Moskova

Moskova
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa

 


M. Melih Güneş: “Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı.” | Metin Celâl

Ağustos 2, 2026

 

Kaynak: Edebiyathaber.net

 

Edebiyat Haber, geçtiğimiz günlerde önemli bir soru sordu; “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sonra da aynı başlıkta cevabı verdi; “Moskova’daki edebî mirasın geleceği belirsiz” Haberin sonunda da net olarak talebi belirtti; “Nâzım Hikmet’in son evi, yalnızca bir apartman dairesi değil; iki ülkenin ortak kültürel hafızasının simgesidir. Bu evin ve içerdiği edebî mirasın gelecek kuşaklara güvenceyle aktarılması için uluslararası iş birliğiyle kalıcı bir koruma modeli oluşturulmalıdır.” (https://www.edebiyathaber.net/nazim-hikmetin-son-evi-neden-hala-muze-degil-moskovadaki-edebi-mirasin-gelecegi-belirsiz).

 

Moskova’ya giden edebiyatla, şiirle ilgili hemen her vatandaşımız Nâzım Hikmet’in mezarını ziyaret etmek ister. 2011’de Moskova Kitap Fuarı’na gittiğimizde, bizim de ilk hedefimiz Nâzım Hikmet’i ziyaret etmek olmuştu. Maalesef, bu ziyaret gerçekleşememiş, mezarlığın girşinden dönmüştük. Fuarda Türkiye standını ziyarete gelen gazeteci Suat Taşpınar, daha önce varlığını bilmediğimiz Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nden söz edince İstanbul’a dönerken bu kütüphaneyi ziyaret etmek istemiştik. 3 Haziran 2024’ten beri bu kütüphane Nâzım Hikmet Kültürevi olarak hizmet veriyor.

Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nin bulunduğu mahallede Nâzım Hikmet’in son evinin bulunduğunu öğrenince orayı da görmek istedik. Çünkü ev hakkında yazılanlardan eşi Vera’nın evde yaşamaya devam etmesine rağmen evi ve Nâzım Hikmet’in eşyalarını olduğu gibi koruduğunu biliyorduk. Vera Tulyakova Hikmet’in 2001’dek vefatından sonra ev kızı Anna’nın korumasındaymış. Anna Stepanova arandı, bulunamadı. Evi göremedik. Apartmanın kapısının önünde, Nâzım Hikmet’in orada yaşadığını belirten büyük şiltin altında fotoğraflar çektirdik ve uçağa yetişmek için yola çıktık. Havaalanı yolunda da Nâzım Hikmet’in evinin olduğu gibi korunması gerektiğini konuştuk. Bunun da yolu kuşkusuz evi müze haline getirmektir.

Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra eşi Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nin evidir” düşüncesi ile benzersiz, yaşayan bir müze yaratmış ve kendisi bu müzenin fahri mihmandarı olmuş. Onlarca yıl evi görmek isteyen konukları misafir etmiş. Bu konuklardan biri de Melih Güneş olmuş. Vera Tulyakova Hikmet ile tanışmaları dostluğa dönüşmüş. Defalarca evde konuk olmakla kalmamış, “Nâzım Hikmet Araştırmacısı” olmuş. Nâzım Hikmet’le ilgili, özellikle Moskova’daki yaşamının izlerini süren birçok araştırma yaptı, kitaplar yayınladı, sergiler açtı Melih Güneş. Bu çalışmalarıyla da çeşitli ödüller aldı. Son ödülü de “2026 Nâzım Hikmet Dostluk Ödülü” oldu. Edebiyat Haber’in çağrısını okuyunca hemen aklıma Melih Güneş geldi ve Nâzım Hikmet’in evinin durumunu ve “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sorusunu sordum.  

 

Moskova’daki eve ilk ne zaman gittin ve evde neler vardı?

1990 başı olmalı. Zaman içinde elbette bazı eşyaların yeri değişmiş ya da yenilenmiş olabilir ama her şey yerli yerindeydi. Vera Tulyakova büyük bir bilinçle korumaya özen göstermişti. Aynı özeni kızı da senelerce sürdürdü.

Evin fotoğraflı veya yazılı envanterini çıkardın mı? Yazılı veya fotoğraflı bir liste mevcut mu?

Hemen hemen her belgenin, dosyanın, objenin hem fotoğrafları hem taranmış kopyaları var. Kendi olanaklarımla bizzat ben çektim, taradım. Hatta tüm evin ölçülerini bile almıştım, gerekebilir diye. Ölçüleri aldığımda Vera Tulyakova sağdı, ben de genç bir mimardım. 36 yıl akıverdi.

 

2008’de Yapı Kredi’de açılan “Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu…” Sergisi, Nâzım ile Vera’nın birlikte yaşadığı evdeki nesnelerden oluşturulmuş, sergide Vera’nın giysi ve kişisel eşyaları da yer almış. Sergiden sonra bu malzeme nereye gitti?

Açıkçası o sergi döneminde çok umutlu ve heyecanlıydım. Gün ışığına çıkan onca belge vs için belki uzmanlardan oluşan bir komisyon kurulur diye bile düşünmüştüm. Olmadığı gibi tüm eşyalar da gerisin geri Moskova’ya gönderildi.

 

2019’daki “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisinin açıklamasına göre Nâzım’ın Moskova’daki çalışma odasından kitapları ve daktilosunu getirmişsin ve bunları “geri gitmemek üzere Türkiye’ye getirdiğini” açıklamışsın.  Kitaplar ve daktilo sende mi, yoksa bir vakfa ya da kuruluşa mı devredildi?

Kitapları, daktiloları ve başka değerli şeyleri de o dönemde getirdim ve halen benim korumamda, bana “emanet”ler. Rusya’daki Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ndeki Nâzım Hikmet Fonu’nda neler olduğunu, nasıl korunduğunu ve gerektiği zaman nasıl paylaşıldığını bildiğim için ister istemez öyle bir kurumla kıyaslıyorum. Böyle olunca da Türkiye’de bunları devredebileceğim bir kurumun henüz olmadığını düşünüyorum.

 

İstanbul Nâzım Hikmet Vakfı’nın Anı Odası’nda Vera Tulyakova’nın bağışları olduğu söyleniyor. Bu bağış Moskova’daki son evden mi geldi? Neler bağışlandığını biliyor musun?2008 veya 2019 sergilerinden sonra vakfa geçen malzeme oldu mu?

Elbette biliyorum, Abidin Dino ve Avni Arbaş eserlerine kadar tek tek de sayabilirim neler olduğunu, Vera Tulyakova’nın ne zaman bağışladığını. Hatta bunlardan ikisinin Rusya Kültür Bakanlığı’ndan gerekli yurtdışı çıkış izinlerini ben çıkarmıştım Moskova’dayken ve Vera Tulyakova elleriyle getirmişti İstanbul’a. Bunlar Vera Tulyakova için “evin aziz anısını” İstanbul’da yaşatmanın yollarından biriydi. Son olarak, on yıl kadar önce Şişli’deki “Anı Odası”nın açılışında kızı Anna Stepanova’nın ödünç verdiği takım elbiseyi de vakfa bizzat ben teslim ettim (Şimdilerde büyük bir Nâzım Hikmet sergisine hazırlanıyorum, bu elbiseyi sergiye dahil edemedim mesela, ne yazıktır ki.). Nâzım Hikmet’in Anjel Açıkgöz’e hediye ettiği bir dikiş makinasının vakfa bağışlanmasını da ben sağlamıştım.

 

Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Vera Tulyakova evdeki arşivin çok önemli bir kısmını, vefatın akabinde arşivin bünyesinde oluşturulan Nâzım Hikmet Fonu için Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ne bağışlamış durumda. Neredeyse yarı yarıya diyebilirim. Listesi bende var.

 

24 Numaralı Kütüphane bugün Nâzım Hikmet Kültür Merkezi olarak çalışıyor ve sürekli sergiler düzenliyor, diye bir bilgi var, bu bilgi doğru mu? Doğru ise sergide hangi nesneler, belgeler var. Buraya Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Melih Güneş: Sergiler, etkinliklerin bir parçası. Kültür Merkezi esas olarak gençlerin toplandığı Nâzım’ı konuştuğu, Türk edebiyatını öğrendiği bir yer halinde şimdi. Moskova’daki Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın öncülüğü ve büyük desteğiyle kuruldu. Elbette ben de tüm arşivimi, bilgimi seferber ettim, çok güzel bir anı odası yapıldı. Merkez için özel sanat üretimleri yapıldı (Aykut Genç, Ethem Onur Bilgiç ve Sedat Girgin’in eserleri). Anna Stepanova büyük bir cömertlikle evindeki şifonyeri ve annesiyle Nâzım Hikmet’in birer kostümünü, kravat vs. süresiz ödünç verdi.

 

Moskova’daki evde nelerin kaldığını biliyor musun? Evdeki mevcut eşyaların envanterini çıkarmak için çalışma yapıldı mı?  Bu eşya ya da belgelerin akıbeti nedir?

Melih Güneş: Hepsini biliyorum, son ziyaretimde her şey ellerimle nereye koymuşsam oradaydı. Şu an için pek çoğu büyük bir Nâzım Hikmet sergisi-etkinliği için Türkiye’de, Nâzım Hikmet’in halkının ziyaretini bekleyecek.

 

Bütün bu malzemeyi tek bir kamu koleksiyonunda ya da müzede toplama girişiminiz oldu mu?

Kişisel çabalarımla görüştüğüm kişi ve kurumlardan bir sonuç alamadım.  Belki araştırmacılara yönelik bir “Nâzım Hikmet Merkezi” talebim çok ve yersiz bulunuyordur, lakin Rusya’da gördüğüm bu.

 

Moskova’daki evi müze yapmak mümkün mü?

