Moskova

Moskova

30 Aralık 2012 Pazar

MÜZİK DİSİPLİNİ İLE “KAOS-KOZMOS” DÖNGÜSÜNE BİR YAKLAŞIM DENEMESİ

Mehmet Selim TÜRE

Kaynak: Ekim 2010;Yaba Edebiyat, Sayı:67, Kasım-Aralık 2010; http://www.yabaedebiyat.com/

Okuma Önerileri - 1; “ALTI DERSTE MÜZİĞİN POETİKASI”, İgor Stravinsky (*)

Kaos ve kozmos! Evrenin, yaşamın ezeli ve ebedi bir döngüsü ve göreceli bir tercih; Kimimiz kaosu,kimimiz kozmosu yeğleriz. Hatta aynı öznenin bazen kaosu bazen de kozmosu yeğlediği olur. Yani kimisi belirsizliğe bilinemezliğe (doksa), kimisi belirlenmişliğe bilinebilirliğe(episteme) yönelebilir veya aynı özne bazen belirsizliğe, bilinemezliğe bazen de belirlenmişliğe, bilinebilirliğe yönelebilir.

Bu ilk bakışta, içinden çıkılamayan bir sarmal, bir labirent gibi görünebilir. Sürebileceğiniz bir iz yok gibi... O zaman kerteriz alabileceğiniz bir noktaya, bir ip ucuna ihtiyacınız var. Diyelim ki buldunuz o da yetmez. Yine kendinizi zorlamanız gerekecek. Bulduğunuz ip ucunu anlamlandırabilmek, bir yoruma ve eyleme dönüştürebilmek için belli bir birikime, beceriye ve yöntemlere sahip olmalısınız.

Bunun için ufkunuz açık ve geniş olmalı, evrensel ve yaşamsal klavuzlardan beslenmeli, yardım almalısınız.

Öyle ya, bir insanın sınırları yine kendisidir. Ben de bu kaos-kozmos döngüsünde böyle yetmezliklere,
çaresizliklere düştüğümde bu rehberlerin arayışına düşerim. Peki bu rehberler nelerdir, nerelerdedir,
nasıl bulunur? İyi ve doğru bir rehberi bulmanın yolları nedir? İşte bunun için, bu rehberlerin bıraktıkları izlerin peşine düşecek sezgi ve öngörülere sahip iyi bir iz sürücü olmak gerekir.

İz süreceğimiz alan belli: Yazılı ve yazılı olmayan, yaşayan ve yaşamıyan ortak belleğimiz, ekinimiz ve
evrenimiz. Algılayacağız, alımlayacağız, gözlemliyeceğiz, yorumlayacağız ve bir çıkarımda bulunacağız. Böylece yetmezliklerimizi, sınırlarımızı aşacak, soruna bir yaklaşım ve çözüm getirmeye çalışacağız.

Bu kaos-kozmos sarmalı bana hep “zannetmek (doksa) - bilmek (episteme)” çatışkısını çağrıştırır; bir yanda zannetmenin kolaycılığı ve belirsizliğin sorumsuzluğu, diğer yanda bilmenin zorluğu, dolayısiyle gerçeğin dayanılmaz ağırlığı ve belirlenebilirliğin sorumluluğu.

İnsanlığın karanlıktan aydınlığa doğru olan serüveninde, bu kaos-kozmos çatışkısı giderek trajik bir seyir almıştır ve bir paradoksa dönüşmüştür: Bu o kadar öyledir ki, sadece dini, sanatı değil, bir çok bilimsel disiplini bile manipüle ederek, gerçek(bilgi) olmayan gerçek(bilgi) gibi dayatılmaktadır.

İnsanlığın mitolojik bilgiden bilimsel bilgiye doğru en zorlu ve övünülesi aydınlanma ve hümanist çabaları ne yazık ki zamanla sermayenin tekeline alınarak, doğamızın, dünyamızın, evrenin kendi halindeki en bakir yerlerine kadar bile yeniden tanımlama, belirleme yönetme hakkına ve hukukuna indirgenmiştir: Dünya'da her yeri, her kesimi neo-liberalizm ile, globalleşen sermayenin kapitalist piyasasına dönüştürmeye, dahil etmeye zorlamaktadır. Yani “sahtecilik” her yeri sarmıştır: Hiçbir şey(sömürü) değişmesin diye bir şeyler değişmeli!?...

İz sürmeye devam edelim ve bir adım daha ilerliyelim: Koas-kozmos çatışkısını, asıl iki temel ve gerçek çatışmaya taşıyalım; kaos-kozmos kavramları aslında unutturulmaya ve gizlenmeye çalışılan, evrendeki tarihi diyalektik süreçlerin politik ve toplumsal düzlemdeki yansıması olan, devrimci ilerlemeci güçlerle tutucu muhafazakar güçler arasında süren çatışma değil midir? Sosyo ekonomik yapısıyla, üretici güçler arasındaki ezeli çatışkı olan kaynakların dağılımı sorununu tanımlayan sınıf çatışması değil midir?

Din, sanat, bilimsel ve siyasi kuramlar ve kurumlarla, postmodern bir kolaycılık ve sorumsuzlukla yeniden simgeler ve semboller üzerinden etnisite, aidiyet ve milliyetçilik, popülist demokrasi yavanlıkları vb. kirli siyasetlerin hortlatılması çok ucuzcu ve utanç verici bir kurnazlık değil midir modern diye nitelendirğimiz bu çağda?

Kavramların içi boşaltılmış ve asıl işlevlerini yitirmişlerdir. Bu duruma nasıl gelindiğini anlamak için, din, sanat, bilim ve siyasetteki kirlenmeye bakmak gerekir; Peki, bunu nasıl yapacağız? Bunun kolay bir yolu ve kılavuzu yok, ama iyi ve doğru seçebileceğimiz rehber(ler) bize yardımcı olabilir.

Bir çağdaşımız bu konuda benim yardımıma yetişti; İgor Stravinsky (1882-1971). Rus besteci, piyanist ve orkestra şefi. 20. yüzyıl müziğinin en etkili ve önemli bestecilerinden biri olarak kabul edilir.

Sanatçı, müzisyen ailesinin hukuk eğitimi aldırmasına rağmen yine müzik sanatına yönelmeyi seçmiştir. Savaş ve devrim koşullarında dahi müzik disiplinini ve üretimini sürdürmeyi elden bırakmamıştır. Petesburg-Paris-NewYork'da geçen bir yaşam; Yani 17 Ekim Devrimi Rusya'sından,

Dünya'nın paylaşım savaşlarının verildiği Avrupa'ya ve okyanus ötesi bir kıtadaki yeni dünya denilen A.B.D.'ne doğru geniş spektrumlu, uğraşılı, farkındalıklı bir yaşam ve meslek yolculuğu.

Harvard Üniversitesi'nde 1926 yılından itibaren Charles Eliot Norton Konferansları adıyla başlatılan geleneksel konferanslarda çok sayıda düşünür ve sanatçı üniversiteye davet edilmektedir. Öğrencilere ücretsiz ve açık olarak gerçekleştirilen bu seminerlere aralarında İgor Stravinsky'nin de bulunduğu bir çok sanatçı davet edilmiştir. İgor Stravinsky'nin bu konferanslar kapsamında müzik sanatı üzerine verdiği seminer notları, bir kitap olarak Ülkemizde de okurların hizmetine sunulmuştur:

Geleneğin kolaycılığına, modernitenin şarlatanlığına teslim olmamış bu değerli, dirençli ve çetin sanatçının, sanat uğraşısındaki oldukça dikkat çekici ve değerli bazı görüş ve önerileriyle sizin de tanışmanızı dilerim; özellikle toplumları etkileme ve yönlendirmede kullanılan sanat ve politika araçlarındaki kolaycı, popülist yöntemlere karşı sunmuş olduğu hayli uyarıcı ve doğru ipuçlarını iyi okumak ve değerlendirmekte yarar var. Aşağıda bilgilerinin yer aldığı, Pan Yayıncılık tarafından özenle dilimize çevrilmiş (Çev. Cem Taylan) ve yayınlanmış bu kitaptan tadımlık da olsa bir-kaç alıntıyı dikkatinize sunmak isterim izninizle:

