Moskova

Moskova
Rus dış politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rus dış politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2026 Perşembe

"Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri"

"Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri" başlıklı uluslararası medya forumu Moskova'da düzenlendi.


Kaynak: https://ujmos.ru/

 (Fotoğraflar: Aleksandr Ruzayev)


22 Nisan 2026'da, Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi'nde "Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri" Uluslararası Medya Forumu düzenlendi. Etkinlik, Moskova Gazeteciler Birliği, A.M. Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu, Rus Barış Vakfı ve Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi tarafından, Büyük Asya Medya Grubu'nun bilgi desteğiyle organize edildi. Forum, çok yönlü iş birliğinin sağlam temellerini atan RSFSR ve Türkiye arasındaki Moskova Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması'nın imzalanmasının 105. yıldönümüyle aynı zamana denk gelecek şekilde planlandı.

Moskova Hükümeti Bakanı ve Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanı Sergey Evgenievich Cheremin, resmi açılış törenine katıldı. Konuşmasında, Rus başkenti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki işbirliğinin dinamiklerini detaylandırdı. Cheremin, ilişkilerin yakın ve verimli olduğunu belirterek, geçen yıl karşılıklı ticaret hacminin yaklaşık 30 milyar dolara ulaştığını kaydetti. Aralarında büyük inşaat şirketlerinin de bulunduğu onlarca Türk şirketi, Moskova ekonomisinde başarılı bir şekilde faaliyet gösteriyor.

Bölüm Başkanı, özellikle Ankara ve diğer büyük Türk şehirleri, başta İstanbul olmak üzere, ile ortaklıklara büyük önem verdi. Sergey Çeremin şunları vurguladı:

"İstanbul, büyüklük, nüfus ve gelişim dinamikleri açısından Moskova'ya çok benziyor. Bugün, Avrasya'daki en büyük iki kentsel yığılmayız. İstanbul ile birlikte, dünyanın dört bir yanındaki diğer mega kentler tarafından da desteklenen çeşitli girişimleri sıklıkla teşvik ediyoruz."

Moskova'nın yakın zamanda tarihi ve kültürel mirası korumaya adanmış olan Miras İstanbul sergisine aktif olarak katıldığını ve Moskova standının en iyilerden biri olarak kabul edildiğini açıkladı. Dahası, forum, bir sonraki Miras İstanbul sergisinin Rusya'nın başkentinde düzenlenmesi için bir girişim başlattı.

Sergey Çeremin'e göre, güçlü insani bağların bir diğer teyidi de yakında açılacak anıtlar olacak: Ankara'da Yuri Gagarin'in, Moskova'da ise seçkin Türk şair Yunus Emre'nin anıtları dikilecek. Bakan, Rusya'ya yönelik bilge ve dengeli politikası için Türk liderliğine içten teşekkürlerini ifade ederek, zorlu uluslararası duruma rağmen iki ülke arasındaki bağların aynı derecede güçlü ve yakın kaldığını belirtti.

Forumda ayrıca "Rusya-Türkiye: 21. Yüzyılda Siyasi Diyalog ve Ortaklığın Sosyal Bağlamı" başlıklı bir genel oturum ve tematik bölümler de yer aldı. Her iki ülkeden gazeteciler, medya temsilcileri, akademisyenler ve uzmanlar, dezenformasyona karşı sürdürülebilir medya ortaklıklarının geliştirilmesi, ülkelerin medyada karşılıklı imajı ve insani ve ekonomik işbirliğinin temeli olarak kültürel klişeler ve gerçeklik konularını ele aldılar.


Rusya - Türkiye, 105 seneden fazlası

Kaynak: https://ujmos.ru/65760-2/


Rus ve Türk medya temsilcileri tarihi anımsayarak gelecekteki iş birliğini ele aldılar.

22 Nisan 2026'da Moskova'da "Rusya - Türkiye, 105 yıl daha" başlıklı medya forumu düzenlendi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın resmi temsilcisi Maria Zakharova, 16 Nisan 2026'da Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen bir bilgilendirme toplantısında bu olayı duyurdu .

Moskova Gazeteciler Birliği'nin Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu'nun desteğiyle düzenlediği uluslararası medya forumunun, iki ülke arasındaki siyasi diyaloğu ve insani ortaklığı güçlendirmeye yönelik ortak çabaları yoğunlaştırmayı amaçladığını belirtti.

Forumun yaklaşan programını açıklayan diplomat, programın "Rusya-Türkiye: 21. Yüzyılda Siyasi Diyalog ve Ortaklığın Sosyal Bağlamı" başlıklı bir genel oturumun yanı sıra insani işbirliği, medya, kültürel değişimler ve gençlik girişimlerine ayrılmış bölümler içerdiğini vurguladı.

Çok yönlü Rus-Türk işbirliği bağlamında, iki ülkenin gazetecilik camiaları arasında doğrudan diyaloğun geliştirilmesine geleneksel olarak özel önem verildiğini belirtmek gerekir.

2023 yılında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, uzmanlaşmış bir yuvarlak masa toplantısının katılımcılarına yaptığı konuşmada, olumlu bir bilgi ortamı yaratmak için önde gelen medya kuruluşları arasında pratik işbirliğinin gerekliliğini vurgulamıştı.

22 Nisan 2026'da Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi'nde düzenlenen uluslararası medya forumu, bu çalışmanın bir devamı niteliğindeydi.

Ana düzenleyicilerin yanı sıra, uluslararası medya forumunun eş düzenleyicileri arasında Rus Barış Vakfı, Rusya Devlet Çağdaş Tarih Arşivi, Rusya Dışişleri Bakanlığı, Greater Asia TV kanalı ve Yurttaşlar: Ortak Davaya Katkı adlı kamu girişimi yer aldı.

Forum, her iki ülkeden hükümet yetkililerini, uluslararası kuruluşları, uzmanları, bilim insanlarını ve medya temsilcilerini bir araya getirdi.

Etkinliğin temel konuları Rusya ve Türkiye arasında siyasi diyaloğun güçlendirilmesi, ekonomik ortaklığın geliştirilmesi ve insani, kültürel, bilimsel ve eğitim alanlarında iş birliğinin genişletilmesiydi.

Genel oturumun moderatörlüğünü Big Asia medya grubunun CEO'su Alexander Lebedev yaptı. 

Etkinliğin açılış konuşmasını Rusya Devlet Başkanı'nın Küresel Alanda Kültürel İşbirliği Özel Temsilcisi Mihail Şvydkoi yaptı.

İki ülke arasındaki zengin halkla ilişkilere dikkat çekti. Medya alanı da dahil olmak üzere çok sayıda ortak etkinlik şu anda devam ediyor. Rus ve Türk gazeteciler arasındaki etkileşimin ve ortak çalışmaların, iki halk arasındaki karşılıklı anlayışı geliştirmeye yardımcı olduğuna inanıyor.

Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanı Sergey Çeremin, konuşmasında Rus başkenti ile Türkiye arasındaki yakın ve verimli ilişkilere dikkat çekti. Geçen yıl karşılıklı ticaret hacmi yaklaşık 30 milyar dolara ulaştı. Aralarında büyük inşaat şirketlerinin de bulunduğu onlarca Türk şirketi şehirde faaliyet gösteriyor. Sergey Çeremin, Moskova şehrindeki gökdelenlerin inşasında Türk inşaatçıların katılımını, bunların yarısının Türk inşaat şirketleri tarafından inşa edilmesini, bu işbirliğinin çarpıcı bir örneği olarak gösterdi.

