Moskova

Moskova
Rusya'dan insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya'dan insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Rusya'nın alerji takvimi

 


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Rusya’da bahar aylarının gelişiyle mevsimsel alerji şikâyetleri yeniden artıyor. Uzmanlara göre polen alerjisi genellikle üç dönemde yoğunlaşıyor. İlk dalga nisan-mayıs aylarında ağaç polenleriyle başlıyor, mayıstan ağustosa kadar çayır otları ile yabani otlar etkili oluyor, ağustostan ekime kadar ise pelin otu ile ambrosia gibi güçlü alerjenler öne çıkıyor.

İlk polenler şubat ayında görülüyor. Martta servi, kızılağaç, fındık, söğüt gibi bitkiler çiçeklenmeye başlıyor. Nisanda huş ağacı, meşe, kavak, akçaağaç, karaağaç ile çeşitli süs bitkileri havaya yoğun polen salıyor. Mayısta çam, ladin, alıç, şakayık, karahindiba, leylak gibi bitkiler bu listeye ekleniyor.

Yaz aylarında tablo değişiyor. Haziran ile temmuz döneminde ıhlamur, gül, çavdar, ayrık otu, çayır otları, mavi çim gibi çok sayıda bitki polen yayıyor. Ağustosla birlikte ısırgan otu, pelin otu, yabani ıspanak türleri, özellikle de ambrosia alerjik reaksiyonların başlıca kaynağı haline geliyor. Sonbahar boyunca krizantem, gül, pelin otu, ambrosia gibi bitkiler etkisini sürdürüyor.

İzvestiya'ya konuşan uzmanlar, alerjisi olanların yalnızca çiçeklenme takvimini değil, günlük polen yoğunluğu haritalarını da takip etmesini öneriyor. Hava koşulları çiçeklenme dönemlerini değiştirebildiği için aynı bölgede bile polen seviyesi hızla farklılaşabiliyor. Rusya’da bu amaçla en sık kullanılan dijital takip sistemlerinden biri Pollen Club platformu olarak öne çıkıyor.

13 Mart 2026 Cuma

'Tabakçı' kadın nasıl ayırt edilir?


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Son yıllarda bazı erkekler randevularda yalnızca ücretsiz yemek ya da hediyeler için buluşan "bedavacı" kadınları tanımlamak için Rusya'da “tabakçı” (erkekleri masrafa sokan kadın) ifadesi kullanılıyor. Ancak uzmanlara göre bu etiket çoğu zaman yanlış kullanılıyor.

İlişki amacıyla buluşan bir kadının çiçek kabul etmesi ya da restorana gitmesi otomatik olarak çıkarcılık anlamına gelmiyor. Eşleştirme uzmanı Anna Osipova’ya göre gerçek “tabakçı” davranışı, kadının randevuları yalnızca pahalı restoranlarda ayarlaması ve görüşmenin odağını sürekli maddi kazanımlara yöneltmesiyle ortaya çıkıyor.

İzvestiya'ya konuşan psikologlar, böyle bir niyetin genellikle ilk görüşmelerde anlaşılabileceğini belirtiyor. Uzmanlara göre kadın randevuda karşısındaki kişiyle ilgilenmek yerine sürekli menü, ortam ya da hediyelerle ilgileniyorsa bu durum maddi beklentiye işaret edebilir.

Buna karşılık samimi bir ilişki arayan kişiler için buluşmanın pahalı bir mekânda gerçekleşmesi şart değil.

Hatta bazı uzmanlar, şüphe duyan erkeklerin ikinci buluşmayı daha sade bir ortamda planlayarak karşı tarafın tepkisini gözlemleyebileceğini söylüyor.

Bununla birlikte psikologlar her randevunun maddi çıkar amacı taşıdığı varsayımının da yanlış olduğunu vurguluyor.

Çiçek vermek, sinemaya gitmek ya da restoranda yemek yemek birçok toplumda flörtün doğal bir parçası kabul ediliyor.

Uzmanlara göre başarısız bir randevunun ardından kadını “çıkarcı” olarak nitelendirmek çoğu zaman hayal kırıklığının bir sonucu.

Sağlıklı bir ilişki ise karşılıklı ilgi, açık iletişim ve maddi beklentilerin ötesinde kurulan güven üzerine inşa ediliyor.

23 Ekim 2025 Perşembe

Gopnikler: Sovyet sonrası avluların en tanınan karakterleri nasıl ortaya çıktı?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

"Gopnik" kelimesi nereden geliyor?

Kelimenin kökeni belirsiz olmakla birlikte, birkaç teori mevcut.

En yaygın teorilerden biri, 1917 Devrimi'nden sonra Petrograd'da var olan GOP ( Proletaryanın Şehir Yurdu ) kısaltmasına bağlamaktadır.

Evsizleri, terhis edilmiş gazileri ve sokak çocuklarını -geleceğin küçük çaplı holiganlarını- barındırıyordu. Daha sonra, "gopniki" terimi, kendi "kavramlarına" göre yaşayan sokak gençlerini tanımlamak için kullanılmaya başlandı.

Başka bir teori daha var: Sokak soygunu için kullanılan argo bir terim olan " gop-stop " kelimesinden geliyor. Her ne kadar doğru olsa da, her iki durumda da kelime "mahallede" yaşayan ve meseleleri "sağduyuyla" çözenlerin aklında kalmış.

 

Bir Fenomenin Doğuşu

Gopnik'in modern imajı 1980'lerin sonu ve 1990'ların başında ortaya çıktı.

SSCB'nin çöküşü, işsizlik ve sokak anarşisi, "sokak çocukları" alt kültürünün ortaya çıkması için verimli bir zemin hazırladı.

Paraları, gelecekleri ve istikrarları yoktu, ancak kendilerine özgü bir tarzları, alışkanlıkları ve kuralları vardı.

Gopnikler gayrı resmi bir "sokak kastı" haline geldiler: girişlerin yakınındaki bankları işgal ettiler, komşu avluları kontrol ettiler ve "sadelikleriyle" övündüler; kendilerini "zengin çocuklar" ve "ineklerle" karşılaştırdılar.

 

Bir gopnik'in temel belirtileri:

Giyim.

Klasik görünüm eşofman takımı (genellikle Adidas veya Abibas), şapka, bomber ceket ve spor ayakkabılardan oluşur.

90'larda bu, başarı ve gücün simgesiydi, çünkü yalnızca "otoriter adamlar" böyle bir takım elbiseyi karşılayabilirdi.

Çömelme pozisyonu.
Soğuk merdivenlerde ve asfaltta oturma alışkanlığından doğmuştur; daha sıcak ve daha rahattır. Zamanla çömelme, belirli bir sokak kültürüne ait olmanın bir işareti haline gelmiştir.

Konuşma tarzı.
Sokak argosu ve hapishane ifadelerinin bir karışımı. Genellikle kasıtlı olarak kaba, "güç" gösterisi niteliğinde.

Müzik.
Gopnikler hapishane, dostluk ve sokaklarla ilgili şarkıları, rap şarkılarını veya sokak şarkılarını dinlerdi.

Değerler:
Kendine sadakat, güç, başkalarına ve devlete karşı aşağılama, otoriteye saygı.

Gopnikler Neden 90'ların Sembolü Oldu?

SSCB'nin dağılmasının ardından toplumsal yapı çöktü.

Birçok genç, yönlendirilmeden büyüdü; okul ve aile otoritesini yitirdi ve sokaklar onların temel eğitimcisi haline geldi.

Gopnikler, o dönemin kaosunu ve özgürlüğünü temsil ediyordu : her şeyin yumruklar ve sözlerle belirlendiği sert ama dürüst bir sokak hayatı.

Bu imaj popüler kültüre hızla girdi: şakalar, filmler ve TV dizileri ( "Brigada", "Boomer" ve "Zhmurki" gibi ).

Hatta sokak saldırganlığını karikatürize eden "internet gopnikleri" gibi "komik" karakterler bile ortaya çıktı.

 

Kültürel bir arketip olarak Gopnik

Zamanla gopnik, Sovyet sonrası kimliğin bir parçası haline geldi.


Sadece bir sokak karakteri değil, aynı zamanda toplumsal bir kesitin yansımasıydı: Yoksulluk içinde ve gelecek vaat etmeden büyüyen, ancak yine de "arka bahçe onuru" duygusunu koruyan biri.

Günümüzde "gopniçestvo" genellikle ironik bir şekilde algılanıyor; bir meme, 90'ların bir sembolü ve hatta bir nostalji kaynağı olarak.

Ancak bu ironi, sokak alt kültürünün gençler için okul, ordu ve ailenin yerini aldığı koca bir dönemi gizliyor.

 

Gopnikler neden tamamen ortadan kaybolmadı?

Sokak kavgaları ve eşofmanlar geçmişte kalmış olsa da, olgunun kendisi artık değişti. Günümüzün "gopnikleri" artık 90'larınkilerle aynı değil. Sosyal medyada gezinip dedikodu dinliyor olabilirler, ancak felsefeleri aynı: "Güçlüye saygı göster ve zayıf olma . "

Gopnikizm kültürel bir kod haline geldi; hâlâ sokak dayanışmasının unsurlarını, "daha basit zamanlara" duyulan nostaljiyi ve "kişinin kendi gerçeğine" duyduğu içsel gururu yansıtıyor.

Sonuç olarak

Gopnikler sadece şaka holiganları değil. 

Sovyet sonrası toplum tarihinin bir parçası, hayatta kalmanın kanundan daha önemli olduğu bir dönemin yansıması.


Sıralardan silindiler ama dilde, modada, şarkılarda ve memlerde varlıklarını sürdürdüler; her mahallenin kendine ait "kankaları" olduğu ve hayatın kapınızın hemen dışında olduğu 1990'ları hatırlattılar.

9 Ekim 2025 Perşembe

Bir Moskovalı için yetki devretme yeteneği bir lüks değil, hayatta kalmanın yeni bir standardı.


