Moskova

Moskova

15 Ekim 2017 Pazar

Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda


İlber Ortaylı



Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Bu bolluğun arkasında uzun ve bizi çok yakından ilgilendiren bir tarih var.

KAZAN Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün (eski Sovyet Rusya’sında ‘enstitü’ denir) davetlisi olarak bu hafta başı Tataristan’daydım. Kazan Üniversitesi eski bir kurum ve Rusya İmparatorluğu’nun tarih itibariyle üçüncü en eski üniversitesi. 18’inci asırdan beri hizmet veriyor.


Aklınıza gelen tüm büyük adamlar ya buranın mezunu ya da burada okumuşlar. Tolstoy, buradaki Şark Dilleri Bölümü’nü bitirmeden terk etti; Lenin, ağabeyinin suikasta karışması dolayısıyla önce hukuk fakültesinden atıldı, bilahare müracaat ederek açıktan imtihanla bitirdi. Protestanlığa geçerek Alexander adını alan Ebu Musa Kazım Bey bu üniversitenin ünlü Türkologlarından.

TÜRK DÜNYASININ EN ÇOK SANATÇI YETİŞTİREN HALKI

Kazan aynı zamanda Rusya Müslümanlarının önemli bir dini ilimler merkezi. Türk dili ve araştırmaları tarihi de onun için burada inkişaf etmiş. Çünkü insanlar hem Rusya İmparatorluğu’nun coğrafyasını tanıyorlar, hem de Arapça, Farsça gibi dilleri icabında ta Kahire’deki El-Ezher’e gidip öğreniyorlar.


İstanbul’da okuyan Kazanlı münevverin sayısı hiç az değil. Müzik bakımından hem Doğu hem de Batı müziğini benimseyen bir halk. Galiba sadece Türk dünyasının değil bütün Doğu dünyasının Batı müziğiyle en çok temasta olan, sanatçı yetiştiren halkı Kazanlı Tatarlar. Bunda tabii Rus kültür dünyasıyla yakın ilişkinin de rolü var.

TARİHİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNİN ANAYURDU

Kazan hem Rusya’nın zenginlik ve kültürünü, hem Doğu’nun ilmini ve Müslümanlığını barındıran bir ülkeydi. Bütün Rusya’nın en müteşebbis zenginleri buradan çıkmıştır. Mesela Yusuf Akçura’nın ailesi Akçurinler bütün Rusya çapında hatta Amerika’da bile şubeleri olan bir ticarethane sahibiydiler. Türk inkılabının yakından tanıdığı Sadri Maksudi’nin damat girdiği aile de böyle. Zeki Velidi Togan ki Başkurdistan Cumhuriyeti’ni kurdu, tarihi coğrafya ilminin en önemli isimlerindendir. Rusya’da Arap harfli ilk matbaa bu bölgede çıktığı gibi Türkoloji ilmi de burada önemli ilerlemeler kaydetti.

YENİ ZENGİNLİK  KAYNAĞI TARIM

Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Perestroika devrindeki Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev, fevkalade zeki bir politikacı. Nur Sultan Nazarbayev’le birlikte, bu coğrafyada makul ve ustalıklı hareketle kalkınmayı sağlayan iki devlet adamından biri. En önemli özelliği de Tataristan’da tarıma önem vermesi, bunu teşvik etmesi. Sovyet döneminde herkesin ihmal ettiği, sorular dolu sektör şimdi Tataristan’da bir zenginlik ve rahatlık kaynağı. Kazan halkı, eski reisicumhurları Mintimer Şeymiyev’i seviyor. Şimdiki cumhurbaşkanı Rüstem Minnehanov ise tam bir işadamı. Dolayısıyla her türlü yatırım ve özellikle de Türk yatırımları devam ediyor.

TÜRK ÖĞRENCİ MUTLU

Tarihin akışı içinde Sovyetler Birliği’nin perestroika ile kabuk değiştirip kendini feshetmesi gibi mühim bir olayın 1980’lerin sonuna rastlaması Türkiye açısından bir bakıma isabetli oldu. 1960’ların ve hatta 1970’lerin Türkiye’si iktisadi ve içtimai bakımdan Sovyet dünyasını etkileyecek bir ülke değildi; çok fakirdi, kırsal ağırlıklıydı. Burjuvazi henüz tamamıyla laf ebesiydi. Eski Sovyet dünyasından doğanların hayatına intibak edecek, oralarda çalışacak gençler bile ancak 1980’lerden sonra yetişti. Bugün her eski Sovyet cumhuriyetinde, oraların dilini bilen, tarih ve coğrafyasını araştıran, sokaktaki insanla, yöneticiyle üniversitedeki akademisyeniyle ve aydınlarıyla temas edebilen insanlarımız var.
Dışişleri bu yeni dünyaya uydu. Moskova Büyükelçiliğimiz Rusça bilen memurlarla tanınırdı. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç da hem yerli dili Kazan Tatarcasını hem Rusçayı biliyor. Bunun cumhuriyet yöneticilerinden sokaktakilere kadar ona duyulan sempatiyi ne kadar arttırdığını görmek lazım.
Kazan Üniversitesi Türk öğrenci dolu. Uyumları mükemmel görünüyor. Türk dünyasının hatta İslam dünyasının Batı’ya en açık ve teşkilatlı bölgesinde bulunmak, Türk öğrenciler açısından bir kazanç olmalı. Bunu verdiğim konferansta da gözlemledim. Konulara uyumları mükemmel.
Oraları gezip görmek isteyenler için de bir tavsiyem var: Herhalde bahar ayları ve yaz için Kazan şehri ve iki yüz elli km ötesindeki Bolgar Hanlığı’nın kayınları, nefis orman ve Volga boyları görülecek yerler arasında.

700 YILDIR TARİHİN MERKEZİNDE

-13’üncü asırdan beri Altın Orda Devleti’nin önemli merkezlerinden. Altın Orda’nın mirasçılarından olan Kazan Hanlığı’nı, Çar Müthiş İvan (Grozni) 1552’de alıp ilhak edince, Müslüman nüfus üstünde de baskı uyguladı. Bir kısım halk Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığa dönen Kazan soylu ailelerinden biri de Yusupovlardır. Çar hanedanı Romanovların damadı Prens Feliks Yusupov, Birinci Cihan Harbi başladıktan sonra Rasputin’i öldüren üçlünün içindeydi. Rusya’yı kurtaracağını düşünüyordu. Gerçi suikastla bir memleket kurtarılmaz. Bazıları da “Rasputin’in bedduası tuttu, Rusya bu yüzden felakete sürüklendi” derler. 

- Türk halklarının Tatar ırkıyla bir ilgisi var mı? Şu sıralar Kazan Tataristan’ın tarihçileri “Biz Tatar değil, Bolgar’ız” diyorlar. Bolgar Hanlığı, Kazan’ın 250 kilometre güneyinde yer alıyor. Rusya Müslümanlarının ilk Müslüman devleti onlar (tahminen 930 yıllarında bu dini kabul ettiler). 7’nci asırda bugünkü Bulgaristan’a akın yapan ve Asparuk’un liderliğinde oraya yerleşen, bu Slav coğrafyasındaki memlekete Bolgar adını verenler de onlar. Tezin birincisi doğru; Rusya’nın Türk halklarının Tatar ırkıyla ve diliyle alakaları yok; onlar Kıpçak, Tatarlar ise Moğolistan’da yaşayan bir büyük kabile. 13’üncü asırda Rusya’nın istilasını Kıpçaklarla birlikte yaptılar. 19’uncu asırda bu bölgede eğitim hayli gelişti, siyasete de karıştılar. Sadri Maksudi Arsal, 1905 devriminden sonra kurulan Duma’ya mebus olarak girdi. Rus ihtilaline aktif olarak katıldılar. Bolşevik devrimine de Kazanlı Seyyid Sultan Galiyev önderliğinde iştirak ettiler. Galiyev’in stratejisi ve teorileri çok Türkçü bulunduğu için sonraları Stalin tarafından harcandı.

BİR DEV KİTAP TÜRKÇEDE

BU isimde bir kitap, daha doğrusu bir el kitabı Rusça olarak çıkmıştı. Volga boyunun tarihi için önemli müracaat kitabıydı. O bölgede yaşayan, bugünkü Kazan Tatar halkının öncüsü olan yerleşimler ta Volga Macarlarına, Bulgarlarına varana kadar taş devri buluntularından itibaren ele alınıp anlatılıyordu. Atlas Tartarica, Rus Şarkiyat ilminin ve hassaten bu dalda Kazanlı Tatar bilginlerinin önemli çalışmalarını içeren bir el kitabıydı. Bugün Rusçası neredeyse sahaflar ve kitap pazarlarında bile zor bulunuyor. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç, Bilimler Akademisi’nde profesör Rafail Hakimov’a bunun Türkçeye tercüme edilip basılmasını teklif etti. Bu önemli baskıyı özel sektörde Tataristan yatırım grubunu oluşturan, özellikle Kastamonu Entegre Grubu üstlendi ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği işbirliğiyle Türkçe Atlas ortaya çıktı. Tercümeyi yapan, bu konularda çalışan Mimar Sinan Üniversitesi’nden Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’dur. Volga boyu tarihindeki halklar ve Tataristan’ın, modern tarih içinde önemli bir kaynak olduğunu belirtmek gerekir. Ümit edilir ki satışa çıksın ve yararlanmak isteyenlere ulaşsın.

BAZI KURUMLARIN TARİH SORMAMALARI, SORMALARINDAN İYİDİR


ÜÇ gün önce, üniversiteye giriş sınavlarından tarih sorularının çıkarıldığını öğrendim. Lise öğrencileri ve öğretmenleri büyük hüzün duyuyorlar. Bendeniz o kadar hüzünlü değilim. Bazı kurum ve kişilerin tarihi sormamaları, sormalarından iyidir. Daha ilmi ve ciddi bir tarih okutmaya başladığımız zaman daha iyi sınavlar bekleriz.

Rusça öğrenmenin 8 sırrı




"Dünyanın en zor dili Rusça...", "Yıllardır burada yaşıyorum, hala dili doğru dürüst öğrenemiyorum..." 

Bu ve benzer yakınmaları hiçbirimizin yabancısı değil.... Rusça öğrenmek için tonla yeni kelimenin ve koca bir kültürün içine gömülmek gerek. RBTH yazarları bu zorlu yolculuğa çıkmaya hazır olan gözü pek heveslilerin işini kolaylaştırmak için bazı tavsiyeler hazırladı. 