“Aslında sanat tarihinde devrimci diye nitelenebilecek tek bir olgu bile bulabilmek güçtür. Sanat özü gereği yapıcıdır. Devrim dengenin sekteye uğramasını ima eder. Devrimden söz etmek, geçici bir kaostan söz etmek demektir. Oysa sanat kaosun tersidir. Yaşayan eserlerini, bizzat kendi varoluşunu da tehdit altına sokmadan, kendini kaosa teslim edemez.” (Stravinsky, s:17)
“... Saf haliyle müzik, özgür spekülasyondur...” (Stravinsky, s:40)
“Yaratma yeteneği bize hiçbir zaman tek başına verilmez; her zaman gözlem yeteneğiyle el ele
gider...” (Stravinsky, s:44)
“Gelenek alışkanlıktan bütünüyle farklı bir şeydir; en yerleşik alışkanlıktan bile, çünkü alışkanlık,
tanımı gereği, farkında olmadan edinilir ve mekanik olma eğilimindedir; Oysa gelenek, bilinçli ve
düşünerek kabullenme sonucunda oluşur. Gerçek bir gelenek, geri getirilemeyecek bir geçmişin
kanıtı değil, şimdiki zamanı canlandıran ve bilgilendiren hayat dolu bir güçtür. Geleneğe girmeyen
her şeyin intihal olduğunu öne süren paradoks, bu anlamda doğrudur.” (Stravinsky, s:45)
“...Sanat ne kadar kontrol edilir, sınırlanır, üzerinde çalışılırsa, o kadar özgür olur.” (Stravinsky, s:50)
“Modernizm terimi kendi içinde ne övgü ne de yergi ima eder, hiçbir yükümlülük de içermez. Zaafı
da tamıtamına budur. Sözcük elimizden kaçar, istenen her türlü kullanımın ardına saklanır... Sonuç
olarak, herkes boş terime biçim ve renk vermeye çalışarak onun esnekliğinden yararlanmıştır...” (Stravinsky, s:60)
“Yenilik ancak gelenekle el ele giderse meyve verir. Yaşayan diyalektik, yenilikle geleneğin eşzamanlı
bir süreç içinde gelişmesini ve birbirini teşvik etmesini ister. Rusya ise şimdiye kadar yalnızca yeniliği
olmayan muhafazakarlığı ya da geleneği olmayan devrimi yaşadı. Bundan kaynaklanan boşluk
üzerindeki korkutucu yalpalama başımı döndürüyor.” (Stravinsky, s:83)

İgor Stravinsky'nin, başarısız devrimleri ve devrimcilerin yetersizliklerini ve verdiği zararları vurgulaması size ilk bakışta aristokratça gelebilir, ama biraz sabır gösterebilirseniz sizi özgürlüğün de sınırları ve sorumluluk alanları ile tanıştırarak, yükümlülüklerinizi hatırlatacaktır. Böylece sanatın estetiğindeki tavizsizlikte,eksikliklerinizi ve hatalarınızı sakinlikle gözden geçirme, değerlendirme ve kendi özgün ve özerk tezlerinizi yaratma/düzeltme ve eylem alanlarınızı oluşturma olanağı bulabilirsiniz. Yani her tikellikten tümele giden yollarda gerekli bilgilerle ve doğru yöntemlerle donanmanın ve ilerleyebilmenin diyalektik kılavazluğunu sezdirmektedir bizlere. Ne de olsa eserleri ile müzik sanatına getirdiği yeniliklerle zamanın “avant-garde” sanatçılarındandır: Klasik akıma,“Bahar Ayini” adlı bale eseriyle derin halk kültürünü ve pagan düşüncenin etkilerini hatırlatarak besteciliğinin kozmopolit özelliğini sergilemiştir.

İgor Stravinsky sizi asla yanıltmasın; Bir sanat(müzik) eserinin yaratımında, tezatlık, karşıtlık, ritim, vb. basmakalıp yöntem ve unsurlara fazla yaslanılmamasını; bu şekilde üretilen eserlerin ilkin ilgi çekebileceğini ama uzun erimde etkili ve kalıcı olamıyacağına dikkat çekecek kadar yenilikçi ve zordan yana bir sanatçıdır. O sanatta 'çoktan bire ulaşma'nın vurgusunu yaparken de bu yolun en zor yol olduğunun ama en sağlam yapı olduğunun da altını çizer. Sanatsal etkinliklerin de akedemik çalışmalar ve bilimsel çabalar kadar zor olduğunu ve ciddi uğraşılar gerektirdiğini hissetmemizi sağlar. İster yaratıcı ister tüketici olalım, bizi hemen ve kolayca etkileyen fantezinin ve popülizmin her alandaki kolaycılığına, ucuzculuğuna, sorumsuzluklarına ve olumsuz sonuçlarına karşı uyarır.

Aynı yolun ve yönün bir “parelel evren” yolcusu da yazın sanatında Vladimir Nabokov'dur. Bir tesadüf olmayan bu benzerlikten söz etmemek olmaz: Onlar hem coğrafyanın hemde kendi bedenlerinin “mülteci”si ve bilinmeyenleri bilinir kılmanın yiğit ve gözüpek “iltica”cısıdırlar artık bireysel çileli yolculuklarında. Vladimir Nabokov da yazın sanatında gerçek yenilikçi ve devrimci bir yazı ustasıdır: James Joyce, Viriginia Woolf, Samuel Beckett gibi “Karşı Roman” (Anti-Roman) akımının en önemli temsilcilerindendir. Bu akımda, Geleneksel romandaki her şeyi bilen “tanrısal anlatıcı”nın tahtı ve hermetik misyonu kökünden sarsılır; klasik karekterler ve tiplerle kendini özdeşleştirmeyle edilgenliğe mahkum okuyucu da eseri yeniden üretmeye davet eden etkin bir yazar konumuna yükseltilir. Nabokov’un bu anlayışla yazdığı Solgun Ateş (Pale Fire, 1962) romanı, türünün en okunmaya ve incelemeye değer eserlerindendir. O da İgor Stravinsy ile birlikte, kültürlerarası yolculukları ve kültürlerüstü çabalarıyla, izlenme çabasına değer çağdaşlarımızdandır.

İgor Stravinsky'nin, -sanatın hata ve ihmal kabul etmeyen en disiplinli alanı olan müzik evrenindeki
ilkelerden, kurallardan, yaratma süreçlerinden, icra ve dinleme aşamasına kadar- kılı kırk yaran
titizlikle sunduğu görüşleri ve fikirleri, her kesimden okuyucunun yararlanabileceği bir evrensellik
içermektedir; Sanatın bir dalı olan müzik alanında yapmış olduğu çözümlemelerini ve yöntemini
kendinize rehber alarak, diğer sanat alanlarının, disiplinlerin ve özellikle sosyo politik uygulamaların
(rejimlerin) analizlerinde, gerek bireysel gerek toplumsal düşünce ve davranışlarımızın öz eleştirisini
ve kritiğini yapma olanağını da bulabilirsiniz.

İgor Stravinsky'nin müzik sanatı üzerine verdiği bilgiler, benim kaos-kozmos ve sanı-bilgi kavramları
ile olduğu kadar diğer sanat dalları, ekoller ve disiplinler ile de daha yeterli bir iletişim ve etkileşim
kurmamda, gerekli diyalektik yöntemlerin rehberliğini sağladığını söyleyebilirim: Müzik her zaman
kulaklarımızda hoş nağmeler bırakarak kaybolup gidecek melodilerden ibaret değildir; matematik
kesinliği gerektirecek kadar materyalist ve diyalektik tınılar da taşıyabilir, yeter ki “alımlama” için
gerekli “gösterge” niteliğini taşıyabilsin; yaratıcısı, yorumcusu ve izleyicisi ile hala kollektif gücümüz.

Kitapta yer alan İgor Stravinsky'nin, bu konferans notlarında beni en çok etkileyen şey; yaratma çabasında olan her kesimden insanda uyandırmaya çalıştığı, umut cesaret, yetkinlik, sorumluluk duygusu ve çabası.

İgor Stravinsky'nin ve uğraşdaşlarının yaşamı, yordamı, çabaları, eserleri ve bırak gitikleri izleri ile derinlemesine bir tanışma yolculuğunu, etkilenip etkilenmeme deneyimini ise sizlere bırakıyorum.

(*) Kaynak: İgor Stravinsky, Altı Derste Müziğin Poetikası, (Çev. Cem Taylan), Pan Yayıncılık, İstanbul
Ekim 2000.

Not: Yaba Edebiyat'da yayınlanan bu yazı (odtüistedebiyat klübü) için (Aralık 2012'de) yeniden gözden geçirilmiştir.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Vasiliy Makaroviç Şukşin

Vasiliy Makaroviç Şukşin (Васи́лий Мака́рович Шукши́н), 1929 doğumlu bir Sovyet yazarı. Aynı zamanda bir senaryo yazarı, rejisör ve oyuncu. Edebiyatçı kimliğinden çok sinemacı kimliğiyle tanınıyor.

Köylü bir ailenin çocuğu. Babası 1933 yılında Stalin’in hışmına uğrayıp kurşuna dizilenlerden.

Kimse yazar doğmuyor, dolayısıyla o da gençliğinde ırgatlık, makine tamirciliği, ilkokul öğretmeliği gibi farklı işlerde çalıştı.

Daha çok memleketi Altayların kırsal yörelerinin öykülerini konu edinmiş. Şukşin’in öykülerindeki ana karakter sıradan Rus köylüsüdür.

İlk öyküsü 1958 yılında yayımlandı.

1982 yılında Adam yayınları arasında çıkan Yurdanur Salman’ın çevirdiği “Yaşamak Tutkusu” isimli bir öykü kitabı var. Ancak şu sıralar baskısı yok. Zaten Adam Yayınları kapanalı çok oluyor.
Türkçede Engin Toprak’ın derleyip, çevirdiği, İkaros Yayınları arasında yayımlanan “Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi” kitabında “İhtiyarın Ölümü” isimli bir öyküsü var.
Toplu öyküleri: Köylüler, Orada Uzakta, Karakterler.

Romanı: Aşıklar

Piyesleri: Bakış Açısı, Fakat Sabah Uyandılar.

02 Ekim 1974 yılında bir film çekimi sırasında öldü.

Ve işte filmlerinden birinden görüntülerin yer aldığı klipte Şukşin'in anısına bestelenmiş bir şarkı, :

6 Aralık 2012 Perşembe

Rusya’nın en seksi kadını açıklandı

Rusya’da yayımlanan Maxim Dergisi Aralık sayısında geleneksel olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da ülkenin en seksi 100 kadını ile ilgili raporunu açıkladı.