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Viktoria Vasilyeva Moskviç Dergisi’nde yazmış:

Günlük işe gidiş gelişin Paris'te bir turdan daha uzun, yapılacaklar listesinin ise bir kraliyet kararnamesinden daha uzun olduğu bir şehirde, yetki devretme yeteneği bir lüks değil, yeni bir hayatta kalma standardıdır. Moskova'da mütevazı bir yönetici bile, bazen farkında bile olmadan, bir "hizmetçi" ekibinin tamamını yönetir. Akıllı telefon artık sadece bir iletişim cihazı değil, aynı zamanda tam bir ofis, ahır, mutfak ve bürokratik bir kulübedir.

Sert!

Köşedeki markete gitmek ile 30 dakikada yemek siparişi vermek arasında seçim yaparken, ikincisini seçmemek zor. İşte böyle bir Moskovalı, Büyük Katerina edasıyla telefonunu eline alıp parmağıyla işaret ederek seçimini yapıyor. Çünkü hakkı var. Kan bağıyla değil, hizmetlere erişim hakkıyla. Seçenekler geniş olmalı. Tek bir uygulama hem "büyükanneden" pancar çorbası (başkente gelen bir ziyaretçinin bodrum katındaki karanlık bir mutfakta hazırladığı) hem de Fransız bir şefin dana blanquette'ini (aynı şef tarafından hazırlandığı) sunmalı.

Seçim süreci sancılı olabilir, çünkü asil ruh hali tahmin edilemez. Bugün hangisi daha önemli: Tay mutfağına duyulan tutku mu, yoksa Sovyet sadeliğine duyulan nostalji mi? Protein ihtiyacımı gidermeli miyim, yoksa biraz hedonizme kapılmanın zamanı mı geldi? Yarım saat içinde ruh halim değişir mi? İnsan ancak ikincisini umut edebilir.

Bir Moskovalıyı kızdırmak kolaydır. Sabır asil bir özellik değildir. Bir Moskovalı yemek siparişi için 25 dakikadan fazla beklerse, öfkelenir ve müşteri hizmetlerine mesaj atarak bir özür ve üstüne bir de promosyon kodu bekler. "Öğle yemeği için tavuk butlarımı nasıl geciktirirsin?" diye sorar alt metin. Yemek sadece gecikmekle kalmaz, aynı zamanda lezzetini de kaybederse, Tanrı onlara bir dayak atabilir. Uygulamada iki yıldız verebilir veya öfkesini sosyal medyada herkese açık bir şekilde paylaşabilir.

Arabacı, telaş yapma!

Moskovalıları ön kapılarında özel bir şoför bekliyor, tek yapmaları gereken parmaklarını şıklatmak. Daha doğrusu tıklamak. Moskovalılar şoförün hareketlerini haritada takip ediyor, çünkü erken çıkıp ön kapıda beklemek kraliyet ailesine yakışan bir şey değil. Arabanın geldiğini gördüklerinde biraz daha beklemeli ve ancak o zaman onurlu bir şekilde dışarı çıkmalıdırlar. Ama çok uzun süre beklemeyin, yoksa fazla ödeme yapmış olursunuz.

Arka koltukta otururken akıllı telefonunuza gömülebilir veya şoförle önemsiz bir konu hakkında konuşabilirsiniz: trafik sıkışıklığı, hava durumu veya vagonun incelikleri. Her şey yolunda giderse, vagon temizse ve sarsıntı minimumda tutulursa, şoför beş yıldız ve kendi tercihine bağlı olarak bahşiş alır. Aksi takdirde, destek ekibine bir dilekçe gönderilir. Şoförün siyaset veya özel hayatı hakkında herhangi bir tartışma girişimi uygunsuz yakınlık olarak değerlendirilir ve puan indirimiyle cezalandırılır.

Mürebbiyeyi kaydettirmeyi unutmayın

Hepimizin bildiği gibi, çocuklar gözetimsiz bir şekilde ortalıkta dolaşamazlar. Önemli olaylar (örneğin bir sınav) sırasında, bir uygulama aracılığıyla bulunan özel eğitimli bir kişi, onları gözetmekle görevlendirilir. Elbette, puanlarını ve önerilerini önceden kontrol edeceksiniz; sonuçta, en değerli varlığınızı bu kişiye emanet ediyorsunuz. Ama o altın küpeleri bir çekmecede, gözden uzak bir yerde saklamakta da bir sakınca yoktur.

Ayrılmadan önce katı talimatlar verilir: Küfür yok, ceza yok, ödevler yapılacak, ıspanak ve brokoli yedirilecek; kısacası, ebeveynlerin genellikle tek başlarına yapamayacakları her şey. Köşelere kameralar yerleştirilebilir. Kameralar esas olarak gözetim amaçlı, ancak aynı zamanda çocuğun nasıl tutulduğunu gözlemlemek için de kullanılabilir. Sonuçta bu bir amatör değil, profesyonel bir iş.

Yurtdışından gelen ipekleri teslim noktasına getirin!

Alışveriş merkezlerinde kalabalıklar arasında dolaşmaya ne gerek var ki? Her şey doğrudan mağazaya teslim edilecek ve birkaç hafta boyunca orada saklanacak, ta ki siz rahatça dolaşana kadar? Ve böylece, vardığında, beyefendi merakla değerli kutuyu çıkarır ve sipariş ettiği yeni parçanın beklentilerini karşılayıp karşılamayacağını merak eder.

Ama asıl kraliyet ayrıcalığı, sebepsiz yere reddetme hakkıdır. Ekranda bu kadar asil görünen bir kuş tüyü montun gerçek hayatta zarif zevklerimize uymayabileceğini hepimiz biliyoruz. Rengi mükemmel değil, kumaşı çok çabuk hışırdıyor. Teslim alma noktasındaki çalışana nazik bir gülümseme, kısa bir "hayır" ve istenmeyen ürün yoluna gönderiliyor.

Geri kalan her şey için YouDo ve Avito var.

Aristokrat arzular sıradan hizmetlerin kapsamını aştığında, "İstiyorum!" isteğinizi "Yapacağım!"a dönüştürmek için her zaman hazır bir ekip bulunur. Kaluga bölgesindeki arazinizi güzelleştirecek bir bahçıvandan, çöp toplamaya ve hatta Tsaritsyno'da piknik arkadaşına kadar her şeyi sipariş edebilirsiniz. Hizmet yelpazesi gerçekten aristokrat.

Ve sadece bir müteahhit seçmekle kalmıyorsunuz; isteklerinizi yerine getirmeye istekli olanlar arasında küçük bir ihale açıp, puanlarını, yorumlarını ve fiyatlarını değerlendiriyorsunuz. Elbette, bazen işçiler işi berbat ediyor veya hiç gelmiyor. Peki, ne yapabilirsiniz? Sıradan insanlar tembel ve güvenilmez olabilir; mutlaka başka biri gelir.

Bir yandan hepimiz güçlü toprak sahipleriyiz. Diğer yandan, kalıtsal aristokrat bulmak zor ve biz de bir başkası için aynı "arabacı" ve "ev hizmetçisi"yiz. Bir Moskovalı, zamanında bir rapor sunmak için görevinden izin alarak bir teslimat siparişi verir. Neredeyse hepimiz başkası için çalışıyoruz ve evde terlik ve kadife bir sabahlık giydiğimizde, kişisel onur hakkımız var. Öyleyse kanepede rahatlayın; bu rolü üstlenme fırsatını kazandınız.

4 Ekim 2025 Cumartesi

Bir Moskovalı profili: Yazar adayı

 


Kaynak: https://turkrus.com/


"Moskova'da, kendini "yazar" olarak tanımlayan ancak bu kimliği edebiyat dünyası tarafından henüz kabul görmeyen bir adam, sanatı uğruna her şeyi göze alır. Geçimini, eski iş bağlantıları sayesinde ara sıra aldığı, metalürji, petrol ve gaz endüstrileri hakkında belgesel senaryolar yazarak sağlar. Bu işler bazen temel ihtiyaçlarını karşılasa da çoğu zaman yetersiz kalır. Son tatilini pandemiden önce yapabilmiştir. Günlük hayatında ise scooter ve araç paylaşım hizmetlerinden bile tasarruf etmeye çalışır." 

Pyotr Spokin, Moskviçmag dergisindeki yazısında bu başkent "tiplemesini" ele alıyor ve şöyle devam ediyor:

Tanınmıyor ama yine de bir yazar, kendini öyle görüyor. Ve bir yazar olduğu için, bir "yaratıcı" olduğu için, her şeyi bir kenara bırakıp sadece yazmaya odaklanmaya karar veriyor. Daha yazar bile olmadan, eski bağlantıları aracılığıyla aldığı belgesel senaryolarıyla (örneğin metalurji, petrol, gaz ve kimya endüstrileri hakkında) geçimini sağlıyor. Bazen ekmek parası yetiyor, ama her zaman değil; tereyağı ve jambonu unutmak en iyisi. Havyar, özellikle de kırmızı havyar. Son tatili pandemiden önceydi; scooter ve araba paylaşımından tasarruf ediyor.

Daha on beş yıl önce, benzer bir karakter yayınevlerinin kapılarını çalıyor olabilirdi; bu başlı başına bir eylemdi, ama oldukça özel bir eylemdi. Şimdi ise sinirli bir şekilde bilgisayar ekranının önünde oturuyor, aylarca, yıllarca üzerinde çalıştığı eserlerini yayıncıların e-posta adreslerine gönderiyor; Norilsk'teki geceler kadar soğuk, okunma, hatta yayınlanma olasılığı en düşük seviyede. "E-posta gönderildi": Bu, bir torbayı çöp oluğuna atmak gibi: Çöp iki saniyeliğine uçuyor, sonra dipte bir yerde, bir çöp kutusunda hareketsiz kalıyor; tıpkı son birkaç yıldır yaptığı gibi.

