Moskova

Moskova

19 Mayıs 2017 Cuma

Moskova’da plaj sezonu açılıyor



Moskova’da artık güneşli günler başladı diye umuyoruz.

Park, bahçe düzenlemeleri hızla devam ediyor. Havuz fıskiyeleri açıldı.

Bu arada Moskova Belediyesi, yaz sezonu öncesi başkentte hijyen açısından risk oluşturmayan plajların listesini açıkladı.

İşte 1 Haziran tarihinden itibaren çalışmaya başlayacak “güvenli” plajların listesi:


-Şkolnoye Ozero ( Zelenograd )
-Ozero Çernoye ( Zelenograd )
-Bolşoy Gorodskoy Prud ( Zelenorad )
-Levoberejnıy Plajı ( Pribrejnıy proyezd )
-Beach Club ( Leningradskoye Şosse, 39 )
-Bolşoy Sadovoy Prud ( Bolşakay Akademiçeskaya, 38A )
-Stroginskaya Poyma ( Tallinsaya Caddesi )
-Serebyannıy Bor-2 ( Tamanskaya, 44 )
-Serebyannıy Bor-3 ( 4-ya liniya Horoşevskogo Serebyannogo Bora, 15 )
-Meşerskoye Ozero ( Voskresenskaya Caddesi )
-Troparevskiy Prud ( Akademika Vinogradava, 12 )
-Ozero Beloye ( Zaozernaya Caddesi )





18 Mayıs 2017 Perşembe

Moskova'da tarihle kültürün birleştiği yer: Tsaritsino Parkı




700 hektarlık alana kurulmuş, Rusya'nın başkenti Moskova'nın güneyinde bulunan meşhur Tsaritsino Parkı, halkın ve turistlerin gözde ziyaret mekanlarından biri.

Günümüzde park olarak hizmet veren alan, aslında 18. yüzyılda Çariçe 2. Ekaterina için inşa edilen sarayın bahçesi.

Tsaritsino Parkı'nın adının Rusça 'Çariçe Parkı'olması da buradan geliyor.


Parkta bir göl, yüzlerce hektar büyüklüğünde orman ve sarayın çeşitli binaları yer alıyor. Saraylar ve diğer yapılar, Romantik ve Gotik stillerde Rusya'nın en önemli mimarlarından olan Vasiliy Bazhenov'un eseri.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Taşralı / Anton Çehov



Çehov’un yazınında “Taşralı”, “Üç Yıl” ve “Meçhul Bir Adamın Hikayesi” ile birlikte 19. yüzyılın 90’lı yıllarında yazılan üç büyük yapıtından biri olarak ayrı bir yer tutar.

Çehov, çağdaşı yazarlardan farklı olarak, ilk defa kahramanın “varoluşun bulanık ortamında” kendisini nasıl hissettiği ve gördüğü konusuyla ilgilenir. “Taşralı”da yazar takipçi gibi özel bir role soyunmamaktadır. O yalnızca yaşamakta ve bizzat yaşam sürecinde gördüklerini, hissettiklerini ve düşündüklerini aktarmaktadır; bu da dünyanın ve insanın Çehov’a kadar bilinmeyen, tümüyle kendine özgü bir tablosunu sunmaktadır. Yazar okurun karşısına özellikle yaşamın çıkması ve bunu hiçbir şeyin engellememesi konusuna özen göstermektedir.

Çehov, olgunluk dönemi yapıtlarında, kahramanların tavırlarını ve onların yazgılarına nüfuz etme ve açıklama getirme olanaklarını, yazarın onlara ilişkin dünya görüşünü radikal olarak ve bilerek sınırlamaktadır. Çehov öncesi gerçekçi edebiyat her ayrıntıyı söze döken, hatırı sayılır derecede aktaran olmaya gayret etmektedir. Çehov’un ilkesel olarak başka bir dünya haritası vardır, onda ‘konuşan’ ayrıntılar, karakterolojik anlamda “dillendirilmeyen” ayrıntılarla rahatça karılmaktadır.

Taşralı adlı yapıtında, tek bir dürüst insanın olmadığı, ıstırap çeken köpeklerin akıllarını yitirdikleri, çocukların canlı serçeleri cascavlak yolduğu taşranın iç karartıcı tablosunu çizen yazar, haklarında yeterince doğrucu, sert sözler söylediği kasabalılara ilişkin kendi görüşünün de yetersiz olduğu kanısına vardırmaktadır.

Acımayı davalara ‘tercih etmek’ bir çelişkidir; çelişkidir, çünkü insanların davaları ve düşünceleri, acıma uyandıran olgulara galip gelmelidir.

Taşralı, daha çok kısa öyküleriyle tanınan Çehov'un pek bilinmeyen olgunluk dönemi yapıtlarından biri, belki de en önemlisidir.

Taşralı
Yazar: Anton Çehov
Çeviri: Ali Rıza Dırık

Notabene Yayınları

Bir Dekabrist’in karısı olmak nasıl bir kaderdir?


Kaynak: Birgün


Çarlık Rusyasında 1825’in Aralık ayında ayaklanan askerlere, isyanın zamanlamasından dolayı Dekabrist (Aralıkçılar) dendi. Anayasal bir düzen istiyordu isyancılar. O günün Rusyası için cesur ve devrimci bir talepti. Binlerce subay ve askerdiler, ama yenildiler.

Liderlerinden beş ünlü subay idam edildi. Pavel Pestel en iyi tanınanıydı. Yıllar sonra ‘Ana’ adlı romanını yazarken Maksim Gorki’nin başkaraktere ‘Pavel’ adını vermesi bu yüzden o topraklarda farklı çağrışımlar taşıyordu. Puşkin de Dekabrist arkadaşları için şiirler yazdı. Ayaklanmanın gerçekleştiği meydanın adı yüz yıl sonra, 1925’te törenle Dekabrist Meydanı olarak değiştirildi. Modern çağ, her hareketin kendi isim listesine sahip olduğu bir çağdı.

Hareketin önde gelenleri sürgüne gönderildi, Sibirya’ya, Kazakistan’a, Uzak Doğu’ya. Ama yalnız değildiler, karıları, nişanlıları, sevgilileri de gitti onlarla, en uzak yerlere. Bu kadınların bağlılığı ve adanmışlığı Rus kültüründe önemli yer buldu ve o günden sonra ‘Dekabrist’in karısı’ kavramı çıktı ortaya.

