Moskova

Moskova
Türkiye'de yaşayan Ruslar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye'de yaşayan Ruslar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2024 Cuma

‘Hayırlı cumalar Dimitri’



Halil Ocaklı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya’da imparatorluğu deviren ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasına yol açan Ekim Devrimi, kaos ve belirsizlik ortamıyla birlikte gelmişti…

1917’de ve sonraki yıllarda, üç yüz binden fazla Rus ülkelerindeki siyasi belirsizliklerden ve çatışmalardan kaçarak İstanbul’a sığınmıştı.

Aziz İstanbul, işgal döneminin tüm zorluklarına rağmen, zulüm ve çatışmalardan kaçan Rus sığınmacılara kapılarını açmış ve konukseverliğini göstermiştir.

Sığınan Rusların çoğu, İstanbul’u bir “acil çıkış kapısı” olarak görmüş ve Batı ülkelerine gitmiş olsa da, kalanlar da az değildi. İstanbul’da kalmaya karar veren Rusların önemli bir kısmı, Türk adı ya da Türk adlarına benzer adlar alarak kent nüfusuna katıldı ve kaynaştı. Bu süreç, İstanbul’un çok kültürlü yapısını daha da zenginleştirdi ve şehri bir “çok sesli bir kültür korosu” haline getirdi.

Yaklaşık yüzyıl önceki bu örneğe benzer şekilde ama bu kez Antalya, Rusya’dan yüksek düzeyde göç almış durumda. Şubat 2022’den bu yana 200.000’den fazla Rus (ve Ukraynalı), Ukrayna’daki çatışmalardan uzak durmaya çalışarak Antalya’ya geldi.

Gelenlerin çoğu daha önce burada tatil yapmış ve şehri tanıyordu, bu yüzden yaşamlarında yeni bir sayfa açmak için Antalya’yı seçmek zor olmadı. Böylece Antalya’da yaşayan Rusların “Rusyalı Gelinler” profiline şimdi bir de aileler ve girişimciler eklenmiş oldu.

Bu ani göç dalgası nedeniyle konut satış ve kiralama rakamlarında aşırı bir artış yaşanması, Antalya halkını rahatsız etti ve şehirdeki yaşam alışkanlıklarını etkiledi. Bu durum karşısında Göç İdaresi, Rusların oturma izinlerini yenilememeye başladı ve bu da göçmenler arasında tedirginliğe neden oldu.

Oturma izinleri uzatılmayanların büyük bir kısmı, Sırbistan, Arjantin, Orta Asya, Kamboçya gibi yerlere göç etmeyi tercih ederken, bazıları Rusya’ya döndü. Ancak, Antalya’da kalmaya karar veren Rusların sayısının (Şubat 2024 itibarıyla) yaklaşık 40-45 bin olduğu tahmin edilmekte.

Bununla birlikte, “bir ayağım Türkiye’de olsun” diyen bu kişiler Türk vatandaşlığı alabilmek için taşınmaz yatırımı dâhil çeşitli yollara başvuruyor. Vatandaşlığa geçiş sürecinde, adlarını değiştirmeyi tercih edenler de var. Bu durum, özellikle Rus çocukların Türk toplumuna uyumu ve yeni kimliklerini benimsemeleri sürecinde ilginç manzaralar ortaya koyacak.

Türk adları alarak yeni bir hayata başlayan bu kişilerden bazılarını tanıyorum.

Bu kişilerden biri Gürsu Mahallesi’nde yaşayan Vitali. Aslında adını Veli olarak değiştirmeyi planlıyormuş ancak vatandaşlık başvurusuna giderken eşi ondan ünlü bir Türk dizisindeki kahramanın adını seçmesini istemiş. Böylece bizim Vitali, Kemal olmuş.

“Oh Lady Mary” şarkısını çok seven bir Rus komşumuz şarkının orijinalinin aslında Berkant’ın söylediği Samanyolu olduğunu öğrenince, kendine Berkant adını seçmiş. Kimileri ise ünlü dizideki Süleyman adını kendine uygun görmüş. Hatta Süleyman Arslan adını alan bir Rus’un evine yanlışlıkla icra bildirimi gönderildiği haberlere konu olmuştu.

Bir gün kuafördeyim, Rus olduğu her halinden belli olan biri eğilerek “Selamünaleyküm Ali abi” dedi. Kuaför de ona “Aleykümselam, hayırlı Cumalar Dimitri” dedi. Şaşkın şaşkın baktığımı görünce ekledi: “Abi bu bizim Dimitri yandaki binada 2 daire satın aldı ve vatandaş oldu. Biz de mahalle esnafı olarak Türkçe öğretiyoruz.”

Dimitri’nin vatandaşlık aldığı ama adını değiştirmediği anlaşılıyor ancak başka bir Dimitri, Demir adını aldı. Gözlemlerim, adlarını değiştirenlerin genellikle ilk seslerinden dolayı Rusça adları çağrıştıran adlar seçme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu eğilimin nedeni duygusal ve işitsel olarak önceki adı anımsatması ve telaffuz kolaylığı sağlaması olabilir.

İşte bazı örnekler:

Nikita-Nihat

Artyom- Ertan

Sergey-Sergen

İlya-İlyas

Boris-Barış

Dimitri-Demir

Leonid-Levent

Ruslan-Aslan

Kseniya-Sena

Elena-Ela

Yulya-Hülya

Natalya- Nazan

Tatyana-Tansu

Marina-Merve

Svetlana-Selda

Janna-Jale

 

halilocaklı@yahoo.com

Not: Kişisel verileri korumak adına soyadları yazmıyorum.

11 Eylül 2023 Pazartesi

İstanbul’un Beyaz Rusları


Halil Ocaklı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

 

Rusya’da 1917’deki Bolşevik ayaklanmasıyla başlayan iç savaş, Bolşeviklerin komünist ideoloji karşıtlarından oluşan askeri koalisyona üstün gelmesiyle sona ermişti.

Bolşevik ordusu kendilerine “Kızıl Ordu”, muhaliflerine ise beyaz bandana ve üniforma kullandıkları için “Beyaz Ordu “adını vermişlerdi. “Beyaz Ruslar” olarak da bilinen bu ordunun, adı aslında ‘Beyaz Rusya’ anlamına gelen Belarus halkıyla hiçbir bağlantısı yoktur.

1922’ye kadar süren iç savaş sırasında Beyaz Rusların kaçışı önemli bir entelektüel kayba ve sosyokültürel çerçevede bir çöküşe neden oldu. Ancak eski rejimin yapı ve kurumlarından bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan komünistler bunu asla önemsemedi.

Beyaz Ordu, içinde Çarlık yanlılarını olduğu kadar farklı antikomünist ideolojileri de kapsayan geniş bir koalisyondu. Dolayısıyla bu orduda çatışan Beyaz Rusları yalnızca Çar yanlısı olarak görmek doğru değildir. Bu grupların ortak noktası, Bolşevik yönetimini istemiyor olmalarıydı.

Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın ağır kayıplar ve savaş sonrasında Rusya’nın yaşanan ekonomik çöküş, kitlelerin Bolşeviklere sempati duymasına neden oldu. Bolşevikler özgürlük, eşitlik ve adalet gibi söz verişlerle kitlelerin ilgisini canlı tutmayı başarıyorlardı.

Kızıl Ordu’nun zaferinden sonra, mağlup Beyaz Ruslar kaçmaya çalışırken zorlu koşullarla karşılaştı. Bazıları sınırda yakalanıp idam edilirken, diğerleri yolculukları sırasında hastalık ve açlık gibi zorluklara katlandı. Yine de çok sayıda Beyaz Ordu üyesi Rusya’dan kaçmayı ve yeni hayatlar kurmayı başardı.

İstanbul başlıca transit kaçış noktası olarak kullanılıyor, buradan Avrupa’ya, oradan da büyük kısmı ABD’ye geçiyorlardı. Ancak 1925’in sonuna gelindiği halde hâlâ başka ülkelere göç etmeyip İstanbul’da kalmayı tercih eden Beyaz Ruslar da vardı. Net bir sayı vermek zor olsa da, İstanbul’da yaşamayı seçen Beyaz Rus mültecilerin 20 bin dolayında bulunduğu varsayılmaktadır.

Ancak ciddi bir sorun vardı: Osmanlı kısa süre önce Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış, önemli kayıplar vermiş, kaynakları tükenmiş ve toplumun her katmanında moral bozukluğu egemendi. Üstelik İstanbul işgal altındaydı.

İstanbul’da konuşlu 35 bin İngiliz, 16 bin Fransız, 12 bin İtalyan ve yaklaşık 20 bin Yunan askeri başkenti kontrol ediyordu. O sırada nüfusu 900 bin olan kente 300.000’den fazla Rus mülteci bir çığ gibi aktı. Zaten karmaşık olan durum daha da karıştı.

İşgal güçleri sığınmacılara destek sunmak için fazla gönüllü olmuyorlardı çünkü (İtalyan askerler hariç) hepsi çöktükleri yalı ve konaklardaki değerli eşyaları kargo için paketlemekle meşguldü.

Ayrıca, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasının ardından Türk Kurtuluş Savaşı başlamıştı. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla yeni devlet bir Cumhuriyet olarak kuruldu ve 600 yıllık saltanat sona erdi.