Ayrıca Moskova'nın Ankara ve başta İstanbul olmak üzere diğer büyük Türk şehirleriyle hızla gelişen ilişkilerine de dikkat çekti.

Sergei Cheremin, "Bugün Avrasya'daki en büyük iki kentsel yığılma bölgesiyiz," diye vurguladı.

Moskova Gazeteciler Birliği Birinci Sekreteri Lyudmila Shcherbina ise , 15.000'den fazla üyesiyle ülkenin en büyük bölgesel medya temsilcileri birliğini tanıttı. Birlik, her yıl çok sayıda etkinlik düzenliyor; bunlar arasında, bugüne kadar birçok gazetecinin hayatını kurtarmaya yardımcı olan "Kale" kursları da yer alıyor.


Türk gazeteci ve yazar Hakan Aksay, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihine vurgu yaptı. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Türkiye'ye gelen göçmenlerin, özellikle kültürel alanda, Türkiye'nin sosyo-ekonomik hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu hatırlattı.

Rus-Türk ilişkilerindeki bir sonraki aktif temas dalgası, Rusların mekik ticareti geliştirdiği 1990'larda yaşandı.

Sonuç olarak, Hakan Aksay, ikili insani temasların geliştirilmesi ve analiz edilmesi için bir platform görevi görecek ortak bir kamu forumu oluşturulmasını önerdi.

Foruma ayrıca A.M. Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu Genel Müdür Yardımcısı Sergei Orlov , Rusya Devlet Çağdaş Tarih Arşivi Müdürü Igor Permyakov , Uluslararası Televizyon ve Radyo Akademisi Başkanı Leonid Mlechin , Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi Halkla İlişkiler Rektör Yardımcısı Tatyana Vladimirova , Türkiye'deki Rus Vatandaşları Örgütleri Koordinasyon Konseyi üyesi Alexander Babaev , Forum hazırlık koordinatörü Galina Karavaeva'nın yanı sıra diğer uzmanlar, gazeteciler ve akademisyenler de katıldı.

Genel kurul oturumunu özetleyen Alexander Lebedev, Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişme potansiyelinin yüksek olduğuna olan güvenini dile getirdi. Bu durum, forumun adında da yansıtılmaktadır. Her iki ülke de birçok alanda iş birliğini geliştirmeye devam etmeyi hedeflemektedir. Akkuyu Nükleer Santrali inşaatı da dahil olmak üzere büyük ortak projeler devam etmekte ve Rusya'dan gelen turist akışı yeni rekorlar kırmaya devam etmektedir. Büyük Asya Genel Direktörü, Forumun amacının iki ülke arasındaki olumlu iş birliği gündemini daha da ilerletmek olduğunu belirtti.

Genel kurulun ardından forum, bölüm tartışmaları şeklinde devam etti.

Oturumu Alexander Lebedev yönetti, Andrey Alferov ise eş sunuculuk yaptı. Oturumda hem insani yardım ve eğitim alanlarındaki iş birlikleri hem de güncel medya konuları ele alındı.

Bu bağlamda, Türk üniversitelerini, özellikle Yeditepe Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi ve uluslararası ilişkiler koordinatörü Sayın Turaj Aliyeva temsil ederek, "Türkiye'de Rus Dili: Talep ve Sistem Arasında, Türkiye'deki Yükseköğretim Kurumlarında Yabancı Dil Olarak Rusça Öğretiminin Yapısal Özellikleri" başlıklı bir konuşma yaptı ve Rus dili ve edebiyatı öğretimi deneyimlerinden bahsetti. Aliyeva, bugün Türkiye'de 15 devlet üniversitesinde ve bir özel üniversitede Rus dili ve edebiyatı eğitimi verildiğini belirtti.

Rus uzmanlar ise bilim ve eğitim alanına yönelik yeni modeller sunmanın yanı sıra yapay zeka ve siber güvenlik alanlarında fikri mülkiyetin korunması konusuna da değindiler.

Bu bölümde, ikili ilişkilerin geliştirilmesinde kamu diplomasisinin rolüne önemli ölçüde dikkat çekildi.

"Vatandaş: Ortak Davaya Katkı" adlı kamu girişimi projesinin başkanı, uluslararası ekonomist ve ekonomi doktora adayı Omar Farizov, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün kurulmasına yol açan çalışmalara katıldığını açıkladı.

Ona göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Süleyman Demirel'in katılımıyla İstanbul'da düzenlenen uzmanlar zirvesi , öncelikle petrol ve doğalgaz sektöründeki iş birliği перспектиfleri üzerine odaklandı.

Konuşmacının da vurguladığı gibi, bugün ikili ilişkiler temelden yeni bir seviyeye ulaşmıştır; bunun en açık örneği ise Rusya'nın Türkiye'de Akkuyu nükleer santrali inşa etmesi gibi amiral gemisi niteliğindeki bir projenin hayata geçirilmesidir.

Ömer Farizov, 1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nde kurulan Türk sermayeli ortak girişimlerin olumlu deneyimini de hatırlattı. Bu ticari yapıların Rus-Türk turizm alışverişinin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını ve her iki ülkedeki gelişimine önemli katkı sağladığını değerlendirdi.

Uzman, dünyadaki jeopolitik durum ve bunun Rusya ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilere etkisi hakkında konuşurken, tarihsel bir bakış açısıyla, yıkıcı siyasi rejimlerle ittifak kuran devletlerin nihayetinde kendi yarattıkları yıkıcı eğilimlerin kurbanı olduklarını belirtti.

Omar Farizov, yurt dışında yaşayan vatandaşlarla iş birliğini geliştirmek ve kardeş şehir hareketi aracılığıyla etkileşimleri artırmak da dahil olmak üzere, kamu diplomasisi araçlarının daha aktif bir şekilde kullanılmasının öneminden bahsederken, Rusya ve Türkiye'nin kardeş şehirler toplantısının düzenlenmesini önerdi. Bu toplantının, belediye düzeyinde deneyim alışverişinin genişletilmesini ve iki ülke arasında kamu diplomasisi yoluyla yatay bağların güçlendirilmesini kolaylaştırabileceğini belirtti.

Ayrıca, 2026 yılının Rusya'da Devlet Duma seçimlerinin yapılacağı yıl olduğunu ve Türkiye'nin kendi seçim döngüsünün de yakında başlayacağını belirtti. Bu koşullar altında, iki ülkenin medya toplulukları ve sivil toplum kuruluşlarının iç siyasi süreçlere ilişkin objektif bilgi aktarımı sağlamak için ortak çabalarının özellikle önemli olduğuna inanıyor.

Stolica Kültür ve Eğitim Derneği (Antalya) Başkanı ve Türkiye'deki Rus Vatandaş Dernekleri Koordinasyon Konseyi üyesi Alexander Babaev, Türkiye'de yaşayan Rus vatandaşlarıyla etkileşim konusunu ele aldı ve insani diyaloğu güçlendirmede vatandaş derneklerinin önemli potansiyelinin dikkate alınmasının önemini vurguladı.

İki ülkenin belediyeleri arasındaki işbirliği bağlamında diasporanın çabalarının birleştirilmesinin, sivil toplum düzeyinde bir güven ortamı yaratmaya hizmet ettiğini doğruladı.