Evin bir apartmanda ve üst katlarda olması müze için zorlaştırıcı sebeplerden ve içinde yaşayanları da artık rahat bırakmak lazım. Peredelkino’daki kır evi müzeye daha uygun ama orada da başka mülkiyetler söz konusu. Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı diye düşünüyorum. Komşusu Pasternak’ın aynı mahalledeki müzesiyle de anlamlı olacaktır. Üstelik Nâzım’ın Peredelkino’da yaşadığı evin ilk sakini de Boris Pasternak. Bir aksilik olmazsa, Peredelkino’da bir Nâzım Hikmet heykeli projesi de gündemde, heykeltraşıyla yüz yüze görüştüm, o da çok heyecanlı.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Sekiz Rus romanı, İngiltere'nin en iyi 100 kitabı listesine girdi.


 

Kaynak: https://dzen.ru/

 

İngilizce olarak yayımlanan en iyi yüz roman listesinde Rus yazarların sekiz eseri de yer alıyor.

Bu değerlendirme, ünlü İngiliz yayın organı The Guardian tarafından derlenmiştir.

Bu liste, sürgündeki yazarların İngilizceye çevirdiği kitapları ve klasik eserlerin çevirilerini içermektedir. Sıralama, eleştirmenler, edebiyat bilimcileri ve yazarlar da dahil olmak üzere 172 uzmanın görüşlerine dayanmaktadır.

Her katılımcı kendi on eserlik listesini oluşturdu ve nihai sonuç, kitapların uzmanların kişisel sıralamalarında aldığı yer ve bahsedilme sayısına göre belirlendi.

Organizasyon yetkilileri, çağdaş edebi tercihlerin değişmekte olduğunu belirtti. Örneğin, listedeki kadın yazar sayısı, yüzyılın ilk on yılına kıyasla önemli ölçüde arttı.

Leo Tolstoy, Rus yazarlar arasında en üst sıralarda yer aldı: Anna Karenina romanı altıncı, Savaş ve Barış ise yedinci sırada yer aldı.

Vladimir Nabokov'un İngilizceye çevrilmiş iki eseri listede yer alıyor: Lolita 25. sırada, Soluk Ateş ise 29. sırada.

Fyodor Dostoyevski'nin eserleri de listeye girdi: "Karamazov Kardeşler" 28. sırada, "Suç ve Ceza" ise 69. sırada yer aldı. İlk 100'de ayrıca Mihail Bulgakov'un "Usta ve Margarita"sı (66.) ve Vasili Grossman'ın "Hayat ve Kader"i (91.) de yer aldı.

24 Ekim 2025 Cuma

Nobel ödüllü Ivan Bunin'in mutlaka okunması gereken 5 eseri


Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

İvan Bunin, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk Rus ve önde gelen "beyaz" göçmen yazarlardan biridir.

Aleksandra Guzeva, mutlaka okunması gereken 5 eserini yazmış:

 

1. San Francisco'lu Beyefendi  (1915)

Adı bilinmeyen zengin bir beyefendi, Atlantis adlı bir gemiyle İtalya'ya seyahat etmektedir. Capri'ye vardığında aniden ölür ve bedeni, ne yapacağını bilemeyen ailesi de dahil olmak üzere herkes için bir yük haline gelir. Sorunun çözümü, zengin beyefendinin kendisini hiç etkilemeyecektir.

Bunin'in çağdaşı eleştirmen Abram Derman şöyle yazmıştır: "Çehov'un yaratıcılığının sona ermesinden bu yana on yıldan fazla zaman geçti ve bu süre zarfında, Leo N. Tolstoy'un ölümünden sonra yayınlanan her şeyi saymazsak, Rus dilinde  San Franciscolu Beyefendi öyküsüne güç ve anlam bakımından eşit bir sanat eseri ortaya çıkmadı ."

 

2. Mitya'nın Aşkı  (1924)

Bu erotik hikâye, öğrenci Mitya ve aşık olduğu, oyuncu olmak için okuyan Katya'yı konu alıyor. Olgunlaşan Katya, onun çocuksuluğuna gülüyor. Mitya, onun tutkusu ve kıskançlığı yüzünden kıvranıyor ve kendini daha iyi anlamak için Moskova'yı terk edip kırsala yerleşiyor. Ancak, en hafif tabirle, orada da her şey pek yolunda gitmiyor. Bunin'in arkadaşı filozof Fyodor Stepun, yazarın bu hikâyede "her insan aşkının ardındaki trajediyi ortaya çıkardığını" yazmış.

 

3. Lanetli Günler  (1925-26)

Bolşevizmi kabul etmeyen ve İç Savaş'ta Beyazları destekleyen Bunin, 1920'de Rusya'dan Fransa'ya göç etti.  Rusya tarihinin bu çalkantılı ve karmaşık dönemini yansıtan Lanetli Günler adlı günlüklerinin bir kısmı, Paris'teki bir Rus göçmen gazetesinde yayımlandı. Eser, Bolşeviklere karşı nefret ve devrime karşı hayal kırıklığıyla dolu olduğu için SSCB'de perestroyka'ya kadar yayımlanmadı. "Ancak birçok insan devrimin, her zaman sıradan insanların eline geçen, yer değiştirmeyle ilgili kanlı bir oyun olduğunu biliyordu, hatta bir süre yönetim tahtında oturup eğlenmeyi ve öfkelenmeyi başarsalar bile, sonunda eskisinden daha kötü bir duruma düşeceklerdi," diye yazıyor Bunin  Lanetli Günler adlı kitabında.

 

4. Arseniev'in Hayatı  (1927-1933)

Bunin'e göre, 1930'da Paris'te yayımlanan bu roman, kendisine "klasik Rus nesrinin geleneklerini mütevazı ustalıkla geliştirmesi" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandırmıştır.

Roman, Aleksey Arseniev'in çocukluğunu ve ergenliğini ve Lika'ya olan aşkını anlatıyor; Lika bu aşka babasının karşı çıkıyor. Kız Arseniev'den kaçıyor, ancak Arseniev onu bulmaya çalıştığında babası nerede olduğunu söylemiyor. Tıpkı  Mitya'nın Aşkı gibi,  hikâyelerinizin sonsuza dek mutlu sonla bitmesini istiyorsanız bu kitabı okumamalısınız.

Roman, hem mekânlar hem de karakterler açısından birçok otobiyografik unsur içeriyor; özellikle de kahramanı Bunin gibi, Varvara adında bir kadınla evlilik dışı bir ilişki yaşamış olması gibi. Yazar Konstantin Paustovsky,  Arseniev'in Hayatı'nı  dünya edebiyatının en muhteşem eserlerinden biri olarak nitelendirmiştir.

 

5. Karanlık Caddeler  (1938-1946)

Karanlık Caddeler koleksiyonunun en ünlü öykülerinden biri, gizemli bir aşk ilişkisini ve iki genç zenginin sessiz gece buluşmalarını konu alan "Paskalya Pazartesisi"dir. Büyük Perhiz'in ilk günü olan Paskalya Pazartesisi'nde, genç kadın kahramana ilişkilerinin bittiğini ve ayrılacağını söyler. İki yıl sonra, kahraman onun Moskova'daki bir manastırda rahibe olduğunu öğrenir.

Bunin,  Karanlık Caddeler'i  en iyi eserlerinden biri olarak değerlendirdi. Hikâyeler birçok kez sinemaya ve sahneye uyarlandı ve Rus okullarının müfredatında yer alıyor. Derlemenin ilk hikâyesi 1938'de New York'ta yayınlandı ve geri kalanı II. Dünya Savaşı sırasında Paris'te yazıldı. 

21 Eylül 2025 Pazar

Nabokov'un Lolita'sı 70 yaşında

 


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Vladimir Nabokov'un edebiyat dünyasında hem büyük bir skandal hem de derin bir hayranlık yaratan başyapıtı Lolita'nın ilk kez yayımlanmasının üzerinden tam 70 yıl geçti. Roman, ilk defa 15 Eylül 1955'te Paris'te İngilizce olarak yayımlanmış ve bizzat Nabokov tarafından 1960'larda Rusçaya çevrilmişti. Romanın ilk Türkçe yayını ise 1959 tarihli. 

Uzun yıllar boyunca pek çok ülkede yasaklı kalan eser, Rusya'da nihayet 1989'da basılabilmişti. Bugün ise roman hem düzenli olarak yeniden basılıyor hem de akademik çevrelerde yakın okumalara konu olmaya devam ediyor. 

Eser, birçok okuyucu tarafından yalnızca tartışmalı ilişkiye odaklanılarak okunsa da, Nabokov'un niyeti çok daha katmanlı bir anlatı sunmaktı. Lolita, aynı zamanda, yapay bir dünyada, bir öğretmen ve öğrencisi arasındaki ilişkiler ağı içinde geçen bir yetişkinlik hikâyesi olarak da okunabilir. Ana karakter Humbert Humbert, kitaplar, monografiler ve makalelerle dolu, yarı gerçek yarı kurgusal bir gerçeklikte yaşar, edebiyat kuramı onun için gerçek dünyanın yerini alır ve davranışlarını şekillendirir. Roman, bu haliyle, edebiyatın kendisiyle ve okur-yazar ilişkisiyle hesaplaşan bir üstkurmaca özelliği taşır.


 

(İlk Türkçe baskının kapağı. Nabokov ısrarla kapakta kız çocuk resmedilmemesini istemişti.)

Romanın temel çatışması günümüzde farklı bir perspektiften de okunabilir: Kahramanların, yalnızca gerçek olanların değil, aynı zamanda kitaplardan öğrenilen edebi stereotipleri de aşması mümkün müdür? Humbert, Lolita ile olan ilişkisinde edebi kalıpları yeniden üretmek istemez, bu, kızın bir üniversite öğrencisi ol(a)mamasıyla somutlanan olay örgüsüne de yansır. Nabokov, burada alaycı bir şekilde, "profesör-öğrenci romanı" geleneğiyle de oynar, çünkü görünürdeki ideal ilişki, bir öğretmenin değil, bir oyun yazarının müdahalesiyle paramparça olur. 

