Moskova

Moskova
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2026 Cuma

Tarihi değiştiren adam


 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rus halkının büyük bölümü çoktan unutsa da 11 Mart dünya tarihinin akışını değiştiren ve sonuçları günümüzde bile hissedilen bir olayın yıl dönümü.

Bundan tam 41 yıl önce, 11 Mart 1985 tarihinde Mihail Gorbaçov’un iktidara gelmesi önce ülkesi Sovyetler Birliği’nde, daha uluslararası alanda deprem niteliğindeki değişimin o anda fark edilmeyen ilk adımıydı. Zaten bazı Rus yorumcular 11 Mart 1985’i Sovyetler Birliği’nin sonunun başlangıcı olarak görüyor.

Rusya’daki analizlerde, Gorbaçov’un iktidara gelişinden “SSCB tarihinin son bölümünü başlatan olay” diye söz ediliyor.

İlginç olan, Sovyetlerin dağılmasının üzerinden bir hayli zaman geçmesine ve Gorbaçov’un da hayatını kaybetmesine rağmen bu konunun dar bir çevrede de olsa hâlâ tartışılması. Rus halkının gözünde Gorbaçov “SSCB’yi dağıtan, Batı’ya fazla taviz veren, Rus tarihinin en kötü yöneticilerinden biriydi.”

Bazı Rus tarihçiler ise, Gorbaçov’un aslında çöküşün nedeni değil sonucu olduğu görüşünde. Bu kişilere göre onun iktidara geldiği 1980’lerin ortasında ekonomi zaten durma noktasına gelmişti, Afganistan’daki savaşın maliyeti çok ağırdı, yönetici sınıf çok yaşlılardan oluşuyordu ve sistem reform baskısı altındaydı. Bu yüzden Gorbaçov’un seçilmesi değişim ihtiyacının sembolü olarak görülüyordu.

Rusya’da geçen yıl yapılan bir ankette katılımcıların yüzde 65’i “Gorbaçov iktidara gelmeseydi bugün hayat daha iyi olurdu” görüşünü dile getirmişti. Aynı ankete katılanların yüzde 25’i SSCB’nin çöküşünün liderden bağımsız olarak zaten kaçınılmaz olduğunu söyledi. Gorbaçov’un liderliğini olumlu değerlendirenlerin oranı sadece yüzde beş.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasıyla iki kutuplu dünya düzeni yıkıldı ve dengeler Batı lehine bozuldu. Bu depremin sonuçları, aradan geçen 35 yılda bile o kadar hissediliyor ki, insanın aklına ister istemez, “Sovyetler yaşasaydı ABD ve İsrail İran’a bu kadar fütursuzca saldırabilir miydi” sorusu takılıyor.

Fotoğraf: Gorbaçov’un Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri seçilmesinin ertesi günü çıkan Pravda gazetesi. pikabu.ru

8 Haziran 2025 Pazar

10 soruda Lenin Mozolesi

 


Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

1-Lenin Mozolesi nedir?

1-Lenin Mozolesi (Мавзолей Ленина), Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin’in naaşının sergilendiği anıt mezardır. Moskova’nın kalbindeki Kızıl Meydan’da, Kremlin duvarının hemen önünde yer alır. 1917 Devrimi’nin önderine gösterilen saygının göstergesi olarak tasarlanmıştır. Sadece bir bedenin değil, bir ideolojinin, bir dönemin ve bir kültürün hafızasıdır.

2-Mozole ne zaman inşa edildi?

2-Lenin’in 21 Ocak 1924’teki ölümünün ardından geçici bir ahşap yapı olarak inşa edildi. Bugünkü granit ve mermerden yapılmış kalıcı yapı ise 1930 yılında tamamlandı. Sovyet mimar Aleksey Şçusev tarafından tasarlandı ve 16 ayda tamamlandı. 12 metre yüksekliğindeki üç katlı yapı üç bin 200 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Yapımında 10 bin ton ağırlığında kırmızı granit, siyah-gri labradorit ve kuvarsit taşları kullanıldı.

3-Lenin neden gömülmedi?

3-Lenin’in halk tarafından “ölümsüz bir lider” olarak anılması, naaşının açık şekilde sergilenmesi fikrini beraberinde getirdi. Stalin başta olmak üzere Sovyet yönetimi, Lenin’in bedeni üzerinden bir kült inşa etti. Bu, dini olmayan bir kutsallık inşasının da bir parçasıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanı olasılığına karşı naaş geçici olarak Tyumen kentine götürüldü.

4-Naaş nasıl muhafaza ediliyor?

4-Lenin’in bedeni, özel kimyasallar kullanılarak mumyalandı. Belirli aralıklarla yenilenen tıbbi bakımlarla bozulmadan korunuyor. Mozolenin zemin katındaki özel odada, cam bir lahit içinde sergileniyor. Bu işlemler, Sovyet döneminde geliştirilen özel bir “biyokoruma” teknolojisiyle yürütülüyor.

5-Mozole Sovyet dönemindeki anlamı neydi?

5-Lenin Mozolesi, sadece bir anıt değil, Sovyet ideolojisinin önemli bir simgesiydi. Resmî törenler, askeri geçitler ve devlet liderlerinin selamlamaları çoğunlukla mozole tribününden yapılırdı. Lenin’in bedeni aynı zamanda rejimin sürekliliğini sembolize ederdi.

6-Stalin de burada mıydı?

6-Evet, Josef Stalin 1953’te öldüğünde Lenin’in yanına yerleştirildi. Ancak 1956’da başlayan Stalin’in izlerini silme süreci kapsamında naaşı 1961 yılında mozole dışına, Kremlin Duvarı Mezarlığı’na taşındı. Bu, Sovyetlerdeki yeni yönetimin Stalin’le arasına mesafe koymasını simgeleyen bir adımdı.

7-Mozoleye ziyaret serbest mi?

7-Evet, halka açıktır ve ücretsiz ziyaret edilebilir. Ancak güvenlik önlemleri yüksektir. Ziyaretçiler sırayla içeri alınır, sessizlik ve saygı beklenir, içeride fotoğraf çekmek ya da duraklamak yasaktır. Önümüzdeki ay restorasyon çalışması yapılacağı için mozole iki yıl ziyarete kapalı olacak. Bu nedenle şu günlerde mozole önünde uzun kuyruklar var. Kesin bir sayı vermek güç olsa da açıldığı günden bu yana mozoleyi 130 milyondan fazla kişinin ziyaret ettiği düşünülüyor.

8-Ruslar mozole için ne düşünüyor?

8-Görüşler oldukça farklı. Bazı Ruslar Lenin’i ulusal tarihin ayrılmaz bir parçası ve entelektüel bir figür olarak görmeye devam ediyor. Ancak bazıları onun yerinin artık bir mezar olması gerektiğini ve gömülmesinin daha doğru olacağını savunuyor. Mozolenin geleceği hâlâ tartışmalı bir konu olsa da genel eğilim korunmasından yana.

9-Putin’in Lenin Mozolesi’ne yaklaşımı nasıl?

9-Devlet Başkanı Vladimir Putin, Lenin’i bazı alanlarda, örneğin Sovyetler Birliği’nin kuruluş ve özellikle Ukrayna konusunda sert şekilde eleştirmesine rağmen mozoleye müdahale etmekten kaçındı. Bu konunun “ulusal birlik” açısından hassas olduğunu belirterek, şimdilik varlığının korunması gerektiğini söyledi.

10-Lenin Mozolesi’nin dış dünyada etkisi oldu mu?