Modern Moskova belirli bir yazar tipini tercih ediyor: Zengin ve sosyal düşünceli, edebiyat onlar için besin zincirinde yükselmenin bir yolu. Ayrıca, bol kot pantolonlar ve bol tişörtler giyen yirmili yaşlardaki gençlere hitap eden, tüm büyük fuarların raflarını dolduran ve yetişkin, zeki bir insanı içeri girdiği andan itibaren mide bulantısı hissettiren fantastik yazarlar, "Asya" kurgu yazarları ve "rahatlatıcı polisiye hikayeleri" de trendler arasında. Karakterimiz bu ilkel kitap trendlerine uyum sağlamak istemiyor veya uyum sağlayamıyor; haklı olarak "Tanrı size yetenek verdiyse" ucuz kurgu yazmanın uygunsuz olduğuna inanıyor. İnsanın yüreğini heyecanlandıran ve uyuşturan bir şey yaratması gerekiyor; tüm ideallerin en düşük fiyata satıldığı bir zamana acımasız bir sitem, itibar kazandıran bir "Çin arabası" ve Bali'ye bir tatil. Herkesin, korkunç bir şey olduğunu anlasalar bile sessiz kaldığı bir zamanda. Tüm vitrinler çirkin Labubu'larla dolu.

Bu sonbahar onun için pek de başarılı geçmedi. Önce kahve ve "dışarı çıkma" parası bitti, sonra da yemek parası. Sonra mimar olan kız arkadaşı ortadan kayboluyor ve bir proje üzerinde çalışması gerektiğini söylüyor - bir benzin istasyonu. "Birimizin para kazanması gerekiyor." Ve proje, sanki aynı gazı solumuş gibi onu bırakmıyor. Ne telefonuna ne de mesajlarına cevap veriyor; son cinsel ilişkileri bir ay önceydi ama artık umurunda değil. En önemli şey yaratıcılık, fikirleri hayata geçirmek, uzun süredir devam eden endişeleri dile getirmek. Konut idaresi sürekli ona kendini hatırlatıyor ve aylarca ödeme talep ediyor. Tanınmayan yazar, sıcak giysilerini toplarken, "Borç tahsildarlarını biraz sakinleştirmeleri iyi oldu, yoksa hayat çok zor olurdu," diye düşünüyor.

Bir yazar yazlığına doğru yola çıkıyor: Manzara değişikliği yaratıcı sürecine yardımcı olmalı. Trene binip doğruca yemek vagonuna gidiyor, orada son parasını biraya harcıyor ve Yeni Yıla kadar idare etmesi için internetten küçük bir kredi başvurusunda bulunuyor.

Dondurucu orman patikalarına ve nehir kıyılarına hayran kalan kahraman, tahıl ve yahni stoklarını tüketirken, modern gecekondu sakinleri hakkında bir Dadaist hikâyenin konusunu tasarlar ve bunu kalın bir dergiye (neredeyse Sovyet döneminden kalma orijinal haliyle korunmuştur) "sıkıştırmayı" planlar. Gençliğinde kendisi de Pokrovsky Bulvarı yakınlarındaki bir gecekonduda bir buçuk yıl geçirmiştir ve bu konuda söyleyecek çok şeyi olacaktır.

Yazar kendini Aleksandr Sergeyeviç'le, Kasım ayını da şairin Boldino sonbaharıyla özdeşleştirir. Yaratıcı bir telaşla yazmaya başlar ve neredeyse gökyüzünden bir yıldız yakalar, ancak daha sonra metalurji üzerine senaryoda düzenlemeler yapması, açık ocak ve yüksek fırınlarla ilgili verileri yeniden araştırması ve 18. yüzyılda Urallar'da kaç tane çelik fabrikası olduğunu bulması gerekir. Edebi ilhamı hemen kaybolur ve yerel bakkala giderek onu yenilemek zorunda kalır: 380 rubleye "Yaban Mersini", 250 rubleye çeyrek şişe "Ozer". Ancak alkolü fazla kaçırmamaya çalışır; sarhoşken odun kesemez veya soba yakamazsınız; sadece yangın çıkarırsınız. Ve don yakında gelecektir: Sobayı günde iki kez ısıtmak zorunda kalacaktır. Uzun zaman önce eve düzgün bir ısıtma sistemi kurmayı düşünmüştü, ancak bunun yerine bir yazarlık kursuna kaydoldu.

Bir sabah, kahraman kendini aynada görür: gözlerinin altında koyu çizgiler, şakaklarına takıntılı bir şekilde tırmanan, kimsenin istemediği halde kabarık gri saçlar, kırışıklıklar, yıkanmamış bir kazak ve eski püskü eşofman altı... Bir anlığına 39 yaşında olduğunu hatırlar. Mayakovski üç yıl önce kendini vurmuştur, Yesenin öleli dokuz yıl olmuştur ve dünyayı değiştirmiş olsalar bile Cobain, Lermontov ve Joy Division solisti hakkında sessiz kalmak en iyisidir. Peki tanınmayan yazarın ne başarısı var? Ailesi yok, parası yok, edebiyat dünyasında yeri yok. En azından bir kır evi var. Yazarın kız arkadaşı, yakın zamanda Novaya Riga'da kendisine bir malikane satın alan havalı bir gaz şirketi yöneticisinin yanında vardiyalı çalışmak için Norilsk'e gitmiştir. Her şey yazarın aleyhinedir, ama o pes etmez. Tam tersine, melankolisini çılgın bir yaratıcı faaliyete dönüştürüyor, hikayeyi üç günde bitiriyor ve metni hemen bildiği tüm kalın dergilere gönderiyor (çoktan Excel'de gerekli kişileri içeren bir elektronik tablo oluşturmuştu).

"Zincir mektupları" beklerken, kahramanımız novellasının sunumunu hangi kitapçıda yapacağını düşünür. "Hayır, kesinlikle Biblio-Globus değil, ama Phalanster de değil; gençlere daha yakın olmak daha iyi. Peredelkino'daki Yaratıcılık Evi muhtemelen iyidir, ama biraz uzak; Moskova'nın merkezi daha iyi olurdu, böylece herkes gelebilirdi. Muhtemelen Respublika'yı seçerdim: modaya uygun, çekici ve misafirperver. Eskiden Project O.G.I. vardı - inanılmaz atmosferikti, ama zamanın testinden geçemedi ve orada imzalı sıcak şaraplarını yudumlamayı ne kadar isterdim..." Soğuğa dayanamayan yazar Moskova'ya döner; sonuçta, kıymetli novellası çoktan yazıldığına göre, artık kır evinde işi yok.

Dergilerden anlamlı mektuplar, özellikle de "mutluluk mektupları" almıyor; sadece "Çalışmalarınız için teşekkür ederim, ancak tür bileşeni..." ve "Belki de editör ekibimizin ileride duyuracağı yarışmalardan biri sizin için önemli olabilir; sizinle iletişimi kaybetmek istemiyoruz, bu yüzden iletişimde kalın..." gibi birkaç kibar mektup alıyor. Ancak, senaryosunu yazdığı belgesel film, ulusal bir ödülün "Endüstriyel İşletme" kategorisine katılıyor. Bu arada, tesisat sektöründe metin yazarlığı gibi kazançlı birkaç projeye imza attı. Temel konuları düşünme, borçlarını ödeme ve düzgün bir kışlık ceket olmadan hayat pek de kolay değil: Sürekli olarak altına kaşındıran bir kır kazağı giymek zorunda kalıyor ve bu tüm kadınlar için itici. İki aydan uzun süredir seks yapmadı ve neredeyse duvardan atlayacak gibi.

Kahramanın ailesi üçüncü kuşak Moskova sakini. Eski Moskova mekanlarını, özellikle de "Genre Crisis" (şimdiki adı her neyse) ve "Kitaisky Pilot"u çok seviyor. Yazar, hem orada hem de Sukharevka'daki "Druzhba" Çeburechnaya'da yılbaşı tatillerini eski dostlarıyla geçiriyor: film yapımcıları, pazarlamacılar ve sanat eleştirmenleri. Arkadaşları arasında, tıpkı kendisi gibi nadir serbest mesleklere ve geçim sıkıntısı çeken işlere düşen daha az şanslı birkaç kişi de var. Diğer herkes, var olmadığı varsayılan meşhur orta sınıfın bir parçası olmayı başarmış (kışın Bali'de, yazın Krasnaya Polyana'da tatil yapıyorlar, Zvenigorod'da bir yazlık kiralıyor ve siyah bir Amerikan SUV kullanıyorlar). Ama hiçbiri otoriter veya övüngen değil; bu tür şeyler Moskova yerlileri arasında pek yaygın değil. Kahramanın sınıf arkadaşı ve başarılı bir ajansın sahibi olan Vadim, kahramana iki bin "tarihsiz" borç verir ve kahraman artık "Jilishnik"i kara listeden çıkarabilir, ayrıca kendine yeni kıyafetler ve konserve olmayan yiyecekler alabilir.

Filmi zaferle ödül kazanınca, büyük bir metalurji şirketinden yazar olarak iş teklifi alır. Kabul eder (borçları kendini ödemez) ve hemen umutsuz bir adım atar: yeni eserini herkese açık hale getirir. Şöhret ve yüksek tirajlı baskılara olan tutkusu, yerini okunma arzusuna bırakır. "Yazılarımın Google Drive'ın arkasında tozlanması için yıllarca yoksulluğa katlanıp yazlığımda neredeyse donarak ölmedim," diye düşünür kendi kendine... ve sonra sürüngenler, örümcekler ve uçurumlarla dolu iğrenç bir Pandora'nın kutusunu açar.

Tanınmayan okurlar, sanki aklını kaçırmış gibi, kahramanı üslup eksikliğiyle, aşırı tekrarla ve en çirkini de ikinci sınıf fikirlerle suçluyorlar. Annesi, babası ve tüm arkadaşlarının hayatı boyunca gerçek bir eksantrik olarak adlandırdığı bir adam hakkında söyledikleri de bu! "Gorki ve Dostoyevski, Rus berduşları hakkında çok daha büyüleyici kitaplar yazdı; bu hikâyede yeni bir şey yok," "İşgalcilerin halüsinasyonları beş para etmez. Yazar Kafka ve Burroughs'u hedef almış... sonuç, her zamanki gibi, Pelevin'in bir Çin kopyası..." vb. Ishiguro, Coetzee ve McEwan'ın dipnotları, bir soytarının paltosundaki yamalar gibi dağılmış.