Sıralamada bu yılın en seksi kadını ünvanına ünlü şarkıcı ve kadın oyuncu Vera Brejneva sahip oldu.

Bu birincilik şarkıcının ilk zaferi olmazken, daha önce birçok defa en güzel kadın ünvanını kazanmıştı. Brejneva geçen yıl da Ukrayna’da buna benzer bir ödül almıştı. Vera, 2010 yılında ise Glamour dergisi versiyonunda yılın kadını ilan edilmişti.

Güzel gülümsemesiyle ünlü Rus şarkıcının resimleri sokaklardaki reklam panolarını süslerken, soğuk kış günlerinde insanların yüreğini ısıtıyor.

Brejneva, ayrıca uzun yıllardan bu yana elit kurumsal kutlamalarda sahne alan en çok istenen misafir olma özelliğini de taşıyor. Yani iyi para kazanıyor.

Dergi’nin saptaması doğru mu değil mi? En iyisi ekli videoyu seyredip siz karar verin.

4 Aralık 2012 Salı

Rusya’yla “sigil sigil ay lulu”dan daha derinlikli stratejik işbirliğine

M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: turkrus.com
http://www.turkrus.com/haber-hatti/58727/rusyayla-sigil-sigil-ay-luludan-derinlikli-stratejik-isbirligine-kosar-adim.html

Bu haftanın en önemli olayı kuşkusuz Putin’in Türkiye ziyareti.

Her ne kadar gezi, Suriye olaylarının gölgesinde başlayıp, bitse de taraflar, bırakalım bu konuyu, biz işimize bakalım mesajı verdi.

Ziyaretin verimli geçtiği söylenebilir. Yapılan Türkiye-Rusya 3. Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) Toplantısı kapsamında iki ülkenin şirket, kurum ve bakanlıkları arasında toplam 11 adet işbirliği anlaşması imzalandı.

Gezi sırasında talihsiz bir olay da yaşandı. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov'un bileği kırıldı

Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servis Ortopedi Bölümü’nde müdahale edilen Lavrov’un sol kolunda, bilek üzerinde kırık tespit edildi. Lavrov’un bileği alçıya alındı. Konuk dışişleri bakanının bileğinin nasıl kırıldığı açıklanmazken, kaldığı otelde, düşerek yaralandığı ileri sürüldü.

Lavrov çarşamba günü Brüksel’de NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’le görüşecek. Kötü tesadüfe bakın ki Rasmussen de Nisan 2009’da Medeniyetler İttifakı Forumu’na katılmak üzere geldiği İstanbul’da kaldığı Çırağan Oteli’nin merdivenlerinden düşmüş ve omzu çıkmıştı.

Lavrov’un bileğinin kırılması orta kuşak Ruslara hemen bir dönemin en popüler Rus filmlerinden birini hatırlattı: Brillantavaya ruka ("Бриллантовая рука"-Elmas El).

Mosfilm’in 1968 yılı prodüksiyonu olan, bu film halen pek çok televizyon kanalında arasıra gösterilmekte ve Rus toplumundaki o dönemdeki Türkiye algılaması açısından ilginç bir örneği oluşturmakta.

Moskova Sirki'nin efsanevi palyaçosu Yuri Nikulin'in başrolünü oynadığı bu filmin önemli sahneleri senaryoya göre İstanbul’da geçmişti. Senaryoya göre diyorum, zira çekilen sahnelerin bir iki plan dışında İstanbul’la hiç ilişkisi yoktu. Bakü'nün dar sokaklarında çekilen sahnelerde kara çarşaflı kadınlar, develer dolaşmakta, Arapça tabelalar bulunmaktaydı.

Filmde Yuri Nikulin’in canlandırdığı karakter, gemiyle turistik bir İstanbul seyahatine çıkar; ancak kendisini birden bir elmas kaçakçılığı olayının içinde bulur. Dar sokaklarda gezinir, bir dükkanın önünden geçerken karpuz kabuğuna basar ve kayarak kolunun üstüne düşer. Dükkanının önünde bekleyen çete elemanları onun bekledikleri kişi olduğunu zannederler ve içeri alırlar. Kolunu alçıya alırlar, alçının içine de kaçırılacak elmasları gizlerler. Böylece kaçmacası kovalaması bol olan filmdeki olaylar gelişir.

Kahramanımız, güya İstanbul sokaklarında dolaşırken evlerden birinin önünde müşteri bekleyen bir fahişeden davet alır. Kadın, “Sigil, sigil ay lulu” (цигель-цигель-ай-лю-лю) diyerek kahramanımızı içeri çağırır. Bu sözcükler tabii ki Türkçe değildir, bir anlamı da yoktur. Ama Rus seyircisi bunu bilmez. İlginçtir; bu uydurmaca sözcükler günlük yaşama girer, bir deyim gibi kullanılmaya başlar.

İşte, geçmişin algılaması biraz da böyleydi. Soğuk savaşın olumsuz koşullarında iki toplum da birbirini fazla tanımadan birbirlerinden uzak durmuşlardır.

Bugünse durum farklı gelişmektedir. Sanki o Soğuk Savaş döneminde heba edilen zamanının acısını çıkarırcasına çok sıcak, her iki toplum için de faydalı ilişkiler oluşmaktadır.

Rusya’yla ufak tefek sorunları saymazsak “sigil sigil ay lulu” döneminden daha derinlikli stratejik işbirliğine koşar adım ilerlenmektedir.

Filmin tanıtım videosu merak edenler için aşağıda:


Rusya-Türkiye: savaşma alışveriş yap

Murat Yetkin /RADİKAL

Rusya’nın sıcak denizlere inme stratejisi, 1700’lerin başında Çar Büyük Petro tarafından oluşturulmuştur. Sıcak denizlerden kasıt, o dönem Sibirya’nın fethi tamamlanmadığına göre, Akdeniz ve biraz da Basra’dır.

Gerileme dönemindeki Osmanlı İmparatorluğu için 1853’te Kırım Savaşı’ndan hemen önce çıkan ‘Hasta adam’ tabiri de yine bir Rus çarına Birinci Nicholas’a atfedilir.

Hasta adam, Rusya’daki devrimin ardından Mustafa Kemal önderliğinde giriştiği işgalcilerden kurtuluş savaşı ardından Cumhriyet’le yeniden ayağa kalkmıştır. Ama Sovyet liderler, özellikle de İkinci Dünya Savaşı ardından Yosif Stalin sıcak denizlere inme siyasetinin takipçisi olmuştur. Türkiye’nin Batı ittifaka katılımının bir nedeni Kore’ye asker göndermekse, diğer nedeni de Doğu sınırı ve boğazları Sovyetler’e karşı savunma, sıcak denizlere indirmeme stratejisidir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün İstanbul Boğazı’na nazır Başbakan Tayyip Erdoğan ile birlikte imzaladığı 11 işbirliği anlaşmasıyla aslında Petro’nun, Nicholas’ın, Stalin’in yapamadığını yapmış, sıcak denizlere inmeyi Türklerle savaşarak değil, ticaret yaparak başarmıştır.

Rusya’ya 100 milyar dolarlık ticaret hedefi

Başbakan Tayyip Erdoğan, Rusya ile Türkiye arasında halen 40 milyar doların altında seyreden ticaretin önümüzdeki 7-8 yıl içinde 100 milyar doları aşmasını hedeflediğini söylemiştir. Rusya zaten ikili temelde Türkiye’nin bir numaralı ticaret ortağıdır.
Bu ticaretin büyük kısmı enerjidir. Türkiye, büyümek için çok ihtiyaç duyduğu elektrik üretiminde Rus doğalgazına Rusya’nın kendisinden daha fazla bağımlıdır. Yeni anlaşmalarla ve İran’a yaptırım nedeniyle doğabilecek kayıpların Rusya’dan telafisi ile bu bağımlılık artacaktır. Elektrik üretiminde doğal gazabağımlılığı azaltmak için yollardan biri görülen ilk nükleer enerji projesini de Rusya üstlenmiştir. Rusya’nın kendi toprakları dışında sahip olduğu ilk nükleer santral olacak Akkuyu’nun 20 milyar dolara (Türkiye’nin tek seferde en pahalı projesi) mal olacağını Erdoğan açıklamıştır.
Erdoğan ve Putin ayrı ayrı ‘stratejik’ ifadesini kullanmıştır; NATO üyesi bir ülkenin başbakanı için bu deyimi Rusya için kullanmak önemlidir. İlginçtir ki aynı saatlerde dünyanın en büyük NATO üslerinden sayılan İncirlik’e ev sahipliği yapan Adana’da konuşan ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Eric Rubin, ülkesinin Türkiye’nin bölgedeki güvenliği konusunda taahhüdünü yinelemiştir.

Rusya-Türkiye: Savaşma alışveriş yap

Her yıl Türkiye’nin sıcak sahillerine gelen 4 milyona yakın Rus turist ve her yıl artan Türk-Rus evlilikleriyle uzun soluklu olacağı tahmin edilen bu ilişki yanında Suriye gibi devasa bir kriz pürüz olmaktan çıkmış durumdadır. Rusya belki Suriye’deki Beşar Esed rejiminin yıkılmasıyla Tartus’taki askeri üssünü kaybedebilir, ama Türkiye ile işbirliği ile güney denizlerine inmiş sayılmaktadır. (Putin’in dün sarf ettiği ‘Rusya Suriye’nin avukatı değil’ sözü önemlidir ve Şam’daki çözülmeyi hızlandıracak şiddettedir. Nitekim bu açıklamadan kısa süre sonra Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, Suriye’de rejimin yıkılmak üzere olduğunu öne sürmüştür.)