Bu isyanla ilgili hâlâ tartışılmakta olan çok şey var. Meydanda toplanıp, “Yaşasın Konstantin ve Anayasa!” diye bağıran askerlerin çoğu daha önce hiç duymadıkları Anayasa kelimesini, Prens Konstantin’in karısı sanıyormuş. Her isyan bir parça içgüdüyle yol alır. Hakikat veya tevatür. Marie Antoinette’in “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği iddiası ne kadar inandırıcıysa, bu söylenti de öyleydi.

Osmanlı’daki anayasal hareketlerin ortaya çıkışı daha sonraki tarihlere denk düştü ve 1908’deki İkinci Meşrutiyet’e ve nihayetinde modern cumhuriyete kadar gelip durdu.

Dekabristleri anlatmak için roman yazmaya başlayan Tolstoy, hikayeyi sonradan Napolyon dönemine kaydırmış, yine de Dekabristlere gönderme yapmaktan geri durmamıştı. ‘Savaş ve Barış’ adlı bu romanı tasarladığı gibi yazsaydı, hareketin liderlerinin idamı sırasında yaşanan o şaşırtıcı olayı da anlatacaktı belki. İsyancıların beş subayı idam edilirken, ayakları yerden kesildiğinde hepsinin de ipi koptu. Hiçbiri ölmedi. İdamı izleyen kalabalıkta bağrış ve umut yayıldı. Asırlardır bilinen geleneğe göre, mahkûm ilk teşebbüste idam edilemezse, affedilirdi. Ama Çar yeni ip kullanılmasını emretti.

Sürgüne gidenler orada yaşlandı. Onlarla giden kadınlar da. Sevmenin, hayata kalbin penceresinden bakmanın sembolü oldukları için ‘Dekabrist’in karısı’ deniliyordu her birine. Ve sonrasında Rusya’da her erkek aşkı arar ve kaderin onun için sakladığı kadını beklerken kendisini Dekabrist gibi hisseder ve buna yaraşır bir sevgili ümit eder oldu.

Bunları anlatırken geçen gün bir arkadaşım, “Bir Dekabrist’in karısı olmak istemem” dedi. “Ben kendim için ve kendi inançlarım adına bir Dekabrist olmayı tercih ederim. Kadın bir Dekabrist’in kocası veya sevgilisi olmaya ve onun peşinden Sibiryalara ve uzak sürgünlere gitmeye kaç erkek hazırdır?”

Sonra, benim sevdiğimi bildiği İslamcı bir gazete yazarının, “Ben reçel yapmasını bilen kız istiyorum” sözünü hatırlattı. Yazar, modern müslüman kızların reçel yapmayı öğrenmediklerini, dış dünyaya göz diktiklerini ve geleneksel rollerini ihmal ettiklerini söylüyordu mealen ve bu durumdan şikâyet ediyordu. Arkadaşım, “Eğer sevdiğine adanmışlıktan erkeklerin anladığı şey onlarla hayatı paylaşmak değil, fakat onlara hizmet etmek ve belirlenmiş bazı görevleri yerine getirmekse, ben ne bir Dekabristin (bunu Devrimcinin anladım) ne de bir İslamcının karısı olmak isterim” dedi.

Rusya seferinde Moskova’yı işgal etmeyi başaran Napolyon 1812’de geri çekilirken, ağır yenilgi yaşamış, ordusunun büyük kısmını kaybetmişti. Başka kayıpların ilk işaretiydi bu. Napolyon’un ordusunu Paris’e kadar takip eden Rus subayları geri döndüklerinde dağarcıklarında Aydınlanma ve Fransız Devrimi fikri vardı. Bu subayların önemli kısmı Dekabrist olacaktı.

Dekabristliği kendisine daha uygun gören kadın arkadaşıma, aristokrat sınıfa mensup olup da Dekabrist kocasının peşinden sürgüne giden kadınlardan Maria Volkonskaya’yı anlattım. Daha iki yıllık evliydi Maria ve kocasıyla gidiyor diye, malvarlığından ve unvanlarından vazgeçmeye zorlanmıştı. Kocasının ardından tuz, gümüş ve kurşun madenlerine gitti, ki mahkûmlar sabah saat altıdan gece on bire kadar birbirlerine zincirlenmiş olarak çalışıyorlardı. Ve kocalarını haftada sadece iki kez ziyaret etme hakkı vardı. Alexander Dumas, Türkçe’ye çevrilmemiş olan ‘Le maître d'armes’ adlı romanını bu olaylardan yola çıkarak yazmış ve kitap hemen yasaklanmıştı. Volkonskaya ve kocası yaklaşık otuz yıl sonra çıkan affın ardından gururla memleketlerine geri döndüklerinde her şeyin değişmiş olduğunu gördüler. Eski dostları düzene uymuşlar, davalarından dönmüşler ve yaşlanmışlardı.
Kendileriyse hâlâ inançlı ve umutlu ve geride kalanlara göre daha genç ve dinç görünüyorlarmış zorlu yıllara rağmen. Sürgünde daha mutlu olduğunu söyleyecekti Maria ölmeden önce. 1844’te inşa ettikleri sürgün evi bugün hâlâ ayakta duruyor, yıpranmış da olsa.


10 Mayıs 2017 Çarşamba

Zafer Günü kutlaması

İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği'nin, faşizme, Nazi Almanyası’na karşı 9 Mayıs’ta kazandığı zaferin 72’inci yılı bugün coşkulu törenlerle kutlandı. Gün boyunca da pek çok etkinlik gerçekleşti. 

Sadece Rusya'da değil, zafere katkısı olmuş eski SSCB cumhuriyetlerinin hemen hepsinde törenler düzenlendi.

Geçmişte Sovyetler Birliği vatandaşı olan bütün halklar, onların çocukları, torunları, haklı olarak, “Avrupa ve tüm dünyanın özgürlüğü bizim babalarımız ve dedelerimiz sayesinde kazanıldı,” diye haykırdı
.



9 Mayıs Zafer Günü coskuyla kutlandı

Rusya’da altı yıl süren, Sovyetler Birliği'nin “Büyük Vatan Savaşı”nda Nazi Almanyası'nı yenmesiyle nihayetlenen  2. Dünya Savaşı'nın son vermesinin 72. yıl dönümü büyük bir coşkuyla kutlandı. 

Zafer Günü'nde gözler haliyle, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kızıl Meydan'da gerçekleştirilen Zafer Geçidi'ndeydi.  Zira en görkemli gösteriler geleneksel olarak Kızıl Meydan’da yapılıyor.