Nabokov'un bu karmaşık oyunu kurmasının ardındaki neden, büyük olasılıkla, Humbert'in kendine çizdiği derin ve samimi duyguların gerçekliğini sorgulatmaktı. Lolita, güvenilmez bir anlatıcının ağzından (unreliable narrator) tutku, pişmanlık, yanılsama ve edebiyatın doğası üzerine zamansız bir çalışma olarak varlığını sürdürüyor. Okuyucu, 70 yıl sonra bile, Humbert'in hislerinin ne kadar "gerçek" olduğu ve bunlarla ne yapılması gerektiği sorusuna kendi cevabını aramaya devam ediyor.

2 Eylül 2025 Salı

Ahmet Ümit’le Literaturnaya Gazette’de Rus okurlar için yapılmış bir röportaj

 


Ahmet Ümit’le Rusya’nın en eski, en prestijli edebiyat dergilerinden biri olan Literaturnaya Gazette’de Rus okurları için Kanshaubiy Miziev'in  İstanbul’da gerçekleştirdiği bir röportaj.

Kaynak: https://lgz.ru/

Ahmet Ümit: “Bir insanı anlatmak için edebiyata ihtiyaç vardır…”

 

Ahmet Ümit, şu anda Türkiye'nin en popüler, en çok aranan ve en çok okunan, hatta modern bir ifadeyle en çok desteklenen Türk yazarlarından biri.

Ancak uluslararası alanda da ünlenmeye başladı bile; yazarın romanları 25 dile çevrildi. Örneğin, 2014 yılında Türkiye Elektrik ve Elektronik Cihaz ve Hizmetleri İhracatçıları Birliği'nin "Kitapları Yurt Dışında En Çok Satılan Yazar" kategorisinde "İhracat Yıldızları" ödülüne layık görüldü.

Rus okurların ve büyük olasılıkla çevirmen ve yayıncıların henüz Ahmet Ümit'i keşfetmediğini düşünüyorum. Daha da ilginci, gecikmeli de olsa, Türk Conan Doyle/Dan Brown ile keyifli bir tanışma yaşayacak olmaları.

Bana göre, ilk eserlerinde ve televizyon dizilerinde yaygın olan salt polisiye türünden giderek uzaklaşarak, kalıcı bir kahramanla -Komiser Nejat- daha sonraki romanlarında polisiyeyle birlikte sunduğu tarihsel, bilimsel derinlikli, olay örgüsü ve kahramanlarının karmaşık psikolojik imgeleriyle, politik ve felsefi görüşleri de dahil olmak üzere, Türkiye'de bazılarının ona taktığı isimle "Türk Dan Brown"nuna dönüştü.

Bu buluşma Rus okuyucu için ilginç olabilir, çünkü şair Nikolay Uşakov'un dediği gibi: "Sessizlik ne kadar uzunsa, konuşma da o kadar şaşırtıcıdır."

Ahmet Ümit'le İstanbul'un kalbi Beyoğlu'ndaki ofisinde buluştuk.

Bu arada Rusya Başkonsolosluğu da burada, İstiklal Caddesi üzerinde. Ahmet, İstanbul'un bu eski semtindeki her taşı, her köşeyi bilir. Osmanlı döneminden kalma eski bir evdeki ofisi de buradadır; ofisten sonra sohbetimize devam ettiğimiz en sevdiği kafe olan Lades ve kitaplarının satıldığı, müşteriler geldiğinde imzaladığı kitapçı da buradadır. "Beyoğlu'nun En İyi Kardeşi" adlı romanı bu semti konu alır. Uzun zamandır tanıdığım Ahmet Ümit'le sohbetimize, birçok dile çevrilmiş olmasına rağmen Rusya'da hâlâ pek tanınmadığı yorumuyla başladık. Soruyu bu kadar kesin bir şekilde sorduğum için bana sitem etti: "Neden olmasın? Rus okuyucularla tanıştım.* Kitaplarımdan biri olan Masal Kutusu Rusça'da yayımlandı bile." Ben de gülümseyerek cevap verdim: "Kesinlikle! Bu, Komiser Nevzat'ın soruşturmasına malzeme olurdu: Bu, onu bu masal kutusunu açmaya ve sizin gerçek yüzünüzü göstermeye yöneltirdi - bir hikaye anlatıcısı değil, bambaşka bir türün yazarı - polisiye-psikolojik-tarihsel bir yazar."

Ahmet'le uzun aralarla görüşüyorum; yeni bir roman yazdığında, kendini kır evine kapatıp, ortalama iki yılda bitirdiği yeni eserine odaklanıyor. Ancak bu tür çalışma günlerinde ve aylarında bile kaçırmadığı şey, yurt içi ve yurt dışındaki okuyucularıyla buluşmaları. Ahmet'le, edebi faaliyet hakkında alenen düşünmediği, hatta belki de gizlice kendi kendine düşündüğü bir dönemde tanıştım. Ondan, bir zamanlar, birçok akranı gibi, siyasi hareketlerin yörüngesinde olduğunu, kendini bir devrimci olarak gördüğünü duydum; bu bana, ülkemizin tarihinin uzak yıllarının, hâlâ "devrim öncesi" dediğimiz bir dönemin yankısı gibi geldi. Türkiye için zorlu 70-80'lere dair anıları, filmin ikinci kahramanının büyük Türk şairi Nazım Hikmet olduğu "Merhaba Güzel Ülkem" adlı belgesel-sanatsal filmin temelini oluşturdu.

 

- Ahmet, soru benim için değil, Edebiyat Gazetesi okuyucuları için: Ne zaman yazmaya başladınız? Birçok yazar gibi, düzyazıya yumuşak bir geçişle lirik eserlerle mi başladınız, yoksa hemen kısa öyküler ve romanlar mı yazmaya başladınız?

- Elbette, lirik şiirler de vardı, gerçi ben bile onları ciddiye almıyordum. İlk edebi girişimlerim devrimci faaliyetlerimle bağlantılıydı. 1980'de Türkiye'de bir askeri darbe oldu ve biz Türk komünistler rejime karşı yeraltı mücadelesi yürüttük. Afiş asma operasyonu sırasında polis bazı yoldaşlarımı tutukladı ve ben kaçmayı başardım. Parti liderime bu eylem hakkında bir rapor yazdım ve bana romantik olduğumu, bunun bir roman için daha uygun, ama kesinlikle bir rapor olmadığını söyledi. Kıdemli yoldaşım, farkında olmadan, içimde edebi faaliyet arzumun ilk filizlerini yeşertti. Ve bu "rapor" sonunda, sizin de dediğiniz gibi, sorunsuz bir şekilde ilk hikayeme dönüştü.

– Elbette o şartlarda ve bahsettiğiniz dönemde yayımlanması mümkün olmazdı.

- Evet, elbette, yayınlanması ve ilk basılı eserimin altına imza atmam, kendi ön tarihi olan ayrı bir hikâye. Polisin beni teşhis ettiği ve kaçınılmaz bir tutuklamanın yaklaştığı ortaya çıkınca, parti yönetimi Moskova'ya okumamı önerdi ve ben de tıpkı Nazım Hikmet gibi, Karadeniz üzerinden, ben de Bulgaristan üzerinden, o zamanlar hayalini kurduğum ülkenin başkentine kaçak yollarla ulaştım. Böylece, komünist hareket içinde kısaca Uluslararası Lenin Okulu olarak adlandırılan ve kardeş partilerin temsilcilerine Marksizm-Leninizm'in temellerinin öğretildiği Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde öğrenci oldum.

- Dünya komünist hareketinin bu dönemi, sizin eğitim yıllarınıza denk geliyordu ve Gorbaçov'un "perestroyka"sı sayesinde bu hareket güvenli bir şekilde gerilemeye doğru gidiyordu ve sonunda durdu. Tüm bu süreçlere tanık oldunuz mu?

– Evet, bu hareketin düşüşünü hissettiğim ve siyasetten hayal kırıklığına uğradığım 80'lerin ortalarıydı. Bu dönem aynı zamanda kişisel düzeyde benim için hoş bir olayla da çakıştı: "Raporumu" ilk öyküye dönüştürmeye çalıştım ve bu öykü, okuldaki akıl hocalarımın yardımıyla, benim için sürpriz ve beklenmedik bir şekilde, o dönemde "Barış ve Sosyalizm Sorunları" dergisinin yayınlandığı Prag'a gönderildi. Sadece yayınlanmakla kalmadı, aynı zamanda yayınlandığı ülkelerin dillerinde, yani 40 dilde hemen basıldı. Düşünebiliyor musunuz - ilk öykü ve hemen onlarca dilde! İşte o zaman ruhum canlandı, edebi yeteneklerime inandım ve ilk kez edebi eser hakkında ciddi ciddi düşünmeye başladım. Sonra ülkemdeki durum değişti, parti saklandığı yerden çıktı ve en sevdiğim işi özgürce ve sakince yapabildim. Bu arada, ilk polisiye romanlarımdan birinin - "Kar Kokusu" - konusu, Moskova'daki eğitim yıllarımı konu alıyor. Siyaseti bıraktığım bu dönemde (ki siyaset beni hiç bırakmadı) farklı görüşlere sahip insanlar, farklı siyasi hareketler arasındaki diyaloğun ne kadar önemli olduğunu, ülke yöneticilerini eleştirerek, ortaya çıkan olumsuz durumdan kendi çözüm yolunu sunmadan başarıya ulaşılamayacağını fark ettim.

- Şimdi size geleneksel soruyu soracağım: Yerli Türk edebiyatının temsilcilerinin dışında sizi kim etkiledi? Bunu sorduğumda, cevaplardan birini zaten biliyorum: Dostoyevski, çünkü süreli yayınlardan birinde onun hakkında yazdığınız yazıyı okudum.