Türk-Rus işbirliğinin ruhu belli: İş ticarete gelince diplomatik pürüzleri diplomatlara bırakıp yola devam etme. Bu ilişkinin sloganı ise, “Savaşma, alışveriş yap” olmalı belki de.

2 Aralık 2012 Pazar

Ruslar arabalarına isim vermeyi seviyor

Rus araba sahiplerinin yaklaşık üçte biri (%37) arabalarına isim verdiklerini itiraf etti.

Superjob Şirketi Araştırma Merkezi, en popüler takma isimlerin arasında "Lastoçka" (kırlangıç), "Devoçka" (kız), "Malışka" (bebek), "Krasavçik" (yakışıklı), "Vişenka" (kiraz), "Baklajançik" (patlıcan) gibi sevimli isimlerin yer aldığını bildiriyor.

Kasım ayında, 1000 kişinin görüşleri alınarak gerçekleşen anket çalışmasına göre arabalara daha az verilen isimler arasında Krokodil (Timsah), Mustang, Begemotik (su aygırı yavrusu), Raboçaya loşad (koşum atı) veya Tigreneok (kaplan yavrusu) gibi hayvan isimleri yer alıyor. Bazen otomobillere, film, çizgi ve edebiyat kahramanlarının isimleri de veriliyor: " Bucephalus ", "Bagheera", "Rocky", "Terminator".
Rusların %8’i arabaları için çok egzotik isimler kullanıyor: "Higgs bozonu", "Bathyscaphe", "Alçak herif".
Her on araba sahibinden biriyse soruya cevap vermeyi reddederek, “Arabamın ismi özel bir bilgidir,” dedi.

Avrupa Birliği ile Avrasya Birliği arasında Türkiye

Faridun Usmonov

Pek çok Türk uzmana göre, Türkiye'nin Avrupa Birliği kriterlerine uyma isteği ülkenin siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik gelişmesinde olumlu bir rol oynamıştır. Ancak, AB üyesi önde gelen ülkelerin Türkiye’yi kendi saflarında görmekteki isteksizliği ve Avrupa’yı etkisi altına alan ekonomik kriz, Ankara'yı ekonomik gelişmesinin devamı için yeni alternatifler aramaya zorladı. Bu işbirliği alternatiflerinden birisi de Avrasya Birliği’dir.

Türkiye'nin bu birliğe katılımı ile ilgili net çizgilerin henüz belli olmamasına rağmen bu birliğin farklı şekilleri hakkında tartışmalar çoktandır sürüyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) uzmanı Hasan Selim Özertem anlatıyor:

Avrasya Birliği kavramı biliyorsunuz ideolojik bir kavram aynı anda. 1990’larda ortaya atılmış ‘Türk Birliği’ kavramının aslında bir boyutu olarak ifade edilebilir. Fakat burada son dönemde oldukça heterojenleşen bir anlayıştan da bahsetmek gerekiyor. Avrasya Birliği denilince özellikle bir dönem Çin, Rusya ile birlikte Türkiye’nin beraber hareket edip doğudaki büyük güçlerle, yükselen güçlerle birlikte bir birlik kurması ifade edildiği gibi aynı zamanda son dönemde Orta Asya cümhüriyetleri, Kafkaslar ve Rusya ile kurulacak bir birlikten ama onun ötesinde Orta Asya ve Kafkasya’daki cumhüriyetlerle de oluşturulacak bir birlikten bahsediliyor. Bu yönüyle Türkiye’deki özellikle çeşitli siyasi grupların kendi ideolojileri çerçevesinde kendi Avrasya Birliği tanımları olduğunu ifade etmek mümkün. Bu tanımın aslında bir devlet politikası hale dönüşmediği ve bir siyasi ülkü olarak nitelendirilmesi daha doğru analizlerin yapılması için uygun olacaktır diye düşünüyorum.

Bununla birlikte Türk yetkililer bu projeye karşı son yıllarda giderek daha fazla ilgi duyduklarını ifade etmektedirler. Örneğin, 2010 yılı Şubat ayında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Avrasya Birliği ile ilgili konuşurken, "Doğu ve Batı Avrasya'nın iki ucunun bu coğrafya üzerinden yeniden birbirlerine bağlanması lazım. Bakü-Tiflis-Kars demiryolu ile Orta Asya Doğu Asya'ya bağlandığı zaman en kısa ölçekli Avrasya Birliği'ni sağlamak mümkün olacaktır" demişti.

Rus Türkolog Stanislav Tarasov’a göre, Ahmet Davutoğlu tarafından öne sürülen Avrupa Birliği benzeri bir Avrasya Birliği kurulması düşüncesi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından önerilen Avrasya Ekonomik Birliği projesine benzemesiyle birlikte bu benzerlik sadece görünüşte bir benzerliktir. Aslında Türkiye Avrasya'da farklı bir karşı entegrasyon projesine hazırlanıyor.

Ancak Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) uzmanlarından Habibe Özdal’a göre, Türkiye’nin savunduğu projenin çizgilerini kestirmek şimdilik çok zor.

Ben şahsen Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun şu anda öne attığı Avrasya projesinin çok net çizgilerini henüz göremiyorum. Örgütün vizyonu nedir, misyonu nedir, hangi bölge ülkeleriyle böylesi bir entegrasyon içine girilmek düşünülüyor bunları çok net görmek lazım. Avrasya bölgesindeki halihazırdaki yapılanmaların dışında ne önermektedir bunları görmek lazım. Özellikle eski Sovyet coğrafyasını da içine alan Avrasya coğrafyasında 1992 sonrası süreçte bağımsızlıklarını kazanan devletler örgütler sözkonusu olduğu zaman bağımsızlıklarını kati sürette terketmeden ve tabii ki kendi ekonomik ve sosyal kalkınmalarına katkıda bulunacak şekilde bir yapılanma içinde yer alabilir. Ama halihazırda bu amaca sahip pek çok örgüte üye zaten bu coğrafyadaki ülkeler. Dolayısıyla bunun dışında ne getirmesi gerekir ya da aynı anda birden fazla örgüte üyelik bu ülkelerin ulusal çıkarlarına uygun olacak mıdır, nasıl bir katkıda bulunabilir?

Bununla birlikte Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü kıdemli araştırmacısı İnessa İvanova’ya göre, Türkiye'nin "Avrasya Birliği"ne olası katılımı ile ilgili açıklamalar sadece "Avrupa oyunu"nda elinde tuttuğu bir kozdur.

Bu öneri yeni bir öneri değildir ve uzun zamandır AB projesine bir karşılık olarak öne sürülüyor. Türkiye bu yönde yavaş yavaş ilerlemektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne diyalog ortağı olarak katıldı. Pakistan, İran, Türkiye ve Orta Asya ülkelerin üye olduğu Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO), çerçevesinde, siyasi çalışmaları da dahil, çalışmalarını güçlendirmektedir. Türkiye bir yandan bu kartını oynamaya devam edecek, Avrasyacılık konusunda aktif olmaya devam edecek, ancak diğer taraftan da AB rotası devam edecektir. Bu arada, Türkiye'nin Rusya olmadan Avrasya'da bir birlik oluşturması da kesinlikle mümkün görünmüyor.

Bu arada, Rusya komşu ülkeleriyle aktif bir işbirliği yaparak Avrasya Ekonomik Birliği'nin oluşturulmasına ilerliyor. Nitekim 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren, Rusya, Belarus ve Kazakistan entegrasyon sürecinin bir sonraki aşaması olan Ortak Ekonomik Alanı oluşturdular. 2015 yılına doğru ise Avrasya Ekonomik Birliği'nin kurulması hedefleniyor. Bu arada, Ortak Ekonomik Alanı, sürecin her aşamasında diğer ülkelerin katılımlarına da açıktır. Ve Türkiye hem coğrafi konumu itibariyle hem de ekonomisi itibariyle Avrasya Birliği’nin içinde görmek istediği ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye'nin NATO üyeliği birçok uzman tarafından bölgesel entegrasyon süreci yolunda engel olarak algılanmasına rağmen Türkiye hükümeti bunu reddetmektedir. Nitekim, geçtiğimiz hafta Mecliste sunum yapan Davutoğlu, ''NATO ile ilişkilerimiz ne kadar derinleşiyorsa, Afganistan dahil, aynı anda Şangay İşbirliği Örgütü'ne stratejik ortak olan tek ülke biziz. Bu da şunu gösteriyor. Bizi bir denklem içine kimse hapsedemez'' diye konuştu.

Ve işte herhangi bir denklem içinde hapsedilmemiş bir Türkiye Avrasya'da gerçekleşen entegrasyon süreçleri onlara doğru sayacağı anda katılması için yakından izliyor...

Kaynak: http://turkish.ruvr.ru/

29 Kasım 2012 Perşembe

Tolstoy'un beşinci nesilden torunlarını İstanbul'da yakalayıp ünlü yazardan geriye kalanları ve Facebook'ta 'mutluluk tablosu' çizen 300 kişilik ailelerini dinledik.

