Moskova

Moskova

23 Temmuz 2017 Pazar

Ah şu hesapsız Türkler!


Cenk Başlamış

Kim ne derse desin, 1980'lerin sonundan başlayarak, yani neredeyse 25 yıldır Türkiye'yi "kurtaran" ülke Rusya oldu.

Bu konuda bir hesap yapıldı mı bilinmez ama Türklerin Rusya pazarından kazandığı para en kötümser tahminle yüz milyarlarca doları bulmuştur.

Laleli'deki deri ceket satıcısından Rusya'da fabrika kuran beyaz eşya üreticisine, İzmir'deki çiftçiden Moskova'nın neredeyse yarısını yeniden inşa eden müteahhitlere, Rusya'nın hemen her köşesine uçan THY'den Antalya'daki otellere kadar on binlerce, hatta belki de yüz binlerce Türk bu pazar sayesinde yıllardır evine ekmek götürebiliyor.

Ama 25 yılda Rusya pazarı tanınmayacak ölçüde değişti, beklentiler farklılaştı. Eskiden iğneden ipliğe her malın eksikliğini çeken, görür görmez kapışan Ruslar, zaman ilerledikçe "olsun da ucuz ve kalitesiz olsun" anlayışını "olacaksa pahalı ve kaliteli olsun"a dönüştürdü. Cebinde bir kaç yüz dolarla Rusya'ya gelen ve büyük paralar kazanan Türklere ilişkin öyküler şehir efsanesi değil, gerçek ama o günler çoktan geride kaldı. Önce 1998, ardından 2008'de yaşanan ekonomik krizler pazarın niteliğini değiştirdi, Rusya artık çantasını kapıp gelene değil, ciddi, uzun vadeli düşünen, yatırım yapan işadamlarına kapıyı aralar oldu.

Ama ciddi işadamlarının bile yaptığı bir hata var ki, o da Rusya'yı yeterince incelememek, burasının neredeyse hiçbir ülkeye benzemeyen koşulları bulunduğunu kavrayamamak, görememek ya da kabullenmemek. Son örnek, Türkiye'de iyi bilinen bir internetten yemek siparişi şirketinin büyük umutla girdiği Rusya pazarından sessiz sedasız çekilmesi.

Şirketin adının fazla bir önemi yok çünkü asıl önemli olan bazı Türklerin Rusya pazarının kendine özgü koşulları araştırmadan, hesaplamadan yaptığı benzer yanlışlar. Bundan yaklaşık 10 yıl önce de yine Türkiye'de çok iyi bilinen, üst gelir grubuna hitap eden bir hazır giyim markası Moskova'nın en lüks alışveriş merkezinde şatafatlı bir mağaza açmış ama aynı hesap yanlışlığı nedeniyle kısa süre sonra bavullarını toplamak zorunda kalmıştı.

Bakın, Rusya'dan çekilen yemek sipariş şirketi pazara girerken nasıl bir açıklama yapmış, önüne hangi hedefleri koymuş:

"...Şirket, 2011 sonuna dek 2,5 milyon dolar seviyesinde yatırım yaparak Rusya'da 10 farklı şehirde olmayı, iki sene içinde ise eski Rus cumhuriyetlerinin tamamında yer almayı hedefliyor....Rusya pazarını ve tüketici alışkanlıklarını çok iyi inceledik..."

Rusya'da Türkçe yayınlanan bir haber sitesi olan Türkrus.com bu konuda kapsamlı bir dosya hazırlamış ve söz konusu şirketin müdürüne ulaşmış.

Aslında hakkını teslim etmek gerekiyor, kadın müdür başarısızlıklarını gizlemek yerine neden başarısız olduklarını lafı hiç dolandırmadan dürüstçe anlatmış. Örneğin, "Eve servis sektörü Rusya'da, hatta maalesef Moskova büyüklüğündeki bir şehirde bile halen çok gelişmiş değil. Ülkede servis sektörü bazı alanlarda kullanıcıların beklentilerini karşılamaktan uzak" demiş.

Peki, başka ne demiş?

"Hava şartları scooter ve motor kullanmaya uygun olmadığı için birçok teslimat otomobil ya da metro ile yapılmaya çalışılıyor. Tabii ki bu da Moskova gibi trafik problemi yaşanan bir şehirde, teslimat zamanlaması anlamında sıkıntılara neden oluyor. Rusya hem paket servis kültürü hem de iklim olarak çok zor bir coğrafya. Rusya'da yatırım yapacak girişimcilerin özellikle yerel yapıyı, ülkenin iklimini ve sosyal yaşamı etkileyen diğer konuları dikkate almaları önem taşıyor" demiş.