– Evet, üzerimdeki etkisi muazzamdı, özellikle de insanın iç dünyasını ve psikolojik özünü keşfetmem konusunda. Onun dışında, farklı yıllarda beni bir dereceye kadar etkileyen başka Rus yazarlar da oldu: Gorki ("Anne" ve "Üniversitelerim"), Mayakovski, Puşkin, Çehov, Gogol. Zengin Rus klasiklerinin neredeyse tamamı Türkçeye çevrildi. Sadece ülkemizin edebi ve kültürel şahsiyetleri veya büyükşehir sakinleri üzerinde değil, aynı zamanda okuyucularla buluşmak için ülke çapında sayısız seyahat gerçekleştirerek canlı tanığı olduğum Türkiye illerinin sıradan sakinleri üzerinde de etkisi oldu ve olmaya devam ediyor. Bu toplantılarda, konuşmalarımın konularının ötesine geçen birçok kişi, Sovyet ve Rus edebiyatı, şu veya bu yazarın özel hayatı hakkında sorular soruyor. Bu sıradan insanlarla gurur duyuyorum, dünyaya ve özellikle Rus edebiyatına olan ilgilerine saygı duyuyorum, bundan mutluluk duyuyorum ve bilgim ve deneyimim dahilinde sorularını yanıtlamaya çalışıyorum. Bunu Rusya'da gördüklerimle karşılaştırıyorum. 1991 olaylarından önce inanılmaz sayıda kitap okuduklarını biliyorum. Metroda neredeyse herkesin elinde bir kitap veya gazete gördüm. Hatta barmen veya kafe çalışanıyla Tolstoy veya Dostoyevski hakkında konuştum. Bunun bugün de geçerli olup olmadığını maalesef bilmiyorum.

Diğer ülkelerin edebiyatına gelince, elbette, öncelikle "dedektif türünün babaları"yla derinden ilgileniyorum. Bazılarının yaşamları ve eserleri, Türkiye'nin gerçekliği ve kültürüyle bağlantılı oldukları için oldukça ilgi çekici. Örneğin, Fransızca yazan Belçikalı Georges Simenon. Türümüzün ağır topçusu, babalarından ve yaratıcılarından biri olan, Komiser Maigret kahramanıyla ünlü ve dünya çapında 550 milyondan fazla kopyayla dağıtılan yaklaşık 450 esere imza atmış biri. Yaşamının ve eserlerinin ülkemizle yakından bağlantılı olmasından memnuniyet duyuyorum. Biyografisini dikkatlice inceledim ve kendimi, en azından Türkiye ile bağlantılı yaşamı ve eserleriyle, Simenon'un küçük bir biyografi uzmanı olarak adlandırabilirim. Kültürümüzden derinden etkilendiğini ve bunun eserlerine yansıdığını söyleyebilirim. 2016 yılında, önsözünü yazdığım "Georges Simenon Türkiye'de" adlı kitabımızı yayınladık. Ve belki bazılarının bilmediği Sovyetler Birliği, Türkiye ve Simenon ile ilgili ilginç gerçekleri okuyucularınıza anlatabilirim.

– Tıpkı şu köşedeki gibi: “Biliyor muydunuz?..”

- Evet, 1933'te, o dönemde popüler Fransız gazetesi Paris-soir'da çalışan genç gazeteci Simenon, Stalin'in Sibirya yerine yurtdışına sürgüne gönderdiği Lev Troçki ile röportaj yapmak için İstanbul'a geldi. Birçok Avrupa ülkesine yerleştirme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca ve kabul edilmeyince Türkiye'ye yerleşti ve güvenlik nedeniyle (İstanbul'da hâlâ birçok Beyaz Muhafız yaşıyordu) kendisine Prens Adaları'nda bir yazlık buldular. Simenon burada onunla tanıştı ve ünlü "Troçki'nin Evinde" raporunu yazdı.

Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ni, özellikle de Odessa ve Batum'u ziyaret etmesinin ardından Karadeniz kıyılarında seyahat eden Simenon, Batum'daki kalışı hakkında, konsolosluk çalışanı Sonya'ya aşık olan Türk konsolosu Adil Bey'i konu alan "Karşı Taraftaki İnsanlar" adlı harika bir kısa öykü bırakmıştır. Bu öykü, yalnızlık, aşk, insanlar arasındaki insan ilişkileri ve erken varoluşçuluk perspektifinden yabancılaşma üzerine bir öyküdür.

Simenon'un yanı sıra Arthur Conan Doyle'u da takdir ediyorum ve polisiye türünün bir diğer öncüsü olan Agatha Christie'yi de çok seviyorum.

- ... polisiye türünün "anası"...

- Evet, buna öyle denebilirse tabii. 1888'de Paris'ten yola çıkan ünlü Orient Ekspresi'nin yolcuları İstanbul'u ziyaret etti. Aralarında Agatha Christie de vardı. Bu arada, ünlü Amerikan filmi "Orient Ekspresi" de bu romandan uyarlanmıştır. Agatha Christie, tıpkı bu ekspresin yolcuları gibi Pera Palace Hotel'de konaklamıştır.

– Gerçekten de burası, Agatha Christie'nin yanı sıra dünyanın dört bir yanından çok ünlü kişilerin kaldığı tarihi bir otel – Kraliçe II. Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Josip Broz Tito, Ernest Hemingway, Jacqueline Kennedy, Alfred Hitchcock ve hatta modern Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı olan ve daha sonra odası müzeye dönüştürülen Atatürk. Ve onun daveti üzerine, Türkiye Ulusal Bayramı'nın 10. yıl dönümü kutlamaları için gelen K. Voroşilov başkanlığındaki Sovyet heyetimiz burada kaldı. Ama polisiye türünden bahsettiğimiz için – en ünlü kadın casus Mata Hari de burada kaldı. Bu otelde, 2003 yılında Türk sinemacılar Nazım Hikmet hakkında bir belgesel çekerken, ben de Andrey Voznesenski'ye eşlik ettim ve Türk ve yabancı konukların Nazım'la görüşmelerini anlattığı otel odalarından birinde çekim yaptık. Otel müdürü bize Agatha Christie'nin özellikle gururla kaldığı odayı gösterdi. Efsaneye göre, 11 gün boyunca otelden kaybolmuş ve günlüğüne kayboluşunun sırrının Pera Palace Oteli'nin 411 numaralı odasındaki anahtarda saklı olduğunu yazmış. Otel müdürünün hikâyesini Voznesenski'ye Türkçeden çevirdim. Dikkatle dinledi ve anahtarın 411 numaralı odada bulunup bulunmayacağına dair tek soruyu İngilizce sordu. Ancak, anlaşılan o ki henüz kimse bu anahtarı bulamamış, herkes değerli anahtarın başkaları tarafından fark edilmeden saklanabileceği bir yer arıyormuş. Voznesenski o zamanlar şaka yollu, "Baba Agatha çok zengin... hayal gücüyle, kimse bu anahtarları bulamayacak," demişti.

- Evet, Nazım'ın Rusya'da birçok arkadaşı vardı. Genç şairler Yevtuşenko ve Voznesenski ile arkadaş olduğunu biliyorum. Voznesenski'nin "Ozu"sunu ve bazı şiirlerini Türkçe okudum. Nazım'a ithafen şiirler yazdığını biliyorum.

– Evet, bu belgesel için Voznesenski, okul defterine yazdığı, naif bulduğu şiirini okudu. Orada ilginç karşılaştırmalar var: "Hasta. Nazım Hikmet. / Rüzgârlı bir günde üşütmemek için, / Göğsünü gazetelerle sarıyor / Ve gidiyor – / Gözleri nereye bakarsa – / Gri kara, / Gazete gibi – / Nemli ve hışırtılı kara. / Kar hışırdar. / Gazeteler çarşaflar gibi hışırdar. / Şairin göğsünde olaylar hışırdar. / Yapraklar, / Yapraklar...

– Maalesef bu şiirin Türkçe çevirisini okumadım.

- Ama gelelim gizemli anahtara, hatta bu konu hakkında bir de hikaye yazdınız mı, o hikayede anahtar bulundu mu?

- Evet, herkesin aradığı anahtarı, sanal da olsa, "Agatha'nın Anahtarı" adlı öykümde buldum. Öyküde, Agatha Christie'nin kocasından boşanıp İstanbul'a gelişini, işine aşık ilginç bir insan olan Kamran ile tanışmasını ve Agatha Christie'nin aslında bir cinayeti çözmesini, yazılı kanıtı kasada bulunan anahtarların da yazara verilmesini anlatıyorum. İşte bu anahtarları kendim için böyle hayal ettim ve Kamran'ın karısının, bir Türk tanıdığının ve hatta belki de Agatha Christie'nin sevgilisinin ölümünün gizemini çözmemi sağladı.

- Yukarıda da belirttiğim gibi, polisiye türündeki ilk eserleriniz basit polisiye öyküleriyle başladı. Böylece ülkenizin yazarları arasında bu türün kurucuları arasına girdiniz. Sizden Türk Simenon'u, Conan Doyle gibi bahsedilmeye başlandı ve eserleriniz temel alınarak televizyon dizileri yapılmaya başlandı. Ancak daha sonra "Patasana", "Bebek", "Ninatta'nın Bilekliği", "İstanbul Hatırası", "İnsan Ruhunun Haritası", "Elveda Güzel Ülkem" ve diğerleri gibi önemli eserleriniz geldi. Bence bu romanlar sayesinde yaratıcılığınızın çok yüksek bir seviyesine ulaştınız ve ülkenizin edebiyatında değerli bir yer edindiniz. Bunlar artık polisiye öyküler değil, mirasçısı olduğu Türkiye'nin oluşumunun ve gelişiminin önceki aşamalarının tarihsel kesitinin derin bir tarihsel, sosyolojik ve psikolojik analizidir. Burada Hitit dönemi, Roma ve Osmanlı imparatorluklarının tarihini görüyoruz ve çalışmalarınız, incelenen dönemin maddi kültürüne dair örnekler sunan arkeolojik ve etnografik bilgilerle zenginleşiyor. Dini tema ve tasavvuf akımıyla ve ayrıca Orta Çağ'ın seçkin şair ve düşünürü Celaleddin Rumi ile bağlantılı bir çizgi var. Bu nedenle, bazı eleştirmenlerin sizi Dan Brown ile karşılaştırmaya başladığını görüyorum. Bu dönüşüm, bu evrim, bu reenkarnasyon, deyim yerindeyse, nasıl gerçekleşti?