Ruslar onca yoksulluğa, zorlu koşullara ve sıkışmışlığa karşın İstanbul’un ekonomik, kültür ve eğitim yaşantısına unutulmaz katkılarda bulundular. İmzalarını attıkları mimarlık, tiyatro, bale, opera, yontu, resim, müzik ve edebiyat gibi sanatsal etkinliklerle İstanbul’u başka bir boyuta taşıdılar.

Örneğin, 1918 yılında eşi Natalya ile birlikte İstanbul’a gelen Sergey Rahmaninov çeşitli konserler verdi. Hatta 2. Piyano Konçertosu’nu 3 yıl kaldığı İstanbul’dayken besteledi ve bu konçerto 1921 yılında ilk kez İstanbul’da seslendirildi.

Yazar Ivan Bunin 1920-1930 yılları arasında İstanbul’da yaşamış ve buradan ayrıldıktan 3 yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. “Dr. Jivago” romanının yazarı Boris Pasternak, yazar Ivan Şmelyov, yazar Aleksandr Kuprin, filozof Nikolay Berdyayev ve şair Anna Ahmatova da o yıllarda İstanbul’da yaşamış ünlü kişilerdir.

İlginçtir, Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı konak Aleksandr Ganyanov adlı bir Rus fotoğraf sanatçısına aitti. Türkiye’nin en önemli fotoğraf ustalarından biri olarak kabul edilen Ganyanov, o dönemde çektiği fotoğraflarla İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasının önemli bir bölümünü belgelemiştir.

Rusların İstanbul’un kent yaşamında başka yeniliklere de öncülük ettikleri, örneğin plaj kültürünü ve denize girme alışkanlığını yaygınlaştırdıkları söylenir. Beyaz Ruslar iyi eğitimli, iyi giyimli, kültürlü ve görgülü insanlardı ve çoğu otomobil sürmeyi biliyordu.

İçine düştükleri yoksulluk onları bilgi ve yeteneklerini kullanma konusunda buluşçu yapmıştı. Taksim’de dolmuşçuluğu ve Şişhane’de abajur ve avize işini de ilk başlatan onlar oldu. Özellikle Nadya adlı saraylı bir hanımefendinin elleriyle işlediği abajurlar çok popülerdi.

O dönemde iyi okulların çoğunda müzik, bale, opera eğitmenleri Rus idi. Örneğin Tamara Platonova, Margarita Fokina, Mariya Fedorova ve Natalya Pavlova gibi

Çoğunluğu göç etmiş olsa da 1950’lerin başında Karaköy ve çevresinde hâlâ 6-7 bine yakın Rus yaşıyordu. Karaköy’de Rusça konuşan Karaim Türklerinden oluşan bir Musevi nüfusu vardı ve onlarla sosyalleşmek kolaydı. Karaköy’ün asıl adı da zaten Karaimköy’dü.

İstanbul tarihçisi Jack Deleon, “Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar” başlıklı mükemmel bir kitap yazdı. Onlarca ilginç hikâyenin yer aldığı bu kitap 1996 yılında Remzi Kitabevi tarafından basılmış ve daha sonra D&R tarafından sesli kitap olarak çıkarılmıştı. Jack Deleon gibi değerli bir tarihçiyi genç yaşta kaybetmiş olmak büyük bir talihsizlik.

İstanbul’u kendine vatan seçmiş Ruslar da ne yazık ki 6-7 Eylül (1955) büyük talanından zarar görmüş ve kaçmak zorunda kalmışlardır. Bildiğim kadarıyla, bugün Karaköy civarında ataları bir asır önce gelmiş olan yalnızca 400 kadar Beyaz Rus kökenli vatandaş yaşıyor.

Anadolu’nun ana kucağına sığınan ve kent kültürüne değerli katkılar sağlayan bu güzel insanları da “kışkışlamayı” başarmışız!..

 

halilocakli@yahoo.com

28 Ağustos 2022 Pazar

“Antalyacı”

 

  

“Antalyacı”

 

M. Hakkı Yazıcı

 

Geçenlerde  Novıy Arbat Caddesi’ndeki Moskova’nın en büyük kitapçısında bir kitap aramaya gitmiştim. Bir kitapçıya gittiğimde yabancı dil öğrenimi raflarındaki Türkçe kitaplarını da hep merak eder bakarım.

Rafların önünde bir çift gördüm.

Ruslar, tanımadıkları veya yeni tanıştıkları insanlarla hemen sıcak bir ilşkiye girip, konuşmayı sevmezler. Bunu bildiğim halde dayanamayıp sordum:

“Ben Türküm, sormak istediğiniz bir şey olursa yardım edebilirim.”

Memnun oldular.

Konuşmaya başladık. Meğer Antalya’dan bir ev almışlar. Madem Antalya’da yaşayacağız bari Türkçeyi de öğrenelim diye karar vermişler.

Rusçanın ne kadar zor bir dil olduğunu bildiğim için Türkçenin nispeten kolay bir dil olduğunu, öğrenmekten kesinlikle korkmamalarını söyledim. Ayrıca bizim sıcak insanlarımızın, esnafımızın onlara yaklaşık altı ay içinde sokakta, çarşıda dertlerini anlatmaya yetecek kadar konuşmayı öğreteceklerine de emindim.

“Antalya’da Rusça çok yaygın olarak konuşuluyor, sıkıntı yaşamazsınız,” dedim.

İyi bir tercih yaptıklarını söyleyince rahatlayıp, daha da mutlu oldular.

***

Malum Ruslar senelerdir Türkiye’de tatil yapmaya alışmışlardı. Bu işi daha da ileri götürüp ev alıp veya kiralayarak yaşamaya evrilttiler.

Özellikle Ukrayna sorunu sonrasında bu olay daha hızlı bir ivme kazandı.

Haberlerden duyup, öğreniyoruz; Rusların sayesinde emlak satış fiyatları, kiralar rekor seviyelerdeymiş.

Güney illerimizde, özellikle Antalya’da Rus nüfusu ciddi oranlara ulaşmış. Rusça neredeyse gayriresmi olarak ikinci dil konumuna gelmiş.

***

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Antalya’da tarihi bir olayın kendini tekrarladığına dikkat çekerek, “Değişmeler, göçler dolayısıyla ortaya çok enteresan bir nüfus portresi çıktı. Fakat daha enteresanı, tarihi bir olay kendini tekrarladı. Bu Türk ırkı nasıl ki mazide Güney Rusya’yı, oradaki Slavlarla karıştırarak acayip ve çok tatlı bir çevreye döndürdüyse, Antalya’da da böyle bir şey cereyan ediyor. Türk yatırımcıların, ekmeğini her yerde bıkmadan arayan Türklerin bir hediyesi var memlekete; Rus anneler ve çocuklar. Bu öyle binlerle, on binlerle ifade edilmekten çıkıyor, yukarı doğru gidiyor,” demiş.

Gerçekten öyle.

Şahsen ben de yarısı Rus, yarısı Türk çok tatlı, akıllı bir torun sahibi olarak bu durumdan çok hoşnutum.

Torunumun benim Rusça konuşma seviyemle dalga geçmesine de aldırdığım yok.

***

Yakın tarihimizde, 1960’lı yıllarda Almanya’ya çalışmak için giden Türkler bu gönüllü göç sonrasında bilerek veya bilmeyerek önemli bir toplumsal olaya neden olmuşlardı.

Hem orası, hem de Türkiye için...

Artık neredeyse dördüncü nesile ulaşacak göçmenler, “Bizler için Almanya artık ikinci bir vatan hükmündedir,” diyorlar şimdilerde.

Biz, onlara biraz da şakayla karışık “Alamancı” derdik.

Peki ya şimdi Antalya’ya yerleşen Ruslara da “Antalyacı” mı denilecek?

***

O da benim gibi Antalya Bugün yazarı olan sevgili arkadaşım Fuad Safarov, Medya Günlüğü’ndeki bir yazısında, “Türk-Rus ilişkilerinin tarihinden bahsederken çoğunlukla herkesin aklına iki ülke arasında yıllarca süren savaşlar geliyor.  
Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin resmi başlangıç tarihi 1497. Bu tarihten sonra, 1677 - 1918 yılları arasında Osmanlı ve Rusya imparatorlukları 13 defa savaştı. Türk-Rus savaşlarının kaba bir hesapla 50 yıllık bir süreci kapsadığını varsaysak bile kalan 470 yılı aşan dönemde ilişkilerde çeşitli olumlu gelişmelerin yaşandığını söylemek mümkün. “ diye yazmıştı.

Evet, öyle.

Tarihte çok savaşmışız, ancak Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvel üzerimize çökmüşken yardımımıza Ruslar koşmuş.

Geçen yüzyılın 20'-30'lu yılları Rus-Türk ilişkileri açısından benzersiz bir dönemi oluşturur.

Soğuk Savaş döneminde bile farklı kutuplarda yer almalarına rağmen iki ülke arasındaki dostluk ilişkileri kesintisiz devam ettirilmiştir.

Sputnik’te Amir Gadjiev’in yazdığına göre; Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü’nden doğu bilimci Doçent Pavel Şlıkov, Rusya-Türkiye ilişkileri bağlamında çok daha kurumsallaşmış bir jeopolitik ittifak oluşturma zamanının geldiğini kaydetti,” demiş.

Ümit edilen bu.

***

Bizim ofiste iş arkadaşım İgor’la muhabbet ediyoruz.  Oğlu Maksim anlatmış; derste öğretmen öğrencilere “en sevdiğiniz Rus şehri hangisi?” diye sormuş.

