Moskova

Moskova
M.Hakkı Yazıcı/Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
M.Hakkı Yazıcı/Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Mutluluğun resmi İspanya’dan

 

Desen: Abidin Dino

 

Mutluluğun resmi İspanya’dan



M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/mutlulugun-resmi-ispanyadan/


Bir Dünya Kupası dönemini daha kapattık. 

“İspanya evine mutlu döndü,” dedi sevgili dostum, üst kat komşum Vladimir İvanoviç.

Muhtemelen herkes futbola doymuştur ve hatta bıkanlarımız olmuştur.

Ben şahsen başlangıçta Türkiye’nin iyi bir sonuç alacağı konusunda pek çok insan gibi ümitliydim, ama olmadı.

Turnuvayı erken terkeden bizimkilerin evsahibi ABD’yi son maçlarında yenmelerine bile sevinemedim.

***

Vladimir İvanoviç de benim gibi futbolu seviyor. O yüzden epey futbol konuşma fırsatımız oldu.

İkimizin de keyfi çok yerinde değildi. Bizimkiler erken veda etmişti.

Rusya da Kupaya katılamamıştı.

Halbuki 2018 yılında, 21. FIFA Dünya Kupası 14 Haziran–15 Temmuz 2018 tarihleri arasında Rusya'da düzenlenmişti.

Bu, Rusya'nın ev sahipliği yaptığı ilk FIFA Dünya Kupası olmuştu.

Final maçı 15 Temmuz'da Moskova’daki Lujniki Stadyumu'nda oynanmıştı.

2018 yılındaki bu şampiyonayı FİFA Konseyi "tarihin en iyisi" olarak kabul etmişti.

Yine bu seneki turnuvada da oynayan İngiltere'den Harry Kane, 6 golle turnuva boyunca en çok gol atan oyuncu olarak ve Altın Ayakkabı'nın sahibi olmuştu. Hırvat oyuncu Luka Modric, Altın Top'u kazanarak turnuvanın en iyi oyuncusu. Fransa’dan Kylian Mbappe, en iyi genç oyuncu olmuştu.

Vladimir İvanoviç, “Hatırlıyor musun Lujniki’deki kapanış töreninde ‘yeşil kış’ yine azizliğini yapmış, korkunç bir yağmur yağmıştı,” diyor.

Hatırlamaz mıyım!

“Törene katılan şemsiyesi olan Putin haricindeki Macron dahil diğer konuk Avrupa’lı liderler hazırlıksız yakalanmış, sırılsıklam olmuşlardı.”

Gülüşüyoruz.

Sağanak yağmur yağmaya başlamış. Gökyüzü sonunda gözyaşlarını tutamamıştı…

***

Bizim mahalledeki Nazım’ın evinin önündeki parkta bir bankta oturuyoruz. Biliyorsunuz Rusların efsane kalecisi Yaşin’in evi de Nazım’ın evinin karşı çaprazında.

Ben çocukluk anılarıma gidiyorum ister istemez.

Televizyon yayınlarının olmadığı çocukluk yıllarımda, ilk defa beyaz perdeden Ankara’da, Ankara Sineması’nda seyrettiğim o muhteşem Dünya Kupası filmini hatırlıyorum.

Nazım Hikmet’in can yoldaşı ressam Abidin Dino yönetmişti filmi.

Hani Nazım’ın şiirinde “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye sorduğu yoldaşı.

1966 yılında İngiltere’de yapılan dünya kupası maçlarını belgeleyen “The Goal” isimli film Abidin Dino’nun da içinde bulunduğu üç kişilik bir yönetmen ekibi tarafından çekilmişti.

Yapımcı Octavio Senoret, önce FİFA'yla Dünya Kupası'nın filmini yapmak için, ardından da bu belgeselin yönetmenlerinden olması için Abidin Dino'yla anlaşır.

Daha sonra çekilen belgesel “Gol!” filmi bütün dünyada gösterime girerek rekorlar kırar.

Sanat ile futbolun buluşturulduğu bu belgesel filmde Pele’nin çalımları ve rakiplerinden yediği zalim tekmeler, Eusebio’nun oyun zekası, erişilmez tekniği, Sovyetler Birliği’nden “duvar ören” kalecilerin duayeni, Nazım Hikmet’in komşusu kaleci Lev Yaşin’i yıldızlaştıran kurtarışlar, çocukluğumun idolü Brezilyalı Garrincha, Beckenbauer, Uwe Seeler, Bobby ve Jackie Charlton kardeşler ve daha pek çok şey vardı.

Film, bir sanat eseriydi, ama futbol da zaten bir sanat bana göre.

1966 Dünya Kupası, FİFA’nın Dünya Kupası organizasyonlarının sekizincisiydi.

İngiltere’de düzenlenen bu organizasyonda İngiltere finalde Batı Almanya’yı 4-2 yenerek kupayı kazanmıştı.

Sovyetler Birliği ise dördüncü olmuştu.

Vladimir İvanoviç’le beraber bu belgeseli FİFA’nın web sitesinin aşağıdaki linkinden eski günleri anmak için bir kez daha seyrettik:

https://www.fifa.com/en/watch/movie/2ObaXWLpbGRw3yozyWxmgx

***

Tom Utley’in yazdığı gibi, futbol, sadece bir büyük oyun değildi. İşte bu, en büyük saçmalıktı. Futbol bir bilim, bir sanat, savaş, bale, tiyatro, terör ve eğlenceydi.

Bu seneki Dünya Kupası’nda yaşanan her şey bu sözleri yeniden hatırlattı ve kanıtladı.

Futbola ne yazık ki siyaset karıştırmadan yapamıyorlar.

Bu yeni bir şey de değil.

İçinde bütün iyilikleri de, bütün kötülükleri de bulmak mümkündü.

Hangi zaviyeden bakarsan tabii...

Portekiz'i 41 yıl boyunca yöneten diktatör António de Oliveira Salazar'ın

“Ülkeyi futbol sayesinde kırk yıl yönettim,” dediğini unutmamak lazım. 

