Moskova

Moskova
Pyotr Çaykovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pyotr Çaykovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2018 Cumartesi

Çaykovski’nin müdavimleri



Samih Güven




Pyotr İlyiç Çaykovski (1840-1893) aralarında Kuğu Gölü’nün de bulunduğu birçok ünlü eserin yaratıcısı olan Rus besteci. Zaman zaman eserlerinde de hissedilen hüzünlü bir hayat hikayesi var. Yaşadığı dönemde, özel yaşamı, tercihleri, müzik anlayışı gibi konularda hayli tartışmalar olmuş. Ama bugünden bakan bizler için geriye şu kalıyor sadece: eserlerinin gücü ve evrensel kültür birikimine yaptığı katkı. 

Bazı istatistiklere göre Çaykovski örneğin 2017 yılında dünya genelinde eserleri en çok icra edilen altı büyük besteciden biri. Diğer besteciler, Mozart, Beethoven, Bach, Schubert ve Brahms.

İşte böylesine önemli bir besteci olan Çaykovski’nin adına Moskova’da Tverskaya Caddesinde ünlü bir konser salonu var. 1921 yılında yapılmış olan Çaykovski Konser Salonu, Moskova'nın önde gelen senfoni orkestraları, solistleri, korolarının performans sergilediği önemli bir mekan. Dünyaca ünlü piyanistler, şefler, kemancılar, şarkıcılar, senfoni ve oda orkestraları da burada sahne alıyor.

Salonun son derece etkili akustiği yanında iç mimarisi de ilginç. İçerideki boşluğun şeffaflığı ve ferahlık veren tavan dikkat çekici. Antik Yunan tiyatrolarındaki gibi sahneye eşit ve adil bir bakış sağlayan mütevazı koltuklar söz konusu. Oval sahne ise gösterişsiz ama hakim bir ışıkla aydınlanıyor. Salon 1500’ün üzerinde seyirci kapasitesine sahip ve genelde koltukları boş kalmıyor.

Geçenlerde salonun girişinde arkadaşımı bekliyorum. Moskova Devlet Akademi Senfoni Orkestrası Çaykovski’nin bazı eserlerini icra edecek. Biletler bende olduğu için girişte duruyorum ve gelenleri gözlemliyorum ister istemez. Yine aynı şeyi düşünüyorum: müdavimleri. Yaklaşık yüzde yetmişi kadın ve büyük bölümü de 40-70 yaş aralığında. Yani Moskova’da klasik müzik gösterilerinin en önemli mekanına orta yaşın üzerindeki kadınlar rağbet gösteriyor. Bu ölçebildiğim bir şey değil ama bir gözlem sadece.

Çaykovski Salonunda tek tük yabancılar da oluyor. Moskovalılar gördükleri yabancıları biraz ilgi ve biraz da memnuniyetle süzüyor. Bir konserde olmanın, kendilerine böyle bir vakit ayırmanın tatlı huzuru içindeler. Hepsi özenle giyinmiş. Son derece dikkatle ve sessizce izliyorlar konseri. Öksürüklerini bile araya saklıyorlar. Aralarında konuşanını göremezsiniz. Nerede ne kadar alkışlanması gerektiğini biliyorlar. Ama asıl ilginç olan son bölüm. Konser bittiğinde alkışlama seansı neredeyse yarım saat sürüyor. Orkestra şefi sahneyi birkaç defa terk edip yeniden geliyor. Alkışlar dinmiyor. Bundan oldukça mutlu olan şef programda yer almayan kısa performanslar armağan ediyor seyircilere. Çiçeklere boğuluyor sanatçılar.

Müdavimler mutlu. Yavaşça, acele etmeden yöneliyorlar çıkışa. Merdivenlerden giyim kuşamına özenmiş, yeni konserleri düşünen kadınlar iniyor ve şehrin kalabalığına karışıyor sessizce.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Çaykovski’nin kuğuları, sanatı ve özel hayatı






Koltuğa yığılmış sanki üzerimdeki ağırlıktan kurtulmak için tembel bir merakla televizyon kanallarına bakıyorum.