Öğretmen haliyle Moskova, Petersburg ya da başka şehir diye bir cevap bekliyormuş.

Maksim’in arkadaşlarından biri ısrarla parmak kaldırıp ayağa kalkmış “Antalya” demiş.

Öğretmen gülümsemiş.

Parmak kaldıran bir başka öğrenciye sormuş, o da “Antalya” diye cevap vermiş.

Öğretmen, “Ama çocuklar, Antalya Rusya’da değil ki, Türkiye’de,” demiş.

Çocuklar şaşırıp, biraz da hayal kırıklığı içinde bakmışlar öğretmene.

Bunu çocukların bilgisizliklerine vermek doğru değil. O kadar birbirine karıştı ki hayatlarımız, o kadar sarıp sarmalandık ki; oraymış, buraymış önemli olmaz hale geldi.

12 Aralık 2021 Pazar

Beyaz Rusların Türkiye’ye göçünün 100. yılı: Göçün Türk toplumuna etkisi ne oldu?


Selin Uludağ

Kaynak: https://tr.sputniknews.com/  

 

1918 Rus İç Savaşı sonrasında Rus İmparatorluğu’ndan kaçan Beyaz Rusların Türkiye’ye göçünün 100. yıldönümü için yapılan konferans, İstanbul Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Sputnik’e konuşan Prof. Dr. Türkan Olcay ve Türk-Rus Platformu Genel Sekreteri Ender Arat, göçün Türkiye'ye etkisini anlattı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından biri olarak, 7 Kasım 1917 tarihinde Petrograd'ta (şimdiki St. Petersburg) başlayan silahlı ayaklanmanın Ekim Devrimi’ne dönüşmesiyle, ‘Beyaz göçmenler’ olarak da anılan, dönemin siyasi ortamına muhalif Rus zümreleri, iç savaşın ardından 151 gemi ile birlikte İstanbul’a sığındı.

Yurtlarından kaçmak zorunda kalan Beyaz Ruslar, o dönemde emperyalist güçler tarafından işgal altında olan Anadolu’yu kendilerine yeni bir yurt olarak görerek, başta İstanbul olmak üzere Marmara Bölgesi’nin çeşitli yerlerine yerleşti.

Türkiye'de kaldıkları dönemde cumhuriyetin kurulmasına da tanıklık eden Rus göçmenler, Cumhuriyet tarihinde birçok alanda sosyal hayata ve yaşama öncülük ederek yeni kurulan ülkenin entelektüel havuzuna katkıda bulundu.

Göçmenlerin izlerini hala çevremizde görmeye devam ederken, göçün 100. yılı için düzenlenen ve İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın da katıldığı konferansta; profesörler, araştırma görevlileri, tarihçiler, Türkiye’de yaşayan Rus göçmenlerin torunları, diaspora temsilcileri ve Türkiye’de okuyan Rus üniversite öğrencileri bir araya geldi.

Açılış konuşmasını Rusya’nın İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov’un üstlendiği etkinliğin konuşmacılarından, Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Prof. Dr. Türkan Olcay ve Türk-Rus Platformu Genel Sekreteri Ender Arat, Beyaz Rus göçmenlerin Türkiye’ye etkisini konunun tüm perspektifleriyle birlikte Sputnik’e değerlendirdi.

 

‘İstanbul'un nüfusu o dönemde 800 bindi, 200 bin de Rus göç ile geldi, şehrin nüfusu yüzde 30 arttı’

Bu göçün yapıldığında İstanbul’un işgal altında olduğuna dikkat çeken Arat, dönemin İstanbul’unda durumun ne olduğunu anlatarak, “İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Bu arada Balkanlardan harekete geçen 5 milyon insan da göç etmişti. Bunların çoğu istanbul'daydı. Üstelik İstanbul’da iki tane de yangın çıkmıştı; Fatih’te ve Balat'ta. İstanbul'un nüfusu o dönemde 800 bindi. 200 bin de Rus göç ile geldi. Bir gecede düşünün 115 tane gemi ile geldiler. Fransızlar bu gemilere el koymak karşılığında göçmenleri taşıdılar.140 bin asker, 60 bin sivil geldi. İlk gelenler asilzadelerdi ve onların paraları vardı. Istanbul'da lüks otellerde kaldılar. Tabi onlar çabuk döndüler, Paris'e Roma'ya gittiler. İkinci gelenler avamlar, sivil insanlar. En son gelen ise askerlerdi” dedi.

Ruslar, İstanbul'a göç ettiklerinde şehrin nüfusunun yüzde 30 arttığının altını çizen Olcay ise “Gelenler de çok hızlı bir şekilde Galata ve Beyoğlu civarında mesken edinirler. Ama gelen 150 bin kişinin 60 bini 3 farklı kamplara yönlendirilir. Bunlar da; Gelibolu, Çatalca ve Limni adasıdır. Daha hemen ilk günden 32 bin kişi Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan gibi ülkelere gönderilmiş. İstanbul'da geriye 70 bin civarında göçmen kalıyor. Onların büyük bir kısmı da Selimiye'ye, Florya’ya, Tuzla'daki kampa gönderiliyor. Ayrıca Büyükada ve diğer adalara da yerleştiriliyorlar” dedi.

 

Göçün Türk toplumuna etkisi ne oldu?

Beyaz Rusların, Türkiye’de birçok kültür sanat faaliyetine öncülük ettiğini ve pek çok öğrenci yetiştirerek sürdürülebilir bir anlayışın oluşmasına da katkı sağladıklarını belirten Arat şu şekilde konuştu:

‘Türkiye’ye baleyi getirdiler, Atatürk'e hizmet etmiş restoranlar açtılar’

“O zamanlar İstanbul'da bale yoktu. Baleyi Lydia Arzumanova (Leyla Arzuman) getirdi. Herkes Türkiye de zanneder ki baleyi Ankara’da 1938-40’larda Ninette de Valois kurdu. Halbuki Arzumanova gelip burada belediyede bir şeyler yapıyor. Bunun topluma bir etkisi var. Hali vakti iyi olan aileler çocuklarını belediyeye bale yapmaya gönderdiler. Sabancı Müzesi’nin müdiresi Nazan Ölçer, zamanında orada bale yapanlardan biriydi. Bu göçün topluma olan etkisinin devamına bakarsak; Restoranlar açtılar. Tabii gastronomiye de bir etkisi var. Bir pastane sabaha kadar açık. O dönemde istanbul'da sabaha kadar açık pastane yok. Rejans restoran da Rus yemekleri servis eden bir yer olarak hala açık kalanlardan biri. İstanbul’da Karpiç Lokantası, Süreyya Restoran; bunlar Atatürk'e hizmet etmiş restoranlardır. Bugün eğer Moda Kulübü’ne giderseniz, Süreyya’nın menüsünün olduğunu görürsünüz. Rus yemekleri bugün de hala servisteler. Bunun da topluma etkisi var. Benim belgeselimde de Ruslar daha çok kendilerini anlatıyorlar ama Tükleşmiş olan Ruslar var, burada kalmış olanlar var.”

 

Ayasofya’nın mozaiklerini restore eden Rus ressamdan, Türk vatandaşı olan sanatkarlara

Göç ettikten çok kısa bir zaman sonra işyerlerini açıklarını belirten Olcay, “Aklınıza gelebilecek tüm mağazalar; kendi fırınları, kasapları, çamaşırhaneleri, avukat büroları, dişçi, doktor muayenehaneleri gibi yüzlerce işletme açıyorlar. Bununla birlikte restoranlar, kabareler, kafeteryalar açıldı.Tüm bunlar sosyal hayatta izler bıraktı. Daha sonra da zaten kültürel hayata bir etki başladı. Bunların ilki de 9 Ekim 1920’de açılan ilk sergidir. Akabinde de 1921 yılının Ocak ayında Rus ressamlar kendi birliğini kurdu. Bursa Sokağı 40 numarada Mayak adında bir kulüpte sergilerini düzenlediler. Orada 7 tane sergi yaptıktan sonra bir atölye daha açtılar. Bu doğrudan güzel sanatlara olan etkileri. O ressamlardan 4 kişi kalıyor burada, bunlar çok önemli ressamlar. Bir tanesi Nikolas Kluge’dir. Belki de adını bizim ülkemizde kimse bilmiyordur ama o burada kalmayı seçiyor, Türk vatandaşı oluyor ve 1932’den ölümüne kadar Ayasofya’nın bütün mozaiklerini Thomas Whittemore ile birlikte restore ediyor. Burada kalıp burada da ölüyor zaten. Başka bir ressam da Nikolay Kalmikoff. Türk vatandaşı olarak ismini Naci Kalmukoğlu diye değiştirdi. İbrahim Safi de aynı şekilde. 1930’lara geldiğimizde burada 1400 entelektüel kişi kaldı. Sanatla birlikte başka mesleklere de katkıları oldu. Mesela mühendislik alanında da bu insanların dokunuşlarını görüyoruz” dedi.

