Moskova

Moskova

22 Nisan 2017 Cumartesi

Rusya'da akademisyenler "kimlik" arıyor: "Rusya ulusu etnik değil, politik bir topluluktur"





Rusya Bilimler Akademisi (RAN) üyesi bilim insanları, Kremlin'in çağrısıyla hazırladıkları kavramlar sözlüğünde "Rusyalıların etnik değil, politik bir topluluk olduğunu" vurguladı. Başkan Putin'in de üzerinde çalışılması talimatı verdiği "Rusya ulusunu tanımlama projesi" olarak bilinen kanunun hazırlayıcıları ilk günden karşılaştığı engel, herkesi memnun edecek bir "Rusya ulusu" tanımının olmayışı idi. "RAN'dan bilim insanlarının hazırladığı yeni sözlük sayesinde problemin çözümünün yakın olabileceği" yorumu yapılıyor.

Bilimler akademisinde Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin'in isteği üzerine kurulan yeni bilim kurulu, yasa yapıcıların ihtiyacı olan tanımlamaları meydana getirmek için çalışıyor.

Söz konusu sözlükte üzerinde mutabık kalınan bazı terimler şöyle:

Rusya Federasyonu'nun çok uluslu halkı: Rusya Federasyonu'nun, ortak çıkarlar ve tarihsel kültürel değerler etrafında devlet birliği ile birleşmiş, farklı uluslara mensup olmakla birlikte kendini Rusya ulusunun parçası olarak gören yurttaşlar toplamı. 

Rusya ulusu: Tarihsel Rusya devlet geleneği temelinde konsolide olmuş, üyeleri etnik, ırksal ve dini aidiyetlerden bağımsız olarak eşit haklara, ortak tarihsel-kültürel değerlere, tek bir halka aidiyet duygusuna, yurttaş sorumluluğu ve dayanışmasına sahip sivil-politik toplam.


Halk: 1. Aynı ülkenin vatandaşı olarak (Rusya halkı, Rusyalılar), 2. Rusya Federasyonu'nun az nüfuslu otokton (yerli, yerleşik) halkları dahil olmak üzere etnik toplam olarak (ulus), 3. İnsanların her türden toplanma biçimi olarak.

Anayasasında "çok uluslu devlet" olarak tanımlanan Rusya Federasyonu'nda 190'dan fazla farklı etnik kökende halk yaşıyor. Nüfusun yüzde 80'e yakını Ruslardan oluşurken, vatandaşlık esasında "Rusya halkı" terimi kullanılıyor.  

Rusya’da Lenin'e saygı ve sevgide artış var




Rusya'da Lenin'e olan "saygı ve sevgide" son yıllarda artış olduğu belirlendi. Levada Center anketinde sadece yüzde 14'lük kitle Lenin'in heykellerinin kaldırılmasına destek verdi. Diğer yandan mozolesinin kapatılıp naaşının gömülmesini isteyenler hala net olarak çoğunlukta.

1917 devriminin 100. yılı nedeniyle yapılan ankette, Lenin'in tarihteki rolünü olumlu bulanların oranı da yüzde 57 olarak belirlendi. Olumlu düşünenler son 11 yılda yüzde 17 artmış oldu. Lenin'e tarihi perspektfte "daha çok olumsuz" bakanlar yüzde 17, "tümüyle olumsuz" bakanlar ise yüzde 5 olarak saptandı. Yüzde 23'lük kitle bu rol konusunda hala kararsız...

Kızıl Meydan'daki mozole konusuna gelince:

Anket katılımcılarının sadece yüzde 31'i "korunması" düşüncesinde.  2006'da bu oran yüzde 38 idi. Yüzde 58'lik kitle "Gömelim" diyor. Bunların yüzde 32'si Kremlin Sarayı'nın duvarının dibine, Stalin'in mezarının yanına gömülmesini isterken yüzde 26'sı St. Petersburg'a gömülmesinden yana.

20 Nisan 2017 Perşembe

Afiyet olsun Sovyetler Birliği


Anya von Bremzen’in Sovyetler Birliği tarihiyle kendi ailesinin hikâyesini mutfak kültürü üzerinden anlattığı Sovyet Mutfak Sanatı kitabında lezzet, hasret ve tarih bir arada...


Yemek yazarı Anya von Bremzen’in Sovyetler Birliği tarihiyle kendi aile hikâyesini yemekler üzerinden anlattığı Sovyet Mutfak Sanatı, Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yarın raflarda. “Yemek ve Hasret Anıları” altbaşlığını taşıyan ve Türkçeye Özlem Yüksel tarafından çevrilen kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyoruz.

Yemek ve Hasret Anıları

Bütün mutlu yemek anıları birbirine benzer; her mutsuz yemek anısının ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

Annem de, ben de o muzafferane, parlak kızıl bir sosyalist bolluk ve görkemli hasatlar masalıyla büyüdük. Ancak, yaşadıklarımızda, hoş bir vanilya buğusunun sarmaladığı mesut mutfaklar, sofraya nar gibi kızarmış bayram kuşları koyan anneler yoktu. Burjuva tereyağı bol çay kurabiyesi mi dediniz? Öyle bir anım var... Kruşçev dönemine özgü yoksul semtimizde annem yüksek sesle Proust okuyor; bense Fransız yazarın o duyusal hayallerinden son derece sıkılmışım, fakat gerçekten yenebilir bir kurabiye fikriyle de sarhoş olmuşum. O egzotik kapitalist madlenin tadı nasıldı? Müthiş bir merak içindeydim.

Sovyet yemeklerine dair bir öykü, özlemle ve karşılıksız bir arzuyla dolu bir tarihçe oluyor kaçınılmaz olarak. En yoğun mutfak anılarınız aslında hiç tatmadığınız yiyeceklerden oluşuyorsa ne olur peki? Hayalde canlandırılmış, dinlenmiş öykülerden alınmış anılar; yetmiş yıllık jeopolitik bir tecridin ve kıtlığın ürünü olan hararetli bir kolektif hasret.

Yakın zamana kadar bu tür anılardan pek fazla söz etmezdim. Neden yemek hakkında yazdığımı sordukları zaman, hazırda tuttuğum o hikâyemi bir çırpıda tekrarlardım. 1974’te annemle Moskova’dan sırtlarında kışlık paltoları ve dönüş hakları olmayan vatansız mülteciler olarak göç ettik, babam bizimle değildi. Juilliard’dan mezun oldum, seksenlerin sonlarında bileğimdeki bir sakatlanma yüzünden piyano kariyerim kısa sürdü. Ve yeni bir başlangıç arayışı içindeyken, neredeyse rastlantı eseri yemek işinin içine düştüm. Ve hiç arkama bakmadım. Eski SSCB mutfakları üzerine yazdığım ilk yemek kitabımın, Please to the Table’ın (Buyurun Sofraya) ardından güzel şeyler olmaya devam etti: Heyecan verici dergi yazıları, başka yemek kitapları, ödüller, neredeyse yirmi yıllık seyahatler ve unutulmaz yemekler.