O zaman sormak gerekiyor: Bu çok basit ama hayati tespitleri yapabilmek için, örneğin Moskova'nın dillere destan trafik sorununu fark etmek ya da ağır kış koşulları nedeniyle kentte motosikletle teslimatın kullanılamayacağını anlamak için 2,5 milyon dolar harcamak ve iki yıl geçmesini beklemek mi gerekiyordu? İki yıl önce "Rusya pazarını ve tüketici alışkanlıklarını çok iyi inceledik" derken servis sektörünün gelişmemiş olduğunu aslında fark etmemiş miydiniz?

Kendi ülkelerinde başarılı olmuş işadamlarının Rusya gibi cazip ama aynı oranda zor ve riskli bir pazara bu kadar hazırlıksız girmesi inanılır gibi değil.
 

Gazeteci Cenk Başlamış'ın "Rusya'nın Sırları" kitabından alınmıştır.

21 Temmuz 2017 Cuma

Mutluluk yolu!

Resim yazısı ekle

Samih Güven

Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesinde bir kafede mutluluk teması meşgul ediyor zihnimi. Mehmet Hakkı Yazıcı’nın “Moskova’da mutlu olmak” adlı yazısını okuduğumdan mı bilmiyorum. Belki de Moskova’dan sonra hayatımda çok şeyin değişmiş olmasından. Bir şekilde herkesin yüzleştiği bir soru aslında: Mutlu muyum? Mutluluğa giden bir yol var mı?

Sanırım çağımız insanı mukayese ile yaşayan bir varlık; kendi durumunu başkalarıyla, kendini değişen zaman ve durumlar içindeki halleriyle ve en önemlisi de beklentileriyle. 

Moskova’da arkadaşımla sıklıkla gittiğimiz o restoranı hatırlıyorum bir an. Ne hikmetse her gidişimizde kendimizi mutluluk konusunu tartışıyorken buluyorduk. Neden kendimizden memnun olmuyoruz bazen, hayatta nasıl bir yol izlemeli gibi sorular gündeme getiriyordu. Bir gün dedim ki ona, mutlu olmak zorunda mıyız peki, yani bunu düşünmeden yaşasak olmaz mı? Yine de konu üzerinde tartışmadan edemiyorduk.

Moskova’da konu hakkında yoğunlaşmamızın bir nedeni olmalıydı. Belli bir süre Moskova’da olacaktık. Türkiye’deki hayatımızı dondurmuştuk sanki. Böylece geriye dönüp baktığımız, değerlendirme yapabileceğimiz bir imkan doğmuştu. Moskova ise yeni gerçekler, farklı bir bakış açısı sunuyordu.

Farklı ülkelerin farklı imkanları ve bakış açısı mutlulukta etken mi? Yoksa insan nerede olursa olsun, kendi yapısal açmazları ya da sınırları mı daha önemli? İkisi de etken sanırım.

Soruları bir yana bırakıp not defterimi inceliyorum Tunalı’daki kafede.

Mutluluk kavramı özgürlük kavramıyla da ilişkili aslında. Özgürlük hissi mutluğunun nihai bir aşaması gibi. Yani kendini özgür hisseden bir insanın mutluluğu yakalamış olması da olası. Mutluluk an’larla alakalı daha çok, özgürlükse bir süreç.

Bir de kültürel ve bilinçaltı kodlar var. Özellikle bireyler olarak bizi kendi kendimize hapseden, kendimizi en büyük engelimiz haline getiren ve böylece mutsuzluğumuzun da kaynağı olabilen düşünme biçimleri oluyor. Bugün şemsiye almadım ya yağmur yağar kesin, dolar aldım ya mutlaka düşer, iyi bir şeyin benim başıma gelmesi imkansız zaten, dünyanın akıllısı sen misin, sen mi kurtaracaksın, ne önde ol ne arkada, gibi yerleşik yapılarla beynin çalışma esaslarını ülkeden ülkeye farklı kılan özellikler oluyor. Bunların yaratıcılık, özgüven ve an’lardan keyif alma konularına güçlü etkisi olmalı.

