Moskova

Moskova

18 Aralık 2017 Pazartesi

Zayka, kazyol, mişa... Ruslar insanlar için hangi hayvan isimlerini neden kullanır?





Biz Türkler gibi Ruslar da farklı durumlarda insanlara "hayvan adıyla" seslenmeyi sever. Bazen sevgilerini, bazen öfkelerini ifade etmek için... Ama bazı dillerde "övgü vesilesi" olan bir hayvan ismi, bir başkasında hakaret olabiliyor. Mesela Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev'in soyadının bire bir çeviride "ayıoğlu" manasına gelmesi gibi. Bu kullanım ile Türkçede sık rastlanan "Kurtoğlu" arasına bir benzerlik kurmak mümkün. Peki, Rusya'da hangi hayvan neyi simgeliyor, hangileri hakaret, hangileri değil?

1. İnek (Karova). Bir genç kıza "karova" demek büyük bir hakaret sayılır. Kilolu, hantal manasına gelir. Bir erkeğe boğa (bık) demek de kabalık bildirdiği için hoş karşılanmayabilir. Ama "boğa gibi sağlıklı" (zdorov kak bık) tümüyle normal bir ifadedir.

2. Köpek (sabaka). Bir diğer nahoş adlandırma da köpek. Özellikle hayal kırıklığı bildiren durumlarda kullanılır.

3. Teke (Kazyol). Rusçada muhatabına en çok rahatsızlık veren kelimelerden biri "kazyol". Hapishane argosundan günlük dile giren kelime başlangıçta "ispiyoncu" anlamı taşısa da bugün daha geniş anlamda hakaret için kullanılır. Bir kadına keçi (kaza) demek ise "daha az aşağılayıcı" olmakla birlikte Türkçedeki "aptal" yerine kullanıldığı için yine hoş değildir.

4. Horoz (petuh) ve tavuk (kuritsa). Bugün artık gündelik dilde pek karşılanmasa da hapishane orijinli diğer iki hakaret ifadesi horoz ve tavuk. İlki "homoseksüel erkek", ikincisi "aptal" anlamında.

5. Kedicik (kotik) ve tavşan yavrusu (zayka, zayçik) Rusçanın en sevgi dolu adlandırmaları olabilir. Anneler çocuklarını sık sık "zayka" diye sever.

6. Eşek (asyol) ve koç (baran). Aptal adam manasında.

7. Geyik (aleyn). "Alık" manasında kullanılır.

8. At (loşad). Türkçede "eşek gibi çalışanlar" Rusçada "at gibi çalışır". At ayrıca çok içenleri nitelemek için de kullanılan bir ifadedir.

9. Kaz (Gus). Bencil insan manasında.

10. Kartal (aryol) ve şahin (sokol). Cesaretli insanları övmek için kullanılır.


Peki ya ayı? Ruslar birbirine seslenirken ülkenin sembol hayvanının adını kullanır mı? Evet. Hantal ve ağır insanlara "Tı kak medved" (Ayı gibisin) dendiği olur. Ama "Mişa" (ayıcık) daha çok Mihail isminin kısaltması olarak kullanılır.

17 Aralık 2017 Pazar

Putin'den fıkralar






Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, "ince espri" anlayışı ile de meşhur... Kritik sorular karşısında "taşı gediğine oturtan" fıkralarla hem havayı yumuşatmada, hem de mesajını daha etkili vermede bir hayli maharetli...

İşte, Putin'in anlattığı hem güldürüp hem düşündüren fıkralar.

Bu fıkraları tekrar "güncelleştiren", Rus liderin perşembe günkü basın toplantısında, savunmadan yapılacak kesintinin olumsuz sonuçları olacağına vurgu yaparken anlattığı son anekdot: 

"Eski bir asker oğluna bıçağını görüp görmediğini soruyor. Oğlu, babasının bıçağını satıp parasıyla saat aldığını söylüyor. Eski asker, oğlundan saati göstermesini istiyor. Saatin iyi göründüğünü söyleyen asker şöyle devam ediyor: Yarın gelirler, beni öldürürler, anneni öldürürler, kız kardeşine tecavüz ederler, sen de onlara Moskova'da saatin 12.30 olduğunu söylersin." 

İşte yakın geçmişte Putin'in anlattığı fıkralardan bir seçki:

19 Ekim 2017 tarihindeki Valday zirvesinde, "Putin yeniden başkan olmazsa, Rusya'nın sorunların üstesinden gelemeyeceği" yönünde yapılan yorum karşısında:

Putin: 
"İfas eden bir oligark karısıyla konuşuyor:
-Mercedes'i satıp Lada almamız gerekecek. 
-Sorun değil.
- Malikanemizden çıkıp Moskova'daki dairemize yerleşmemiz gerekiyor. Ama beni yine de sevecek misin?
-Seni çok seveceğim ve çok özleyeceğim."
 

Putin, 4 Ekim 2017 tarihinde Rusya Enerji Haftası'nda, sadece kendisine soru soran sunucuya İsrail ordusundan örnek verdi:

Genç bir askere soruyorlar:
-Eğer 20 terörist üzerine geliyorsa ne yaparsın? 
-UZI'yi alıp ateş ederim.
-Peki ya tanklarla gelirlerse?
-El bombasıyla kendimi korurum. Generalim, bu orduda yalnızca ben mi savaşıyorum?
Ben de size sorayım, bu panelde yalnıca ben mi konuşacağım?


3 Nisan 2017'de St.Petersburg'daki medya forumunda:

"Sovyet döneminde parti toplantısı yapılıyor. Katılımcılardan biri, Abram Semenoviç, elini kaldırıyor. "Sen otur" diyorlar. Anlaşılan o ki, yerel basından. Bir daha el kaldırıyor, "Sen otur" diyorlar. "Sadece tek bir kelime söyleyeceğim" diyor. "Bir kelime söyle" diyorlar. Kalkıyor ve "İmdat" diyor. 

2015 yılındaki yıllık basın toplantısında, ekonomiyle ilgili yaptığı espri:

İki ahbap oturuyor. Biri diğerine "Nasılsın?" diyor. Öbürü, "Çizgili, siyah-beyaz" diyor. 
-Bugün hangisi?
-Siyah. 
Altı ay sonra bir daha soruyor.
-Bugün nasılsın? Çizgili olduğunu biliyorum. Şimdi hangisi?
-Bugün siyah.
-O zaman da siyahtı.

-Hayır, o zaman demek beyazmış!

Kaçırılmayacak 5 yeni Rus filmi




"Sovyet sinemasının devri kapandığından beri Rus sineması eski kalibrede filmler üretmiyor" eleştirilerinin, özellikle son birkaç yıldır pabucu dama atılıyor. Andrey Zvyagintsev başta olmak üzere "yeni nesil" yönetmenler, beyaz perdede ses getiren filmlere imza atıyor. Üretken Rus sinemacıları 2017'yi de boş geçmedi ve birbirinden güzel filmlere imza attı. İşte sinema eleştirmenlerine göre, bunlardan muhakkak görülmesi gereken 5'i:

1. Sevgisiz (Nelyubof) - Yönetmen Andrey Zvyagintsev. Rusya'nın son dönemde ülke dışında en merakla izlenen sinemacısı Andrey Zvyagintsev'in son filmi Nelyubof 2018'in yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adayları arasında.

2. Aritmi (Aritmiya) - Yönetmen Boris Hlebnikov. Cannes, Kinotavr ve Karlovy Vary gibi önde gelen festivallerden ödülle dönen film Yaroslavl kentinde yaşayan doktor çiftin karmaşık ilişkisine odaklanıyor. Film üzerinden Rusya'nın sağlık sistemine bakış atmak mümkün.

3. Cennet (Ray) - Ünlü Rus sinemacı Andrey Konçalovski'nin filmi Ray bu yıl Venedik Film Festivali'nde Gümüş Aslan ödülüne layık görüldü. Film Ekim Devrimi'nden kaçıp Fransa'ya iltica eden, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da Nazilere karşı direnişe katılan Rus prensesi Vera Obolenskaya'nın hayatını ekrana taşıyor.