Panel tartışması, 21. yüzyılda Rusya ve Türkiye arasındaki medya diyaloğuna odaklandı. Tartışmaya Russia Today, TASS, Rossiyskaya Gazeta ve STS'den yöneticiler ve uzmanların yanı sıra önde gelen Türk yayınları Millet ve Sözcü'den köşe yazarları katıldı.

Ana tema, dezenformasyonla mücadele etmek ve sürdürülebilir medya ortaklıkları kurmaktı.

Özellikle Russia Today'in baş editör yardımcısı Alexei Nikolov, saygın medya kuruluşlarında sunulan bilgilerin kendi değerlendirmelerini yapma hakkına sahip olduklarını iddia eden ve bu bilgilerin yerine kendilerine ve sahiplerine fayda sağlayan güvenilmez içerikler koymayı amaçlayan, kendilerini "gerçek kontrolü firmaları" olarak adlandıran kuruluşların aktif olarak kurulmasına dikkat çekti.

Ayrıca, kendi kendini değerleme firması olarak ilan edenlere ilişkin uluslararası yargı uygulamalarının olumsuz olduğunu ve bu durumun bu yıkıcı eğilimle mücadeleyi zorlaştırdığını belirtti.

Katılımcılar, her iki ülkenin profesyonel camiaları için en önemli zorluklardan birinin, medya kuruluşlarının tartışmalı konularda kamuoyunu körükleyen haber gündemlerine odaklanmaktan kaçınması ve bunun yerine olayların yapıcı ve objektif bir resmini sunması olduğu konusunda hemfikir oldular. Bu bağlamda, Forum katılımcıları, gerçekleri kontrol etmek ve sahte haberleri derhal çürütmek için ortak bir Rus-Türk platformu oluşturma olasılığını görüştüler.

Sonuç olarak, medya forumuna katılanlar, Rusya ve Türkiye arasındaki ortaklığın sabit olmadığını ve küresel durumdaki değişikliklere duyarlı olduğunu, ancak medya alanında düzenli ve dürüst diyaloğun güveni korumak ve ulusal çıkarlar arasında denge kurmak için gerekli bir araç olmaya devam ettiğine olan inançlarını dile getirdiler.

Rusya-Türkiye işbirliğinin yoğunlaşması, Forumun açılışından bir gün önce, 21 Nisan'da Rusya-Türkiye parlamenter istişarelerinin yapılmasıyla da teyit edilmiştir. Türkiye Federasyon Konseyi Başkan Yardımcısı ve Rusya ile Dostluk Grubu Başkanı Murat Baybatur ile yaptığı görüşmede Konstantin Kosachev , Türkiye tarafının Rusya karşıtı yaptırımlara katılmayı reddetmesinden ve Ukrayna ihtilafına ilişkin tutarlı ve sorumlu duruşundan dolayı teşekkür etti. Senatör ayrıca Ankara'nın, Rusya ve Ukrayna arasında olası müzakereler için İstanbul'u bir platform olarak sunmaya devam etme isteğini de özellikle vurguladı. 

Irina Shelekhova , Moskova Gazeteciler Birliği üyesi.

Bir asrı aşan dostluk


Osman Nuri Cerit

Kaynak: https://anlatilaninotesi.com.tr/

 

Türkiye Rusya ilişkilerinin 105’inci yılı gazeteciler tarafından ele alındı.

Moskova Devlet Pedogoji Üniversitesi’nde Rusya Gazeteciler Birliği tarafından "Rusya-Türkiye 105 yıl artı” Medya Forumu düzenlendi.

Rus ve Türk gazeteciler iki ülke ilişkilerinin güçlenmesi için atılacak adımları ele aldı.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk dış politika belgesi, 26 Nisan 1920 tarihinde Sovyet Rusya’ya yapılan başvuruydu. Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasını taşıyan bir mektup, diplomatik ilişkiler kurulması için resmi bir teklif ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinde yardım talebiyle Moskova’daki Vladimir Lenin’e gönderildi.

Sovyet yönetimi, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki milli mücadeleye maddi ve manevi destek verdi. Bunun ilk aşaması olarak 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması imzalandı. Her iki ülke karşılıklı diplomatlar göndererek ikili ilişkilerin gelişmesine yönelik adımlar attı.

Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyetin ilanından sonra da dış politikada barışçıl bir süreç izlemekle birlikte, komşuları ile de ilişkilerini geliştirme politikasını yürüttü. Musul Meselesi dış politikanın en önemli başlıklarından birisini oluşturdu.

İngiltere’nin girişimleri ile Musul’un Misak-ı Milli dışında kalması önemli bir mesele oluşturdu. Sovyetler Birliği de aynı dönemde batılı devletlerle sorunlar yaşadı. Böyle olunca da Türkiye ve Rusya, Batılı devletlerin kendilerine karşı yürüttüğü politikaların neticesi olarak işbirliğini arttırdı.

17 Aralık 1925 tarihinde imzalanan Türkiye - Sovyetler Birliği dostluk ve saldırmazlık antlaşması ile iki ülke arasında dostluk pekiştirilmiş oldu.

 

Dostluğu güçlendirmek için atılacak adımlar konuşuldu

Aradan geçen bir asrın ardından iki ülkenin dostluk ilişkileri Moskova’da düzenlenen bir forum ile yeniden gündeme geldi. “Rusya-Türkiye 105 yıl artı” Medya Forumu için Moskova’da düzenlendi.

Rusya Gazeteciler Birliği’nin organize ettiği toplantıya Türkiye’den davet edilen gazeteciler katıldı. Forma Türk-Rus gazetecilerin yanı sıra, Rusya’dan bazı yetkililer, Türk Büyükelçiliği’nden bir görevliler, akademisyenler ve öğrencilerden oluşan geniş bir katılım sağlandı.

Moskova Devlet Pedogoji Üniversitesi’nde gerçekleştirilen toplantıda iki ülke arasında bir asrı geride bırakan dostluk elen alındı. İki ülke arasındaki, kültüre ve tarihi ilişkilerin yanı sıra akademik ve güncel konulardaki iş birlikleri de değerlendirildi.

‘Basında işbirliği önerisi’ toplantıların açılış konuşmasını Rusya Devlet Başkanı Putin’in uluslararası kültürel iş birliği ve medya özel temsilcisi Mihail Şvıdkoy yaptı. İki ülke arasındaki ilişkilerin yoğunluğu üzerinde duran Şvıdkoy, gazetecilerin yayınlarının iki halk arasındaki karşılıklı anlayışın gelişmesine katkı sağlayacağını ifade etti.

Şvıdkoy bu nedenle Türk ve Rus gazeteciler arasındaki iş birliğinin genişletilmesinin önemli bir alan olduğunu söyledi.

 

‘İki ülkede karşılıklı anıtlar dikilecek’

Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Departmanı Başkanı Sergey Çeryomin ise Moskova ile Türkiye arasındaki yakın ve verimli ilişkiler üzerinde konuştu. Gayrimenkul başta olmak üzere onlarca Türk şirketinin Rusya’da faaliyet gösterdiğini belirten Çeryomin, Moskova’daki gökdelenlerin yarısının Türk inşaatçılar tarafından yapıldığını vurguladı.

Çeryomin, “İstanbul, büyüklüğü, nüfusu ve gelişim dinamiği bakımından Moskova’ya çok benziyor” dedi. İki ülke arasında dostluğun simgesi olarak anıtlar dikileceğini belirten Çeryomin "Moskova’da Yunus Emre Parkını ve anıtını açacağız. Türkiye’de ise uzaya çıkan ilk insan olan Gagarin anıtı açılacak. Bu adımlar iki ülkenin dostluğunu simgesi olacak” dedi.