Zimmel özgürlüğün her zaman bir şeyden özgürleşme olduğunu ve baskının karşıtı olarak ele alınması gerektiğini söylüyor. İnsanın kendi bilinçaltını da buna dahil etmek gerekiyor galiba. Hegel ise diyor ki, nefsin kendi kendini onaylamasından başka bir şey değil özgürlük.

Mutluluk da biraz buna benziyor galiba. Yani içinde bulunduğumuz herhangi bir durumu onaylıyorsak mutluyuz. Nerede, kiminle, ne durumdaysak işte, bunu onaylıyorsak mutluyuz.

Pencereden insanları izliyorum bir süre. Düşünceli yürüyenler de var, neşeli, sarmaş dolaş geçenler de. Çıplak ayaklı bir kız çocuğu birinin arkasından koşuyor. Suriye’li olmalı. Aldığı bozuklukları gülümseyerek tutuyor avucunda.

Tuhaf mutluluk halleri geliyor aklıma. Kendisi olmak yerine güçlü ilişkilerine güvenen mutludur belki. Ya da kendisi olmak yerine imkanlı birinin karısı veya kocası olmayı seçen de mutludur. Mutlu olmak herkesin hakkı, ama mutlu olduğumuzu sandığımız her durumda mutlu muyuz, kendimizi gerçekleştirmeden bunu yapabilir miyiz?

Galiba bir amacı olmalı insanın. Bu amaç da insanlığın evrensel değerleri dikkate alındığında anlamlı bir yere düşmeli. Böyle bir amaç uğrunda üretken birinin mutsuz olma ihtimali var mı bilmem. Ama zor amaçlar belirleyip mutsuz olma ihtimali var.

Yine de Nobelli ekonomist, psikolog Kahneman’ın dediği gibi mutluluk da aşk arayışı da irrasyonel. Reçetesi yok. Kişiden kişiye, durumdan duruma farklılık gösteriyor. Yani iki kere boka kondu diye üçüncüsünde ota konacağının garantisi yok.


İnsan kendisi olursa, kendini, gerçekliğini keşfeder, üretken olur ve insanlığa katkı yaparsa mutlu olur muhtemelen. Ama köyde ağacın altında bir saat uyuyup, sonra türkü söyleyerek tırpana yüklenen de mutludur. Hem de daha mutlu belki.


Rusya'da yeni nesil: En çok gençler "Her yere Stalin'in heykelleri dikilmeli" diyor...



Rusya’da yapılan kamuoyu araştırmaları, halkın Sovyet lider Stalin’e olan sempatisinin "hızla arttığını" göstermeye devam ediyor.
Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi VTsİOM’un anketine katılan Rusya vatandaşlarının yüzde 62’si, “Stalin’in başarılarını gösteren” heykellerinin ve büstlerinin kamusal alanlara yerleştirilmesi gerektiğini söyledi.

Bu görüştekilerin oranının en fazla 18-24 yaş grubunda (yüzde 77) olduğu dikkati çekiyor. 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 53. 
“Stalin’in suçlarını ve başarısızlıklarını” yansıtan anıtların yapılması gerektiğini savunanların oranı ise yüzde 28.


Sovyetler Birliği’nde “Stalin’in baskıları” yüzünden çok sayıda insanın zarar gördüğünü düşünen Rusya vatandaşları ise yalnızca yüzde 5 oranında.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

İyi ki doğmuşsun Vladimir İvanoviç!



M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: 
http://www.turkrus.com/ , 
http://www.medyagunlugu.com/ 


Olga teyzeyle hemen bizim padiyezdin, apartman girişinin önünde karşılaştık. Hafif telaşlıydı; ama tatlı bir telaşa benziyordu bu.

Sebebini sordum.

Kocası, kadim dostum, üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in doğum günüydü.

Öfff, nasıl da unutmuştum! Halbuki Ruslar doğum günü kutlamalarına çok önem verirler.

Bir hediye almazsam olmazdı.

Olga teyzeyle hem yürüyor, hem de konuşuyorduk.

“Benim de Vladimir İvanoviç’e bir şeyler almam gerek,” dedim.

Tamam, alırsın anlamında başını salladı.