1. Psikolojik olarak kendinizi hazırlayın. Dil öğrenmenin ilk adımı motivasyon. Yeni başlayanlar neden bu dili öğrenmek istediklerini kendilerine sormalı ve bu konuda tam bir zihin açıklığına ulaşmalı. Saatlerce ter dökmeyi gerektirecek bu süreçte en büyük yoldaşınız motivasyonunuz.

2. Gramere odaklanın. Kulağa sıkıcı gelse de Rus dilinin bel kemiği Rusça gramerdir. Gramer öğrenmek için şehrinizde varsa Rusça kursuna yazılın. Bu imkana sahip olmayanlar internet üzerinden online eğitim veren Rusça öğretmenleriyle temasa geçebilir.

3. Temel kelimeleri öğrenin. Bir dili bilmek başka, konuşmak başka. Konuşmanın ilk adımı ise temel kelimeleri, gündelik ifadeleri öğrenmektir. İyi bir alıştırma kitabının bu konuda size yardımı dokunabilir.

4. Online kursları ve uygulamaları deneyin. Örneğin Moskova Devlet Üniversitesi'nin makul bir ücret karşılığında Skype üzerinden verdiği dersleri. http://www.mgu-russian.com/en/learn/courses/lessons-by-skype/

5. Rus filmlerini ve dizilerini izleyin. Rusça telaffuzu öğrenmek başlı başına bir mesele. Bu bakımdan Youtube üzerinden izlenebilen Rus filmleri ve dizileri imdadınıza yetişebilir. Film ve dizi izlemek telaffuzu öğrenmenin yanı sıra Rus yaşantısına dair fikir sahibi olanağı da sunacaktır.

6. Rusçayı Rusya'da çalışın. Dil öğrenmenin en etkili yolu dili anavatanında çalışmak.

7. Rusya'dan arkadaşlar edinin. Herkesin de bildiği üzere, dilin ayrılmaz parçası olan argo ifadeleri ve küfürleri öğrenmenin yolu ders kitaplarından değil, arkadaşlıktan geçer. Bir kız ya da erkek arkadaş edinmek Rusça öğrenmek için en iyi yollardan biri.

8. Toplu taşımada tanımadığınız insanlarla konuşmaktan çekinmeyin. Trenle seyahat etmek Rusya'yı tanımanın muhteşem bir yolu olmasının yanı sıra dil becerilerinizi geliştirmeniz için harika bir fırsat olabilir. Yolculuk esnasında eninde sonunda tanımadığınız insanlarla konuşmak zorunda kalacaksınız. Buna alışın ve fırsata çevirmeye bakın.


Son olarak, yabancı bir dili konuşurken yapılan hatalar asla hata değil, bu dili derinlemesine öğrenmek için ayağınıza gelen fırsatlardır.

Siyah kare: Maleviç hakkında bilmeniz gereken 20 şey





20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olan Siyah Kare'nin yaratıcısı Kazimir Maleviç hakkında bilmeniz gerekenler var. 

1- Şeker pancarı köyü
Polonya kökenli, Severyn ve Ludvika Maleviç'in ilk oğlu olan Kazimir Maleviç, 1879 yılında Kiev'de dünyaya geldi. Evde genelde Lehçe konuşuluyordu. Babası bir şeker fabrikasında usta başıydı. Çocukluğu boyunca Ukrayna'nın şeker pancarı yetişen pek çok farklı köyünde yaşadılar.

2- Kök boya ve ikonalar
Kazimir'in sanata ilgisi vardı ama kültür merkezlerinden uzak yaşantısı nedeniyle on iki yaşına kadar sanat adına gördüğü tek şey köylülerin bitki köklerinden ürettikleri boyalarla süsledikleri eşyaları ve duvarlarıydı. Hayatının bu dönemi onu o kadar etkiledi ki, 1910 yılından sonra bir süre Rus köylüleri ve emekçileri resmetmesine neden olur.

3- Demiryolu ressamı
1889’da ailesiyle taşındığı Parkhomovka’da iki yıllık bir ziraat okuluna gitti. İlk resim eğitimi 1893’te yine bu kentte, Nikolay Pimonenko’nun sınıfına katılmasıyla gerçekleşti. Moskova'da sanat eğitimi almak için, demiryollarında teknik ressam olarak çalışmaya başladı. 1902 yılında babası hayatını kaybettikten sonra Moskova’ya gitti. 1905, 1906 ve 1907 yıllarında, üç defa Moskova Sanat Okulu’nun giriş sınavlarına girdi, ama başarısız oldu.

4- Aşk
Üç kez evlenen sanatçı ilk evliliğini 1901 yılında Polonyalı Kazimira İvanovna Zgletis ile yapmıştır. 1909 yılında ilk eşinden ayrılan Maleviç, bir psikiyatrın kızı olan Sofia Mihailovno Rafaloviç ile ikinci evliliğini yapar. 1920 yılında Sofia'yla olan evliliğinden kızı Una dünyaya gelir ama 1925'te Sofia hayatını kaybeder. 1927'de Leningrad’da Sanat Tarihi Enstitüsü’ne atanan Maleviç, orada Natalia Andreyevna Manchenko ile üçüncü evliliğini yapar.

5- Dördüncü Boyut ve Einstein
1900'lerin başında astronomi, geometri, matematik gibi bilimlerin mistik yönüne artan merak Rusya’yı da etkisi altına alır. Maeterlinck, Baudelaire, René Ghil gibi yazarların sembolist edebiyatının çok rağbet görmesinin yanında Newton’un Dördüncü Boyut ve Yeni Bir Düşünce Çağı kitapları Rusçaya çevirilir. Maleviç'te bu egemen sembolist etkiden payını alır. Süprematizmin temellerini atarken, sanat kuramının en büyük desteğini bu dördüncü boyut kuramından ve Einstein'ın evrenin eğriliği ilkesinden yararlanır .

6- Cezanne, Matisse, Monet ve Gauguin
Maleviç’in 1908-1911 yılları arasında yaptığı Yıkananlar konulu resimleri, Matisse’in Dans adlı çalışması ve gene aynı zamanlarda yaptığı otoportresi Madame Matisse'i anımsatmaktadır. Maleviç'in erken dönemlerine ait olan Hamamdaki Ayak Bakımcısı resmi, Cézanne’ın ünlü Kağıt Oynayanlar tablosuyla büyük benzerlikler taşımaktadır. Monet'in onun üzerinde bıraktığı etkiyi 1919 yılında kaleme aldığı metni Sanatta Yeni Sistemler Üzerine: Statik ve Hız’da söz eder. Maleviç'e göre Monet, Rouen Katedrali resmini gördüğünü değil algıladığını resmetmiştir. Gauguin'in primitif insan figürlerinin etkisiyse, Rus köylülerini resmettiği dönemde şematik yüz uzuvları, badem gözler, ayrıntısız, stilize biçimlerle görülmektedir

7- Edebiyat
Maleviç, 1912 yılında yayınlanan Rus fütürizminin ilk manifestosu için resimler ve taş baskılar yapar. Haziran 1913 tarihli Patlama (Vzorval), Ağustos 1913 tarihli Domuzcuklar (Porosyata), Eylül 1913 tarihli Üç (Troe) ve Ekim 1913 tarihli Olduğu Gibi Sözcük (Slovo kak takovoe) kitaplarında Maleviç'in bir çok çizimi vardır. Maleviç 1914’de, Rusya’nın I. Dünya savaşına katıldığı açıklandıktan sonra, metinleri Mayakovski tarafından hazırlanmış geleneksel Rus kitap süsleme sanatı tarzında propaganda kitapçıkları resimlemiştir. 1922 yılında Süprematizm, Nesnesiz Dünya ve Sonsuz Huzur elyazmasını ve Tanrı Devrilmedi: Sanat, Kilise, Fabrika kitaplarını yayınlayan Maleviç, özellikle din ve Tanrı konularında takındığı tutum yüzünden sanat ve siyaset çevrelerin tepkisini çekmiştir.

8- Mihail Matyuşin 
1912 yılındaki Gençlik Birliği Sergisiyle fütüristik çevreye giren Maleviç, kemancı, kompozitör ve ressam Mihail Matyuşin’le tanışır. Bu dostluk, Matyuşin'in 1934'te ölümüne dek sürer. Ortaklaşa bir çok proje yaparlar. Maleviç, fütüristik resimler yaptığı dönemde arkadaşlarının portresini yaparken, yakın arkadaşı Matyuşin'in de fütüristik bir portresini yapar.

 9- Güneşe Karşı Zafer operası
1913 yılında Maleviç’in sahne dekorunu ve kostümlerini tasarladığı Güneşe Karşı Zafer operası, müzikleri Matyuşin tarafından bestelenen, prelüdünü Hlebnikov’un ve sözlerini Kruchenıyh’in yazdığı ilk fütürist operadır. Maleviç’in kübo-fütürizmden süprematizme geçişinin dönüm noktasını oluşturmaktadır. Opera, teknolojinin doğa üzerindeki zaferini anlatır. Siyah Kare ilk defa bu opera için tasarladığı sahnede yer almaktadır. Ayrıca 1918 yılında, ressam Vladimir Mayakovski'nın oyunu Gizemli Güldürü'nün de dekorunu yapmıştır. Maleviç’in çocukluk yıllarında edindiği bir diğer merak olan ve annesinden öğrendiği nakış ve iğne işinin UNOVİS’in idareciliği sırasında yaptığı kumaş tasarımı, bezeme ve işlemelerle süslenmiş kimi eşyaların üretiminde büyük payı vardır.


10- Mona Lisa ve Kiralık Daire
Maleviç’in 1914 tarihli Mona Lisa’lı Kompozisyon: Moskova’da Kısmi Güneş Tutulması adlı süprematist kolaj düzenlemesinde, merkezin sol alt tarafında Mona Lisa’nın iki kırmızı çarpı işareti yapılmış olan gazeteden kesilmiş bir resmi dahil edilmiştir. Eserin, sol üst tarafında Kiril harfleri ile yazılmış olan adı Kısmi Tutulma, bize Rönesans sanatının ve onun en bilinen simgesi olan Mona Lisa’nın mı bu tutulmaya sebebiyet verdiğini düşündürür. Maleviç’in kupürün üzerine yapıştırdığı etikette ‘kiralık daire’ yazmaktadır.

