bitiriyoruz. Kar yağmaya başlıyor. Başta Ruslar olmak üzere herkes şaşkın, ben herkesten daha şaşkınım, tek şaşırmayan kalfa ile Bişar.

Millet bizle dalga geçiyor.” KGB peşinizde, Rusya’nın ekolojik dengesini bozdunuz” diyorlar. O yıl Sibirya maceramız böylece sona eriyor.

Döndükten bir süre sonra kalfa İzmir’de ki büroya ziyaretime geliyor. Bir iki hoş beş ediyoruz. Ben bir yandan bir yere teklif hazırlıyor, bir yandan da kalfaya  kısa kısa cevaplar veriyorum.  “Abla bak hele beni bir dinleyesen” diyor. “Sen o işi alırsan merak etme, beni bir dinleyesen diyor”. Elimdeki işi bırakıyor, karşısına geçiyorum.

“Abla ben buralara sığamıyorum” diyor. Tanya yengemizi çok özlemiş, onsuz duramıyormuş. “Saçmalama” diyorum. “Yaşandı bitti, b….u çıkarmanın alemi yok, çoluğun var, çocuğun var” diyorum. “Abla ben şerefsiz evladı değilim, çoluğumu çocuğumu senden fazla düşünüyorum, evi onlara bırakacağım, emekli maaşımı da oğluma vekalet vereceğim onlara bırakacağım. Tanya kanıma buyruk” diyor. Vay kalfa, “”Kanına buyruk” ha. 

Tanya yengemiz, bizim iş yaptığımız rafinerinin, yani koca kombinatın mekanik işler daire başkanı, makine mühendisi, çok hoş bir hanım. Kalfa beni eve davet ettiğinde tanışmıştım. Eve giderken kalfa, yengen sever diye karanfil almış, eve gittiğimizde de mutfağa girmiş salata yapmıştı.

Tanya yenge beni çok sevmiş, oğlunun kilisede yapılan düğününe davet ediyor. Pazar günü kiliseye gidiyorum. Bizim kalfa bıyıklarını kesmiş, lacivert takım elbise giymiş, kayınpeder kadrosundan misafirleri karşılıyor. “Abla orası da Allah’ın evidir” diyor. Meryem ananın bizim dinde ki kutsallığından söz ediyor. “Bana anlatma kalfacım, Meryem Suresi’ni bende biliyorum. Kim neye inanırsa benim kabulüm, yeter ki  kimse beni zorlamasın” diyorum. Tanya yenge ramazanda  oruç tutuyor. Bunu da  kalfa ile birlikte aynı şeyi hissetmek için yaptığını, onunla birlikte sahura kalkmaktan hoşnut olduğunu söylüyor. Ey aşk sen nelere kadirsin.

Kalfa gitmeyi kafaya koymuş, baharı beklemeye niyeti yok. Ben gene de kalfaya “Bak gitmemize şunun şurasında birkaç ay kaldı, yapma etme” nutukları çekiyorum. “Ne var bu kadar vazgeçilmez olan?” diyorum.

“Bak abla sana bir şey anlatayım” diyor. Kalfa Tanya yengemiz ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra, bir gün banyoya giriyor ki, yengemiz leğenin içinde çamaşır yıkıyor. Bizimki “Bu ne hal ? “ diyor. Kadında  “Sana söyleyemedim, çamaşır makinası bozuldu, epeydir elde yıkıyorum” diyor.

“Abla bir zoruma gitti” diyor. “Neresinden baksan ben bir işçi parçasıyım, koskoca bir kombinatın müdürü, mühendis kadın benim kirli çoraplarımı yıkıyor” diyor. Kalfa hemen makinayı tamire götürüyor, makine çoktan ölmüş, motoru yapılacak gibi değil. “Sordum buraların en iyi markası nedir?” diyor. Ariston demişler. Şantiyeden kamyoneti, yanına da parayı alıp, Irkutsk’a gidiyor. Makinayı yüklenip eve getirip, çalışır vaziyete getiriyor.

Akşam olunca yengemiz eve geliyor, kalfa hiç ses etmiyor. Kadın, banyoya girip makinayı görünce bu ne diyor? “Dedim ona ki, bu benim sana hadayamdır (hediye demek istiyor)” diyor. Kadın “Bu kadar büyük hediye olmaz” diyor. Bizimki de “Sen beni evine almışan, koynuna almışan, biz bir olmuşaz, bu sana çok değildir” diyor. Kadın fiyatını soruyor. Kalfa söylemek istemiyor, yemin billah fiyatı söyletiyor.