4. Sıkışıklık (Tesnota) - Yönetmen Kantemir Balagov. Rusya'nın Kuzey Kafkasya bölgesinden gelen genç yönetmenin filmi bu yılın sansasyonları arasında. Film Cannes'da sinema eleştirmenleri ödülüne layık görüldü. "Tesntao", 1998 Çeçen Savaşı sırasında Nalçik'in Yahudi mahallesine odaklanıyor.


5. Son Bahadır (Posledniy Bogatır) - Yönetmen Dmitri Dyaçenko. Rus masallarından esinlenerek hazırlanmış bir Disney prodüksiyonu. Son Bahadır Rusya sinema tarihinin en çok izlenen filmi olma rekorunu elinde bulunduruyor.

Osmanlı elçilerinin Moskova rezidansı


FUAD SAFAROV




Son günlerde çok konuşulan Türk-Rus ilişkilerinin tarihi bir hayli geçmişe gidiyor, 31 Ağustos 1492 Prens 3. İvan tarafından Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt'a gönderilen resmi mektup iki ülke arasındak ilk diplomatik ilişkinin başlangıcı kabul ediliyor.

3. İvan mektubunda, Beyazıt'tan Moskova'dan elçileri ve tüccarları için serbest geçiş ve ticaret izni istiyor, Sultan, bu mektuba olumlu yanıt verince 1495'de 3. İvan elçisi Pleşçeyev'i İstanbul'a gönderiyor.

Moskova'ya gelen Türk elçi ve tüccarların nerede kaldığına ilişkin Rus kaynaklarında ilginç bilgiler var. Örneğin Moskova Belediyesi tarih sitesi mdn.ru'ya göre, kentin merkezindeki Kitay-Gorod semtinde şimdiki Nikolski ara sokağında Posolski Dvor (Büyükelçilik Bahçesi) olarak adlandırılan yerde yabancı ülkelerin elçileri kalıyordu. Türk elçi ve tüccarlarının kaldığı yer de burasıydı. Rus tarihçi (1862-1918) Sergey Belokurov da ilk dönemlerde Türklerin Moskova'da sürekli rezidansı bulunmadığı için Kitay-Gorod semtinde kaldığını yazıyor. Belokurov uzun yıllar Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı arşivinde çalışmıştı.


O dönem Danimarka'ya bağlı olan Alman Schleswig-Holstein eyaletinin kralı 3. Friedrich'in Moskova'daki elçisinin sekreteri Adam Olearius (1599-1671) da "Schleswig-Holstein eyaleti Elçiliği'nin Moskova ve İran gezisi" adlı eserinde Türk elçilerin Moskova'da Kitay-Gorod semtinde kaldığını onaylıyor. Alman diplomat ve gezginin yazdıklarına göre, Hristiyan elçilerinden farklı olarak Türk, İran ve Tatar elçiler Moskova Prensi'nin el öpme törenine katılmıyordu. Alman diplomat, Türk elçilerinin Kitay-Gorod'daki Posolski Dvor'da İsveç elçiliğine komşu binada kaldığını ve elçilerle birlikte Moskova'ya gelen Rum kökenli Osmanlı konuklarının kilisede ayinlere katıldığını da anlatıyor.

Rusya ilk Osmanlı elçisine neden “kardeşlik” uyarısı yaptı?...Arşiv


FUAD SAFAROV



Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk Moskova elçisi Kemal Bey, Rus prensi 3. Vasili’ye sunduğu Sultan Selim’in mektubunda “kardeşlik” ifadesini unutunca Rus saray yetkililerinin Türk elçiyi uyardığı ortaya çıktı. Uyarı üzerine “dostluk ve sevgi” ifadeleri içeren resmi yazıya “kardeşlik” ifadesi de eklendi.

Rus tarihçi Leonid Yuzefoviç bir dergide yazdığı makalede, 16.yüzyılda Rus diplomasinin kural ve kaidelerini araştırdı. Araştırmaya göre, o dönem Rusya (Moskova Knezliği) Osmanlı devleti ile ilişkilere çok önem veriyordu. Rus prensi 3.Vasili ticareti artırmak ve Osmanlı ile ittifak yapmak için Alekseyev isimli elçisini 1513'de İstanbul'a yolladı. Buna karşılık Osmanlı da Menkub beyi olan Kemal Bey'i elçi olarak Moskova'ya gönderdi.

Tarihçi Yuzefoviç’e göre, o dönem Rus diplomasisinde “Kardeşlik” ifadesinin çok önemi vardı. Kardeşlik ifadesi her iki ülkenin eşit haklara sahip olduğu anlamını taşıyordu. Rus prensi, kendisinden aşağı gördüğü diğer krallar için asla “kardeşlik” ifadesini kullanmazdı ve onların kullanmasına da müsaade etmezdi. Rus tarihçi, “Bazı ülkelerle iyi komşuluk, dostluk ilişkiler olabilir, ama kardeşlik ilişkileri nadir ülkeler için geçerli idi.” şeklinde değerlendirdi. Moskova Knezliği’nin “kardeş” gördüğü ülkelerden biri de Osmanlı idi.


Tarihçiye göre, 1515’de Osmanlı elçisi Kemal Bey, Rus padişaha Sultan Selim’in mektubunu sunarken, Rus saray yetkilileri yazıyı didik didik araştırdı. Resmi yazıda Sultan’ın 3.Vasili’ye hitaben sadece “dostluk ve sevgi” ifadeleri kullandığını tespit eden Rus saray görevlileri, elçi Kemal Bey’i uyararak mektuba “kardeşlik” kelimesini eklemesine de mecbur etti.

Rus Kozaklar: Türk kanı taşıyoruz....Arşiv



FUAD SAFAROV



Rusya’nın güneyinde yaşayan ve kahramanlıkları ile ünlü Don Kozaklarının Türklerle akraba oldukları iddia edildi.

Daha önce Moskovski Komsomolets gazetesine konuşan Rus ve Sovyet sinema ve tiyatro duayenlerinden Mihail Derjavin’e göre, kemer burunlu Kozakların soyu genelde Rus-Türk evliliklerine dayanıyor.

Derjavin, eski Sovyet Mareşalı Semyon Budyonnıy ile yaşadığı anıları paylaşarak, “Kendisiyle tanıştığım zaman Budyonnıy SSCB Savunma Bakan Yardımcısı idi. Üç kere Sovyet kahramanı madalyasını almış bir insandı” dedi.

Don Kozakların özelliklerine de değinen Rus sanatçı, “Çok iyi hatırlıyorum, yönetmen “Durgun Don” filmi çevrilirken, yönetmen Sergey Gerasimov, Melihov rolü için Pyotr Glebov’u davet etmişti. Çünkü kemerli burnu olan birileri gerekiyordu. Gerçekten de genelde Don Kozakların burnu öyle. Budyonnıy’ın da burnu öyle idi. O ise bunun nedenini bana şöyle anlatmıştı: “Bizim dedelerimiz Türkiye’den kız kaçırıyordu. Türk kızları mükemmel yemek yapıyordu, zarif ve güzel idiler, fakat Rusça iyi konuşamıyorlardı. Genelde suskundular.”

Rus basınına da göre Grigori Melehov'u oynayan Pyotr Glebov’un burnunun, eserdeki Türk ninesi Kozak Melehov’un kemerli burnuna benzemesi gerekiyordu. Rus Karavan dergisine konuşan sanatçının kızı Olga Glebova, “Türk burnu için stüdyoya bir usta çağrıldı. Sıcak havalara dayanamadığı için usta ikinci bir kalıp hazırlamış. Babam da bu 'Türk burnu'nu gözü gibi koruyup, küçük bir kutunun içinde saklıyordu” dedi.

Bu arada eserin odak noktası Şolohov’un da doğum yeri olan bir Kazak köyü ve ana kahraman da bu köyün sakini Melehov’dur. Dedesi Rus-Türk savaşında kaçırdığı bir Türk kadınla evlenmiş ve bundan dolayı Grigori’ye de Türk kanı karışmıştı.


2008 yılında Rusya’da gerçek tarihi olaylar üzerine yapılan Admiral filminde de kahramanlardan Anna Timireva, “Ninem Türk idi, Kozak’la evlenmişti” deyince Admiral Aleksandr Kolçak da “Gerçi benim dedelerim de Türk” ifadesini kullanmıştı. Bunun üzerine Timireva da, “O zaman Türklerin şerefine!” diyerek kadeh kaldırmıştı. Kolçak’ın 18. yüzyılda yaşamış İlyas Paşa’nın soyundan geldiği belirtiliyor.