Rusya'yı Zafer Günü'nü kutlayan Putin burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:

"Savaş milyonların hayatına neden oldu. Ancak Nazizm'in kanlı politikası Sovyetler Birliği sayesinde sona erdi. Hayır, hiçbir zaman, Rusya halkını köleleştirecek hiçbir güç olmadı, bundan sonra da olmayacak. Avrupa ve tüm dünyanın özgürlüğü bizim babalarımız ve dedelerimiz sayesinde kazanıldı. Rus Silahlı Kuvvetleri, her türlü tehdidi geri püskürtme gücüne sahip," dedi.

Moskova’nın 20 parkında, bulvarlarında, Paklonnaya Gora, Teatralnaya, Puşkinskaya ve Triumfalnaya Meydanlarında, Kurtarıcı İsa Katedralinin ve VDNH’nin ana girişinin önündeki meydanlarda;  yaklaşık 100 alanda Zafer Günü özel konser programları gerçekleştirildi.
Geçit töreninde bu yıl 10 bin 1 asker ve 114 askeri teçhizat yer aldı. Piyade yürüyüşü, zırhlı araç geçişi yapıldı.

1945 yılından itibaren en soğuk bayram

Planlanan törenler, mevsim normallerinin altında seyreden olumsuz hava koşulları nedeniyle biraz erken sonlandırıldı.

Moskova'da sıcaklık +3 derece ve yağmurluydu.

Rusya Federal Meteoroloji Merkezi (Hidromettsentr),  Moskova’da bu sene 9 Mayıs’ın 1945 yılından itibaren en soğuk bayram olduğunu bildirdi.

Hidromettsentr tarafından Tass haber ajansına yapılan açıklamada, “Bu 1945 yılından bu yana en soğuk Zafer Bayramı oldu. O zaman 72 yıl önce 9 Mayıs’ta hava sıcaklığı 7,6 dereceydi. Bugünün yanı sıra en soğuk 9 Mayıs 6,5 derece ile 1988 yılında yaşandı,” denildi.

Hava şartları uçakların gösterisine de engel oldu

Rusya Devlet Başkanı Sözcüsü Dmitriy Peskov, düzenlenen Geçit Törenine uçakların katılmamasının sırf kapalı havadan kaynaklandığını belirtti.

Peskov, “Uçuşların kaldırılması için ne Başkomutanın ne de Savunma Bakanının emri gerekiyordu. Meteorolojik şartlara dayanan güvenlik koşulları var“ dedi.

Salı günü sabahı Savunma Bakanlığı, olumsuz hava şartlarından dolayı Kızıl Meydanda düzenlenen Zafer Günü Geçit Törenine uçakların katılımını kaldırma kararını almıştı.

 “Ölümsüzler Alayı” yürüyüşü

9 Mayıs Zafer Günü’nde ilk kez 2012’de Rusya’nın Tomsk kentinde düzenlenen ve daha sonra ülkeye ve dünyaya yayılan ve artık geleneksel hale gelen “Ölümsüzler Alayı” gerçekleştirildi.

Ölümsüz Alay etkinliği kapsamında insanlar, İkinci Dünya Savaşı’na katılan akrabalarının resimlerini taşıyarak Dinamo metro istasyonundan Tverskaya metro istasyonuna ve Kızıl Meydana kadar yürüdüler.

Yürüyüş sırasında katılımcılar, savaşta ölen atalarının fotoğraflarını taşırken, zafer ve savaş temalı şarkılar söylediler.

Etkinliğe Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de babasının resmini taşıyan bir pankartla katıldı.

Katılım bu sene rekor seviyeye ulaştı.

Rusya İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, ülke genelinde 8 milyon, Moskova’da 850 bin kişi yürüyüşe katılarak, II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden yakınlarının fotoğraflarını taşıdı.

Böylece “Ölümsüz Alay” yürüyüşünde, ilk kez yapıldığı 2012 yılından bu yana en yüksek katılım sağlandı. 

Yürüyüşe Moskova’da geçen sene 700 bini, 2015’te 500 bini aşkın kişi katılmıştı.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü İrina Volk, Rusya genelindeyse 'Ölümsüz Alay' yürüyüşüne yaklaşık 8 milyon kişinin katıldığını, bu sayının geçen yılki yürüyüşe katılanların sayısından 2 milyon fazla olduğunu açıkladı.

Havai fişek şovları

Kutlamaların finalinde gece saat 22.00’de Moskova’nın semalarına havai fişekler fırlatıldı.

Moskova, 9 Mayıs Zafer Günü’nde yine görkemli havai fişek şovlarına sahne oldu.

Rusya Batı Askeri Bölge 449. Bağımsız Muhafız Havai Fişek Taburu komutanı Albay Vyaçeslav Paradnikov, Başkentte 10 binden fazla havai fişek atıldığını aktardı.

Paradnikov, "Görkemli askeri ritüel sırasında gece semasını yaklaşık 10 bin havai fişek renklendirdi. 10 dakikalık süre içerisinde 72 havai fişek sistemi ve 18 toptan 30 salvo gerçekleştirildi" dedi.


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Rusya'da 'George kurdelesi' ne anlama geliyor?


Kaynak: http://haberrus.com/


Rusya'da 9 Mayıs Zafer Günü yaklaşırken, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet ordusunun Nazilere karşı kazandığı zaferin simgesi olan Aziz George Kurdelesi, Rusya'nın 85 bölgesinde ve tüm dünyada 90'dan fazla ülkede dağıtılmaya başlandı.

Peki siyah ve turuncu şeritlerden meydana gelen kurdele ne anlama geliyor?

George kurdelesi veya Aziz George kurdelesi Rusçada 'Георгиевская лента' olarak yazılıyor. Kurdele, adını Aziz George'den alan, Rusya'da en yaygın olarak tanınan askeri ve tarihi bir sembol. Kurdela üç siyah ve iki turuncu çizgiden oluşan çift renk desenden oluşur. 

Bu sembol Rusya İmparatorluğu, Sovyetler Birliği cumhuriyetleri ve şimdiki Rusya Federasyonu tarafından verilen birçok yüksek askeri ödülün süslemesinin bir bileşenidir.
Sovyetler Birliği döneminde bu kurdelanın kamu anlamında bir önemi bulunmamaktaydı. 

Sembol Ukrayna'da patlak veren Turuncu Devrim'e tepki olarak Rusya'da 2005 yılında tekrar canlandırıldı. Aynı dönemde gençlik örgütleri ile birlikte devlet medyası aracılığıyla II. Dünya Savaşı'ndaki Büyük Vatanseverlik Savaşı'nın galibiyet kutlamaları canlandırıldı. Bu kutlamalarda savaşı Kızıl Ordu'nun kazanmasına katkı sağlayan pek çok askeri personele Aziz George kurdelesini de içeren birçok nişan, madalya ve ödül verildi.