Hemen hiç bahsetmediğim şeylerse, büyükannemin, yoldaş komşuların birbirlerinin çorbasından et aşırdığı komün apartmanının mutfağında duran kap kacağa yapıştırılmış kurukafalı ölüm tehlikesi işaretleri. Merkez Komite’nin çocuklarının gittiği kreşimde yedirdikleri havyarı can havliyle öğürdüğüm öğleden sonraları; öğürürdüm çünkü o elit Parti havyarıyla birlikte Sovyet karşıtı annemin hazmedemediği ideolojiyi de yuttuğumu hissederdim. İnsanın derisini dalayan kahverengi okul üniformalı dokuz yaşında çaylak bir karaborsacı kızken, 110. No’lu okulun kızlar tuvaletinde Sovyet sınıf arkadaşlarıma 5 kopek karşılığında, eşin dostun bize efsanevi zarganitsa’dan (yurtdışından) getirdiği Coca-Cola şişesini dokundurttuğumdan da bahsetmezdim. İş icabı sıkça kaldığım güzel otellerin o mükellef ve bedava kahvaltı büfelerinde, servis tabağında kalan son kruvasanı çalma dürtüsünden hâlâ kurtulamadığımdan da.

Bir tarafta Per Se veya Noma gibi yerlerde degüstasyon menülerinin âdetten olduğu, diğerindeyse –SSCB’de yılda bir defa gördüğümüz bir ziyafet olan– alelade bir muzun ruhumda hâlâ sihirli bir etki yaptığı iki ayrı yemek evreninde birden yaşadığımı itiraf etmenin ne faydası var?

İşte bu kitabın malzemesi, kendime sakladığım hatıralar. Nihayetinde bu anılar yemek üzerine yazıyor olmamın asıl sebebi. 300 milyon nüfuslu Soyvet süper-gücünün her sabık yurttaşı için yemek hiçbir zaman şahsi bir mesele olmamıştır. 1917’de çarın devrilmesini tetikleyen ekmek ayaklanmalarıydı; bundan yetmiş dört yıl sonra Gorbaçov’un bocalayan imparatorluğunun yerle bir olmasında o feci gıda kıtlığının payı vardı. Bu arada, Stalin’in kolektifleştirme hareketi boyunca 7 milyon insan, Hitler’in savaşı sırasında da 4 milyon insan açlıktan can verdi. Daha sakin dönemlerde, Kruşçev ve Brejnev’in iktidarlarında sofraya günlük bir kap yemek koyma dramı diğer bütün gaileleri gölgede bırakırdı. On bir saat dilimine hâkim kolektif sosyalist kader, yani gıda maddesi kuyrukları, on beş etnik cumhuriyette yaşayan yoldaşları birleştirirdi. Gıda, Sovyet siyasi tarihinde, kolektif bilinçsizliğimizin her köşe bucağına işlemiş değişmez bir meseleydi. Yemek bizi, saplantılı Sovyet misafirperverliği ritüellerinde –biraz daha ringa, biraz daha Doktor Kolbasası– ve daha kaliteli kolbasa (sucuk) bulabilen ayrıcalıklı azınlığa, tokatçılara, Parti yiyicilerine duyduğumuz ortak hasette birleştirdi. Yemek çoğunlukla donuk, zaman zaman saçmalık derecesinde gülünç, kimi zaman da dayanılmaz derecede trajik ama sıklıkla saflık derecesinde iyimser ve şen, titrek bir yaşam arzusu duymamızı sağlayarak totaliter devletimizin ülke içindeki gerçeklerinin dayanak noktası oldu. Bir akademisyenin de belirttiği üzere, yemek, içinde yaşadıkları zamana Rusların nasıl dayandıklarını, geleceği nasıl hayal ettiklerini ve geçmişleriyle olan bağlarını nasıl sürdürdüklerini açıklıyordu.

Geçmiş geçmişte kaldı artık. Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından silindi. “Sosyalist Vatan”ımızın yerinde kültür harabeleri, Sovyet Atlantis’inin engin arkeolojik alanı var şimdi. 

Fakat bu enkazı bırakmaya hazır değiliz. Başsız devrik lider heykelleri, şarkı kitapları ve şekerleme kâğıtları, bir zamanlar kızıl olan Genç Önder fularları, kirden kararmış üçgen Sovyet süt kutuları; bu parçalara sarılmışız. Romantiklerin idealize edilen bir geçmişe duyduğu özlemi tetikleyen melankolinin aksine, bizimkiler evlerimizin, bir zamanlar yaşadığımız hayatların kırıntıları. Bunlar bizim için hâlâ anlam yüklü; siyasi, tarihi ve şahsi anlamlar. Ve hemen her zaman müphem.

Kendi sosyalist kırıntılarımı toplamaya 1974 yılında, Philadelphia’daki hayatımızın ilk haftalarında başladım. Annem Amerika’ya anında vurulmuştu. Ben mi? Süngerleri erimiş mülteci kanepemizde büzülüp Çehov’un Üç Kız Kardeş’ini okuyor, karakterlerle birlikte sızlanıyordum: “Moskova’ya... Moskova’ya.” Kapitalist lezzetlere dair çocukluk fantezilerim Robin Hood Lokantası’nda yediğimiz ilk yemekle paramparça oldu. İğrenç Amerikan lahana salatası topağı genzime kaçtı. Fosforluymuş gibi parlayan Velveeta peynirine şoke olmuş halde bakakaldım. Evde annem Oscar Mayer sucuğunu neşe içinde yabancı Wonder Bread ekmeğinin üstüne koyuverirken, tuğlaya benzeyen ekşi mayalı Moskova çavdarlısıyla bayat Krakovskaya kolbasasının o pis kokusu burnumda tüterdi. Philadelphia’daki o ilk aylarımızda damak tadımı kaybetmiştim herhalde. Siyasi acıların, konukseverliğin, kıtlığın o kahramanca ortamının bitişiyle, yemek artık bana pek bir şey ifade etmez olmuştu.

Bakımsız bir yetim gibi, oturduğumuz daireyi arşınlar, kendi kendime iğneli Sovyet defitsit (kıtlık) esprilerini tekrarlardım. Bir dükkânda adamın biri sormuş, “Yüz gram kolbasa dilimler misiniz?” Tezgâhtar kız da “Kolbasayı getirin dilimleriz” demiş. Veya sormuşlar, “Neden göç ediyorsunuz?” Yahudi, “Çünkü kutlamalardan gına geldi” demiş. 

“Tuvalet kâğıdı aldık; kutlayalım; kolbasa aldık; daha çok kutlayalım.”

Philadelphia’da kimse Oscar Mayer sucuğu için kutlama yapmıyordu.

Damak tadımı canlandırmak için kafamın içinde bir oyun oynamaya başladım. Kendimi etrafı dikenli Bektaşi üzümü çalılarıyla çevrili bir daça’da (kır evi) hayal ederek, Sovyet sosyalist geçmişimin tatları ile kokularını zihnimde üç litrelik hayali bir kavanozda konserveleyip saklıyordum. Ambalajında neşeli bir çocuk resminin yer aldığı, Lenin Nişanı almış Kızıl Ekim çikolataları da o kavanoza girdi. Kırmızı ambalajlı, fillerle bezenmiş sarı paketinden çıkarıp çaya batırdığınız anda dağılan Bolşevik Fabrikası Jübile Bisküvileri de. Zihnimde, üçgen şeklindeki yumuşak Dostluk Peyniri’nin alüminyum folyosunu açtığımı canlandırırdım. Hayali alüminyum çatalımı Stalin’in gıda bakanının adını taşıyan, 6 kopeke satılan sanayi tipi köfteye batırırdım.