– Bir dedektif, bir kişinin veya toplumun hayatındaki, başkalarından gizli kalmış bir suçu veya sıra dışı olayları açığa çıkarır. Hayatımızda bunu polis memurları veya savcılar, yani özel dedektifler yapar. Saf dedektiflik eserlerini ele alırsak, bu polis memurları bu türün iyi yazarları olabilirler. Prensipte, polis hayatının derinliklerinden gelen yazarlar vardır. Ben de böyle başladım. Ama bu benim için yeterli değildi. Bir kişinin iç dünyasını öğrenmek istiyordum. Şu veya bu suç neden işlendi ve bu kişi neden bu suçu işledi? Sonuçta, dünyanın en iyi yazarlarından bazıları, Dostoyevski ve Shakespeare de suçları anlatır. Aynı zamanda, suçtan başlayarak, bir kişiyi bize, iç dünyasını açığa çıkarırlar. Bir suçu açığa çıkarmak, bir kişinin psikolojisini açığa çıkarmanın en iyi yöntemi veya yoludur. Edebiyatta bunu yapmak zordur, çünkü polis raporları şeklinde sadece kuru gerçekleri dile getirmeye başvurmak zorunda değilsiniz, her ne kadar bu cazip bir yol olsa da. Ancak iyi bir polisiye roman yazmak istiyorsanız, dilin tüm zenginliklerini kullanmalı, kahramanlarınızın canlı ve karmaşık imgelerini ve karakterlerini yaratmalı ve tüm bunları heyecan verici bir olay örgüsüyle birleştirmelisiniz; böylece okuyucu kitabınızı okurken sıkılmaz. İşte bu yüzden iyi polisiye romanlar iyi romanlar olarak kabul edilir ve birçok hayran kitlesi vardır.

Ancak benim gibi, birçok medeniyetin beşiği olan Türkiye gibi, üç imparatorluğun başkenti İstanbul gibi zengin bir kültüre sahip bir ülkede yaşayan biri için, tüm bunları edebi ilgi alanıma dahil etmemek affedilemez olurdu. Ülkemi seviyorum ve bu nedenle Türkiye ve ülkemin insanları hakkındaki önyargıları ve yanlış klişeleri kırmaya çalışıyorum. Spor ve sanat alanında bu açıkça ve kolayca yapılıyor, ancak bunu edebiyat aracılığıyla yapmaya çalışıyorum ki bu çok daha zor. Bu nedenle, mümkünse şu veya bu eserin keskin bir konusunu düşünerek, onu tarihimizin, arkeolojimizin, etnografyamızın katmanlarını birbirine bağlayan bir yol gösterici yıldız haline getirmeye çalışıyorum, böylece okuyucum yalnızca önerdiğim konuya kapılmakla kalmıyor, aynı zamanda ülkesiyle veya evrensel insani değerlerle ilgili meseleler hakkında da düşünüyor. Bunu başarmak için, gelecekteki romanımın konusu hakkında çok okuyorum, arşiv materyallerini inceliyorum, müzelerde kayboluyorum, uzmanlarla iletişim kurup onlara danışıyorum, tavsiyelerini dinliyorum ve en önemlisi, okuyucularım sayısız görüşmede kendi eserlerimi incelememe yardımcı oluyorlar. Romanlarımda gündeme getirdiğim sorular Dan Brown'ın eserlerine de yansıyor. Onu taklit etmeye çalışmıyorum, kendi yolumda ilerliyor, çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip ülkemin tarihini ve gerçeklerini inceliyorum ve eğer onunla (D. Brown ile) herhangi bir karşılaştırma yapılacaksa, bu muhtemelen çalışma metodolojimizde, insan tarihi ve psikolojisi hakkındaki görüşlerimizde yatmaktadır. Bu konularda, modern edebiyatın gelişimine büyük katkılarda bulunmuş ve bu nedenle haklı olarak bu alanda otoritelerden biri olarak kabul edilmektedir.

- Ahmet, sohbetimizin sonunda "Merhaba Güzel Vatanım!" (2019) adlı uzun metrajlı belgesel filmden bahsetmek istiyorum. Büyük Nazım Hikmet ile aranızda gerçekten de benzerlikler olduğunu söylemeliyim. Bu filmin biyografilerinizi birbirine bağlaması nasıl oldu? Filmin senaryosunu bildiğim için, Nazım hayranlarından, kendinizi bu "mavi gözlü dev" ile karşılaştırdığınız iddiasıyla herhangi bir eleştiri alıp almadığınızı sormak istiyorum.

– Saygıdeğer eleştirmenlerimizden nasibimi nasıl tokatlarla almayayım? Böyle bir fırsatı, böylesine harika ve yerinde bir fırsatı, bana bir kez daha eleştirel yorumlarını yöneltme fırsatını nasıl kaçırırlar? Ama en önemlisi, beni ve hayranlarımı tanıyan yazarların çoğu bunu yapamazdı, çünkü Nazım'a karşı saygılı tavrımı, ona ne kadar saygı duyduğumu, onu ne kadar onurlandırdığımı ve sevdiğimi biliyorlar. Bu yüzden gururum çok fazla incinmedi. Sonuçta, sadece biyografimin gerçeklerini gösterdim ve bu da, iradem dışında, Nazım'ın biyografisinin bu yönüyle şaşırtıcı bir şekilde örtüşüyordu. Genç bir devrimci romantik olan o, 20'lerin başında hayallerinin ülkesinde Marksizm-Leninizm okumaya gitti, ben de 80'lerde aynı niyetlerle oraya gittim ve ikimiz de ülkelerinde aranan yazarlar olduk. Belki ben de Nazım gibi ünlü olduğumda (gülüyor), her şey yoluna girer. Ama şimdilik, bugünkü eleştirmenlerime ve bu filmi izleyen tüm okuyucularıma şunu söylüyorum: "Bu benim Nazım Hikmet hayranlığımdır, Ahmet Ümit'i ciddiye almayın." Ve birçok sahnesi Moskova'da çekilen bu filmin, Rus izleyiciler tarafından da izleneceğinden eminim; onlara "Edebiyat Gazetesi"niz aracılığıyla en içten selamlarımı ve en iyi dileklerimi gönderiyorum.

- Teşekkür ederim sevgili Ahmet, umarım Rus izleyiciler de bu filmi izler ve ülkemizin okuyucuları sayısız kitabınızın kahramanlarını tanır. Bu yüzden bu sohbette içeriklerine, kahramanlarına değinmedim. Bu sohbetlerimiz ileride.

_______________________

*Rusça konuşan okurlarımız A. Ümit’in “İstanbul Bilmecesi”, “Kırlangıç ​​Çığlığı”, “Sırların Kapıları” kitaplarına aşinadır...

Bir insanı anlatmak, onun iç dünyasını, psikolojisini ortaya koymak için edebiyata ihtiyaç vardır.

Ahmet Ümit 

15 Temmuz 2025 Salı

İnostranka


 

İnostrannaya Literatura, kısa adıyla İnostranka ( "IL" ), "Yabancı Edebiyat" Dergisi, Sovyet ve Rus edebiyatının en önemli ve prestijli dergilerinden biridir. 

Çeviri edebiyat yayıncılığı konusunda uzmanlaşmıştır.

Temmuz 1955'te SSCB Yazarlar Birliği'nin yönetim organı olarak kurulmuştur.

Ayda bir kez yayınlanır ve bir sayısının hacmi 288 sayfadır.

Genel Yayın Yönetmeni 2008'den beri Aleksander Livergant’dır.

Editörler, Inostrannaya Literatura'yı, 1891'den 1916'ya kadar Rus İmparatorluğu'nda yayımlanan Vestnik Inostrannoy Literatura (Yabancı Edebiyat Habercisi) dergisinin halefi olarak görüyor.

IL'nin doğrudan öncülleri Sovyet dergileri Vestnik Inostrannoy Edebiyatı (1928–1930), Dünya Devrimi Edebiyatı (1931–1932) ve Uluslararası Edebiyat (1933–1943) idi.

Aleksander Livergant'a göre, Sovyet yıllarında Yabancı Edebiyat, "ülkedeki var olmayan liberalizmin" bir simgesiydi.

Sovyet okuyucular için dergi, özellikle kitapları SSCB'de yayınlanmayan veya ideolojik nedenlerle nadiren ayrı baskılar halinde yayınlananlar da dahil olmak üzere birçok büyük Batılı yazarın eserleriyle tanışmak için tek fırsattı.

IL'nin tirajı birkaç yüz bin kopyaya ulaştı.

Çevirmen Natalia Trauberg'in hatırladığı gibi, dergi, "orada yayınlananlara benzer hiçbir şey başka hiçbir yerde olmadığı" için IL'nin yayın kuruluyla işbirliği yapmak isteyen meslektaşları arasında da talep görüyordu.

Dergi, SSCB'de J. D. Salinger'ın romanlarını yayımlayan ilk dergiydi ; Çavdar Tarlasında Çocuklar (1960, sayı 11; 1965'te bir derleme olarak yeniden yayımlandı), Harper Lee, Bülbülü Öldürmek ( 1963, sayı 3–4; ayrı bir kitap olarak ve 1964'te Roman-Gazeta dergisinin bir sayısı olarak yeniden yayımlandı), William Faulkner , Toz Kirleticisi (1968, sayı 1–2; 1973'te bir derleme olarak yeniden yayımlandı), Ses ve Öfke (1973, sayı 1–2; 1985'te bir derleme olarak yeniden yayımlandı), William Golding , Kule (1968, sayı 10; 1981'de bir derleme olarak yeniden yayımlandı), Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık (1970, No. 6-7; ayrı basım - 1971), Yasunari Kawabata'nın " Dağın İnlemesi " (1973, No. 9-10; bir derlemede yeniden basıldı - 1986), Edgar L. Doctorow'un " Ragtime " ( Vasily Aksyonov tarafından çevrildi , 1978, No. 9-10; bir derlemede yeniden basıldı - 2000), Stephen King'in " Ölü Bölge " (1984, No. 1-4; ayrı basım - 1987), Jean-Paul Sartre'ın "Lizzie" oyunları (1955, No. 1, bir derlemede yeniden basıldı - 1967), Edward Albee'nin " Bessie Smith'in Ölümü " (1964, No. 6; bir derlemede yeniden basıldı - 1976), Eugene Ionesco'nun " Gergedan [İngilizce] " (1965, no. 9; bir koleksiyonda yeniden basılmıştır - 1991), vb.