Türk-Rus savaşı olmasaydı Kremlin Sarayı daha büyük olacaktı...Arşiv

FUAD SAFAROV



1768-1774 yılında patlak veren Türk-Rus Savaşı yüzünden Moskova’nın merkez yönetiminin simgesi Kremlin Sarayı’nın inşaatından vazgeçildiği ortaya çıktı. İddialara göre, dönemin Rus Çariçesi 2. Katerina savaşın maliyet yükünü kaldıramayarak dev projeden vazgeçti.

Söz konusu tarihi iddiayı ortaya atan Rusya Devlet Mimarlık Müzesi Tarih Bölümü Başkanı Zoya Zolotnitskaya, Çariçe 2. Katerina’nın 1768 yılında Büyük Kremlin Sarayı inşaatı için mimarlara talimatlarda bulunduğunu söyledi. Rus basınında yer alan bilgilere göre ünlü tarihçi, “Katerina Kremlin’i yeniden inşa etmeyi planlıyordu. Moskova’da kendisinin oturabilmesi için saray istiyordu. Maketi ünlü mimar Vasili Bajenov hazırladı. Projeye göre bir kaç Kremlin duvarı sökülerek yerine sütunlarla azametli, dev saraylar inşa edilecekti” dedi.

Projeye göre, Büyük Kremlin Sarayı, Kremlin’in ırmak kenarı arazisinde kurulacaktı. 1 Haziran 1773’de dev inşaatın temelinin atıldığını hatırlatan tarihçi Zolotnitskaya, “Fakat Türkiye ile savaş projenin gerçekleştirilmesine engel oldu. Proje pahalı idi. O sıralar Rusya devlet bütçesi, savaşa para harcamayı ve aynı zamanda da Büyük Kremlin Sarayı’nın inşa etmeyi kaldıramadı. Eğer savaş olmasaydı, Kremlin şimdiki halinden farklı olacaktı” bilgisini aktardı.

Büyük Kremlin Sarayı 1838-1849 yıllarında daha önceki projeden küçük olarak inşa edildi. Mimar Bajenov’un proje maketi ise müzenin deposuna kaldırıldı.

Günümüzde Büyük Kremlin Sarayı’nın Andreyevski, Aleksandrovski, Vladimirovski ve Georgiyevski tarihi salonları bulunuyor. Rusya’nın önemli devlet törenleri ve yabancı liderler ile görüşmeler bu salonlarda gerçekleştiriliyor. 


Rusya'da iş yapanlara altın öğütler




Lafı dolaştırmadan söylemek gerekirse Ruslar "disiplinleriyle ünlü bir halk" sayılmaz. Genel kanıya göre, "Bugünün işini yarına bırak", Rusların da yürekten benimsediği bir ilke. Hatta, "Türk bürokrasisi 'Bugün git, yarın gel' der, Rusya'da bürokrasi 'Bugün git, dün gel' mantıksızlığına teslim" diye espriler bile yapılır.... Peki, Ruslar zaman baskısı ve deadline (bire bir çeviriyle 'ölü çizgi', Türkçeleştirmeyi denersek 'son teslim tarihi')  ile nasıl başa çıkıyor, işleri nasıl yetiştiriyor? Rus vatandaşları ile çalışan yabancı işverenler bu duruma nasıl yaklaşmalı?

Yaygın kanının aksine, Rusyalıların kendini adayarak disiplinle çalıştıkları pek çok iş kolu mevcut. Örneğin savunma ve güvenlik. Kolluk gücünde ya da nükleer sanayide çalışan Ruslar için "iş bitirme tarihlerine" sıkı sıkıya uymak dışında bir seçenek söz konusu bile değil.

Teslim tarihlerinin en çok problem yarattığı sektörler gazetecilik, bilişim ve tasarım. Bu gibi yaratıcılık gerektiren sektörlerde çalışan Rusyalılar işlerini son dakikaya bırakma eğiliminde olabiliyor.

Bununla birlikte, bazı Rus bilim insanları işini son ana bırakma davranışının bazen yaratıcılığı tetikleyebildiğini ve erken bitirilen bir işten daha iyi sonuçların elde edilebilmesinin önünü açtığını söylüyor.

Rusların teslim tarihlerine uymama davranışını, teslim tarihi kavramının çalışma hayatında nispeten yeni oluşuna bağlayanlar da var.

Diğer yandan, "deadline"a uymayan çalışan ve şirketlerin ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalmaması bu davranış biçimini pekiştiren bir etkide bulunuyor. Rus KOBİ'lerin çatı kuruluşu Opora Rossii'nin başkan yardımcısı Pavel Sigal teslim tarihine uymamanın Avrupa'da ceza konusu olduğu hatırlatıyor.

Peki, manzara böyleyken işverenler Rusyalı çalışanları nasıl motive edebilir. İşte "uzmanlardan" birkaç ipucu:

- Teslim tarihini olması gerekenden öne çekmek. Böylece işlerin ters gitmesi durumunda ekstra zaman elde edilebilir!

- Zaman çizelgesini çalışanlarla birlikte belirlemek. Teslim tarihinin birlikte belirenmesi durumunda çalışanların şikayet edecek daha az şeyi olacaktır.

- Teslim tarihinin neden önemli olduğunu ve buna uyulmadığı takdirde doğabilecek olumsuz sonuçları çalışanlarla da paylaşmak. Çalışanları tehdit etmeyin. Ama teslimin gecikmesi durumunda şirketin ve çalışanların bundan nasıl etkileneceğini anlatın.


- Günlük ilerleyişi takip için bilgisayar programlarından yararlanın.

11 Aralık 2017 Pazartesi

Ruslar neden bu kadar 'korkusuz'? "Huje nye bıvayet" felsefesinin kökenleri...



Sosyal medyalarda fenomen haline gelmiş pek çok videonun kahramanı Ruslar... Kimi zaman yüksek bir binadan kar yığınına atlayan gençler, kimi zaman arabasıyla yolda giderken karşısına çıkan ayıyı besleyen bir adam, kimi zaman da ırmağa düşen otomobilde gidecekleri yönü tartışan maceraperestler. Peki bu Rusları bu kadar "korkusuz" kılan nedir?

Rus tarihçiliğinin babası Nikolay Karamzin cesaretin Rusların milli özelliği olduğu ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı düşüncesinde. Karamzin, eski Slavlar hakkında "Kuzeye özgü hava koşullarını hiçe sayarak açlığa ve diğer tehlikelere göğüs germişler, en kaba yiyecekleri yemişlerdir," diye yazar.

Rossiyskaya Gazeta'nın derlediğine göre, Rusların cesur insanlar olmasını iklime ve zorlu çevre koşullarına bağlayan tek kişi Karamzin değil. Bir başka ünlü Rus tarihçi Sergey Solovyov da doğanın Rus insanını çok çalışmaya ve coşkusunu korumaya ittiğini söylüyor.

Gerçekten de çağdaş Ruslar her yıl kışın gelişinden şikayet etse de kimse kıştan korkuyor gibi görünmüyor.

Zorlu iklim ve çevre koşullarına tarihin Rus halkının önüne koyduğu zorlu dönemeçleri de ilave etmek gerek: Devrim, iç savaş, tarımda kollektifleştirme ve mülksüzleştirme, Stalin terörü, İkinci Dünya Savaşı, durgunluk, ağır ekonomik kriz ve devletin yıkılışı... İşte Rusya'nın bir asırdan az bir süreye sığdırmayı başardığı felaketler dizisi.

Bugün yaşayan her birey ve bu bireylerin ataları tüm aşamalara bizzat şahit olmasa da bu felaketlerin toplumun kolektif hafızasında iz bıraktığı kuşkusuz. Tüm Rusların emin olduğu bir şey varsa, "işlerin eskisinden daha kötü olamayacağı." Хуже не бывает!" (Huje nye bıvayet!) Yani "daha kötüsü olamaz!".
 