Olga teyze:

“Zavallı, ihtiyarladı ya artık, gününü eski anılarıyla geçiriyor. Mutfakta iş yaparken bile rahat bırakmıyor. Yahu Olga, biz nasıl tanışmıştık? Elini ilk defa nerede tutmuştum? Falan… Sonra dolaptan eski resimlerin olduğu ayakkabı kutusunu çıkarıyor, fotoğrafları divanın üzerine yayıyor. Başlıyor kendi kendine konuşmaya. Arada beni geçerken yakalıyor, ‘Almanları nasıl Berlin’e kadar kovalamıştık değil mi Olga!’ diye sesleniyor.”

Konsomolluk günleri, Anapa’da tatil, Gorki Parkı’ndaki kaçamaklar, hangi yıl 1 Mayıs kutlamalarının daha görkemli olduğu, Sovyetler Birliği dönemi, Perestroyka-Glasnost ve sonrasındaki kaotik zamanlar, eski Moskova, yeni Moskova; daha bir sürü konu ve yorumlar…

Olga teyzeye “Bir geleyim de birlikte konuşalım,” dedim.

Olga teyze, “Bir doğum günü hediyesi almayı düşünüyorsan mesela bir fotoğraf albümü alabilirsin. Her gün divana yayılıp, sonra toplanan dolaptaki ayakkabı kutusunun içindeki resimler de o azaptan kurtulurlar,” diye bir fikir veriyor.

Yolda Azeri Hüseyin’e rasgeldik. Vladimir İvanoviç’in doğum günü olduğunu öğrenince o da çok sevindi. Yine felsefi konuşmalarından birini yaptı.

Hayatın her yaşta başka bir güzelliği vardı. Velev ki yaşlansan, ölsen, bedenin noktayı koysa bile ruhun bir şekilde yoluna devam ediyordu, falan.

“Ruh ölmür, sadəcə qırışmış, köhnəlmiş, bəzən də tər-təzə, ancaq təzə olmasına baxmayaraq, ya bəyənmədiyi, ya da darlığından sıxıldığı libasını-cismini dəyişir!”

Bu henüz yaşamını yitirmemiş yaşlı bir insanla ilgili yapılacak konuşma değildi. Onun ufak tefek densizliklerinden biri deyip, aldırmadım.

Ayakta biraz sohbet ettikten sonra vedalaştık.

Azeri Hüseyin ayrılırken bana, “Yaşam, həyat eşqiniz sönməsin, əziz insanlar! Xoş xəbərlər eşitmək ümidilə, sabahınız xeyir!” dedi.

***
Ne alayım diye düşündüm, taşındım. Sonunda Olga teyzenin önerdiği gibi bir fotoğraf albümü almaya karar verdim.

Elimde içinde fotoğraf albümünün olduğu paketle Vladimir İvanoviç’in kapısına dayandım.

Kapıyı açar açmaz “Pazdravlyayu s dnyöm rajdeniya deduşka, moy daragoy. Doğum günün kutlu olsun Vladimir İvanoviç,” dedim.

Ona “dedecik” dememe kızıp “Yahu sen kendin dede olmuşsun, bana deduşka diyorsun” diye çıkışmıyor, aldırmıyor. Sarılıp, yanaklarımdan öpüyor.

Bana Rusların efsanevi çizgi filmlerinden Çiyeburaşka’dan bir şarkıyla cevap veriyor:

“К сожаленью, день рожденья, Только раз в году. (K sajalenyu, den rajdeniya,
Tolka raz v godu.)”

Şarkının sözleri arasında sadece doğum günlerinde hatırlanmakla ilgili gizli bir sitem de seziyorum: “Ne yazık ki, doğum günü, senede yalnız bir gün.”

Çok üstüme alınmıyorum, zira siz de şahidimsiniz; biz, Vladimir İvanoviç’le her gün olmasa bile sık sık görüşüyoruz.

Bana Olga teyzenin aldığı doğum günü pastasını gösteriyor.

Vladimir İvanoviç, bilgece bir ifadeyle “Ya, işte böyle; doğum günü pastasının mumlarına, pastanın fiyatından daha fazla para ödemeye başladığında yaşlandığını anlıyorsun.”

Yaşamla, eski anılarla ilgili sohbetimiz her zamanki gibi çok keyifli.

Vladimir İvanoviç’e karısıyla çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.

Aynı Olga Teyze gibi cevaplıyor:

“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır.”

Diyecek bir şey yok.