Derginin ilk genel yayın yönetmeni yazar ve gazeteci Aleksandr Çakovski'dir (1955-1963). Derginin başkanlığını daha sonra eleştirmen Boris Ryurikov (1963-1969), çevirmen Konstantin Çugunov ( vekaleten ), dilbilimci Nikolay Fedorenko (1970-1988), yazar Cengiz Aytmatov (1988-1990), edebiyat bilimci Vladimir Lakşin (1990-1993), gazeteci Aleksey Slovenya (1993-2005) ve eleştirmen Aleksey Miheyev (2005-2008) yapmıştır. Derginin başkanlığını şu anda çevirmen Aleksandr Livergant yürütmektedir.

Dergi, 13 Şubat - 5 Mayıs 2018 tarihleri arasında, sponsor eksikliği ve günümüz koşullarında derginin basılı versiyonunu yayınlamanın giderek zorlaşması nedeniyle, dünyanın en iyi yazarlarının eserlerini çevirmek için telif hakkını satın almak amacıyla 1,5 milyon ruble toplamak amacıyla bir kitle fonlaması kampanyası yürüttü. Kampanya sonucunda 601 bin ruble toplandı; bu, gerekli miktarın yaklaşık %40'ına denk geliyordu.

Nâzım Hikmet’i Sovyetler’e tanıtan dergi 70 yaşında


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Sovyetler Birliği’nde yabancı edebiyatı okura ulaştıran en önemli yayın organlarından biri olan İnostrannaya Literatura (Yabancı Edebiyat) dergisinin ilk sayısının yayımlanmasının üzerinden tam 70 yıl geçti.

İnostrannaya Literatura, yalnızca Batılı yazarları değil, Türk edebiyatını da Sovyet okuruyla buluşturan önemli bir vitrin olmuştu. Nâzım Hikmet’in pek çok şiiri Rusçaya ilk kez bu dergide çevrilerek yayımlandı. Aynı şekilde, Aziz Nesin gibi yazarların eserleri de burada Sovyet okuruyla buluştu. Dergi, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında kurulmuş ender kültürel köprülerden biriydi. 

Dönemin katı sansür koşullarına rağmen, dünya edebiyatının önde gelen eserlerini Sovyet okuruna ulaştırmayı başaran İnostrannaya Literatura, uzun yıllar boyunca ülkenin dışa açılan nadir kültürel pencerelerinden biri olarak önemini korudu.

1955’te değişen siyasi ve kültürel iklimle birlikte alelacele yayın hayatına başlayan derginin başına yazar Aleksandr Çakovski getirildi. Yayın çizgisi, ulusal kültürlere saygılı fakat enternasyonalist bir perspektifle belirlendi. İlk sayısında Jean-Paul Sartre’dan Walt Whitman’a, Çinli ve Sırp komünist yazarlardan Romain Rolland’a kadar uzanan geniş bir yelpazede eser yer aldı. Dergi, yalnızca Sovyet halkının değil, tüm Doğu Bloku’nun edebi ufkunu genişleten bir kaynak hâline geldi. 

Sovyetler’in dağılması ve internetin yükselişiyle birlikte tirajı düşse de İnostrannaya Literatura hâlâ yayımlanmaya devam ediyor. 2018 yılında yazar teliflerini karşılamak için başlatılan kitlesel bağış kampanyası hedeflenen miktara ulaşamamıştı. Buna rağmen bugün hâlâ 3500 nüsha basan dergi, ülkenin en çok okunan “kalın dergileri” arasında.

11 Mayıs 2025 Pazar

Mihail Zoşçenko: Acı kahkahaya dönüştüğünde


Denis Andrianov

Kaynak: https://dzen.ru/

 

Sovyet edebiyatı denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Mihail Zoşçenko'dur. O, sadece bir klasik değil, aynı zamanda döneminin gerçekliğini açıkça ve cesurca yansıtan hicvin de yüzü oldu. Lelya ve Minka'nın hikâyeleri, birçok kişinin çocukluğundan beri aşina olduğu, okuyucuyu çocuksu bir dinginliğe götüren hikâyelerdir. Daha sonra yetişkinler için yazdığı eserler, hayatın sıkıcılığından ve üzüntüsünden şifa veren, ruhlara gerçek bir merhem olur. Ama Zoşçenko'ya baktığınızda, depresyondan bitkin düşmüş bu adamın bu kadar ışıltılı ve komik hikayeler yaratabileceğini söyleyemezsiniz. Ama en başa dönelim.

İlk Yıllar: Yaratıcılığın Gücü

Zoşçenko, 1895 yılında St. Petersburg'da, servetiyle övünemeyen bir ailede doğdu. Yetenekli bir sanatçı olan babası ve gençliğinde amatör tiyatroyla uğraşan annesi, geleceğin yazarının zevklerinin oluşmasında etkili olmuştur. Zoşçenko lisede ilk edebi adımlarını attı, ancak akademik başarısı pek de arzulanan düzeyde değildi: Düşük notları nedeniyle defalarca azarlandı ve final sınavında yazdığı denemeden "Saçmalık" olarak işaretlenen başarısız bir not aldı. 

Yetişkinliğe Giden Yol

1913 yılında St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi, ancak ödeme yapmadığı için kısa süre sonra okuldan atıldı. Babasının ölümünden ve yapıcı bir yoksulluk döneminden sonra, Mikhail bir demiryolu müfettişi olarak çalışmaya başlar ve sonunda I. Dünya Savaşı'nda cephede yer alır. Cesurca savaşır ve dört madalya da dahil olmak üzere birçok ödül alır. Şubat 1917'de toplumdaki değişimlere tepki olarak kendini yedek kuvvetlerde bulur ve postane komutanlığından tavşan yetiştirme eğitmenliğine kadar çeşitli mesleklerde ustalaşmaya başlar.

Edebi uyanış

Zoşçenko, 1919 yılında suç soruşturma memuru olarak görev yaptığı sırada edebiyat dünyasıyla tanıştı. İlk başlarda hikâyelerini göstermekten çekiniyordu ama bunu yapmaya karar verdiğinde coşkuyla karşılandı. Edebiyat stüdyosunun yöneticilerinden Korney Çukovski, onda apaçık bir yetenek gördü. İki yıl sonra "Serapion Kardeşler" edebiyat derneğine üye oldu ve mizahi eserleri çeşitli yayın organlarında aktif olarak yayınlanmaya başladı.

1930'ların ortalarına doğru popülaritesi zirveye ulaşmıştı. Ancak dışsal başarının ardında hastalıkla zorlu bir mücadele vardı.

Depresyonun Anti-Kahramanı

Zoşçenko'yu yaşamı boyunca hiç değişmeyen bir melankoli rahatsız etti. Bu hastalık nedeniyle ilk eşinden ayrılmış ve teselli arayışında aşk ilişkilerine dalmış ya da tam tersine odasına kapanıp insanlardan uzak durmuştur. Depresyonunun mekanizmasını keşfettikten sonra, kendi kendine düşünmeye başladı ve durumuna yol açabilecek tüm koşulları analiz etti. Bu süreç onun kurtuluşu oldu.

Gücünü toplayıp hayata dönen Mihail, otobiyografik bir roman yazmaya karar verdi. Ancak II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ve sonrasında yazılarının eleştirilmesi onun zayıflığını ortaya koydu ve 1946'da Yazarlar Birliği'nden ihraç edildi.

Talih Düşüşü ve Tersine Dönmesi

Bütün bunların sonuçları yıkıcı oldu. Zoşçenko bir kez daha depresyona girdi, yazma isteğini yitirdi, 1958'de geçirdiği felç de iletişim yeteneğini elinden aldı. Yaşamla ölümün eşiğinde, zihninin berraklığına kavuştu, karısına sarıldı ve şöyle dedi: "Ne tuhaf, Verochka... Ne kadar saçma yaşadım." Kısa bir süre sonra vefat etti ve okuyucularına içgörü dolu, komik, bir o kadar da kişisel hikayeler bıraktı. 

Mihail Zoşçenko, hem komik hem de hüzünlü olanın ebedi sembolü olmaya devam ediyor. Çağının aydınlığını ve karanlığını harmanlayan, gülmenin sadece bir eğlence değil, aynı zamanda hayatın zorluklarıyla başa çıkmanın bir yolu olduğunu gösteren olağanüstü bir ses.

20 Şubat 2025 Perşembe

Hapishaneden Bir Şiir, ya da Bir Kez Daha 28 Panfilov Kahramanı Hakkında

 


Günlük endişeler
Krivitsky Aleksander Yuryeviç

Kaynak: https://biography.wikireading.ru/h08hwyelM2

  

1

1951 yılının sıcak bir Haziran günü, Nazım Hikmet'le buluşmak üzere havaalanına gittik. Tam 17 yıl Türkiye cezaevlerinde tutuklu kaldı ve son 13 yılını aralıksız tutuklu olarak geçirdi. Şair için milyonlarca insan ayağa kalktı. Çeşitli ülkelerin gazeteleri alarma geçti. Bursa'daki cezaevinin duvarlarına uzaktan bir uğultu ulaştı.