 

‘Mozart’ın Requiem’ini İstanbul’da ilk kez Rus kardeşler dinletti’

Bütün restoranlarda ve eğlence yerlerinde Ruslardan oluşan orkestraların sahne aldığını söyleyen Olcay, “3 dalga halinde göç ettiklerinde 19 Ocak, 20 Şubat ve en büyük dalganın olduğu 1919 Kasım ayında ilk kaptıkları şeyler enstrümanlarıymış. Onun için iş bulmak çok daha kolay oluyor. Oradaki entelektüel ailelerde herkes bir enstrüman çalabiliyormuş ama onun dışında St. Petersburg, Tiflis, Moskova konservatuarlarından mezun insanlarla, orkestra şefleri, profesörler geldi buraya. Mozart’ın Requiem’ini İstanbul’da ilk kez Rus kardeşler dinletti. Rus profesörler profesyonel müzisyenlerin yetiştirilmesine ve müziğin tanınmasına da çok büyük katkı sağlamış oldular” açıklamasında bulundu.

 

‘Kısa saç modasını ve plaj kültürünü Beyaz Ruslar başlattı’

O zamanlar Türk kadınlarında uzun saçın moda olduğunu hatırlatan Arat, “Ama Ruslar kısa saçla geliyorlar Türkiye'ye, temizlik problemleri de olduğu için burada daha da kısaltıyorlar saçlarını. Ve bu İstanbul sosyetesinin de moda oluyor. Ayrıca bir plaj kültürü geliyor. O dönemde kadınlar kapalı yerlerde suya girerlermiş. Halbuki Ruslar Ataköy gibi açık yerlerde denize girmişler” ifadelerini kullandı.

 

‘İşgalciler Rusların ordularını Atatürk'e karşı kullanmak istediklerinde Ruslar bunu kabul etmiyor’

Arat “İşgal sırasında olan Osmanlı’da İstanbul halkı, Ruslara kucak açıyor. Bunu Ruslar da anlayışla karşılıyorlar ve Fransızlar, özellikle de İngilizler, Rusların ordularını Atatürk'e karşı kullanmak istediklerinde Ruslar bunu kabul etmiyor. Aslında burada enteresan bir durum var. Atatürk ‘Kızıllarla’ işbirliği yapıyor ama Türkiye'de yaşayan Ruslar oldukları yere minnet duymaya devam etmişler” diye konuştu.

3 Eylül 2021 Cuma

Peskov'a Türkçeyle gelen şans


Fuad Safarov, Moskova

Kaynak : https://medyagunlugu.com/

 

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Türkolog sözcüsü Dmitriy Peskov, gençlik yıllarında Türkçesini nasıl geliştirdiğini anlattı. 

2. Rusya Eğitim Maratonu etkinliğine konuşmacı olarak katılan Peskov, tercümanlık mesleğine de değindi. Peskov, çevirmenlik deneyimini örnek vererek, insanın her yaşta öğrenmek ve becerilerini geliştirmesi gerektiğini belirtti ve şunları söyledi: 

"Gençken Türkiye'ye çalışmaya gittim. Orada Rus Tarım Bakanı'na tercümanlık yaptım. O zaman kelime bilgisi  açısından yetersizdim. Birkaç gün içinde hemen kitaplar bulmam, okumam ve tüm bunları araştırmam gerekti. Sonra Ulaştırma Bakanı geldi ve hava trafiği hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım, tekrar okumak zorunda kaldım. Bunlar çok zor müzakereler idi. Hayat sürekli çalışmanız gereken koşulları belirler."  

Peskov kariyer yolunda kendine şans getiren Türkçeyi gençlik yıllarında biraz da zorunluluktan öğrenmeye başlamış. Babası Doğu ülkelerinde diplomat olarak görev yapan Peskov, Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Enstitüsü'ne sınava hazırlanırken aklında Arapça okumak varmış. Fakat yeterli puan alamayınca Türkçeyi tercih etmek zorunda kalmış. Rus yetkili, 1. Kanal'a o yılları anlatırken, "... Ama altı ay sonra Türk dilini, kültürünü ve ülkeyi sevmeye başladım. Okulumuzda Türk Dili Anabilim Dalı çok güçlüydü. Öğrenci olarak mutluydum" demişti. 

2014 yılında Moskova'da Rus-Türk İşadamları Birliği'nin (RTİB) düzenlediği "Zirve Sohbetleri"ne konuk olan Peskov, hayatımın önemli kısmının geçtiği Türkiye'nin her zaman hatıralarında ve kalbinde yer aldığını söyledi. Peskov, "Türkiye ile aslında tesadüfen tanıştım. İlk kez 1980 yılında gördüm. O zaman dili bilmiyordum. Libya'dan gemiyle Odessa'ya giderken İstanbul'a uğramıştık. Türkiye'de o günlerde darbe olmuştu. İstanbul'da gemiden çıktığımızda her yerde askerler, silahlı kişiler vardı, korkunç bir tabloydu" dedi. 

Türkoloji bölümündeki hocaları sayesinde Türkiye'yi sevdiğini ve iyi bir Türkolog olarak yetiştiğini anlatan Peskov, "1990'ların başında Dışişleri Bakanlığında memur oldum. İlk yurt dışı görevim Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'ydi. Rahmetli büyükelçi Albert Çernışev ile Türkiye'nin aşağı yukarı her bölgesini gezdik" diye konuştu. 

Gençliğinde Sovyetler Birliği'nin, daha sonra da Rusya'nın ekonomik ve siyasi belirsizlik içinde bulunduğunu, Türkçe bildiği için bir ara Milliyet'in Moskova bürosunda çalışmayı düşündüğünü söyleyen Peskov,100 dolar karşılığında Türkçe tercüme yaparak hayatının ilk parasını kazandığını anlattı. Sonunda diplomatlıkta karar kılan Peskov , Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde 10 yıl çalıştı.

Peskov, iki yıl önce Hürriyet'ten Nalan Koçak'ın sorularını yanıtlarken, "Milliyet'in Moskova ofisinde çalışmak istediğiniz bir dönem vardı…" demesi üzerine, "Evet. Gazetecilik okumadım, bu yüzden benim için kesin bir çekiciliği yoktu. Cenk Başlamış Milliyet'in Moskova ofisindeydi, biz de arkadaştık o zaman. Yine de öğrenmek ve bilgi almak ilgimi çekiyordu. Gazetecilik benim için bilinmeyen topraklardı" demişti.

 

Kızı da Türkolog 

Peskov'un Ankara'da görev yaptığı 1998 yılında Ankara'da doğan kızı Liza Peskova da babasının izinden giderek Moskova Devlet Üniversitesi'nde Türkoloji eğitimi aldı. 

"Uçak krizi" sürerken, 2016 yılı ortalarında Liza uluslararası toplumun Türkiye'deki terör saldırıları karşısında tepkisiz kalmasını eleştirmiş ve Instagram hesabından şu mesajı paylaşmıştı: 

"Ben Ankara'da doğdum, hayatımın ilk yıllarını orada geçirdim. Babam ve dedem Türkolog ve ben de Moskova Devlet Üniversitesi'nde Türkçe öğreniyorum. Böyle biri olarak kırgınım ve çevremizde olanların ikiyüzlü olduğunu ve çifte standart uyguladığını hissediyorum. Neden internet Türk bayrakları ile dolu değil? Ankara'da pazar gecesi evine otobüsle dönen insanların ölümü, Paris'teki insanların ölümünden daha mı önemsiz? Yani terör saldırıları, daha önemli ve az önemli diye ikiye mi ayrılıyor?" 

Peskov'un ayrıldığı eşi Yekaterina da Türkçe biliyor. 

23 Haziran 2020 Salı

Lev Troçki ve İstanbul Günleri




Adnan Genç




Anlattım bir vakitler; hayatımın değişik dönemlerindeki ‘öğrenme süreçleri’ benim için zorlu geçmiştir. Yani PDA, lafını ilk duyduğumda bu neyin kısaltması diye, kimseye soramamıştım. Yuh yahu, bunu da bilmeyecek ne var derler, diye. Sonra emperyalizmi ve oligarşiyi zor bela öğrendim. Öğrensem iyi ikisini birden cümle içinde kullanıp, insanlara da tekrar ettirirdim (onlar da öğrensinler, diye). Bir de tuğla gibi bir kitap vardı, SBKP tarihi (hadi siz bulun bunu da); Lenin kim; Troçki niye sevilmez; Dmitri Hvorovstovsky’nin sesi niye muhteşem diye, kendimce araştırmalar yapardım…

Adalar Belediyesi’nde de 8 yıl kadar önce belediye başkan danışmanı gibi bir görev üstlendim. Rica ettiler de gittim, inanın; ama para mara da vermediler. Davayı da kazandım ama para yüksek yargıda duruyor… Duydum ki, Troçki’nin İstanbul’da kaldığı birkaç evden biri de Büyükada’daymış. Kazık kadar adamım ama ünlü teorisyenin yaşadığı yeri bilmiyorum. Daha büyük utanç olur mu? Kimseye de net olarak soramıyorum: ‘Yahu bir Rus yazar varmış, evi buralarda bir yerdeydi, tam sokağını unuttum’ derdim. Onlar da her seferinde sallama bir yokuşlu sokağı söylerler, ben de ha, hı deyip, gece vakti gider bakardım. Tabela falan var mı, diye? Var ya, kapının zilinde hâlâ Tıroçki yazıyor… Efendim, Traçki bizde iyiydi valla ve zaten iki hükümet arasında; burada ona dokunulmayacak, anlaşması vardı. Meksika’ya gitti ve orada buldular ve öldürdüler… Buradaki günleri de hakkında çekilen kimi film ve belgesellerde hep anıldı…

Meğer filmin bir bölümü, coğrafyası pek benziyor diye Datça’nın yakınlarında çekilmiş. aa’da uzun süre muhabir ve yönetici olarak çalışan sevgili gazeteci dostum Süleyman Boyoğlu’nun belediye sitesi üzerinden bulduğu görseller ve yerel bir araştırmacının blog adresinden edindiği daha başka bilgileri bana geçti.