Ne var ki nostalji egzersizimi karartan ideolojik bir bulut vardı. Dostluk Peyniri, kolbasa, çikolatalar, hepsi de kaçtığımız o sövülen Parti-devletin mamulleriydi. Annemin Proust okumalarını hatırlayıp bunları tanımlayacak bir ifade buldum. Zehirli Madlenler.


Bu kitap benim “zehirli madlenler” anılarım. Bu epik ayrışıma, bu kolektif mitler ile kişisel anti-mitlerin kuralsız çarpışmasına götürecek yolları öneren kişi, mutfaktaki daimi suç ortağım ve geçmişimle aramdaki kanal olan annemdi. Sovyet tarihini –1910’ları tanıtmaktan günümüzün notlarına ulaşana dek– on yıllık dönemler halinde yemek prizmasından geçirerek, yeni baştan yansıtacaktık. Kimseninkine benzemeyen, yıl boyu süren bir yolculuğa çıkacaktık birlikte: Sovyet yaşamının on yıllık dönemlerinden oluşan yolumuzda yiyip pişirerek, onun mutfağıyla yemek odasını bir zaman makinesi ve bir anı kuvözü olarak kullanarak... Savaş zamanı gıda karnelerinin ve komün apartmanlardaki ortak mutfakların anıları. Lenin’in kanlı tahıl müsadereleri ve Stalin’in sofra adabı anıları. Kruşçev’in mutfak görüşmelerine ve Gorbaçov’un talihsiz içki karşıtı politikalarına dair anılar. Gündelik yaşantılarımızın odak noktası olan yemek anıları ve –bütün yoksunluklara ve darlıklara rağmen– vazgeçilmez konukseverliklerin ve dokunaklı, imkânsız ziyafetlerin anıları.

16 Nisan 2017 Pazar

Lara: Kayıp bir sevgilinin hikâyesi


Lara: Kayıp bir  sevgilinin hikâyesi


Ertuğrul Özkök

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/


1946 yılının Ekim ayında bir akşamüzeri... Olga işyerinden ayrılmak üzere paltosunu giyiyordu. O sırada Moskova’da ince bir kar başlamıştı. Genç kadın tam kapıdan çıkarken bir başka kadın arkadaşı ile karşılaştı.

Kadın arkadaşı yanındaki erkeğe dönerek, “Boris Leonidoviç sana en büyük hayranlarından birini tanıştırayım” diyerek Olga’yı işaret etti.

Olga İvinskaya dönemin Novy Mir dergisinde editör olarak çalışan bir yazardı. 

Dergi, Stalin döneminde rejimin emrindeki Sovyet Yazarlar Birliği’nin resmi edebiyat dergisiydi ve onlarca milyon basılıyordu.

Arkadaşının tanıştırdığı kişi Boris Pasternak’tı... Dönemin, milyonlarca insanı kendine âşık eden en büyük şairiydi. Ona âşık kadınlardan biri de Olga’ydı.

Büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla elini uzattı. Boris elini nazikçe öptü ve sordu:

“Sizde hangi kitaplarım var?”

Genç kadın “Sadece biri var” dedi. Boris, “Öyleyse ötekileri de gönderirim” diye karşılık verdi.

Bütün dünyada milyonlarca insanı hayran bırakacak Doktor Jivago romanının efsane kadın kahramanı Lara işte o an doğmuştu.

O gün 56 yaşındaydı ve genç kadınla arasında 20 yaş fark vardı.

Peredelkino’daki evde yazılacak olan Doktor Jivago romanı ikinci kahramanını bulmuştu. Birincisi, yani Yuri, kendisi olacak, Lara’ya ruhunu ise Olga verecekti.

KIZMA ANNE BU GECE TANRI’YLA BERABERİM

ROMANDA Doktor Jivago, Lara ile ikinci bölümde tanışıyordu. O unutulmaz sahnede Yuri onun için “Sanki başka dünyadan gelmiş bir kız” diyordu.

Olga ise ilk bakışta o kadar cazip bir kadın değildi. Daha önce evlenip ayrıldığı kocasından olan kızı İrina annesinin görünüşü için “Yorgun bir güzellik” diyordu. “Romandaki Lara gibi kendinden emin, muzaffer bir kadından çok hezimete uğramış bir hüznü anlatıyordu yüzü... ”

Onun “Yorgun güzellik” dediği şey, Boris için ise alıp götüren bir cazibeydi. O yıllarda Shekaspeare’in “Hamlet”ini Rusçaya çevirmişti ve bu kadın kafasındaki dünyaya tam oturuyordu.

Aslında Olga onu ilk defa aynı yılın nisan ayında Moskova Müze Kütüphanesi’nde Hamlet şiirini okurken görmüştü. O gece öylesine kendinden geçmişti ki, eve döndüğünde anahtarı unuttuğunun farkına varıp annesini uyandırmıştı.

Annesi ona kızgın bir ifadeyle bağırdığında ise ona şöyle demişti:

“Beni rahat bırak, bu gece Tanrı’yla beraberim.”

O ekim ayında tanışmalarından sonra Boris onu her gün aramaya başladı.

SAKIN BANA BAKMA İKİ ŞEY SÖYLEYECEĞİM

OLGA’yla ilk defa İzvestia gazetesinin tam karşısındaki Puşkin heykelinin altında buluştular. İkisi de utangaç, ikisi de mesafeliydi. Sonra bir gün o telefon geldi.

Boris, “Seni hemen görmeliyim, çünkü söylemem gereken çok önemli iki şey var” demişti.

Olga büyük bin heyecanla geldiğinde Boris şunu söyleyecekti:

“Şimdi lütfen bir an için gözlerime bakma, sana bir şey söyleyeceğim.”

Olga gözlerini indirmeye başladığında şunu söylemişti:

“Bundan böyle size artık ‘Sen’ diyeceğim. Çünkü ‘Siz’ demek bana büyük bir yalan gibi geliyor.”

Olga, “Korkarım size sen diye hitap edemeyeceğim” deyince o ısrar etmişti: “Lütfen alış buna... ”

Olga o gün heyecanla evine dönmüştü. İlişkileri artık dostluktan çıkıp daha ileri bir yere gidiyordu. O akşam saat 21.00 sıralarında alt kattaki komşusu kalorifer borusunu tıklatmıştı. Komşusunun evinde telefon vardı ve bu “Sana telefon var” demekti.

Komşusuna geçti, telefonu kaldırdı.

Boris Pasternak’tı...