10-Mozole, 20. yüzyıl boyunca sosyalist ülkelerdeki pek çok liderin anıt mezarına ilham kaynağı oldu. Mao Zedong’un Pekin’deki mozolesi, Ho Şi Minh’in Hanoi’deki anıtı ve Kim Il-sung’un Pyongyang’daki Kumsusan Sarayı bu geleneğin izinden giden yapılar arasında.

1 Şubat 2025 Cumartesi

Moskova'nın düştüğü gün


Hakan Aksay

Kaynak: https://t24.com.tr/

 

Amerikalılar, gözünü Moskova'nın tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş, illa orada bir McDonald's şubesi açmak istiyordu

Bir kez daha anladım ki, hayatın farkına varmak için yavaşlamak gerek.

Çok hızlı bir tempoda koştuğunu düşünsen de.

Son günlerin telaşı arasında defalarca fren yapıp bugünü anlamaya, bazen de geçmişi hatırlamaya çalıştım.

Dün tam da işler güçler bitmiş ve Moskova’daki “sıcak kış” ortamında merkezde biraz dolaşmaya çıkmıştım ki…

Kulağıma bir şeyler çalındı, gülüşen insanların tekrarladıkları bir sayı…

35… 35 mi? 35 yıl mı geçmiş? O kadar oldu mu yahu?

Durdum.

Bir yanımda Puşkin.

Yani ünlü Rus şairin 1880’de yapılmış o tarihi heykeli.

Asla Kızıl Meydan’ın gölgesinde kaybolmaması gereken bir meydandayım, Puşkin Meydanı’nda…

Her yer ışıl ışıl. Moskova yeni yılı kutlamaya devam ediyor.

Zaten “Çin yeni yılı” da bu hafta başladı…

Bayram havası sürüyor…

Hiç sormayın “savaş oralarda hissedilmiyor mu?” diye şimdi, bu yazıda o konuya girmemeye çalışacağım.

Puşkin’in yüzünü çevirdiği yana dönüyorum; arada Tverskaya (eski adıyla Gorki) Caddesi…

Ve işte karşı tarafta bir sürü anı var… Özel olanlar da bana kalsın bugün.

Ama şuradaki “Vkusno i Toçka” (“Lezzetli ve Nokta”) tabelası yok mu… Orada bir durmam lazım.

Durmam ve 35 yıl geriye gitmem…

Çünkü dün, o günün 35. yıldönümü imiş.

Bir Sovyet komünistinin deyişiyle, “Moskova’nın düştüğü gün”ün…

* * *

1990…

SSCB çatırdıyor ama daha yıkılmamış.

Amerikalılar, gözünü Sovyetler'e, üstelik başkent Moskova'ya, hem de şehrin tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş! İlla orada bir McDonald's şubesi açmak istiyorlar.

Hem de o kadar iddialılar ki... Açılacak şube, dünyanın en büyüğü olacak.

Olacak şey değil!..

Mitingler, protestolar, imza kampanyaları gırla gidiyor.

“Emperyalistleri Moskova'nın merkezine sokmayız!”

31 Ocak 1990!

“Yoldaşlar” yenildi!

Emperyalistler Puşkin Meydanı'nda futbol sahası gibi kocaman bir McDonald's açtılar.

“Kahrolsun yerli işbirlikçiler!”

Kahrolsun, tabii, kahrolsun da...

Herkes illa McDonald's'a gitmek istiyor.

Bolşevik bir arkadaşım karşımda kükrüyor:

“Sen ki eskiden komünisttin! Nasıl gidersin oraya? Utanmaz sıkılmaz mısın?”

“Ama şeyy... Aslında ben tek başıma gitmem de... Yani herkes oraya gidelim diye ısrar edince...”

“Seni işbirlikçi! Kızları götürecek başka şey bulamadın mı!”

“Ah, evet. Emperyalist mekânlara aşkların tadı başka!”

“Yazıklar olsun!..”

* * *

Meteliksiz geçen öğrencilik dönemim 80'lerde kalmış. 90'ların başında, en azından, o hiç dönemediğim köşeye biraz olsun yaklaştığım hissiyle moralim yüksek.

Artık tanıştığım kızları restorana davet etmekten çekinmiyorum.

Fakat, o da ne! Reddediyorlar. Önerdiğim restoranlara gitmek istemiyorlar.

Daha iyi, daha pahalı olanlara çağırıyorum. I-ıh, yine veto yiyorum.

“McDonald's”, diyorlar. “Şimdi herkes oraya gidiyor. Çok ilginçmiş!”

Yüzümü buruşturuyorum.

Neşemin kaçmasının altında “fast food” konusunda ilkesel bir duruş yok. Hamburgerlerden nefret etme falan gibi bir tercih meselesi de değil. İdeolojik-siyasi ölçüt mü? Yok yok, o da değil.

Benim derdim başka.

McDonald's'a gidersek saatlerce kuyruk beklememiz gerekecek. Bende ise geleneksel Rus sabrı yok.

Bu arada dönem “spekülatif çözümler” dönemi. Kısa sürede “McDonald's kuyruğunda sıra satan üçkağıtçılar” türemiş.

Birileri sıraya gidip önlere geldiğinde arkadaşları da arkadaki bedbahtlara “şu kadar rubleye sıra başına geçme fırsatı” diyorlar.

Ne kadar ayıp!

Ama “toplumsal olarak” kınadığım bu olgudan, pratikte yararlandığımı yıllar sonra burada ifşa ediyorum.

* * *

Sovyetler o günden neredeyse tam bir yıl sonra dağıldı.

McDonald's yüzlerce şube açtı Rusya’da.

Ruslar öylesine benimsediler ki onu… Rusya'dan Antalya'ya giden turist ailelerin çocuklarının “Aa, bakın, burada da bizim McDonald's var!" diye çığlıklar attığını duymuştum…

Sonra Rusya ile Batı'nın arası Ukrayna yüzünden bozulunca önce Moskova cezalar kesti McDonald's şubelerine.

Sonra yaptırımlar genişleyince, başka bir sürü ünlü Batılı şirket gibi o da Rusya’yı terk etme kararı aldı.

Bir süre sessizlikten sonra… Baktık aynı şubeler, bu arada şimdi Puşkin’in önünden baktığım o devasa yer de “Vkusno i Toçka” adıyla aynı ürünleri sunmayı sürdürüyor.

Yalnızca artık her şey Rus!..

Hayat devam ediyor işte.

Ben bütün bunları hatırlayıp yine duygularıma ölçmeye çalışırken yanıma Rus gençler yaklaşıyor. Buralı değiller belli.

“Triumf (Zafer) Meydanı nerede acaba?” diyor aralarında en oturaklı olanı.

“Buradan 5-6 yüz metre ilerleyin, sonra metro işaretini görünce alt geçitten sol tarafa geçersiniz” diyorum.

Teşekkür edip ayrılıyorlar.

Ben onların duymayacağı bir sesle mırıldanıyorum:

“Triumf falan değil aslında o meydanın adı, gençler, Mayakovski’dir! Hâlâ heykeli durur orada. Ona da bir selam verin geçerken.”

Vermezler… Ve duymazlar…

Şart da değil vermeleri ve duymaları…

Zaman hızlı akıp gidiyor.

Geçmiş denilen şey arşivlerde kalıyor…

Bir de yaşayanların anılarında…

27 Aralık 2024 Cuma

Sovyetler Birliği'nin dağılması


Vikipedi, özgür ansiklopedi

 

Sovyetler Birliği'nin dağılması, 25 Aralık 1991 tarihinde, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'un istifa etmesinin ardından Sovyetler Birliği'ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla 26 Aralık 1991'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağıldığı olaydır.

 

Sovyetler Birliği'nin dağılması

1980'li yılların sonuna gelindiğinde Sovyetler Birliği'nin Batı Bloğu ile girdiği silahlanma yarışından yorgun düştüğü açıktı.