Ben de size aktarayım da, Daçta’nın Kargı koyu da ‘Troçkist turistlerle’ dolsun… Hikâyenin kalan kısmı bu iki metinden kuruludur ve ‘Troçki kimdir?’ deseniz, her yerde bulabileceğiniz bilgilerdir. Peki biz niye bugün yazıyoruz. Ne doğum günü, ne de ölüm günü… ‘Sürekli Devrim’ kitabını yazmaya başladığı gün bugünlerdeki bir gün de o yüzden… Daha hayırlı bir sebep bulamadım, umarım tarihi geçmeyiz… Hadi devam:
Datça Belediyesi Instagram hesabında paylaşmış sözünü ettiğim fotoğrafla. Berivan Tanrıverdi çekmiş. Kargı koyuna giderken, hemen solda kayalıkların üzerinde eski bir ev. Yıkık, dökük, harabe. Dokunsan yerle bir olacak sanki. Tam virane. Bu ev, bu haliyle bile Datça’ya gelen turistlerin uğrak yerlerinden biri. Çünkü manzarası şahane. İnsanlar gelip fotoğraf çekiyor buradan. Selfi yapıyorlar Kargı’nın doğal tablosuna karşı. Sonra sosyal medyada paylaşıyorlar bu fotoğrafları. Datça’nın tanıtımına katkı sağlıyorlar.

Oysa, bu yıkık dökük evin tarihi değeri o kadar büyük ki. Avrupa’nın herhangi bir kentinde olacak, hemen onarılır ve müze yapılır. Turist dolup taşar. Çünkü bu evde yıllar önce önemli bir film çevrilmiş.

Bir iddiaya göre Sovyet devrimci Troçki’nin hayatını konu olan film. Başka bir iddiaya göre Dr. Zhivago’nun yazarı Rus şair Boris Leonidoviç Pasternak’in hayatının çekildiği ev. Bir film seti yani. Filmin çekildiği kesin çünkü yaşayan canlı tanıklar var.

Datça’nın köylerindeki, özellikle de eski Datça’daki bazı evlerin kapı ve pencerelerini bu eve taşımışlar. Kameralar saatlerce çekim yapmış burada. Üstelik birçok Datçalı figüran olmuş filimde. Böylesine önemli bir ev bu ev. Şimdi ise kaderine terkedilmiş durumda.

İnsan düşünmeden edemiyor. Çok önemli bir filmin çekildiği bu ev şimdi neden bu halde? Arazi devletin ayrıca. Neden onarılmıyor? Neden eski haline getirilmiyor? Datça’da görev yapan kaymakamlar neden bir proje hazırlamıyor? Burası bir müze olsa, o filmden fotoğraflarla, görüntülerle süslense, bir kültür sanat evi haline getirilse, ülkeye ve Datça’ya bir artı değer katmaz mı? Gerçekten neden? Kültürden sanattan bu kadar mı uzaklar? Osmanlı’nın ender aydınlarından, devlet adamı Ziya Paşa ünlü Gazel’inde şöyle demişti: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.”

Günümüz Türkçe’siyle; “Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm. İslam ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.” Başka söze gerek var mı? https://kayasedatt.blogspot.com/ 


Filmden söz edelim…

Trotsky, yönetmenliğini Leonid Maryagin’nin yaptığı 1993 yılı ABD, Avusturya, İsviçre, Meksika, Rusya ve Türkiye ortak yapımı; konusu Lev Troçki‘nin hayatının anlatıldığı biyografi ve dram türünde filmdir. Troçki’nin özellikle sürgün hayatını geçirdiği filmin finaldeki Türkiye sahneleri dikkate değerdir.

20. yüzyıl tarihine yön veren Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin’in yol arkadaşı ve kendine halef olarak seçtiği Lev Troçki, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince vatansız bir sürgün olarak yaşamına çeşitli ülkelerde devam eder ve bu sürgünlük 1940 yılında Meksika’da öldürülmesiyle son bulur.

Bir eylem adamı olduğu kadar aynı zamanda bir fikir adamı, bir teorisyen de olan Troçki’nin sürgün yıllarında yolu İstanbul’dan da geçer.

İşte ünlü siyasi liderin, yaşadığı sürgün hayatı sorasında İstanbul’a gelmesi ve üç ayrı ev tutarak oturması üzerine konuşacağız. Ve tabii ki, hayatını anlatan ve yukarıda adı geçen filmin çekildiği yerlerden biri olan Datça’nın Kargı koyundaki yıkık dökük yapıların, filmle ilgisini anlatacağız. Bu konudaki kaynağımız tarihi bilgiler ve Datça Belediyesi’nin instsagram sayfasında Sedat mahlasını kullanan bir araştırmacının konuya ilişkin notları ve bulduğu fotoğraflar olacak…


1. Kızıl Ordunun Başkomutanı

7 Kasım 1879’da Güney Ukrayna’nın küçük bir köyünde dünyaya gelen Lev Davidoviç Bronştayn, küçük toprak sahibi bir Yahudi ailenin çocuğudur. Matematik ve hukuk eğitimi alır. 1902 yılından itibaren Troçki adını kullanmaya başlar, 1897’de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurunca Çar polisince tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Uzun süren sürgün ve kaçışların ardından 1917 Devrimiyle Rusya’ya döner. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliğini üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurar. 1924 yılında Lenin’in ölümünün ardından, partinin tüm yetkilerini kendinde toplamaya başlayan Stalin ile iktidar mücadelesine girişir. Bu mücadelede giderek güç kaybedince elindeki tüm yetkileri de teker teker kaybeder.


İplerin kopması ve Rusya’dan ayrılış…

1926’da Politbüro’dan çıkartılır, 1928’de de Alma Ata’ya sürülür. Fakat burası Troçki için geçici bir sürgün yeridir, çünkü Stalin’in asıl istediği, Troçki’yi Rusya’dan kovarak başka bir ülkeye sürgüne yollamaktır.

Bu konuda birçok ülkeyle Troçki’yi kabul etmeleri için görüşmeler yapılır, ama hiçbir ülke, savaş rüzgârlarının yeniden estiği bir dönemde Troçki gibi siyasi birini kabul etmeye yanaşmaz. Ankara’daki Sovyet Elçisi Çiçerin de Troçki’ye ülke arayanlardan biridir. Çiçerin, Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’la defalarca görüşür ve sonunda Türk hükümetini razı ederek vize almayı başarır.



Ancak Türkiye’nin Troçki’yi kabul etmek için bazı koşulları vardır:

“Troçki, politik bir göçmen olacak, ona özel ve ayrıcalıklı işlem yapılmayacaktır. Başka ülkeye gitmekte de serbest olacaktır. Bunun dışında Türkiye’de komünizm faaliyeti göstermeyecek, ancak istediğini yazabilecek ve bunları dışarıda bastırıp yayabilecektir. Troçki’ye Türkiye’de Rusya tarafından hiçbir suikast düzenlenmeyecek, Türk Emniyeti her türlü güvenlik önlemlerini alacaktır.”

Aynı günlerde İçişleri Bakanlığı, hem İstanbul Valiliğine, hem de Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’ne iki uyarı mektubu yazarak valilikten, herhangi bir suikasta karşı önlem alınmasını, Basın-Yayından da gazetelerin Troçki ile ilgilenmemesi ister.




Troçki İstanbul’da

Moskova, Türk hükümetinin koşullarını kabul edince 23 Ocak 1929’da Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğinden Troçkilere “Sedov” adıyla vize verilir. Çok sert geçen hava koşulları nedeniyle uzun süren bir yolculuktan sonra Troçki, 12 Şubat 1929 Salı günü İstanbul’a getirilir. Yanında ikinci karısı Natalya, oğlu Lev Sedov ve iki de (GPU) Sovyet gizli polisi vardır. Troçki’yi getiren İlyiç Vapuru, öğleye doğru Büyükdere açıklarında demirler, gemiye binen bir Türk görevli, gelenlerin pasaportlarını inceler. Bu sırada Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Türk görevliye Atatürk’e sunulmak üzere bir mektup verir. Troçki’nin imzasını taşıyan mektup şöyledir:


Atatürk’e yazılan mektup

“Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul’un kapısında size şunu bildirmekle onur duyuyorum: Türkiye sınırlarına kendi dileğimle gelmedim. Bu sınırlardan içeri zorla sokuluyorum. Rusya’dan çıkarıldıktan sonra, dilini bildiğim ve tanıdığım bir ülkeye gitmeyi yeğlerdim. Fakat sürenler, sürülenlerin bu isteklerine çok ender özen gösteriyorlar. Ülkemden çıkarılmam sorunun sonu değildir. Olaylar kısa ya da uzun sürede gelişecektir. Ben Marks’ın okulunda tarihe sabırla bakmayı öğrendim. En iyi duygularımı kabul buyurunuz Bay Başkan. Lev Troçki.”