Kurdela, Rusya Federasyonu'nda, özellikle 2014 yılından bu yana, bir vatanseverlik sembolü olarak verilmektedir ve hükümetin kamu desteğinin bir sembolü olarak siviller tarafından kullanılmaktadır. Bununla birlikte Estonya, Letonya, Litvanya, Ukrayna gibi Batı yanlısı bazı eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaygın olarak ayrılıkçılığın bir sembolü haline gelmiştir. Ukrayna hükümeti Zafer Gününde George kurdelesinin basın yoluyla gösterilmemesi için girişimlerde bulunmuştur. Bunun yanında kurdele taşıyan kişilere ülkeye giriş yasağı getirmiştir.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Moskova’da mutlu olmak



M. Hakkı Yazıcı


Kaynak:
http://www.turkrus.com/ 
http://www.medyagunlugu.com/ 



Vladimir İvanoviç’le bu defa derin felsefi konulara daldık.

Almanların Puşkin’i şair Goethe’ye, mutlu bir hayat yaşadı mı diye sormuşlar.-Ki o sadece iyi bir şair değil, aynı zamanda çok bilge bir insandı.

“Evet, çok mutlu bir hayat yaşadım,” diye cevap vermiş; “Ama” diye eklemiş ardından:

“Tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.”

Genellikle mutlu olmak tabii ki iyi, ancak kesintisiz mutluluk olmuyor; kaldı ki iyi bir şey de değildir demeye getiriyor herhalde.

Zaten çok alışılırsa kıymeti de anlaşılmaz; elde etmek için çabalamak gerek. Ben şahsen hayatta hiçbir gayesi, beklentisi olmayan insanların gerçekten mutlu olabileceklerine inanmayanlardanım.

Yani şu ki mutluluk, bir anlamda, üzüntülerin, sıkıntıların üstesinden gelebilmektir.

Mutluluk, iniş çıkışlı zamanların ardından iyi şeyler yaşamak ve bundan hoşnut olmaktır.

Yani bir öyle, bir böyle…

Şimdi ben bunları niye hatırladım ve anlatıyorum?

Moskova’da biraz geciken bahar birkaç güne yüzünü göstermeye başlayacak da ondan.

Vladimir İvanoviç’e, “Baharın bu kadar gecikmesi çok yanlış,” diyorum.

O, buraların çocuğu; alışkın ne de olsa, “Sabret biraz daha,” diyor.

Uzun karlı, buzlu günlerden sonra güneşle muhabbetimizin doyumsuz olacağı bir mevsime giriyoruz.

Sonra gelsin park, bahçe gezmeleri; bir hafta sonu Gorki Parkı, Park Muzeon, sonraki haftalarda Kolomenskoye, VDNH,  Botaniçeski Sad, Sokolniki, Ermitraj Bahçesi, Tsaritsino 
Parkı, İzmaylovskiy, Fili Park,..

Gez, gezebildiğin kadar. Kendini Moskova’nın yeşiline bırakma zamanı.

Daçada şaşlık günleri de cabası…

Genellikle Moskova’da havuzların fıskiyelerinin açıldığı Nisan sonundan, kapandığı Ekim sonuna kadar. Güzel, güneşli günlerin gayrı resmi takvimi bu… Pek şaşmaz.

Tadını çıkarmak lazım… Sonrası malum, üç beş ay sonra yine soğuk günler başlayacak zira. Yeşil kış bitecek, beyaz kış yeniden kapıyı çalacak.

Hayat böyle bir şey işte…

Goethe şiirlerinden birinde şöyle demiş, “Asıl kabus, ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir.”

Tersi mutluluk değil, can sıkıntısıdır. Heyecansız, mücadelesiz, uğruna çalışmadığınız ve hatta kavga gürültü çıkarmadığınız amaçsız, tekdüze bir hayat...

Kendi hayatınızı bir düşünün. Muhtemelen uzun mücadelelerle dolu bir serüven yaşamışsınızdır. Bir sorunu çözmüş, mutlu olmuş; ancak daha nefes bile alamadan bir diğeri bütün haşmetiyle karşınıza dikilmiştir. Her defasında, haliyle karamsarlaşırsınız. Ama hemen kendinizi toparlıyorsanız; kısa dönemde karamsar, ama uzun dönemde iyimserseniz mesele yoktur.

Goethe’nin söyledikleri özellikle genç insanların kulağına küpe olmalı.

Bu hayatı sıcak bir serüven haline getirmek bizim elimizde. Avuçlarımızın içinde…

Ne istiyoruz? Ne hayaller kuruyoruz, ne elde ettiğimizde mutlu oluyoruz diye şöyle bir düşünelim.

Sağlıklı olmak?

Aşk, evlilik, çoluk çocuğa karışmak?

Başımızı sokabileceğimiz bir ev, lüks bir araba, MKAD’dan çok uzak olmayan bir daça, pahalısından ultra teknolojik bir akıllı telefon?

Yüksek maaşlı, itibarlı bir iş?

Karlı bir proje, ya da bir alışveriş?

Herkesin önceliği farklı…

Babamın anlattığı bir hikaye vardı: Fukaranın birine sormuşlar; “Zengin olsan ne yapardın?” diye. “Hep soğanın cücüğünü yerdim,” demiş.

Bizim Serkan’ı geçen gün payladım.

Yeni aldığı arabasıyla Moskova sokaklarında bütün gün fink atıyor, direksiyonda bile o pahalı telefonu elinden düşmüyor, yetmiyormuş gibi bir de oturmuş saçma sapan hayallerini ciddi ciddi anlatıyor, “Abi, düşünsene çok param olsa şunu alırım, bunu alırım,” diye.

Ağabey nasihatı veriyorum; “Bak,” diyorum, “Mesela Çin’den demir almış bir yük gemisinin kaptanıymışsın, gemi batıyor, mürettebattan bir tek sen sağ kalıyorsun. Gözlerini açtığında ıssız bir adanın sahilinde buluyorsun kendini.”

“Robinson Crusoe gibi mi?”

“Eh, öyle gibi diyelim. Kaptanı olduğun gemi de koyda karaya oturmuş. Ambarları taşıdığı yük olan en son teknolojik cihazlarla dolu… Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar, daha ne istersen…”

Tuzağıma düşüp, “Offff, deme be abi!” diyor.

Kızıyorum:

“Ah be oğlum, ne işine yarayacak bunca şey? Etrafında konuşacak bir tek insan olmayınca? 
Bence pahalı bir akıllı telefonun olacağına, birazcık akıllı olsan daha iyi!”