 

‘Forumda ele alınan başlıklar’

Forumda tarihten, sanata, bilimden akademiye, güncel konulardan iki ülke liderlerinin birbirleri ile sürdürdükleri yakın diyaloga kadar pek çok konu ele alındı.

Forumda şu mesajlar dikkat çekti:

-Türkiye ile Rusya ilişkilerin artırılmasına büyük önem verildiği ve bağların güçlendirilmesine yönelik çalışmaların artığına" vurgu yapıldı.

-Türkiye’nin bölgedeki arabuluculuğu ve Ukrayna ile ilgili gelişmelerdeki barış çabaları takdir edildi.

-İki ülkenin birçok alanda iş birliğini sürdürmesi ve bunu alanları artırmayı hedeflemesi gerektiği mesajı verildi.

-Akkuyu Nükleer santralinin iki ülkenin birlikte çalıştığı büyük projelerden biri olduğunun altı çizildi.

-Rusların Türklerle yaptığı evliliklerin arttığı ve bunun da iki ülke insanının yakınlığını göstermesi açısından önemli olduğu dile getirildi.

-Akademik alanda Rusya ve Türkiye’de eğitim alan gençlerin sayısına dikkat çekildi.

-Rusların özellikle Antalya bölgesini çok sevdiğini ve tatil tercihlerinin burası olduğunu vurgulandı.

-Rusların özellikle Türklerin misafirperverliğinden duydukları memnuniyet dile getirildi.

 

Karlov’un eşinden mesaj

Türkiye’de görev yaptığı sırada terör saldırısı sonucu hayatını kaybeden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un eşi Marina Karlov’da foruma katılan isimler arasında yer aldı.

Türk gazeteciler ile sohbet eden Karlov şunları söyledi:

“Benim eşim bir terör saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Bir teröristin yaptığı saldırının o ülkenin diğer insanları ile alakası yok. En kötü dostluk savaştan daha iyidir. Bu nedenle iki ülkenin dostluğunun güçlenmesi önemli. Türkiye ve Rusya ilişkilerinin her geçen gün artması ve bu dostluğun daha da güçlenmesi gerektiğine inanıyorum."

23 Nisan 2026 Perşembe

Karlov’un anısı yaşatılıyor


Fuad Safarov 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/karlovun-anisi-yasatiliyor/

 

Suikast sonucu hayatını kaybeden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un anısını yaşatmak amacıyla her yıl düzenlenen “Karlov Okumaları-2026” Moskova’da yapıldı. 

Rusya Dışişleri Bakanlığına bağlı Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinliğe Andrey Karlov Vakfı’nın Onursal Başkanı eşi Marina Karlova, Vakıf Genel Müdürü Vadim Solotntski, Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGİMO) yöneticileri ve öğretim görevlileri, Rus-Türk İş İnsanları Birliği (RTİB) Genel Müdürü Recep Haki, öğrencilerle çok sayıda Rus ve Türk konuk katıldı. 




Medya Günlüğü’nün sorularını yanıtlayan Büyükelçi Karlov’un eşi Karlova (Yukarıdaki fotoğrafta ), “Karlov Okumaları, Andrey Karlov Anma Vakfı tarafından ve MGİMO desteğiyle hayata geçirilen bir proje. Amacımız, gençlere vatanseverlik değerleri aşılamak, dostluğu teşvik etmek ve uluslararası iş birliğini geliştirmek. Bu etkinlikler, onun anısını yaşatmak için yapılıyor. Merhum Karlov’u saygı ve sevgiyle anarak aynı zamanda Rus-Türk ilişkilerine de ciddi kültürel katkılar sağlıyoruz” dedi. 

“Karlov Okumaları” jüri üyesi Mehmet Hakkı Yazıcı da (manşet fotoğrafında solda), “Bu yıl yarışmaya 114 öğrenci katıldı. Öğrencilerin sunduğu konular arasında BRICS ülkeleri içinde dijitalleşme ve iş birliği, uluslararası örgütlerin evrimi, Aleksandr Nevski’nin diplomatik mirası, Nürnberg Mahkemesi’nin anlamı, medyanın kamuoyunu şekillendirmedeki rolü, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliği yer alıyor” diye konuştu.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışı sırasında uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

5 Aralık 2025 Cuma

Primakov ve Doktrini

 


M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Vladimir İvanoviç, mutfak masasının üzerindeki Yevgeni Primakov’un “Rusların Gözüyle Ortadoğu” isimli kitabını gösterip okudun mu diye sordu.

Okumuştum. Ancak bugünlerde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan kahredici olaylar, peş peşe gelen üzücü haberler ve bazen de iyimser anıma denk gelip acaba kalıcı bir barış sağlanabilir mi diye ümitlendiren küçücük gelişmeler nedeniyle bir kez daha, dikkatle okumaya karar vermiştim.

Açık söylemek gerekirse karamsar halim daha ağır basıyor; mevcut durumda ne yazık ki iyimser olmak çok zor.

Ancak ümidimi kaybetmeyi de kendime yakıştıramıyorum.

Yevgeniy Primakov, kitabında “Karamsar iyi bilgilendirilmiş iyimserdir, derler,” diye yazmış.

Vladimir İvanoviç, “Ne güzel ifade etmiş,” diyor.

Mutfakta kitap okuyup, çalışmayı seviyorum. Hem orası bizim aynı zamanda Vladimir İvanoviç’le muhabbet mekanımız. Kahvemiz ve çayımız da hemen yakınımızda.

Tesadüf bu ya, günlerden 29 Ekim idi ve milenyumun başında Rusya’nın en önde gelen devlet adamlarından ve siyasi figürlerinden olan kitabın yazarı Yevgeni Primakov’un doğum günüydü.

“Primakov, kitabın Türkçe baskısı için 14 Mayıs 2009’da yazdığı önsözde ‘Maalesef günümüz dünyasının meseleleri genelde hâlâ yeteri kadar karmaşıktır. Soğuk Savaş sona erdiğinde dünya çapında gelişmelere doğru buhransız bir hareket başlayacağı daha yakın zamanlara kadar düşünülmekteydi. Şimdilik bu umutlar gerçekleştirilememiştir,’ diye yazmış,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Aradan geçen onca seneye rağmen maalesef değişen bir şey yok. Ve belki de durum daha da kötü,” diye cevap veriyor.

“Eski hamam, eski tas,” diyerek onaylıyorum.

***

Kitap, Primakov’un uzun, önemli görevleri sonrasında, emeklik dönemi diyebileceğimiz bir zamanda yazılmış.

Yaşam öyküsü çok etkileyici.

Önemli bir kısmı Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya Federasyonu’nun kurulduğu 90’lı yıllara denk gelen uzun bir kariyeri var.

Hayatını Ortadoğu sorununa adamış, sayısız makaleler yazmış, bölgenin en ünlü simalarıyla defalarca görüşmelerde bulunmuş, diplomatik görevler üstlenmiş Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı görevlerinde bulunmuş önemli bir Ortadoğu uzmanı olan Yevgeni Primakov’un kitabı analizlerinin tümüne katılmayanlar için bile önemli bir referans kaynağı.

Bugün dünyanın en dramatik olaylarının yaşandığı bölgesinin sorunlarını kendi yaşamından edindiği bilgiler ve gözlemlerle açık ve samimi bir şekilde anlatıyor.