Samizdat bit pazarının müdavimlerinden beklediği son şey, anlaşılmaz bir züppelikti. "Hiçbir şey anlamıyorlar; bu sitede oturan bu insanlar ne tür aptallar! Karakterlerin kişilikleri ve alışkanlıkları asi zamanlarımızın ruhunu yansıtıyor!" diye sitem ediyor tanınmayan yazar. Yarın, Pazartesi, işteki ilk günü, ama bunun yerine tüm akşamı ve gecenin bir kısmını herkese aklından geçenleri söylemekle geçirmek zorunda: Suçluların yorumlarına cevap vermek ve hikayesinde tam olarak "söylemek istediklerini" söylediğini söylemek.

Sabahın üç buçuğunda, eleştirmenlerin onu rahat bırakmayacağı ve onlarla uzun bir yazışma yapmak zorunda kalacağı önsezisiyle yorgun düşen yazar, tedbir amaçlı hem öyküsünü hem de edebiyat sitesindeki hesabını sildi. Dünyaya yeni bilgiler aktarmayı hayal ediyordu ama dünya bunu duymak istemiyordu. Belki on, hatta yirmi yıl beklemeliydi; belki o zaman aklı başında ve anlayışlı okur, kalemini eline almaya değecek türden biri ortaya çıkar. O zamana kadar yapabileceği hiçbir şey yoktu: Birçokları gibi o da "değişen dünyaya boyun eğmek" zorunda kalacaktı.

"İlk ay, ikinci ve üçüncü ay çok çalışacağım, sırf kovulmaktan kurtulmak için. Sonra doğum günüm var - kırkıncı yıl. Kırkıncı yıl kutlanmaz derler. Ama Chistye Prudy yakınlarındaki avlularda bir bar kiralayıp tüm arkadaşlarımı orada toplamayı ne kadar isterdim. Artık yoksul olmadığımı göstermek için. En azından biri tarafından, mesela işverenim tarafından tanındığımı göstermek için..." Yazar tatlı bir esnemeyle masa lambasını kapatıp hemen uykuya dalıyor.

15 Mayıs 2025 Perşembe

48 yaş neden bir insanın hayatındaki en kötü yaştır?


“Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor”da Ekaterina Tikhomirova, "40 yaşında hayat daha yeni başlıyor, bunu artık kesin olarak biliyorum" diyor.

Aslında başlarda öyle oluyor, ama 48 yaşına gelindiğinde bu bir kabusa dönüşüyor.

Bu, Dartmouth College profesörü David Blanchflower'ın ulaştığı sonuç.

Bilim insanı, gelişmiş ülkelerde en mutsuz insanların 47 yıl 2 aylık, gelişmekte olan ülkelerde ise 48 yıl 2 aylık olduğunu ileri sürdüğü istatistiksel bir çalışma yayınladı. Üstelik bu eğilim cinsiyete, eğitime, medeni duruma veya sosyal statüye bağlı değil.

Yazar, çalışmasında 132 ülkeden 500 bin kişiden alınan verileri analiz ederek umutsuzluktan yalnızlığa, stresten uyku eksikliğine kadar yaklaşık 15 kriteri kullandı.

Çoğu insan 50 yaşına geldiğinde "mutluluk eğrisinin" en alt basamağında olduğunu hisseder.

Ksenia Sergienko, Moskovalıların neden 50 yaş civarında mutsuzluk durumuna düştüğünü açıklıyor.

 

Her şey bir anda oldu

Mutluluk eğrisinin en altında artık "sandviç kuşağı" yer alıyor.

Bunlar, hâlâ kendileriyle birlikte yaşayan çocukları ve ilgi ve maddi desteğe ihtiyaç duyan yaşlı akrabaları olan orta yaşlı insanlar.

Orta yaşlı bir insan sorumlulukların iki yakasında sıkışmış durumdadır: Çocuklarını büyütmek ve anne babasına bakmak zorundadır.

Şu anda 59 yaşında olan annem, 49 yaşında neden en perişan halde olduğunu şöyle açıklıyor: “Sen üniversiteye giriyordun ve kardeşin üniversiteyi bitiriyordu. İkiniz de gergindiniz, sizi desteklemek zorundaydım. Ben de sizin çalışmalarınız konusunda çok endişeliydim. Aynı sıralarda büyükanneniz bağırsak kanseri nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Ameliyat oldu ve başarılı geçti. Bir sonraki ziyaretimde doktor beni konuşmaya davet etti ve büyükannemin iyileşmesini ummanın bir anlamı olmadığını, yaşamak için altı aydan fazla zamanı kalmadığını söyledi. Aileden kimse bunu bilmiyordu, sınavlarınız olduğu için her şeyi kendime sakladım.”

Sonuçta kardeşim ve ben her şeyi başarıyla atlattık ve büyükannem o tarihten sonra on yıl daha yaşadı: doktorlar teşhiste bir yanlışlık yapmışlardı. Ama o dönemi annem çok iyi hatırlıyorum; perişan haldeydi, sadece sınavlarımızdan bahsediyordu ve her gün hastaneye gidiyordu. Annem bana nasılsınız diye sorduğumda kuru bir şekilde şöyle cevap verdi: "Sen ve büyükannen çok şükür iyisiniz."

Psikoloji alanında doktora yapan ve “Yetişkin Yaşam Krizleri” kitabının yazarı Olga Khukhlaeva, “Başkalarına kendi zararına özen göstermek kaçınılmaz olarak varoluşsal çöküşe ve ilgisizliğe yol açar” diyor.

 

Hiçbir iş yok ve hiçbir şey beklenmiyor

“48 yaşına gelindiğinde, bir kişi sosyal gelişim ve dikey hareketlilik için fırsatların çoğunu kullanmış olmalı: iyi bir eğitim almak, yüksek bir pozisyona sahip olmak, bir aileye sahip olmak ve maddi olarak bağımsız olmak.

Bu yaşa kadar (artı veya eksi birkaç yıl) tüm kaynakları kullanmayı başaramadıysanız, kural olarak, gelecekte bunu yapabilmeniz neredeyse imkansızdır, bu yüzden kendi hayatınızı yeniden değerlendirirsiniz ve bu da mutlu hissetmenizi engeller” diyor Levada Merkezi'nde sosyolog olan Karina Pipia.

47 yaşındaki Olga şiddetli depresyon geçiriyor; bir yıldan fazla süredir iş bulamıyor. İki çocuğu var ve emekli anne ve babasıyla iki odalı bir dairede yaşıyor. Olga, ilk çocuğunu 33 yaşında doğurdu ve doğum izni ilk planlandığı gibi üç yıl değil, dokuz yıl sürdü. Uzun bir doğum izninden sonra işe geri dönmedi; gidecek hiçbir yeri yoktu. 43 yaşında bir çocuk daha doğurdu, ikinci doğum izni beş yıl sürdü. Olga 46 yaşına geldiğinde kocası onu terk etti ve bir iş bulmaya karar verdi, ancak nafile: "Herkes deneyimime ve yaşıma bakıyor ve reddediyor. Eğitim olarak bir matbaa mühendisiyim; enstitüden 1990'larda mezun oldum. Elbette, 30 yılda her şey değişti ve herhangi bir ileri eğitim kursu almadım. Ailemin emekli maaşıyla yaşıyorum ve bir yük gibi hissediyorum. Ama onlar gittikten sonra ne yapacağım? Beni sakinleştiren tek şey iki çocuğum, onlarla çok zaman geçiriyorum, her zaman yapacak bir şeyim oluyor."

Sosyologların çoğu, iş tatmininin genel yaşam tatminiyle yakından ilişkili olduğu konusunda hemfikirdir ve sosyal araştırmalar bunu kanıtlamaktadır. 35-55 yaş aralığındaki katılımcıların %57'sine "Mutlu olmanızı engelleyen şey nedir?" sorusu sorulduğunda; Cevapları şu oldu: İlgi çekici olmayan bir iş ve düşük ücret.


Geçmişe dair pişmanlık ve geleceğe dair belirsizlik

Orta yaşlı insanlar, geçmiş deneyimlerini analiz etme ve hatalarından pişmanlık duyma eğilimindedir. Olumsuz yaşam tutumlarının refah düzeyi üzerinde olumlu bir etki yaratması pek mümkün değildir. Karina Pipia, mutluluğun büyük ölçüde gençlerin ayrıcalığı olduğuna inanıyor: "18 ila 35 yaş aralığındaki katılımcılar, geleceğe odaklanmaları ("her şey yine de olacak") ve şimdiye karşı düşük sorumlulukları (çoğu hala ebeveynleriyle yaşıyor) göz önüne alındığında, daha sık mutlu hissediyorlar."

Yaş ilerledikçe kendini gerçekleştirme fırsatları azalır, ancak aileye karşı sorumluluk yükü artar. Günümüzün tüm sorunlarına bir de bilinmeyen geleceğin korkusu ekleniyor. Düşünmek, hayatı hiç de pembe olmayan renklerle yeniden düşünmemizi sağlar. 30 yaşında keyif veren her şey, 50 yaşına gelindiğinde son kullanma tarihi nedeniyle değer kaybeder. "Neredeyse tüm hayatım geride kaldı ama değerli bir şey yapmadım. Edindiğim tek şey bir aile - bir karım ve bir çocuğum var. Kızım zaten evli, artık hayatındaki tek adam ben değilim ama daha önce beni mutlu eden oydu. "Şimdi birkaç eğlencem var: İnternet, köpeği gezdirmek ve kır gezileri," diye açıklıyor 47 yaşındaki Sergey.