“…”

İgor, araya girip “Ben, mutluluğumu her sabah işe gelirken evde bırakıyorum, akşam dönünce yine kavuşuyorum,” diyor.

Kastettiği karısı, oğlu Maksim ve kedileri Barsık. İyi bir aile yaşamı… O da kendisine göre haklı.

***
Bizim gibi Rusya’da yaşayanlar için mutluluk nedir?

Çoğunlukla başarılı olmak; iyi bir iş sahibi olmak, karlı bir iş yaratmak… Pek çoğumuz gibi iyi bir eş sahibi olmak, çoluk çocuğa karışmak.

Bir de kuşkusuz iki ülke arasındaki ilişkilerin en azından eskisi kadar iyi olması.

Ancak az üzülmedik son iki senede olanlardan.

Uçak olayından sonra olumsuzlaşan devlet ilişkileri ve alınan önlemler nedeniyle yirmi senelik emeğinin karşılığında edindiği her şeyi bir anda yitirenleri mi; Rus karısından, çocuklarından ayrı düşenleri mi ararsın, hepsi var. 

Bu süreç, mutsuz olmak için yeterli bir durumdu.

Sonra birden ilişkiler düzelir gibi oldu. Mutlu olduk.

Elçiye yapılan suikastle yine çok üzüldük, tedirgin olduk. Bunun bir provokasyon olduğunun anlaşılması ve ilişkilerin olumsuz etkilenmemesiyle sevindik.

Nasrettin Hoca’nın eşeğini kaybedip, sonra bulup sevinmesi gibi oldu.

Ancak olmuyor, niyeyse tam olmuyor.

Suriye meselesinde bir öyle oldu, bir böyle.

Yaş sebze, meyve, domates, buğday ticaretindeki gariplikler hala devam ediyor.

Dağ fare doğurmuştu…

Vizelerdeki, çalışma izinlerindeki, kotalardaki sorunların henüz aşılamaması…

Turizmde tam eski günlere hızla yeniden dönülüyor derken, “charter seferleri”ne sınırlamalar getirileceği söylentileri.

Bir de buğday ticareti gerginliği çıktı ya başımıza, Serkan, yine diline bir türkü dolamış takılmış plak gibi mırıldanıp duruyor. İşle güçle uğraşırken türkünün sözlerinden sadece bazı dizeler kafama balyoz gibi dong dong iniyor:

“Arpa, buğday daneler.
(Aman) arpa, buğday daneler
(Aman) Dar geliyor düğmeler
Meyil verme güzele
(Aman) Ayrılması güç olur.”

Yani, her gün hop oturup, hop kalkıyoruz.

Bir gün ümitli, ertesi günü karamsarız.

Bir gün mutlu, bir gün mutsuzuz.

Bu kadarı da fazla, bizimkisi de can, diye isyan edesimiz var!

Bilirsiniz bu fıkrayı; Nasrettin Hoca, yine eşeğini kaybetmiş, dağ bayır aranıyormuş. Bir yandan da türkü söylüyormuş.

Görenler, “Hayrola hoca, hem eşeğini kaybetmişsin, hem de neşeyle türkü söylüyorsun, ne iş?” diye sormuşlar.

Hoca, “Bakmadığım bir şu tepenin ardı kaldı, eğer orada da bulamazsam siz seyreyleyin o zaman bendeki feryadı figanı,” diye cevap vermiş.

Biz de en kısa zamanda, belki de hemen şu tepenin arkasında her şeyin düzeleceğini umuyoruz. Gücümüzü de bu umuttan alıyoruz.

Yeniden mutlu olmak en doğal hakkımız.

Vladimir İvanoviç, “Halbuki bana sorsalar mutluluk nedir, yaşadıklarının üstüne ne istersin diye, huzurlu, savaşsız, gürültüsüz bir dünyada kalan ömrümü sağlıklı bir şekilde tamamlamak derim,” diyor.

Ben de ona Nasrettin Hoca’nın bir başka fıkrasındaki cevabında olduğu gibi, “Sen de haklısın,” diyorum.

***
Vladimir İvanoviç, benim pencereden bize doğru dallarını uzatmış ağaca gözümü diktiğimi görüp durumu anlıyor.

Moskova’nın havası senelerdir hep aynı tarihte beni vuruyor.

Alerjik bir durum benimkisi… En sonunda sanırım suçluyu yakaladım: Avludaki akağaçlar.

Benim yakın vadedeki mutluluğum da bu sene alerjik dönemimi kazasız belasız, hasarsız atlatmak olacak.

Bu yıl Moskova’nın kışı bir tuhaftı.

Senelerdir böyle tuhaf, alışılmışın dışında bir Moskova kışını yaşamadım.

Aldatıcı bahar neredeyse iki ay önce geldi.

Nisan başında artı 19 dereceyi görerek “erken bahar” yaşayan Moskova’da şemsiye sonra tersine döndü. Kış, kar, fırtına, ayaz ve yağmurla birlikte geri döndü. Ara ara soğuk yaptı; kar yağdı, eridi; sonra bir daha yağdı. Bu, bildiğimiz Moskova havası değil. Ancak bazı seneler böyle oluyor.

Şu sıra yaşanan hava daha çok nisan sonunun değil, mart ayının normallerine benziyor.

Bahara “merhaba” demek Mayıs tatillerine kadar mümkün olamayacak mı nedir?

Vladimir İvanoviç’le pencereden dışarı bakarken bir saatin içinde önce yağmur yağdı, sonra doluya döndü, arkasından lapa lapa kar yağmaya başladı. O da bitti güneş çıktı.

Birbirinden farklı bu kadar çok doğa olayını arkası arkasına, bir arada yaşayınca şaşırdık kaldık.

Ah, bir de binaların arasından gökkuşağı kendisini gösterseydi?

Ağaçlar da şaşırdı. Yapraklarını açmak ya da açmamak konusunda kararsızlıkları var.

Günlerdir benim hem dostum, hem de düşmanım olan penceremizin önündeki akağacı (Клён - Lat. Ácer, İng. Hard Maple, Rusça американский клён) gözlüyorum.

Dostum diyorum, zira çok güzel bir ağaç, bütün bir yaz gölgesiyle bizi serinletiyor. 

Düşmanım diyorum,- aslında demek istemiyorum; ancak baharda benim üzerimde korkunç bir alerjik etkisi var: Burnum, ağzım, gözlerim, kulağım, her yanım kapanıyor.