Öyle ki bu amansız yarış Sovyetler'in ekonomisinde tamiri imkânsız büyük yaralar açmış, birliğin parçalanmasındaki en önemli unsuru oluşturmuştur.

Durdurulamayan bu parçalanma süreci, 1985 yılında Mihail Gorbaçov'un birliğin başkanı olmasıyla bu süreci durdurmak için yeni önlem paketleri ortaya atılmasına yol açmıştı.

 

Glasnost ve Perestroyka 

Temelde Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılandırma) olarak kendini gösteren bu politikalar bazı ekonomik, sosyal ve siyasal hakların verilmesi ve bu konularda daha esnek bir yönetim anlayışının benimsenmesi prensibini içeriyordu.

Ancak bu politikalar zaten parçalanmakta olan birliği bir arada tutmaya yetmedi.

Aksine, süreci hızlandırıcı etki yaptı.

Glasnost ve Perestroyka'nın sağladığı özgürlük ortamından yararlanan tüm bastırılmış görüşler daha rahat çalışabilecekleri göreceli olarak liberal ortama kavuştular.

Bu durumdan rahatsız olan ve Sovyetler'in eskisi gibi yönetilmesini savunan bazı generaller ve politbüro üyeleri Mihail Gorbaçov'a karşı darbe girişiminde bulundu. 

Boris Yeltsin tarafından engellendiği ileri sürülen bu darbe, birliğin birkaç ay içinde parçalanmasına yol açtı.

 

Bağımsız Devletler Topluluğu

Aralık 1991 yılında bir araya gelen Belarus, Ukrayna ve Rusya başkanları Sovyetler Birliği'ni feshettiklerini ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu'nun kurulduğunu karara bağladılar.

Böylelikle bu tarihten itibaren Avrupa ve Asya'nın siyasi haritası değişmiştir.

1917'de temelleri atılan ve 1922'de kurulan Sovyetler Birliği'nin dağılması ve yerini Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)'na bırakması dönemin en önemli olaylarındandır.

 

Leninizm'den çıkış

1990 yılının ilk aylarında Sovyetler Birliği'nde Stalinizm'den çıkışın ötesinde, Leninizm'den çıkışın somut adımları atıldı.

1990 Şubat ayının kitlesel demokrasi yürüyüşleri, Gorbaçov'un bir yıl önce iddia ettiğinin tam tersini savunarak, SBKP'nin anayasa güvencesi altındaki öncü rolünü ve iktidar tekelini kaldırmaya girişmesi, Doğu Avrupa'da komünist partilerin hızla iktidardan uzaklaşmaları ve Doğu Almanya'nın Batı Almanya'yla birleşmesi, Sovyet tipi sosyalizmin hızla sonuna yaklaştığına işaret ediyordu.

 

"İkinci Şubat Devrimi"

1990'da "İkinci Şubat Devrimi" olarak adlandırılan gelişmeler sonunda, Gorbaçov parti sosyalizminden devlet sosyalizmine geçebilmek için SBKP'nin seçme ve yasama yetkilerini seçilmiş kurullara ve referanduma devretme girişimini sürdürdü.

Şubat ayı Moskova ve Leningrad'da reform taraftarlarının büyük sokak gösterilerine şahit oldu. 

SBKP'den bağımsız partiler, işçi dernekleri ve cepheler hızla ortaya çıktılar.

SBKP içinde de farklı kanatlar açıkça örgütlenmeye başladılar.

Bu ortamda Gorbaçov, gerçek iktidarı SBKP'den devlet aygıtına devredebilecek bir başkanlık sistemi önerdi.

Bu öneri, bir kişinin elinde aşırı yetki toplanmasının sonuçlarından ürken "demokratlar" ve özerklik ya da bağımsızlık arzulayan ulusal federasyonların tepkisiyle karşılaştı.

1990 Şubat'ından itibaren, Perestroyka ve Glasnost'un tutarsızlıklarını sık sık eleştirmekle beraber, Ligaçev'in önderliğini yaptığı muhafazakâr kanada karşı kendisini desteklemekten de geri durmayan reformistlerle Gorbaçov'un ilişkileri hızla bozuldu.

17 Mart'ta yapılan birlik referandumu esas desteğini kasaba, köyler ve Müslüman çoğunluklu cumhuriyetlerde buluyordu.

 

İkinci Gorbaçov dönemi

Bunun ardından ikinci Gorbaçov dönemi olarak da adlandırılan, Şevardnadze, Şatalin, Abalkin, Afanasiev, Moskova Belediye Başkanı Yeltsin ve radikal-demokrat aydınların büyük bölümüyle ilişkileri koparıp, bir merkez partisi oluşturmak çabaları ağırlık kazandı. 

1990 yaz aylarında açıkça ortaya çıkan bu kopuşun doruk noktası, Dışişleri Bakanı Şevardnadze'nin 1990 Aralık ayında "darbe tehlikesinin" altını çizerek istifa etmesi oldu.

"500 günlük plan"

İktisadi planda reform konusunda çıkan anlaşmazlıklar ve özellikle "500 günlük plan" adıyla kabul edilip, birkaç ay içinde rafa kaldırılan Abalkin'in hızla serbest fiyat sistemine geçilmesini öngören reform planı ayrı bir anlaşmazlık konusuydu.

İktisadi yaşamın hızla felce uğraması karşısında prestij ve popülaritesini büyük ölçüde yitiren Gorbaçov, böyle bir planın yaratacağı halk tepkisinden ürküyordu.

Bu dönemde Gorbaçov'un en büyük destekçileri ABD ve Batı Avrupa ülkeleri yöneticileri ve kamuoyu ve uluslararası finans çevreleri oldu.

Bu çevreler için Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle ortaya çıkacak olan kaosu engelleyebilecek tek güç olarak algılanıyordu.

Aynı zamanda nükleer ve konvansiyonel silahların azaltılması konusunda da somut adımlar atılmaya devam edildi. 1990 yılları başında İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan NATO-Varşova Paktı çatışması fiilen sona eriyordu.

1990 yaz aylarından itibaren Gorbaçov'un yakın çevresini, devlet teknokrasisi olarak adlandırılan ve askeri sanayi sektöründe (VPK) yetişmiş teknokratlar almaya başladı. 

Sovyet devlet iktidarının sancağı olan Ordu-KGB-SBKP üçlüsü arasında köprü görevi gören VPK teknokratlarının önde gelen isimlerinden Pavlov başbakanlığa geldi.

Planlı ekonomiyi tedricen terk edip, güdümlü ekonomiye geçmeye çalışan bu kesimin temel kaygıları ulusal özerklik ve bağımsızlık arzularının hızla genişlediği Sovyetler Birliği'ni kurtarmak ve aynı zamanda devleti elde tutmaktı.

1991 yılı başından itibaren ordu ve KGB'nin bundan sonra SBKP'den değil, sadece hükûmet ve devletten emir alması ilkesi benimsendi.

Riga'da yer alan özgürlük anıtı Letonya'nın SSCB'den bağımsızlığını ilan etmesini sembolize ediyor.

Ordu ve SBKP içinde Gorbaçov'u devreden çıkarıp otoriter, muhafazakâr bir yönetim oluşturmayı savunanlar, bunu ilk kez Sovyet ordusunun Vilnius'a yaptığı kanlı müdahale ile ifade ettiler.

Bunun ardından Baltık Cumhuriyetlerindeki ayrılıkçı eğilimler daha da güçlendi ve üç cumhuriyetin parlamentoları birbirleri ardından bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Siyasal planda Çernobil olarak değerlendirilen Vilnius'a müdahale, Birliğin sonunu hızlandırdı.