Önsözünde kitabı yazma gerekçesini şöyle yazıyor:

“Çoktan beri Ortadoğu ile ilgili bir kitap yazma düşüncem vardı. Pravda gazetesinde Muhabir, Genel Müdür Yardımcısı, SSCB Bilim Akademisi'ne bağlı Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Araştırma Enstitüsü ve Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde Genel Müdür, Dış İstihbarat Daire Başkanı, Dışişleri Bakanı, Rusya Federasyonu Başbakanı, Rusya Devlet Duma Meclisi'nde Milletvekili görevlerinde bir gazeteci, bilim adamı ve siyasetçi olarak Ortadoğu ile yarım asırdır uğraşıyordum.

Gözümün önünden Ortadoğu'nun, çoğu iftiralardan oluşan bir dolu olayı geçti. Bazısı hiç bilinmiyor ya da unutulmuş. Oy­saki olanlar, bölgenin bugünkü değişik, çok renkli, karmaşık, tehdit edici derecede dik başlı, kimi zaman saf ve defalarca mağdur edilmiş oluşumunda büyük bir rol oynamıştı…

Bu kitap Arap ülkelerinde olanların kronolojik bir anlatımı ve de 20. yüzyılın ikinci yarısının tarihinin özeti değildir. Kitabın amacı sömürge sonrası Arap dünyasının ana süreçlerinin nitelendirilmesidir ve bizzat kendimin de katılmış olduğum bazı tarihî olayların anlatımıdır.”

***

Primakov, Rus dış politikası tarihinde önemli bir yer edinmiş.

Bazıları onun için Rusya’nın Kissinger’i demişti.

Bilgisi, birikimi ve devlet adamlığı ile parlamıştı.

Primakov'un dış politikası, çok yönlüydü. Bugünkü Rusya'nın mevcut politikasının temelinde onun fikirlerinin izleri var.

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, onun düşüncelerini “Primakov Doktrini” diye kavramlaştırmış.

"Primakov doktrini" ve "Primakov politikası" terimleri diplomasi dünyasında çoktan günlük dile girmiş durumda.

Benim de 4 kez jüri üyeleri arasında yer aldığım Karlov Vakfı’nın geçen sene gerçekleştirilen yarışmalı etkinliklerinde de öğrencilerin yazdığı makalelerde işlenen konuların arasındaydı. Konuyla ilgili çalışmaları yapan genç öğrencilerin ilgisinden, bilgisinden çok etkilenmiş ve mutlu olmuştum.

***

Primakov'un biyografisindeki bilgiler onun ne kadar çalkantılı, ilginç ve olaylı bir dönemde yaşadığını gösteriyor.

Yaşamı ve kariyeri, kapsam ve etki alanıyla son derece etkileyici.

Yevgeni Maksimoviç Primakov’un kendisi de dahil olmak üzere pek çok kişi hayatı hakkında yazılar yazdı ve kuşkusuz daha da yazılmaya devam edilecek.

Sovyetler Birliği'nin dış mahallelerinde doğmuş ve büyümüştü.

1929’da Kiev'de doğmuş (-kızının iddiasına göre belgelerde öyle olmakla birlikte Moskova’da doğmuştu), Tiflis'te yaşamış, Bakü'de eğitim görmüştü. Çocukluğundan itibaren Ruslar, Ukraynalılar, Gürcüler, Ermeniler, Azeriler ve Yahudilerle çevrili bir ortamda yaşamıştı. Etnik gruplar arası meseleler ve Sovyet cumhuriyetlerinin gerçekleri hakkında birinci elden bilgiye sahip olmuştu.

Primakov, kariyerine Orta Doğu uzmanı olarak başladı ve 1953'te Moskova Doğu Araştırmaları Enstitüsü'nden mezun oldu. Arapça bilgisi sınırlı ve akademik olarak çok mükemmel olmasa da, üstün analitik becerileri bunu telafi ederek büyük beğeni toplamasını sağladı.

1960'larda Pravda'nın Orta Doğu muhabiri ve Arap ülkelerine yönelik dış yayınlarının genel yayın yönetmeni oldu.

Parlak kariyerinde iki ana damardan beslendi. Gazetecilik mesleği ona bazı kapılar, bilimsel akademik çalışmalarıysa başka kapılar açtı.

Gazetecilik ve bilimi dönüşümlü olarak, hatta çoğu zaman birleştirerek yürüttü.

Bilim, ona titiz düşünmeyi, teori üretme yeteneğini ve fikirleri açıkça ifade etmeyi öğretti.

Gazetecilik ise ayrıntılara dikkat etmeyi, akıcı bir üslup kullanmayı ve bilimin oluşturduğu teorik çerçeveyi test edip canlı içerikle doldurma yeteneğini geliştirdi.

Rusya’nın önde gelen stratejik araştırmalar merkezi olan ve artık kendi adını taşıyan Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün (IMEMO) direktörü oldu.

Gerçek bir Ortadoğu uzmanıydı.

Primakov, Kremlin'deki üst düzey yetkililerin dikkatini hızla çekti ve bölgedeki önemli isimlerle müzakerelerde bulunarak Moskova'nın Orta Doğu özel temsilcisi oldu.

Dönemin Ortadoğu liderleriyle, Nasır, Yaser Arafat, Kaddafi, Saddam Hüseyin, Mesud Barzani ve diğerleriyle yakın ilişkileri oldu.

Edindiği beceriler ileride Dışişleri Bakanlığı’nda da çok faydalı oldu.

Primakov, 1980'lerin sonlarında üst düzey siyasette aktif olarak yer aldı. 1991'de Rus Dış İstihbarat Servisi'nin başına geçti ve 1996'da Dışişleri Bakanı oldu.

1991'den 1996'ya kadar Rus dış politikasını yöneten dönemin Rusya Dışişleri Bakanı Andrey Kozyrev, 9 Ocak 1996'da Devlet Başkanı Yeltsin'e istifasını sundu. Resmen, Devlet Duması milletvekili seçilmesi nedeniyle istifa etmişti. Aslında istifasının asıl sebebi, istifasının istenecek olmasıydı.

Kozyrev, olumsuz bir döneme imza atmıştı.

Yerine Primakov geçti.

Kelimenin tam anlamıyla yıkıntılardan yeni bir dış politika inşa etmek zorunda kaldı. Ve bunu oldukça zor koşullar altında yaptı.

Yeltsin ve çevresi, Primakov'un beceriksiz Kozyrev'in gelişmiş bir versiyonu olacağını umarak Batı'ya hala umutla bakıyordu.

Primakov, bunların hiçbirini yapmadı. Seçtiği yol başka olacaktı. Batı'nın gözüne girmeye ne devam etmek istiyordu ve ne de devam edebilirdi.

Bu yol, modern zamanlarda aşırı temkinli görünebilir, ancak onun doğru bulduğu uzlaşma ve çatışmalardan kaçınma yoluydu.

Sovyet sonrası alanda nüfuzunu güçlendirmek ve Rusya'nın öncü rol oynayacağı entegrasyon projelerini hayata geçirmek öncelikleri arasındaydı.

Bu yaklaşım, pragmatizm ve gerçekçiliğin Rus dış politikasının temel nitelikleri olması gerektiği anlamına geliyordu.

Rusya, mevcut haliyle kilit bir küresel oyuncu haline gelemiyordu; bu da ekonomisini yavaş ve istikrarlı bir şekilde toparlaması, kaynak biriktirmesi ve nihayetinde kendisini bir güç merkezi olarak yeniden kurabilmesi için bağlantılar kurması gerektiği anlamına geliyordu.