“Bu gün sana iki şey söyleyeceğim demiştim ama ikincisini sormadın... ”

Olga “Neydi” deyince karşıdan şu cevap gelmişti:

“Seni seviyorum... ”

SABAH SAAT 06.00’DA KAPIDA KİM VAR

3 Nisan 1947 akşamı Olga, Boris’i Potapov sokağındaki evinde annesi ve kızıyla tanıştırdı.
Sakladığı tek şişe konyağı ve küçük çikolata kutusunu masanın üzerine koydu. Dokuz yaşındaki kızı İrina’yı sevgilisi ile tanıştırdı.

O gece Boris gittikten sonra uyuyamadı. Genç limon ağaçları ile dolu sokağa bakan balkona çıktı. Pasternak’ın en sevdiği şiirlerini okudu okudu...

Ve sabah oldu...

Saat tam 06.00’da kapısı çalındı. Karşısında Boris Pasternak duruyordu.

O gece trenle Peredelkino’ya dönmüş, ama o da uyuyamamıştı. Sabah ilk trenle yine Moskova’ya gelmiş ve hava aydınlanıncaya kadar dolaşıp sevgilisinin kapısını çalmıştı.

Yıllar sonra biten romanda Yuri Jivago da bir sabaha karşı Lara’ya koşacaktı... Ama o trenle değil, atının sırtında dörtnala gidecekti...

Ne de olsa o bir romandı ve atla gitmek daha romantikti.

BORİS’E DOKUNAMIYORUZ KADINI İÇERİ ALALIM

BORİS Pasternak büyük, çok büyük bir âşıktı.

Ama o günlerde Moskova’da onunla gizli bir aşk yaşamak çok zor bir şeydi.

Bu aşk çok kısa sürede Rus Yazarlar Birliği’nin en konuşulan konularından biri haline gelmişti.

Ve aynı sıralarda Stalin rejiminin, dolayısıyla KGB’nin acımasız gözleri de bu genç kadına çevrilmişti. Son 10 yılda meydana gelen bazı olaylar Pasternak’ı da rejim muhaliflerin tarafına çekmişti.

1932 yılında yaşanan o olay hâlâ hafızalardaydı. Stalin’in karısı hastaydı ve bir gece verilen davette kocası sarhoş olmuş, eşinin gözü önünde genç bir kadınla flört etmişti. O gece Stalin’in sevgilisiyle baş başa olduğunu öğrenen karısı intihar etmişti.

Ertesi gün Kremlin’in resmi açıklamasında Stalin’in karısının apandisitten öldüğü belirtilmişti. Yazarlar Birliği’ne mensup yazarlar ortak bir mektupla karısının ölümü için Stalin’e başsağlığı mesajı yayınlamıştı.

İşin aslını bilen Pasternak bu ortak mektubu imzalamayı reddetmişti.

Ondan 5 yıl sonra aynı Yazarlar Birliği bu defa üst düzey bürokratlara hain oldukları gerekçesiyle verilen idam cezalarını destekleyen bir ortak bildiri çıkarmak istemiş, Pasternak bunu da imzalamayı reddetmişti.

İşte öyle günlerdi ve KGB, büyük aşkların şairinden intikam alma saati geldiğine inanmıştı.

O Rus halkının gönlüne taht kurmuş büyük bir yazardı. Ona dokunamıyorlardı, öyleyse acısını bu delice âşık genç kadından çıkaracaklardı.

Onu Gulag’a ve hapse gönderecekler, ona işkence yapacaklardı.

O GÜN OLGA MORGDA CESETLERLE BAŞ BAŞA

6 Ekim 1949 akşamı Sovyet Gizli Polisi, Olga’nın Potapov sokağındaki evinin kapısını çaldı ve bir düzine resmi üniformalı polis evin içine hoyratça daldı.

Çocuğunun önünde onu hırpaladılar. Bütün mahrem eşyalarını didik didik ettiler ve alıp götürdüler.

Olga için büyük bir aşkın bedelini ödeme günleri gelmişti. Onu günlerce sorguya çektiler. İngilizçe öğretmenini bile onun aleyhine tanıklık etmeye zorladılar.

Sonra “Boris Pasternak’la buluşturacağız” diyerek hücresinden alıp Moskova morgunda cesetlerin arasına bıraktılar. Oradan da 2 yıl sürecek olan Gulag sürgününe gönderdiler.

Lara karakterine esin kaynağı olan Olga İvinskaya iki ayrı dönemde olmak üzere 6 yılını Sovyet zindanlarında geçirdi.

Bu süre içinde Boris onu çıkarmak için çok uğraştı. Ailesine baktı.

Ama Sovyet barbarlığının gücü, onun aşkından bile büyüktü.

ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ DOKTOR JİVAGO’NUN SON SÖZÜ

DOKTOR Jivago romanının yazarı Boris Pasternak 1960 yılının mayıs ayında yatağa düştü. 

Kremlin ve Yazarlar Birliği ona çok tecrübeli bir hastabakıcı olan Marfa Kuzminiça’yı gönderdi.

30 Mayıs günü akşam saatlerinde Pasternak’ın nefes alıp verişi iyice zorlaştı.

O sırada sevgilisi Olga da Peredelkino’da biraz ileride küçük bir daçada onu görmek için bekliyordu.

Bir iddiadaya göre karısı Zinadia o gece Pasternak’a sevgilisi Olga’ı çağırıp vedalaşmak isteyip istemediğini sordu.

Pasternak istemedi.

Saat akşam 23.00 olmuştu.

Hemşire Marfa’ya baktı ve “Yarın sabah sakın pencereyi açmayı unutma” dedi.

Bu, onun son sözüydü.

Doktor Jivago romanının yazarı, büyük şair Boris Pasternak o gece saat 23.20’de öldü.

YUROŞKA’NIN LARA’YLA VEDALAŞMA SAHNESİ 

OLGA İvinskaya, ertesi sabah yolda yürürken hemşire Marfa’ya rastladı. Hemşire “Her şey bitti” dedi.

Olga kendinden geçti ve Boris’in evine koştu, kapıdan hızla içeri girdi. Giriş katındaki küçük odaya girdi.

Boris Pasternak tek kişilik yatakta yatıyordu.

Pencere açıktı.

Olga sevgilisinin yüzünü öptü.

Bir buçuk saat onun başında kaldı. Ne karısı Zinadia ne de çocukları ona mani olmadı.

“Yuroşka”sı son sözünü, ölürken romanda Lara’ya söylemişti:

“Elveda aşkım... Yeni bir dünyada buluşmak üzere...”

CENAZEDEN ÜÇ GÜN SONRA GELEN KGB

CENAZE günü Boris Pasternak’ın açık naaşının başındaki insanlardan biri Olga’ydı. Boris’i bir çiçekle uğurladı.

Pasternak’ın cenazesinden üç gün sonra Sovyet gizli polisi yeniden Olga’nın evine geldi. Ondan Pasternak’ın yeni kitabının elyazmalarını istediler. Bu defa kızıyla birlikte alıp götürdüler.

Devlete ihanet suçuyla yargılandılar. Kendisi 8, kızı 3 yıl hapse mahkûm oldu.

Olga İvinskaya 8 Eylül 1995 günü Moskova’da öldü.