 

Birliği kurtarma çabaları

Gorbaçov 1990 yılının sonlarında Sovyetler Birliği'nin tüm cumhuriyetlerine yenilenmiş birlik federasyonu için referandum çağrısında bulundu.

Sovyet liderinin bu çağrısına 9 cumhuriyet olumlu yanıt verdi.

17 Mart 1991'de Rusya SFSC, Belarus SSC, Ukrayna SSC, Kazakistan SSC, Kırgızistan SSC, Tacikistan SSC, Türkmenistan SSC, Özbekistan SSC ve Azerbaycan SSC'nde Sovyetler Birliği'nin korunması konusunda referandum (Sovyetler Birliği Referandumu 1991) düzenlendi.

%80 katılımın olduğu referandumda halkın %77'si Sovyetler Birliği'nin korunması yönünde oy kullandı.

Diğer altı cumhuriyette ise merkezi hükûmetler oylamayı reddetmesine rağmen, yerel Sovyet konseyleri seçim sandıkları kurdu. 

Estonya SSC, Letonya SSC, Litvanya SSC, Moldova SSC, Gürcistan SSC ve Ermenistan SSC hükûmetleri halklarına referandumu boykot etmeleri çağrısında bulundu.

Ermenistan ve Gürcistan'da katılım düşük olurken diğer cumhuriyetlerde geçerli sayılabilecek bir katılım oldu.

Bu ülkelerde de birlik lehine sonuç çıktı.

Ancak bağımsızlık yanlısı hükûmetler bu referandumu meşru kabul etmediler.

1991 Nisan ayında on beş cumhuriyetten sadece dokuzunun imzaladığı yeni "Egemen Devletler Birliği" antlaşmasının ömrü birkaç ay sürdü.

Üye devletlerin istedikleri zaman federasyonu terk edebilecekleri belirtilen yeni birlik şartnamesiyle beraber, merkezi hükûmet aldığı bir dizi kararla, pazar ekonomisine doğru gidişi frenleyip, yeniden sıkı bir merkezi denetim sistemi getirmeye çalıştı.

Bu ise üretim ve özellikle dağıtım sisteminin daha da fazla felç olmasına yol açtı.

Üretimin azalmasının yanında, fiyatlar ve dış borç hızla arttı.

Buna tepki olarak Rusya federasyonunun başkanlığına seçilen Yeltsin ve Leningrad Belediye Başkanı Sobçak, merkezi otoritenin yetkilerini sınırlayıcı bir dizi önlem aldılar.

 

Gorbaçov'un meşruiyet temeli giderek yok olmaya başladı

SSCB'nin temel direğini oluşturan Rusya federasyonu üzerindeki idari denetimini kısmen kaybeden merkezi hükûmetin ve onunla beraber Gorbaçov'un meşruiyet temeli giderek yok olmaya başladı.

Gorbaçov yaz aylarında yeniden liberal kanada yakınlaşmaya çalıştı ve "9+1" olarak adlandırılan Yeni Birlik Anlaşması'nın 20 Ağustos'ta imzalanması için çaba gösterdi.

1991 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yönetici rolü kaldırıldı.

Haziran 1991'de ilk çok partili seçim yapıldı.

Ancak Ağustos 1991'de KGB başkanı, bazı Politbüro üyeleri ve generaller ülkenin çökmekte olduğunu fark ederek darbe girişiminde bulundular.

Darbeciler amaçlarından hemen vazgeçseler de bu girişim diğer cumhuriyetlerde tedirginlik yarattı ve ayrılıklarını ilan etmelerine sebep oldu.

 

1991 Sovyet darbe girişimi

Sovyetler Birliği'nin ve onun temsil ettiği tüm idari ve ideolojik özelliklerin sonu, Sovyet ordusu, KGB ve SBKP'nin üst yöneticilerinden bir kısmının, "9+1" anlaşmasının imzalanmasından bir gün önce, 19 Ağustos 1991'de bir hükûmet darbesiyle yönetime el koymaya teşebbüs etmeleriyle geldi.

"Kamu Selamet Komitesi" adı altında, merkezini Kruçkov, Yazov ve Pugo, yani Ordu, KGB ve İçişleri Bakanlığı üçlüsünün oluşturduğu cunta, Gorbaçov'un direnişiyle karşılaştı.

Ordu ve KGB içinde umdukları desteği bulamayan darbeciler, iki gün içinde tüm yönetimi kaybettiler.

Askerî birliklerin bir kısmı Moskova ve Leningrad'da sokağa dökülen halkın yanında yer aldı.

Saray duvarı üzerindeki SSCB yazısı Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından kaldırıldı.

Rusya federasyonunun meclis binasında darbeye karşı direndiğini açıklayan ve genel oyla seçilmiş Rusya federasyonu Cumhurbaşkanı Yeltsin, tüm idari ve askeri yetkilerin Rusya federasyonunda geçici olarak toplandığını ilan etti.

Darbecilerin Kırım'da yazlık evinde kalmaya mecbur ettikleri Gorbaçov'un Moskova'ya dönmesini sağladı.

Darbeci önderler tutuklanırken, Gorbaçov, SBKP Genel Sekreterliği'nden istifa etti.

Ortaya çıkan iktidar boşluğunu hızla kendi şahsiyeti etrafında toplayan Yeltsin, SBKP'nin yasaklandığını ve partinin tüm malvarlığına el konduğunu ilân etti. 

Sovyetler Birliği, 26 Aralık 1991'de Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti'nin üst meclisi Milletler Sovyeti'nin aldığı karar ile resmen dağıldı.

 

Dağılma

Darbeyi izleyen birkaç ay içinde 1917 Ekim Devrimi'yle açılan tarih sayfası hızla son buldu.

Sovyet önderlerinin isimlerini taşıyan kentler, Çarlık Rusyası sırasında taşıdıkları isimlere döndüler. 

Rusya orak-çekiçli bayrağı bırakıp beyaz-mavi- kırmızılı eski bayrağı benimsedi.

Ardından Rusya Federasyonu başta olmak üzere Sovyetler Birliği'ni oluşturan federasyonlar bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Gorbaçov'un 1985'te iş başına gelmesiyle başlayan süreç 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin tarihe karışmasıyla son buldu.

Onun yerini Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında geçici olarak birleşen, hem kendi aralarında hem kendi içlerinde ulusal-etnik çatışmaların hızla büyüdüğü büyük ölçüde bağımsız cumhuriyetler aldı.

 

Sonuçları

Rus erkeklerinin yaşam süresinde 1980'lerin sonlarından itibaren Glasnost ile birlikte gerçekleşen ekonomik liberalizasyonla eş zamanlı olarak başlayan düşüş, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ile daha da kötüleşmiştir.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının sonuçları ve bu sonuçların bir bütün olarak negatif mi yoksa pozitif mi olduğu, Sovyet tarih yazımının en çok tartışılan alanlarından biri ve kapitalizm ile serbest piyasa ekonomisi eleştirisinin önemli bir parçasıdır. 

Ekonomik bağların dağılmayı izleyen kopması, Eski Sovyet ülkeleri ve eski Doğu Bloku’nda Büyük Buhran'dan bile daha şiddetli bir ekonomik kriz ve yaşam standartlarında "daha önce görülmemiş" bir düşüşe sebep oldu. 

Yoksulluk ve ekonomik eşitsizlik 1988 yılından itibaren artmaya başlamıştı ve 1991'de büyük bir ivme kazandı, tüm eski Sosyalist ülkelerdeki Gini oranı ortalama 9 puan yükseldi. 