Onun halkı uyutup, siyasetten uzaklaştırarak kontrol altında tuttuğu sosyokültürel formül olan 3F kuralının açılımı, Futbol, ​​​​Fado ve Fátima (veya Fiesta / Eğlence) kelimelerinden oluşuyordu.

Salazar’ın bu felsefesini fark edip, uygulayan başka diktatörler de var ne yazık ki dünya siyasetinde.

1966 Dünya Kupası’nda daha müsabakalar başlamadan önce bir anlaşmazlık konusu olmuştu. 16 Afrika ülkesi, 1964’te FİFA’nın aldığı Afrika şampiyonunun finallere gidebilmek için Asya veya Okyanusya şampiyonlarından biriyle ön eleme müsabakası oynamasını öngören kararını protesto için turnuvayı boykot etmişlerdi. Afrikalılara göre kıta şampiyonu takım finallere direkt olarak katılmayı hak etmeliydi.

Böyle bir kararda hala ısrar edilseydi düşünün ne kadar yavan karşılaşmalar olurdu.

***

Bu seneki maçları izlerken şaşırdığımız şeyler de oldu.

Benim şahsen coğrafya bilgisi seviyemi sorguladığım anlar oldu.

Meğer Cabo Verde (Yeşil Burun Adaları) diye bir ülke varmış.

Nüfusu bizim İstanbul Bağcılar nüfusundan bile az, Batı Afrika’da bir ada ülkesi, Atlantik Okyanusu’nda, Afrika kıyılarından 600 km açıkta, minicik bir ülke.

Bağcılar’ın nüfusu 2025 yılına göre 707.635 kişi, Yeşil Burun Adaları’nın ise 2021 yılına göre 491.233 kişi imiş.

Kupanın en iddialı takımlarından, kupanın açık ara favorisi ve kazananı, futbolcularının değeri 1,22 milyar euro’nun üzerinde olan İspanya’yı zorlamışlardı.

Ama kalecilerinin annesi vize sorunları nedeniyle oğlunu izlemeye Amerika’ya önce gidememiş, sonra zor bela oğlunu izleme imkanı bulmuştu.

Bir de yine yeni farkına vardığım Curaçao diye bir ülkenin çok güzel oynayan takımı vardı.

Vladimir İvanoviç’le hatırlıyoruz: 2018 yılındaki turnuvada nüfus açısından Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke İzlanda idi.

Bu ülkeleri görünce saflığıma gelip umutlanacağımız şeyler mi oluyor acaba diye düşünüyorum.

Çok kutuplu, yeni bir dünya düzeninin habercilerinden mi bunlar?

Dünya beşten büyük bunu biliyoruz da bunun kuvveye geçmesi mümkün olabilecek mi?

Şair Paul Eluard’ın yazdığı gibi “Dünya bir portakal kadar mavi ve güzel” olsaydı keşke.

"La terre est bleue comme une orange"

“Bizim olmalı bu aydınlık sevinçler, bütün! Yeryüzünün bütün güneşleri bizim olmalı!”

Bu sözlerim Vladimir İvanoviç’I gülümsetiyor.

***

Yaşin’in oynadığı yıllardan beri çok şey değişti, büyük kulüplerin milyarlarca dolarlık bütçeleri var.

Şenol Güneş’in dediği gibi “Futbolu eskiden açlar oynar, zenginler izlerdi; şimdi zenginler oynuyor, açlar izliyor.”

2026 Dünya Kupası, üç ülkenin; ABD, Meksika, Kanada’nın ev sahipliğinde yapıldı. Stadlar doluydu, ekran başında ise on milyonlarca futbolsever vardı.

Ama skandalları da eksik değildi.

Sahadaki futbolun önüne geçen en akılda kalan olaylardan biri FİFA Disiplin Komitesi’nin aldığı tartışmalı bir karardı.

Brezilyalı hakem Rafael Klaus, Kaliforniya'daki Santa Clara'da 2026 Dünya Kupası son 16 turu kapsamında oynanan ABD-Bosna Hersek maçında Amerikalı futbolcu Folarin Balogun'a kırmızı kart göstermişti.

Folarin Balogun’a verilen bir maçlık men cezası, daha sonra şartlı cezaya çevrildi ve futbolcunun Belçika’ya karşı sahaya çıkabilmesinin önü açıldı. Bu kararın hemen öncesinde, ABD Başkanı Donald Trump ile FIFA Başkanı Gianni Infantino arasında bir telefon görüşmesi yapılmıştı. Bu ABD yönetimi tarafından da doğrulandı.

Arjantinli analist Sebastian Schulz, Sputnik'e verdiği bir demeçte, "Bugün spor alanı, tabiri caizse, bu mücadelenin yaşandığı satranç tahtalarından biri haline geliyor. Zira Olimpiyat Oyunları, bu tip yarışmalar, dünya şampiyonaları, hepsi öyle ya da böyle devletleri, ulus devletleri ve ülkeleri temsil ediyor. Bunlar aracılığıyla gücünü yansıtma, etkileme kapasitesini gösterme girişimi yapılıyor" demiş.

Keşke egemenlerin her alandaki yıkıcı siyasetleri spora bulaşmasa.

***

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum. O da ilgiyle dinliyor.

Hikayeleri eksik olunca sadece oyun kalitesiyle yetinilemiyor. Ve hatta bende hikayeler oyunun da önüne geçiyor.

Şampiyonanın en ilginç olaylarından biri kuşkusuz final maçında Lionel Messi’nin bir reklam için çekilen resimde kucağında tuttuğu bebekle,  Lamine Yamal’la 19 yıl sonra Dünya Kupası finalinde karşılaşmış olmasıydı.

Bu resim yeniden popüler oldu.

Resmin çekildiği 2007 yılında, Lionel Messi daha henüz 20 yaşındaydı ve Barcelona’da daha yeni yeni yükselişe geçmişti.

Kulüp, UNICEF ile iş birliği içinde Diario Sport gazetesi için bir yardım takvimi hazırlıyordu. Amaç, oyuncuları yerel ailelerin çocuklarıyla fotoğraflayarak hayır işine katkı sağlamaktı. Barcelona yakınlarındaki bir mahallede kura çekilişi yapılmış ve Lamine Yamal’ın ailesi kazanmıştı.