"Mujikliğin" teşvik edildiği, zayıflık belirtisi gösterenlerin küçümsendiği son derece ataerkil bir toplumda en çok korkulan şeyin "zayıf görünmek" olmasına şaşırmamak gerek belki de...

10 Aralık 2017 Pazar

Moskova nasıl bir şehir


Samih Güven



Çoğumuz için Moskova ismi belki de en çok soğuk savaş dönemi ve özellikle 70’li yıllardaki sağ-sol ayrışması nedeniyle akılda kalmış olabilir. Bizde solcuları “komünistler Moskova’ya” diye özellikle göndermek istedikleri bir yerdi eskiden. Bir de bazı solcu şehir veya kasabaları küçük Moskova diye itham etmeyi severlerdi. Benim için Moskova’nın en önemli özelliklerinden biri de Nazım’ın yaşamış olduğu ve mezarının bulunduğu şehir olması.

2013 yılı Moskova’ya ilk gelişimdi ama okuduğum Rus romanlarından epey bilgi vardı kafamda. Bu romanlar iki yüz yıl öncesini anlatsa da kültüre ve tarihe ilişkin çok şey kalıyor doğrusu. Mesela Savaş ve Barış bu anlamda çok önemli bir kitaptı benim için. Ayrıca daha önce Moskova’ya gidenlerden, yaşayanlardan çok şey duymuştum. Bir ara internette arama yaparak Türkler neler yazmış diye de incelemiştim.   Sonradan haberdar olduğum bazı nitelikli blog ve siteler dışında şehir hakkında yazılan şeyler genelde inşaat şirketlerinde mühendis olarak çalışmış gençlerin gözlemleriydi. Bu gözlemlerin daha çok erkeklere ait olduğunu ve aslında biraz 90’lı yıllardan izler taşıdığını hemen söylemeliyim. Tabi herkesin hemfikir olduğu şey iklimdi. Uzun süren ve soğuk geçen kışlar, Ocak ve Şubat aylarında -30’u bulan soğuklar bol bol anlatılıyordu. Bolca yağan kar, güzel kış manzaraları da tabi. En çok yazılanlardan biri de Moskova’daki gece hayatı ve güzel Rus kadınları hakkındaydı elbette. Gidilebilecek mekânlar, nelere dikkat edilmesi gerekir gibi konuları üşenmeden yazmıştı bazıları. Dile getirilen başka bir özellikse pahalılıktı. Restoranların, kiraların, gıda ve giyim gibi fiyatların pahalı olduğu anlatılıyordu. Yine başka bir özellik ise Moskova’nın güvenli bir yer olup olmadığına ilişkindi. Konuyla ilgili okuduğum notların bazıları, gece ıssız caddelerde dikkatle yürümek gerektiği, özellikle gece vakitlerinde parklardan uzak durulması ve metroya geç saatlerde dikkatli binilmesine ilişkin konulardı. Özellikle bu konunun 90’lı yıllarda yaşanan ve şimdilerde gayet güvenli olan Moskova’yla pek de ilgisi olmadığını gelince anlamıştım hemen.

Ancak Moskova'ya gittikten bir süre sonra bazı nitelikli haber siteleri ve blogların da olduğunu fark ettim (Turkrus.com gibi). Buralarda paylaşılan haber ve bilgiler önemli bir ihtiyacı karşılıyor gerçekten. Ayrıca Cenk Başlamış'ın Rusya'nın Sırları adlı kitabını da yeni keşfettim.


Yine yakın zamanda okuduğum Svetlana Aleksiyeviç'in "İkinci El Zaman" adlı kitabı Sovyetler dönemini ve 90'lı yıllardaki dramı anlamak açısından muhteşem bir kaynak.
Bununla birlikte, insanın kendi deneyimleri kadar güçlü bir bilgi yok. Bir de kesin bir kanıya varmak, daha sağlıklı sonuçlar çıkarmak için önyargılardan kurtulmak ve yeterli gözleme sahip olmak gerekiyor. Gitmeden internette okuduğum bilgiler değerliydi elbette. Moskova’da uzun süre bir ilaç şirketinin temsilcisi olarak görev yapan bir tanıdığımla görüşmüştüm telefonda. Orada çok mutlu zaman geçirdiğini, güzel bir şehir olduğunu anlatmıştı uzun uzun. Onun gözlemleri önemliydi çünkü, sanat ve edebiyat duyarlılığı olan bir insandı.

Ama dediğim gibi insan kaç kişiyle konuşursa konuşsun yaşamadan, kendi gözleriyle görmeden, hatta tekrar tekrar deneyimlemeden sağlıklı bir kanıya ulaşamıyor. Bu yüzden orada bir süre yaşadıktan sonra şunu anladım ki, 90’lı yılların Moskova’sı hakkında anlatılanlarla 2010’ların Moskova’sı arasında dağlar kadar fark vardı. Hiç değişmeyen hep aynı kalan özellikler de vardı elbette. Bu yüzden Moskova ile ilgili çeşitli mekânları, konuları, olayları ayrı ayrı dile getirmeden önce Moskova nasıl bir şehir diye genel olarak değinmek istedim.

Şehirleri güzel kılan belli başlı özellikler oluyor. Bir defa coğrafi konum ve şartlar önemli bir etken. Bir şehirde deniz, büyük bir göl veya nehir varsa bambaşka bir hava katıyor. İkincisi de tarihsel ve kültürel geçmiş. Daha önce kimlerin yaşadığı, şehrin ne zaman kurulduğu, nasıl bir mimari doku ve kültürel birikim olduğu önemli oluyor. Başka bir nokta ise ticari ve ekonomik konum. Bana göre en önemlisi ise yaşayanların ve yönetenlerin nasıl bir şehir istediği, zihniyeti ve birikimi. Aslında bütün bu özellikler iç içe de geçebiliyor çoğu zaman. Yani uygun coğrafi konumu nedeniyle ekonomik ve ticari açıdan öne çıkabiliyor şehirler. Böylece uzun, köklü bir tarihe, farklı medeniyetlere de ev sahibi olabiliyorlar. Böyle olunca ekonomik olduğu kadar mimari, kültürel birikim gibi zenginlikler de oluşuyor. Bu ise yönetenler üzerinde söz konusu birikimin korunması ve geliştirilmesi için baskı ve bilinç yaratabiliyor. Aslında biraz alt yapı ve üst yapı meselesi gibi ama bunların birbirleriyle etkileşimi daha çok. Ama bazen de yöneticilerin bilinci ve vatanseverliği çok şeyi değiştirebiliyor.

Büyük Rusya coğrafyası açısından şunu görüyoruz ki birçok önemli şehir Avrupa’nın en uzun nehri olan Volga nehri etrafında kurulmuş. Nehirlerin şehir yerleşimi olarak tercih edilmesinin önemli nedenleri, taşımacılık, sulama, şehrin su ihtiyaçları ve korunma gibi nedenler. Ayrıca estetik olarak büyük katkısı oluyor elbette.

Moskova şehri ise adını nehrin isminden alıyor. Nehir şehrin içinde 110 kilometre kadar dolaşıyor. Bunun Moskova’nın güzelliğine katkısı büyük. Rusya coğrafyasının başka bir özelliği ise topraklarının yaklaşık yarısının orman olması. Bu yüzden etrafı zaten ormanlık olan Moskova’nın içi de kentleşme bilinci ve duyarlılık nedenleriyle ağaç ve parklar açısından hayli zengin. Yeterince ağaç ve yeşil var deyip her yere yeni binalar dikmeye çalışmıyorlar. Tersine şehir merkezinde her gün trafiğe kapatılan yeni bir sokak, yeşillendirilen yeni bir alan görebiliyorsunuz. Bu konuda en güzel örneklerden biri de şehrin merkezinde yıkılan büyük otelin yerine, o değerli araziye, başka bir bina yapmak yerine park yapmaya karar verilmesi mesela.

Çarlık döneminden kalan yapılar ve kent kültürü önemli Moskova’da. Ama komünist dönem sırasında planlama, alt yapı, yollar, parklar, metro gibi konularda büyük mesafe kat edilmiş. Bu konulara daha sonra tek tek değineceğim ama yollar konusunda şunu söyleyebilirim ki, öyle geniş yollar vardır ki şehrin içinde, ondan fazla şerit bulunur mesela.