***
Bir sonraki gün sohbete doyamamış olarak yine Vladimir İvanoviç’in evine gittim. Kapıyı Olga teyze açtı.

“İyi bir seçim yapmışsın, aldığın albüme çok sevindi. Dünden beri eski fotoğrafları albüme yerleştirmekle uğraşıyor. Tabii ki bir yandan da kendi kendine mırıldanıp, konuşuyor.”

Vladimir İvanoviç’in olduğu odanın kapısından kafamı uzattım.

Divanın üzerine yaydığı resimlerin önemli olanlarını tarih sırasına göre albüme yerleştirmişti. 

Yanındaki masanın üzerinde artık antika sınıfına giren transistörlü radyosundan eski Rus şarkılarının melodileri yayılıp, odayı sarıp sarmalıyordu.

Bulat Okudjava, Vladimir Vısotskiy, Mark Bernes ve daha nicelerinin güzel şarkılarının melodileri…

Ve koca bir yaşamın hikayelerini anlatan sararmış resimler: Okul, askerlik, aşıklık günleri, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Anapa’ya, Soçiye, Odessa’ya yapılan geziler, daçada geçirilen neşeli günler…

Albümün ilk sayfasında bütün bu fotoğrafların içinde onu en çok etkileyen, sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, küçük, sararmış, solmuş olanıydı-Gülümsüyor muydu? Resimde yüzünde iki ön dişi görünen, çıplak, şirin bir yumurcak, bacakları havada,.. Bir kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…

Resmin arkasında “Valodya bir yaşında” yazılıydı.

Yüksek sesle “Valodya bir yaşında,” deyip, kocaman bir kahkaha patlattı.

Kapının pervazına yaslanmış, ses çıkarmadan arkasından onu izlerken beni fark etti.
Başını çevirip, gözlüklerinin üzerinden bana bakarak albümün ilk sayfasını gösterdi:

“Bak şu fotoğrafa! Vladimir İvanoviç bir yaşında,” dedi ve arkasından yine kocaman bir kahkaha daha patlattı.

O sırada eski transistörlü radyosundan Mark Bernes’in bir şarkısı odayı sarmıştı:

“Я люблю тебя жизнь (Ya lyublyu tibya jizn)”

Seni seviyorum hayat.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Moskova’da görkemli mezuniyet törenleri düzenlendi





Rusya genelinde 24-25 Haziran’da geleneksel mezuniyet törenleri ve baloları gerçekleştirildi.

Başkent Moskova’da her yıl olduğu gibi etkinliklerin en önemli merkezi Kremlin’di.


Kızıl Meydan’da mezun öğrenciler için önce bir konser, ardından da disko düzenlendi. Mezuniyet kutlamaları görkemli havai fişek gösterisiyle taçlandırıldı. 

“Moskova Nehri’nde yakında yüzülebilecek”




Moskova Nehri’nin temizleme çalışmalarının ardından yüzmeye elverişli hale geleceği açıklandı.

Kudago.com’un haberine göre, Moskova Belediyesi’nden yapılan açıklamada, Moskova Nehri’nin yeni yöntemler kullanılarak, canlı organizmalar yardımıyla temizleneceği belirtildi.

Projenin hayata geçirilmesinin ardından nehrin yüzmeye elverişli hale geleceğini söyleyen yetkililer, başkentteki bazı göllerde de aynı yöntemin kullanılmasının planlandığı bilgisini verdi.

Moskova’da nehir turu keyfi




Moskova’da her ne kadar yaza yağışlar ve düşük sıcaklıklar damga vursa da, başkentin olmazsa olmazı nehir turları güzel havalarda turistleri ve başkent sakinlerini bekliyor.

Moskova Nehri üzerinde tekne gezintisi, Moskova manzarasının tadını çıkarmak için ideal.

Moskova’da devam eden, fiyatları 50 rubleden başlayan indirimli nehir turları hakkında ayrıntılı bilgilere bu linklerden ulaşabilirsiniz:


Efsane ajan Drozdov'un hikayesi




Rus istihbaratının "efsane" ismi Yuri Drozdov 21 Haziran'da 91 yaşında hayatını kaybetti. 

BBC'den Kevin Ponniah, bu ünlü ismin yaşam öyküsünü, "Yuri Drozdov: Sovyet casusları 'Amerikan' yapan adam" başlığı ile kaleme aldı:

"Yuri Drozdov, yurtdışındaki Sovyet casuslar için söylenen ve "yasadışı" olarak tabir edilen bir kişinin eğitiminin 7 yıl kadar sürebildiğini söylemişti.
 