O sırada sadece 5 aylık bir bebek olan Lamine Yamal ile Messi’nin Camp Nou’da resimleri çekildi.

Hiç kimse o gün resmi çekilen bebeğin 20 yıl sonra dünyanın en yetenekli genç futbolcularından biri sıfatıyla Messi’nin rakibi olacağını tahmin bile edemezdi.

Ayrıca Dünya Kupası hikayeleri arasında bir sıralama yapılsa bence bu hikaye birinciliği alır.

Arjantin takımının efsanesi Messi ve İspanyol takımının yıldızı Lamine Yamal, Dünya Kupası finalinde, 19 Temmuz 2026’da, Arjantin ve İspanya takım oyuncuları olarak MetLife Stadyumu’nda, New York’ta karşı karşıya geldiler.

Ve İspanya, karşılaşmanın galibi ve şampiyon oldu.

“Hayat böyle işte,” diyor Vladimir İvanoviç.

Buna rağmen futbol güzel; bütün olumsuzluklara rağmen oynaması da, seyretmesi de.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Herkesin derdi başka

 


Herkesin derdi başka

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 Kaynak: https://medyagunlugu.com/herkesin-derdi-baska/


Konumuzun içinde yine İrina’nın bir yakını, bir karga ve büyük, küçük dertlerimiz var.

***

Moskova’da bu sene havalar ilginçti.

Alıştığımızdan da fazla, rekor kar yağışına şahit olduğumuz uzun bir kışın arkasından Nisan ortalarında bahar geldi diye sevinmiştik, ancak aniden normal üstü sıcak bir dönem yaşadık. Bu sefer yaz erken mi geldi derken, sonra birden yeniden hava soğudu, “yeşil kış”ı yaşadık.

Neyse, bir kaç gündür hava güzel. İgor’un keyfi yerinde, yazlık evinde, daçasında, geçireceği günlerin tadını çıkarmak için sabırsız, heyecanlı. Planlar yapıyor.

Evde tohumdan yetiştirdiği fideler artık daçasının bahçesinde toprakla buluşmaya hazır hale geldiler.

İgor, mutlu, ama onu endişelendiren, canını sıkan bir şey var. Durmadan başının derdi bir haşeratla nasıl başa çıkabileceğine kafa yoruyor.

Rusların “İspanskiy Slizen” dedikleri İspanyol sümüklüböceği (Arion vulgaris). Lusitan sümüklüböceği olarak da biliniyormuş.

Yaz aylarını daçalarında geçiren bütün Rusların gündeminde şu sıralar bu konu varmış.

Öyle küçük bir şey de değillermiş. Ortalama 7-14 cm uzunluğunda oluyorlarmış. Neredeyse tüm bitki türlerine saldırıyorlarmış.

İspanyol sümüklüböceklerinin Rusya'da ilk kez görüldüğüne dair raporlar 2000'li yılların başlarında ortaya çıkmış. Başlangıçta sayıları azmış, ancak popülasyonları her yıl artmış.

Her yaz Rus şehirlerinde ortaya çıkıyorlar ve büyüklükleriyle de şok etkisi yaratıyorlarmış. Kırmızı veya kahverengi İspanyol sümüklüböcekleri kaldırımlara, park yollarına ve oyun alanlarına tırmanarak ayak altlarına ve araçların altlarına yerleşiyorlarmış. Uzmanlara göre, bu istila sadece çirkin görünmekle kalmıyor, aynı zamanda hem çevre, hem de insan sağlığı için potansiyel olarak tehlikeliymiş.

***

Serkan yine işin gırgırında, nerden aklında kaldıysa bir çocuk şarkısını mırıldanıyor:

“Sümüklü Böcek Duvarda Gezecek / Annesi Onu Yanağından Öpecek / Annesi Hasta Vah Vah Vah / Babası Dişci Ah Ah Ah / Abisi Boksör Güm Güm Güm / Ablası Dansöz Şıngır da Mıngır.”

“Evladım, İgor’u kızdıracaksın. Adamcağız sıkıntılı, bu haşerat bütün sebzelerini kemirip, perişan ediyormuş,” diye uyarıyorum.

“Haşerat, emek hırsızı yani,” diyor.

Serkan, İgor’un dünyada bu kadar çok sorun varken haşerat konusundan dolayı dertlenmesine anlam veremiyor.

“Herkesin derdi başka,” diyorum.

“Yani dertler muhtelif,” deyip başka bir şarkı mırıldanmaya başlıyor, “Dertlerimi zincir yaptım / Birbirine ekliyorum.”

***

İgor’un konuşmalarına şahit olan İrina, “Aaaa, bunlar benim yeğenimin arkadaşları!” diye çığlık attı.

Hepimiz, ne alaka, diye meraklanıp baktık.

İrina’nın Mariya Sergeyevna isimli çok hoş bir yeğeni var.

Yazık, meğer kızcağız bir illete yakalanmış. Kendisini sümüklüböcek zannediyormuş.

Serkan,”Tam tımarhanelik yani,” diyor, sonra kulağıma eğilip “Haklısın abi, herkesin derdi başka,” diye fısıldıyor.

“Evet, dertler muhtelif,” diye onaylıyorum.

İrina’nın anlattığına göre yeğeni uzun bir uğraşının ardından bu dertten kurtulmuş.

Kendi rızasıyla Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiş.

Bir değil, bir kaç psikiyatrist kızcağızın tedavisi için seferber olmuş.

“Sen sümüklüböcek değilsin, insansın!”

Sabahtan akşama kadar kızcağıza telkin ettikleri bu.

Soruyorlarmış:

“Hayvanları anlatır mısın? Kaç hayvan türü var?”

“Hayvanlar ikiye ayrılır. İlk grup, aslan, kaplan, fil, gergedan, kedi, köpek gibi iyi huylu, sakin hayvanlar. İkinci grup ise tavuk, ördek, karga, güvercin gibi yırtıcı ve zalim hayvanlar,” diye cevaplıyormuş.