Caddeler, parklar, metro gibi konular beklediğim gibi çıkmıştı aslında. Ama beni en çok şaşırtan binalar oldu Moskova’da. Özellikle Kaltso denilen ve şehrin merkezini çevreleyen dairenin içinde yüzlerce tarihi ve güzel bina bulunuyor. Farklı bir sokağı göreyim diye yollara düştüğüm her seferinde yeni gördüğüm, sürpriz ve güzel binalarla karşılaştım hep.

Tarih, kültürel zenginlik, nüfus ve ekonomi açısından Moskova Rusya’nın en önemli şehri. Komünizm dönemi de dikkate alındığında sadece Rusya’nın değil bütün bölgenin başkenti gibi olmuş. Ayrıca dünyanın iki kutba ayrıldığı soğuk savaş döneminde bu iki kutup Vaşington ve Moskova olarak ifadesini bulmuş.

Yaklaşık 13 milyon nüfusu var. İş bulmak ve yaşamak amacıyla diğer şehirlerden de göç alıyor. Sadece Rusya’nın diğer şehirlerinden değil, Ermenistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan gibi ülkelerden de çok sayıda insanın çalışmak için geldiği bir yer. Bu nedenle dünyanın en pahalı şehirlerinden biri. Özellikle de kiralar ve gayrimenkul fiyatları açısından.

Soğuk kışlar ise önemli özelliklerinden biri elbette. Özellikle Ocak ve Şubat aylarında -30’lara varıyor soğuklar. Hava sıcaklığı konusunda dikkati çeken şey ise gece ve gündüz sıcaklıkları arasında Türkiye’deki kadar fark olmuyor. Yani gündüz -10’sa gece de -15 oluyor mesela. Aslında Ekimden itibaren başlıyor soğuklar ve Mayıs’ta ancak geliyor bahar. Bir Afrikalı diplomat Moskova’da kışların, beyaz ve yazın görülen yeşil renklisi olmak üzere ikiye ayrıldığını söylemiş. Kışın oldukça fazla kar yağıyor. Ama bütün şehirdeki iyi organizasyon ve bu konudaki birikim sayesinde yollar ve kaldırımlar hep açık kalıyor.

Moskova mimari açıdan da önemli bir şehir. Bazıları UNESCO’nun dünya mirası listesinde de yer alan yapılar söz konusu. En önemli mimari yapılar arasında Kremlin, Kızıl Meydan, Kolomoskoe’da bulunan Yükseliş Kilisesi, Novodemiç Manastırı, Kurtarıcı İsa Kilisesi, Tsaritsino Park Bölgesi, Bolşoy Tiyatrosu gibi yapılar bulunuyor.

Moskova’nın kuruluş tarihi 1147 olarak kabul ediliyor. 12. ve 14. yüzyıl arasında mimari yapılarda genellikle ağaç kullanımı söz konusu olmuş. Ancak istilalar ve yangınlar bu tür yapılara kolay zarar verdiğinden, 14. ve 15. yüzyıldan itibaren taş mimarisi yaygınlaşmaya başlamış. 1812 yılındaki büyük yangın önceki dönemlerde inşa edilen yapılara büyük zararlar vermiş.

20. yüzyıl başlarında Moskova ısıtma ve su sistemleri, sokak aydınlatması ve asfalt yollar gibi unsurlarla tanışmaya başlıyor. Komünizm sonrasında özellikle birinci beş yıllık kalkınma planı ile şehir yeniden ele alınıyor ve birçok cadde genişletiliyor ve parklar yapılıyor.


Moskova’nın şehir olarak kuruluşu 1147 yılı olarak esas alınarak her yıl Eylül ayı başlarında yapılan Moskova şehir günleri oldukça güzel ve hareketli geçiyor. 500’den fazla etkinlik ve 300 civarında irili ufaklı konser oluyor. 2015 yılında 868. yıldönümü olarak kutlamalar yapılmış ve özellikle şehir merkezi gelin gibi süslenmişti. Sadece şehir günü için değil, çeşitli etkinlik ve festivaller kapsamında da sokak sokak meydan meydan süsleniyor Moskova. Bana göre en güzel süslemeler ise yılbaşı için yapılanlar.

9 Aralık 2017 Cumartesi

Rusya’da günlük hayata dair on konu


Samih Güven



1-Evlilik: Rusya’da kadınların yüksek eğitim seviyesi ve yüksek iş gücüne katılım oranı nedeniyle aile içindeki rolleri açısından nispeten eşitlikçi bir yapıdan söz edilebilir. Ancak hem modern hem de geleneksel özellikler gözlenir. Çocuk bakımı ve ev işleri açısından İskandinav ülkelerine göre kadına Rusya’da daha fazla iş düştüğünü söylemek mümkündür.

Rusya evlenme oranının yüksek olduğu bir ülkedir. OECD ülkeleri açısından bakıldığında yıl içindeki evlilik oranı Çin, Rusya ve Türkiye’de ilk üç sırayı almaktadır.

Evlilik yaşı açısından bakıldığında ise OECD ülkeleri arasında Türkiye, Rusya ve İsrail vatandaşları en erken yaşta evlenen ülkelerdir. Örneğin Rusya’da kadınlar ortalama 25, erkekler ise 27 yaşında ilk evliliklerini yapmaktadır. Boşanma oranlarına gelince OECD ülkeleri arasında en yüksek boşanma oranına sahip ülkeler Rusya, Danimarka ve Litvanya’dır.

2-Dindarlık: Dostoyevski “Ruslar bütünüyle Ortodoks’tur, ortodoksluğu anlamayanlar, Rusları asla anlamayacaktır” demiştir. Bolşevik Devrime kadar Rus toplumunda bu konunun önemli olduğunu söylemek mümkündür. Bununla birlikte devrim sonrasındaki 70 yıl boyunca dini pratiklerin azaldığı görülmüştür. Komünist Partinin konuya bakışı mesafeli olmuştur. Yine de kiliseler ve ortodoksluk tarihsel, siyasi ve kültürel boyutu dikkate alındığında Rus günlük yaşamının önemli unsurudur.

Konuyla ilgili olarak “Din hayatınızda ne kadar önemli” şeklinde bir soru sorularak yapılan bir ankete göre(Gallup) dinin günlük hayattaki öneminin en az olduğu ülkelerin başında Estonya (%16), İsveç ve Danimarka gelmektedir. Aynı araştırmaya göre, Rusya’da dinin günlük hayatta önemli olduğunu söyleyenlerin oranı %34, Almanya’da %40, ABD’de %69, Türkiye’de ise %82’dir.

3-Ulaşım: Rusya geniş coğrafyası nedeniyle çarlık döneminden itibaren demiryolu taşımacılığına ağırlık vermiştir. Örneğin dünyanın en uzun demiryolu hattı olan Trans-Sibirya hattı II. Nikolay zamanında yapılmıştır. Komünist Parti döneminde demiryolu ve metroya özellikle ağırlık verilmiştir. Rusya demiryolu hatlarının uzunluğu (88 bin km) açısından ABD’den sonra dünyada ikinci sıradadır. Moskova metrosu ise bugün günlük ortalama yolcu taşıma sayısı açısından Avrupa’nın en yoğun metrosudur. Böyle olunca tren ve metro yolculuğu, kompartımanlar, vagonlar günlük hayatın bir parçasıdır.

Bununla birlikte Moskova trafik yoğunluğu açısından dünyanın önde gelen şehirlerinden biridir. Bu denli yaygın metro hattına rağmen trafik olmasının nedenleri arasında zenginleşen Rus toplumunun hızla araç sahibi olması, kapıdan kapıya geçen sürenin bazen aynı olması ve insanların kendi araçlarında daha konforlu bir yolculuğu tercih edebilmesi bulunmaktadır.

4-Yılbaşı: Yılbaşı günleri önem derecesi değişmekle birlikte bütün toplumlarda kayda değerdir. Bu artık İsa’nın doğumunu kutlamaktan çıkmış ve kültürel ve geleneksel bir özellik haline gelmiştir. Bağlı olunan takvimin son günüdür neticede.