Drozdov'un KGB piramidinin en tepelerinde, Sovyet istihbaratının en gizli ve ünlü programlarını onlarca yıl yöneterek geçen yaşamı 21 Haziran günü 91 yaşında iken sonlandı.

KGB'nin yasadışı programının yöneticiliğini yapan Drozdov'un, bir yasadışıyı göreve hazırlama konusunda herkesten fazlasını bildiği kesindi.

Sovyet ajanları, yabancı topraklara bastıkları andan itibaren, o ülkenin sıradan bir vatandaşı gibi konuşacak, davranacak hatta düşünecek beceriye kavuşturmak onun başlıca göreviydi.

İnternet öncesi çağda ajanlar için kimlik hırsızlığının başlıca mekanlarından biri mezarlıklardı. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer ülkelerdeki KGB ajanları, kendileri ile ortalama aynı yaşlarda olan çocukların mezarlarına yönelirlerdi.

Sonrasında bir özgeçmiş yaratılır, bir doğum belgesi basılır. Kiliselere de ölüm kayıtlarının silinmesi için rüşvet verilebilirdi.

Zorlayıcı ve oldukça bütçeli bir süreçti bu. Dahası uzun yıllar göreve hazırlanmış bir "yasadışı" adayı, sonunda "güvenlik" gerekçesiyle atanmayabilirdi.

Örneğin rüyada Rusça konuşmak bir aday için sürecin sonlanması demekti.

Atandıkları ülkelerde diplomatik dokunulmazlık korumasında olan "yasal" ajanların aksine yasadışılar kendi başlarınaydı. Normal işlerde çalıştılar, banliyölerdeki evlerde yaşadılar ve diğer ajanlar için de sürekli hedeftiler.

'Yasadışılarla görüşme yasaktı…Tamamen'

2010 yılında verdiği bir röportajda Drozdov, Batı Almanya üzerinden ABD'ye gönderilen ve çift taklidi yapan iki yasadışı ajanın hikayesini anlatmıştı.

"New York'ta çalıştığım zaman bazen evlerinin oraya gider, pencerelerinden içeri bakardım" diye hatırlıyordu o çifti.

Ama KGB'nin yasadışı programının başı içeri hiçbir zaman girmedi, gizli ajanları ile asla yüzyüze görüşmedi: "Yasadışılarla görüşme yasaktı…Tamamen" diye açıklamıştı bu durumu.

Bu casuslar tarafından elde edilen bilgiler, el altından iletilirdi; kimi zaman radyo yoluyla kimi zaman bir buluşma noktasına bırakılarak…

Drozdov'un sebebi açıklanmayan ölümünü, Rus Dış İstihbarat Servisi, "gerçek bir Rus subayı, iyi bir insan, bilge bir komutandı" ifadeleriyle duyurdu.

Ancak onun hayatının büyük bölümü ve en önemlisi de yönettiği operasyonlarla ilgili detaylar Rusya güvenlik arşivlerinde yer alıyor.

Casuslar Köprüsü

Rusya'nın güvenlik ilişkileri konusunda uzman olan araştırmacı Mark Galeotti, Drozdov'un KGB içinde bir efsane gibi görüldüğünü halen de böyle olduğunu söylüyor.

Yuri Drozdov'un babası Kızıl Muhafızlar olarak bilinen Bolşevik milisler arasında yer alıyordu ve İkinci Dünya Savaşı'nda topçu olarak yer almıştı.

Drozdov, Sovyet ajanlar için kilit önemde olan orduya bağlı bir dil eğitimi kurumundan mezun olduktan sonra 1956 yılında KGB'ye katıldı.

"En ünlü yasadışı" olarak anılan Rudolf Abel'in 1957 yılında New York'ta yakalanması sonrası esir değişimi, 1962 yılında Berlin köprüsünde ABD'li pilot Gary Powers karşılığında gerçekleşmişti.

O dönem Doğu Almanya'da görevli genç bir KGB ajanı olan Yuri Drozdov, değiş tokuşu organize edenlerden biriydi ve bu olay ünlü yönetmen Steven Spielberg'in 2016 yılı yapımı Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies) filmine de konu olmuştu.