Bir bakıma Rusya'nın hedeflerine diğer ülkelerle, özellikle de yeni Asya’nın devleri Çin ve Hindistan ile iş birliği içinde ulaşması gerektiği anlamına geliyordu.

Rusya, uluslararası arenada çabaları koordine etmek ve çok kutuplu bir dünyaya doğru ilerlemeyi desteklemek için Yeni Delhi ve Pekin ile iş birliği yapmalıydı.

Bu, gerçekte Batı ile sert bir çatışmaya dönüş anlamına gelmiyordu. Mevcut koşullar altında Rusya, NATO'nun genişlemesini durdurmak için diplomatik yol seçeneğini zorlamalıydı.

Primakov, iki buçuk yıl Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Daha sonra Smolenskaya Meydanı'ndaki görkemli Stalin tarzı yüksek binalarından birindeki Dışişleri Bakanlığı ofisinden Başbakanlık koltuğuna geçti ve ardından siyaset sahnesinden ayrıldı.

Ancak, ülkenin en yetkili ve saygın dış politika uzmanlarından biri olarak kaldı.

Zor zamanlardı.

Sosyal medya ortamlarında sıkça karşılaşılan bir anektod var. Vladimir İvanoviç anlatıyor:

Primakov bir gün Yeltsin'e gelir:
“Boris Nikolayeviç, sana iki haberim var! Hangisinden başlasam?”
“İyi olanından başlasan memnun olurum.”
“Hayır, ama ikisi de kötü.”

***

Primakov, 2000 yılındaki istifasının ardından da dahil olmak üzere Rus dış politikasının şekillenmesinde kilit rol oynadı. İstifasına rağmen etkili bir figür olarak kaldı.

Vladimir Putin'in ve 2004'te Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı'nın yeni bakanı olan Sergey Lavrov'un yakın arkadaşı oldu.

Primakov, Amerika Birleşik Devletleri'nin tek küresel güç merkezi olmadığı çok kutuplu bir dünya fikrini aktif olarak savundu. Görüşleri Rus dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahipti ve fikirleri günümüz uluslararası ilişkilerinde hala geçerliliğini koruyor.

Primakov'un iktidardaki yılları incelendiğinde oldukça şaşırtıcı bir sonuç gözlemlenebilir. Primakov'un girişim ve fikirlerinin çoğu görevde olduğu zamanda hayata geçirilemedi. Rusya-Hindistan-Çin (RIC) üçgeninin inşası başarısız oldu; NATO, kurduğu tüm diyalog mekanizmalarına rağmen, Yugoslavya'yı bombalamaya devam etti, nezaket kurallarını hiçe saydı ve BM onayı almaya bile tenezzül etmedi.

Primakov'un hayalini kurduğu Sovyet sonrası alanda "küresel toplumda layık bir yer edinebilecek ekonomik ve politik olarak bütünleşmiş bir devletler birliği"nin kurulması da gerçekleştirilemedi:

Ancak Yevgeny Primakov'un öngördüğü şeylerin pek çoğu, başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra gerçekleşti.

Rusya, küresel sahnede yeniden kilit bir oyuncu haline gelmek konusuna artık yeterince yoğunlaşmıştı.

***

Peki,1990'ların ikinci yarısında geliştirilen, Rus dış politikasının uzun vadeli stratejik hedeflere odaklanarak kökten, yeniden düşünülmesini temsil eden bir siyasi doktrin olan Primakov Doktrini ne anlama geliyordu? .

Esas olarak Rusya’nın sadece bir gücün kontrolü altındaki tek kutuplu dünya düzenine karşı önleyici rolü üzerine kurulmuştu.

Rusya'nın tek bir süper gücün egemenliğinde olmayan, çok kutuplu bir dünya yaratma arzusunu yansıtıyordu.

Primakov, Amerika Birleşik Devletleri'nin egemenliğindeki tek kutuplu bir dünyanın artık ne sürdürülebilir, ne de adil olduğunu ileri sürüyordu.

1815 Viyana Kongresi'nden sonra uluslararası sistemde ortaya konan ilkelere benzer şekilde, yeni bir güç dengesine ve Avrupalı ​​veya küresel bir diğer hegemon gücün ortaya çıkmasının önlenmesini sağlayacak yeni bir düzene ihtiyaç olunduğunu görmüştü.

Rusya'nın ulusal güvenliğinin süper güç statüsüne dayandığını ve bu nedenle Rusya'nın Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki tek kutuplu bir uluslararası düzenin oluşumuna izin veremeyeceğini varsayıyordu. 

Doktrin, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından uluslararası arenada yaşanan değişimlere bir yanıt niteliğindeydi.

Primakov, Rusya'nın küresel meselelerde aktif rol alması ve Batı'ya yönelik münhasır bir yönelimi ima eden bir politikadan uzaklaşması gerektiğine de inanıyordu.

Rusya ve komşularının çıkarlarını gözetirken, bir ülke veya ülke grubunun iradesini dünyanın geri kalanına dayatmasını engellemenin gerekliliğini savundu. Bu, Rusya'nın küresel sorunların ve çatışmaların çözümüne aktif katılımını ve stratejik ortaklıklar ve ittifaklar geliştirmek de dahil olmak üzere uluslararası arenadaki etkisini güçlendirmesini gerektiriyordu.

Böylece Primakov Doktrini, Rus dış politikası için çok kutupluluk, stratejik denge ve devletlerin egemenliğine saygı ilkelerine dayanan yeni bir yol çizdi.

Bu doktrin, Rusya'nın sonraki on yıllarda uluslararası arenadaki eylemlerini anlamak için kilit öneme sahipti.

Genel olarak, yeni dönem, 2014'ten bu yana yeni bir dış politika stratejisi uygulayan mevcut Rus liderliğinin vizyonuyla tutarlıdır.

Yeniden özetlemek gerekirse; bu strateji, şu temel ilkelere dayanmakta:
-Rusya, bağımsız bir dış politika izleme çabasında olan, uluslararası anlaşmazlıklar karşısında dengeleyici güce sahip önemli bir ülkedir.

-NATO'nun genişleme teşebbüsleri dostane ve barışçı değildir, yıkıcıdır.
-Rusya, diğer büyük güçler arasındaki bir anlaşmayla yönetilen çok kutuplu bir dünyanın oluşturulmasının samimi destekçisidir.
-Rusya'nın dış politikasının temel vurgusu, Sovyetler Birliği sonrası ortaya çıkan gerçekler çerçevesinde Avrasya ülkelerinin siyasi-ekonomik bütünleşmesinin sağlanmasıdır.
-Çin ile ortaklık, Rusya'nın dış politikasının önemli bir fikridir.

 

Primakov Doktrini, formüle edildiğinden bu yana Rus dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur.

Bu doktrinin etkisi altında Rusya, küresel siyasette pasif bir gözlemci olmaktan çıkıp, uluslararası siyasette daha aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır.

Böylece Primakov Doktrini, çağdaş Rus dış politikasının temelini oluşturmuş, Rusya'nın uluslararası alanda, özellikle çok kutuplu bir dünya hedefi ve tek bir süper gücün hegemonyasına karşı direniş bağlamında, etkin ve etkili bir rol oynama arzusunu ortaya koymuştur.