Yılbaşı öncesi Rusya’da şehirler gelin gibi süslenir deyim yerindeyse. Aileler, çocuklar için de çok önemlidir bu gün. En vazgeçilmez olan şeylerin başında yılbaşı ağacı ve hediyeler gelir şüphesiz. Özel hazırlanan yiyecekler, şampanya ve devlet başkanının konuşması önemli unsurlardandır.

5-Doğum günleri: Doğum günleri Rusya’da önem verilen bir konudur. Bu günlerde eş, dost, aile, sevgililer bir arada olur ve coşkuyla kutlama yaparlar. Hediyeler, çiçek verilmesi önemlidir. Rusya çiçekçilerin 24 saat açık olduğu bir ülkedir. Fakat ilginç bir nokta örneğin bir iş yerinde doğum günü olan biri pastayı kendi alır, keser ve arkadaşlarına kendi dağıtır.

6-Alkol tüketimi: Bazı ülke insanları iklim, gelenekler, kültür gibi nedenlerle fazla alkol tüketir. Rusya kişi başı alkol tüketimi bakımından Beyaz Rusya, Moldova ve Litvanya’dan sonra 4. sırada gelmektedir. Hal böyle olunca günlük hayatın ve özel günlerin vazgeçilmezidir alkol. Adabı vardır şüphesiz. Özel günlerde ayağa kalkılarak konuşma yapılır. Tost denilir buna.

7-İklim: Rusya’da, Karadeniz kıyılarında görülen subtropikal iklimden, yıllık sıcaklık farkının 80 dereceye vardığı Sibirya’daki sert karasal iklime ve kuzeydeki kutup iklimine kadar değişen bir iklim çeşitliliği vardır. Ülkenin kuzeyi Arktik kuşağında bulunurken, güneyde Karadeniz kıyılarında subtropikal iklim özellikleri görülür. Sibirya karasal iklimin etkisi altındayken, Rusya’nın uzak doğusu muson yağmurları nedeniyle yıllık 1000 mm yağış alabilmektedir.

Ama soğuk, kar ve kapalı hava Rusya ve özellikle de önemli büyük şehirlerle özdeşleşmiştir. Moskova’da özellikle Ocak ve Şubat aylarında eksi 30 derecelere varır soğuklar. Bu durumun yaşam biçimi, giyim ve insan davranışları üzerine önemli etkileri vardır kuşkusuz.

8-İlaç kullanımı: Rusya’da modern tıp yanı sıra geleneksel ve alternatif tıp da önemlidir. Bu açıdan bitkiler ve doğal yönetmelere de başvurulur. Ruslar özellikle kış aylarında hastalandıklarında hemen ilaca başvurmaz, vücudun kendi savunma sistemi ve doğal desteklerle durum atlatılmaya çalışılır.

OECD ülkeleri ile bir kıyaslama yapılığında örneğin antibiyotik kullanımı açısından Türkiye, Yunanistan, Fransa gibi ülkeler ilk sıralarda gelmektedir. Buna karşılık Estonya, Litvanya, Rusya, İsveç gibi ülkelerde antibiyotik kullanımı çok daha düşüktür.

9-Apartman hayatı: Özellikle Sovyet zamanlarında konut sayısı büyük şehirler için yeterli olamamıştır. Diğer yandan, eskiden beri merkezi yerlerde bulunan binalar titizlikle korunmakta ve yapılaşmaya izin verilmemektedir. Sovyet döneminde ailelerin bir arada oturabildiği komünite evleri deneyimi yaşanmıştır. Bu nedenlerle Ruslar küçük dairelerde yaşamaya alışkındır. Kimi zaman insanlar anne babasıyla bir arada kalır. Çünkü yeni konut edinmek çok pahalıdır. Küçük evler öyle küçüktür ki bazen 25 metrekare olanı bile vardır. Örneğin Moskova’da daha yeni, ucuz ve biraz daha büyük evlerde oturabilmek için metroyla yaklaşık 45 dakika kadar şehir merkezinden uzaklaşmak gereklidir.      

10-Daça’lar: Aslında dinlenme kavramı da kültüreldir. Yapılan aktivitenin değiştirilmesidir bir bakıma. Örneğin şehirde çalışan bir bankacı için kırlara gidip bahçe ile uğraşmak bir alternatif olabilir. Ama kırda yaşayan biri için de büyük kentleri görmek olabilir tatil. Şüphesiz Ruslar iklim nedeniyle deniz tatilini özler ve severler. Ama bu yılda bir iki kez yapılabilecek bir şeydir. 


Bu yüzden şehirde yaşayan insanlar için daça’lar popüler dinlenme yerleridir. Şehir dışında özellikle yaz aylarında vakit geçirilen küçük, bahçeli evlerdir bunlar. Rusya’da herkesin er ya da geç bir daça edinme hayali vardır.

Kremlin'in kartal ve şahinler tarafından korunduğunu biliyor muydunuz?




Rusya’nın başkenti Moskova’daki Kremlin Sarayı Güvenlik Servisi’ne bağlı Şahin Koruma Birimi’nde görev yapan kartal, şahin ve baykuşlar, Kremlin’deki tarihi binalara zarar veren ve kirleten kargalardan koruyor.

Kremlin ziyaretçileri 1980’li yılların başında, bölgede çok sayıda karganın bulunuyor olmasını dönemin güvenlik sorumlusuna şikayet etmişti. Şikayet üzerine güvenlik birimi kargalarla mücadelede şahinler ile kartalları kullanmaya başladı.

Dünyanın en güzel çocuğu Nastya




İngiliz gazetelerinden Daily Mail tarafından düzenlenen "dünyanın en güzel çocuğu" yarışmasında Rusya'dan Anastasiya Knyazeva birinci seçildi.

6 yaşındaki Nastya, son bir yıldır model olarak çalışıyor. İnstagram'da 520 binden fazla takipçisi olan Nastya, şu an dünyaca ünlü bazı çocuk giyim markalarının kataloglarını ve reklamlarını süslemeye başladı. Nastya, Vogue dergisinin de "en genç modeli" ünvanını almıştı.

7 Aralık 2017 Perşembe

Tarihin tortusu: St. Vasili Katedrali yıkım emrinden nasıl kurtuldu?





Moskova denince genellikle akla ilk gelen sembol, Kızıl Meydan'ın nehir tarafındaki köşesinden rengarenk soğan kubbeleri ile yükselen St. Vasili (Rusçadaki tam adıyla Vasil Blajennıy) katedrali...  Bu eşsiz eserin, Stalin döneminde yıkılmaktan son anda kurtarıldığını biliyor musunuz? Hikayeyi "tarihin tozlu raflarından" aktarıyoruz:

Bugün pek bilinmese de, Stalin devrinin en önemli eserlerinden Moskova Metrosu bir zamanlar "Kaganoviç Metrosu" olarak anılıyordu. Moskova'nın çehresinde epey iz bırakmış bu politbüro üyesinin, Lazar Moisyeyeviç Kafanoviç'in (1893-1991) planları arasında Kızıl Meydan'ın göbeğindeki Vasil Blajennıy Katedrali'ni yıkıp askeri geçit törenlerine daha fazla yer açmak da vardı. Bu teklifi, oldukça yakınında olduğu Stalin'e de götürdü. Ama Stalin reddetti.

Yaygın inanışa göre, bugün Moskova'nın sembolü haline gelen katedralin hala ayakta olmasını Pyotr Baranovki adındaki mimara borçluyuz. Çünkü Stalin'i katedralin yıkılmaması için ikna eden kişi o.

Sovyetler Birliği'nde din karşıtlığının damgasını vurduğu 1920'ler ve 1930'ların ilk yarısında Baranovski pek çok başka yapının da "yenileme" adı altında yıkıma kurban gitmesine engel olmasıyla bilinen bir mühendis ve sanat uzmanı. Bu bıçak sırtı konuda Baranovski'nin en büyük başarısı hiç kuşkusuz Vasil Blajennıy Katedrali'ni kurtarmış olmak.

Rossiyskaya Gazeta'dan aktarırsak, mimarın kızı Olga Baranovskaya babasının Stalin'e bir telgraf çektiğini aktarıyor. Baranovski'nin kızının naklettiğine göre bu telgraf şöyledi:

"Moskova. Kremlin'e. Yoldaş Stalin'e. Lütfen Vasil Blajennıy'nın yıkımına engel olun. Bu Sovyet Devleti'ne politik açıdan zarar verecektir."