Hemen her sene Nisan ortasından Mayıs Bayramları sonuna kadar, neredeyse bir ay sümüklü sümüklü, aksırıp tıksırarak dolaşıyorum.

Dün Moskova yine yağışlıydı; bütün gece sabaha kadar uykumun arasında yağmur damlalarının tıpır tıpır seslerini dinledim.

Yarın sabah belki pencereden baktığımda beni bir sürpriz bekliyor olacak: Akağaç, artık karar verip yapraklarını açmaya başlayacak.

Evet, bir gecede… İşte, doğanın hoş sürprizleri… Bir gecede çok şey değişebiliyor.

İzlemeye devam. Akağacın yaprakları önümüzdeki günlerde iyice kendisini gösterecek; o hayranı olduğum yemyeşil kılığına bürünecek.

Ben de deneyimli ve hazırlıklıyım. Anti-alerjik ve bağışıklık güçlendirici ilaçlarım yedeğimde.

Aman Akağaç, n’olur,.. Yalvarırım sana bu sene beni çok hırpalama!


Mayıs Bayramlarının sonuna kadar hasarsız atlatırsam bu da benim mutluluğum olacak.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Artık 'seçmen' yok, 'müşteri' var...






"Dünya siyaset sahnesinde ABD'den Fransa'ya ve Hollanda'ya uzanan popülizm dalgası Rusya’yı da vuracak mı?" Bu sorunun yanıtını, Kremlin destekli bir analistler grubu yine Kremlin için aradı.

İzvestiya gazetesinin ulaştığı rapor göre sonuç: "ABD ve Avrupa'da gözlenen popülist siyaset dalgası 2021-2024 parlamento ve başkanlık seçimi döneminde Rusya'ya ulaşabilir."

Bu yıl kurulan ve doğrudan Kremlin için çalışan Sosyal Araştırmalar Ekspertiz Enstitüsü (EİSİ) analistlerinin vardığı sonuç Rusya'da yankı yarattı.

EİSİ'nin başkanlığa sunduğu raporun kamuya açıklanan kısmında, çağdaş popülist akımların toplumsal gelişmenin güncel aşaması olduğu düşüncesine yer veriliyor.

Buna göre, seçmen sağ ve sol arasında seçim yapmaktansa kendini "müşteri" gibi görerek "sunulan fayda paketleri arasında" bir tercih yapıyor.

Sosyal adalet talebinin taşıyıcı olan demografik dilimleri 20-24 ve 25-29 yaş grupları. Bunun sebebi de söz konusu grupların gelirlerinin on beş yıldır sürekli geriliyor oluşu. Başka bir deyişle, 20 yaşında bir genç sıkı bir çalışmayla 35 yıl sonraki hayatını garanti altına alabileceğinden eskisi kadar emin değil.

Gelirlerdeki gerilemenin 20'li yaşlardan 45-50 yaş dilimine uzandığı ülkelerde popülizm gelişme imkanı buluyor. Raporda buna örnek verilen ülkeler İtalya, Fransa ve ABD.

Neticede oy verirken adayların programlarını inceleyip bir karar vermek yerine son anda duygusal seçimler yapılıyor. Bu da seçim sonuçlarını her türlü "anormal sonuca" açık hale getiriyor.


EİSİ raporunun Rusya iç politikasını ilgilendiren bölümlerinin ise kamuoyuyla paylaşılmasının planlanmadığı vurgulanıyor.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Rusya'da akademisyenler "kimlik" arıyor: "Rusya ulusu etnik değil, politik bir topluluktur"





Rusya Bilimler Akademisi (RAN) üyesi bilim insanları, Kremlin'in çağrısıyla hazırladıkları kavramlar sözlüğünde "Rusyalıların etnik değil, politik bir topluluk olduğunu" vurguladı. Başkan Putin'in de üzerinde çalışılması talimatı verdiği "Rusya ulusunu tanımlama projesi" olarak bilinen kanunun hazırlayıcıları ilk günden karşılaştığı engel, herkesi memnun edecek bir "Rusya ulusu" tanımının olmayışı idi. "RAN'dan bilim insanlarının hazırladığı yeni sözlük sayesinde problemin çözümünün yakın olabileceği" yorumu yapılıyor.

Bilimler akademisinde Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin'in isteği üzerine kurulan yeni bilim kurulu, yasa yapıcıların ihtiyacı olan tanımlamaları meydana getirmek için çalışıyor.

Söz konusu sözlükte üzerinde mutabık kalınan bazı terimler şöyle:

Rusya Federasyonu'nun çok uluslu halkı: Rusya Federasyonu'nun, ortak çıkarlar ve tarihsel kültürel değerler etrafında devlet birliği ile birleşmiş, farklı uluslara mensup olmakla birlikte kendini Rusya ulusunun parçası olarak gören yurttaşlar toplamı. 

Rusya ulusu: Tarihsel Rusya devlet geleneği temelinde konsolide olmuş, üyeleri etnik, ırksal ve dini aidiyetlerden bağımsız olarak eşit haklara, ortak tarihsel-kültürel değerlere, tek bir halka aidiyet duygusuna, yurttaş sorumluluğu ve dayanışmasına sahip sivil-politik toplam.


Halk: 1. Aynı ülkenin vatandaşı olarak (Rusya halkı, Rusyalılar), 2. Rusya Federasyonu'nun az nüfuslu otokton (yerli, yerleşik) halkları dahil olmak üzere etnik toplam olarak (ulus), 3. İnsanların her türden toplanma biçimi olarak.

Anayasasında "çok uluslu devlet" olarak tanımlanan Rusya Federasyonu'nda 190'dan fazla farklı etnik kökende halk yaşıyor. Nüfusun yüzde 80'e yakını Ruslardan oluşurken, vatandaşlık esasında "Rusya halkı" terimi kullanılıyor.  

Rusya’da Lenin'e saygı ve sevgide artış var




Rusya'da Lenin'e olan "saygı ve sevgide" son yıllarda artış olduğu belirlendi. Levada Center anketinde sadece yüzde 14'lük kitle Lenin'in heykellerinin kaldırılmasına destek verdi. Diğer yandan mozolesinin kapatılıp naaşının gömülmesini isteyenler hala net olarak çoğunlukta.

1917 devriminin 100. yılı nedeniyle yapılan ankette, Lenin'in tarihteki rolünü olumlu bulanların oranı da yüzde 57 olarak belirlendi. Olumlu düşünenler son 11 yılda yüzde 17 artmış oldu. Lenin'e tarihi perspektfte "daha çok olumsuz" bakanlar yüzde 17, "tümüyle olumsuz" bakanlar ise yüzde 5 olarak saptandı. Yüzde 23'lük kitle bu rol konusunda hala kararsız...