***

Primakov Doktrini, Rus dış politikasının yönünü ve uluslararası arenadaki etkisini belirleyen modern jeopolitikanın önemli bir unsuru olmaya devam ediyor. Çok kutupluluk, stratejik denge ve küresel meselelere aktif katılım ilkeleri bugün de geçerliliğini koruyor.

Yakınlarda Rusya'nın önemli düşünce kuruluşlarından Valday Uluslararası Tartışma Kulübü'nün 22. oturumu, Devlet Başkanı Putin'in katılımıyla gerçekleştirildi.

Putin, 'Çok Merkezli Dünya: Kullanım Kılavuzu' başlıklı oturumda, 2 Ekim 2025’te katılımcılara yaklaşık dört saat süreyle seslendi. 

Tarihi önemdeki konuşmasının ana teması yine bu yazının içeriğindeki konulardı.

Putin, konuşmasının bir bölümünde "Çok kutuplu dünya düzeni, Batı’nın dünyada hegemonyasını kurma ve koruma girişimlerinin doğrudan bir sonucu oldu," dedi.

"Uluslararası ilişkiler köklü bir dönüşümden geçiyor" diyen Putin, "Çok kutuplu sistem çok daha demokratiktir. Bu sistem, daha fazla sayıda siyasi ve ekonomik aktöre kapı açıyor ve fırsatlar sunuyor" vurgusunu yaptı.

***

Bazıları Rusya küresel satranç tahtasında yeniden önemli bir oyuncu haline geldiğine göre, "Primakov Doktrini" artık geçerliliğini yitirmiş olabilir mi, diye sorabilir.

Vladimir İvanoviç, “Bence tam tersi,” diyor. “Primakov bugün yaşasaydı ve Ortadoğu’da yaşananları, dünyanın her köşesindeki yangın yerine dönmüş hali görseydi çok üzülürdü mutlaka. Ancak katedilmesi gereken uzun, zorlu bir yol var daha.”

Başta belirttiğimiz gibi, Yevgeniy Primakov, kitabında “Karamsar iyi bilgilendirilmiş iyimserdir, derler. Ortadoğu hakkında iyi bilgilendirildiğimi düşünsem de bu tanıma girmek istemezdim,” diye yazmıştı.

Takip etmek, bilgilenmek, barış ve huzur içinde yaşanacak bir dünya için enseyi karartmadan umutlu ve duyarlı olmak, katkıda bulunmak gerekiyor.

9 Kasım 2024 Cumartesi

"Demokrasiden çok kapitalizmin yayılmasına tepki"


Kaynak: https://turkrus.com/

 

ABD'deki başkanlık seçimlerini Donald Trump’ın kazanması, Soğuk Savaş sonrası kurulan liberal düzenin bir tür “başkaldırısının zirvesi” olarak değerlendirildi. New York Times gazetesi yazarı Roger Cohen, liberal düzenin zamanla demokrasinin yayılmasından çok kapitalizmin yayılmasına ve toplumsal bölünmelere yol açtığını, bunun da toplumdaki anlaşmazlıkları artırdığını belirtti. Cohen, bu durumu, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Sovyetler Birliği’nin eski liderlerinden Mikhail Gorbaçov’un Batı’yı "düşmandan mahrum bırakma" sözüyle ilişkilendirerek, Batı’nın bu süreçte bir düşmanı olmadığı için daha derin bir içsel bölünme yaşadığını ifade etti.

Cohen, Gorbaçov’un 1989’daki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasına atıfta bulunarak, Soğuk Savaş’ın sona erdiğini ve Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin bu dönemde dönüştüğünü hatırlattı. Yazar, Gorbaçov’un, dünya politikasında güç kullanımından vazgeçmeyi ve silahlanma azaltımını savunduğu bu konuşmanın, Batı ile ilişkilerin yeni bir boyuta taşınmasında önemli bir rol oynadığını söyledi. Gorbaçov’un önerileri, o dönemde uluslararası ilişkilerde büyük bir değişim yaratmıştı. 

Cohen, "Batı’daki bazı grupların liberalizme karşı duyduğu hayal kırıklığı öylesine derinleşti ki, bu durum, Cumhuriyetçi Parti’nin yeniden Beyaz Saray’a dönmesini engelleyemedi. Demokrasinin ve özgürlüğün kırılganlığına dair yapılan uyarılar ve 20. yüzyılın felaketlerine yapılan göndermeler bile, bu dönüşümün önüne geçemedi. Batı’daki duygusal tepkilerin rasyonel düşünceyi geride bırakmasıyla birlikte güçlü bir lider arayışı ön plana çıktı" dedi. 

Fransız-Amerikalı siyaset bilimci Nicolas Basharan’dan alıntı yapan Cohen, Batı’nın ortak bir düşman ya da gerçeklikten mahrum olmasının, toplumların akılcı bir şekilde hareket etmesini zorlaştırdığını belirtti. "Bu durum, Batı’daki bazı grupların “güçlü bir lider” arayışına yönelmelerine neden oldu" diyen Cohen, bu dinamiklerin, Donald Trump’ın seçim zaferinde ve ardından gelen siyasi gelişmelerde önemli bir rol oynadığını ifade etti.

3 Aralık 2023 Pazar

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

 

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

“Kissinger’e de kalmadı dünya,” diyorum.

“Evet, ya! Bu yılın 27 Mayıs’ında 100 yaşına girmişti,” diyor Vladimir İvanoviç.

“Herkese bu kadar uzun yaşamak nasip olmuyor doğrusu.”

Nixon döneminin Dışişleri Bakanı, dünya ve Amerikan diplomasisinin en tartışmalı ismi Henry Kissinger 100 yaşında yaşamını yitirmişti.

Diplomasi dünyasının tartışmalı bir ismiydi.

Cumhuriyetçi başkanlarla çalışmış, uluslararası siyasetin hem teorisini, hem de pratiğini yapmıştı.

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum:

“Bizim ritüellerimizde cenaze namazını kıldıran imam cemaate sorar, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ diye. Kötü bilinse de cemaat ‘iyi biliriz’ diye bağırarak cevap verir. Tersi pek nadiren olur.”

Geleneklerimizde ölenin arkasından konuşulmaz diye bir şey var, ama nasıl anlatmak gerekir?

Zor iş velhasıl…

Henry Kissinger, kendi ülkesinde her kesimden siyasetçinin övgüyle söz ettiği,  hayranlık duyduğu ve hatta kahramanlaştırdığı kurt bir politikacıydı, ancak gerçek şu ki dünyanın geri kalan kısmında isminden pek hayırla bahsedilmiyordu.

Beraber yürüdüğü bütün diğer siyasi aktörler zaman içinde tarih sahnesinden silinmiş olsalar da o, 100 yaşına, yani yaşamının sonuna kadar uluslararası siyasette önemli bir figür olmayı başarmıştı.

Ölümünün ardından hemen hemen bütün devlet insanı mesajlar yayınladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soğuk Savaş sonrasında Moskova'yla daha yakın ilişkileri savunan Kissinger'ı "bilge ve ileri görüşlü bir devlet adamı" olarak anmış.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise "Çin halkının eski ve iyi bir dostu" ifadelerini kullanmış.

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev de "Kissinger'ın gerçekleri dikkate aldığını ve yalnızca ABD politikasının kurallarını takip etmekle kalmadığını" belirtmiş. “Şimdi onun gibi insanlardan ne Beyaz Saray’da ne de Batı dünyasında eser kalmadı” ifadelerini kullanmış.

Ve daha pek çok benzer mesaj…

Bunlar yaşamını yitiren bu önemli diplomatın arkasından nezaketen sarf edilen diplomatik sözler midir sadece?