1975 yılında Çin'deki bir görev sonrası 4 yıl süresince KGB'nin Birleşmiş Milletler'deki tepe yöneticiliğini yaptı ve sonrasında 1991 yılında emekli olana kadar Yasadışı Operasyonlar'ın başı olarak Moskova'da çalıştı. Emekli olduktan sonra da bir danışmanlık şirketi kurdu.

Birçok olayda kilit rol oynadı

Casuslar Köprüsü olarak bilinen olay, Soğuk Savaş döneminde Drozdov'un kilit konumda olduğu tek olay değildi.

1979 yılı Aralık ayında, Afganistan Devlet Başkanı Hafizullah Amin'in devrilmesiyle ve ülkenin Sovyet işgaline uğraması sonucunu doğuran "Afganistan Başkanlık Sarayı Baskını"nda da KGB güçlerinin başındaydı.

Mark Galeotti, Drozdov'u, "bir özel kuvvetler askerinin yetenekleri ile istihbarat örgütü şefinin beyninin birleşimi" olarak tanımlıyor.

Yuri Drozdov'un "elini taşın altına koymak" deyimiyle neyi ifade ettiğini de kendi sözleri anlatıyor:

"Ben NATO Özel Kuvvetleri'ne ya da Amerikan komando eğitim sistemine yüksek puan vermem. Onların özel kuvvetler operasyonundan anladığı 'ellerini kirletmeden' girip çıkmak ki bu bana göre şüpheli bir iş"

Drozdov, yasadışılar için bir kriz anında kullanılmak üzere, "birçok ülkede" gizli casusluk malzemelerinin bulunduğu noktalar bulunduğunu da açıklamıştı:

"Hala oradalar veya değiller. Bu malzemeler dış istihbarat birimleri için başağrısı olmaya devam etsin"

Bu program hakkında, ne kadar kişinin görev aldığı da dahil olmak üzere birçok şey halen bilinmiyor.

Yüzlerce ajan 'düşman' topraklarına yerleştirildi

Yapılan hesaplara göre ise Soğuk Savaş süresince Sovyetler Birliği'nin yüzlerce ajanının "düşman" topraklarına yerleştirildiği düşünülüyor.

Yuri Drozdov'un halefi Vadim Alekseevich Kirpichenko, yasadışı ajanların, "cesaret, odaklanma, kararlılık, acil durumlarda hızla öngörüde bulunabilme, gerilimle başa çıkabilme, yabancı diller konusunda mükemmellik, yabancı ortamlara adaptasyon ve en az birkaç meslekte hayatını kazanabilme" gibi kıstaslarla göreve seçildiğini açıklamıştı.

Ancak adaylarda farklılık yaratan asıl özelliklerin "kelimelere dökmesi zor olanlar, özel yetenek gerektirenler" yani bir başkası olabilme, öz kimliğini unutabilme olarak tanımlanmıştı.

Günümüz dijital dünyasında yasadışı ajanlar eskisi önemlerinde olmasalar da Drozdov'un efsanesinin bir noktaya kadar devam ettiği belirtiliyor.
2010 yılında New York'ta 10 Rus "uyuyan ajan" tutuklanmıştı. Bunlardan bazıları çift olarak yaşıyor ve hatta çocukları bulunuyordu.

Onların hikayesi ABD yapımı The Americans dizisine ilham vermişti.

Diziye konu olan olaydaki uyuyan ajanlar daha sonra, batı istihbaratı için çalıştığı açıklanan 4 Rusla değiş tokuş edilmişti. 

(BBC)


9 Temmuz 2017 Pazar

Stalin birinci, Putin ikinci



Rusya halkına göre, tüm zamanların ve halkların "en önde gelen şahsiyeti" Stalin... 

Levada Center'ın düzenlediği ankette tercihini Stalin'den yana kullananların oranı yüzde 38. 

İkinci ve üçüncü sırada yüzde 34 ile Vladimir Putin ve Aleksandr Puşkin var.

Konuyu haberleştiren İnterfaks Ajansı ankete katılanların önüne hazır isimler konmadığına, katılımcıların isimleri kendilerinin telaffuz ettiğine ve birden fazla isim verebildiğine dikkat çekiyor. Bu nedenle oran toplamı yüzün üzerinde.

"En önde gelen şahsiyet" olarak Lenin'i görenlerin oranı yüzde 32. 

Modern Rusya'nın kurucusu Çar Petro'yu seçenlerin toplam içindeki payı yüzde 29.