Elif İnce/ Radikal

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Oysa mutsuz ailelerin her birinin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır...” Anna Karenina’nın girişi, edebiyat tarihinin en çok alıntı yapılan cümlelelerinden. Yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy, evlilik ve aile kurumuna duyduğu inançsızlığı Anna Karenina gibi birçok eserine konu etmiştir.

Yazarın evliliği de edebiyat tarihinin en ünlü karı-koca kavgalarına sahne olur: Karısı Sofya, üzerinden köylü kıyafetlerini çıkarmayan anarşist ruhlu kocasını eserlerinin yayın haklarını ailesine bırakmaya ikna edebilmek için intihara bile kalkışır.

Tolstoy’un bu kavgalar sırasında yazdığı ‘Kreutzer Sonat’ında kendisini andıran bir karakterin, Sofya’yı fazlasıyla andıran karısını hançerle öldürmesi de manidardır. Her şeye rağmen Tolstoylar çocuk yapma konusunda fena bir performans göstermezler: 13 çocuklarının çocukları, torunları, torunlarının torunları şimdi dünyanın dört köşesine dağılmış durumda.

Türk Rus Kültür Vakfı’nın düzenlediği ‘Ailesi Tolstoy’u Anlatıyor’ etkinliği için İstanbul ’a gelen 5. nesilden torunları Ekaterina (25) ve Anastasya’ya (28) “Tolstoy soyundan kaç kişi var şimdi” diye sorduğumda aralarında hararetli bir tartışma dönüyor. Ekaterina bir noktada kafası karışarak “Ölenleri sayıyor muyuz?” diye soruyor, sonra Anastasiya “Yaklaşık 300 kişiyiz” diye toparlıyor. Ekaterina, sanat tarihi okumuş, Anastasya ise hala Oxford Üniversitesi ’nde Rus Edebiyatı doktorası yapıyor. Aile, yılda iki kere Tolstoy’un ömrünü geçirdiği Tula bölgesindeki ‘Yasnaya Polyana’ evi/müzesinde buluşarak Tolstoy’un gözlerini yaşartacak bir bağlılık sergiliyor. Hatta 90’larda Fransa , İtalya , İsveç ’e dağılan kayıp akrabalarını bulabilmek için ‘Tolstoy ailesi Facebook grubu’ bile açmışlar. Yasnaya Polyana buluşmaları ilginç etkinliklere de sahne oluyor: bu yılki buluşma Lev ve karısı Sofya’nın 150. evlilik yıldönümüne adanmış, İsveç’ten gelen tiyatrocu bir torun da evliliklerini anlatan bir oyun sergilemiş. Çiftin fırtınalı ilişkilerine nasıl baktıklarını sorduğumda Anastasya “Kimine göre Tolstoy çekilmez bir adamdı, kimine göre Sofya histerikti” diyor ve ekliyor: “Sofya’nın da hakkını yememek lazım! Savaş ve Barış’ı 6 kere el yazısıyla temize çektiğini bilen çok kişi yoktur.”

MÜZEYİ KURTARAN BABA ŞİMDİ PUTİN’İN SANAT DANIŞMANI!

Ekaterina ve Anastasya’nın babaları - yani Tolstoy’un torununun torunu - Vladimir, 1994’ten beri müzenin direktörlüğünü yapıyordu. Hayatını büyük büyük dedesinin geride bıraktığı müze-evi kurumsallaştırmaya adayan babanın niye İstanbul’da olmadığını karısı Ekaterina Aleksandrovna “Artık müzenin direktörlüğünü ben üstlendim” diyerek açıklıyor. Ekaterina, kızlarının deyişiyle ‘Katya’, kocasının müzeyi neden bıraktığı soruma cevaben ‘1911’den bu yana Yasnaya Polyana tarihi’ başlığında özetlenebilecek bir monoloğa giriyor. Ekaterina, müzeye henüz yeni mezun bir öğrenci olarak çalışmaya geldiğinde Vladimir’le tanışmış ve evlenmişler. O zamandan beri müzede çalışan Ekaterina’nın anlattığına göre müze, kötü renovasyonlardan arsayı pazarlamaya çalışan müdürlere (1957-94 arasında 20 müze müdürü değişmiş) birçok tehlike atlatmış. 1994’te işleri devralan Vladimir müze çalışanı sayısını 93’ten 584’e çıkarmış. “Burada artık bir cafe, otel, hatta kreş var. İkinci dil olarak Rusça dersleri bile veriyoruz. Niyetimiz ziyaretçi sayısını yılda 100 binden 500 bine çıkarmak” diyor Ekaterina. Mülkiyet kavramına bu kadar zıt bir adam olan Tolstoy, biricik evinin böylesine kurumsallaşmasını nasıl karşılardı merak ediyorum. Topu yine Anastasya alıyor, “Zor bir soru” diyor. “Sonuçta Tolstoy burayı çok önemsediği için karısı ve 13. çocuğuna bırakmıştı. ‘İçinde Yanya Polyana olmayan bir Rusya hayal edemiyorum’ dediğini de biliyoruz.”

Hâlâ Vladimir’in müzeyi neden bıraktığını çözemediğimizin farkına varıp sorumu tekrarlıyorum. Sonunda Ekaterina baklayı ağzından çıkartıyor: Meğer Vladimir, Mayıs’tan beri adaşı Putin’in kültür sanat danışmanlığını yapıyormuş. Şaşkın bakışlarımı farkeden Anastasya açıklıyor: “Putin kendisiyle çalışmasını teklif edince reddedemedi. Rus kültürünü korumak ve tanıtmak babam için çok önemli, kültür ve sanatla toplumun birçok sorununun çözülebileceğine inanıyor. Şimdilik araları iyi, ileride ne olacağını ise zaman gösterecek...”

TOLSTOY İSTANBUL’A MI GİDİYORDU?

Tolstoy’un Astapo’da bir tren garında öldüğünde İstanbul’a gitmeye çalıştığına dair dolaşan söylentileri soruyorum, ilk kez duyduklarını söyleyerek gülmeye başlıyorlar. Meğer Bulgaristan ’da da aynı söylenti varmış, hatta Tolstoy’un müritleri ‘Ölmeseydi buraya gelecekti’ diyerek kendisine itafen mini bir Yasnaya Polyana kurmuşlar. “Tek bildiğimiz güneye gittiği, ama İstanbul yine de bize çok şey ifade eden bir şehir” diyor Anastasya. Rus Çarı ‘Deli’ Petro’nun 1700’lerde İstanbul’a gönderdiği elçi Petr Andreyeviç Tolstoy’u anımsatıyor, sonra da büyük dedelerinin karısıyla İstanbul’da tanışıp evlendiğini söylüyor.

Rus ressamın Galata tablosuna rekor fiyat


28 Kasım 2012, 11:51 Dünyaca ünlü Rus ressam İvan Ayvazovsky'nin "Ay Işığında Galata Kulesi" tablosu, Londra'da 825 bin 250 sterline (yaklaşık 2 milyon 400 bin TL) satıldı.

İngiltere'nin başkenti Londra'daki Sotheby's müzayede evinde yapılan "Rus Sanatı" açık artırmasında, 28 eser satışa sunuldu.
Ayvazovsky'nin, 1845 yılında ay ışığında Galata Kulesi ve Boğaz'ı resmettiği yağlı boya tablonun, 500 bin ila 800 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyordu. Eser açık artırmada 825 bin 250 sterline satıldı.

İvan Ayvazosky'nin İstanbul   Boğazı'nı resmettiği 1900 tarihli bir diğer yağlıboya tablo ise, 97 bin 250 sterline (yaklaşık 280 bin TL) alıcı buldu. Ressamın Haliç'i resmettiği "Ayışığında Haliç" eseri ise satılmadı. 1886 tarihli yağlıboya tablonun 700 bin ila 900 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyordu.

Ayvazovsky, İstanbul'a ilk  kez Osmanlı Sultanı Abdülmecid'in daveti üzerine 1845 yılında geldi. 1845-1900 yılları arasında birkaç kez İstanbul'u ziyaret etti ve şehri resmetti.

"Rus Sanatı" açık artırmasında en yüksek fiyata satılan eser ise, ressam Valentin Alexandroviç Serov'un portresi oldu. Yağlıboya portre, 1 milyon 217 bin 250 sterline (yaklaşık 3 milyon 700 bin TL) alıcı buldu.
Kaynak : Star Gazetesi

Moskova’da en iyi Türkçe çevirmeni seçiliyor

Türkçe’den Rusça’ya çeviri yapan çevirmenler Moskova’da düzenlenmekte olan 4. ‘Çevirinin müziği’ Uluslararası Edebiyat Yarışması’na katıldılar. Yarışmaya 30’dan fazla dilden yapılan 800 çeviri katılıyor.

Her yıl düzenlenen ‘Çevirinin müziği’ yarışmasının kurucusu Veniamin Bakalinskiy, yarışmanın ana amacını yerli okuyucuları daha önce hiç yayınlanmamış olan yabancı edebiyat eserleri ile tanıştırmak, ayrıca Rusça ortamının en yetenekli çevirmenlerine bir bilgi alış-veriş platformu yaratmak olarak görüyor. Bakalinskiy bu konuda şöyle konuştu:

“Çok sayıda etkileyici yabancı yazar hakkında okuyucularımızın bilgisi yok. Ancak ülkemiz eskisi gibi dünyanın en çok okuyan ülkelerinden biri; biz de profesyonel olmayanlar da dahil çevirmenlere edebi çeviri yapma konusunda kendilerini denemeleri düşüncesini ilginç bulduk”.