“50 yaşına gelindiğinde insanlar mutsuz hissederler çünkü çok şey başarmışlardır, ilerlemek isterler ancak bunun için eski yöntemleri kullanırlar. Aynı şeyi hayatınız boyunca tekrarlayamazsınız; hareketin yönünü değiştirmeniz gerekir. 45 ile 50 yaşları arasında insanlar sıklıkla varoluşsal sorunlarla karşı karşıya kalır ve içlerinde bir boşluk oluşur: tüm kişisel kaynaklarını tüketmişlerdir ve boşlukları yenileriyle dolduramazlar” diyor psikolog Elena Bogatova. Psikologlar, başkalarından yeni anlamlar talep etmek yerine, kendi içinizde yeni anlamlar aramanızı öneriyor. Mesela kendinizi bir şeyle meşgul etmek için çocuklarınızdan torun istememelisiniz.


48'de hayatta kal

Mutluluğun ortalama bir kavramı yoktur; her yaşta öznel bir değerlendirme anlamına gelir. Dahası, ikincisi ayarlanabilir, diyor Elena Bogatova: "Kişi eksik olanı aldığında mutlu olur. Örneğin, çocuklar nadiren annelerini ararlar ve uzun zamandır beklenen çağrı geldiğinde, anne mutlu olur. Bir adam işte bir ikramiye aldı ve nadiren verildiği için mutludur ve maddi sıkıntıları vardır. "Sevinç, yetersizliğin yoldaşıdır." Bu yüzden zengin olan insanlar, fakir olanlar kadar sıklıkla mutsuzdur. Her şeye sahipmiş gibi görünürler: güzel bir ev, bir araba, bir aile, prestijli bir iş, ancak mutluluk onlardan kaçmaya devam eder. Böyle bir insanın hayatında eksikliğe yer yoktur ve bu nedenle sevince yer yoktur.

Ancak “mutluluk eğrisi” U şeklinde olduğundan, krizlerden sonra her zaman yeni bir yapıcı dönem gelir. İnsanın ergenlik döneminde, büyümenin sonunda, “Mesih çağı” veya “orta yaş”ta yaşadığı krizler gibi, 48 yaş civarındaki mutsuz dönem de insanın geçmiş yaşamını yeniden değerlendirdiği ve geleceğe dair umutlar bulduğu bir dönemdir. Bazıları için bu, çok fazla çalıştıklarını ve aileleriyle çok az zaman geçirdiklerini fark etmeleridir. Bazıları için bu yeni bir hobi ve hayatın anlamı değil elbette, ama enerjiyi değiştirmenin bir yolu. Bu yaşta, mutlu yaşamanızı engelleyen şeyleri tespit edip hayatınızdan çıkarabilecek veya en azından minimuma indirebilecek kadar deneyime ve öz bilgiye sahipsiniz. Yaşlanmanın güzelliği, sonunda yüzeysel şeylere zaman harcamayı bırakıp önemli olana odaklanabilmenizdir. Hayatın anlamı ise yaşla birlikte hayatın daha da iyiye gitmesidir, tam tersi değil.

 

Fotoğraf: "Sonbahar Maratonu" filminden bir kare

Kaynak: Moskviç Dergisi

30 Kasım 2024 Cumartesi

Bir insan aranıyor


İsmail Boy

Kaynak: https://medyagunlugu.com/  

 

Moskova’da hafta sonları kuş pazarı (птичий рынок/ptiçhiy rıynok) adı ile kurulan bir pazar yeri var; insanlar burada evcil hayvanlarını satmaya ya da hayvanlarının ihtiyaçları olan yem, aksesuar v.s. almaya gelirler.

Bir şubat sabahı, soğuk bir rüzgarın eşlik ettiği bu pazarda içimizi ısıtan bir hikayeye tanıklık ettik.

Moskova’da yabancı olarak tek başına yaşayan bir iş arkadaşıma evinde arkadaşlık etmesi için bir kedi yavrusu almaya karar verdik.

Pazar yerinde yan yana dizilmiş birçok Rus kadın, kucaklarındaki veya yanlarında oturttukları hayvanları satabilecek müşterileri bekliyordu.

Yanında küçük kızı ile bekleyen orta yaşlı bir kadın ile üşümesin diye paltosunun içinde sakladığı ve sadece bembeyaz tüylü başı görünen küçük bir kedi yavrusu gözümüze çarptı, 

Küçük kızının yanakları ve burnu şubat soğuğunun izini taşır gibi kıpkırmızıydı. Kucağındaki minik beyaz kedi yavrusunun ise ürkek ama umut dolu bakışı vardı. 

Kadının karşısına geçip yavru kediyi biraz okşayıp sevdikten sonra fiyatını sorduk.

“Para için satmıyorum” dedi, şaşırdık. “Bu buz gibi soğuk havada ne işi vardı burada, ne bekliyordu” diye sorduk. Aldığımız cevap Moskova şubatının ayazından daha sert vurdu yüzümüze.

“Maalesef bu yavruyu besleyecek maddi imkanım kalmadı artık, onu sokağa da bırakamam. Bu nedenle ona iyi bakabilecek yüzü ve yüreği temiz, dürüst bir insan arıyoruz.”

“…Yüreği temiz dürüst bir insan arıyoruz.” 

Aklıma Sinoplu Diyojen geldi,

Milattan önce 5.nci yüzyılda Sinop’ta doğup sonra Atina’ya yerleşen ve bir fıçı içerisinde yaşayan bu ünlü filozofu, ziyaretine gelen Büyük İskender’in  kendisine “Dile benden ne dilersin?” diye sorduğunda “Gölge etme başka ihsan istemem” demesiyle tanırız.

Aynı Diyojen’in yaşadığı o dönemlerde, erdemden ve dürüstlükten uzaklaşmış, gösteriş ve sahte ilişkiler içindeki insanları görünce, elinde bir fener ile gündüz vakti Atina sokaklarında dolaşıp, “Dürüst bir insan arıyorum” dediği de hikâye edilir. 

Ülkemizde son zamanlarda ortaya çıkan, toplumun ahlaki yozlaşmasını, insanların sahte değerlerle yaşamasını ve dürüstlükten uzaklaşmalarını görünce aklıma Moskova’da şahit olduğum olay, Diyojen ve Aristofanes geldi. 

Diyojen ile aynı dönemlerdeki yaşayan antik Yunan yazarlarından Aristofanes, “Eşek Arıları” adlı oyununda toplumun eski, dürüst ve erdemli insanları bir kenara itilirken; yeni, beceriksiz ve yozlaşmış insanlara değer verildiğini vurgular. 

Eserin bir yerinde şöyle diyordu 

“Eskiden altın gibi değerli insanlar vardı; şimdi ise yaldızlı, adi metallerden farkı olmayan insanların değer gördüğüne şahit oluyoruz.”  

Fazla söze gerek var mı? 

2500 yıl önce yazılmış bu sözler, bugüne baktığımızda gördüğümüz gerçeklerle ne kadar örtüşüyor değil mi? 

10 Mart 2024 Pazar

Bir zamanlar Moskova


Alper Eliçin

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya’ya ilk seyahatim 1995 yılının ocak ayında oldu. O zamanlar Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) sahibi olduğu Enternasyonel Turizm’de genel müdür yardımcısıydım. Şirkete yeni kazandırılan Pegasus Havayolları’yla da ben ilgileniyordum. Zaten aynı zamanda Pegasus’un yönetim kurulundaydım.

Enternasyonel Turizm, YKB’nin turizm yatırımları yapan şirketiydi. Pegasus’un dışında Marmaris-Datça yolu üzerinde o günkü adıyla Robinson Club Select Maris’in sahibiydi ve Sultanahmet Four Seasons Hotel yatırımı da devam ediyordu. Otel yatırımlarının geliştirilme ve işletme aşamasından sorumlu genel müdür yardımcımız da Hasan Çağlayan’dı. Hasan, çok başarılı bir performans çizen Club Maris’i mal sahibi olduğumuzdan dolayı disiplinli bir şekilde denetler, Robinson yöneticilerine katkıda bulunur ve misafir yelpazesini genişletmeye çaba gösterirdi. O yıllar da turizm açısından sıkıntılı yıllardı. Bir yandan Körfez Savaşı’nın etkileri, diğer yandan PKK terörü sektörü krize sokmuştu.

Hasan, genel müdürümüz Tavit Köletavitoğlu ve ben, Pegasus ile Club Maris arasında bir sinerji oluşturmaya gayret ediyorduk. Rus piyasası o yıllarda yeni yeni oluşuyordu. Rusların, batı Avrupalılardan farklı olarak PKK terörü, savaş vs. gibi olaylardan fazla etkilenmediklerini biliyorduk. Zira o zamanlar Moskova’da da Çeçen terörü etkisini hissettiriyor, metroda bile bombalar patlıyordu. Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum ama Moskova’ya gidilmesine ve gerek Pegasus, gerekse Maris için pazar araştırması yapılmasına karar verildi.

Sovyetlerin dağılmasından sonra pek çok Türk girişimci Rusya’ya akın etmişti. Turizmciler, inşaat şirketleri, ihracatçılar, maceraperestler hepsi yollara düşmüştü. Rusya o sıralar yeni yeni dünyaya açılıyordu. Ruslar da akın akın Türkiye’ye, özellikle İstanbul ve Trabzon’a gelip, başta tekstil olmak üzere her türlü tüketim malzemesini alarak uçak ve gemilerle Rusya’ya taşıyorlardı. Bavul ticareti adı verilen bu aktivite oldukça büyük boyutlara ulaşmıştı. YKB’nin bağlı olduğu Çukurova Holding’in inşaat şirketi Baytur da o dönemde Rusya’da faaliyet göstermeye başlamıştı.

Rusya’ya gitmeden önce, elden geldiğince bilgi topladık. Rusya’da faaliyet gösteren ve Türkiye’ye turist getirmeye çabalayan Türk ve Rus seyahat acentelerinin isimlerini, adreslerini, kontak kurulacak kişilerin isimlerini vs toparladık. Rus Sivil Havacılık Dairesi’nden (RCAD) de randevu aldık. Ayrıca, bize Moskova’da rehberlik edecek birini bulmaya çalıştık. Viyana merkezli Gulet Turizm’in patronlarından Cem Kınay bir Rus hanımı tavsiye etti.