Ölüm haberi New York Times ve Washington Post başta olmak üzere dünyanın bütün önemli gazetelerinde haber oldu.

Bugün Peredelkino’da Boris Pasternak’ın mezarının biraz ilerisinde bir parselde yatıyor.

5 Nisan 2017 günü onun mezarını görmek için Peredelkino’ya gittim.

Pasternak’ın mezarının yerini herkes biliyordu...

Ama Olga’nın mezarının nerede olduğunu mezarlık görevlileri bile bilmiyordu.

Sadece “Şuralarda bir yerde” dediler...

Aradık bulamadık...

Yazının tanıtım videosu:

NOT: Bu yazıdaki bilgilerin bir bölümünü Anna Pasternak’ın geçen yıl çıkan “Lara: The Untold Love Story That Inspired Doctor Zhivago” HarperCollins, 2016 kitabından aldım.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Rusya'da trend: "Evleneceğimize beraber yaşayalım daha iyi..."

 

Rusya'da evliliğin yerini birlikte yaşama alıyor. Özellikle 1975 sonrasında doğan ve geniş maddi imkanlara sahip olmayan şehirli çiftlerin kurduğu aile yaşantısı biçimleri değişim geçiriyor. Birliktelik öncesi ailesiyle birlikte yaşamış ve iş hayatına geç atılmış olanların resmi evlilik şansı daha fazla.

Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE)'den araştırmacıların Rusyalıların evlilik tercihlerine etki eden faktörler üzerine yaptığı çalışma 2004, 2007 ve 2011 yıllarında gerçekleştirilen üç ankete dayanıyor.

Buna göre, birlikte yaşama düşüncesi yavaş yavaş evlilik düşüncesine denk algınanır hale geliyor. Bunun da en büyük sebebi ülkenin geçirdiği demografik dönüşüm.

1935-1964 arasında doğanların yüzde 77'si evliliği tercih ederken, 1965-1974 arasında doğanlarda bu oran yüzde 60'a düşüyor. 1975-1984 arası doğumlularda ise oran sadece yüzde 44.

Araştırmacılar hamilelik olgusunun birlikte yaşama olasılığı azaltıp birlikteliği evlilikle resmileştirme şansını 1,7 kat arttırdığını söylüyor.


Konuyu haberleştiren Kommersant gazetesi, Rusya'da devlet iktidarının aile konusundaki muhafazakar söylemine rağmen destek proje uygulamalarında birlikte yaşama olgusunu da dikkate aldığına vurgu yapıyor.


13 Nisan 2017 Perşembe

Yerofeyev’in serzenişi: Yeryüzü Sovyet, gökyüzü Çarlık ve ben insan

Geçen günlerde Rus edebiyatının en önemli eserleri arasında yer alan bir novella, Venedikt Yerofeyev’in yazdığı Moskova-Petuşki, ilk çevirisiyle Notabene Yayınları tarafından yayımlandı


ARZU EYLEM
Birgün Kitap



“Devrimin meydanlara değil, halkın kalbine yerleşirse amacına ulaşabileceğini daha en başta söylemiştim.”

Venedikt Yerofeyev, tutkulu bir varoluş için yazmakta, hakikat onu tuhaf şekilde içine çekmektedir. Rus edebiyatının postmodern yazarları arasında sayılan Yerofeyev’in eseri 1970 yılında yayımlanır ve pek çok dile çevrilir. Kitap dönemin çok satanları arasına girer. İlk kitabı ‘Bir Psikopatın Notları ile Gogol’ü selamlayan Yerofeyev, ‘Moskova-Petuşki’de Nietzsche’nin “Tanrı öldü” söylemine yaslanır. Belki de Kierkegaard gibi onun isyanı da insanın Tanrıyı kendisine benzetmesindendir. İnancın rasyonellikle yaralandığını düşünür sanki. Bu yüzden Yerofeyev’in hakikate ulaşma çabası cesaretle felsefeyi çağırır. Hayalle gerçeğin, iyiyle kötünün, eskiyle yeninin iç içe geçtiği sarhoş metin, otobiyografiktir. Eserin anlatıcı kişisi Veniçka’nın trende geçen uzun öyküsü içsel yolculuğu andırır.

Gerçekte, Yerofeyev öğrenciyken odasındaki İncil yüzünden üniversiteden atılmıştır. ‘Moskova-Petuşki’ bu yüzden İncil’e pek çok gönderme içerir. Sovyetleri eleştiren Yerofeyev siyasi ve dini bir tutumdan çok felsefi sorumlulukla yapar bunu. Çünkü yeryüzünde söylem bir türlü eylemle buluşamamıştır. Bu yanıyla ‘Moskova-Petuşki’ varoluşsal bir sorgulama ve modernizme yöneltilmiş bir eleştiridir.

Soren Kierkegaard’ın ‘Felsefe Parçaları’nda Sokrates’i eleştirmesi gibi, Veniçka da yer yer İsa’ya seslenir. Tanrı, Sokrates’e hakikati nasıl fısıldamışsa, İsa’ya da “Kalk ve yürü!” demiştir. Oysa Tanrı artık suskundur. İroniyle aktarılan bu bölümlerde melekler gülmekte, şeytan saçmalamaktadır. Veniçka’ysa trendedir ve inanmak istemektedir bir şeye. Hakikati fısıldayan kimse olmadığı gibi melekler de kendisiyle alay etmekte, hatta içmesini tembihlemektedir. O da yolculuk boyunca içer. Sürekli konuşan ve çevresindekileri tartışmaya katan anlatıcı yazar, simgesel bir dil kullanır. Sözler kalbidir. Anlatının altına gizlenmiştir anlatılmayan. O da insanlığın asırlık öyküsüdür.

Hakikat gizlendikçe tutku derde dönüşür. Veniçka’ya göre sanki gökyüzü Çarlık Rusya’sı, yeryüzü Sovyet toprağıdır. İki egemenlik biçimin buluştuğu yerse zorbalıktır. Metnin varoluşa odaklanmasına sebep de iki rejim arasındaki benzerlikler... Sürekli sorar Veniçka, Puşkin neden öldü? Bir yerde de,“Ben sağ tarafı seçtim, soğuktan ve üzüntüden…” der. Puşkin’i üzen Çarlık, onu üzense Sovyetlerdir.

Modernizm yaşamı ruhsuzlaştırmıştır ona göre. Amerika’da zenci yokmuş, peki, özgürlük var mıymış, diye sorar tren yolcuları Veniçka’ya. Tarafsız Veniçka, Marks ve Engels’i öngörüleri güçlü adamlar olarak tanımakta, Hıristiyanlığı Hypatia’yı öldüren yanıyla anmaktadır. Sartre ve Simone’u el ele gördüğünü söyler Sorbonne’da. Goethe’ye Schiller’e göndermeler yapar. Çehov, Gorki, Turgenyev’e ilişkin sözler söyler. Kendisini bir budalaya benzetir - Dostoyevski’nin Budala’sına. Kısaca hem bir edebi şölenle hem de Rus varoluşçuluğuyla karşılaşırız. Yerofeyev’in “Dünya acısının eskinin edebiyatçıları tarafından kullanıma sokulmuş yapmacık bir şey olmadığını, çünkü o kederi kendimden bildiğimi, dolayısıyla onun ne olduğunu sizden daha iyi bildiğimi biliyorum ve bunu gizlemek de istemiyorum” deyişi yazma amacıdır. Sorbonne’dan kovulmasına sebep kendisine özgü logos’tur ve onun logos’u eros’u kaybetmemiştir. O, kadim halkları galeyana getirecek bir şeyler söylemek istemektedir.