11- Devlet Destekli Manastır
1919 Chagall tarafından yönetilen ve Vitebsk’de bulunan sanat okuluna eğitim vermesi için Rektör Vera Ermolayeva ve El Lissitzky tarafından davet edilir. Ancak burda görevi çok sürmemiş, 1924’de Devlet Sanatsal Kültür Müzesi’nin yönetimine geçmiş ve bu kurumu Devlet Sanatsal Kültür Enstitüsü’ne çevirip Enstitü’deki beş ana daldan biri olan Biçimsel ve Kuramsal kısmının başına geçmiştir. Fakat uzun süredir eleştirilerin hedefi olan Maleviç için genç eleştirmen Girigory Seryi’nin, Leningrad Pravda gazetesinde yazdığı yazısında enstitüyü “devlet destekli manastır” olarak nitelemesi olayların büyümesine ve Maleviç'in 1926 yılında kurumdan uzaklaştırılıp, Enstitü'nün de kapatılmasıyla son bulmuştur. Maleviç, sonrasında Kiev’e sürgün edilmiş, oradaki Sanat Enstitüsü’nde ders vermeye başlamıştır.

12- Arkadaşlarım Beni Bolşevik Diye Çağırır
1917 Rus Devrimi'nin ardından, devrim coşkusuna kendini kaptıran Maleviç, 1918-23 yılları arasında resim yapmaktan çok politik hareketlere katılır. Moskova Ressamlar Sendikası’nın Sol Kanat Federasyonuna katılır ve Rusya’da sanat eğitiminin yenileştirilmesi için kapsamlı bir tasarı hazırlar. Ekim Devrimi’nin ardından Askeri-Devrimci Komite tarafından, Anıtları ve Antik Eserleri Koruma Kurumu’nun başına getirilir. 1930 yılında ‘yabancı’ batıya yakın olmakla ve toplumun burjuva sınıfına özgü bir özellik olarak kabul edilen biçimcilikle suçlanarak Birleşik Devlet Siyasi Temsilciliği tarafından on beş günlüğüne gözaltına alınır ve sorguya çekilir. Savunmasında, batıdaki arkadaşlarının onu Bolşevik olarak çağırdığını, işçi ailesinden geldiğini, kazandığı şöhretin çabayla elde edildiğini ve amacının devrime hizmet etmek olduğunu söyler.


13- Siyah Kare Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
1915’te Petrograd’da düzenlenen Son Fütürist Sergi 0.10’da ilk kez görücüye çıkan Siyah Kare resmi, sergiyi gezenlerde büyük tepkilere neden olmuştu. Büyük bir çoğunluk birbirine, sanatçı seyirciyle alay mı ediyor acaba diye soruyordu. Bu resmin resim olup olmadığı bile tartışılıyordu. Maleviç'e göre Siyah Kare bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmiydi ve o buna "sıfır-biçim" adını vermişti. Yaratıcısı olduğu “Süprematizm” sanat akımı, Latince “suprema” sözcüğünden türetilen en üst, en yukarı anlamındaydı. 1916’da Matyuşin’e yazdığı bir mektupta Süprematizm'in yeni bir din bilincini işaret ettiğini ve bir öğretiyi ortaya koyduğunu dile getirir. Belki bu yüzden sergilendiği galerinin düz duvarlarına değil, iki duvarin birleştiği köşeye, tavana bitişik şekilde asılmıştı. Bu köşe, Rus evlerinde en değerli ikonaların asıldığı yerdi. İkonaların bir dini, bir tanrısallığı ve imanı temsil etmesi gibi, Siyah Kare de yeni bir sanat dilini, dahası dünya görüşünü, hatta deyim yerindeyse kozmik bir görüşü, bir varoluş biçimini temsil ediyordu.

14- Süprematist Çaydanlık
1923 yılında UNOVİS’te çalışırken, Petrograd Lomonosov Porselen Fabrikası’nın işbirliği ile porselen tasarımları yapmaya başladı. Ancak bu dönemde yapılan üretimlerden günümüze sadece porselen fincanlar kalmıştır.

15- Yeryüzünün Geçici Konutları
Maleviç'in Süprematist Manifesto’sunda, insanoğlunun yeni konutlarının uzayda yer alacağı öngörüsünden bulunmuştu. Bu yüzden gelecekte de yaşanılır bir ortam olabilmesi için “yeryüzündeki geçici konutların uçağa uyarlanması” gerektiğini savunuyordu ve bu devrimci mimarlık anlayışına katılacak mimarlara çağrıda bulunuyordu. Vitebsk’de mimari eğitimi almış olan El Lissitzky, İlya Çaşnik ve Nikolai Suetin bu çağrıya cevap verdiler. 1925 yılında Süprematist temellerine dayanan Arkitekton adını verdikleri, üç boyutlu mimari maket denemeleri yaptılar. Bu örneklerden birçoğu günümüze kadar gelemedi ama Pompidou Modern Sanat Müzesi’nde 1980’li yıllarda oluşturulan bir ekiple mevcut fotoğraflardan yola çıkarak, eksik parçaların yeniden yapılması yoluyla maketleri tekrar yapıldı.


16- Buzdağının Görünmeyen Kısmı
1909 yılında maddi sıkıntılar çeken Maleviç, aldığı iş teklifi üzerine, arkadaşının kışlık montunu ödünç alarak Kuzey Kutbu'na, Rusya'nın ilerde ikonik olacak parfüm şişesini yaratmak için yola çıkar. Yaptığı çizimleri Brocard & Co kozmetik firmasının sahibi Alexander Brocard gösterir. Maleviç'in buzdağının üstünde kutup ayısı bulunan şişe tasarımı Kuzey anlamına gelen ''Severny'' isimli parfüme dönüşür.


17- Pantokrator İsa
Maleviç'in son resmi ölmeden iki yıl önce yaptığı otoportresidir. Bu portre detaylarından ziyade fikrinde süprematisttir. Maleviç burada kendini, dönemin kıyafetleri içerisinde, evrenin hakimi Pantokrator İsa ikonalarından tanıdığımız bir biçimde elini açmış ve yukarı kaldırmış olarak gösterir. Süprematizmin temel renkleri kırmızı ve siyah giyside baskındır.

18- Vasiyeti
Maleviç 1931’de Ivan Klyun’a yazdığı bir mektupta, ölümü halinde mezarının üzerine Jüpiter’e bakmak için bir teleskobun konmasını istemişti. 1933 yılında kanser teşhisi konulmasından üç yıl sonra hayatını kaybeder. Öldüğünde yatağının başında Siyah Kare resmi asılıydı. Süprematist motifli bir tabuta kondu, yakıldıktan sonra külleri bir kap içine konularak istediği yere gömüldü. Mezarının üstüne teleskop konmadı ama arkadaşı ve öğrencisi Nikolay Sütin ortasına siyah bir kare yerleştirilmiş olan küp şeklinde mezar taşını tasarladı.İkinci dünya savaşı sırasında yok olan bu mezar yıllar sonra 1988’de temsili bir şekilde yenilendi.

19 - Sırt Çantalı Çocuğun Resimsel Gerçekliği
Sırt Çantalı Çocuğun Resimsel Gerçekliği ve Köylü Bir Kadının İki Boyutta Resimsel Gerçekliği soyut eserlerinin isimleride tartışma konusu olmuştu. Maleviç ''Bazı resimlerime verdiğim isimler, bu biçimlerin aranması anlamına gelmiyor'' açıklamasını yaparak bu tartışmalara bir son verdi.

20 - Süpermatist Kompozisyon 

Dünyanın en pahalı tabloları arasında yer alan Süpermatist Kompozisyon resmi, 2008 yılında Sotheby'de düzenlenen müzayedede 65.8 milyon dolara satıldı.

Kazimir Maleviç


Vikipedi, özgür ansiklopedi


Kazimir Severinoviç Maleviç ( Казимир Северинович Малевич ), (23 Şubat, 1879 – 15 Mayıs, 1935), geometrik soyut sanatın öncülerinden ve avangart süprematist hareketinin yaratıcısı olan ressam ve sanat teorisyeni.

Kazimir Maleviç, Kiev'in yakınlarındaki Kiev Valiliği'nde dünyaya geldi.

Ebeveynleri Severyn ve Ludvika Maleviç Polonya kökenliydiler ve ressam Roma Katolik Kilisesi'nde vaftiz edildi. Babası bir şeker fabrikasında yöneticiydi. Kazimir, ailenin on dört çocuğunun birincisiydi. Bu on dört çocuktan dokuz tanesine yetişkinliklerini görebildiler.

Çocukluğu boyunca Ukrayna'nın şeker pancarı yetişen pek çok farklı köyünde yaşadılar. Maleviç bu yüzden kültür merkezlerinden uzaktı. Sanat tutkusu onu çocukluğunda sarmış olmasına rağmen on iki yaşına kadar profesyonel ressamlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Köylülerin yaptığı el işlerinden, süslü duvar ve fırınlardan çok hoşlanan ressam kendisi de köylerde gördüğü stilde resimler çiziyordu. 1895-1896 yılları arasında ise Kiev'de çizim eğitimi aldı.

1904'te babasının ölümünün ardından Moskova'ya taşındı. Orada Moskova Resim, Heykel ve Mimarlık Okulu'na 1904'ten 1910 yılına kadar devam etti ve Fedor Rerberg'in atölyesinde çalıştı. 1911 yılında Soyuz Molodyozhi'nin (Gençler Topluluğu) ikinci sergisine Vladimir Tatlin'le birlikte katıldı. 1912'de ise aynı grubun üçüncü sergisinde yer aldı. Aynı sene içerisinde Eşeğin Kuyruğu koleksiyonunun Moskova'daki bir sergisinde yer aldı. O günlerdeki çalışmaları Rus halk sanatlarıyla ilgilenen avangart ressamlar Natalia Gonçarova ve Mikhail Larionov'un eserlerinin etkilerini taşıyordu. 1913 Mart'ında Moskova'da Aristarkh Lentulov'un sergisi açıldı. Bu sergi Paul Cezanne'nın 1907 yılında Paris'te oluşturduğu etkinin bir benzerini Maleviç'in de dahil olduğu Rus avangart sanatçılarında gösterdi. Maleviç de diğer ressamlar gibi kübist kurallarını öğrenerek onları çalışmalarında kullanmaya başladı. Aynı yıl, ressamın sahne tasarımını yaptığı kübofüturist opera Güneşe Karşı Zafer büyük bir başarı kazandı. 1914 yılında Maleviç'in eserleri Paris'teki Bağımsızlar Salonu'nda Alexander Archipenko, Sonia Delaunay, Aleksandra Ekster Vadim Meller ve pek çok diğer ressamın eserleriyle birlikte sergilendi.