Geleneksel olarak yedi dilde (ingilizce, fransızca, almanca, italyanca, isyanyolca, çince ve ivrit) üretilmiş eserler yarışmada profesyonel jürinin beğenisini kazanmak için mücadele ediyor. Bu yıl Türkçe, ‘şiir’, ‘hikaye’ ve ‘yayıncılık’ dallarında olmak üzere geniş Rus okuyucu kitlesinin tanımadığı, aralarında Ömer Seyfettin, Nurullah Ataç, Can Yücel, Nuri Can, Gülsüm Cengiz gibi isimlerinm olduğu çok değişik yazarlar ile yarışmada yerini aldı.

Yarışmanın galipleri 2012 aralık ayının ikinci yarısında açıklanacak.

Kaynak:http://turkish.ruvr.ru/

28 Kasım 2012 Çarşamba

“Rus-Türk evliliklerden 1 milyon çocuk var”

Rusya’da uluslararası ilişkiler alanında yayın yapan ”Konsul” dergisine mülakat veren Topkapı Sarayı Eski Müdürü İlber Ortaylı, Türkiye’nin şehircilik ve mimari nizamı Rusya’dan öğrenmesi gerektiğini söyledi.

Bu ayki sayısını Rusya-Türkiye ilişkilerine ayıran Konsül dergisine konuşan Ortaylı, Rusya’nın kendisi için, “En önemli komşu, ırkdaş ve dindaşlarımızın da yaşadığı kültürel birlikteliğimiz olan dost ülke” çağrışımı yaptığını söyledi.

İki ülke arasında 300 bin ortak ailenin bulunduğunu ifade eden Ortaylı, bu evliliklerden, ortak kültüre sahip bir milyon çocuğun olduğunu söyledi. İki ülke arasında ekonomik ilişkilerin sürekli geliştiğini ifade eden Ünlü Tarihçi, “1989’da Rusça bilen parmakla gösterilirdi. Şimdi, Türkiye’de Rusça bilenlerin ve Rusya’da Türkologların sayısı hayli fazla. Hükumet edenler bu realiteyi görmek zorunda.” ifadelerini kullandı.

Kimse, iki ülke arasındaki savaşları tekrarlamasın

İki ülke arasında ebedi dostluktan başka bir yolun olmadığını vurgulayan Ortaylı, “Kimse tarihteki otuz küsur savaşı tekrarlayıp durmasın. İsteyen, yabancı tarihçilerin analizlerine baksın. Çünkü bu savaşlar yiğitçe olmuştur. Şövalyeler arasında savaş bazen yakınlık doğurur.” şeklinde konuştu. Rusya’yı çok erken yaşlarda öğrendiğini ve görmeden tanıdığını söyleyen Ortaylı, “Rusya, kendimi evimde gibi hissettiğim, bildiğim memleket ve bildiğim insanlar.” dedi.

Bürokrasimiz eğitim görmeli

“Sizce İstanbul Rusya’nın hangi tecrübelerinden istifade edebilir?” sorusuna, “Şehircilik ve mimar nizamı.” cevabını veren ünlü tarihçi, “Mühendislerimize bir sözüm yok. Onlar gerçekten güzel ve kaliteli inşaat yapıyorlar. Ancak bürokrasimiz eğitim görmeli, mimar nizamı eğitimi görmeli. Amerika’dan demiyorum. Amerika’dan değil, Ruslardan bu nizamı öğrenmeliyiz.” önerisinde bulundu.

Cumhuriyetin kuruluşunun 89. Yıldönümü şerefine çıkan Konsul dergisinin bu ayki sayısı, Rus-Türk Kültür Merkezi ve Türkiye St.Petersburg Başkonsolosluğunun desteğiyle hazırlandı. Uluslararası ilişkiler alanında Rusça yayın yapan ve Rusya’da alanında tek olan dergi, Rusya’nın bürokrat ve elit kesimine ücretsiz olarak dağıtılıyor.

http://haberrus.com/

Ve işte Türk-Rus evliliklerine örnek bir video:

23 Kasım 2012 Cuma

Duygusallık sıralamasında Rusya

Rusya duygusallık endeksinde sondan 4’üncü

Gallup araştırma şirketinin yayımladığı uluslararası ‘duygusallık endeksinde’ Rusya en alt sıralarda yeraldı.

Singapur’un sonuncu olduğu duygulu ülkeler sıralamasında, Rusya sondan dördüncü oldu.

Singapur halkının yüzde 36’sı bir önceki günle ilgili duygusal bir şeyler yaşadığını ifade ederken, Rusya’da bu oran yüzde 38’de kaldı. Kazakistan, Ukrayna, Belarus ve Kırgızistan gibi eski Sovyet ülkelerinin son sıralarda yer alması dikkat çekti.

Gallup şirketinin, 2009-2011 yılları arasında 151 ülkede yaptığı araştırma sonuçlarında, en duygulu ülke ise yüzde 60 oranıyla Filipinler oldu. Filipinleri yüzde 57 ile El Salvador takip ederken, ABD yüzde 54’le 15. sırada yer aldı. Türkiye ise duygusallık sıralamasında 49. sırada yer bulabildi.

Gallup’un “duygusallık” araştırmasında katılımcılara beş soru soruldu: “Dün kendinizi dinç hissettiniz mi?, Dün tüm gün saygılı davrandınız mı?, Dün hiç güldünüz ya da kahkaha attınız mı?, Dün ilginç bir şey öğrendiniz ya da yaptınız mı?, Zevk, psikolojik acı, üzüntü, stres, sinir, endişe vb. hislerini dün tecrübe ettiniz mi?

Çalışmada vatandaşlara 5 negatif ve 5 pozitif duyguyu bir önceki gün hissedip hissetmedikleri de soruldu. Olumlu duygular saygı, keyif, iyi dinlenme, gülümseme, ilginç bir şey öğrenme ya da yapma olarak sıralanırken; öfke, stres, üzüntü, fiziksel acı ve endişe olumsuz duygular olarak belirlendi.

Gelirlerin artması insanların olumlu duygular elde etmesinde belirleyici role sahipken, çalışmaya göre yıllık gelirin 75 bin doları aşması durumunda ise duygu değişiminin gelirle bağlantısı azalıyor. Dünyanın en yüksek gayri safi milli hasılasına sahip ve en az işsizliğin olduğu ülke Singapur’un en az duygulara sahip olması dikkat çekti. Araştırma Singapur başta olmak üzere gelir seviyesi yüksek olan ülkelere huzurlu olabilmeleri için kültürel değerler ve sosyal projelere önem vermeleri önerisinde bulundu.

Gallup’a göre, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Irak, Bahreyn ve Filistin bölgelerinde negatif duygular daha yüksek. Latin Amerika ise pozitif duyguların fazla olduğu bölge.

Kaynak :http://haberrus.com/

22 Kasım 2012 Perşembe

Rusya’nın bilinmeyen simgeleri; Semaver, Valenki, Uşanka,...

Uzun ve köklü bir tarihe sahip Rusya denilince akla ilk gelen simge, genelde Çift Başlı Kartal, Kremlin Sarayı, Matruşka veya Kızıl yıldız’dır. Ancak Rusya, bunların dışında daha bir çok simgeye sahip. Bu simgelerin çoğu ağır kış şartlarında yaşamak için olmazsa olmaz eşyalardan oluşuyor.

Türkiye’de bir çok kişi Semaverin Türk kökenli olduğunu zanneder. Ancak Semaver’ in ana yurdu Rusya’dır ve Rusça kendi kendine yanan anlamında “Samavar” olarak okunur. Hemen hemen her Rus ailesinin evinde bir semaver mutlaka bulunur.

Rusların bir diğer simgesi ise Valenki’lerdir. Valenki, keçeden imal edilen ve uzun çizmeye benzeyen bir çeşit Rus ayakkabısı. Valenkilerin en önemli özelliği; tabanı deri veya kauçuktan yapıldığı için, insan ayağını en soğuk havalarda bile sıcak tutması.

Ülkemizde pek çok kişinin görüntüsünü bildiği ancak ismini pek bilmediği diğer bir simge ise Uşanka’dır. Uşankalar, yapıldığı deriye göre, soğuğu geçirmez ve terletmez. Günümüzde Asya’daki bir çok ülkenin askerleri tarafından kullanılmakta.

Porselen, özellikle Çarlık döneminden başlayarak Rusya’da her evde mutlaka bulunması gereken bir eşya haline geldi. Özellikle Gzhel fabrikasının ürettiği el işlemeli porselenler dünyaca ünlü.

Rusya’nın en meşhur simgelerinden bir diğeri Ayı’dır. Ayı, Rusya’da bir anlamda kahramanlığı simgeler. Çarlık zamanından günümüze kadar bir çok tiyatro ve sinemada, çizgi filmin ana teması olarak kullanılmıştır. Ruslar genelde ayıya bir insan ismi olan “Mişa” olarak hitap ederler.

Balalayka adındaki çalgı aleti de Rusların vazgeçilmezlerinden. 3 telli bir çalgı türü olan balalayka, günümüzde Rusya’nın unutulmaya yüz tutmuş simgelerinden biri haline gelmiştir.