Hasan, ben, Pegasus’tan Ticaret Müdürümüz Harika Akkent, Pegasus Genel Müdür Yardımcısı Eugene O’Reilly 11 Ocak 1995 tarihinde İstanbul’dan THY ile yola çıktık. Moskova-Şeremetyova Havalimanı’na (SVO) karlı bir günde indik.

Terminale indiğimizde, hepimiz biraz çekingendik. Bilmediğimiz bir ülke, bilmediğimiz bir kültür, bilmediğimiz bir dil ve okuyamadığımız bir alfabe. Pasaport kontrolünden önce, sert bakışlı bazı görevliler bizi bazı formlara yönlendirdiler. Ülkeye giriş için doldurulması gereken bu formlarda sadece Rusça vardı ve Kiril alfabesiyle hazırlanmıştı. Ruslar Sovyet döneminde kendi dillerini İngilizce ile eş tutarmış. Zaten tüm Doğu Bloku ülkelerinde de ilk yabancı dil olarak Rusça okutulurmuş. Dolayısıyla konu biraz kibir, biraz da çağın değiştiğinin farkına varmamakla ilgiliydi.

Yıllar sonra, 2013’te bir iş gereği sık sık Moskova’ya tekrar gitmeye başladığımda durum hâlâ aynıydı ve ben fazladan yanımda getirdiğim formu Türkiye’de şirkette doldurtup, yanıma alırdım. Bir keresinde Moskova’da Metropol Otel’de sabah kahvaltısında İngilizce basılan Moscow Times’ı okurken, bir okuyucu mektubu ve Rus mercilerin yanıtını görmüştüm. Okuyucu, formun niye sadece Rusça olduğunu soruyor, bürokrat da, “ABD’ye girerken de form sadece İngilizce” diye bir yanıt veriyordu. Sonunda nihayet bu uygulamadan vazgeçildi.

Biz ise 1995’te Rusya’ya iş için giden ve bu konuda deneyim kazanmış işçi vatandaşlarımızın yardımlarıyla güç bela formları doldurabildik. Pasaport kontrollerinin yapıldığı yerler ise tam bir ana baba günüydü. Kuyruk filan hak getire… İte kaka, pasaporttan geçtik. Kargaşalıkta bazı Ruslar herkesi itiyor, bağırıp çağırıyor, zaman zaman kavgalar çıkıyordu. Neyse ki, pasaport görevlisi biraz lisan biliyordu. Doldurduğumuz formun bir parçası pasaportumuza zımbalandı ve ilk iş polise gidip kendimizi kaydettirmemizi söyledi.

Arındırılmış alandan çıktığımızda, rehberimiz Nataşa, isimlerimizin yazılı olduğu bir kartonla bizi bekliyordu. Tipik bir Şikago aksanıyla, kusursuz İngilizce konuşan Nataşa bir anda tüm endişelerimizin ortadan kalkmasını sağladı.

Terminalden çıktığımızda bizi bir Volga arabaya yönlendirdi. O zamanlar, Moskova’da taksi pek yaygın değildi ve ciddi şekilde fakirleşmiş olan Rus halkının özel arabası olanlarının bir bölümü bu araçlarıyla taksicilik yapıyordu. Nataşa şoförü tanıştırdı. Eşiymiş. Daha sonra hikayesini anlattı.

Rus asıllı olan Nataşa ve eşi aslen Tiflisliymiş. Her ikisi de Tiflis Üniversitesi mezunuymuş. Ne okuyacaklarına Sovyetler döneminde devlet karar verirmiş ve Nataşa’nın şansına İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü çıkmış. Doğal olarak, Sovyet döneminde İngilizce pek işe yaramayan bir dilmiş. Bu duruma çok üzülmüş. Eşi ise elektronik ve telekomünikasyon bölümünde okuyormuş. Mezuniyetlerinden sonra Soyuz kapsüllerinin iletişim altyapısının kurulmasında yazılım mühendisi olarak çalışmış. O zamanın şartlarında iyi bir geliri varmış. Nataşa ise tercüme yaparak, aileye kısıtlı bir katkı yapabiliyormuş. Sovyetler çökünce, Nataşa ve eşi Gürcistan’dan ayrılarak, Moskova’ya gelmişler. O zamanlar Rusya’da yurt içi seyahat belgesi gerekiyormuş ve Nataşaların Moskova’ya seyahat izni de, Moskova’da ikamet etme izinleri de yokmuş. Uzun süre kaçak yaşamışlar.

Moskova’da Yeltsin döneminde başlayan dışa açılma sayesinde pek çok yabancı firma iş olanaklarını araştırmak için Rusya’ya geldiğinden Nataşa’nın İngilizcesi birden önem kazanmış, serbest rehberlik ve tercümanlık yaparak, haftada 800 dolar civarı gelir elde etmeye başlamış. Ancak eşi Sovyet uzay programı çökünce işsiz kalmış ve Nataşa’nın hizmet verdiği yabancılara, Moskova içinde kendi araçlarıyla şoförlük yapmaya başlamış.

Nataşa ile sohbet ederek havalimanından kalacağımız Kievskaya Oteli’ne ulaştık ve pasaportlarımızı resepsiyonda verdik. Resepsiyon görevlisi, polis kayıt işleminin kendilerince yapılacağını söyledi. Ancak, pasaportlar gelene kadar başımız dışarıda derde girmesin diye de geçici bir belge verdiler.

O zamanlar Moskova son derece güvenliksiz bir kentti. Önünüzü kesip soyabilecek küçük çetelerden, daha organize mafyatik yapılara kadar sokakları ve iş yaşamını güvensiz kılan pek çok oluşum vardı. Ayrıca Kiril alfabesini okuyamadığımızdan sokak isimleri bile bizim için bir problemdi. Nataşa’nın bizi geç vakit otelde bırakıp metroyla gitmesi gerektiği durumlarda, eve vardığında bizi cepten aramasını söylerdik. Aramasa ne yapardık bilmiyorum.

Ertesi günden itibaren, program gereği Türkiye’ye turist gönderen acentelerle olan randevularımıza gitmeye başladık. Nataşa her randevuya bizimle gelemediğinden, bazı randevulara ben ve Hasan kendi başımıza gidiyorduk. Trek, Uniropa, Svetal ve Exotour isimli firmaları tek tek dolaştık. Her biri şehrin bir tarafındaydı. Kimisi şehrin merkezinde ünlü Arbat Caddesi’ndeyken bazılarına ancak metroyla gidilebiliyordu. Metro sudan ucuzdu. 30 kopeke (o zamanın kuruyla 3 cent) galiba her yana gitmek olasıydı. Buna karşılık şehirde oldukça merkezi bir konumda olan otelimizden, şehrin yine ana caddelerinden olan Trevskaya’ya gitmek için taksi hizmeti veren bir araca binerseniz durum değişiyordu. Bu yolculuk yanımızda Nataşa varken 3 dolara yapılırken, Hasan’la ben araca yabancı olarak binmek istediğimizde 30 dolara kadar fiyat öneriliyordu. Ayrıca başımıza araçta neler gelebileceği de meçhuldü.

O dönem Rusya’nın en sıkıntılı zamanlarıydı. 1968’de annemin Türk Hukukçu Kadınlar Derneği üyesi olarak, Av. Süreyya Ağaoğlu liderliğinde, Moskova’ya davetli olarak yaptığı seyahatin dönüşünde anlattığı izlenimleriyle, yer isimleri dışında hiçbir şey benzemiyordu. Yukarıda Nataşa ve eşinin hikayesinde anlattığım gibi yerleşik bir sistem çökmüş, yerine yeni bir sistem henüz oluşmamıştı. Sokaklarda biraz dolaştığınızda, bir şekilde zenginleşenler, dövizle geliri olanlar veya mafyatik ilişkiler içerisinde bulunan bir grubun Mercedes 600SL’ler, Cadillac’larla dolaştığını, Galeri Lafayette gibi mağazalardan alışveriş yaptığını, buna karşılık Volga ve Lada’larla dolaşan bir zümrenin olduğunu ve bunların bir stadyumun tribünleri altında açılan Türk pazarından giyim kuşam ve tüketim ürünleri satın aldığını görebilirdiniz.

Bu grubun altında ise yoksulluk sınırında yaşayan Rus ve eski Sovyet vatandaşları da vardı. Örneğin akşamları, otelin hemen yanındaki, Ukrayna’dan gelen trenlerin terminali olan Kievskiy Vokzal’ın kapısında yaşlı kadınlar, örülmüş tek bir kazak veya trenle Ukrayna’dan getirdikleri birkaç kilo patates ya da sebzeyi buz gibi havada satmaya çalışırken görülebiliyordu. Fiyat dengeleri oluşmamış olduğundan saatlerce trenle gelip patates satmak ekonomik bir anlam ifade ediyordu. Zira tren biletleri çok ucuzdu.

Bu insanlar, Sovyet sisteminde, tüm temel hizmetler devlet tarafından ücretsiz sağlandığından, yıllarca düşük ücretlerle çalışmış, emekliliklerinde devletin sağlayacağı ücretsiz hizmetler ve emekli maaşlarıyla rahat edeceklerini düşünmüşlerdi. Ancak, sistem çöküp, ruble şiddetli bir devalüasyona uğrayınca, ayrıca ülkeleri de parçalanınca, emeklilik maaşları kuşa dönmüş, sağlık hizmetleri paralı olmuş, her şeyin fiyatı artmış ve insanlar yokluk içine düşmüşlerdi.

Öte yandan, Ukrayna’dan getirilen bu ürünleri pek alan da olmuyordu, zira o sıralar Çernobil kazası nedeniyle Ukrayna’dan gelen tarım ürünlerinde radyasyon olmasından korkuluyordu. Nataşa’nın anlattığına göre Moskova’da herkesin mutfağında bir Gayger sayacı bulunuyor, alınan her sebze veya meyve radyasyona karşı evde kontrol ediliyordu.