“Bir varoluş var ki, adını ne koysam bilmiyorum? Ne uyku bu ne de uykusuzluk.”

Yerofeyev, alegoriyle metnin anlamını çoğaltır. İçki içmek maneviyata yaklaşmanın, rasyonel aklı susturmanın bir yolu gibi…

“Hiç olmazsa gönlünün aklından daha geniş olduğu gerçeğini kabul et…”

Anlattıklarının aykırılığı derdini edebi kılar. Bir yerde, “Othello’yu oynuyor olamaz mıyız?” diye sorar. Başka bir yerde Kabil ve Manfred’den, toplum değerlerini kabullenemeyen romantik tutumdan bahseder. Zaten İlyiç (Tosltoy’un Ivan İlyiç’i) ölünce şehvet de ölmüştür.

Hikâye, anti hümanist etkili Zubrovka içen Veniçka’nın Kremlin’i göremediğini söylemesiyle başlar, kendini Kremlin’de bulmasıyla sona erer. Üzgün biri olduğunu ama anlattıklarının üzüntüsüyle ilgili olmadığını söyler. Böylece metne dair ipucu da verir. Varoluş gibi zamanla gerilimli bir haldir onunki.

“Ey utanmazlar! Topraklarımızı ne boktan bir cehenneme çevirdiniz, gözyaşlarını insanlardan gizlemeye, gülmeyi de herkese göstermeye zorluyorlar! Ey aşağılık reziller!”

Veniçka sık sık “Ey!” diye seslenir etrafına. Onu varoluşçu kılan, eserinin felsefisini güçlendirense “Oy!” deyişidir. Çünkü ne zaman “Oy!” dese kendi içine döner. Sokrates’in hakikatin doğuştan içimizde olduğu varsayımını akla getirir bu. Veniçka sorgulamaktadır her şeyi. İnsanlık adına duyduğu utancı dile getirmek, köşe başında ağlamak, yalnızlıkla hesaplaşmaktır yapmak istediği… Bu yanıyla ne sağdadır ne de solda. Düşündükleri düşünmek istedikleri değildir, onu buna zorlayan olup bitenlerdir. Her nereye baksa orada ketumluğu görür.

Kuramcıların ortak görüşü, Rus edebiyatında postmodernite kendini Batı’nınkinden ironi, parodi veya oyun yoluyla ayırır. Ortak olansa, tüm dünyada postmodern diye adlandırılan metinlerin entelektüel altyapı gerektirdiği, kısacası seslendiği okurun farklı olduğu gerçeği. Rus edebiyatı 1917 sonrasında işlevsellikle tanışmış. Devlete hizmet eden edebiyat anlayışı gelişmiş. Bu sebeple postmodern diye belirlenen yazarlar dünya edebiyatından uzak kalmış. İşte bu yazarlardan biri de Venedikt Yerofeyev. Kendisi eğitim hayatından edilince işçi olarak yaşamını sürdürmüş. Kitabınıysa bu yüzden iş kazasında ölen arkadaşına adamış.

Moskova-Petuşki nükteli diline karşın Venedikt Yerofeyev’in kalbindeki sevgiyi gizleyemediğinden Şölen havasında.




MOSKOVA-PETUŞKİ
Venedikt Yerofeyev
Rusça aslından çeviren:
Ali Rıza Dırık
Notabene Yayınları, 2017

11 Nisan 2017 Salı

Rusya halkı Türkiye’ye nasıl yaklaşıyor?


Kaynak: haberrus.com/  


Rusya bağımsız araştırma şirketi Levada Center yaptığı anket çalışmasında Ruysa halkının diğer ülkelere karşı yaklaşımını araştırdı.

Araştırmaya göre Rusların ABD’ye karşı olumsuz yaklaşımında gerileme olsa da bu ülkeye karşı olumsuz tutum sürüyor. Rusya’da vatandaşların yüzde 52’si ABD’ye karşı olumsuz görüş bildirirken, yüzde 37’si ise olumlu yaklaştığını ifade ediyor.

Rusların Avrupa Birliği’ne karşı yaklaşımda da son yıllardaki olumlu eğilim devam ediyor. Ankete göre Rusya halkının yüzde 36’sı AB’ye karşı olumlu düşüncelere sahip olduğunu söylüyor. AB’ye karşı olumsuz yaklaşanların oranı ise yüzde 53.

Araştırmaya göre Rusya ile son yıllarda siyasi kriz yaşayan Ukrayna’ya karşı Rusya vatandaşlarının üçte biri olumlu yaklaştığını dile getirirken, yüzde 56’sı ise aksi yönde görüş bildiriyor.

Levada’nın anketine göre Belarus ve Çin, Rusya halkının gözündeki olumlu imajını koruyor. Rusya vatandaşlarının yüzde 79’u Belarus’a, yüzde 78’i Çin’e karşı olumlu yaklaştığını belirtiyor. Bu ülkelere karşı halkın sadece yüzde 13’ü olumsuz yaklaşıyor.

Ankete göre Türkiye’ye karşı olumlu yaklaşan Rusların oranı, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmeye başlamasından sonra bir buçuk kat arttı. Eylül ayında Türkiye’ye karşı olumlu görüş bildirenlerin oranı yüzde 31 iken, şu anda Rusya halkının yüzde 47’si Türkiye’ye karşı olumlu düşünceler taşıdığını söylüyor. Rusların yüzde 34’ü ise Türkiye’ye karşı olumusuz yaklaştığını ifade ediyor.


Levada Center’ın anketi 31 Mart - 3 Nisan tarihleri arasında Rusya’nın 48 farklı bölgesindeki 37 yerleşim yerinde bin 600 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Sovyet devrinden gelen fenomenin perde arkası: Rusların 'çit' sevgisinin sırları...





“Çitin” Rusya’da çok eskiden beri dış tehditlere karşı koruma sağlamanın yanı sıra içinde kalanları disipline etme işlevi var. Ne var ki, "Rus çiti" pek de güvenli değil, üzerinde her zaman deliklere rastlanır. İnsanları fiziken değil, psikolojik olarak korur."


Moskovski Novosti'de bir "Rusya fenomeni" olan "zabor", yani "çit" üzerine yapılan değerlendirme şöyle devam ediyor:

"Şeffaflık fikrine önem verilen Avrupa’dan farklı olarak Rus evlerinde pencere parmaklıkları üçüncü kata kadar uzanır. Güven duygusunun zayıf olduğu Rusya’da “total çit” toplumu içine kapalı kılar.