Çeburaşka ise Sovyet döneminde oldukça popüler olan bir çizgi film kahramanı. İyiliksever ve iyi kalpli bir kahraman olarak ilk kez 1966 yılında Eduard Uspenski tarafından çizgi roman olarak ortaya çıkarılan Çeburaşka, daha sonra “Krokodil Gena ve Arkadaşları” adıyla çizgi film haline dönüştürüldü. Küçücük kafası, iri gözleri ve büyük kulaklarıyla bir anlamda Rusların Mickey Mouse’udur.

İkon’lar ise Rusların en önemli simgelerindendir. Genelde ahşap üzerine çizilen dini motiflerden oluşan ikonları Rusya’da bir çok ev ve araçta görmek mümkün. Ruslar’ın Noel Babası da kendilerine özgü “Ayaz Dede” ye dönüşmüştür.

Kaynak: Cihan

21 Kasım 2012 Çarşamba

“Numaracı” Burak Yılmaz, Rusçaya yeni deyim kazandırdı: “Valyat Buraka!”

Galatasaray’ın golcüsü Burak Yılmaz’ın “hakem kandırma numaraları” sonunda uluslararası kamuoyuna mal oldu! En son Manchester United maçında ceza sahası içinde kendini yere atınca “hakemi aldatmaya yönelik hareket”ten sarı kart gören genç futbolcu, Rusya’da da yankı yarattı:

Galatasaray-Manchester United maçını yayınlayan Rus NTV Sport kanalının sunucusu, Burak Yılmaz sürekli benzer hareketleri yapınca, sarı kart sonrası ilginç bir tespit yaptı.

Türk futboluna dair derin bilgisiyle takdir toplayan başarılı spor yorumcusu, “Burak’ın bu numaralarından sonra, Rusçadaki ‘valyat duraka’ (валять дурака - aptal ayağına yatmak) deyiminin yerine artık ‘valyat Buraka’ demek lazım” dedi. Böylece tek bir harf değişikliği ile deyimi Burak'a uyarladı. Rusçada "durak" kelimesi "aptal, salak" gibi anlamlara geliyor.

Rus yorumcu, “Burak Türkiye’de dört büyük takımda forma giyen tek golcü. Bu büyük başarısının yanında bu hareketleri hiç yakışmıyor” diye ekledi.

22.11.2012

Kaynak: http://www.turkrus.com/

20 Kasım 2012 Salı

Stalingrad muharebesinden büyük zafere

70 yıl önce İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunu önemli derecede belirleyen bir olay yaşandı. 19 Kasımda Kızıl Ordu birlikleri, Stalingrad meydan muharebesinde karşı taarruza geçti. Operasyon, Alman birliklerinin tam yenilgiye uğratılmasıyla tamamlandı. Kızıl Orduyu 1945 ilkbaharında Büyük Zafere götüren yol Stalingrad’dan başladı.

Kızıl Ordu, 19 Kasım sabah erken saatlerinde düşman mevzilerine yönelik şiddetli top ateşi ile karşı taarruza başladı. Birkaç gün sonra düşman tam çember içine alındı. Hitler ordusunun 330 bin eri, subayı ve generali esir alındı. 3 ay süren şiddetli çarpışmalar sonucu düşmanın çemberden kurtulma çabaları başarısızlıkla bitti.

Volga kıyılarında “Uranüs” operasyonunun hazırlıkları iki ay sürdü. Batı Sibirya’dan, kuşatma altında bulunan Stalingrad’a takviyenin sıkı gizlilik şartlarında aktarılması sonucu büyük vurucu kuvvet oluşturuldu.

Tarihçilere göre Stalingrad muharebesi, İkinci Dünya Savaşı’nın bir dönüm noktası oldu.

Rusya Bilimler Akademisi Dünya Tarihi Enstitüsü görevlisi Mihail Myagkov, o zamana kadar hemen hemen tüm Avrupa’yı işgal eden Alman ordusunun bu yıkıcı darbe sonrasında belini doğrultamadığını kaydederek şöyle konuştu:

Stalingrad muharebesi, savaşın manevi dönüm noktası oldu. Sebebi, sadece Almanya’nın çok büyük güçleri cephenin bu bölümüne sürmesi ve Hitler’in Stalingrad kentinin Alman ordusu tarafından ele geçirilmesine büyük önem vermesi değildi. Alman ordusunun morali bozulurken Sovyet ordusu, düşmanın eylemlerine karşı koyarak ilerlemesine engel olabileceği bilincine vardı.

Kızıl Ordu, karşı taarruza geçmeden önce aylarca süren şiddetli çarpışmalar yaşandı. Alman ordusu, Temmuz ortalarında Stalingrad’a yaklaşarak Ağustosa kadar kenti ele geçireceklerinden, bunun sonucu olarak Kafkasya’daki petrol üretim bölgelerine ilerleme imkânını elde edeceklerinden emindi. Fakat kenti savunan Sovyet askerleri büyük fedakârlık göstererek düşmana karşı tüm şiddetle direndi.

Stalingrad muharebesine katılanlar, Mamayev Tepesi’nin sürekli el değiştiğini anlatıyorlar. Kentin her sokağı, hatta her binası için şiddetli çarpışmalar yaşandı. Tüm dünya, Volga kıyısındaki cepheleşmenin gidişini soluk almadan izliyordu, çünkü geleceği buna bağlıydı. Stalingrad savunucuları kenti düşmana teslim etmeyerek Avrupa dâhil tüm dünyayı faşizm tehlikesinden kurtarmış oldu. Hitler askerlerinin Stalingrad muharebesinde yenilgiye uğraması, Avrupa ülkelerindeki direniş hareketinin aktifleştirilmesine yol açtı.

200 gün ve gece süren Stalingrad muharebesi insanlık tarihinin en kanlı muharebesi olarak kabul ediliyor. Stalingrad kentini savunan yaklaşık 1 milyon Sovyet askeri öldü ve yaralandı. Faşist Blok ülkeleri, Sovyet-Alman cephesinde savaşan ordularının dörtte birini Stalingrad muharebesinde kaybetti.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Avatar'ın “gerçek babası” öldü…

Sadece Sovyet değil, dünya edebiyatının saygın isimlerinden biri, dün yaşama gözlerini kapadı… Bilimkurgu romanlarının “baba” isimlerinden Boris Strugatsky, 79 yaşında St. Petersburg’da öldü… Böylece, 1958’den başlayarak hayalleri birlikte kurduğu, dünyaları birlikte yarattığı, romanlarını birlikte yazdığı, 1991’de vefat eden kardeşi Arkadi’nin yanına göçtü…

Strugatsky kardeşlerin birlikte kaleme aldığı düzinelerce bilmkurgu romanı, taşıdığı felsefi derinlikle Sovyet otoritelerine örtülü eleştirinin de kaynağı olmuştu.

TARKOVSKİ'YE İLHAM VERDİLER...

Strugarsky kardeşler “entelektüel okur” için Andrey Tarkovski’nin “Stalker” (İz Sürücü) adlı filminin senaryosuna esin kaynağı romanın yazarıydılar… Daha doğrusu onların "Yolkenarında Piknik" adlı romanını Tarkovski doğrudan filme almıştı. Burada Tarkovski'ye mal edilen pek çok ünlü aforizma, aslında Strugatsy kardeşlerin felsefi derinliğinin işaretiydi...

“Popüler edebiyat dostları” içinse, gişe rekorlar kıran James Cameron’un 3D filmi “Avatar”ın on yıllar öncesinden sadece esin kaynağı değil, “gerçek kaynağı” olduğu iddiasıyla gündeme gelmişlerdi.



AVATAR "ÇALINTI" MIYDI?

Strugarsky kardeşlerin 1960’larda yayınlanan “Ay Gezegeni” 10 kitaplık bilimkurgu serisinden pek çok öge bire bir Cameron’un filminde vardı. “Pandora” adlı gezegenin adı dahil… Film de kitaplar da 22. yüzyılda geçiyor. İngiliz Guardian gazetesinde yer alan habere göre, Pandora filmde Na'vi adı verilen yeni bir ırka ev sahipliği yapıyor. Eleştirmenler bunun Strugatsky romanlarındaki Nave adlı ırk ismine son derece benzediğini not ediyor.

Rekortmen Avatar filminin yönetmeni James Cameron'a bu yüzden “fikir hırsızlığı” suçlaması yöneltilmişti. Saygın Rus yazar ve gazeteçi Dmitri Bykov da, "Na'vi açık bir şekilde Strugatskylerin Nave'sini hatırlatıyor" diye yazmıştı. James Cameron ise, Avatar fikrinin orijinal olduğunu belirterek iddiaları kesin bir dille reddediyor ve film için 1994'te 80 sayfalık bir senaryo yazdığını belirtiyor.

Bu konu internet forumlarından da yoğun şekilde tartışılmış, kimileri Avatar'ın "gerçek babasının", kimileri "ilham babasının" Strugarsky kardeşler olduğunu savunmuşlardı.

Başbakan Medvedev de Twitter mesajıyla Strugarsky kardeşlere selam yolladı: “Hem bizim hem de dünya edebiyatı için yeri doldurulamayacak büyük kayıplardır… Büyük yazar ve düşünürlerdi…”

TÜRKÇEDE STUGARSKY KARDEŞLER...