Hasan’la otelden, sokakların ve metro istasyonlarının isimlerinin hem Kiril’le hem de Latin alfabesiyle yazılı olduğu bir harita bulmuştuk. Bizim için hazine değerinde olan bu haritayla metroya biniyor, istediğimiz yere gidiyorduk. Yolculuk şöyle gelişiyordu: Yakınımızdaki Kievskaya istasyonundan metroya binerken, aktarma yapacağımız istasyonun adının Kiril alfabesiyle ilk üç karakterini ben aklımda tutuyordum, izleyen üç karakteri de Hasan. Örneğin, Kropotkinskaya istasyonuna gideceksek, ki adı Kiril alfabesiyle Кропоткинская yazılıyor, ben ”Kpo”yu aklımda tutarken, Hasan da “пот”’u aklında tutuyordu. Zira metrolarda tüm işaretlemeler ve isimler Rusça yazılmıştı. Tıka basa dolu olan metro istasyonları ve metrolarda, bu işi kağıt kalemle yapmak mümkün değildi. Haritayı bile açmak olanaksızdı. Bu sayede, hem aktarmaları hem de metrodan çıktıktan sonra aradığımız sokağı bulmakta oldukça başarılı olduk ve hiç kaybolmadık. Metro istasyonlarında yanlış kapıdan farklı bir caddeye çıkmak veya Moskova metrosunda istasyonlar arası alttan bağlantı olan yerlerde ortaya çıkan isim değişiklikleri bile bizi engelleyemedi.

Ziyaret ettiğimiz acentelerin bazıları otelden bozma han gibi binalarda, birkaç odada faaliyet gösteriyordu. Bu köhnemiş, bakımsız binalarda, birkaç kat tırmanıp acentenin ofisinin önüne geldiğinizde, bazen sizi demir parmaklıklı kapılar ve ellerinde silahlar olan, askeri kamuflaj üniforması giyen güvenlikçiler karşılıyordu.

Bu seyahatin, Pegasus için RCAD’ye gittiğimiz bölümünde bize, Enternasyonel’in bir diğer genel müdür yardımcısı Gökhan Menteş’in yakın bir akrabası olan Olcay Özdemir de refakat etmişti. Olcay Hanım Dağıstan kökenli olması nedeniyle mükemmel Rusça konuşuyordu. Ayrıca Rus kültürünü, Moskova’da iş yapış şeklini ve tehlikeleri çok iyi biliyordu. Zaten, başta THY’nin Moskova ofisinin kurulması olmak üzere, Moskova’ya gelen pek çok büyük Türk şirketine danışmanlık yapmıştı. Bize de deneyimleriyle çok katkı sağladı.

Olcay Hanım’dan bahsedince, bize aktardığı bir anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim. Türk şirketlerine danışmanlık için Moskova’ya ilk geldiğinde, Olcay Hanım kendine tek odalı ufak bir ofis tutuyor. Bir gün kapısı çalınıyor ve serseri kılıklı bir adam içeri giriyor. Adam Olcay Hanım’a, “Bana ayda 200 dolar ödeyeceksin, ben de iş yerini koruyacağım, yoksa burada yangın çıkar” diyor. Olcay Hanım mecburen adamı maaşa bağlıyor.

Ancak, aradan bir süre geçtikten sonra bir gün yine kapı çalınıyor. İçeri başka biri giriyor ve o da benzer şekilde para istiyor. Olcay Hanım, bana bir iki gün süre ver, yanımda para yok deyip o an için adamdan kurtuluyor. Derhal, daha önce gelen ve maaşa bağladığı kişiyi arıyor, durumu anlatıyor ve “Ben her gelene ödeme yapamam, hani beni koruyacaktın” diyor. “Sen hiç merak etme, sözüm söz” yanıtını veren adam, diğer adamın tekrar geleceği gün ofise geliyor ve bir sandalyeye oturarak beklemeye başlıyor.

Nihayet kapı çalınıyor ve Olcay Hanım’ın ofisini korumaya talip bu iki kişi karşılaşıyor. İşi alan adam fazla konuşmadan belinden tabancasını çıkarıp ikinci geleni alnından vurup öldürüyor. Anlaşılan polisle ve yargıyla da ilişkisi olmalı ki, bu cinayetten dolayı başı fazla derde girmiyor. Uzun bir süre ortalarda görünmeyen adam, iki yıl sonra yine Olcay Hanım’ı ziyaret ediyor. Bu sefer üzerinde bir takım elbise, elinde de bir evrak çantası var. Kısa bir sohbetten sonra çantasından çıkardığı yangın sigorta poliçesini pazarlamaya başlıyor. Kapitalizm Rusya’ya işte böyle gelmiş.

13 Ocak’ta RCAD’nin ofisine gittik. Randevumuz, Afrika ve Orta Doğu bölgesi şefi Kamil Feizahmanov’laydı. Bildiğimiz kadarıyla, karar verici birisi olmamakla birlikte iç raporlamayı hazırlayıp, tepe yönetime sunan oydu. Sohbet esnasında Tatar asıllı olan bu genç yönetici şirketimizi tanımak istedi. Biz de mali yapımızın gücünü vurgulamak amacıyla, Doğu Almanya’dan dönmekte olan Rus askerleri için Baytur’un Rusya’da konut inşa etmekte olduğunu da anlattık. Kamil Bey hemen bize evinde tadilat yapmakta olduğunu ve Baytur’un banyoyu yenilemek konusunda yardımcı olup olamayacağını sordu. Biz de RCAD’den gerekli uçuş iznin alınıp alınamayacağını bilmediğimizden kesin bir yanıt vermedik. Nitekim, Pegasus’a uçuş izni verilmedi. Nedeniyse Dışişleri Bakanlıkları arasında yapılan Türk Rus sivil havacılık görüşmelerinden bir sonuç alınamamasıydı. Biz de Kamil Bey’in banyosunu yenileyememiş olduk.

Moskova seyahatimden hatırladığım bir başka anekdot ise Harika Hanım’la ilgili. Yorucu bir günün akşamı hep birlikte otele döndük ve odalarımıza çıktık. Bir saat sonra lobide buluşup, otelin restoranında yemek yiyecektik. Hasan’la ben lobiye hemen hemen aynı anda indik ve o sırada Harika’nın bir Rus kadınla çok şiddetli bir ağız dalaşında olduğunu hayretler içerisinde gördük. Harika aynı zamanda ağlıyordu. Biz gelince tartışma sona erdi ve Rus kadın gitti. Harika göz yaşları içerisinde kadının kendisine, “Burası benim bölgem, burada çalışamazsın” diye tepki gösterdiğini anlattı. Harika tüm çabasına rağmen bir türlü iş arkadaşlarını beklediğini kadına anlatamamış. Biz aşağı inince durum anlaşılmış olacak ki kadın Harika’yı rahat bırakıp, çekip gitti.

Rusya’nın bu çalkantılı döneminde yaptığımız Moskova seyahati 14 Ocak’ta sona erdi ve İstanbul’a geri döndük.

 

Not: Bu yazıyı hazırlarken kendisine bazı bilgiler almak için mesaj attığımda, bana o seyahatin sonunda birlikte hazırlamış olduğumuz seyahat notlarını derhal bulup yollayan Hasan Çağlayan’a teşekkür ederim. 1995’te yapılan bir seyahatin notlarını saklaması ve bir sorum üzerine beş dakika içerisinde bulup yollamasını, çalışma ve dosyalama disiplinini çok iyi bilmeme rağmen yine de şaşkınlıkla karşıladım. Çıkınında kim bilir daha neler var?..

3 Şubat 2024 Cumartesi

Yeni Moskovalı: 'Skidka' kovalıyor, ikinci el giyiyor, sefertası taşıyor

 

Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya'da tasarruf "babuşkaların" tekelinden çıkarak genç kadın hobisine dönüştü. Moskviçmag dergisi Moskova'da iyi para kazanan, ev sahibi, 35 yaşındaki kadınların her gün indirim (skidka), bonus ve cashback kovaladığını yazıyor.

Dergide çıkan Diana Dorofeyeva imzalı yazıda bu kadınların alışverişe çıkmadan önce listeler hazırladığını, farklı süpermarketler arasında kıyaslama yaptığını ve cep telefonunda bunun için özel uygulamalar kullandığını belirtiliyor.

Dorofeyeva 21. yüzyıl Moskovasında bonus ve cashback'in "hoş bir ayrıntı" olmanın ötesine geçerek gerçek bir para birimi haline geldiğini yazdı. Dorofeyeva yeni tüketici tipinin marketlerde tasarruf etmek için poşet almadığını ve indirimle satılan kullanım süresinin sonuna gelen ürünleri satın almaktan gocunmadığını da aktarıyor.

Moskovalı tüketicinin yeni edindiği bir alışkanlık da çayını termosta, yemeğini lunch-box'ta, yani eskilerin deyimiyle sefertasında taşımak ve ikinci el kıyafet giymek. 

Dorofeyeva özellikle ikinci el kıyafet alım ve satımının ana mekanı olan Avito'nun bu bağlamda popülaritesinin arttığına da dikkat çekiyor.

 

(Kolaj: Moskviçmag)

5 Şubat 2022 Cumartesi

'Mujik' kimdir ve Ruslar mujik olmayı neden önemser?


Kaynak: https://turkrus.com/

  

2010 kışında Leonardo Di Caprio Amur kaplanlarını korumak için St. Petersburg'da düzenlenen bir konferansa katılmak uğruna üç kere uçak değiştirmiş, hatta uçaklardan birinin havada arıza yapması üzerine büyük bir tehlike atlatmıştı. O günlerde Vladimir Putin Di Caprio'nun azmini överek "Rusya'da biz böyle insanlara hakiki mujik deriz" ifadesini kullanmıştı. 

Peki, kimdir mujik ve Ruslar mujik olmayı neden bu kadar önemser? 

On dokuzuncu yıl Rusyasında mujik, toprak kölesi anlamında kullanılan bir ifadeydi ve Türkçedeki köylü ya da ırgat kelimelerine yakındı. Bir asilzadeye mujik diye hitap etmek düello sebebi olabilirdi.