Hoppala!

Hadi, yeni baştan tedaviler başlıyormuş.

Neyse uzun tedavilerden sonra kızcağız normal bir hale gelmiş.

Artık hastanede yatmasına gerek yok, eskiden olduğu gibi normal hayatına geri dönecek.

Herkes mutlu. Gelecekten umutlu.

Son olarak “Sen kimsin, nesin?” diye sormuş doktor.

“Ben, bir insanım. Adım Mariya Sergeyevna. Mesleğim bankacılık.”

Doktorun yüzünde zor ve uzun tedavi sürecinin sonunda hastasını iyileştirmiş olmanın memnuniyeti varmış.

Vedalaşmışlar.

Mariya Sergeyevna, hastanenin bahçesinde çıkış kapısına doğru ilerlerken doktor arkasından el sallıyor, sonra odasına dönüyor.

Daha yarım saat geçmemişken odasının kapısı açılıyor. Hastası, bizim İrina’nın yeğeni Mariya, alı al, moru mor, nefes nefese kapının eşiğinde beliriyor.

Doktor şaşırmış, “Hoppala, niye döndün?” diye sormuş.

“Ya, hiç sormayın doktor bey! Yine aynı şey...”

“Yahu sen artık sümüklüböcek değilsin, normal bir insansın, öyle değil mi?”

“Tamam doktor bey biliyorum, ben sümüklüböcek değilim. İnsanım, adım Mariya Sergeyevna, mesleğim bankacılık.”

“Eeee!?”

“Ben sümüklüböcek olmadığımı biliyorum da, bahçede bir ağacın dalında kocaman bir kara karga var. Bana kötü kötü baktı. Acaba o, benim sümüklüböcek olmadığımı biliyor mu?”

Neyse, bu ufak olaydan sonra kızcağız tamamen iyileşmiş, derdinden kurtulmuş olarak günlük hayatına geri dönmüş.

Hatta İrina’nın söylediğine göre kariyerinde ilerleyebilmek için yüksek lisans yapma, yeni tanıştığı erkek arkadaşıyla evlenme ve çocuk yapma planları bile yapmaya başlamış.

***

Geçen gün Mariya, İrina’yı ziyarete geldi.

Öğle yemeği için hep birlikte yakınlardaki bir kafe-restorana gitmeye karar verdik.

Yedik, içtik; keyfimiz yerinde dönerken Serkan, yine bir muziplik yapmaya kalktı. Sululuk ya da densizlik demek daha doğru.

“Aaa bakın, şu daldaki kargayı görüyor musunuz? Ne kadar sevimsiz, çirkin bir yaratık!” diye bağırdı.

Hepimiz o yöne baktık.

İrina’nın yeğeni, gülümseyerek “Gerçekten de öyle,” dedi.

Serkan’ın planı tutmamıştı.

Ama bu arada Yuliya’nın çantası bu tatsız şakası nedeniyle bizim densiz Serkan’ın kafasına inmişti bile.

Bu arada İgor, koluma yapışmış, hararetle daçasının bahçesindeki İspanyol sümüklüböcekleriyle nasıl mücadele edeceğini anlatıyor:

“Sümüklüböcek istilasıyla nasıl doğru şekilde mücadele edileceğini çok araştırdım. Böcek ilaçları bu yumuşakçalara karşı etkisiz. En etkili yöntem aslında elle toplamak, ancak zahmetli, bu işlem yem tuzağı hazırlayarak kolaylaştırılabilir. Bu sümüklü böcekler birayı çok seviyorlarmış. Onlardan hızlıca kurtulmak istiyorsan, birayı küçük kaplara doldurup, akşamları bölgeye yerleştirip, tuzak kurmak bir yol. Böylece kokuya çekilen sümüklü böcekler tuzağa girer ve sıvıda boğulur. Bu, denenmiş, başarılı bir yöntem. Ancak bu uygulama beklenmedik sonuçlara yol açabiliyormuş: örneğin, İngiltere'de bu defa kirpilerin kaselerden bira içip sarhoş olduktan sonra bahçelerde dolaşmaya başladığı bir olay yaşanmış," diye anlatıyor.

Serkan, İgor’a “Sen birayı bana ikram et, ben senin daçana gelip elle toplarım,” diyor.

Onun derdi de başka.

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Dünyanın bütün robotları birleşin!

 


Dünyanın bütün robotları birleşin!

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 Kaynak: https://medyagunlugu.com/dunyanin-butun-robotlari-birlesin/


Ofise kan ter içinde gelen İrina, “Sabah, ondan fazla adam gözlerini benden alamadı!” dedi neşeli bir kahkaha eşliğinde.

Yuliya, “Hadi ya! Ne oldu?”

Bu kadar adamın dikkatini çeken bir şey olmalıydı mutlaka. Görmek için kafamı kaldırdım. Bugün seksi mini eteğini, derin dekolteli bluzunu, yüksek topuklu ayakkabılarını giymemişti. Son derece sade giyinmişti.

O zaman neydi?

“Arabamı park ettim!” diye cevap verdi İrina.

Serkan, hemen aklına gelen bir zihni sinir projesini benimle paylaşıyor:

“Abi, müşterilerinin arabalarını araç sahipleri veya görevliler yerine robotların park ettiği bir özel otopark projesi çok kazançlı bir iş olmaz mı?”

 

***

İrina, yine kedisi Barsık’ı getirmişti.

Barsık’ı ofiste bir sürpriz bekliyordu.

Ofis temizliği sorunundan illallah diyen İgor, bir temizlik robotu, “robot-uborşik” almıştı,

Sessiz, sedasız, kendi halinde çalışıyordu.

İgor, “Bu, hiç olmazsa bizim temizlikçi kadın gibi ikide bir zam talep etmeyecek, hastalık bahanesiyle işten kaytarmayacak,” dedi.

“Buna bir isim koysak.”

“İsmi yaptığı işten, kendinden mülhem ‘Robot-Uborşik’, işte,” dedi İgor.