Telgrafın aslı bugüne ulaşmış değil. Hatta Baranovski'nin kendisini katedrale kilitleyerek intihar etmekle tehdit ettiğini aktaran efsaneler mevcut.


Gerçek nasıl olursa olsun, bugün pek çok kişi Kızıl Meydan'ın şimdiki görünümü için Baranovski'ye teşekkür edilmesi gerektiğinde hemfikir. Sırf Kızılordu askerlerinin "geçit yolunun üstünde duruyor" diye yıkılmış olabilirdi... Tıpkı Stalin'in ünlü Kuratırıcı İsa Kilisesi'ni 1930'larda dinamitletip yıktırması gibi... Bu kilise 1990'ların sonunda orijinaline sadık kalınarak sıfırdan yapılmıştı.

Ruslar yüzüğü neden sağ ele takar?




Rusya'ya yeni gelenlerin ilk fark ettiği şeylerden biri, nikah yüzüğünün bizdeki gibi sol ele değil, sağ ele takılması.. Peki Rusya'da neden sağ ele takılır? Dünyada yaygın olarak neden sol ele takılır? İşte bunun yanıtı:

Bir efsaneye göre sol eldeki yüzük parmağı doğrudan kalple bağlantılıdır ve genelde sol ele takılır. Ama yüzük için parmak seçimi kültürden kültüre değişir. Rusya'da yüzük sağ ele takılır. Ortodokslardaki bir inanışa göre, yüzüğün sağ ele takılmasına İncil'de atıf vardır.

Evliliği yüzükle işaretleme geleneği Eski Roma'ya kadar gidiyor. Ünlü antik dönem tarihçisi Plutark, evlenen Mısırlıların sol ellerinin dördüncü parmağına yüzük taktığını yazar.

Mısırlıların bu geleneği Yunanlılar ve Romalılar üzerinden tüm dünyaya ve elbette Bizans üzerinden Rusya'ya yayılmış durumda.


Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da nikah yüzüğü kalbe daha yakın olması için sol ele takılırken Roma-Yunan geleneğini takip eden Ruslar yüzükleri sağ ellerine takar. Yani çağdaş Rusyalıların el seçiminde Jül Sezar ve Çiçero'nun ardından gittiği söylenebilir.

3 Aralık 2017 Pazar

Türkler Moskova'ya ilk ne zaman geldi?

FUAD SAFAROV




Rusya'da yayınlanan İslami Ansiklopedi adlı bir site, Türklerin Moskova'da varlık tarihiyle ilgili ilginç bir araştırma yaptı.

Araştırmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun elçilerinin Moskova ziyaretleri 16. yüzyılda başladı. Tarihçilere göre ikili ilişkiler 15. yüzyılda Karadeniz’den ticaret yollarıyla ve 1497’de resmen başlatıldı. Bu tarihten sonra Osmanlı ve Rus Çarlığı arasında savaşlar, ittifaklar, yardımlar, dostluklarla, soğuk savaşla süren ilişkiler yaşanmıştı.

Rus tarihçi (1862-1918) Sergey Belokurov'a göre, ilk dönemlerde Türklerin Moskova'da sürekli rezidansı bulunmadığı için kendileri Moskova'nın merkezindeki Kitay-Gorod semtinde kalıyordu. 1709 yılında ise Türk elçiler Kremlin Sarayı'nın Krutitski Manastırı'nın avlusundaki binaya yerleşmeye başladı. Bu arada Belokurov Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlıığı Genel Arşiv İdaresi'nde de çalıştı.

Makaleye göre, Moskova'da ilk Türklerin çoğu savaşta ele geçirilen esirler idi. 1665 yılına ait tarihi belgelerde "Türk Maşay" ve "Türk Ahmet" olmak üzere iki isim geçiyor. Rus tarihçilere göre, o dönemlerde Moskova'nın Müslüman topluluğuna Türkler de dahil olmaya başladı. Bu Türkler ya Rusya'ya gelen tacirler ya da savaş esirleri idi. Savaş esirlerinin Rus Ortodoksluğunu kabul ettiği de belirtiliyor.

1811 yılında Moskova'da 35 Türk'ün yaşadığını belirten Rus tarihçiler, 19. yüzyılın ortalarında Moskova'da Türk uyruklu kişilerin sayısının arttığına işaret ediyor. Çoğu ise Osmanlı'da yaşayan Ermeni, Rum, Süryani kökenli vatandaşlar oluşturuyor. Örneğin 1873 yılında Türk tacir Şerif Osman'ı Moskova'da tanımayan yoktu.

Araştırmada, "Rusya ve Türkiye arasında kadim tarihi ilişkilere rağmen, Moskova'da Türk topluluğu genelde SSCB'nin son yıllarında oluşmaya başladı. SSCB döneminde Moskova'daki Türklerin çoğu siyasi mülteciler, komünistler idi. Örneğin burada Nazım Hikmet uzun süre yaşadı ve toprağa verildi" bilgileri yer aldı.

Kayıtlara göre, Moskova'da 1989'da en az bin Türk vatandaşı yaşıyordu. Rus ekonomik dergisi Delovıe Lyudi'e göre 1998 yılında başkentte Türklerin sayısı 15-20 bin idi. Bugün ise Türk topluluğu temsilcilerine göre Moskova'da yaklaşık 40 bin Türk yaşıyor.



Moskova Oteli



Hani şehir efsaneleri dediğimiz şeyler vardır ya, o kadar çok dillendirilir ki sonunda bazı insanlar gerçek olduğunu düşünmeye başlarlar. İşte onlardan birini güzel ve değerli blogunda Ali Rıza Sığırcı paylaşmış.

Moskova Oteli ve onun hikayesi şöyle anlatılmış:


“Stalin 20’li yılların sonundan itibaren Moskova’ya Sovyet mimarisini de ortaya koyan  görkemli bir otel yaptırmak istemektedir.

Bu otel hem yurtdışından gelecek olan misafirlerin konaklayabilecekleri  hem de üst düzey toplantı ve eğlencelerin yapılabileceği bir mekân olmak durumundadır.

Adını da Moskova oteli ( Hotel Moskva) koyarlar.

***
Dönemin en ünlü Sovyet mimarı olan Aleksey Şusev; iki alternatif proje yapar.

Bunlarda orta kısım ve otelin girişi aynı, ama her iki versiyonda da kanatlar belirgin olarak farklıdır.

İnşaat başlamadan önce, bu birbirinden farklı olan iki projeyi tek kâğıda yapar ve girişi aynı olduğundan- tek bir kâğıda çizerek,… hangi projeyi onaylarsa- onu yapacağını belirterek, Stalin’in yardımcılarına verir.

Her zamanki gibi çok yoğun olan Stalin projeye bakar ve “tam ortasına” onaylama anlamında imzasını atar.

Onaylanan proje mimara geldiğinde, ortada bir problem vardır:
Stalin hangi tip kanadı tercih edeceğini belirtmemiş ve tam ortaya imzasını atmıştır.

…Korkudan kimse projeyi yeniden götüremez.

***

İki arada bir derede kalan mimar da, aynen Stalin’in onayladığı gibi, sağ ve sol kanadı birbirinden çok belirgin farklı olan otelin inşaatını, …- öyle veya böyle- onaylandığı şekilde; yani asimetrik/ yamuk olarak bitirmek durumunda kalır.
Hotel Moskva böylece 1935 yılında açılır ve Stalin de oteli çok sever.

2014'deki restorasyon sonrası aynı şekilde, asimetrik kanatlarla "Hotel  Four Seasons" olarak yeniden açılmıştır.”

Sevgili Platonov


Sevgili Platonov,
Dünyamız şimdi sizin erkenden bıraktığınız zamankinden de kötü durumda. Oysa sizin çağınız ve sizler ne büyük bedeller ödemiştiniz, ne acılar çekmiştiniz, savaşlarla ölümlerle sınanmıştınız… Varılan yer bu olmamalıydı. İyilerle kötülerin, insana kıyanlarla insanı el üstü, göz nuru, baş tacı edenlerin, inancın karşısındaki hinliğin, doymazlığın, insana kıyanların savaşı sürüyor.