Kızıl Meydan'daki mozole konusuna gelince:

Anket katılımcılarının sadece yüzde 31'i "korunması" düşüncesinde.  2006'da bu oran yüzde 38 idi. Yüzde 58'lik kitle "Gömelim" diyor. Bunların yüzde 32'si Kremlin Sarayı'nın duvarının dibine, Stalin'in mezarının yanına gömülmesini isterken yüzde 26'sı St. Petersburg'a gömülmesinden yana.

20 Nisan 2017 Perşembe

Afiyet olsun Sovyetler Birliği


Anya von Bremzen’in Sovyetler Birliği tarihiyle kendi ailesinin hikâyesini mutfak kültürü üzerinden anlattığı Sovyet Mutfak Sanatı kitabında lezzet, hasret ve tarih bir arada...


Yemek yazarı Anya von Bremzen’in Sovyetler Birliği tarihiyle kendi aile hikâyesini yemekler üzerinden anlattığı Sovyet Mutfak Sanatı, Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yarın raflarda. “Yemek ve Hasret Anıları” altbaşlığını taşıyan ve Türkçeye Özlem Yüksel tarafından çevrilen kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyoruz.

Yemek ve Hasret Anıları

Bütün mutlu yemek anıları birbirine benzer; her mutsuz yemek anısının ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

Annem de, ben de o muzafferane, parlak kızıl bir sosyalist bolluk ve görkemli hasatlar masalıyla büyüdük. Ancak, yaşadıklarımızda, hoş bir vanilya buğusunun sarmaladığı mesut mutfaklar, sofraya nar gibi kızarmış bayram kuşları koyan anneler yoktu. Burjuva tereyağı bol çay kurabiyesi mi dediniz? Öyle bir anım var... Kruşçev dönemine özgü yoksul semtimizde annem yüksek sesle Proust okuyor; bense Fransız yazarın o duyusal hayallerinden son derece sıkılmışım, fakat gerçekten yenebilir bir kurabiye fikriyle de sarhoş olmuşum. O egzotik kapitalist madlenin tadı nasıldı? Müthiş bir merak içindeydim.

Sovyet yemeklerine dair bir öykü, özlemle ve karşılıksız bir arzuyla dolu bir tarihçe oluyor kaçınılmaz olarak. En yoğun mutfak anılarınız aslında hiç tatmadığınız yiyeceklerden oluşuyorsa ne olur peki? Hayalde canlandırılmış, dinlenmiş öykülerden alınmış anılar; yetmiş yıllık jeopolitik bir tecridin ve kıtlığın ürünü olan hararetli bir kolektif hasret.

Yakın zamana kadar bu tür anılardan pek fazla söz etmezdim. Neden yemek hakkında yazdığımı sordukları zaman, hazırda tuttuğum o hikâyemi bir çırpıda tekrarlardım. 1974’te annemle Moskova’dan sırtlarında kışlık paltoları ve dönüş hakları olmayan vatansız mülteciler olarak göç ettik, babam bizimle değildi. Juilliard’dan mezun oldum, seksenlerin sonlarında bileğimdeki bir sakatlanma yüzünden piyano kariyerim kısa sürdü. Ve yeni bir başlangıç arayışı içindeyken, neredeyse rastlantı eseri yemek işinin içine düştüm. Ve hiç arkama bakmadım. Eski SSCB mutfakları üzerine yazdığım ilk yemek kitabımın, Please to the Table’ın (Buyurun Sofraya) ardından güzel şeyler olmaya devam etti: Heyecan verici dergi yazıları, başka yemek kitapları, ödüller, neredeyse yirmi yıllık seyahatler ve unutulmaz yemekler.

Hemen hiç bahsetmediğim şeylerse, büyükannemin, yoldaş komşuların birbirlerinin çorbasından et aşırdığı komün apartmanının mutfağında duran kap kacağa yapıştırılmış kurukafalı ölüm tehlikesi işaretleri. Merkez Komite’nin çocuklarının gittiği kreşimde yedirdikleri havyarı can havliyle öğürdüğüm öğleden sonraları; öğürürdüm çünkü o elit Parti havyarıyla birlikte Sovyet karşıtı annemin hazmedemediği ideolojiyi de yuttuğumu hissederdim. İnsanın derisini dalayan kahverengi okul üniformalı dokuz yaşında çaylak bir karaborsacı kızken, 110. No’lu okulun kızlar tuvaletinde Sovyet sınıf arkadaşlarıma 5 kopek karşılığında, eşin dostun bize efsanevi zarganitsa’dan (yurtdışından) getirdiği Coca-Cola şişesini dokundurttuğumdan da bahsetmezdim. İş icabı sıkça kaldığım güzel otellerin o mükellef ve bedava kahvaltı büfelerinde, servis tabağında kalan son kruvasanı çalma dürtüsünden hâlâ kurtulamadığımdan da.

Bir tarafta Per Se veya Noma gibi yerlerde degüstasyon menülerinin âdetten olduğu, diğerindeyse –SSCB’de yılda bir defa gördüğümüz bir ziyafet olan– alelade bir muzun ruhumda hâlâ sihirli bir etki yaptığı iki ayrı yemek evreninde birden yaşadığımı itiraf etmenin ne faydası var?

İşte bu kitabın malzemesi, kendime sakladığım hatıralar. Nihayetinde bu anılar yemek üzerine yazıyor olmamın asıl sebebi. 300 milyon nüfuslu Soyvet süper-gücünün her sabık yurttaşı için yemek hiçbir zaman şahsi bir mesele olmamıştır. 1917’de çarın devrilmesini tetikleyen ekmek ayaklanmalarıydı; bundan yetmiş dört yıl sonra Gorbaçov’un bocalayan imparatorluğunun yerle bir olmasında o feci gıda kıtlığının payı vardı. Bu arada, Stalin’in kolektifleştirme hareketi boyunca 7 milyon insan, Hitler’in savaşı sırasında da 4 milyon insan açlıktan can verdi. Daha sakin dönemlerde, Kruşçev ve Brejnev’in iktidarlarında sofraya günlük bir kap yemek koyma dramı diğer bütün gaileleri gölgede bırakırdı. On bir saat dilimine hâkim kolektif sosyalist kader, yani gıda maddesi kuyrukları, on beş etnik cumhuriyette yaşayan yoldaşları birleştirirdi. Gıda, Sovyet siyasi tarihinde, kolektif bilinçsizliğimizin her köşe bucağına işlemiş değişmez bir meseleydi. Yemek bizi, saplantılı Sovyet misafirperverliği ritüellerinde –biraz daha ringa, biraz daha Doktor Kolbasası– ve daha kaliteli kolbasa (sucuk) bulabilen ayrıcalıklı azınlığa, tokatçılara, Parti yiyicilerine duyduğumuz ortak hasette birleştirdi. Yemek çoğunlukla donuk, zaman zaman saçmalık derecesinde gülünç, kimi zaman da dayanılmaz derecede trajik ama sıklıkla saflık derecesinde iyimser ve şen, titrek bir yaşam arzusu duymamızı sağlayarak totaliter devletimizin ülke içindeki gerçeklerinin dayanak noktası oldu. Bir akademisyenin de belirttiği üzere, yemek, içinde yaşadıkları zamana Rusların nasıl dayandıklarını, geleceği nasıl hayal ettiklerini ve geçmişleriyle olan bağlarını nasıl sürdürdüklerini açıklıyordu.