Ofisimize yeni bir çalışan daha eklenmişti.

Robotun temizlikçi kadın yerine yerleri temizleyeceğini öğrenince kızlar, “Çay, kahve servisini kim yapacak?” diye mızmızlandılar.

Barsık, onu ilk gördüğünde çok şaşırmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışmıştı.

“Robot-Uborşik”, odaların içinde, koridorda dolaşıyor, sensörleriyle bir engeli farkedince yönünü değiştiriyordu.

Biraz önce “Robot-Uborşik”ten ürken Barsık, onun kendisinden korktuğunu sanıp, eğlenmek için kovalayıp, oynaşmaya, önüne atlayıp yönünü değiştirtmeye başladı.

Zavallı “Robot-Uborşik”, fır fır dönmeye başladı.

İgor, kızıp, “Bu işin de şeyi çıktı,” dedi.

Robotu durdurup, bir kenara koydu.

Barsık, onun yanına yatıp, robotun yeniden hareketlenmesini beklemeye başladı. Ama boşuna.

Serkan, “En iyisi yerleri İrina’ya temizletelim,” dedi.

***

Ofiste vukuat eksik olmuyor. Biri biterken başka bir olay başımıza geliyor.

Serkan, yine vahim bir hata yapmıştı.

“Ya oğlum, bu fiyatlandırmayı nasıl yaptın? Ne diyeceğiz şimdi müşterilere? Kusura bakmayın bizim ofiste bir zeka özürlü var, yanlış hesap yapmış, falan mı?”

Ses çıkarmadan odadan çıktı.

Çok kızmıştım.

“Adamın algoritması bozuk,” diyor İgor.

Serkan ortalıklarda yok, arazi…

İrina ile Yuliya kapı aralığında kıkırdaşıyorlar. İntikam zamanı gelmişti.

“Evet, ne yazık ki arkadaşımızın algoritması bozuk. Yerine bir robot oturtabilsek...”

“İyi de robotlara yazık, bizim işler de az karışık değil.”

Benim vicdanım elvermiyor, İgor’a “Çocuğa fazla yüklendik herhalde, ben gidip hem gönlünü alacağım, hem de hatalarını anlatacağım,” diyorum.

İgor da beyhude bir iş yaptığımı düşünerek bana kızıyor.

“Sen de mi aptalsın, yoksa?” diye çıkışıyor.

Ofiste gerginlik diz boyu.

İgor, fazla ileri gittiğinin farkına varıyor. Ortalığı yumuşatmak için bir hikaye anlatıyor.

“Bak sana bir anektod anlatayım:

Bir aptal yolda yürürken karşıdan gelen 7 bilge adama rastlamış.

Aptal önlerine geçip onlara sormuş:

Sizler hepiniz çok akıllı adamlarsınız, öyle değil mi? Öyleyse söyleyin bana, hayatın anlamı nedir?

Bilge adamlardan biri durup açıklamaya başlamış.

Arkalarında 2 aptalı bırakan 6 bilge adam yoluna devam etmiş.”

İgor’a “Hayatın anlamı nedir?” diye soracağım, ama bir türlü cesaret edemiyorum.

***

Yuliya, konuyu deşip, bizi yine kışkırtmaya niyetli:

“Yerine bir robot alsak bizim Serkan ne yapar?”

İçeri giren Serkan konuşmanın yarısını duymuş, biraz bozulmuş bir halde, “Biliyor musunuz, Tesla fabrikasında bir robot mühendise saldırmış,” diyor. “İşin daha ileriye gitmesi ancak sistemin ‘acil’ düğmesiyle kapatılmasıyla durdurulabilmiş,”

Aslında gayretli bir çocuk Serkan, ama mesleğini tam olarak öğrenebilmesi için önünde hala tırmanması gereken kocaman bir Everest Dağı var.

Şimdilerde bilen bilmeyen herkes yeni teknolojilerden, robotlardan, yapay zekadan bahsediyor ya, gelecek teorileri havada uçuşuyor.

Ben de kendimi alamadan, bilir bilmez konuşuyor, yazıyorum. Yanlış şeyler ise kusuruma bakmayın. Çok kimse bu tuzağa düşüyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporuna göre, 2025-2030 arasında 92 milyon meslek yok olurken, 170 milyon yeni iş alanı ortaya çıkacakmış. Yapay zeka, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm, çobanlıktan banka gişe görevliliğine kadar pek çok geleneksel mesleği tehdit ediyormuş.

Gelişen teknolojilerle pek çok meslek sahibi insan işsiz kalacak deniyor.

Serkan, “İşler iyice kötüleşip ofisi kapatsaydık Robot-Uborşik’i kim alacaktı?” diye soruyor.

Bir korku da insanlığın robotların hakimiyetine gireceği.

Serkan, “Bu İgor için de geçerli mi?” diye başka bir soru soruyor.

Yeni nesilden ve hatta bir önceki nesilden insanların elektronik hesap makineleri çıktığından beri kerrat cetvelini unutmuş olmaları bir gerçek.

Belki de insanlık için robotların geleceğimizi belirlemesi tehlikesinin ötesinde yeni sürprizlerle karşılaşabiliriz. İnsan evladının beyin fonksiyonlarının, düşünme yetilerinin gelişmesi gibi başka bir türden canlılar aynı süreci yaşayarak, evrimleşip insanlar kadar zeki varlıklara dönüşebilirler.

Olur mu, olur. Saçma bir tez diye geçiştirmeyin.

Serkan, “Barsık’la bizim İrina rol değiştirebilirler mi mesela?” diye araya girip zihnimi yine dağıtıyor.

***

Robotların insanların yerini alacağı söyleniyor ya. E, peki robotların ürettiği ürünleri kimler alacak?

Serkan, Yuliya’ya “Biliyor musun, robotların son moda giysilere, takılara, pahalı kozmetik ürünlerine, estetik operasyonlarına ihtiyacı olmayacakmış,” diyor.

Gerçekten kapitalizmin en büyük sorunu talep. Üretilen malların satılabilmesi. Bu yüzden de sık sık iktisadi krizlerle karşılaşılıyor.