Yoksa?

Bilemiyorum.

***

Heinz Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923'te Almanya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Kissinger’in ailesi, 1938 yılında Nazi baskısı nedeniyle Almanya’dan kaçıp ABD'ye yerleşmişti. 1943'te Amerikan vatandaşı olmuştu.

Arkasından İkinci Dünya savaşında orduda görev yapmış, Harvard'da okumuş, akademisyen olmuştu.

Dış politikada Amerikan hükümetine danışmanlık yapıyordu.

John F. Kennedy'den Joseph R. Biden Jr.'a kadar 12 başkana - bu görevi yürütenlerin dörtte birinden fazlasına - danışmanlık yaptı.

1960'lı ve 70'li yıllarda ABD dış politikasına yön veren en önemli aktörlerdendi.

1969'da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'un ulusal güvenlik danışmanı oldu. Dış politikada reelpolitik olarak adlandırılan ulusal çıkarlara dayalı pragmatik bir yol izledi.

Bismarck’ın ‘reel politik’ anlayışını acımasızca pratiğe döken bir diplomat olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Kissinger, Nixon'un 1972'de Çin'e ve Sovyetler Birliği'ne tarihi ziyaretlerini organize eden isimdi. Bu ziyaretler ABD'nin gerilimi azaltmayı öngören yumuşama politikasının ilk adımlarıydı.

ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki düşmanları Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin yumuşatılmasında gayreti oldu.

1973'te ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.

Böylece ABD'nin ülke sınırları içinde doğmayan ilk dışişleri bakanı olarak tarihe geçmiş oldu.

Çok zeki ve iyi eğitimliydi. Entellektüel birikimi ve müzakere becerisinin yüksek olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca bir taktik ustasıydı.

Vietnam savaşını sona erdirilmesinde önemli bir rol oynadı.

Kissinger, Vietnam Savaşını sona erdirmek için yürüttüğü müzakerelerle 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

İsrail ve Mısır arasında 1973'te patlak veren savaşın ardından Ortadoğu'da tansiyonu düşürmek için yürüttüğü mekik diplomasisiyle de takdir kazandı. Mısır ile İsrail arasında barış anlaşması imzalanmasını sağladı.

Kissinger, dışişleri bakanlığı görevi 1977'de sona erdikten sonra Georgetown Üniversitesi'nde akademik çalışmalarına devam etti.

1985'te yeniden hükümet görevi üstlendi. Başkan Ronald Reagan döneminde Dış İstihbarat Danışma Kuruluna girdi.

Evet, Henry Kissinger, hiç kuşkusuz ABD'nin en tanınan dışişleri bakanlarındandı.

Onu eleştirenler de var, takdir edenler de…

Eleştirilerin başında Vietnam Savaşı'nda Kamboçya'nın bombalanmasındaki rolü geliyor. Halı bombardımanının hedefi Kuzey Vietnam'ı ikmal yollarından yoksun bırakmaktı. Kissinger, bu bombardıman nedeniyle savaş suçlusu olmakla itham edildi.

Endonezya'nın Doğu Timor'u işgalini desteklediği için de eleştirildi.

1973'te Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende askeri darbeyle devrildiğinde Kissinger ABD'nin ulusal güvenlik danışmanıydı.

Henry Kissinger, kariyeri boyunca hem fikirleriyle hem yaptıklarıyla çok tartışıldı ve konuşuldu.

Tartışmalı kariyerine rağmen Amerikan dış politikasını kökünden değiştiren isim olarak adını tarihe yazdırdı.

Herkesin mutabık olduğu nokta izlediği politikalarla ABD’nin hegemon olduğu uluslararası düzenin mimarlarından biri olarak tanınması.

Kissinger’ın dış politikasını bir cümleyle, hem de kendi ağzından, “Amerika’nın kalıcı dostu veya düşmanı yoktur, sadece çıkarları vardır” sözleriyle özetlemek mümkün sanırım.

Henry Kissinger’in “Parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder” sözü de bugünü anlamak için önemli.

***

Henry Kissinger, Rockefeller’in Cumhuriyetçi Parti’deki temsilcisiyken Brzezinski aynı çıkar gurubunun Demokrat Parti’deki adamıydı.

Kissinger, daha çok meşhur eseri “The Diplomacy”(Diplomasi) ile bilinirken Brzezinski, 1997’de yayınlanan kitabı “The Grand Chessboard” (Büyük Satranç Tahtası) ile ün yaptı.

Her ikisi de ABD’nin dış politikasını belirleyen teorisyenlerdendir.

ABD’nin dün ve bugün sürdürdüğü uluslararası politikaların izlerini, esasını Kissinger, Fukuyama, Huntington, Brzezinski ve diğerlerinin söylemlerinde, kitaplarında görmek mümkün.

ABD’nin jeostratejik çıkarlarının teorisyenlerinin gezegenimizdeki haksız savaşlarda, yoksullukta, açlıkta, gerici hükümetlerin iktidarlarının desteklenmesinde, anti-demokratik baskılarda ve her türlü acıda paylarının olmadığını söylemek mümkün değil kuşkusuz.

Başta Kissinger olmak üzere Brzezinski’nin görüşlerini destekleyen teorisyenler Avrasya’da ABD dışında başka güçlerin yükselmesine izin verilmesi durumunda ileride hem ekonomik hem askeri gücün ABD’nin elinden çıkacağını iddia etmişlerdir.

Kissinger, dünya hala ısrarla yeni bir düzen arayışında olsa da, neredeyse dört yüzyıl önce Almanya’nın Vestfalya bölgesinde gerçekleştirilen bir barış konferansında tasarlanan çalışmadan beri gerçek anlamda bir dünya düzenin hiç var olmadığını söylemişti.

Ama nasıl yeni bir dünya düzeni? 

***

Şu ahir ömrümde ben de dünyanın değişimine tanıklık edebileceğim bir dönem yaşar mıyım acaba diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Çocukluğum, gençliğim Soğuk Savaşın travmatik ortamında geçti. Yahu, geçti mi acaba derken bir yenisi ile burun burunayız.

“Soğuk savaş”, soğuk nevale!

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında dünya olaylarını jeopolitik kavramları ile açıklamak çok yaygın hale geldi

Ancak insanı merkezine oturtmayan bütün teorik söylemlerin ne derece doğru olduğunu tartışmak gerekir.

Yalnız insanı değil, doğayı, bütün canlıları da içine dahil etmeyen, merkezine koymayan bütün yaklaşımları…

***

Bence 20. Yüzyıl, insanlık tarihi açısından iki büyük savaşı ile ve arkasından gelen Soğuk Savaşı ile pek hayırla anılacak bir yüzyıl değil.

Kissinger için de 100 yıllık uzun yaşamıyla 20. Yüzyılın önemli simgelerinden ve mevcut durumun müsebbiplerinden biriydi demek mümkün sanırım.

Şimdilerdeyse her ne kadar karanlık günler yaşıyor olsak da herkes, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye sıkça konuşuyor.

Evet, bir şeyler değişecek. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Vladimir İvanoviç, “Bu adam olmasaydı belki de şu an, çoktan farklı bir gerçeklikte yaşıyor olabilirdik,” diyor.

“Yani…Belki,” diyorum.

Oscar Wilde, “Bazı insanlar dünyayı ancak terk ederek geliştirir,” demiş.

Bakalım. Yaşayıp göreceğiz.