Eski Sovyet ülkelerinin neredeyse hepsi birliğin dağılması ile hala önüne geçilememiş bir şekilde "geri kaldı"; öyle ki, bu ülkelerin bazılarının dağılmadan önceki durumlarına yetişmesinin 50 yıldan fazla süreceği tahmin edilmektedir.

Sina Akşin'e göre, Rusya'nın sosyalizmden kapitalizme geçişi "tam bir felaket oldu."  

1991'den 1998'e değin Rus ekonomisi her yıl daha da geriledi. 

Ürünler toplanamadığı ya da dağıtılamadığı için açlık çekildi.

Sağlık hizmetlerindeki aksamalar da eklenince, Rusların ömürleri kısaldı.

1990'da orta ve büyük boyutta 30.000 fabrika varken bu sayının 5.000'e düşmesinin etkisiyle işsizlik çok kısa sürede drastik bir artış gösterdi ve aniden işsiz kalan milyonlarca insanın izlediği yollar daha büyük ayrı sorunları da türetti; eski KGB ve polis memurları ve Kızıl Ordu askerlerinin istikrarlı bir iş arayışı içerisinde mafyanın saflarını doldurması ile suç oranları Rus tarihinde görülmemiş bir artış gösterdi, stabil bir gelecek için umutlarını kaybeden çok sayıda üniversite mezunu kız aracılığıyla aynısı fuhuş oranları için de gerçekleşti. 

Evsizlik drastik bir şekilde yükseldi, öyle ki, 1993'te her on çocuktan birisi sokakta yatıyordu.

Dağılmadan önce Rusya'da 10.700 hastane vardı, bu sayı kısa süre içerisinde 5.400'e düştü. 

Verem ve bebek ölümleri "üçüncü dünya düzeylerine ulaştı", 1990 ve 1998 yılları arasında 3,4 milyon bebek ölümü gerçekleşti. 

1991'de Sovyetler Birliği'nde 2.000 difteri vakası meydana gelmişti; 1991 ve 1998 arasında ise Bağımsız Devletler Topluluğu'nda 200.000 kadar vaka bildirildi ve yaklaşık 5.000 kişi öldü. 

Hastanelere benzer bir şekilde okulların sayısı da yaklaşık 70.000 iken 42.600'e kadar geriledi. 

Dağılmanın hemen ardından Rusya'nın gayri safi yurt içi hasılası yarı yarıya düştü. 

Bunalım 1998'de zirve yaptı.

Rus rublesinin değeri hızla düştü ve Rusya dış borcunu ödeyemez hale geldi.

Rus menkul kıymetler borsası dibe vurdu.

Hükûmet rublenin uluslararası piyasada satışını durdurdu.

Bu noktada Rusya halkının %90'ı yoksulluk sınırının altında yaşıyordu.

Yeltsin'in görevinden istifa etmesi ve yerine 26 Mart 1999'da Vladimir Putin'in gelmesi ile bu negatif etkiler geri çevrilmeye başladı.

Rus ekonomisi yaklaşık 10 yıldır ilk kez büyüme gördü, Komünist Parti'yle de işbirliği yapılarak yerel, bölgesel makamların, oligarkların güçleri sınırlandı ve yolsuzlukları kovuşturuldu.

Rusya bir karma ekonomi modeli izleyerek yeniden gelişmeye ve büyümeye başladı, G7'lere katılması ile topluluk G8 adını aldı.

Bunlara rağmen, özellikle fakirlik ve suç başta olmak üzere dağılmanın sebep olduğu sorunlar günümüzde Rusya'da, ilk yıllara göre daha küçük ancak hala büyük bir ölçüde devam etmektedir, 2014'te Rusya'ya karşı başlatılan ekonomik yaptırımlar da bu sorunların büyümesi için yeni bir tetikleyici olmuştur.

 

Eski Sovyet ülkelerinde Sovyetler Birliği nostaljisi

Eski Sovyet ülkelerinde dağılma ve etkilerine yönelik kamuoyu değişiklik göstermektedir.

Ermenistan halkının %12'si dağılmanın hayatları üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu söylerken, %66'sı olumsuz bir etkisi olduğunu söylemiştir.

Kırgızistan'da, %16 olumlu etkiye, %61 ise olumsuz etkiye sahip olduğunu söylemiştir.

Tacikistan'da ise aynı oranlar sırasıyla %27 ve %52'dir. 

Ukrayna halkının %72'si dağılmadan beri hayatın dağılma öncesine göre kötüleştiğini düşünmektedir. 

Levada Merkezi tarafından 1991'den beri her yıl gerçekleştirilen anketlerin her birinde Rusların büyük çoğunluğu birliğin dağılmasından pişmanlık duyduğunu belirtmiştir.

2019'da bu oran %66'ya kadar yükselmiştir. 

2019 tarihli bir ankete göre Rusların %59'u Sovyet hükûmetinin "sıradan insanlarla da ilgilendiğine", 2020 tarihli bir başka ankete göre ise Rusların %75'i, Sovyet döneminin ülkelerinin tarihinin "en iyi zamanı" olduğuna inanmaktadır. 

Bir bütün olarak, eski Sovyet ülkelerinin vatandaşlarının %25'i dağılmanın ülkelerini olumlu, %51'i ise olumsuz etkilediğini söylemektedir.

Ek olarak, Sovyet dönemini yaşamış olan daha yaşlı nesiller genellikle kapitalizme yönelik daha negatif ve Sovyetler Birliği'ne yönelik daha pozitif görüşler sergilemeye meyillidirler.

25 Aralık 2024 Çarşamba

Tarihin kırılma anı

 

Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Sovyetler Birliği’nin 74 yaşında yıkılması, 20. yüzyılın en önemli olaylarından başında geliyor.

Son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un televizyona çıkarak istifa ettiğini açıkladığı 25 Aralık 1991 Sovyetler Birliği’nin resmen dağıldığı tarih olarak kabul ediliyor. Dev imparatorluğun parçalanması sadece Sovyet topraklarında değil, uluslararası alanda da pek çok değişikliğin tetikleyicisi oldu. Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyet bağımsız ülkelere dönüşürken iki kutuplu dünya düzeni son buldu. Bu bakış açısıyla, 25 Aralık 1991’de tarihin akışı değişmeseydi, belki de günümüzde, örneğin Orta Doğu’daki gelişmelerin hiçbiri yaşanmayacaktı ya da mesela Rusya-Ukrayna savaşı çıkmayacaktı.

Yuriy Levda şirketinin 2019 yılında yaptığı anketine göre Rusya halkının yüzde 49’u, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının utanç ve üzüntü kaynağı olduğunu düşünüyor.

Günümüzde Rusya topraklarında yaşayanların yaklaşık yarısının üzüldüğü dağılmanın nedeni neydi?

Kanımca, birinci neden Batı ile girişilen üstünlük ve rekabet mücadelesinin sonucu kaynakların silahlanma ve uzay çalışmalarına aktarılması.

Buna bağlı olarak, sosyalizmi kurma misyonunu üstlenen ve önemli başarılar da elde eden Sovyetler Birliği’ni yönetenlerin zamanla oligarşik bir yapıya dönüşmesi ve halkla bağlarının kopması. Ayrıcalıklı bir sınıf haline gelen yöneticiler halkın gündelik ihtiyaçlarını göz ardı edince devletle vatandaş arasında uçurum oluşmaya başladı. Önceliği uzaya ve silahlanmaya veren yöneticiler özel mağazalardan alışveriş yaparken, piyasada bulunmayan basit bir malla, örneğin domates ya da muzla karşılaşma umuduyla vatandaşlar naylon torbalarını yanından ayıramıyordu. Bir zamanlar gururla ve özveriyle devletle beraber sosyalizmi kurma mücadelesi veren halk yöneticilerin sahip oldukları ayrıcalıkları ve kendi kötü hayatlarını görünce ideallerinden vazgeçmeye, kendini çekmeye başladı. Heyecanı kalmayan, aldatılmış hisseden ve motivasyonunu kaybeden insanların çalışması için bir neden kalmadı.