Daha fazla üretim, daha fazla satış, daha fazla kar. Çılgınca ve kontrolsuz.

Peki, krizler kapitalizmin en belalı sorunu mu?

Evet! Sadece sorunu değil, sonunun da işaretleri aynı zamanda.

Krizler, kapitalizmin bir parçası, birçok düşünür ve ekonomist (özellikle Marksistler) krizlerin kapitalizmin içsel yapısından kaynaklandığını iddia eder. Çünkü sermaye getirisi, aşırı üretim, kârın düşmesi gibi değişken, sistemsel olgular, döngüsel olarak duraklamalar ve aralıklarla devam eder.

Kapitalizm, sürekli büyüme, rekabet ve kar güdüsü üzerine kurulu olduğu için, bu dinamiklerin sisteminin yeterliliğinin sağlanmasında istikrarsızlıklar oluşur ve krizler bu sistemin bir "kader”i olarak görülür. 

***

Gelişmelerin takibi bile çok zor bir şey oluyor artık dünyamızda.

Daha dün bitmeden, yarın biz daha tam anlayamadan başlamış oluyor.

“Çin’de yüz tanıma işleri iyice ilerlemiş,” diyor İgor.

“İlginç ve şaşılacak bir şey. Nasıl beceriyorlar? Biz hep Çinlilerin birbirlerine çok banzediklerini düşünürüz ya.”

“Öyle. Fıkrası bile var: Tanrı bütün insanları farklı yaratmış, ama Çin'e geldiğinde yorulmuş, herhalde, diye.”

“Adamlar, devlet dairelerinde yapılan pek çok işi yapay zekaya yaptırmaya başlamışlar.”

“Ne güzel devlet dairelerine doldurulmuş bir yığın aptaldan kurtulurlar.”

***

Şu andaki bilgilerimize göre, iki yüz bin yıllık İnsanlık tarihinin başlangıcı üretimden önce, “armut piş, ağzıma düş” dönemiyle başlamış.

Avcılık, toplayıcılık döneminin bir evresinde insanlar alet yapmayı, toprağı işlemeyi öğreniyorlar.

Sonra teknoloji bazen yavaş, bazen hızla ilerliyor.

Kapitalizm işine geldiğinde, karın ucunu gördüğünde üretici güçleri geliştiriyor.

Dünyada sorun üst yapının, alt yapıya aynı hızla ayak uyduramamasında.

Yaşam biçimleri, yasalar, gelenekler…

Hepsi arkadan geliyor. Mehter takımı gibi…

Ve hatta ne yazık ki hala ortaçağ karanlığında yaşayanlar var.

Şu anda insanlığın yaşadığı sorunların altında büyük oranda bu var.

Cem Yılmaz’ın dediği gibi: Eğitim şart.

Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz.

Bugünün dünyasında hayat da, aynı bir sirkteki gibi - sadece bir kaç kubbenin altında dönüyor, diğer herkes sadece izliyor.

Geleceğin dünyasında üretim ilişkileri değişecek. Başka bir dünyaya gözümüzü açacağız. Bildiğimiz klasik sınıflar da ortadan kalkacak. Ancak farklılıklar kuşkusuz devam edecek. Fiziksel, zihinsel farklılıklar mutlaka olacak.Yetenekli insanlarla yeteneksizlerin aynı olması mümkün değil.

Umudumuz haksızlıkların, baskının, sömürünün olmaması. Barışın, kardeşliğin, dayanışmanın egemen olması.

Romancı H. G. Wells, siyasi görüşlerini  açıklarken şöyle yazmış: "Marks işçi sınıfının kurtuluşundan yanaydı, ben de onun yok edilmesinden yanayım."

***

Serkan’la bir şirket ziyareti için Merkez’de buluşmaya karar verdik.

Balşoy Tiyatrosu’nun karşısında Marks’ın bir heykeli var. Oraya yakın bir yerde onu bekliyorum.

Anıtta Manifesto kaynaklı ünlü slogan var. Aynı zamanda SSCB tarafından devletin resmî sloganı olarak da kullanılan bir Rusça slogan: 

“Пролетарии всех стран, соединяйтесь!. -Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Gülümsüyorum.

Bir zaman sonra “Dünyanın bütün robotları birleşin!” mi denilecek?

Eğer SSCB varlığını sürdürmüş olsaydı 2026 yılına kadar komünizm kurulmuş olur muydu?

Bunu İgor’a sormak lazım.

Aklıma İgor’dan duyduğum 1979 yapımı bir Sovyet Filminden, "Elektroniklerin Maceraları" ( Приключения Электроника) filminden bir şarkı geliyor. Urri'nin Şarkısı.

“Endişeler unutuldu,

Koşuşturma durdu.

Robotlar çalışıyor,

İnsan değil.

Ne büyük ilerleme!

Fiziksel emek ortadan kalktı,

Ve hatta zihinsel emek bile.

Şimdi dünyayı dolaşın, şarkı söyleyerek ya da söylemeden.

Kaygılar unutuldu, koşuşturma durdu,

Robotlar çok çalışıyor, insanlar mutlu.”

 

Serkan’ı beklerken Marks sanki beni duyarmış gibi mırıldanıyor, konuşuyorum.

Yukarıya bakıp, “Robotlar giderek daha da gelişmiş hale geliyor, hiç bu kadarını tahmin etmiş miydin?” diyorum. 

“Bu da, insanların emekten tamamen kurtulabileceği zamanın yaklaştığı anlamına geliyor” cevabını bekliyorum.

Ses yok!

Yorumlarda sürekli olarak bunun komünizmin kurulması için gerekli bir ön koşul olduğu görüşüyle ​​karşılaşılıyor.

Genellikle hemen ardından Marks'a atıfta bulunuluyor. O da böyle düşünüyordu, diye.

Peki, zaten buharın egemen olduğu, ama elektriğin henüz olmadığı bir çağda başka nasıl böyle düşünebilirdi ki?

O, bir bilim insanıydı ve yaşadığı dönemin analizini yapmıştı.