Halkın öfkesine boyun eğen Türk yetkililer Hikmet'i serbest bıraktı. Yeni bir tutuklanma korkusuyla gizlice Türkiye'den kaçmış, şimdi biz sevinçle, heyecanla konuşuyoruz, arada bir başımızı kaldırıp havada uçan bir nokta arıyoruz. Ve birisi dedi ki:

— Gerçek şair, gökten gelen bir armağandır.

Ve birisi ekledi veya düzeltti:

- Ve gökteki nem gibi, yeryüzüne karışır...

Ve üçüncüsü bunu şöyle özetledi:

- Çok güzel konuşuyorsunuz kardeşlerim! Bakın, gökten gelen armağan yeryüzünün gök kubbesiyle birleşiyor.

Uçak bize doğru taksi yapıyordu. Esmer tenli, zeytin gözlü, hatta belki fes takan bir Türk görmeyi bekliyordum.

Ama uçaktan sarışın, mavi gözlü, yakışıklı ve solgun yüzlü bir adam indi. Onun içinde dıştan Doğu'ya ait olan tek şey yumuşak, yuvarlak hareketleri, avuçlarını kalbinin üzerinde kavuşturuşu, merdivenin son basamağında Douglas'a yaslanmış duruşuydu.

Hikmet'le ilk günün tamamını ve akşamını gece geç saatlere kadar birlikte geçirdik. O sıralarda Edebiyat Gazetesi'nin uluslararası bölümünün editörlüğünü yapıyordum. Sayfalarımızda şairin serbest bırakılması için amansız bir kampanya yürüttük, şiirlerini ve biyografisinin ayrıntılarını yayınladık.

Ve akşam yemeğinde, gözlükleri ışıldayan tatlı Boris Gorbatov, Nazım'ı Shakhtar taraftarı olarak yanına çağırsa da, Hikmet hâlâ yaşadıklarının etkisindeydi. Şiirlerinin bize nasıl ulaştığını bilmek istiyordu. Hangi dilden çevirdik, Türkçeden mi, Fransızcadan mı? Kim tercüme etti? Yabancı basın bizim bu yazılarımızı tekrar mı yayınladı? Sordu, şaşırdı ve tekrar sordu.

Ertesi gün yazı işleri büromuza geldi. Kendisine "dışişleri" ofislerini gezdirdim, işimizi anlattım, insanları tanıştırdım ve bu turun sonunda beni bir sürpriz bekliyordu. "İşte," diyorum, "seni aslında hapisten kurtaran adamla tanıştırmak istiyorum. Şaka yapıyorum tabii ama yine de..."

Karşımızda uzun boylu, zayıf bir adam duruyordu. Hikmet'le ilgili malzemelerden sorumlu olan bölümde doğrudan görevli olan kişi oydu. Bu adam üniversite sıralarından yeni yükselmişti, hala "yeşil"di ve ilk başlarda yazı işleri ofisinde kendi halinde, mesafeli duruyordu ve kendisinde belli bir benmerkezcilik vardı.

Ama gözlerimizin önünde bir mucize gerçekleşiyordu. Kendisine emanet edilen “Hikmet mücadelesi” onu adeta gözlerimizin önünde değiştirmişti. Çok büyük bir şeye yakınlaştı. Yüzlerce ülkenin, en iyilerinin bile, bir şairi savunmak için nasıl ayağa kalktığını gördü. Edebiyatın toplumsal işlevi konusunda somut bir anlayışa sahipti. Spekülatif olarak değil, somut olarak, enternasyonal-sosyalist denen, insanlar arasındaki daha üst düzey ilişkilere kendi katılımını ileri sürmüştür.

Henüz çok gençti ve Hikmet, hapishanede olmasına rağmen, ona yarı masalsı bir yaratık gibi görünüyordu. Bu genç adama, “Hikmet yakında Moskova’da olacak,” diye fısıldadığımda, afalladı.

Ve şimdi Bursa'nın tutsağı, sınırlarla, mesafelerle, parmaklıklarla, kilitlerle, uçsuz bucaksız bir yabancı dünyayla yeni ayrılmış şair ona elini uzattı - çocuk heyecandan titriyordu. Nazım Hikmet sağ ve salimdir, hem de ne sağ ve salimdir! Kambur değil, heybetli, donuk bakışlı değil, kararlı, meraklı bakışlı. Yakışıklı, hatta zeki, boynuna kravat gibi bağladığı geniş kırmızı bir atkı takmış. Ve sadece solgun, çok solgun.

“Al Nazım,” diyorum, “bu bizim gazetede ‘Hikmet’e Hürriyet!’ köşesini yazan adamdır.” Ama hepsi bu kadar değil. Birkaç şiirinizi tercüme etti ve şimdi muhtemelen en azından bir tanesini okuyacaktır…

"Teşekkür ederim kardeşim," diye karşılık verdi Hikmet ve genç adama yarım yamalak sarıldı.

Genç çalışanımın ruhunda neler olup bittiğini rahatlıkla tahmin edebiliyordum. Yabancı, alışılmadık ama tanıdık gelen, olayların karmakarışık, çılgınca dönen yumağının içinden aniden kurtulan, denizleri, dağları aşan, yaklaşan ve yanı başımızda duran bir şey.

“Oku kardeşim,” dedi Hikmet.

“Yurt Dışı Edebiyat ve Sanat” bölümünde, kimisi sandalyelere, kimisi masalara oturduk, adam titrek bir sesle ilk dizeyi söyledi… Kızardı, boğazı kurudu, iki kere su içti ama güzelim şiiri okumayı bitirdi. Çok hoşuma gitti ve daha önceden yayınlanmış olan Literaturnaya Gazeta sayısını Hikmet'e göstermek istedim.

- Peki iyi mi? — Çeviriyi yapan benmişim gibi gururla Nazım'a döndüm.

- Kötü kardeşim! — dedi Hikmet. - Çok kötü. "Ve ancak şimdi, tam bu anda onu tanımaya başladığımı fark ettim.

“Ne diri, ne ölü” diye bilinen eski deyimin gerçek anlamını da ancak o zaman, genç tercümana bakınca anladım. Dengesizdi. Düşmemek için gazete kupürleriyle dolu bir dolaba yaslandı.

"Kötü," diye tekrarladı Hikmet, en ufak bir gariplik göstermeden, özür dileyen bir tonlama veya jest yapmadan.

Tercüman sessiz kaldı. Bunu bir şakaya dönüştürmeye çalıştım:

— Bulgaristan'da "evet" dediklerinde başlarını sallıyorlar. Türkiye'de birini övmek istediğinizde "kötü" dersiniz, öyle mi?

- Hayır, öyle değil! - Hikmet, konuyu saptırma girişimimi korkunç bir kararlılıkla reddetti. - Çok kötü! Ben böyle yazabilir miydim?

Bu şiir, cezaevindeki açlık grevini konu ediniyordu ve şair, tercümeye göre şöyle diyordu:

Ölmek istemiyorum ve eğer

Hapishanede cellatlar beni işkenceyle öldürecek,

Ben zaten ölmeyeceğim!

Aranızda yaşayacağım,

Yaşayacağım

Paul Robeson'un şarkısında,

Aragon'un çınlayan dizelerinde,

Fransa'daki liman işçilerinin kahkahalarında - oğullarım. 

— Aragon’un şiirleri hakkında gerçekten “çınlayan” olarak yazabilir miyim? Asla. Herhangi bir tür, kardeşim, sadece çınlayanlar değil. Bu "çınlayan"ları nereden aldın? Benim öyle bir şeyim yoktu. Lütfen "katı", "sert", "net" ifadelerini kullanın. Rus dili bir lokomotiftir. Seni taşıyacak, her türlü nüansı ortaya çıkaracak. Sesli - Severyanin’in şiirleri için söyleyebileceğiniz şey bu, ama Aragon’unkiler için değil.

Eğer yer yarılsaydı ve ayaklarımızın dibinde bir çatlak oluşsaydı, ya da gök gürleseydi ve şimşekler zavallı tercümanın elindeki kağıdı yaksaydı, Hikmet'in "kötü" dediği o anda, kendisi ve etrafında oturan herkes bundan daha büyük bir duygu gösteremezdi.

Nasıl? Hapisten yeni çıktınız, memleketinizden kaçtınız, dün SSCB'ye geldiniz ve bugün şiirinizin çevirisini mi eleştiriyorsunuz? Peki kim yaptı? Gazete sayfalarında senin serbest kalman için mücadele eden adam! Yok artık kardeşim! Nezaketin nerede? Seni baştan övmeliydim. Ya da son çare olarak sessiz kalın veya belirsiz bir şeyler mırıldanın. Bunu hemen, doğrudan yapamazsın.

Ama o Hikmet'ti. O hep böyleydi; açık sözlü, dürüst, açık sözlü. Zamanla onu daha yakından ve yakından tanıdım. Ama sonra, o gün, onun, yazı işleri odasında kendisine büyük bir güvenle sunulan bu çeviriyi, hiçbir kötü niyet taşımadan, ama büyük bir sitemle, gençlerin "Hikmet'e Özgürlük!" köşesi için materyal hazırladıkları yerde, hâlâ oradan oraya savurmasını şaşkınlık ve sevinçle dinledim. Ve serbest kaldıktan sonra Hikmet şunu tekrarlamaya devam etti:

- Kardeşim, sen nasıl böyle bir şey yazarsın? "Fransa'nın liman işçileri - benim oğullarım." Ben öyle bir şey söylemedim. Fransa'daki liman işçileri benim oğlum değil. Bilinçli işçi Türk şairi değil, Lenin'in oğludur. Ben de Lenin'in oğluyum. Fransa'daki liman işçileri benim kardeşlerimdir. - Ve Hikmet bize ciddi, dikkatli bir bakışla baktı. - Ben "oğullar" yazmadım, sen bu "oğullar"ı nereden buldun kardeşim?

Siyaset ve edebiyat üzerine kısa ve parlak bir ders veriliyordu…

Katlarda daha da yukarılara doğru ilerledik ve tercümanımızı bayılma noktasına yakın bir durumda bıraktık. Koridorda Hikmet'e dedim ki:

“Gerçekten vurdun…” dedi ve eliyle kesme hareketi yaptı.