Dilini bilmediğim bir ülkede yaşamam zor

Troçki, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilir ve cebinde yaklaşık 1.500 doları vardır. Ama Troçki’nin maddi konuda güvendiği, Avrupa’daki dostları ve yazacaklarından alacağı telif ücretleridir. Bu nedenle Almanya’dan yanıt beklediği günlerde durmadan yazar, İngiliz, Fransız ve Amerikan gazetelerine durumunu anlatır. Özellikle de “Türkiye’ye zorla sokulduğunu” öne sürer.

Troçki Türk basınıyla ilk konuşmasını Türkiye’ye gelişinden 34 gün sonra Milliyet yazarı Ahmet Şükrü Esmer’le yapar ve bu konuşmasında bazı şeylerin altını önemle çizer: “Türkiye’ye gelir gelmez Rus Başkonsolosluğu’na indim. Almanya’dan vize istemiştim. Buna yanıtın kısa zamanda geleceğini umuyordum. Bu nedenle otele geçmek istemedim. Sizlerle konuşmayı bugüne kadar ertelememin nedeni de böyle bir toplantıyı konsolosluk gibi resmi bir yerde yapmak istemeyişimdir. Şimdi herkesle konuşuyorum. Türkiye’den neden ayrılmak istediğimi sorabilirsiniz. Türkçe bilmediğim için… Artık yaşlıyım ve yeni bir dil öğrenemem. Yoksa çok sevdiğim ve konukseverliğine tanık olduğum ülkenizde oturmamam için hiçbir neden yoktur.”


Troçki’nin, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilmesi Moskova’yı rahatsız eder ve elçiliğe Troçki’nin bir an önce konsolosluktan çıkartılması bildirilir. 8 Mart gece yarısına doğru Troçki konsolosluktan çıkarılarak Türk polisinin önlemleriyle İstiklal Caddesi’ndeki Tokatlıyan Oteli’ne yerleştirilir. Bir müddet de burada kalan Troçki, karısı ve oğlu, 1 Nisan 1929’da bu otelden ayrılarak Bomonti’de kiraladıkları bir eve yerleşirler.


İstenmeyen adam

Fakat Troçkilerin sorunları kendi evlerine taşınmalarıyla da bitmez. Bu sefer de mahalle halkı bir anda çevrelerinin polislerle ve tanımadıkları insanlarla dolmasından rahatsızlık ve korku duyduklarından şikâyete başlarlar.

Köşkün, çevredeki evlere yakın olması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik açığı Troçki’yi de huzursuz ettiğinden, korunma yönünden kolaylık sağlayacak, çevresi açık yeni bir ev aranmaya başlar.

Bu arada Troçki vize almak için Almanya ve İngiltere’ye başvurur ama başvurusu kabul edilmez. Bunun üzerine bir müddet daha Türkiye’de kalması gerektiğini anlayan Troçki ve ailesi 1929 Mayıs’ında Büyükada İskelesine oldukça yakın olan Arap İzzet (Hulo) Paşa Yalısına taşınır. Burası polisin Büyükada’ya gelip gidenleri kolaylıkla denetleyebileceği ve büyük bahçeli evde istediği gibi koruma önlemleri alabileceği bir yerdir.





Troçki’nin Büyükada günleri

Büyükada’ya yerleştikten sonra çok yoğun çalışamaya başlayan Troçki, gazetelere yazılar yazar, kitaplarına yoğunlaşır. Bu arada bir de tekne alan Troçki, boş zamanlarının çoğunu Yunan balıkçı Haralambos ile birlikte balık tutarak değerlendirir. Köşke bir tane de doğal ıstakoz havuzu yaptırır. Balığa çıkmanın yanı sıra kayıkla Kartal’a uzanıp Samandıra gibi uzak ormanlık alanlara bıldırcın ve tavşan avına çıkar. Yine böyle bir av partisini uzatınca hava bozduğu için Şile yakınlarındaki bir köyde mahsur kalır. Geceyi beraberindeki jandarma, polis, sekreteri ve muhafızı Bilal Ertürk’le köyün imamının evinde geçirir.


Köşkte yangın ve Ada’dan Moda’ya

1 Mart 1931 günü Troçki’nin evi birden alevler içinde kalır. Troçki bunu önce suikast girişimi sansa da sonrasında karısı Nathalie’nin unutkanlık sonucu açık bıraktığı şofbenin yangına neden olduğu anlaşılır.

Ama Stalin’in yayımlanmasından korktuğu belgeler, fotoğraflar ve fotokopilerin büyük bir bölümünü kapsayan bir koleksiyon bu yangında kül olur. Yangından sonra geçici olarak Savoy Otel’e yerleştirilen Troçki için yeni bir ev aranmaya başlar.

Gazetelere verilen ilan sonucunda Moda semtinde Şifa Sokakta Dr. Mahmut Ata’ya ait olan ev kiralanır. Fakat Troçki, Büyükada’da geçirdiği günleri unutamaz.

Moda’daki bu ev hemen sokağın yanı başında olduğundan Troçki için yine huzursuz geceler başlar. Bir gece bahçeye atlayan iki kişinin alarm zillerini çalıştırmasıyla Troçki bu evden ayrılmaya kesin karar verir.

Valilik ve Emniyet’in gayretleriyle Büyükada’daki Yanaros Köşkü Troçki’nin yeni evi olarak kiralanır. 21 Mart 1932’de yeni aldığı motorlu kayıkla Pendik kıyısındaki Pavli adası civarında balık avlarken motorlu kayığı bozulan ve bu arada çıkan fırtınada mahsur kalan Troçki ve yanındakiler zorunlu olarak Pavli adasına çıkar ve adadan devletin motoruyla Büyükada’ya dönebilir.

En güvenilir yer olarak gözlerden ırak Büyükada’yı mesken tutar ve fasılalarla tam 4,5 yıl burada kalan Troçki teorik olarak hayatının en verimli yıllarını İstanbul’da geçirir. İhanete Uğrayan Devrim, Sürekli Devrim, Sanat ve Edebiyat gibi başyapıtlarını İstanbul’da yazar. Ayrıca Rusya’daki taraftarlarıyla bağlantısını asla koparmaz, Stalin’in ajanlarına rağmen pes etmez ve mücadelesini sürdürür.


Sürgünlerle geçen ve suikastla biten bir yaşam

Troçki’nin bu faaliyetlerinden rahatsız olan Sovyet ve Türk hükümetleri onu yeniden sürgüne zorlarlar. 1933 yılında ayrıldığı Büyükada’dan sonra kısa sürelerle İsveç ve Fransa’da ikamet eder, ancak Stalin onun peşini hiç bırakmaz ve nihayet Meksika’ya sığınmak zorunda kalır.

Bu yılmak bilmez mücadele adamı orada da boş durmaz ve küresel bazda örgütlenme çalışmalarını sürdürür, ta ki 1940 yılında bir ajan tarafından buz baltasıyla katledilinceye kadar.

Bugün Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akınına uğrayan bir müzeye dönüştürülmüştür. Büyükada’daki Arap İzzet Paşa Köşkü ise halen sahipleri ve Büyükşehir Belediyesi arasında ihtilaf konusu olarak müze olacağı günleri beklemektedir.


Bana Türkofil dediler

Troçki İstanbul’da yaptığı ilk basın toplantısında gazetecilere kitaplarından birinde Türkiye ile ilgili görüşlerini anlattığı bir bölümü göstererek Türklere duyduğu hayranlığı şöyle ifade eder:

“İşte, kitaplarımdan ikisi… Türkiye için yazdıklarımdan bazıları burada. Birini 1909’da yazmıştım. Bu ve daha sonraki yazılarımda Türkleri o kadar övdüm ki, bana Türkofil dediler. O tarihlerde Rusya’da Türklere karşıt çok insan vardı. Türk dostluğunu daha sonra Türklerin ulusal savaşında da gösterdim. Dostum General Frunze’yi Rus ordularının temsilcisi olarak Ankara’ya yolladım. Türkiye’nin bağımsızlık savaşını çok büyük ilgiyle izledim ve sonuçtan kıvanç duydum. Bağımsızlığınızı, bu uğurdaki savaşı büyük önderinizin yönetimine borçlusunuz. Atatürk’ün büyüklüğü artık dünyaca kanıtlanmış bir gerçektir, öyle bir gerçek ki burada yinelenmesinden ben de tat duyuyorum. Türk-Sovyet ilişkileri içtenliklidir ve böyle kalacaktır. Politik alandaki bu dostluğun ticaret ve ekonomiye dönüşmesini isteriz.”

Sadede gelip hemen bitirelim, yazıyı… Ben, 4 koca ay çalıştım belediyede ve milyon kere gittim Büyükada’ya ama evin yerini hâlâ bilmem. Oysa bütün adalılar bilir, haberiniz olsun… Off, ideolojik bir yanlışa düşmeden yazıyı selâmetle kapattık ya, burada. Afferim bana…

28 Aralık 2019 Cumartesi

Bir Türk vatandaşı Rusya'da oturma izni almaya gitse, gör başına neler gelir...



Metin Uçar



VNJ, Rusya’da yaşayan yabancıların çok iyi bildiği kısaltmalardan biridir. RVP, VKS, FSB gibi. Bu kısaltmalar Rusya’da yaşamayanlar için tabii ki hiç bir anlam taşımaz. Ancak sınırın bu tarafındakiler için her birinin açılımı, bazen içinde kaybolunan derinliği, bilinmezliği ve oraya gidip de canlı dönenlerin zafer hikayelerini ve tabii ki bozgun maceralarını içerir.
 
Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere her biri bir evren barındıran bu kısaltmalardan VNJ’yi size anlatacağım. Sebebi çok basit... VNJ’yi almak için harekete geçmiş bulunuyorum ve halihazırda birinci ve belki de en zor etabı geçmiş bulunuyorum. Yani birebir yaşadıklarımı anlatacağım.

Öncelikle VNJ’nin açılımına ve ne olduğuna bakalım. VNJ – Vid na jitelstvo. Rusya’da yaşamayanlar için anlamı: Oturma izni. Umarım yazımı okuduktan sonra tıpkı Amerika’da buna Yeşil kart dendiğini biliyor olmamız gibi Rusya’dakinin adı da VNJ’miş dersiniz. İşin tuhafı Rusya’nın verdiği oturma izninin de rengi ‘YEŞİL!’. Yani vatandaş olmayan yabancıya yeşil ışık yandı demek. Evet, VNJ... Neymiş? ‘Oturma izni!’.

Ne ilginçtir ki VNJ başvurusuna başladığım sıralarda Franz Kafka’nın Dava’sını okuyorum. Dava ile yaşadıklarım arasındaki paralellikler beni şaşırtıyor. Daha önce başına VNJ gelenler binbir macera, masal, korku hilayesi anlatıyor. Herkes VNJ’yi biliyor. Herkesin VNJ hakkında anlatacağı bir şeyleri var. Ancak bu anlatılanların hem içeriğinde hem de anlatış tarzında çok başka şeyler seziyorsunuz: ‘Ben çektim, sen de çekeceksin!’. Sanki VNJ belasını ben başlarına sarmışım gibi...

Neler duymadım ki, neler!? ‘Oho, en az on kere gidersin!’ Gidersin dedikleri de Moskova’nın 55 kilometre dışında bir göçmenler merkezi. Düşünün bir 55 km ve on kere! Felaket... ‘E niye on kere?’ diye sormana dahi fırsat vermezler. Çünkü o hikayenin giriş kısmıdır ve devamı kesintisiz gelir: ‘Orada önce karşına ‘köpek’ muamelesi yapan güvenlik görevlileri çıkar. Sola gitme: Hav. Sağa bakma: Hav, hav. Daha içeri girmeden yaşadığın aşağılanma duygusunun haddi hesabı yoktur! Hele de o eski SSCB halklarıyla beraber bunlara katlanmak zorunda kalıyorsun ya, bu zaten en ağırı. Allah sabır versin.

Vah garibim, VNJ alacakmış... Alırsın tabii, niye almayasın ki? Ama önce şöyle güzel bir acı çek de ondan sonra. Bak ben çektim, aşağılandım, küçük düşürüldüm, bugün git, yarın gel, virgülü oraya değil, buraya koy diye uğraştırılıp durdum. Ben başımdan savdım, şimdi sıra sende. Bu işleri kolay mı sandın canım! Hadi bakalım bir git, sonra anlatırsın!’ Bir düşünün daha işe başlamamışsınız ama psikolojik olarak hazırsınız. Bunlar bir grup. Başka bir grup da aynı hisleri paylaşmakla beraber sessiz kalırlar ve size türlü türlü tavsiyelerde bulunurlar.

Şimdiden yazayım hiç bir kimsenin tavsiyesine kulak asmayın. Her kişinin VNJ uğruna yaşadığı deneyim müstakil, şahsa münhasır bir olaydır. Benim yaşadığım bir diğerinin yaşadığından farklıdır. Bendeniz yazımda VNJ ile ilgili gerçek durumu mümkün olduğu kadar yalın ve herkesin karşılaşacağı durumlar açısından anlatmaya çalışacağım. Yani benden korku hikayeleri beklemeyin. Sevmem zaten korku hikayelerini. İnsanların sadece korku hikayelerine ihtiyacı olduğunu kim söyledi ki? Bir diğer grup VNJ etrafında anlatılanları sakin sakin dinlerler ve ‘Sen ne yaptın?’ sorusu gelince, sağlam bir görüntü ile cevap verirler: ‘Ben bir seferde hallettim!’ Bak sen! On kere gidip sürünme nerede, bir seferde halletmek nerede? Tabii ki her aklı başında olan adamın aklına bir soru geliverir: ‘Nasıl yani?’.
 
Bu sorunun, sakin ve ‘sizi gidi cahiller’ edalı cevabı size bu fani dünyadan herşeyin mümkün olduğunu hisettirir. ‘Bütün mesele adamını bulmaktır’. Yukarıda kısaltmasını verdiğim kısaltmalar evreni gerçekten de ‘adamı olanların’ işlerini kolay hallettiği bir yerdir. Aslında VNJ hayali ile yola çıkanların karşısına çıkan 55 kilometre ötedeki tek bir merkez olgusu bahsettiğim ‘adamı olanlar’ olayını ‘güya’ ortadan kaldırmak için yapılmıştı. Muazzam boyutlardaki bu merkezde eskinin kanlı kuyruklarının olmadan adam gibi  hizmet veriliyor olması ‘adamı olanlar’ olayını da ortadan kaldırmış gibidir. Ancak kendi yaşadığım deneyimden bahsederken dikkat çekeceğim çalışma sistemi ve göçmen merkezinin Moskova’nın uzağında olması ‘adamı olanlar’ geleneğinin de sürmesine neden oluyor. Bu yazdıklarımdan ‘adamı olanlardan’ olmadığımı anlamışsınızdır. Şimdi gelelim biz ne yapmışız? Hemen başından yazayım. VNJ macerasının birinci etabı olan başvuru kısmında mutlu sona ermiş bulunuyorum. Velhasıl korku hikayelerini bir yana bırakın ve yazdıklarımı okuyun.

İlk yaptığım kasım 2019’da yürürlüğe giren haliyle Yabancı Vatandaşlar kanununu incelemek oldu. Bu konuda bilgi sahibi olup da kafanızı bir sürü gereksiz bilgi ile dolduranlardan kurtulmak için bunu yaptım. Amacım VNJ denilen oturma izninin alınması ile ilgili ana tespitleri yapmaktı. VNJ almaya hakkım var, ama bunun şartları nedir vesaire soruların cevaplarını bir kenara not ettim. Ardından yukarıda bahsettiğim göçmen merkezinin Internet sitesini (https://mc.mos.ru) ciddi bir şekilde inceledim. Gayet doyurucu, açık bilgilere, VNJ almak için derleyeceğiniz belgelerin örneklerine ulaşabiliyorsunuz. Bu belgelerin arasında bulunan sağlık raporunu (2650 Ruble), Rus dili ve tarihini bildiğinize dair sertifikayı (3500 Ruble) yerinde alabiliyorsunuz, VNJ almak için ödenecek 5000 Ruble’lik harcı yine orada ödeyebiliyorsunuz. 5000 Ruble’lik ücreti karşılığında size danışmanlık veriyorlar ve en çok sorun çıkan başvuru dilekçesini sizin için dolduruyorlar. Bendeniz göçmen merkezinin uzaklığından dolayı bu belgeleri Moskova’da almayı tercih ettim. Sağlık raporunu sağlık sigortası çerçevesinde bedelsiz, Rus dili ve tarihi sertifikasını ise 4500 Ruble karşılığında yapılan sınav sonucunda aldım. Bu belgelerin derlenmesi başka bir yazının konusu olacak kadar derin. Burada konumuz VNJ olduğu için sadece nasıl aldığımı yazdım.

Belgeler toparlandıktan ve düzgünce bir dosyaya yerleştirildikten sonra artık o 55 kilometredeki göçmen merkezine gitme zamanı gelmişti. Bu arada o yerin bulunduğu Saharova köyünün, yabancılar arasında göçmen merkezi için de kullanıldığını hatırlatayım. Göçmen merkezi dersiniz kimse bilmez, ama Saharova dedin mi her şey yerli yerine oturur. Çünkü daha önce duduğunuz korku hikayelerinin doğduğu, yaşandığı ülkenin adıdır Saharova. Bundan sonra göçmen merkezi yerine ben de Saharova diyeceğim. Velhasıl, daha önce duymak durumunda kaldığım korku hikayeleri ile bilgilendirilmiş olduğum için git-gel sürecine filozofik yaklaştım. Size de aynısını önereceğim. Bu filozofik yaklaşımın temelinde Saharova’ya en az on kere gideceğim düşüncesi vardı. Çünkü her gittiğimde bir eksikliğin bulunacağını biliyordum ve bunun için kendimi üzmenin anlamı olmadığını farketmiştim. Yazdığım gibi aynı felsefeyi size de önereceğim. ‘Adamı olanlar’ grubu için bu geçerli değil çünkü. Onlar benim bilmediğim bir yoldan gidiyorlar.