Tabii ki, makinelerin yakında tüm ağır bedensel işleri devralıp proletaryanın yerini alacağını bekliyordu.

“Bundan sonra robotların kaybedecek hiçbir şeyi kalmayacak, sadece zincirleri kalacak. İnsan toplumunda devrimci duygular yok olacak,” diyecek hali yoktu.

Marks'ın böyle bir şey söylemediği veya düşünmediği anlamını mı çıkarmak gerekiyor?

Mesele, onun modern takipçilerinin emeği, insanın kurtarılması gereken bir tür kötülük olarak garip bir şekilde anlamalarıdır.

İşgücünü satarak yaşamını sürdüren insanlar ne yapacak?

Akla hemen birçok seçenek geliyor, ancak bunların yakın gelecekte sosyal olarak kabul görmesi şüpheli.

Peki, o kişiye ne kalıyor?

Yaratıcı işler mi, yönetim mi?

Ama diyelim ki yapay zeka, bir süper bilgisayar kontrolü ele geçirdi ve geriye sadece yaratıcı işler kaldı, o da sadece robotların bu tür şeyleri yapması yasal olarak yasaklandığı için...

O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Şu anda herhangi birinin yaratıcı işlerle uğraşmasını engelleyen şey nedir?

Karışık, ama tartışılan meseleler.

***

Tam o sırada yanımdan hızla bisikletli bir kız geçti.

Kaldırımlarda vızır vızır yanımızdan geçen motorlu kuryelere artık alıştığımız için sürekli dikkatli olmak zorundayız. Sorun olmadı.

Amerikalı aktör Morgan Freeman, Kapitalizm bisikleti sevmez. Çünkü bisiklet sürmek ekonomi için kötüdür.Bisiklet süren insan otomobil almaz, akaryakıt almaz, kasko yaptırmaz, motorlu taşıt vergisi ödemez, arabayı servise götürmez, yedek parça satın almaz ve işin kötü tarafı sağlıklı olur. Sağlıklı insan doktora gitmez, ilaç almaz,” demiş.

Bir baktım buluşacağımız yerin karşısında, caddenin öbür tarafından Serkan bana el sallayıp karşıya nasıl geçebileceğini işaret diliyle soruyor.

Ah be Serkan!

Alt geçidin olduğu tarafı işaret ediyorum. Biraz ötede de trafik ışıkları var.

Ancak korkunç bir araba yoğunluğu var.

Alt geçitler, trafik ışıklarının olduğu yerlerdeki yaya geçitleri olmasa karşıdan karşıya geçmek imkansız.

Aynı fıkradaki gibi. Hani adamın biri işlek bir caddenin karşısında gördüğü bir başka yayaya bağırarak sormuş.

“Karşı tarafa nasıl geçebilirim?”

“Bilmem, ben bu tarafta doğdum.”


23 Nisan 2026 Perşembe

Karlov’un anısı yaşatılıyor


Fuad Safarov 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/karlovun-anisi-yasatiliyor/

 

Suikast sonucu hayatını kaybeden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un anısını yaşatmak amacıyla her yıl düzenlenen “Karlov Okumaları-2026” Moskova’da yapıldı. 

Rusya Dışişleri Bakanlığına bağlı Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinliğe Andrey Karlov Vakfı’nın Onursal Başkanı eşi Marina Karlova, Vakıf Genel Müdürü Vadim Solotntski, Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGİMO) yöneticileri ve öğretim görevlileri, Rus-Türk İş İnsanları Birliği (RTİB) Genel Müdürü Recep Haki, öğrencilerle çok sayıda Rus ve Türk konuk katıldı. 




Medya Günlüğü’nün sorularını yanıtlayan Büyükelçi Karlov’un eşi Karlova (Yukarıdaki fotoğrafta ), “Karlov Okumaları, Andrey Karlov Anma Vakfı tarafından ve MGİMO desteğiyle hayata geçirilen bir proje. Amacımız, gençlere vatanseverlik değerleri aşılamak, dostluğu teşvik etmek ve uluslararası iş birliğini geliştirmek. Bu etkinlikler, onun anısını yaşatmak için yapılıyor. Merhum Karlov’u saygı ve sevgiyle anarak aynı zamanda Rus-Türk ilişkilerine de ciddi kültürel katkılar sağlıyoruz” dedi. 

“Karlov Okumaları” jüri üyesi Mehmet Hakkı Yazıcı da (manşet fotoğrafında solda), “Bu yıl yarışmaya 114 öğrenci katıldı. Öğrencilerin sunduğu konular arasında BRICS ülkeleri içinde dijitalleşme ve iş birliği, uluslararası örgütlerin evrimi, Aleksandr Nevski’nin diplomatik mirası, Nürnberg Mahkemesi’nin anlamı, medyanın kamuoyunu şekillendirmedeki rolü, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliği yer alıyor” diye konuştu.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışı sırasında uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

9 Nisan 2026 Perşembe

Cahit Arf ve düşüncesiz makineler



Kaynak: https://medyagunlugu.com/author/m-hakki-yazici/


Pencerenin öinünde madeni bozuk paraları, bazı kağıt paraları koyduğum bir cam kavanoz var.

Vladimir İvanoviç’in son Türkiye seyahatimden kalan 10 Liralık bir banknot dikkatini çekiyor.

Ne yazık ki artık karşılığında bir çay, bir simit bile alamadığımız bir kağıt para.

Paranın değeri düşmüştü, ama arkasındaki resimdeki bilim insanının değerini daha fazla anlıyorduk.

Eline alıp inceledi, arkasındaki resmi gösterip sordu.

“Bu adamın ismi Cahit Arf. Çok önemli bir bilim insanı, matematikçi. Benim için de, ayrıca önemli bir kıvanç kaynağı, bizim ODTÜ’den hocamız. 1910 doğumlu. Dedem gibi Selanik'te dünyaya gelmiş,” dedim.