Kariyerinde çok rahat bir şekilde ilerlerken ve sanattaki bütün modaları takip ederken 1915 yılına gelindiğinde Maleviç'in aklına Süprematizm fikrinin nasıl geldiği yirminci yüzyıl sanatının büyük gizemlerinden biri olarak kaldı. Sanatçı tüm hayatı boyunca çalışmalarını imzalarken eseri yarattığı tarihten daha erken bir tarih yazması onun sanat yaşamı kronolojisini daha da karıştırmaktadır. Eserlerinden bu dönüşümün tam zamanı belirlenemese de 1915 yılında Kübizmden Süprematizme manifestosunu yayınladığı kesindir. 1915-1916 yıllarında diğer süprematist ressamlarla birlikte Skoptsi ve Verbovka'nın köylerinde çalıştılar. 1916-1917 yıllarında ise Karo Valesi isimli sanatçı grubuyla birlikte sergiler açtı. Süprematist işlerinin en bilinenleri Siyah Kare (1915/1913) ve Beyaz Üstüne Beyaz'dır. (1918)

1918 yılında, ressam Vladimir Mayakovski'nın oyunu Gizemli Güldürü'nün dekorunu yaptı.

Ekim Devrimi'nin ardından ressam, halkın eğitimi için oluşturulan Narkompros komisyonunun sanat bölümünün bir üyesi oldu. Maleviç'in görevi müzelerin ve anıtların korunmasıydı (1918-1919). 1919 - 1922 yılları arasında o dönemde Sovyetler Birliği bugün Beyaz Rusya sınırları içinde yer alan Vitebsk'teki sanat okulunda, 1922 - 1927'de Leningrad Sanat Akademisi'nde, 1927-1929 arasında Kiev Sanat Enstitüsü'nde, 1930'da ise Leningrad Sanat Evi'nde öğretmenlik yaptı. Süprematist teorilerini Nesnesiz Dünya isimli kitabında anlattı.

1927'de Varşova, Berlin ve Münih'i ziyaret etmesi uluslararası arenada ün kazanmasına sebep oldu. Sovyetler Birliği'ne dönerken birçok eserini bu şehirlerde bıraktı. 

Maleviç, Lenin'in ölümü ve Trotsky'nin gücünü kaybetmesinin ardından Sovyet otoritelerinin modern sanat hareketine karşı davranışlarının değişeceğini tahmin etti ve bu tahmininde haklı çıktı. Stalin rejimi soyut sanatın burjuvazinin sanatı olduğunu ve sosyal gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını açıkladı. Bu açıklamanın ardından ressamın pek çok eserine el konuldu ve sanatçının soyut sanatla ilgilenmesi yasaklandı.

Maleviç'in çalışmaları Rusya'da çok uzun süre sergilenemedi. Rus resim severlere ressamın yıllar sonra tekrar tanıtılması gerekti ve ressamın kuramsal çalışmalarını anlatan ve yazılarını içeren bir kitap yayınlandı. Ukraynalı sanatseverlerin araştırmaları sonucunda kesin doğum tarihi kısa bir süre önce belirlenebildi. Profesör D. Gorbaçov'un yazdığı 2006'da yayınlanan Maleviç ve Ukrayna isimli kitapta yeni birçok biyografik detay bulunmaktadır.

Maleviç 15 Mayıs 1935'te Leningrad'da kanserden öldü. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıydı. Külleri Nemçinovka'ya gönderildi ve oradaki yazlık evinin yakınına gömüldü. Mezar taşına siyah bir kare içeren beyaz bir küp konuldu. Leningrad şehri annesi ve kızına bir maaş bağladı. Ressam, yayınlanmamış bir yazısında "Hiçbir şey fani değildir. Bu sadece vücutlar için değil fikirler için de geçerlidir. Bilinçli ya da bilinçsiz insanların içinde bir sembol başka bir formda yeniden doğacaktır" dedi.


Eleştirmenler Maleviç'in sanata yaşama olan sevgi ve doğa sevgisi gibi güzel ve saf olan her şeyi reddederek ulaştığını söyleyerek onunla alay ettiler. Maleviç ise bu eleştirilere karşı sanatın kimseye ihtiyacı olmadığını ve yıldızlar gökyüzünde ilk kez göründüğünden beri de bunun böyle olduğunu söyleyerek cevap verdi. Ressama göre sanat sadece kendisi için vardır ve kendisi için gelişir.

Ama o kadın için hayat hiç değişmedi


Hakan Aksay




Öğrencilik yıllarımda gittiğim bir kütüphane vardı. Ve orada kim bilir ne zamandır çalışan bir kadın.

Zayıftı, kederliydi, hiç kahkaha atmamış gibi ölçülüydü gülümsemesi. Güzeldi, ama yorgundu hep. Yoksuldu, topu topu birkaç elbisesi vardı yanılmıyorsam. Orantısız büyük kol saati ucuz ve yeşildi. Arkasındaki kitap ordusunu çok iyi bilirdi; her istediğinizi anında bulur, zayıf elleriyle ustaca raflardan çıkararak  önünüze koyuverirdi. Ara sıra öksürürdü; sigaradan olsa gerekti.

*             *             *

Aradan on yıl geçti. Ben Leningrad Üniversitesi’ni bitirdim. Almanya’da gazetecilik yaptım. Türkiye’ye döndüm. Türlü maceralar geçti başımdan. Askerlikten sonra zar zor iş buldum. Bir süre İstanbul’da çalışıp ardından Moskova’ya bir gazetenin muhabirliğini yapmaya gittim. Birkaç yıl sonra televizyonlara çalışır oldum. Nice aşklarla renklendi hayatım. Kendimi birkaç ömür yaşamış gibi hissetmeye başladım.

Bir gün yolum Leningrad’a düştü (artık Petersburg diyorlardı adına). Bir araştırma yaparken o kütüphaneye gitmem gerekti. Herhalde her şey değişmiştir, diye düşünerek nostaljik duygularla içeri girdim. Ama aynı kalan pek çok şey vardı. Eski tahta sıralar, gıcırdayan masalar... Bir tek Lenin’in portresi inmişti duvardan. Perdeler bile o yıllardan kalmaydı galiba.

En çok da onu gördüğümde şaşırdım. Kitaplıkta çalışan kadın yerindeydi.

Yine zayıf ve yorgundu. Gülümsemesi ölçülüydü. Ve yoksuldu yine. Kitapları uzatan zayıf elinde kocaman yeşil bir saat göze çarpıyordu.

Beni tanımadı. Kibarca hangi kitabı istediğimi sordu. Cevabımı beklerken elini ağzına götürerek öksürdü. Sigarayı bırakmamıştı sanırım.

*             *             *

Kaç kez sohbet etmiştik o yıllarda. Daha çok kitaplarla ilgili. Bir defasında aldığım kitaplara bakarak psikoloji fakültesinde okuduğumu tahmin etmişti. Ben gazetecilik deyince, bir yakınının da gazeteci olduğunu söylemişti. Kim diye sormadım; özel hayatını kurcalamak için fırsat da yaratmadım. Utandığımdan ya da merak etmediğimden değil; bazen gizemli kalan şeylerin daha çekici olduğunu düşündüğümden.

Bu kadar zaman sonra onu orada bulacağımı doğrusu tahmin etmiyordum. Şaşırmış, heyecanlanmıştım.

Onca yıl sonra her şey aynıydı. Zaman durmuştu sanki burada.

Kadın on yıl önceki kadındı.

On yıldır hep aynı saatte işe gelmiş ve aynı saatte eve dönmüştü.

Evini de değiştirmemişti belki. 

Ve on yıldır aynı otobüse biniyordu günde iki kere.

*             *             *

Oysa bu on yıl içinde ben kaç iş, kaç ev, kaç kent değiştirmiştim.

Üç ülkede yaşamış, üç kol saati kullanmıştım.

Birçok kez düşlerim yıkılmıştı, birçok kez onları yeniden kurmuştum.

Şairin “geriye dönmeyi sevmem” dizesini dilime dolayarak hep yeni bir şeyler aramış, bulduğumla yetinmemiş, başka, daha başka arayışlar içine girmiştim.

O ise on yıldır aynı usta hareketlerle kitaplara uzanıyor, onları aynı raflardan alıyor, sonra da yerlerine koyuyordu. Aynı pazara gidiyor, aynı yemekleri yapıyor, aynı odaları temizliyordu. Aynı pencereden bakarak, hiçbir zaman gelmeyecek olan aynı düş kahramanını bekliyordu belki.

*             *             *

Bu on yıl içinde dünya değişti. Savaşlar çıktı. Sovyetler Birliği yıkıldı. Darbeler ve darbelerde ölenler oldu. Televizyonlarla gazeteler sahip ve ağır değiştirdiler.

O ise bütün bunlara bana mısın demedi. Saatini, işini ve alışkanlıklarını değiştirmedi.

*             *             *

Bazen kendimi haddinden fazla “yolcu” hissederek “hancı”lara imreniyorum.


Bazen de kendimden fazla onlar için üzülüyorum...    

14 Ekim 2017 Cumartesi

Rus kültüründe öne çıkan semboller


Samih Güven



Rusya 17 milyon kilometre kare yüzölçümü ile dünyanın en büyük ülkesi. Nüfusu 144 milyon. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse Türkiye’den 21 kat daha büyük bir ülke. En büyük şehirleri Moskova, St. Petersburg, Novosibirsk, Yekaterinburg, Nijdinovgorod, Samara ve Kazan. Nüfusun etnik gruplara göre dağılımına bakıldığında %81 Rus, %3,7 Tatar, %1,4 Ukrayna’lı, %1,1 Başkır, %1 Çuvaş ve diğer küçük gruplardan oluştuğu görülüyor.