Sıkıcı... Sıkıcı... Sıkıcı...

Geç... Geç... Geç...

Bir dakika!

“Kuğular” değil mi o?

Evet, öyle...

Tarihin en önemli bestecilerinden biri olan Pyotr Çaykovski’nin ünlü “kuğuları”...

Kuğu Gölü Balesi...

O kanalda duruyorum.

İzlerken dalıp gidiyorum.

Karşımdaki mükemmel estetik bazı anılarla, anılar da karmaşık düşüncelerle yer değiştiriyor.

*      *      *
Rusya'da yaşadığım yıllarda, ne zaman televizyonunda Kuğu Gölü gösterilse irkilirdik. 

Acaba bir şey mi oldu?

19 Ağustos 1991'de Gorbaçov'un devrildiği darbe girişimi sırasında, tanklar Moskova caddelerine çıktıklarında Rusya devlet televizyonu hiç ara vermeden Kuğu Gölü’nü yayımlamıştı.

“Kuğular”, Ekim Devrimi'ne de, Stalin, Hruşçov ve Brejnev dönemlerine de tanıklık etmişti. İktidarlar, halkın moralini yükseltmek için nedense hep bu eserin sergilenmesine öncelik verdiler. Rusya'nın iç savaştan henüz çıktığı 1920'lerde de, İkinci Dünya Savaşı’nın salvo ateşi altında da...

Lenin hariç bütün Rusya liderlerinin Kuğu Gölü’nü çok sevdikleri söyleniyor. Lenin ise “düşünmeyi ve çalışmayı zaafa uğrattığı için” Çaykovski'nin müziğini “fazlaca burjuva” bulur ve evde kız kardeşlerinin yorumladıkları Beethoven'in Appassionatave Ay Işığı Sonatı’nı dinlemeyi tercih edermiş.

*      *      *
Kremlin, Kuğu Gölü'nü güçlü bir devlet sembolü ve protokol unsuru haline getirmişti. Bale, her zaman Moskova'yı ziyaret eden yabancı devlet adamlarına ve politikacılara izlettiriliyordu.

ABD'nin eski Moskova Büyükelçilerinden Llewellyn Thompson, 7 yıllık görev süresi içinde Kuğu Gölü'nü tam 132 kez izlemiş ve ne zaman bir Sovyet yöneticisinin ruh halini öğrenmek istese, o kişiyle Kuğu Gölü'nün antraktında görüşerek merakını gidermeye çalışmış.

Kuğu Gölü, aynı zamanda önemli yas seremonilerinin değişmez fon müziği oldu. Brejnev'in, Andropov'un, Çernenko'nun cenazeleri bu müzik eşliğinde kaldırıldı.

*      *      *
Garip. Çok garip.

Çünkü Kuğu Gölü, ölümün ve siyasetin değil, hayatın ve sanatın yansımasıdır. O bir aşk öyküsüdür aslında.

Evliliğe henüz hazır olmamasına rağmen, onuruna verilen baloda annesinin dileğiyle bir eş seçmek dayatmasıyla karşı karşıya kalan Prens Siegfried ile avlanmak üzere gittiği gölde, büyücü Rothbart’ın kuğu şekline soktuğu Prenses Odette arasındaki aşkın ve bu aşk sayesinde büyünün yok edilerek sevenlerin kavuşmasının öyküsüdür. Aynı zamanda iyi ile kötünün, aydınlık ile karanlığın mücadelesidir.

Kuğuları, daha doğrusu kuğuların müziğini ve estetiğini keşfeden Çaykovski’nin, bu eseri yaratırken, Rus masallarıyla ve özellikle de Puşkin'in Çar-Sultan’ından dizelerle beslendiği söylenir.

Kuğu Gölü ilk kez 4 Mart 1877’de, Bolşoy Tiyatro’da sahnelenmiş, sonrasında dünyanın her yerine yayılmış, neredeyse bütün bale sahnelerini fethetmiş bir eserdir.