Ertesi günü kadıncağız eve geldiğinde çantasından bir zarf çıkarıyor, paranın yarısını veriyor. “Ben kocamda olsan bu kadar büyük bir hediyeyi kabul edemem bari yarısını ödememe izin ver” diyor.

“Abla, sen söyle, bu kadına ölünmez mi? diyor.” Buradaki kadınlar adamın ciğerini sökme derdinde, bir de onların zihniyetine bakasın” diyor. “Ne diyeyim kalfa,  devrim dediğin böyle bir şey işte. Kadın erkek eşitliği böyle bir şey, aşk, saygı böyle bir şey”

“Doğru diyon abla, Lenin bunlara çok şey vermiş ama bu namussuzlar çalışmamış, çalmış çırpmışlar, memleketlerini böyle böyle batırmışlar. Bak biz de Atatürk’ün kıymetini bilmiyoruz, göreceksin biz de batacağız” diyor. “Eh kalfa tüm bu konuşmayı Atatürk ile Lenin’e bağladın ya, sen çok yaşa” diyorum.

O yıl kalfa, Sibirya’ya hepimizden önce gidiyor. Şirket ile de konuşmuş. Bizler gelmeden önce depoyu, ambarı gözden geçirip hazırlık yapayım demiş, onlarda peki demişler.

Bizim kalfa Rusça’sını ilerletiyor, her şeyini bırakıp bir ceketini alarak eşinden boşanıyor, yengemiz ile evleniyor. Rus vatandaşı bile oluyor. Türkiye’ye dönüşümüzde Moskova’da birkaç gün kalıyorum. Bu arada bir iş için kalfada geliyor. Gelmişken Kızıl Meydan’a gidelim diyoruz. Şantiyenin arabasından Bolşoy Tiyatrosu önünde iniyoruz. Karl Marks’ın heykeli önünden geçiyoruz. Kızıl Meydan’ı görmek beni çok heyecanlandırıyor. Rüya’da gibiyim. Meçhul Asker anıtı, önünde yanan meşale, literatürden tanıdığım adamların mezarları ve Lenin’in mozolesi.

Karşıda Aziz Vasil Kilisesi var. İnsanlar burada kiliselere koşar olmuşlar. Kiliselerde, tütsüler, dualar, ilahiler yoğun bir şekilde sürüyor.  Birkaç gelin ve damat Kızıl Meydan’da dolaşıyorlar.  Meydanda görkemli bir bina daha var. GUM Mağazaları. Bu mağazalar Rusyanın Devlet Mağazaları. Günümüzün  AVM’leri. GUM mağazaları parti parti renove ediliyor. Yenilenmesi biten yerlerde marka mağazalar açılmış.. Benetton mağazasının önünde upuzun kuyruk var. Yirmişer kişilik gruplar halinde içeri alınıyorlar.

Lenin’in mozolesi önünde çok az kişi var. İleriki yıllarda gezmeye gittiğimde bir saat kuyrukta beklemiştim. O zamanlar milletin Rusya’ya uzak durduğu yıllar. Lenin’i ziyaret etmek üzere kuyruğa giriyoruz. İçeri alınıyoruz. Ağır ağır vakar içinde cam fanus içindeki Lenin’in etrafında ilerliyoruz. Kalfa benden birkaç kişi önde. Birden bir gürültü oluyor, Rusça sert sesler ve bizim kalfanın davudi ses, herkes hişt diyor, sus diyor, ilerlemeye devam ediyoruz.

Dışarı çıktığımızda kalfaya ne olduğunu soruyorum. Ağır ağır ilerlerken bizimki durmuş, Fatiha suresini okumaya kalkmış. Askerlerde durma ilerle diye bunu uyarmışlar. “İlahi kalfa, adam ateist, ne Fatihası okuyorsun sen?” diyorum. “Abla, adam bunca işler yapmış, Rusya’yı adam etmiş, böyle böyük bir adam bir Elham’ı hak etmiyor mu? diyor. Ah Lenin ah.

 

Feryal Bekdik

Aralık 2023 ANKARA