O günleri gözümüzde canlandırabilmek için bir örnek…

1980’lerin sonunda tüketim malları açısından Moskova’da durum şöyleydi:

Büyük mağazalardan birinin kapısından giriyorsunuz, belki yüz metre boyunca bomboş rafları seyrederek kapıdan elleri boş halde çıkıyorsunuz.

Ya da ender de olsa aynı mağazada bir kuyruk görüyorsunuz, bir daha ne zaman karşılaşacağınızı bilmediğiniz için o anda neyin satıldığını bile bilmeden, ihtiyacınız olup olmadığını sorgulamadan hemen kuyruğa dahil oluyorsunuz. (Tabii, kuyruk sırası size geldiğinde, o gün çalışmak zorunda kalmasının acısını sizden çıkan tezgahtarın hakaretlerini de yutmanız gerekiyordu.)

Moskova’da yaşadığım o günlerde bir Batı ülkesinden ithal edilen çamaşır deterjanı görünce bir daha bulamam korkusuyla iki yıl yetecek deterjan stoklamıştım…

Benzer şekilde, o günlerde Doğu Almanya’da KGB görevlisi olan günümüzün lideri Vladimir Putin ve eşinin ülkeye dönüş yaparken eski çamaşır makinesini yanlarında getirmesinin nedeni farklı değildi.

Sovyet halkının, önceleri umut olarak gördüğü ve desteklediği Mihail Gorbaçov’un kısa sürede düş kırıklığına ve nefret edilen bir figüre dönüşmesinin nedeni de tüketim malları sıkıntısına bir türlü çözüm bulamamasıydı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasında elbette dış nedenler de vardı ama bunlar da kısmen yine iç nedenlere bağlıydı.

Batı’nın amansız ambargosuna ek olarak petrol fiyatlarının düşmesinin Sovyetlerde yıkıma yol açmasının nedeni, ekonominin enerji kaynaklarının ihracına bağlı olmasıydı. Burada da kaynakların belirli alanlara kaydırılması tercihinin yol açtığı sorun karşımıza çıkıyor.

74 yıl ayakta kalan Sovyetlerin yıkılması Batı’da “kapitalizmin komünizmi yenilgiye uğratması” olarak gösteriliyor.

Ama bu doğru değil.

Değil çünkü ne Sovyetleri yöneten ayrıcalıklı sınıfın ne de Komünist Parti’nin de artık komünizmle bağlantısı kalmıştı. Dolayısıyla ideolojik bir yenilgiden söz etmek olanaksız, olsa olsa komünist görünümlü bir sistemin yıkılışından bahsedilebilir.

Peki, yıkılışından 33 yıl sonra Rus halkı o günleri neden özlemle anıyor?

Birincisi, dünyaya kafa tutan bir ülkenin, iki süper güçten birinin vatandaşıydılar, bu yüzden gururluydular. İkincisi, devlet bir “baba” gibi herkesin yardımına koşuyordu. Örneğin, küçük ve kalitesiz de olsa, kimi zaman birkaç aile paylaşmak zorunda da kalsa, herkesin başını sokacak bir evi vardı. Elektrik, su ve doğal gaz gibi hizmetlerden sembolik bir ücret alınıyordu.

Sovyetler Birliği yıkılınca “devlet baba” kayboldu, yerini piyasa ekonomisi aldı ve vatandaşlar kendilerini sokağa atılmış çocuk gibi hissetmeye başladı, 1980’lere mal yokluğunun damgasını vurmasını ise-ankete bakılacak olursa-pek hatırlayan kalmadı.

Peki, Sovyetleri Gorbaçov’u mu yıktı?

74 yıllık bir imparatorluğun dağılmasının sorumluluğunu, son altı yılında iktidar koltuğuna oturan kişinin sırtına yüklemek “tıkır tıkır işleyen bir makineyi o bozdu” anlamına gelir.

Elbette Gorbaçov’un da büyük sorumluluğu vardı; hastaya koyduğu teşhis doğruydu ama iş tedaviye gelince eli ayağı birbirine dolanmış, kafası karışmış, kararlı hareket edememişti.

Ama “Sovyetleri o yıktı” demek sorunları halının altına süpürmek olur.

15 Aralık 2024 Pazar

Şi Cinping'in ilham kaynağı Rus romanı: "Ne Yapmalı?"


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Çin lideri Şi Cinping, ilham kaynağı olarak sıkça Rus edebiyatına atıfta bulunuyor. The New York Times’ta yayımlanan bir analizde, Şi’nin gençlik yıllarında Nikolay Çernişevski’nin “Ne Yapmalı?” adlı romanını okuyarak etkilendiği belirtiliyor.

Şi Cinping, Ekim ayında Kazan’da düzenlenen BRICS Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, bu romandaki kahramanların azim ve irade gücünden bahsetmişti.

Şi, “Ne kadar zorlu bir dönem olursa, o kadar kararlı bir mücadele yürütmek, değişimlere cesurca karşılık vermek gerekir” ifadelerini kullanarak, Çernişevski’nin devrimci ruhuna vurgu yaptı.

Romanda Şi’nin dikkatini çeken karakter, başkahramanlardan biri olan Rahmetov oldu. Rahmetov, iradesini güçlendirmek için spor yapan, ağır fiziksel işler yapan ve hatta çiviler üzerinde uyuyarak kendini disipline eden bir karakter olarak betimleniyor.

Şi Cinping, gençlik yıllarında Mao Zedong’un “Kültür Devrimi” çağrısı üzerine köyde yaşarken bu karakterden etkilendiğini ve iradesini güçlendirmek için soğuk duş almak, döşeksiz yatmak gibi uygulamalarda bulunduğunu anlatmıştı.

Şi Cinping’in Rus edebiyatına ilgisi yalnızca Çernişevski ile sınırlı değil. Çin lideri, Aleksandr Puşkin, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Mihail Şolohov gibi yazarları da okuduğunu belirtiyor.

Rusça bildiği de belirtilen Şi, Dostoyevski’yi derinlikli, Tolstoy’u ise kapsamlı bir yazar olarak nitelendirerek, Tolstoy’u daha çok tercih ettiğini söylemişti.

Analistler, Şi Cinping’in devrimci ruhu teşvik eden bu alıntıları, ABD’nin etkisini azaltmak ve BRICS ülkeleri arasında dayanışmayı artırmak amacıyla yaptığını ifade ediyor.

4 Aralık 2024 Çarşamba

Naziler SSCB'de neden 'faşist' olarak adlandırılıyordu?


Boris Egorov 

Kaynak: https://www.rbth.com/

 

Naziler SSCB'de 'faşist' olarak adlandırılıyordu. 

Bunun başlıca nedeni, ideolojik bir düşmana karşı 'sosyalist' kelimesinin kullanılmasından kaçınılmasıydı.

Alman Nasyonal Sosyalizmi ve İtalyan faşizmi.

Bu iki ideolojinin benzerliğine rağmen, Alman Nasyonal Sosyalizmi ve İtalyan Faşizmi arasında bir dizi önemli fark vardır.

Ancak, Sovyetler Birliği'nde, Batı'nın aksine, Hitler'in takipçileri Nasyonal Sosyalistler veya Naziler olarak bilinmiyordu.

Bunun başlıca nedeni, ideolojik bir düşmanla ilgili olarak 'sosyalist' kelimesini kullanma konusundaki isteksizlikti.