*      *      *
Bir de Çaykovski'yi düşündüm “kuğular”ı izlerken.

1893'te, 53 yaşında ölürken arkasında 80'i aşkın eser (Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran bale müzikleri, Yevgeni Onegin ve Maça Kızı operaları, piyano konçertoları, senfoniler, oda müziği vs.) bırakan büyük dehayı.

Bazen dünyanın ve tarihin kimi ünlüleri bugünkü Türkiye’de yaşasalardı nasıl olurdu diye hayal kurmaya çalışırım.

Mesela, Çaykovski aramızda olsaydı?..

Siyasetten sanata kadar her alanın uzmanı olan “büyüklerimiz” ne derdi onun için acaba?

Müziğini “gıy-gıy” ya da “kapı gıcırtısı” olarak adlandırıp bize aynı dönemde yaşamış Türk bestecileri mi örnek gösterilirdi? Söz gelimi, Hacı Arif Bey'i, Tanburi Ali Efendi'yi, Zekai Dede Efendi'yi, İbrahim Efendi'yi veya Hamparsum Limoncuyan'ı. Ah, affedersiniz, o sonuncusu - malum nedenden - olmazdı.

Çaykovski'nin dinle ilişkisini, hem durmadan İncil okuyup hem de eleştirmesini kınarlardı muhtemelen.

Fazla dil bilmesi ve çok okuması da (kişisel kütüphanesindeki kitap sayısı Külliye’deki oda sayısından fazlaydı) herhalde iyiye işaret olmazdı.

Müzik ve sanat alanında bir aktivist sayılması ve daha beteri, bir ara gazetecilik yapması da (müzik yazarı ve eleştirmeni olarak), Çaykovski'nin kötü puan hanesini kabartırdı.

Ama en büyük felâket bambaşka yerdeydi.

*      *      *
Büyük besteci, küçük yaştan son nefesine kadar eşcinseldi.

13 yaşındayken erkek lisesinde ilk ilişkisini yaşadı. Sonra buna sayısız macera eklendi.

Bir ara karşı cinsle ilişki kurarak kendini değiştirmeyi denedi. Ancak 25 yaşındayken tanıştığı Belçikalı şarkıcı Désirée Artôtonun yoksulluğuna bakarak yüz vermedi.

37 yaşındayken eski bir öğrencisiyle yaptığı evlilik ise fiilen birkaç hafta sürdü. Eşi Antonina Milyukova ile resmen ayrılamadı. Çeşitli erkeklerden çocuklar doğuran kadın, sonradan akıl hastanesine düştü.

Bir de yıllarca kendisini maddi açıdan destekleyen, 11 çocuk annesi, zengin bir dul olan Nadejda von Meck vardı. 14 yıl boyunca hiç bir araya gelmeden birbirlerine 1200'ü aşkın mektup yazdılar. Çaykovski'den 9 yaş büyük olan Nadejda, görüşmemelerini şart koşmuştu.

Ölümü ani oldu. Koleradan dendi. Kimileri de intihar olduğunu, belki de ünlü bestecinin Saray'a yakın bir erkeği taciz etmesi sonucu intihara zorlandığını iddia etti.

*      *      *
“Yeni Türkiye”de yaşasa Çaykovski'nin hali nice olurdu, bilemiyorum.

Ama eşcinsellik o dönemde Rusya'da da kolay değildi.

Ancak her şeye rağmen iktidar sanatçıya sahip çıktı.

Rusya'da hâlâ Çaykovski'nin adını taşıyan kent, meydan, cadde ve kurumlar var.

Bir anekdotla bitirelim.

Yine bir erkeği taciz ettiği gerekçesiyle Çaykovski'yi Çar III. Aleksandr'a şikâyet etmişler.

Canı sıkılan Çar şöyle cevap vermiş:

- Kesin yakınmayı! Rusya’da çok popo var, ama Çaykovski tek!..