Ülkenin böylesine büyük bir coğrafyaya yayılmasına, farklı şehirlerde ve kırsalda farklı gelenek ve kültürel özellikler söz konusu olmasına rağmen Rus kültürü dediğimizde öne çıkan birçok unsurdan söz edilmesi mümkün.

Her şeyden önce geniş ve zengin bir tarihi geçmişe sahip olan Rus kültürünün dünya kültürüne katkıları açısından bakıldığında bazı bilimsel alan ve konular dışında öne çıkan en önemli alanların edebiyat, resim, bale ve klasik müzik gibi alanlar olduğu görülüyor.

Rus halk kültürünün öne çıkan görsel folklorik figürlerinde ise iklim, doğa, hayvan sembolleri, gelenekler, tarihsel olaylar ve dinsel ögelerin etkili olduğu görülüyor. Bazı yazarlarca kültürel öğelerde etkili olan en önemli sosyal unsurların vatan ve aile gibi kavramlar olduğu söyleniyor. Hristiyanlık günlük yaşamın önemli bir unsuru olmuş tarih boyunca. Bununla birlikte 70 yıl boyunca ülkeyi yöneten Komünist Partinin bakış açısı ve söylemlerinin de kültür yaşantısına getirdiği etkileri dikkate almak gerekiyor. Bu noktada Komünist Partinin özellikle din ve kadının rolüne bakışı toplum hayatında bazı değişikliklere neden olmuş.

Bu nedenle, Kievan Rus dönemi, Çarlık ve imparatorluk dönemi, Sovyet dönemi ve bugün farklı eğilim ve özelliklerin söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Bununla birlikte bugün Rusya ile özdeşleşen bazı özelliklere bakıldığında aşağıdaki bazı sembol ve kavramların ön planda olduğu söylenebilir:

Ayı: Ayı neden Rusya’nın sembolü? Bunun nedeni dünyanın güney bölgelerinde vahşi hayatın kralının aslan olmasına rağmen kuzey ülkelerinde ayının öne çıkmasıdır. Kuzey ormanlarında ondan daha güçlüsü yoktur. Bu nedenle ayının bir sembol olarak seçildiği anlaşılıyor. Ayıya atfedilen değerler dünyanın başka yerlerinde tembel, hantal, zalim gibi özellikler olabilmesine rağmen Rusya’da ayı kavramına pozitif anlamlar yüklüdür. Ayı gücü, cesareti, aklı ve zekayı temsil etmektedir. Bu nedenlerle, kahverengi Avrasya ayısı Rusya’da geniş anlamda sempati gören bir figürdür. Bu sembolün çizgi filmlerde, tiyatro oyunlarında sıkça kullanıldığı görülür. 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarının maskotu olarak "Mişa" adındaki yavru ayı kullanılmıştır. 2000'li yılların başından itibaren Rusya'daki siyasi yaşama egemen olan Birleşik Rusya Partisi'nin sembolü olarak da kullanılmaktadır.

Rus edebiyatı: Edebiyat Rusya’nın dünya kültür mirasına olan katkılarının başında geliyor. Özellikle 19. yüzyılda yetiştirdiği Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Turgenyev, Gogol, Puşkin gibi yazarlarla Rus edebiyatı Rus kültürünün en önemli unsurlarından biri. Bu dönemde yazılan Savaş ve Barış, Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi romanlar dünyada bugüne kadar yazılmış en iyi romanlar arasında gösteriliyor.

Bolşoy tiyatrosu: Rusya’nın kültürel öğelerinin başka bir alanı da bale, opera ve klasik müzik. Halkın bu tarz gösterilere ilgisi büyük. Çaykovski, Korsakov, Rahmaninov, Borodin, Glazunov gibi önemli besteciler bulunuyor. İşte Bolşoy Tiyatrosu Rusya’nın bu özelliğinin sembolü konumunda. II. Katerina tarafından yapılması istenilmiş ve Mimar Joseph Bove tarafından dizayn edilmiş. Şu andaki bina 1821-1824 yılları arasında inşa edilmiş ve zaman içinde doğal olarak bir çok defa yenilenmiş. İlk olarak 1856 yılında Çar II. Aleksandr tarafından açılmış. Bolşoy tiyatrosu her dönem Rusya’nın ve Moskova’nın en önemli sembollerinden biri olmuş ve sahne sanatlarına büyük katkılar sağlamış bir mekan.

Rus alfabesi: Rus alfabesi Kiril kardeşler tarafından geliştirilmiş olup, 33 harften oluşuyor. Harflerin öğrenilmesi zor görünmekle birlikte Çince, Japonca gibi alfabelere göre daha kolaydır. Her şeyden önce yazıldığı gibi okunabilmektedir Rusça. Rus dilinde asıl zor olan gramer kullarının yoğunluğu ve kelime sayısının hayli fazla olmasıdır. İyi öğrenilmesi emek ve zaman gerektirmektedir. Rus alfabesindeki harfler aşağıda gösterilmektedir:
А, Б, В, Г, Д, Е, Ё, Ж, З, И, Й, К, Л, М, Н, О, П, Р, С, Т, У, Ф, Х, Ц, Ч, Ш, Щ, Ъ, Ы, Ь, Э, Ю, Я

Daça: Bu kelime günlük hayatta o kadar çok kullanılır ki, Rusya’da ilk öğrenilen kelimelerden biridir. İmkanı olan hemen herkesin büyük şehirlerin yakınlarında bahçesi olan müstakil evler edindiği görülür. Biraz daha uzağa ve mütevazi özelliklere razı olan hemen herkes sahip olabilir bu evlere. Hafta sonu gidilip vakit geçirilen, tatil zamanlarında kalınan bu evler şehir hayatının stresinden ve gürültüsünden uzaklaşmaya imkan verir. Çoğu evde sauna da bulunur. Daçalar ilk olarak Çarlar tarafından şehirlere yakın kırsal alanlarda hediye edilen mülkler olarak ortaya çıkmıştır. Sovyet zamanında Komünist parti elitlerine tahsis edilen ve kamu mülkiyetindeki bu evler daha sonra özel mülk olarak kullanılmış ve yaygınlaşmıştır.

Babuşka: Gün görmüş kadın, hatıraların ve geleneklerin vasisi ve bekçisi, sözünü sakınmayan, güzel geleneksel yemekler pişiren, bazen çocuklara bakan, bahçesinde sebze meyve yetiştiren ve çocuklarına gönderen büyükannedir Babuşka. Bu kelime de Rusya’da günlük hayatta en çok karşılaşılan kelimelerden biridir.

Borş Çorbası: Bu çorba Rus mutfağının en başta gelen yemeğidir. Temel olarak kırmızı turp ve pancardan yapılmaktadır. Etli ve etsiz olarak hazırlanabilmektedir. Rusya’da hemen her mekanda yapılır. Ancak lezzet konusunda iyi bir fikir edinebilmek için orta-üst restoranları tercih etmek yerinde olur.

Votka: Votka Rusya ile özdeşleşmiş bir içkidir. Geleneksel olarak fermente edilmiş tahıllardan veya patatesten yapılmaktadır. Slav dillerindeki vada (su) kelimesinden türetilmiştir. Vodka’nın ilk olarak 1405 yılında medikal bir sıvı olarak kullanıldığı, Rusça sözlüklerde ise 19. yüzyıldan itibaren yer almaya başladığı söyleniyor. Beluga, ruskiy standart, baykal, belaya berozka, piyat ozer, telnyaska, simirnof, putinka, kubanskaya, moskovskaya, narodnaya, gibi çok sayıda votka markası bulunuyor.

Matruşka: Geleneksel kıyafetler giyinmiş Rus köylü kızını temsil eden matruşkalar Rus kültürünü simgeleyen en önemli unsurlardan biri. İç içe koyulan azalan bir ahşap bebek kümesi matruşka. Özellikle turistik amaçla üretilmekle birlikte sembol olarak Rusya’yı temsil eden bir özelliğe sahiptirler.

Balalayka: Bu enstrüman Rus folklorik müziğinin sembolüdür. Üçgen şeklinde ve üç telli olarak yapılmaktadır. Sesi mandolin tınısını andırır.

Semaver: Soğuk kış günlerinde çay vazgeçilmez bir içkidir Rusya'da. Çay için sıcak su kaynatılan geleneksel kabın adı semaverdir. Kabın şekli ve adı Türkiye ve Azerbaycan'daki kullanım ile aynıdır.


Aziz Vasil Katedrali: Bu Katedral Kızıl Meydan’ın ve daha ötesi bütün Rusya’nın sembolü konumunda. Korkunç İvan tarafından 1555-1561 yılları arasında Kazan ve Astrahan hanlıklarına karşı kazanılan zaferleri kutlamak amacıyla yaptırılmış. 

Devrim kimin çıkarına oldu?





Devlete bağlı kamuoyu yoklama kuruluşu VTsİOM'un, Rusya halkının 1917 Ekim Devrimi'ne bakışını değerlendiren anketinden ilginç bir sonuç çıktı: Buna göre, 1917 devrimine olumlu bakanların da, olumsuz bakanların da oranı yüzde 46. Konuyu haberleştiren Kommersant gazetesi Rusyalıların Ekim Devrimi'ne bakışının 1990'dan beri değişmediğine dikkat çekiyor.

Katılımcılara "Ekim Devrimi kimin çıkarına oldu?" sorusu soruldu.

Yüzde 46 "Toplumun ya da toplumun büyük bir bölümünün" yanıtını uygun bulurken, yüzde 46 "azınlığın ya da küçük bir grubun" yanıtını seçti.

Devrime sebep yüzde 45 "halkın durumunun ağır" oluşunu görürken, yüzde 20 "devletin zayıflığına", yüzde 12 "Rus halkının düşmanlarının komplosuna" işaret etti.

Devrimin ülke için iyi sonuçlar doğruduğunu düşünenlerin oranı yüzde 61.

Bunların yüzde 38'i devrimin "toplumsal ve ekonomik gelişmeye ivme kazandırdığını" düşünürken, yüzde 23 "Rusya tarihinde yeni bir çağ açtığı" kanısında.

Devrimin "gelişmeyi frenlediğini" düşünenlerin oranı 14, "ülke için bir felaket" olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 13.

Devrime en olumlu yaklaşan kesim yüzde 71'erlik oranla yaşlılar ve gençler.

Katılımcılara devrim dönemindeki partilerin hangisine sempatiyle baktıkları da soruldu.