1. Gün.
Saharova’da çalışmaya sabah 08.00’de başlıyorlar. İlk açılış anında birikme olabileceğini düşündüğüm için daha geç saatte orada olacak şekilde yola çıkıyorum. 55 km sonra yolun sağ tarafındaki Çok İşlevli Göçmen Merkezi levhasını görüyorum. Bizim gibiler için anayolda hazırlanan cebe giriyorum ve yeşil ışıkla beraber Saharova topraklarına giriyorum. Hemen sağ tarafta ücretli otopark yeri bulunuyor. Saati 50 Ruble. Arabamı park ediyorum ve girişe yollanıyorum. Saharova’nın kaleye benzeyen ana binalarına ulaşmak için iki aşamalı kontrol noktasından geçiyorsunuz. Bu arada işlem yaptırmak için gelenlerin %95’nin eski SSCB cumhuriyetlerinden olduğunu görüyorsunuz. İlk kontrol noktasında pasaportunuza bakıyorlar, çantanız varsa içindekilere bakıyorlar. İkinci kontrol noktasında aynı tören tekrarlanıyor. ‘Bu kadar ilgiye ne gerek vardı ki?’ diyorsunuz ve demirden döner parmaklıkları aşarak Saharova’ye giriş yapıyorsunuz. Sizi önce bir kafe karşılıyor. Uzun beklemelerde vakit geçirilecek bir yer diye düşünüyorsunuz ama pek öyle değil. İlerledikçe neden olduğunu anlayacaksınız. Nihayet kalenin ana binasına ulaşıyorsunuz. 200 – 300 metrelik cephesinde yukarıda yazdığım kısaltmalara (FSB dışında) ulaşmaya çalışanlar için ayrı ayrı girişler yapılmış. Önce VKS, ardından patent alanlar, ardından VNJ ve RVP için belge verecekler ve en sonunda da ön kayıt yaptırılan bölüm bulunuyor. Bizim ilk durak yerimiz de burası. Yine pasaportunuzu göstererek, döner demir parmaklıkları aşarak içeri giriyoruz. Birinci günün anlamı şu: Belgelerinizi içeri vermek için randevu alacaksınız. Burada getirdiğiniz belgelere bakılıyor, hepsi yerinde ise size randevu veriliyor. Yalnız burada belgelerinizin doğru olup olmadığına bakılmadığını özellikle belirtmek isterim. O ikinci günün heyecanı. Bu aşamada sadece belgenin olup olmadığına bakılıyor. Ancak bu da garanti değil. Çünkü benim durumumda konslosluktan alınacak savcılık belgesinin eksik olduğunu tespit edemediler. Bu belgenin Internet sitesinde listesi verilen belgeler arasında olmadığını hatırlatmak isterim. Türkiye ‘vizeli - hassas’ ülkeler arasında olduğu için istenen bir belge imiş. Hazırladığım belgelerden biri olan dilekçede VNJ almak için dayanak olarak çocuk sahibi olmam hususuna dikkat çekiyorlar. Ben ise eşimden dolayı VNJ için hazırlanmıştım. Dolayısı ile o anda eşimden dolayı önce RVP (geçici oturma izni), ardından VNJ alabileceğimi öğreniyorum. Ancak çocuk olduğu için işim kolaylaşıyor, direkt olarak VNJ’ye başvurabileceğim anlaşılıyor. Bu da dilekçemde değişiklik yapılacağı anlamına geliyor. Ama zamanım olacak, çünkü randevu ertesi gün sabaha veriliyor. Yol gösterdikleri için teşekkür edip, randevu kağıdımı alıp olay yerini terk ediyorum. 1. Gün bu şekilde sona eriyor. Ofiste istenen değişikliği yapıp ertesi güne hazırlanıyorum. Oysa 1. Gün bana diğer eksiklerim konusunda bilgi verilse 2. Gün oraya gitmeme gerek olmadığını anlayacağım. Diğer yandan belli sayıda bir git-gel yaşayacağım açık.

2. Gün.
Randevu verilen saatte Saharova’dayım. Tabii 55 km yolu katetmiş olarak. İçeri girerken amerikan polislerine benzer güvenlik görevlilerinin klasik kontrolünden sonra bana bir elektronik sıra veriliyor. İşlemlerin yapıldığı yere giriş tıpkı uçağa binişteki kontrol yerine benziyor. Randevu saatinde geldiğim için şimdi beni çağırırlar diyorum, ama değil! Bir buçuk saat sonra bana sıra geliyor. Gözlüklü ve orta yaşlı bir hanım belgelerimi dikkatle kontrol ediyor. İşte bu kontrol sırasında savcılık belgem olmadığı anlaşılıyor. Artık en az iki sefer daha geleceğimi bildiğim için diğer yorumlarıi huzur içinde dinliyorum. Bana oğlumun doğum belgesinde yazıların silik olduğunu ve ZAGS’tan yenisini almam gerektiği söyleniyor. Yaptırdığım pasaport çevirisinde pasaportun tüm sayfaları olmalıymış, bir de dilekçemde gelir ile ilgili hesaplamayı yanlış yapmışsınız deniyor. Velhasıl notlarımı alıyorum. Hatırlarsanız en az on kere gideceğim diye kendimi hazırlamıştım ya, sakin sakin orayı terk ediyorum. Ama yapacağım da çok iş var. Hemen nüfus dairesine gidip oğlanın doğum belgesinin yenisini çıkartıyorum. Aynı gün veriyorlar. Ertesi sabah konsolosluğa gidiyorum ve savcılık belgemi alıyorum. Hiç bir suç işlememişim, hakkımda da açılmış bir dava yokmuş. Bu iyi tabii! Aldığım belgeyi dışişleri bakanlığına götürüyorum. Orada bir de apostil olacak. Beş iş günü sonra gel deniyor! Her belge için bankadan harç yatırdığımı da unutmayalım. Velhasıl beş iş günü sonra apostilli savcılık belgemi alıp notere yollanıyorum. Bu belgedeki konsolosluk damgasının ve benim pasaportun yeni çevirisi yaptırılıyor. Bir hafta sonra yeni Saharova seferine hazırım.


3. Gün.
Artık iyi bildiğiniz ve bu yüzden tekrar etmeyeceğim engelleri aşarak yine randevu kısmına geliyorum. Yine her şey tamam olduğu için ertesi güne randevu veriyorlar.

4. Gün.
Yine buradayım. Saharova. Canım Saharova. Elektronik sıra kağıdını veriyorlar. Daha 3 nolu salona ulaşmadan bakıyorum beni çağırıyorlar. Şaşkınım ama ilgili yere doğru yöneliyorum. Yine gözlüklü ve orta yaşlı bir hanım başlıyor benim belgeleri incelemeye. Her şey tamam gibi. Ancak dilekçemde yine bazı düzeltmeler yapılması gerekiyor. Bana diyorlar ki ‘Sana 15 dakika süre. Düzeltmeleri yap getir’. İçeride otomatik fotokopi çeken cihazlar ve bilgisayarlar var. Verilen 15 dakikanın acelesi içinde inşallah cihazın başında kimse yoktur diyerek gidiyorum. Cihaz boş. Ancak benim hafıza kartındaki word belgelerini göstermek istemiyor. Etrafta ne olduğunu sorabileceğim bir görevli yok. Dakikalar da geçiyor bu arada tabii. Neyse, nasıl oldu bilmiyorum, dilekçeyi açıyorum ve gerekli düzeltmeleri işliyorum. Ancak bu sefer de printer bağlantısı yok, admin parolası girin diye bir mesaj çıkıyor. Yanda fotokopi çeken adam, bir ilgili yok mu diye sorduğum polis, bankamatikte insanlara yardımcı olan genç, hiçbiri yardımcı olmuyor. Hani on kere gelecektim ya! Hafıza kartını çıkarıp görevli hanımın yanına geri dönüyorum. Durumu anlatıyorum. Hemen yanında duran dev printerden bunu bastırabileceğini biliyorum ama bunu yapmıyor. ‘Öyleyse sizin randevuyu yarına erteliyorum’ diyor. Ben de ‘nasıl uygun görürseniz’ diyorum.

5. Gün.
Dilekçe düzeltildi. Saharova’ya gelindi. Elektronik sıra alındı. Bir saat sonra beni çağırıyorlar. Ancak çağırılıdığım yerde beni başka bir salona ve bankoya yönlendiriyorlar. Bu ‘git-gel’ işlemini başarıyla tamamlayanlar için. Velhasıl yeni yerdeki tombul hanımefendi belgelerimi kontrol ediyor ve ‘herşey normal’ diyor. ‘Allah’a şükür’ diyorum. Tabii uluslararası bir skandal çıkmasın diye bunu ‘Tanrı’ya şükür’ diye telaffuz ediyorum. Hanım gülümsüyor ve ‘geldiğiniz salona gidip bekleyin’ diyor. Bu da ikibuçuk saatlik bir bekleme demek. Benim numara 0099 anons ediliyor. Koşuyorum. Bana hemen köşede parmak izi bölümüne gidin diyorlar. Bütün parmaklarımın, avuç içinin taraması alınıyor ve fotoğrafım çekiliyor. Bu işlemden sonra yine en son beni çağıran hanımın yanına gidiyorum. Benim dilekçe bana uzatılıyor. Bu yolun sonuna geldim demek. Çünkü son işlem kendi elimle tarihi yazmam ve imza atmam. Bu işte tamam. Bana üzeri silik bir kağıt veriyorlar. Başvurumun teslim alındığına dair. Dört ay sonra VNJ hazır olacak! "Hazır olup olmadığını içişlerin bakanlığının sitesinden takip edebilirsiniz" diyorlar.

Dört ay sonunda bu belgenin nasıl alındığını da yazacağım. Tabii alabilirsek. Kanunen yaptığım başvurunun kabul edilmiş olması VNJ’nin verilmesini garanti etmiyor.

Sonuç:

Harcanan gün sayısı: 5 (ben 10’a hazırlanmıştım, yani gayet iyi bir sonuç)

Resmi harçlar, noter vesaire masrafları: 17730 Ruble

Katedilen yol: 560 kilometre.