Geçmiş geçmişte kaldı artık. Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından silindi. “Sosyalist Vatan”ımızın yerinde kültür harabeleri, Sovyet Atlantis’inin engin arkeolojik alanı var şimdi. 

Fakat bu enkazı bırakmaya hazır değiliz. Başsız devrik lider heykelleri, şarkı kitapları ve şekerleme kâğıtları, bir zamanlar kızıl olan Genç Önder fularları, kirden kararmış üçgen Sovyet süt kutuları; bu parçalara sarılmışız. Romantiklerin idealize edilen bir geçmişe duyduğu özlemi tetikleyen melankolinin aksine, bizimkiler evlerimizin, bir zamanlar yaşadığımız hayatların kırıntıları. Bunlar bizim için hâlâ anlam yüklü; siyasi, tarihi ve şahsi anlamlar. Ve hemen her zaman müphem.

Kendi sosyalist kırıntılarımı toplamaya 1974 yılında, Philadelphia’daki hayatımızın ilk haftalarında başladım. Annem Amerika’ya anında vurulmuştu. Ben mi? Süngerleri erimiş mülteci kanepemizde büzülüp Çehov’un Üç Kız Kardeş’ini okuyor, karakterlerle birlikte sızlanıyordum: “Moskova’ya... Moskova’ya.” Kapitalist lezzetlere dair çocukluk fantezilerim Robin Hood Lokantası’nda yediğimiz ilk yemekle paramparça oldu. İğrenç Amerikan lahana salatası topağı genzime kaçtı. Fosforluymuş gibi parlayan Velveeta peynirine şoke olmuş halde bakakaldım. Evde annem Oscar Mayer sucuğunu neşe içinde yabancı Wonder Bread ekmeğinin üstüne koyuverirken, tuğlaya benzeyen ekşi mayalı Moskova çavdarlısıyla bayat Krakovskaya kolbasasının o pis kokusu burnumda tüterdi. Philadelphia’daki o ilk aylarımızda damak tadımı kaybetmiştim herhalde. Siyasi acıların, konukseverliğin, kıtlığın o kahramanca ortamının bitişiyle, yemek artık bana pek bir şey ifade etmez olmuştu.

Bakımsız bir yetim gibi, oturduğumuz daireyi arşınlar, kendi kendime iğneli Sovyet defitsit (kıtlık) esprilerini tekrarlardım. Bir dükkânda adamın biri sormuş, “Yüz gram kolbasa dilimler misiniz?” Tezgâhtar kız da “Kolbasayı getirin dilimleriz” demiş. Veya sormuşlar, “Neden göç ediyorsunuz?” Yahudi, “Çünkü kutlamalardan gına geldi” demiş. 

“Tuvalet kâğıdı aldık; kutlayalım; kolbasa aldık; daha çok kutlayalım.”

Philadelphia’da kimse Oscar Mayer sucuğu için kutlama yapmıyordu.

Damak tadımı canlandırmak için kafamın içinde bir oyun oynamaya başladım. Kendimi etrafı dikenli Bektaşi üzümü çalılarıyla çevrili bir daça’da (kır evi) hayal ederek, Sovyet sosyalist geçmişimin tatları ile kokularını zihnimde üç litrelik hayali bir kavanozda konserveleyip saklıyordum. Ambalajında neşeli bir çocuk resminin yer aldığı, Lenin Nişanı almış Kızıl Ekim çikolataları da o kavanoza girdi. Kırmızı ambalajlı, fillerle bezenmiş sarı paketinden çıkarıp çaya batırdığınız anda dağılan Bolşevik Fabrikası Jübile Bisküvileri de. Zihnimde, üçgen şeklindeki yumuşak Dostluk Peyniri’nin alüminyum folyosunu açtığımı canlandırırdım. Hayali alüminyum çatalımı Stalin’in gıda bakanının adını taşıyan, 6 kopeke satılan sanayi tipi köfteye batırırdım.

Ne var ki nostalji egzersizimi karartan ideolojik bir bulut vardı. Dostluk Peyniri, kolbasa, çikolatalar, hepsi de kaçtığımız o sövülen Parti-devletin mamulleriydi. Annemin Proust okumalarını hatırlayıp bunları tanımlayacak bir ifade buldum. Zehirli Madlenler.


Bu kitap benim “zehirli madlenler” anılarım. Bu epik ayrışıma, bu kolektif mitler ile kişisel anti-mitlerin kuralsız çarpışmasına götürecek yolları öneren kişi, mutfaktaki daimi suç ortağım ve geçmişimle aramdaki kanal olan annemdi. Sovyet tarihini –1910’ları tanıtmaktan günümüzün notlarına ulaşana dek– on yıllık dönemler halinde yemek prizmasından geçirerek, yeni baştan yansıtacaktık. Kimseninkine benzemeyen, yıl boyu süren bir yolculuğa çıkacaktık birlikte: Sovyet yaşamının on yıllık dönemlerinden oluşan yolumuzda yiyip pişirerek, onun mutfağıyla yemek odasını bir zaman makinesi ve bir anı kuvözü olarak kullanarak... Savaş zamanı gıda karnelerinin ve komün apartmanlardaki ortak mutfakların anıları. Lenin’in kanlı tahıl müsadereleri ve Stalin’in sofra adabı anıları. Kruşçev’in mutfak görüşmelerine ve Gorbaçov’un talihsiz içki karşıtı politikalarına dair anılar. Gündelik yaşantılarımızın odak noktası olan yemek anıları ve –bütün yoksunluklara ve darlıklara rağmen– vazgeçilmez konukseverliklerin ve dokunaklı, imkânsız ziyafetlerin anıları.