Yüzde 32 Bolşevikler, yüzde 5 monarşistler, yüzde 4 sosyal devrimciler, yüzde 4 anayasal demokrasi yanlıları, yüzde 3 Menşevikler, yüzde 1 anarşistler yanıtını verdi. Yüzde 36 hiçbir partiye sempatiyle bakmadığını belirtiyor.


Öte yandan, katılımcıların yüzde 93'ü günümüz Rusyasının devrime ihtiyacı olmadığı kanısında.

Yüzde 63 ülkenin istikrara ihtiyaç duyduğunu ve bunun reformlardan daha önemli olduğunu söylüyor. Bu katılımcıların yüzde 90'ı istikrarı ancak Putin'in sağlayabileceği düşüncesinde.

Rus edebiyatında nesrin küçük türleri polemiği


Sevinç Üçgül


Rus edebiyatında nesrin küçük türlerinin 20'nci yüzyıl sonuna doğru artışını, yazarın manevi arayışına, ifade sanatını yenileme, zenginleştirme çabasına, yaratıcı bireysel sanat gelişimine bağlayabiliriz



Ateş ve Karıncalar

Ateşe çürümüş bir kütük attım, içinin silme karınca dolu olduğunu fark edememiştim.

Kütük çatırdayınca karıncalar dışarı fırladı, ne yapacaklarını bilemeden koşuşturup koşuşturup kütüğün üstüne çıktılar ve alevlerin içinde büzülerek yandılar. Kütüğü kaptığım gibi kenara fırlattım. Yandaki kum ve çam yapraklarına koşan çoğu karınca kurtuldu. Ama tuhaftır; ateşten kaçmıyorlardı. Korkularını yener yenmez yönlerini değiştirdiler, kendi etraflarında dönmeye başladılar. Bir güç onları geri, terk ettikleri vatanlarına döndürmüştü. Birçoğu yanan kütüğe doğru atıldı, üstünde oraya buraya koştular ve orada öldüler…


Karaağaç Kütüğü

Odun kesiyorduk. Karaağaç tomruğunu aldığımızda şaşkınlıktan çığlık attık. Geçen sene karaağacı kesip traktöre yükledik, onu doğrayıp mavnalarla taşıdık, istifledik, yere indirdik. 

Ama tomruk dirençli çıkmış ve bir filiz salmıştı, yeşerecek büyük dalların habercisi olan küçücük bir filiz…

Karaağaç tomruğunu tıpkı cellat kütüğüne koyar gibi hızara yatırdık, ama kesmeye elimiz varmadı. Yapamadık, nasıl yapabiliriz ki! Baksanıza ne kadar da hayata bağlı! Hepimizden daha fazla…


Karabaş

Bizim avluda çocuğun birinin daha küçücük enikken aldığı zincire bağlı karabaşı vardı. Bir keresinde ona hâlâ sıcak ve buram buram kokan tavuk kemikleri götürmüştüm. Tam da o sırada sahibi, zavallıyı dolaşması için serbest bıraktı. Avlu diz boyu yumuşacık karla kaplıydı. Karabaş kâh ön ayakları, kâh arka ayakları üstünde tavşan gibi zıplıyor, avlunun bir ucundan diğerine, öbür ucundan bu ucuna koşturup duruyor, suratını karın içine sokup çıkarıyordu.

Bana koştu, tüy yumağı zıplayarak etrafımda dolandı, kemikleri şöyle bir koklayıp gerisin geri karlara atıldı! Ne yapayım sizin kemiklerinizi, der gibiydi. Özgürlük verin, yeter!..


Sudaki Yansıma

Baktığında, hızla akan suyun yüzünde ne yakın ne de uzaktaki şeylerin yansımalarını ayırt edebilirsin. İster duru ister köpüksüz olsun, bu sürekli titreşen dalgacıklarda ve dinmek bilmeyen akıntıda yansımalar belirsiz, yanıltıcı, anlaşılmaz…

Nehirden nehre geçip kendine geniş bir ağız bulduğunda ya da duracağı küçücük bir birikintiye rastladığında ya da suyun oynamadığı bir göle ulaştığında, kıyıdaki ağacın her yaprağını da, incecik bulutların her telini de mavi mavi dökülüp duran gökyüzünün derinliklerini de işte, yalnızca orada ayna şeffaflığıyla görürüz.

Aynen senin gibi, aynı benim gibi. Ölümsüz gerçeği hâlâ göremiyor ve yansıtamıyorsak hâlâ bir yerlere akıp gidiyoruz demek değil midir? Hâlâ yaşıyoruz demek değil midir?

Aynen senin gibi, aynı benim gibi. Ölümsüz gerçeği hâlâ göremiyor ve yansıtamıyorsak hâlâ bir yerlere akıp gidiyoruz değil mi? Hâlâ yaşıyoruz değil mi?

(“Sudaki Yansıma”nın şiir çevirisi - çev. Uğur Büke)


Hızla akıp gidiyorsa su,
Fark edilmez yansımalar,
Ne uzaktaki ne yakındaki.
Hayal meyal ve güvenilmezdir,
Ve anlaşılmaz,
İster duru, ister köpüksüz
Hızla akıp giden dalgalarda yansımalar.
Geniş bir ağızda,
Irmaktan ırmağa geçip geldiği,
Ya da küçücük bir birikintide
Yorulup dinlendiği,
Ya da kucağında dingin bir gölün,
Görürsün yansımalarını
Ayna şeffaflığında
Kıyıdaki her ağaç yaprağının,
Her telini incecik bulutların
Ve mavi mavi dökülen
Gökyüzü derinliklerinin.
Aynı sen, aynı ben.
Göremiyorsak,
Ve yansıtamıyorsak ölümsüz gerçeği,
Değil midir bir yerlere akıp gitmekliğimiz
Ve hâlâ yaşadığımız?

***
Gulag Takımadaları, İvan Denisoviç’in Bir Günü, İlk Çember, Kanser Koğuşu, Matryona’nın Evi, Kızıl Tekerlek gibi eserlerin yazarı Aleksandr Soljenitsın’ın “Minyatürler” diye adlandırdığı dizisinden yukarıdaki örnekler, okura yazarın sanatına farklı bir açıdan bakmayı sağlar mı? A. Soljenitsın'ın “Minyatürler” diye adlandırdığı bu eserleri dizi hâlinde iki farklı dönemde yazdığını görüyoruz: 1958-1963 ve 1996-1999 yılları arasında. 30 yıla yakın zaman aralığı ve Soljeintsın’ın yeniden minyatür türüne dönüşü ilginç bir tespit. SSCB’de yaşadığı yıllarda kaleme aldığı ilk dizide 17 minyatür eser yer almaktadır. 14 eserden oluşan ikinci diziyi Sovyetlerin yıkılmasıyla vatanına geri döndükten sonra yazan Soljenitsın, 
“Rusya’ya döner dönmez kendimde bunları yazma gücü buldum, orada bunları yazamazdım…” der. Yazarın minyatür eserleri yazma konusundaki bu yorumu, türün kendisi için önemli olduğunu göstermekle kalmaz, yazarın bu eserleri yazdığındaki bazı etkenlerin bulunduğu mekânla doğrudan ilgisini de gösterir. Bu durumu, M. Dostoyevski’nin Rusya’nın dışına çıktığında yazma konusunda zorlandığını söylemesi misali algılamak mümkündür.

Polonyalı Slavist B. Kodzis, Soljenitsın’ın bu eserlerini şöyle yorumlar. Soljenitsın, “Rus edebiyatında Sovyet döneminde uzun süre arka plana atılan lirik minyatür (ya da şiirimsi düzyazı) türünü, Turgenyev, Prişvin, Bunin’in deneyimlerini yaratıcı benimseyerek ve kurgu, belgesel türe özgü elemanları, anı türünün özelliklerini ve tarihî bilgileri ustaca birleştirerek, ona yeni ve son derece mobil bir karakter kazandırmak suretiyle bu türü yeniden canlandırdı.”

1970 Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Aleksandr Soljenitsın, Türkiye’de yoğun ilgi gören 20'nci yüzyıl Rus yazarlarındandır. Bu ilgi, siyasî nedenler dolayısıyla yazarın edebiyat eserlerinin önüne geçmiş olsa da, yaşadığı dönemin toplumsal ve siyasî sorunlarını gündeme taşıyan ve çözüm önerileri talebinde bulunan Soljenitsın siyasî değil, yazar kimliğiyle vurgulanmaktadır. Genç araştırmacı Badegül Can Emir, A.Soljenitsın’ın üzerine Türkiye’deki çalışmaları değerlendirdiği yazısında bu durumdan şöyle bahseder:

Yaşamının 20 yılını vatanından ayrı, sürgünde geçirdikten sonra, Mihail Gorbaçov’un yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmaları ve sürgünü ile ilgili kararı 1991’de kaldırmasıyla, Soljenitsın 1994 yılında ülkesine döner. Yazar kimliğiyle birlikte matematikçi, fizikçi, tarihçi, filozof, politikacı ve insan hakları savunucusu gibi görülen Soljenitsın, insanları hür bir birey olarak değerlendirir ve insanlar üzerinde baskıcı bir yönetimi dışlar. Soljenitsın’ın eserlerinin merkezinde Rusya’nın sosyal politik ve ekonomik değişim ve dönüşüm dönemi ile ilgili gerçekler uzanmaktadır. Soljenitsın gerek yaşamı süresince gerekse ölümünün ardından, Stalin döneminin karanlık perdesini cesurca aralayan bir yazar olarak dünyada büyük ilgi görmüş, eserleri birçok dile tercüme edilmiştir. Dünya çapında büyük bir yankı uyandıran yazarın Türk okurlarıyla buluşması ise siyasî havanın oldukça karışık olduğu 70’li yılların Türkiye’sine denk düşer. Ancak Türk okuru ve yazınını Soljenitsın’ın edebî yaşamını öğrenme ve araştırma noktasında bazı sıkıntılar bekler. Bunlardan ilki yazarın Türkçeye çevrilen eserlerindeki tercüme sıkıntıları ve edebî yaşamına dair çok az verinin mevcut oluşudur. Soljenitsın, bir yazardan ziyade siyasî kimliğiyle ön plana çıktığı için, çok defa politik malzeme edilmiştir. Bu durumdan yazarın edebî söylemleri olduğu kadar, politik söylemlerinin oluşu da pay sahibidir… Türkiye, Nobel Ödüllü yazarın ün yakaladığı, çok okunduğu ülkelerden biridir. Türk okuru Soljenitsın ile ülkenin siyasî anlamda karışık olduğu bir dönemde tanışmış, fikir dünyalarına göre yazarın yanında ya da karşısında yer almışlardır.”