"Pek hoş değil," diye cevap verdi Hikmet, "hiç de değil, hiç de dostça değil."

Hayır, Hikmet'in Moskova'daki ilk günlerini asla unutamam. Daha sonra da kendisiyle hem onun evinde, hem benim evimde, hem de günlük işlerimde görüştük. Kitaplığımda onun imzalarının bulunduğu bir sıra kitap var.


2

Hikmet bir gün, doğum gününde, arkadaşlarını toplamış. Bayramın sonlarına doğru, halk hararetli sohbet gruplarına dağılmışken, Nazım'la geçmiş savaş hakkında uzun uzun sohbete koyulduk. 

Pablo Neruda yeni şiirlerini okurken sanki bilinmeyen bir dine tapınma ritüeli gibiydi. Kısa ve tombul ellerini dua edercesine kaldırıp hafifçe sallayarak, şarkı söyler gibi, sessizce okuyordu. Şimdi Buda'nın ciddi yüzüyle oturuyordu. Bu sıkı sıkıya bağlı küçük çevrede, Yazarlar Birliği'nin dış komisyonunda çalışan, çok nazik Volodya Stejenski'yi de anımsıyorum. Yan odada ziyafet coşkusu yaşanıyordu; çok sayıda misafir vardı...

Hikmet, Moskova savunmasının detaylarıyla ilgileniyordu. Savaş hâlâ yakınımızdaydı, arkamızda kalmıştı. Ben hikâyeyi anlatıyordum, Hikmet yavaş yavaş Neruda'ya tercüme etti, düşündü, tekrar sordu ve sonra birden şöyle dedi:

- Yirmi sekiz Panfilov kahramanından ilk bahseden sizdiniz. Peki kardeşim, ikinci kimdi biliyor musun? Muhtemelen ben.

Nefesim kesildi. Hikmet'in Moskova'ya gelişinin ikinci yılında, tesadüfen çok ilginç bir şey öğrendim. Dubossekov’un yirmi sekiz kahramanına adanmış, bizim bilmediğimiz şiirleri olduğu ortaya çıktı.

— Bu şiirler nerede? — Heyecanla ve telaşla sordum.

“Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum... Bunları Bursa’da, bir hapishane hücresinde, 1941 sonbaharında yazdım. Daha sonra 20. yüzyılın tarihini yazmaya başladım ve buna “İnsan Panoraması” adını verdim. Bunları parça parça, mektuplarla, ayrı ayrı kağıtlara yazarak, farklı yollarla ve farklı kişilere çitin üzerinden gönderdi. İşte böyle kardeşim. Şiir bende yok, şimdi nasıl bir araya getirebilirim? Tarlada rüzgarı ara! - Hikmet, kararlı bir şekilde, saf Rusça konuşuyordu.

Elbette, hayatının fırtınasıyla dünyanın dört bir yanına dağılan kitabın kaderini düşündükçe üzülüyordu. Ve aynı zamanda bu çarpışmada hoşuna giden bir şey daha vardı. Onun kapasitesi dahilindeydi. Ve kitabı kendisi parçaladı ve parçaları dört bir yana dağıldı. Ve belki de insanlar, bir şairin görünüşünü tek bir kıtadan tanıyabilirler, tıpkı bir doğa bilimcinin tek bir kemikten bir mamutun devasa yüksekliğini hayal edebilmesi gibi.

Hikmet'le birlikte yirmi sekizlerle ilgili dizelere birkaç kez geri döndük, ama kaderlerinde hiçbir değişiklik olmadı. Bu arada, esaret altında, kendilerinin de bir parçası olduğu "İnsan Panoraması"na hayatının on yılını adadı.

Ve hepsi ortadan kaybolmadı.

İlk üç kitabı 1962 yılında Rusça olarak bulunup derlendi ve yayımlandı. Daha da önce, Hikmet'in Türkiye'den kaçmasından önce, çevirmenlerin kendilerinin "Moskova Senfonisi", "Zoya" ve "Gabriel Peri" olarak adlandırdığı kısa şiirleri Sovyetler Birliği'ne ulaşmıştı. Çevirileri Pavel Jeleznov, Margarita Aliger, Nikita Razgovorov yapmıştır.

Ancak bunların ayrı ayrı kapalı şiirler olmadığı, “İnsan Panoraması”nın dördüncü kitabının tek bir bölümünün parçaları olduğu ortaya çıktı. Bu durum ancak Hikmet’in Moskova’ya gelişinden sonra netleşti.

Çok zaman geçti. Nazım çoktan göçüp gitti bu dünyadan, Novodeviçi'deki cenaze törenini çok net hatırlıyorum.

Uzun zamandır güzelce yerleştirilmiş başı görünmüyor, güzelce “kardeşim” diye seslenişi duyulmuyor ama şiirleri, yaşayan şiirleri mezarına akın ediyor. Hikmet'in arşivinin bir kısmı Türkiye'de bulundu ve içinde dördüncü kitabın tamamının metni ve yirmi sekiz kahramana dair kıtalar vardı. Muza Pavlova'nın çevirisiyle radyolarda sıkça duyulmuş ve ilk kez Boris Slutsky'nin çevirisiyle yayınlanmıştır.

Hayır, Nazım’ın şiirleri kül olarak değil, uzun bir uçuşa çıkıp sonra yuvalarına dönen bir kuş sürüsü gibi dağıldı dünyaya.

Şimdi geriye bir soru kaldı. Hikmet, cezaevinde otururken, yirmi sekizlerin bu başarısını, hem de sadece olayı değil, tüm ayrıntısıyla nasıl öğrenmişti?

Hikmet’in eserlerinin araştırmacılarından Sovyet bilim adamı Akper Babayev bu konuda şunları söylüyor:

“Bunları radyodan öğrendiği açıktı, zira bir gazete sayfasının Bursa gibi uzak bir şehirdeki hapishaneye bu kadar çabuk ulaşabileceğini düşünmek zordu. Şiirlerde anlatılanlar gerçektir. Nazım Hikmet’in, Aleksandr Krivitski’nin “Kızıl Yıldız” gazetesinde yayımlanan radyo yazısını dinlemiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Nazım’ın şiirleriyle denemenin basit bir karşılaştırması bile bu varsayımı doğrular. Bu deneme 1941 yılı sonu ve 1942 yılı başında Sovyet radyosunda Rusça ve yabancı dillerde defalarca yayımlandı. Ben o dönem Bakü Radyosu'nda çalışıyordum ve radyonun Türkiye'ye birkaç kez yayınlandığını hatırlıyorum."

O zamanlar Hikmet'e şiirlerinin kaynağını sormamışım anlaşılan, yoksa Babaev'in bahsettiği olay örgüsü bana hiç beklenmedik gelmezdi. Yirmi sekiz muhafızın başarı haberi o zaman bütün dünyaya yayılmıştı ve Hikmet'e de farklı yollardan ulaşmış olabilirdi.

Kayıp şiirleri birkaç kıta olarak hayal ettim; bir gerçeklik kıvılcımı kısa bir lirik düşünceye çarptı. Mihail Svetlov'un Dubosekovo yakınlarındaki savaşı öğrendiğinde başına gelen de buydu. Mark Lisyansky şiirlerini şarkı havasında yazmıştır. Nikolay Tihonov, 16 Kasım 1941'deki dramatik olayların akışını tutarlı bir şekilde yeniden üreten bir epik şiir yazdı. Hikmet de aynı yolu izledi.

Ve bu muhteşem.

Bu, cezaevindeyken Sovyetler Birliği'nden gelen yayınları düzenli olarak dinlediği ve hatta kaydettiği anlamına geliyor. Evet öyleydi. Nazım, 1941 yılında hapishaneden arkadaşı Türk yazar Kemal Tahir'e yazdığı bir notta, "Günde üç kez son dakika haberlerini dinliyorum" diye yazmıştı. Burada anlaşılan Radyo Ankara'nın resmi yayınlarından bahsediyoruz. Ama Hikmet'in bir de gizli bir alıcısı ve kulaklığı vardı. Geceleri de kullanabilirdi. Sonra, tabii ki, benim o eski denememi duydu.

Dizelerde yanlışlıklar var: Panfilov'un askeri Sengirbayev'in adı Sungurbai, Moskalenko'nun adı ise Maslenko'dur. Hikmet, Petelino'nun yirmi sekiz Panfilov askerinin savaş hattı olduğunu söyler. Bu isim doğru yazılmış ama yanlış kullanılmış. Kahramanların görev yaptığı Kaprov Alayı, hat üzerinde savunma pozisyonunda bulunuyordu: yükseklik 251 – Petelino köyü – Dubosekovo hattı. Ancak yirmi sekiz muhafız kavşağa daha yakındı ve düşman tanklarıyla yaptıkları savaşa onun adı verildi - Dubosekovo Muharebesi. Bu yanlışlıklar açıklanabilir ve belki de insan şaşırabilir: Bunların sayısı çok azdır. Zaten Hikmet'in elinde basılı bir kaynak yoktu.

Hepsi bu kadar. Sevgili Nazım, seninle ilgili bu birkaç sayfayı yazmaktan mutluluk duydum.

1941 yılında makalemi yayımlatmak üzere gönderdiğimde, ne Bursa gibi bir Türk şehrini düşünmüştüm, ne de oradaki tutuklu hakkında hiçbir şey biliyordum. Başka bir şey daha biliyordum. O dönemde Türkiye'nin gerici yöneticileri, ülkeyi Hitler safında savaşa sokmak için, ganimet paylaşımında gecikmemek için, Moskova'nın düşmesini bekliyorlardı... Ve öyle de oldu!

Hikmet o zaman bile zaferimize inanıyordu ve bunun için şiirler yazıyordu. Otuz yıl boyunca kayıp sayıldılar. Ama yetenekli şiir, tıpkı gerçek inanç gibi, insanlarla birlikte kalır.