Ancak edebiyat başta olmak üzere toplumcu Rus sanatının da katkısıyla kelime rehabilite oldu ve bugünkü anlama giden yol açıldı.

Bugün mujik denince bir Rusun aklına önce maskülenlik gelir. Fiziksel ve zihinsel açıdan sert, hatta biraz kaba ve duygularını dışa vurmaktan kaçınan bir tipleme hayal edilir. 

Örneğin kışın karların arasında patinaj yapan arabasını çıkarmak isteyen bir sürücü etraftaki erkeklere muhakkak "Mujiki!" diye seslenecektir. Yani kelime "hakiki erkekler" arasında bir kod gibi işleyecektir.

Kendisine mujik diye hitap edilen erkeğin artık "mujik" olmak ve "mujik" gibi davranmaktan başka şansı yoktur. Kısacası mujiklik, "erkekliğe toz kondurmamanın" Rusçasıdır.

Öte yandan, mujikliğin Rus erkeklerine iyi gelmediği yönünde bir düşünce gün geçtikçe yaygınlık kazanmakta.

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, Rusya erkek intiharlarının görülme sıklığında dünya birincisi. Dünya genelinde erkekler arasında intihar ortalaması 100 binde 13,9 iken, Rusya'da 48,3. 

Yazar ve şair Anastasiya Kurlyandiya erkeklerin mujik olduklarını gösterme ihtiyacını testosteronlarının düşük olmasına bağlar. Kurlyandiya'ya göre erkeklik hormonlarının düşük olması, kas kütlesinin zayıflamasını ve aksi bir mizacı beraberinde getirir, doğa erkekten sürekli kendine olan güvenini yenilemesini ve hiç değilse bu şekilde düşen hormonlarını bir miktar yükseltmesini talep eder. 

Bu yüzden etrafta çok sayıda kızgın, sinirli, hasmane ve asık suratlı erkek bulunur.

13 Aralık 2021 Pazartesi

Rusların 5 'kış hastalığı': Başa bela 'yıkıcı alışkanlıklar'


Kaynak: https://turkrus.com/

 

İstatistiklere göre Ruslar kışın, sıcak aylara göre daha fazla para harcamaya başlıyor. Ortalama bir Rusun kışın sıradan bir market alışverişinde bile ortalama çeki en az 200 ruble artıyor. Tatil vesilesiyle yapılan ekstra harcamalar ise “yıkıcı” boyutlara çıkıyor.  Uzmanlar aslında bunun objektif nedenleri olmadığını söylüyor: “Kış harcamalarının önemli bir kısmı sadece bir alışkanlık meselesi ve bunu ciddi bir zorunlulukla açıklamak güç.” 

K. Pravda’nın konuştuğu uzmanlar, halka paralarını daha faydalı şeylere harcayabilmek için terk edebilecekleri "en yıkıcı" kış alışkanlıklarının listesini yaptı:

 

1. Evde "tropiklerde olduğu gibi" yaşamak! 

Ekonomik yaşamaya alışkın Avrupalıları son derece şaşırtan “Rusya’ya özgü” durumlardan biri, kışın evde tişört, hatta şortla gezme alışkanlığı. Dışarıda eksi 20 derece iken bile evde tişörtün üstüne bir şey giymek “tuhaf” sayılıyor.  Gerçi Sovyet döneminde doktorlar, vücudu sürekli olarak aşırı ısıtmanın zararlı olduğu uyarısında ısrar ettiler, özellikle solunum yolu hastalıklarını tetiklediğini söylediler ama kulak veren pek olmadı. Çünkü SSCB devrinde, kışın dondurucu soğuğunda evleri "tropikler” gibi ısıtmanın  pratikte hiçbir maliyeti yoktur. Evleri 28 dereceye kadar ısıtmanın maliyeti “birkaç kuruş” idi. Hala evlerin büyük ölçüde merkez sistemle ısıtılırken, Avrupa’da “normal ve sağlıklı” sayılan 18 ila 21 derece arasındaki oda ısısı, Ruslar için” Sibirya soğuğu” sayılıyor. Gerçi teorik olarak 21-25 derece arası "norm" sayılsa da, pratikte kış günleri sokak -20 dereceyken, evin için 27-28 dereceye kadar ısıtılıyor ve sıcaklık farkı neredeyse 50 dereceyi buluyor! Evinde ısınma için elektrik kullananlar da cabası. Oysa şimdi durum değişti. Elektriğin kilowatt/saat (kwh) maliyeti ortalama 5-6 ruble. Ayrıca saat 23.00'ten 07.00’ye kadar elektrik maliyetleri yaklaşık üç kat daha ucuz. Yani çamaşır ve bulaşık makinalarını “ekonomik saatte” çalıştırarak tasarruf da mümkün. Ama bunlar Rusların çoğu için hala pek dikkate alınmayan gerçekler. Oysa devir değişti, elektrik faturaları cep yakıyor. 

 

2. Şekerli ürünlerle vücudu sıcak tutmak!  

Bir perakende uzmanı, "Kışın insanlar daha fazla yiyecek satın alıyor. Unlu mamul, yağlı et, tatlılar market sepetinde daha çok yer buluyor” diyor. İlk bakışta bu mantıklı görünüyor: Vücut ısınmak için enerji harcıyor ve ek kaloriye ihtiyaç duyuyor. Ancak bu, makul bir süre boyunca soğukta dışarıda kaldıysanız mantıklı. Neredeyse bütün gün evde veya ofiste oturan, evinin önünde sıcacık metroya ya da taksiye binerek işine gidip gelen için mantığı yok. O kadar enerji yakmıyorsanız, Tolstoy romanlarının kış insanları gibi sokakta günleriniz  geçmiyorsa, yağlı sosisler, çörekler ve “çayın yanında”  yenecek bir sürü hamur tatlısının vücudunuza ne faydası olabilir?  Ayrıca kışın market alışverişleri artıyor. Soğukta, boş mide ile markete giren, daha çok harcıyor. Tavsiye: Evde zorunlu alışveriş listesi yapmadan markete gitmeyin. Soğukta alışveriş sözde sizi “ısıtıyor” ama yok yere cebinizi “yakıyor”.

 

3. Kış melankolisiyle alışveriş yaparak savaşmak!

Bir uzman, "Tüketici davranışındaki değişikliklerin bir başka nedeni de kış melankolisi” diyor: “Güneşsiz, soğuk, karanlık havada ruhu kararan, depresyona meyillenen insanlar, alışverişle neşelenmeye çalışıyorlar. Online satış siteleri ve hızlı kurye-teslimat hizmetleri, indirimler ve promosyon kodları ile bu iş daha da baştan çıkarıcı hale geldi. Bir araştırmaya göre, Rusya’da tüketiciler bahçe malzemeleri için geçen kış, yaza kıyasla ayda 300 ruble daha fazla harcamış! Bu tür beyhude harcamalar yerine alternatif olarak, uzmanlar melankoliyi dindirmek ve stresi azaltmak için daha zararsız bir yol öneriyor: Ellerinizi kullanarak yapacağınız hobiler bulun! Ve bu başlıkta son öneri:  Evde oturmaktan yorulduysanız, alışveriş merkezine değil, en yakın parka yürüyüşe çıkın. Zorlu koronavirüs günlerinde bu, sadece cüzdanınız değil sağlık için de daha faydalı.

 

4. "Gösteriş için” giyinmek! 

Kışlık giyim fiyatları tabii ki çok daha pahalı. Hele de Rusya gibi hala “marka tutkusu”nun statü sembolüyle birlikte kol kola yürüdüğü bir ülkede. Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi'nde pazarlama bölümü başkanı profesör Aleksandr Zobov, “Statü uğruna tüketim, "kendini gösterme" arzusu ile ünlü marka giysilere servet harcamak ülkemizde çok yaygın” diyor. Bir sektör uzmanı,  son yıllarda kışa uygun botlar yerine, birçok kişinin havalı, pahalı, yazlık spor ayakkabılar satın aldığını vurguluyor. Bunun hem sağlığa hem de cüzdana zarar veren yaygın bir yanlış anlama olduğu vurgulanıyor. Zira çoğu kumaş olan spor ayakkabılar, ince bir tabana ve hafif sentetik fileye sahip. Bu, ayakların nefes almasını sağlıyor ama yazın. Kışın, yollara serpilen reaktifler ince tabanı hemen tahrip ederken, üstündeki ağ ayakları nemden koruyamıyor, tersine üşürüyor. Kış için tasarlanmayan spor ayakkabılar soğuk mevsimde hızla bozulur. Gösteriş için giyilen ayakkabılar ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor. 

 

5. "Yeni Yıl hediyesi uğruna” servet harcamak!

Bu madde, tasarruf miktarı açısından ilk sırada sayılmalı. Rusların yılbaşı hediyesi “fetişi” malum. Ailesine, eşine dostuna hediye almayan kötü gözle bakılıyor. Parası çok olanın tatil için en pahalı destinasyonlara gitmesi de bir “statü sorunu” gibi algılanıyor. Gerçi pandemi döneminde Avrupa büyük ölçüde kapalı olduğu için yerli beldeler “mecburiyet adresi” oldu. Ama normal zamanlarda İsviçre dururken Soçi’ye kayağa gidenlere -orada da fiyatlar fahiş olsa bile- belli çevrelerde “kötü gözle” bakılırdı. Hediye konusu başlı başına bir travma. Bir kitap, bir kutu çikolata, özellikle ev içinde hediyeden sayılmıyor. iPhone, türü pahalı ‘gadget'lar yılbaşı dönemi hediye çılgınlığına servet harcanıyor. Kışın bütçeleri tarumar eden en büyük faktör de bu. Bu dönemde maaşların genellikle yarısı hediyeye harcanıyor.  

Uzmanlar kışa dair bu “yıkıcı alışkanlıkların” artık Rusların genlerine geçtiğini ve değiştirmenin zor olduğunu vurguluyor. Yani Rusya'da “akılla anlaşılmaz” bir kış mevsimi çılgınlıkları silsilesi devam edeceğe benziyor.