A. Soljenitsın’ın küçük türlerde eser vermesi nasıl yorumlanabilir? Aslında Rus edebiyatında yazarların tür konusunda bir sınırlaması olmamıştır. İvan Bunin öykülerle yazarlık hayatına başlar, öykülerin yanı sıra fevkalâde güzel şiirler yazar, daha sonra povest ve roman türünde eserler verir. Boris Pasternak bir şair iken, kendisine dünyaca ün getiren tek düzyazı eseri Doktor Jivago romanını yazar. 20'nci yüzyıl Rus edebiyatında önceki yüzyıldan farklı olarak sanatın ve sanatçının değerini belirlemede büyük türler ve özellikle de roman yazmak bir ölçü, emsal olmaktan çıkmış, küçük türler de geleneksel bakışla “artçı” olmaktan sıyrılıp önem kazanmaya başlamıştır. İvan Bunin’e yazdığı bir mektubunda bu durumun A. Çehov’u kahrettiğini hatırlatmak isabetli olur: “Şimdi tadını çıkararak keyifle öykü yazabilirsiniz. Zira buna herkes alıştı. Ben bu küçük türe yol açtığımda beni çok tartaklamışlardı… Roman yazmamı talep ediyorlardı, aksi hâlde yazar diye kendimi bile tanıtamazmışım…”

20'nci yüzyılın tanınmış öykü yazarı Yuri Bondarev’in küçük türlerle ilgili açıklaması, büyük hacimli eser yazmanın bir yazarlık emsali oluşu düşüncesine farklı bir yorum getirerek “Kısa tür, yazımı en zor edebî türlerdendir” yönündedir. Rus yazarı Yuri Kazakov ise kısa türden vazgeçemediğini şöyle açıklar: “Öykü kısalığıyla caziptir, insanı farklı şeyler edinmeye alıştırır. Örneğin, yaşamı izlenimcilerin gördüğü gibi anlık ve net olarak görmeyi öğretir. Belki de bu yüzden ondan vazgeçemiyorum. Bu iyi mi kötü mü, onu da bilmiyorum. Fakat bir fırça vuruşu, bir dokunuş ve yaşamın kendisine eşdeğer ebediyete benzeyen bir an.” Küçük türleri “aklamaya” çalışan bir başka isim Isaac Singer de “Benim öyküye yüksek değer vermemin sebebi yazarın romanda değil, sadece öyküde mükemmelliğe vardığını düşünmemdir. Roman yazdığınızda, özellikle de büyük roman, kendi metninizi kontrol edemiyorsunuz, bu 500 sayfalık bir yazının planını çizip onu gerçekleştirmek için de geçerlidir. Ama öyküde gerçekten bu olanağı mükemmel şekilde gerçekleştirebiliriz” diye yazar.  Boris Tomaşevski, öyküdeki kurgunun temel prensibinin “tasarruf ve amaca uygun motifler (olay, karakter veya eylem) olduğunu, bir yazarın affedilemeyecek yönünün ise metni aşırı doygunluğa vardırması, aşırı detaylar, zorunlu olmayan ayrıntı yığınıyla doldurması olduğunu şöyle ifade eder: “Ama bu durum istenmese de çok sık görülmektedir. Garip olan da bu hususların oldukça dürüst ve özenli kişilere özgü oluşudur. Bu yazarlarda her metinde maksimum şey söyleme isteği doğar. Eserin konusu nedir? Her şey. Yaşam ve ölüm, insan kaderi ve insanlık, Tanrı ve Şeytan vs. Burada iyi olan nedir? Birçok esere yetecek kadar ilginç buluşlar, insanlar, olaylar. Hepsinin bir metinde olması ise sıkıntı doğurur.” 

Rus edebiyatında, yazarların tür konusuna her zaman özgün yaklaşımları izlenmektedir. Bu özgünlükten kastedilen, tür konusuna yaratıcı yaklaşarak onun sınır ve parametrelerinin dışına çıkmalarıdır. Edebiyat da bu vesileyle her yazarda kendisini yeniden bulmakta, yeni baştan yaratılmakta, ifade edilen içerik bireysel olarak yenilenerek anlatıcının üslubuyla tekrar edilmezliğe bürünmektedir. Edebiyatta gelenek ve sürekliliğin devamı tür konusunda yenilikleri gündeme getirir. Günümüzün bir fenomeni sayılmakta olan küçük türler her ne kadar öyküyle bağlantılı açıklamalara dayalı tanımlansa da, konuyla ilgili tartışmalar bu türleri çeşitlendirmekte, onların kavramsal, içerik ve sınır çizgilerini belirleme konularında tartışma yaratmaktadır. Rus filozof ve edebiyatçı Mihail Bahtin bir yazar için önemli olan şeyin “Gerçekleri türün gözünden görmeyi öğrenmeyi başarmak” olduğunu söyler ve bunun gerekçesini şöyle açıklar. “Gerçeklerin belirli yönlerini anlamanın, algılamanın yegâne yolu onu ifade etme aracının kullanımına ve seçimine bağlıdır.”

Küçük türlerin ön plana çıkışını, hızla gelişen teknik ilerlemeler, insanların aşırı yoğun oluşu ve zaman sorunu gibi konularla açıklayan görüşler vardır. Konuyla ilgili Türkiye’de de bir tartışma ve farklı yorumlar görülmektedir. Prof. Dr. Gürsel Aytaç: “Günlük hayattan bir kesit sunmak konusuna gelince: Kesit-bütün ilişkisi, sanırım, 20'nci yüzyıl tabiat bilimlerindeki her alana el atan bilimsel yaklaşımın eseri. Bir doku hakkında bilgi edinmek için nasıl küçük bir kesiti mikroskop altına almak yetiyorsa, hayatın ne olduğunu, insanların mizacı vb. için de büyük olayları beklemek, izlemek gerekmiyor, günlük yaşayıştan küçük bir zaman dilimi, güzel sunulmuşsa, çok şey anlatabiliyor.”

Prof. Dr. Şârâ Sayın: “Büyük kentli okurun zaman darlığı ve içinde yaşadığı aşırı hızlı temponun, dergi ve magazin yayımcılarını kısıtlı uzunlukta öyküleri yayımlamaya zorladığı bir gerçek” der. 

Küçük türlerin öyküye benzetilmesi; bir olay veya durumdan bahsetmesi, detayların sembolik aktarımı, anlatıda netlik ve minimal sayıdaki karakter, alegorik anlatım, dinî içerik gibi bu türdeki eserlerin temel özelliklerindendir. Bu eserlerdeki olayların veya durumların ayrı ayrı karelerde ele alınışı aslında romanı yeniden kavrama yöntemi olmaktadır. Genel olarak kimlik, zaman ve hafıza küçük türün temel konularıdır. Günümüz yazınında “aleniyet ve bitmemişlik,” romana özgü konuların birbirine refakat etmesi ve konuların birbirine destek vermesi, dizi hâlindeki öykülerin ortaya çıkması buna işaret eder. Buradaki her öykü, bu dağınık bütünsellikten sadece bir parça, bir fragmandır. Kurmaca ve belgelere dayalı anlatı arasındaki sınırların aşınması türlerin evrimindeki bir kademe sayılabilir.

Küçük türlere özgü olan hususlar: sembolleştirmelere eğilim, felsesefî genelleme, insanın iç dünyası ve manevi evrimine göndermeler, alegori, imalar, kapalı anlatım, olay örgüsünün şart olmayışı, detaylardan kaçınma, gerçek dışı ve fantastik etmenlerin varlığı şeklinde sıralanabilir.

Uzun tartışmalardan sonra öykünün bir alt türü olmadığı, içerik, kapsam ve sınırlarıyla özgün bir tür olduğu kabul görülen “minyatür” tür, 1960’lı yıllardan itibaren Rus edebiyatında roman, povest ve öykü gibi türlerin yanı sıra ön plana çıkarak yaygın kullanımıyla dikkatleri üzerine çekmektedir. “Minyatür” kelimesinin bir tür olarak tanımlandığını ilk kez 1925 yılında yayımlanan “Kısa Edebiyat Ansiklopedisi”nde görüyoruz. Konu yazarı edebiyat bilimci V. Dınnik, burada edebî terim olarak minyatür türün resim sanatından edebiyata geçtiğini belirterek onun kavramsal çerçevesini belirtir. Dınnik, İvan Turgenev’in “Şiirimsi Düzyazı” diye adlandırılan türdeki eserlerinin lirik tür örneği olduğunu, minyatürün ise epik ve dramatik türe özgü olduğunu söyleyerek “minyatür”ü ilk kez özgün ve bağımsız şekilde tür tabelasında yerleştirir ve konuyla ilgili tartışmalara nokta koymak ister. Fakat 1934 yılında yayımlanan 10 ciltlik “Edebiyat Ansiklopedisi”nde çıkan yoğun tartışmaların hedefi hâlinde olan bu türle ilgili eleştiri yazısında, onun “tarihî gerçeklerden yoksun içeriğiyle ‘minyatür’ teriminin bilimsel değeri yoktur” denilir. 1967 yılında yayımlanan “Kısa Edebiyat Ansiklopedisi”nde araştırmacı L. Levitski “minyatür türünün belirtileri göreli olup terimin kendisi de önemli ölçüde farazidir” diye yazar.