Ayşe -Kilimci
Kaynak: http://www.serbestiyet.com/


Size hangi seslenme sıfatını yazayım, bilemedim. Rus dilini bitiren kızıma sordum, girme dedi bu konuya, ya sayın yaz, ya sevgili… Sevgili, demesi değil mi en güzeli.

Size yazmayı nicedir kuruyordum, hoş, Rus edebiyatını, o dile getirmesi, anlayıp tadına varması güç olanı hakkıyla tanımak ne mümkün, bu yüzden insanın yakınında bir kişinin o dile çalışması, o dilin edebiyatını el yordamıyla da olsa incelemesi gerekiyormuş, kızım sağolsun…

Andrey Platonoviç Platonov… Bir demiryolcunun oğlusunuz, 1899’da Voronez yakınlarında dünyaya gelmişsiniz.

İç savaşta Kızıl Ordu’da savaşmış, sonradan elektrik mühendisi ve arazi ıslah uzmanı olmuşsunuz.

1918’den sonra dergilerde, bazı gazetelerde makale, deneme ve şiirleriniz görülmeye başlamış.

1926 yılı kısa öykülerinizin yazılıp yayınlanmaya başlandığı yıl.

Sizi ve yeteneğinizi Gorki keşfetmiş. Elbet edebiyata parlak bir giriş yapmışsınız.

Ama sonradan Stalin’in de içlerinde olduğu çok kişinin şimşeklerini çekmişsiniz üstünüze.
İkinci Dünya Savaşı sırası savaş muhabirisiniz, gene tanınıyorsunuz, savaş bittikten sonra gene saldırılıyorsunuz… Zorunlu çalışma kampına giden oğlunuz döndüğünde, ondan verem mikrobu kapıyor, 51 yılında ölüyorsunuz.

Ölmeden bir yıl önce öyküleriniz tekrar yayınlanabiliyor olsa da, belli başlı yapıtlarınız 80’li yıllara kadar yasaklı…

KGB edebiyat arşivi halka azıcık açılınca gün ışığına çıkan Mutlu Moskova, anadilinizde ilk kez 1991’de yayınlanabiliyor…

Size, bizim memleketin İzmir şehrinde, hem de şehrin küçük evleri olan eski bir mahallesinde, kentleşmeye şimdilik kurban gitmemiş, hâlâ mahalle olan bi kıyıcığında, dört yaşındaki küçük bir kız çocuğunun sizinle tanışmasını anlatmak için yazıyorum ve elbet hikayelerinize olan hayranlığımı bilin diye…

Küçük kızın adı Deniz. Pek cimcime, akıllı fikirli, dilde ve hissetmede hünerli, pek seviyoruz birbirimizi… Kreşe gidiyor, sizin Kırıntı öykünüzü anlattım ona, o da gitti okulunda, sınıf arkadaşlarına anlattı, bize de anlattı…’Bir zamanlar iki kırıntı yaşardı, ikisi de küçük, ikisi de karaydı, ama, babaları farklıydı, birinin babası ekmek’ti, ötekinin babası Barut… Bir sakalın içinde yaşarmış bunlar, sakal avcının yüzündeymiş.’ Diye anlatmaya başlayıp, bunlar ikisi güçlerini denemişler, ekmek kırıntısı demiş ki, ‘sen beni yenersin barut kırıntısı, ama, insanı yenemezsin.’

Hikayeyi okurken gözümün içine baktı durdu, Deniz, sonradan o anlatırken bizim de onun gözünün içine bakmamızı beklemiş olmalı… Serçe ekmek sandığı barut kırıntısını bir çırpıda yiyip, korkusundan göğe uçtuydu ya, benimki de iş mi, hikayeyi yazana onun hikayesini anlatıyorum, yok, hayır, Deniz’cik anlatıyor:’ ekmek kırıntısı da insanın içine girsin mi…Kendi de insan olsun mu…Barut kırıntısı da serçenin içinde tutuşmuş tabii, serçe bu ateşten pişmiiiş, yere düşmüüüş…

Yerin çimenleri üstüne gökten pişmiş bir serçe düşünceee, köpek serçeyi yemiş yutmuş, ondan sonra da hep göğe bakmış, pişmiş bir kuş daha düşer mi diye, düşsün düşsün n’oolursun…’

Ekmek kırıntısı da insanla beraber yaşıyordu ya hani, insan olmuştu ya, gülümsemiş, demiş ki, bütün dünyayı tutuşturacaktı güya, anca serçeyi pişirdi…’

İnsanın sakalındaki iki kırıntının kavgasını, sizden şu kadar yıl sonra, şuncacık bir çocuk böyle tatlı tatlı anlatıyor hâlâ…‘Çünkü niye?’ siz pek güzel kurguladınız da ondan.

Evrensel bir hali iki sayfayı bulmayan bir öykücükte esaslı anlattınız, öyle bir anlattınız ki, küçük çocuk bile kendine kattı, anlatmaktan usanmadı, pek bayıldı…

Sizden için John Berger diyor ki, ‘günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikayecilerin öncüsü’. İnsanın sevgi ve anlam arayışını konu edinseniz de, kesin son yazmasanız da, okura net yanıt vermek yerine, hayatın kendi gibi hüzünlü, iç burkan, komik olabilen duyarlı hikayeler anlattınız, kısacık ömrünüz boyunca.

İnsanın, doğanın, bütün canlıların sonsuz ve büyük değerini kavramıştınız, bunu her satırınızda okuyana geçirdiniz. Onca kötülüğe, kendi yaşadığınız nice sıkıntıya, engellemeye, zor hayata rağmen, insanın iyiliğini, paylaşma ve dayanışmanın gücünü kendiniz de bunlara inandığınız, iyi bildiğiniz için, inancınızı hiç ama hiç yitirmediniz. Ondan olmalı hem dünyamıza hem insanlara yaptığınız iyileştirici, diriltici etki…

Herkesin bir biçimde yaşadığı, cenk ettiği hayat gailesi içinde unutmaya meyletsek de, görmezden gelsek de, asıl önemli olan ne varsa, insana dair, onları bize hatırlattığınız için değil mi, size hayranlığımız?

Sakıncalı Rus yazar sevgili Platonov, değiştirmenin, dönüştürmenin, hayatı ve dünyamızı insana yaraşır kılmanın derdi peşinde oldunuz hep, kahramanlarınızla birlikte hayatın, ölümün, direncin, dayanışmanın sözcüsü…

Hakikat nerdeydi? Arayıştaydı…

Tek zenginliğimiz neydi? Göğsümüzdeki kalpteydi… Varımız yoğumuz, kalbimizdi. Hayatımız bile bizim sayılmazken, yaşadığımızı sanırken…

Dünyamız şimdi sizin erkenden bıraktığınız zamankinden de kötü durumda. Oysa sizin çağınız ve sizler ne büyük bedeller ödemiştiniz, ne acılar çekmiştiniz, savaşlarla ölümlerle sınanmıştınız… Varılan yer bu olmamalıydı.

İyilerle kötülerin, insana kıyanlarla insanı el üstü, göz nuru, baş tacı edenlerin, inancın karşısındaki hinliğin, doymazlığın, insana kıyanların savaşı sürüyor. Kısa yaşadınız, ama, boşuna yaşamadınız, sevgili Platonov. Dünyadan geçtikten bunca yıl sonra eğer bir küçücük çocuk sizin yetişkinler için yazmış olduğunuz bir kitaptaki (Metis, Muhteşem Vahşi Dünya, Günay Çetao Kızılırmak’ın Rusça aslından yaptığı güzelim çeviriyle) kıpkısacık bir hikayeyi ezber ediyor ve anlatmakla mutlu oluyorsa, bir yazar başka ne ister?

Belki dünyanın çocuklara yaraşır bir yer olduğunu ister, olsa olsa bunu ister…
Ve dünyamız çocuklara yaraşır bir yer değil, sevgili Platonov, belki bunu en üst makama fısıldarsınız, belki oradan hikayeler anlatırsınız, çocuklara malum olur onlar da döner bize anlatır…

Belki öylelikle daha güzel döner dünya, daha mutlu oluruz hepimiz…