Boris ve Arkadi StrugarskY kardeşlerin şu an Türkçede "İktidar Mahkumları", "Uzayda Piknik", "Yokuştaki Salyangoz" adlı romanlarını bulup satın almak mümkün...

20.11.2012

Kaynak : http://www.turkrus.com/

18 Kasım 2012 Pazar

"Ülkemle gururluyum, çünkü Rusyam..."






















Playboy dergisine soyunduğu için taç giymesi tartışma yaratan Rusya Güzeli Natalya Pereverzeva, favori gösterildiği Miss Earth yarışması öncesi ülkesine dair dile getirdiği ilginç düşüncelerle yarışma gündemine damgasını vurdu.
24 yaşındaki güzel, tanıtım videosunda "Neden Rusya ile gurur duyuyorsunuz?" sorusu karşısında verdiği edebi yanıtlarla yazarlara taş çıkardı. Natalya Pereverzeva'nın ülkesi ile ilgili betimlemeleri özetle şöyle:

“Benim Rusyam, uzun ve kalın at kuyruğunda farklı renkli tokalar takılı görkemli, güzel bir kız.

Benim Rusyam, kocaman gözleri olan ve tatlı süt veren bir inek.

Benim Rusyam, kocaman, yoksul ve acılı bir ülke.

Benim Rusyam, birkaç 'seçilmiş' insanın üzerinden zenginliğini götürdüğü büyük bir atardamar.

Benim Rusyam, ihtiyarlara ve öksüzlere yardım edemez.

Benim Rusyam, bitmek bilmeyen Kafkasya savaşı.

Milyonlarca insanın yaşamını feda etmesi sayesinde faşizmi alt eden ülkede neden milliyetçilik yeniden yeşeriyor?

Rusyam benim, sen hala yaşıyor, nefes alıyorsun. Sen ki dünyaya Yesenin, Puşkin, Plisetskaya gibi güzel, yetenekli insanlarını verdin. Bu liste birkaç sayfa boyunca uzatılabilir.

Her şeye rağmen, dünyaya çok şey kazandıran bu büyük ve harikulade ülkede doğduğum için gurur duyuyoum!”



Güzel Rusya görüntüleri eşliğindeki bu videoda da görebileceğiniz gibi Natalya Pereverzeva'nın çevre sorunlarına ilişkin de söylediği çok şey var.
Kaynak : http://www.turkrus.com/

8 Kasım 2012 Perşembe

Havalar, hava değil!

Moskova’da yaşayıp da hava durumu haberlerine ilgisiz kalmak mümkün değil. Neyse ki ben artık alışanlar sınıfına girdim.

Rusya'da hava koşulları pek çok şarkının da konusu. Bunlardan biri de "Nipagoda".

‘Nipagoda’ (НЕПОГОДА -‘Kötü havalar’) Şarkısı, ‘Мери Попинс, до свидания’ (‘Meri Popins, güle güle’) adlı bir Rus film müzikali için 1983 yılında yazıldı. Bu televizyon müzikali, Pamela Trevers adındaki İngiliz yazarın 1934 yılında yazdığı bir masaldan yola çıkılarak 80’lerin başında çekildi. Doğaüstü yetenekleri olan bir bakıcının hikayesini anlatan bu masal, İngiltere’de olduğu kadar başka ülkelerde de çok popüler olmuştu. Rus müzikali yayınlandıktan sonra ‘Meri Popins’ adı Rusya’da efsaneleşmiş, ideal bir bakıcı anlamıyla eşleşmiştir.


Müzikalde yer alan ‘Nipogoda’ Şarkısı, Rusya’da bir zamanlar çok popülerdi, halen de herkesçe biliniyor, severek dinleniyor.

Rusya’daki sert hava koşulları nedeniyle Ruslar gündelik konuşmalarında genellikle havadan şikayetlenirler. Gerçekten de Rusya’da kışlar aşırı soğuk, yazlar ise sıcak ve kurak geçer.

Moskova'da kelebek ömürlü, kısacık bir yaz var. “Moskova'da kış dokuz ay sürer, üç ay da yazı beklemekle geçer,” diye çok yaygın bir söz var.

‘Nipogoda’ (hava değil) kelimesi, genellikle sonbahar, kış ve ilkbahar başındaki yağmurlu karlı havalar için kullanılır.

Rusça’da kötü hava ile ilgili başka deyimler de var:

Şiddetli yağmuru gören Ruslar, ‘льёт как из ведра’ (‘yağmur kovadan boşanırcasına yağıyor’) derler. Bizdeki “yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor,” sözünün bir benzeri. Ancak tabii ki fark var: Birinde kova, diğerindeyse bardak.

Bu tip havalara ayrıca ‘нелётная погода’ (‘uçuş için uygun olmayan hava’; ‘kötü hava şartları’) denir. Bu deyim aslında havacılıktan Rusların gündelik hayatına da geçti, sık sık duyulabilir: ‘Погода сегодня нелётная’.

Havanın zor koşullarına rağmen Ruslar yine de bu konuda iyimser olmaya çalışıyorlar. Örneğin, Ruslar’dan sık sık ‘у природы нет плохой погоды’ (doğanın kötü havası olmaz) deyimini duyabilirsiniz. Bu deyim de popüler bir şarkının adı, fakat sıkça kullanıldığı için kalıplaştı ve şarkıdan ayrı bir şekilde kullanılmaya başladı.


Rusya’da havaların her zaman kötü olduğunu düşünmeyin. Rusya’da Nisan (sonu), Mayıs, Haziran, Eylül aylarında yeniden güneşli, güzel havalara kavuşulur. Parklar, bahçeler yeşillenir, çiçeklenir, havuzlarda fıskiyeler çalışmaya başlar. Metro çıkışlarında sokak orkestraları insanları dansa davet eder.
Ancak uzun bir sabır gerekir. N'apalım, doğanın yasaları böyle. "Nipagoda" şarkısının sözlerindeki gibi; "kötü hava, kötü hava, yapacak bir şey yok, gidecek bir yer yok; altı ay kötü hava, altı ay dediğin nedir ki?"
Güneşi özleyeceğiz başka çare yok.

Bir gözüm televizyonda hava raporlarında şu anda Moskova ile İstanbul arasında 20 derecelik bir ısı farkı var.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Rusların hobileri

Rozet, heykelcik, oyuncak araba ve eski takvim toplamak gibi meraklar aslında artık Rusya’da sıradışı hobi olmaktan çıkıyor.

Rusların, bazen çok şaşırtıcı olan başka hobileri var.

Pavel’in yaşadığı evin avlusunda minyatür demiryolunun bir parçası bulunuyor. Bu ustanın gurur kaynağı ise 1912 yılı yapımı küçücük bir lokomotif. Lokomotif, odunla çalışıyor. Odun kıymığı lokomotifin minik fırına yüklendikten sonra mucize makine raylar üzerinde saatte 4 km hızla hareket ediyor. Pavel, lokomotifini, eski kartpostala bakarak kurmuş. Tüm parçaların birleştirilmesi bir buçuk yıl sürmüş. Usta, gerçek trenlerin kopyası olan birkaç vagon ve lokomotif daha yapmayı planlıyor.
Kurutulmuş çiçek ve yaprak ile resim yapmak, Rusya için yeni ve sıra dışı bir etkinlik. 600 yıllık tarihe sahip Oşibana sanatı, Rusya’ya Japonya’dan gelmiştir. Çiçek ile yapraklardan renkli resim yapmak başlangıçta zor geliyor. Ama zamanla ressamlar ağaç, dağ, nehir ve insan siluetlerinden oluşan muhteşem tablo yapmayı öğreniyor.

Oşibanadan farklı olarak Sergey’in tutkusuysa Rus kökenli. Çünkü topladığı spor gülleleri, 18. yüzyılda Rus topçular tarafından icat edildi. O dönemlerde gülleler topun namlusuna el ile yerleştirilirdi. Daha rahat olması için ve kolları eğitmek için güllelere kol kaynatılırdı. Böylece, ilk spor aleti olan gülle ortaya çıktı. Sergey’in koleksiyonu, yaklaşık 50 tane farklı ağırlıkta gülleyi içermektedir. Sergey’e göre koleksiyonunun en değerlisi, kendisinin döktüğü 70 kg dev bir gülle. Onu tek el ile kaldırabilmek için uzun süre antrenman yaptı.

Olağan olarak görünen el işi ya da spor gibi hobiler bazen insanları ünlü yapar. Mesela 70 yaşındaki Rus emekli İgor Goldman, yüzüstü pozisyonda ağırlığı 100 kg olan halteri 12 defa kaldırarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Rekoru yüzünden ona ‘Demir Dede’ adı verildi. Bu arada, emeklinin rekorunu kırmaya çalışan genç kuvvetli bir paraşütçü asker, halteri sadece 3 kez kaldırabildi!

Bazı hobilerse hayırsever etkinliklerin parçası oluyor. Mesela St. Petersburglu örgücü aile, öksüzler için sıcak giysi çağrısını ilgi ile karşıladı. Kadınlar, uzunluğu 620 metre olan atkı örüp çocuklara verdiler. Niyeti rekor kırmak değildi, sadece öksüzlere yardım etmek istediler. Bu atkı, parçalara bölünüp kışın çocuklar ısınsın diye farklı yetimhane ve çocuk evlerine gönderildi.

Kaynak: http://turkish.ruvr.ru/