Joseph Stalin, 6 Kasım 1941'de Moskova İşçi Temsilcileri Konseyi'nin tören toplantısında bu konuda ayrıntılı olarak konuştu :

"Alman işgalcilere... genellikle 'faşistler' denir. Hitlerciler... bunu yanlış görüyor ve inatla kendilerine 'nasyonal sosyalistler' demeye devam ediyorlar... Avrupa'yı yağmalayan ve sosyalist devletimize alçakça bir saldırı düzenleyen Alman işgalcilerin partisinin bir sosyalist parti olduğuna bizi inandırmak istiyorlar."

"Hitlerciler sosyalist olarak kabul edilebilir mi? Hayır, edilemez. Gerçekte Naziler, işçi sınıfını ve Avrupa halklarını temel demokratik özgürlüklerinden mahrum bırakan, sosyalizmin yeminli düşmanlarıdır," demişti Sovyet lideri.

Stalin'e göre bu "kuduz emperyalistler ve en vahşi gericiler" "haydut emperyalist özlerini" gizlemek için "sosyalist" cübbesine bürünüyorlar: "Kargalar tavus kuşu tüylerine ne kadar bürünürlerse bürünsünler, karga olmaktan kurtulamazlar."

7 Ekim 2024 Pazartesi

"Putin dışarıda 'savaşçı', içeride 'şefkatli' hükümdar"


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Bugün 72 yaşına basacak olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in kamuya yansıyan imajının evrimi, "Minchenko Consulting" tarafından hazırlanan bir raporda detaylı şekilde analiz edildi. Rapora göre, Putin'in kamuoyundaki imajı son 25 yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Uzmanlar, Putin’in kariyerinde baskın olan imajının "savaşçı-hükümdar" olduğunu belirtiyor. Bu imaj, özellikle 1999’da başkanlık görevine başladığı dönemde, halkın ve devletin ihtiyacı olan lider tipiyle örtüşüyordu. Putin, Boris Yeltsin döneminin sonlarına doğru, zayıflayan ve halk desteğini kaybeden bir "hükümdar" yerine güçlü, kararlı ve tehditlere karşı vatandaşlarını koruyan bir lider olarak halkın karşısına çıktı.

Raporda, *Minchenko Consulting* başkanı Yevgeny Minchenko’nun metodolojisine göre, politikacılar Carl Jung’un arketiplerine benzer şekilde farklı gruplara ayrılıyor. Örneğin, Boris Yeltsin’in kariyerinin başında "isyancı" olarak tanımlandığı ve yerleşik düzenle mücadele ettiği belirtiliyor. Putin ise bu dönemde bir "savaşçı" olarak ortaya çıktı. Yeltsin'in aksine, Putin’in motivasyonu yıkım değil, koruma ve savunma üzerine kurulu. Halkın ve devletin ihtiyaç duyduğu güvenlik ve düzenin sağlanmasında Putin, halkın beklentilerini karşılayan bir lider olarak görüldü.

Ancak 2000’li yılların ortalarına gelindiğinde, Putin’in "savaşçı" imajı yavaş yavaş "şefkatli hükümdar" kimliğiyle birleşmeye başladı. Uzmanlar, Putin’in bu yeni imajının özellikle sosyal politikalar ve vatandaşlarla olan ilişkilerinde kendini gösterdiğini belirtiyor. Örneğin, "anne sermayesi" gibi sosyal girişimler, Putin’in halkın refahına verdiği önemi vurgulayan politikalar arasında yer aldı. Bu dönemde Putin, halka yakın, onların endişelerini anlayan ve dinleyen bir lider olarak kendini konumlandırdı, ancak aynı zamanda otoritesini de korudu. 

Rapora göre, Putin’in dış dünyaya yönelik imajı ise farklı bir çizgide ilerledi. 2007 yılında Münih'te yaptığı konuşma, Batı’ya karşı sert bir eleştiri olarak kabul edildi ve Putin bu dönemde uluslararası arenada bir "isyancı" gibi algılandı. Ancak raporda, bu konuşmanın içerik olarak "isyancı" görünmesine rağmen, Putin’in temel imajının hâlâ "savaşçı" olarak kaldığı belirtiliyor. Batı’da "isyancı" olarak algılansa da, Putin’in amacı mevcut uluslararası sistemi yıkmak değil, onu yeniden şekillendirmek ve Rusya’nın çıkarlarını savunan daha adil bir düzene katkıda bulunmaktı.

Son yıllarda ise Putin’in imajında "yaratıcı hükümdar" unsuru daha fazla öne çıkmaya başladı. Bu imaj, hem iç hem de dış politikada Rusya’nın yeni bir düzen kurma çabasını temsil ediyor. Putin, ülkede yeni kurallar getiren, yerleşik düzeni modernize eden ve yeni bir elit sınıfı şekillendiren bir lider olarak tanımlanıyor. Raporda, Putin’in hem iç hem de dış politikada bu farklı imajları dengeleyerek hareket ettiği ve iç kamuoyunda "şefkatli hükümdar", dış dünyada ise "savaşçı" olarak kalmaya devam ettiği vurgulanıyor. 

Uzmanlar, Putin’in bu çok katmanlı imajının özellikle Global Güney ve Doğu ülkelerinde daha olumlu karşılandığını belirtiyor. "İsyancı" imajının Batı’da daha fazla öne çıktığına dikkat çekerken, aslında Putin’in kendi halkı için her zaman bir "savaşçı-hükümdar" ve "yaratıcı lider" olarak hareket ettiğini savunuyorlar.

3 Aralık 2023 Pazar

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

 

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

“Kissinger’e de kalmadı dünya,” diyorum.

“Evet, ya! Bu yılın 27 Mayıs’ında 100 yaşına girmişti,” diyor Vladimir İvanoviç.

“Herkese bu kadar uzun yaşamak nasip olmuyor doğrusu.”

Nixon döneminin Dışişleri Bakanı, dünya ve Amerikan diplomasisinin en tartışmalı ismi Henry Kissinger 100 yaşında yaşamını yitirmişti.

Diplomasi dünyasının tartışmalı bir ismiydi.

Cumhuriyetçi başkanlarla çalışmış, uluslararası siyasetin hem teorisini, hem de pratiğini yapmıştı.

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum:

“Bizim ritüellerimizde cenaze namazını kıldıran imam cemaate sorar, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ diye. Kötü bilinse de cemaat ‘iyi biliriz’ diye bağırarak cevap verir. Tersi pek nadiren olur.”

Geleneklerimizde ölenin arkasından konuşulmaz diye bir şey var, ama nasıl anlatmak gerekir?

Zor iş velhasıl…

Henry Kissinger, kendi ülkesinde her kesimden siyasetçinin övgüyle söz ettiği,  hayranlık duyduğu ve hatta kahramanlaştırdığı kurt bir politikacıydı, ancak gerçek şu ki dünyanın geri kalan kısmında isminden pek hayırla bahsedilmiyordu.

Beraber yürüdüğü bütün diğer siyasi aktörler zaman içinde tarih sahnesinden silinmiş olsalar da o, 100 yaşına, yani yaşamının sonuna kadar uluslararası siyasette önemli bir figür olmayı başarmıştı.

Ölümünün ardından hemen hemen bütün devlet insanı mesajlar yayınladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soğuk Savaş sonrasında Moskova'yla daha yakın ilişkileri savunan Kissinger'ı "bilge ve ileri görüşlü bir devlet adamı" olarak anmış.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise "Çin halkının eski ve iyi bir dostu" ifadelerini kullanmış.

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev de "Kissinger'ın gerçekleri dikkate aldığını ve yalnızca ABD politikasının kurallarını takip etmekle kalmadığını" belirtmiş. “Şimdi onun gibi insanlardan ne Beyaz Saray’da ne de Batı dünyasında eser kalmadı” ifadelerini kullanmış.