***

Türkiye'de matematiğin simgesi olarak anılan Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, 1938 yılında Göttingen Üniversitesinde doktorasını tamamlamış. 1962 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde görev  yapmış. Daha sonra Robert Kolejinde matematik dersleri vermiş.1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Bilim Kolu Başkanı olmuş.

Cahit Arf, kısa bir süre California Üniversitesinde konuk öğretim üyeliği yaptıktan sonra, 1967-1980 yılları arası Orta Doğu Teknik Üniversitesinde çalışmalarına devam etti.

Emekli olduğu dönemde, TÜBİTAK'a bağlı Gebze Araştırma Merkezinde çalışmalarını sürdürdü. 1985-1989 yılları arasında da Türk Matematik Derneği başkanlığını yürüttü.

Cebir konusundaki çalışmalarıyla dünyaca ün kazandı. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusunda yaptığı çalışmalarla da ünlendi.

"Arf Değişmezi” (Arf Invariant), "Arf Halkaları” (Arf Rings) ve “Arf Kapanışı” (Arf Closure) gibi, literatürde kendi adıyla anılan çalışmalarıyla, matematik dünyasının önde gelen bilim insanları arasında yer aldı.

Vladimir İvanoviç, “Bu parayı cebinde taşıyan çok insan bunun farkında değildir mutlaka,” diyor.

***

Konuyu dağıtmak pahasına Türkiye’deki demokratik üniversite mücadelesinin 70’li yıllarının başından, benim “Koca bir sevdaydı yaşadığımız” isimli kitabımda da yer verdiğim bir anıyı paylaşıyorum.

ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü eski profesörlerinden Uğur Ersoy hocamızın ünlü matematikçi Prof. Cahit Arf’ı anlattığı (bir üniversitenin nasıl olması gerektiğiyle ilgili) güzel bir anısı şöyle:

“…Bir gün Genelkurmay Başkanı’nın bizi görmek istediği haberi geldi. ODTÜ sorununu bizden dinlemek istiyordu.

Genelkurmay Başkanı’nın odasına girdiğimizde biraz şaşırdık. Oda, üç dört yıldızlı generallerle doluydu. Parti başkanlarına yaptığımız gibi, ODTÜ’deki sorunu genel çizgileri ile özetledik ve hareketimizin kesinlikle siyasi bir niteliğe sahip olmadığını vurguladık.

Konuşmam bittiğinde oda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizliği Genelkurmay Başkanı’nın tok sesi bozdu:

‘Hocam, benim anlayamadığım bir husus var. Bizim de üniversitemiz var: Harp Okulu. Orada hiçbir disiplinsizlik yok, çıt çıkmıyor. Sizde boyuna sorun çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum.’

Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Verilecek yanıt belliydi; ama bu yanıt Genelkurmay Başkanı’nı gücendirebilirdi. Bunu da kesinlikle istemiyorduk. Ne yapacağıma karar verememenin sıkıntısını yaşarken Cahit Hoca yardımıma yetişti.

‘Uğur, Sayın Başkan’ın bu sorusuna ben yanıt vereyim. Paşam önce bir soru sorayım size. Harp Okulu’nda öğrencilere ne öğretilmesi gerektiğini biliyor musunuz?’

‘Elbette biliyoruz,’ diye yanıt verdi Başkan.

Cahit Hoca son derece sakin, gülümseyerek devam etti.

‘Bakın Paşam, sorun buradan kaynaklanıyor. Biz öğrenciye ne öğreteceğimizi tam olarak bilmiyoruz. Daha doğrusu emin değiliz. Eğer öğreteceğimiz her şeyden emin olsaydık, o zaman orası üniversite olmazdı. Üniversite, tartışarak gerçeklerin arandığı bir kurumdur. Tartışma olan yerde de sorun çıkması doğaldır Paşam.’

Şaşkınlıkla ve hayranlıkla Hoca’nın yüzüne bakıyordum. Cahit Hoca’nın yanıtında üniversitemizin olağanüstü güzel bir tanımı vardı.”

***

Cahit Arf, taa 1958 Yılında Erzurum'da Yapay Zeka konulu ''Makine düşünebilir mi ve nasıl düşünebilir?'' adlı bir konferans vermiş.

Günümüzde çokça tartışılan yeni teknolojik gelişmeler, robotlar, yapay zeka gibi konulara, zihin açıcı görüşlere taa o zamanlarda değinmiş.

Cahit Arf'ın bu konferansa konu olan makalesi de zihin felsefesi alanında bir klasik.

Düşüncenin ve bilincin doğası hakkında önemli sorular ortaya koyan, düşünceli ve iyi savunulmuş bir makale.

Makalenin içeriğini genel hatlarıyla Vladimir İvanoviç’e aktarıyorum.

Cahit hoca, insanın düşünme biçimi ile makinelerin yapısını karşılaştırarak makinelerin de düşünüp düşünemeyeceklerini sorguluyor. Zilli saat gibi basit makinelerin de çalışma prensipleri nedeniyle bir bakıma düşünen makineler olduğunu ifade eden Arf, tekil problemleri çözen çeşitli makine örnekleriyle konuya açıklık getiriyor. 

Makinelerin yalnızca düşünceyi taklit edebileceklerini, ancak gerçekte kendileri için düşünemeyeceklerini savunmuş.

Bu tezini makinelerin insan beyni ile aynı türden bir iç yapıya sahip olmadığına işaret ederek anlatmakta.

İnsan beyni öğrenebilen ve uyum sağlayabilen karmaşık bir sistemken, makineler sadece bir dizi talimatı takip etmek üzere programlanmıştı.

Ayrıca makinelerin insanlarla aynı türden bir bilince sahip olamayacağı ileri sürülmekte.

Bilinç, tanımlanması zor olan öznel bir deneyimdir, ancak düşünce için gereklidir.

Makineler insanlarla aynı tür öznel deneyime sahip değildir, bu nedenle gerçekten düşünemezler.

“Cahit Arf’ın makalesi, düşünce ve bilincin doğası hakkındaki tartışmalara değerli bir katkı,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Makine zekası olasılığı hakkında önemli soruları gündeme getiren değerli, düşündürücü bir makale gerçekten,” diyor.