Bu tartışmalar 1950’li yıllara dek sürer ve edebî eleştiri minyatür türünü kendi başına bir tür olarak kabullenmez, onu öykünün bir çeşidi olarak tanımlar. 1970’li yıllardaki araştırmalarda, daha fazla örnekler üzerine yapılmış incelemelerde, minyatürün bir tür olarak ilgi çekici, önemli ve zengin biçimiyle öyküden farklı olduğu belirtilerek onun tür özelliği ve sınırları çizilmeye başlanır ve minyatür, Rus edebiyatında bir tür olarak kabullenilir. Bir sosyokültürel sürecin yansıması, gerçeğin bir ifadesi olarak çağın ruhunu yakalayan ve aktaran örnekleriyle günümüz Rus edebiyatında nesrin küçük türleri arasında yer eder. Yazarların edebî tür kurallarının sınırlarını zorladığı, duygu yüklü veya entelektüel ifade güçlerinin olanaklarını aktardığı, deneyimlerini sanat değişimleriyle denediği, kurgusal kurallardan özgür kurgulamaya yöneldiği bireşimli tür yapısı, minyatürü okurlar nezdinde de farklı kıldırdı. Lirik ve epik karışımlı yapısı, şiirle nesir arasındaki yeri, yazarın kendisinin ön plana çıkışı ve olayların anlatıcı açısından aktarımı, geneli özelin örneğinde aktarma, lirik-felsefî anlatım, günlük yaşamın şu veya bu sorununu gidermeye yönelik olması, türün temel özellikleri olarak kaydedildi. Minyatür tür nesirle şiirin hudut kapısıdır, sınırıdır. Nesirden anlatım araçlarını, mecazi anlatımı, karakter betimlemesini, şiirden ise ifade araçlarını, kurgudaki özgürlüğü, yazar veya lirik anlatıcı gibi özellikleri içeriğine katar.

Her geçen gün küçük türe olan ilginin artması, bu türle ilgili düzenlenen festival, yarışma ve diğer etkinliklerin türün yaygınlaşmasına etki ettiğini gösterdiği gibi, çağı ve arz talep konusundaki gündemi iyi değerlendirmenin de göstergesi sayılabilir. Bu anlamda aralıklarla düzenlenen “Edebiyatta Küçük Türler” adlı festival ve yarışmalar çok sayıda yetenekli yazar ve eserleri okurlarla buluşturmaktadır. Günümüzde minyatür türünde eser veren isimlerden, özellikle sosyal medya ve edebiyat bloglarında tanınan, yarışma ve festivallerde eserleri sunulan yazarlardan örnek göstermek gerekirse, Svetlana Zagotova, Henrik Sapgir, Valeri Zemski, Sergey Kiroşka, Konstantin Pobedin, Elina Sventsitskaya, Mihail Nilin ve onlarca isim sayılabilir.

Svetlana Zagotova

***
Bir keresinde âşık olduğumu anladım. Kendi düşmanımı sevdim. Ben onu tanıdım. Peki, o? Ben onu dar bir sokakta takip ettim. Çevresine dönüp bakarak yürüyordu. Adımlarını hızlandırdı. Koşmaya başladı, ben de koştum. Ay uçurumun kenarına çömeldi. O, Ay’ın arkasına saklanmak istiyordu, ama Ay’ın arkasında bir yankı duyuldu. Kanatların nerede sevgili düşmanım? Nerede onlar?
Küçük türde ağırlıklı olarak şiirimsi havası ve ritmiyle dikkatleri çeken Henrih Sapgir’in bu minyatürü büyük ilgi görmüştür. Yazarla ilgili jürilerin yorumu da ilginçtir: “Henrik Sapgir’in bu anlamda başarılı bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Sapgir konudaki fragmanları öyle itinayla budamaktadır ki metin tamamıyla hafiflemiş olarak okura sunulur. O, tumturaklı anlatım ve uzantıları acımasızca söküp atar.”

Tesadüfî kelimeleri al ve atla
Tesadüfîleri al ve kelimeleri boş ver
Kelimeleri al ve tesadüfleri geç
“Kelimeleri kelimeleri kelimeleri” al.
Kelimeleri al ve “almayı” boş ver
Ve kelimeleri de boş ver.

Yazarın “Aralık Sabahı” diye adlandırdığı bir diğer minyatüründe noktalama işaretleri esere farklı bir hava katmaktadır.

Aralık Sabahı

Sabah karanlıktı… Bir çocuk gibi: her iki ayağı pantolonun sol bacağına soktu, sağ bacak ise yan tarafta sallanadurdu. Koskocaman adam, ama işte böylesine ufak bir can sıkıntılı hatacık. Bir de bununla uğraş dur. Ama yine de neler olmuyor ki!

… Bir kadının da başına gelebilirdi. Ama onlar eteği başlarından aşağıya giyerler. Peki, yukarıdan çektiklerinde tam aşağıya dek indiği, ona ayaklarıyla bastıkları olmuyor mu? Bir suya basar gibi, soğuk olup olmadığını dener gibi?

… Genelde kendi yaptıklarına bakmalısın.

… Başkasının yaşamına bir hamlede sokulmak gibi, hatta denemeden. İki ayağını pantolonun bir bacağına sokar gibi… Kendi kendine gülümsedi.

… Hatta pantolonu yeniden giydiğinde, evet şimdi oldu dediğinde bile bir sıkıntı duyabilirsin. İşte bu. Her şey bir birine karıştı. Gece sabahı kovalayarak gündüze dönüştü. Ve rüyada gördüklerin hâlen gerçeklere karışıp dururken. Gerçekten sevgilisinin karanlık ve dar dairesinde bulundu mu? Bunu hatırlamak bile tatlı ve mest ediciydi. Veya şimdi o bir eş olarak hayatına girecek ve dünkü tartışmayı anmak bile istemediği mi gerçekti? Çalışma odasında uyuyakalmıştı.

Karanlığın bir nedeni de vardı. Kar yoktu. Üstüne üstlük. Masadaki küpe benzer bardak doluydu, ışıkla mı, sıvıyla mı, içerisinden ışık saçılıyordu.

Sergey Kiroşka

***
Sarışın yakışıklı çocuk bir gol attı. Beğenilme tutkunu insana özgü dişlerinin hepsinin göründüğü tebessüm yüzüne yayıldı. İstediği her şeyi yapıyor ya. Gol nedir?“Her şeyi yapabilirsin”in kanıtı. Başka türlüsü mümkün mü zaten? Attığı gole seviniyor. Bir de her şeyi yapabildiğine. Bir de genelde şanslı olduğuna.

Valeri Zemski

Sakura’nın Çiçek Açma Anı

O sevdiğini söylüyor. Kırıntılar bağrından silkiyor. Bembeyazlar içinde. Belki küldü? Balkon uzaktadır, tam olarak seçemiyorum. Kayboldu. Kayboldular. İki kadın duruyordu. Kız kardeşi mi, kız arkadaşı mı, teyzesi mi? Halı balkonda kaldı. Kenarları yeşil çizgili vişne renkli halı. Vişne rengi. Bahçede vişnelerin çiçek açışı, dağlardan akan şelaleler. Burada ne şelale, ne dağ, ne vişne ağacı var. Vişne ne zaman çiçekler? Bilmiyorum. Pencerenin altında idris ağacı çiçek açmış. Üvez ağacı beyaz çiçeklere bürünmüş. Halının üzerinde pembemsi bir şey var. Havlu mu?

Yine balkondalar... ama o değil, kız arkadaşı. Kıvır kıvır dans ediyor elindeki elmayı ısırarak. Sarı giysili kızıl sarı kız. İşte üç kişi oldular. Bense yalnızım. Şarkı söylemeyi bilmem. 

Onların üstten aşağıya elmanın kalan kısmını nasıl attıklarını ve saklandıklarını izliyorum.
İşte yine onlar. Onlar değil, o da değil. Birden ortaya çıktı. Hâli benden de kötü görünüyor. Kafası takatsizce halıya eğiliyor. Ona dokunmayın… o henüz… Hâlen kafasını silkiyor. Yüzünü ovalıyor… Neden onun yanaklarına vuruyorsun, leylaki! O daha iyi durumda. Peki ben? İşte şöhret, aşk, dünya, baş ağrısı böyle geçip gidiyor.

***
Günümüzde de nesrin küçük türleri üzerine tartışmaların devam ettiğini görmekteyiz. Rus göçmen yazar Yu. Drujnikov, “Politik konjonktürden uzaklaşarak, bir eserin sınırlarını çizmekte teorik açıdan da zorlukların olduğunu itiraf etmeliyiz. Çünkü her türün özelliklerinin sabit olmayışı konusundaki haklı söylentilere sıkça rastlanmaktadır. Burada söz konusu ölçüsüzlük değil, içerik ve tür arasındaki uyumdur. Başka bir deyişle, Surikov’un Morozova Hanımefendi resminin çerçevesinin içine küçük bir kitap resmini yerleştirebilir miyiz? Veya tam tersi, duvarı tam kapsayan ölçüdeki bir kumaşı fotoğraf için kullanılan masa üstü bir çerçeveye koyabilir miyiz” diyerek konuyla ilgili tartışmaları yine soruyla bitiriyor.


Sonuç olarak, küçük tür kavramı, yazarların bir sanat arayışının ifadesi olmaktadır. Minyatür tür, gazete yazıları, kısa belgesel yazıları, temelde en yaygın bilinen ve bir zamanların küçük türü sayılan öykü, belgesel, novel gibi çeşitli edebiyatlarda öne çıkıp daha sonra diğer edebiyatlara da yayılan türlerin değişimi mi? Bu değişimin çizgileri nasıl belirlenmiştir? 

Edebiyat teorisyenleri ve eleştirmenlerinin ilgisi bu türler üzerinde ne kadar yoğunlaşmıştır? Küçük türlerin genel olarak bu anlamda merkez konuma alınmayarak arka planda kaldıkları bilinen bir gerçek. Fakat bahsettiğimiz 20'ncü yüzyılın son çeyreği ile yeni yüzyılda küçük türlerdeki artış, yaygınlaşma oranı ve küçük türlere yönelen ilgi, onların da edebiyat arenasında hak ettikleri yer konusunu gündeme taşımıştır. Rus edebiyatında nesrin küçük türlerinin 20'nci yüzyıl sonuna doğru artışını, yazarın manevi arayışına, ifade sanatını yenileme, zenginleştirme çabasına, yaratıcı bireysel sanat gelişimine bağlayabiliriz. Bu artışı, günümüz insanın yaşamındaki çokyönlü yoğunluğun, yaşamın dünü, bugünü ve geleceğiyle ilgili manevi ve sosyal sorunların edebiyata yansımasıyla ilintileyebiliriz. Günlük yaşamın mozaik yapısını yansıtmattıkları, “yaşamın hızlı akışını bir kesit olarak sun”dukları ve mobil özelliğinin hızla yayılmalarını sağlaması ise küçük türlere özgü bu tartışmalarda ortak bir kanaattir.