Ve daha pek çok benzer mesaj…

Bunlar yaşamını yitiren bu önemli diplomatın arkasından nezaketen sarf edilen diplomatik sözler midir sadece?

Yoksa?

Bilemiyorum.

***

Heinz Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923'te Almanya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Kissinger’in ailesi, 1938 yılında Nazi baskısı nedeniyle Almanya’dan kaçıp ABD'ye yerleşmişti. 1943'te Amerikan vatandaşı olmuştu.

Arkasından İkinci Dünya savaşında orduda görev yapmış, Harvard'da okumuş, akademisyen olmuştu.

Dış politikada Amerikan hükümetine danışmanlık yapıyordu.

John F. Kennedy'den Joseph R. Biden Jr.'a kadar 12 başkana - bu görevi yürütenlerin dörtte birinden fazlasına - danışmanlık yaptı.

1960'lı ve 70'li yıllarda ABD dış politikasına yön veren en önemli aktörlerdendi.

1969'da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'un ulusal güvenlik danışmanı oldu. Dış politikada reelpolitik olarak adlandırılan ulusal çıkarlara dayalı pragmatik bir yol izledi.

Bismarck’ın ‘reel politik’ anlayışını acımasızca pratiğe döken bir diplomat olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Kissinger, Nixon'un 1972'de Çin'e ve Sovyetler Birliği'ne tarihi ziyaretlerini organize eden isimdi. Bu ziyaretler ABD'nin gerilimi azaltmayı öngören yumuşama politikasının ilk adımlarıydı.

ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki düşmanları Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin yumuşatılmasında gayreti oldu.

1973'te ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.

Böylece ABD'nin ülke sınırları içinde doğmayan ilk dışişleri bakanı olarak tarihe geçmiş oldu.

Çok zeki ve iyi eğitimliydi. Entellektüel birikimi ve müzakere becerisinin yüksek olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca bir taktik ustasıydı.

Vietnam savaşını sona erdirilmesinde önemli bir rol oynadı.

Kissinger, Vietnam Savaşını sona erdirmek için yürüttüğü müzakerelerle 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

İsrail ve Mısır arasında 1973'te patlak veren savaşın ardından Ortadoğu'da tansiyonu düşürmek için yürüttüğü mekik diplomasisiyle de takdir kazandı. Mısır ile İsrail arasında barış anlaşması imzalanmasını sağladı.

Kissinger, dışişleri bakanlığı görevi 1977'de sona erdikten sonra Georgetown Üniversitesi'nde akademik çalışmalarına devam etti.

1985'te yeniden hükümet görevi üstlendi. Başkan Ronald Reagan döneminde Dış İstihbarat Danışma Kuruluna girdi.

Evet, Henry Kissinger, hiç kuşkusuz ABD'nin en tanınan dışişleri bakanlarındandı.

Onu eleştirenler de var, takdir edenler de…

Eleştirilerin başında Vietnam Savaşı'nda Kamboçya'nın bombalanmasındaki rolü geliyor. Halı bombardımanının hedefi Kuzey Vietnam'ı ikmal yollarından yoksun bırakmaktı. Kissinger, bu bombardıman nedeniyle savaş suçlusu olmakla itham edildi.

Endonezya'nın Doğu Timor'u işgalini desteklediği için de eleştirildi.

1973'te Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende askeri darbeyle devrildiğinde Kissinger ABD'nin ulusal güvenlik danışmanıydı.

Henry Kissinger, kariyeri boyunca hem fikirleriyle hem yaptıklarıyla çok tartışıldı ve konuşuldu.

Tartışmalı kariyerine rağmen Amerikan dış politikasını kökünden değiştiren isim olarak adını tarihe yazdırdı.

Herkesin mutabık olduğu nokta izlediği politikalarla ABD’nin hegemon olduğu uluslararası düzenin mimarlarından biri olarak tanınması.

Kissinger’ın dış politikasını bir cümleyle, hem de kendi ağzından, “Amerika’nın kalıcı dostu veya düşmanı yoktur, sadece çıkarları vardır” sözleriyle özetlemek mümkün sanırım.

Henry Kissinger’in “Parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder” sözü de bugünü anlamak için önemli.

***

Henry Kissinger, Rockefeller’in Cumhuriyetçi Parti’deki temsilcisiyken Brzezinski aynı çıkar gurubunun Demokrat Parti’deki adamıydı.

Kissinger, daha çok meşhur eseri “The Diplomacy”(Diplomasi) ile bilinirken Brzezinski, 1997’de yayınlanan kitabı “The Grand Chessboard” (Büyük Satranç Tahtası) ile ün yaptı.

Her ikisi de ABD’nin dış politikasını belirleyen teorisyenlerdendir.

ABD’nin dün ve bugün sürdürdüğü uluslararası politikaların izlerini, esasını Kissinger, Fukuyama, Huntington, Brzezinski ve diğerlerinin söylemlerinde, kitaplarında görmek mümkün.

ABD’nin jeostratejik çıkarlarının teorisyenlerinin gezegenimizdeki haksız savaşlarda, yoksullukta, açlıkta, gerici hükümetlerin iktidarlarının desteklenmesinde, anti-demokratik baskılarda ve her türlü acıda paylarının olmadığını söylemek mümkün değil kuşkusuz.

Başta Kissinger olmak üzere Brzezinski’nin görüşlerini destekleyen teorisyenler Avrasya’da ABD dışında başka güçlerin yükselmesine izin verilmesi durumunda ileride hem ekonomik hem askeri gücün ABD’nin elinden çıkacağını iddia etmişlerdir.

Kissinger, dünya hala ısrarla yeni bir düzen arayışında olsa da, neredeyse dört yüzyıl önce Almanya’nın Vestfalya bölgesinde gerçekleştirilen bir barış konferansında tasarlanan çalışmadan beri gerçek anlamda bir dünya düzenin hiç var olmadığını söylemişti.

Ama nasıl yeni bir dünya düzeni? 

***

Şu ahir ömrümde ben de dünyanın değişimine tanıklık edebileceğim bir dönem yaşar mıyım acaba diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Çocukluğum, gençliğim Soğuk Savaşın travmatik ortamında geçti. Yahu, geçti mi acaba derken bir yenisi ile burun burunayız.

“Soğuk savaş”, soğuk nevale!

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında dünya olaylarını jeopolitik kavramları ile açıklamak çok yaygın hale geldi

Ancak insanı merkezine oturtmayan bütün teorik söylemlerin ne derece doğru olduğunu tartışmak gerekir.

Yalnız insanı değil, doğayı, bütün canlıları da içine dahil etmeyen, merkezine koymayan bütün yaklaşımları…

***

Bence 20. Yüzyıl, insanlık tarihi açısından iki büyük savaşı ile ve arkasından gelen Soğuk Savaşı ile pek hayırla anılacak bir yüzyıl değil.

Kissinger için de 100 yıllık uzun yaşamıyla 20. Yüzyılın önemli simgelerinden ve mevcut durumun müsebbiplerinden biriydi demek mümkün sanırım.

Şimdilerdeyse her ne kadar karanlık günler yaşıyor olsak da herkes, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye sıkça konuşuyor.

Evet, bir şeyler değişecek. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Vladimir İvanoviç, “Bu adam olmasaydı belki de şu an, çoktan farklı bir gerçeklikte yaşıyor olabilirdik,” diyor.

“Yani…Belki,” diyorum.

Oscar Wilde, “Bazı insanlar dünyayı ancak terk ederek geliştirir,” demiş.

Bakalım. Yaşayıp göreceğiz.