Batıda mekan şeffaflığı şehirciliğin birinci ilkesi iken Moskova’da her yerde bariyerlere rastlamak mümkün. Parmaklıklar, ağır metro kapıları, içini göstermeyen koyu otomobil camları ve benzeri. Konservatuarın meşhur konser salonunun üç kapısından yalnızca biri açıktır. İnsanların rahat hareket etmesinin pek hoş karşılanmadığı Rusya’da somut ve soyut kapıların başında bekleyip insan akınını düzene sokan biri olur. Bazen yaşlı bir temizlikçi kadın, bazen devlet başkanı.

Rusya’da neden bu kadar çok fiziki engel var?

Birinci sebep, ülkede bir grup insanın temel kaynakları elinde tutma ve diğer insanlarla paylaşmama arzusu. “Çitler” bu insanların işini oldukça kolaylaştırıyor. 

İkincisi, toplumsal güven duygusunun hemen hiç olmayışı. Rus halkı bu güvensizliği ülke dışına da taşımış görünüyor. Rus ekonomist Aleksandr Azuan Kıbrıs’ta ya da İspanya’da çitlerle, yüksek duvarlarla çevrili bir ev görürseniz, bilin ki içinde bir Rus yaşıyordur, diyor.


Üçüncü sebep, mülkiyet problemi. Rusya’da özel mülkiyeti koruyan toplumsal sözleşme çok zayıf. “Arkası sağlam” birilerinin gelip elindeki işletmeye el koyacağı düşüncesi her girişimcinin aklının köşesindedir. Ülkedeki tek gerçek mülk sahibi ise devlet. Kalan herkes için mülk sahibi olma biraz “duruma göre”dir. Elindekini kaybetme paranoyasının varacağı yer ise yine “çitler”.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Tolstoy’un hareketli görüntüleri


Tolstoy hakkında 52 Dakikalık belgesel bir film.

Film görüntülerini Drankov düzenledi.




Film, 1960 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından Gosfilmofond’a restore ettirildi.

İskambil Falı - Karikatür: Vasiliy Aleksandrov



-Ve, sana Emeklilik Fonu’ndan bir mektup gelecek…





Karikatür: Vasiliy Aleksandrov
Kaynak: http://cartoonbank.ru/

Düşük maaş, düşük işsizlik... Çalışanların dörtte üçü yoksulluk sınırında





"Rusya'da düşük işsizlik madalyonunun diğer yüzünde düşük maaşlar var..." Bu tespit, Rosstat'ın son verilerine uzmanların yaptığı yorum... Ülkede çalışanların dörtte üçü yoksulluk sınırında yaşıyor. Ayrıca her on çalışandan birinin maaşı, diğer giderler bir yana,  yeterli beslenmek için bile yeterli değil. 

Vedomosti gazetesinin Rosstat verilerine dayandırdığı habere göre, aylık yoksulluk sınırı 10 bin 722 ruble. Rusya'da şirket çalışanları arasında ortalama maaş 36 bin 667 ruble.

Buna göre, çalışanların yüzde 27,5'i, yani 7,8 milyon kişi yoksul, yüzde 10,7'si, yani 3 milyon kişi yoksunluk seviyesinde. Yoksulluk sınırının üstünde maaşa sahip çalışanların oranı yüzde 37. Standart orta sınıf tüketimini karşılayabilen çalışan oranı sadece yüzde 12,7.

Rosstat verileri özel sektörün yanı sıra devlet için çalışan 28,35 milyon insanı da kapsıyor. Ancak küçük ve mikro ölçekli işletmeler söz konusu istatistiğe dahil değil.

Yoksulluk sınırının altında, tam sınırda ya da bir miktar üstünde maaş alan çalışanların sektör içi payları şöyle: Tarım - yüzde 93, hafif sanayi - yüzde 93, eğitim - yüzde 87, sağlık - yüzde 85, kültür ve spor dahil sosyal hizmetler - yüzde 83.


Öte yandan, petrol ve madencilik alanında çalışanların yüzde 54'ü, finans sektöründe çalışanların yüzde 48'i, emlak sektöründe çalışanların yüzde 36'sı, bilimsel hizmetlerde çalışanların yüzde 47'si, devlet idaresinde çalışanların yüzde 33'ü yüksek maaşlar alıyor.

4 Nisan 2017 Salı

Sovyetler Birliği'nde dans


Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi


St. Petersburg’daki İmparatorluk Bale Okulu, Sovyet Devrimi’nden sonra Leningrad Kirov Dans Okulu’na dönüştü ve Sovyet balesinin birçok ünlü dansçısı bu eğitim kurumundan yetişti. 

Niçinski’den Nureyev’e, Pavlova’dan, Plitsetskaya’ya dek birçok ünlü yıldızın yeraldığı Bolşoy Bale Topluluğu, gerek klasik bale yapıtlarında, gerekse çağdaş Sovyet bestecilerinin eserlerinde büyük başarı sağladı ve dünya ölçüsünde ünlendi.


Aynı süreçte Sibirya’dan Ukrayna’ya dek 100’ü aşkın halkın folklorundan derlenen halk oyunları, gerek özgün biçimleri, gerekse çağdaş dans ilkeleri anlayışına göre yapılan koreografik biçimleriyle çok sayıda dans topluluğunun repertuvarını oluşturdu. Bu konuda öncü çalışmalarıyala Moiseyev Halk Dansları Topluluğu, ülke içinde olduğu gibi, dünya ölçüsünde de yaygın bir beğeni kazandı. 

Rusya'da baleye Putı̇n etkisi

Tan Sağtürk




Bale deyince ilk aklımıza gelen ülkelerden biri Rusya.  

Dünyaca ünlü birçok sanatçının yetiştiği, kurulduğu günden itibaren ülkenin simgeleri haline gelmiş olan Moskova’daki ‘Bolşoy’ ve St. Petersburg’daki ‘Mariinsky Tiyatrosu’ ziyaretçi akınına uğruyor.

Rusya’da balenin tarihi bir hayli eskiye dayanıyor. İlk bale okulu, 1740 yılında St. Petersburg’da ‘İmparatorluk Bale Okulu’ olarak kuruldu. Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçiş döneminde, ihtilallerin negatif etkisini olağanüstü devlet çalışmalarıyla aşıp, yeni sistemin içinde varlığını sürdürdü. Çarlık döneminden kalan değerlerin ortadan kaldırılmasını gündeme getirenlere karşı duranların başındaysa Lenin vardı.

Dünya savaşları sırasında kısıtlı imkânlarla eserler sahnelenmeye devam etti ve cephelerde askerlere moral turneleri düzenlendi.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi Bolşoy’da iki prömiyer ile kutlandı. Prokofiev’in bestelediği ‘Külkedisi’ ve ‘Romeo ve Juliet’ baleleri 1945 ve 1946 yıllarında seyirciyle buluştu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan ‘perestroyka’ süreci hem Bolşoy Operasını hem de Mariinsky Tiyatrosunu vurmuştu. Gerek Boris Yeltsin gerekse Mihail Gorbaçov bu olağanüstü değişimi yeteri kadar kontrol edemediler. Rus balesi, tarihinin en zayıf dönemini yaşadı. Ancak unutmamak gerekir ki, sanat gruplarındaki geleneksel güçlü yapı kendini dik tutabilmek için büyük bir mücadele verdi. O dönemdeki karışıklıktan etkilenmemek için özellikle bale okullarıyla bale toplulukları arasındaki toplantılar sıklaştı, sorunlar tartışıldı, çözüm önerileri hayata geçirildi. Yurt dışındaki yarışmalara genç yeteneklerin gidebilmesi için seferberlik başlatıldı. Geleneksel bale tekniği yapısı bu dönemde tekrar gündeme alındı. Yine bu dönemde diğer ülkelerdeki çalıştırma tekniği yapıları, her zaman olduğundan daha fazla incelenir hale getirildi. Ve bütün bu süreç en az yarayla atlatılmaya çalışıldı.

RUS BALESİ KENDİNİ YENİDEN VAR EDİYOR

2000 yılında Sovyet dönemini öven, “Sovyetler Birliği’nin dağılması 20. yüzyılın en büyük trajedisidir” diyen Vladimir Putin başa geçti. Devletin tüm sanat temsilcileriyle hiç vakit kaybetmeden görüşen Putin, çalışmaların içinde bizzat bulundu.

Politik nedenlerle de olsa yurt dışında bulunan sanatçıları bizzat arayarak ülkeye davet etti. Hatta balenin büyük divası Maya Plisetskaya’nın 75. doğum günü için görkemli bir jübile yapılmasını sağladı. Onunla beraber büyük salonda yerini aldı. Heyecanını saklama çabası olmadan övgü dolu sözlerle Plisetskaya’nın önünde yerlere kadar eğilerek onu selamladı. Yerli ve yabancı yayın organları sayesinde dünya bu ana tanıklık etti. Aslında Putin’in tavrı bir ülkede sanatın var olabilmesi adına verilmesi gereken değeri ortaya koyuyordu.

İcraatlar bununla da bitmedi. Bolşoy, 34,5 milyar ruble (800 milyon dolar) harcanarak baştan aşağı yenilendi. Yenileme için antik eser uzmanlarıyla çalışıldı. Onarım çalışmalarının başındaki isim Mikhail Sidorov önemli kültür ve sanat uzmanlarıyla bir araya gelerek görüş alışverişinde bulundu. Salondaki koltuklar, localar altın kaplamalarla donatıldı. 6,5 yıl süren çalışmalardan sonra Bolşoy artık Çarlık Rusya’sındaki gibi yenilenmiş ve eserlerini bu muhteşem yapısında sürdürür hale gelmişti.

2013 yılında St. Petersburg’daki Mariinsky Tiyatrosunun hemen karşısına yeni bir opera ve bale sahnesi inşa edildi. Bu sahne sayesinde gösteri sayısı da arttı.

Yakın zamanda Mariinsky Tiyatrosunda iki gösteri izledim. İlki Olesya Novikova’nın dans ettiği muhteşem ‘Giselle’di. Eser seyirciden o denli alkış aldı ki sanatçılar dans etmekten çok selam vermekten yoruldular. İkinci gün ise Vaganova Bale Yarışmasının galası vardı. İlk perdede Rusya’nın ödül alan en iyi dansçılarını seyrettik. İkinci perdede ise St. Petersburg Vaganova bale öğrencilerinin gösterileri vardı. Maria Khoreva adlı bir öğrenci beni ve salondakileri büyüledi. Umarım şansı açık olur ve bütün dünya gelecekte onu alkışlar.

KÜLTÜR BAKANLIĞINA AYRILAN ÖDENEK RUSYA’DA KÜLTÜREL ATILIM YARATTI

Anna Pavlova’dan Vaslav Nijinski’ye, Michel Fokine’den Maya Plisetskaya’ya, Rudolf Nureyev’den Mikhail Baryshnikov’a sayılamayacak kadar çok değeri yetiştiren bir ülke Rusya.

Bu gücün farkında olan Putin, kültür sanat reformlarına sürekli yenilerini ekledi. Novosibirsk’teki büyük tiyatronun ve Moskova Konservatuvarının restorasyonu gibi büyük birçok çalışmanın yapılması talimatını verdi. Eskiden uygulanan maaş sisteminin değişmesi üzerinde durdu ve sanatçılara başarı ve çabaya endeksli yeni bir maaş sistemi kurdu.

Kültür Bakanlığı’na ayrılan ödenek ilk aşamada %25 arttırıldı. Kültürel kolların rahat çalışabilmeleri adına gereken her şey fazlasıyla yapılmaya çalışıldı. Yönetimin bu yöndeki çalışmaları özel şirketlerin destek vermelerini sağladı. ‘Sponsorluk’ anlayışına alışık olmayan Rusya, büyük şirketlerin destekleriyle artık sanat çalışmalarına milyar dolarlara varan katkılarda bulunmaya başlamıştı.

En önemlisi sanat adına yapılan bu çalışmalar ülkenin kültürel geleneğini bozmadan, hassasiyetle yürütüldü ve büyük bir atılım yaşandı.

BİZ DE ÖRNEK ALINACAK ÇALIŞMALAR YÜRÜTMELİYİZ

Putin’in Rus balesine katkısını ve sanata olan etkisini anlatırken, onun diğer alanlardaki politikalarına katıldığım sonucu çıkarılmamalı... Ancak kültür ve sanat çalışmalarıyla gelinen nokta bizlere örnek teşkil etmeli.

Çünkü ülkelerin kültür politikaları uluslararası sanat hakimiyeti açısından son derece hassas bir konu. Biz de bu alanda hayli yol kat ettik. Devlet Konservatuvarlarımız bugüne kadar çok önemli çalışmalar yürüttü. Türkiye’deki dansçılarımızı yetiştiren bütün hocalarımızı saygıyla anıyorum. Devlet Opera ve Balesi’nde çok değerli isimler sanatlarını icra ettiler. Kurulduğu günden bu yana Türk balesinin gelişmesine büyük katkı ve emek sağlayan sanatçılarımıza hak ettikleri değer misliyle verilmeli. Seyirci zaten bu değerin her zaman farkında ve bunu koltukları boş bırakmayarak yerine getiriyor. Ancak bunlar yeterli değil.


Bu nedenle ülke olarak, örnek alınacak çalışmalara imza atmak üzere geçtiğimiz günlerde III. Millî Kültür Şûrası düzenleyerek önemli bir adım attık. Benim de komisyon üyesi olarak bulunduğum bu oluşumda alınan kararların bir an önce uygulanması ülkemiz adına son derece değerli. Örneğin ilk iş olarak İstanbul'da bulunan Atatürk Kültür Merkezi sorununun en kısa sürede çözümü başta İstanbul olmak üzere ülkemiz açısından son derece mühim. Ülkemizin tüm şehirlerinde sembol olabilecek opera binalarının kurulması, o şehirlerde yaşayan halkımızla beraber değerli yöneticilerimizin gösterilere teveccüh buyurmaları çağdaş Türkiye yolunda çok ciddi bir adım olacaktır. Çünkü güzel ülkemiz halkıyla, değerli sanatçılarıyla en iyisine layık.