Levada'nın 2012'de düzenlediği ankette yine aynı isimler yer almış, bununla birlikte sıralama ve oranlar daha farklı şekillenmişti:

Stalin - yüzde 42, Lenin ve Çar Petro - yüzde 37, Puşkin - yüzde 29 ve Putin - yüzde 22.

Rusya’da halkın yemek tercihleri: Hangi yemekler, hangi soslar popüler?


Arama motoru Yandex, Rusya’da halkın en çok hangi yemekleri tercih ettiğini inceledi. 

Listenin başında tavuk eti, patates ve lahana yemekleri geliyor. 

Business FM’in internet sitesinde yer alan habere göre, Rusya’da halkın en sevdiği sos mayonez. 

Rusyalıların yemek tercihleri, mevsime ve yaşadıkları yere göre değişiklik gösteriyor. 
Örneğin Moskovalılar arasında en popüler yemeklerden biri, krema, yumurta sarısı, kaşar peyniri karışımı ağırlıklı Carbonara soslu makarna.

Yandex yetkilisi Natalya Krupenina, “Yandex'te yapılan aramalara göre Rusya’daki en popüler yemekleri belirledik. En fazla aranan gıda ürünlerinin başında açık ara farkla tavuk eti var. Ardından patates, et, lahana, lor peyniri, mantar, domates, elma, domuz eti, balık eti, yumurta ve süt geliyor. 

Yandex kullanıcılarının, yemek tarifleriyle ilgili yaptıkları aramaları inceledik. Örneğin şubat ayında, herkesin bilinı (krep) pişirdiği görülüyor. Sonra Ortodoks perhizi ve Paskalya yemekleri ile ilgili tarifler aranıyor. Ülkenin farklı bölgelerindeki yemek tercihleri de farklılık gösteriyor” dedi.  


Sitenin verilerine göre Rusyalılar arasında en popüler yemek tarifleri ise Sezar salata, mantar ve köfte çorbası, bisküvili kek, Napolyon pastası, elmalı turta ve krep.

Ruslar nasıl insanlar?


Samih Güven 


Almanlar çalışkan ve kanuna saygılı, Amerikalılar iş odaklı, neşeli ve pragmatik, Fransızlar kibar ve rahat, Çinliler ise gizemli ve anlaşılmaz gibi genellemeler vardır ya hani. Peki, Ruslar nasıl insanlar? Böyle genellemeler doğru olmasa da merak uyandıran konular. Ayrıca her toplumda hemen her tür insan olduğuna şüphe yok. Bu başlığa yer vermemin nedeni ise arkadaşların, tanıdıkların merak etmesi ve bu konuda sorular sorması. Ayrıca Rusların gözünde biz nasıl görünüyoruz diye bir soru sorup kendi anılarımı ve gözlemlerimi paylaşacağım için bu konuyu da ele alabilirim diye düşündüm.

Aslında insan karakteri psikoloji bilimine göre yüzde 30 civarında genetik olarak geliyor. Kalan bölüm ise çevre, aile, eğitim ve diğer koşullar tarafından belirleniyor. Dolayısıyla toplumsal koşullar çok önemli. 

Rus yazar, edebiyatçı Plehanov’un Bireyin Tarihteki Rolü adlı bir kitabını okumuştum öğrencilik yıllarında. Çok güzel bir kitaptı. Kısaca ifade etmeye çalışırsam şunu söylüyordu: İnsanlar tek tek toplumlarının hayatına önemli katkılar getirebilir. Ama bunların etkisi ve sıklığı koşullar tarafından belirlenir. Dolasıyla bireylerin, toplumların özelliklerine bakarken, her türlü kültürel, tarihsel, ekonomik ve sosyolojik ortamı dikkate almak gerekir.

Şu açık ki, edebiyatta ve sanatta, bilimde, politikada ve daha birçok alanda çok sayıda değerli Rus bulunuyor.  Ama günlük hayattaki insan davranışları daha ilgi çekici bana kalırsa. 

Rusların genel olarak çok olumlu özellikleri var bence. Çok büyük ve önemli kaynakları olan bir ülkeyi korumak ve geliştirmek, sert bir iklimle mücadele etmek, büyük savaşlar ve buhranlar yaşamak, önemli bir komünizm deneyimi görmek ve birden sudan çıkmış balık gibi kendini kapitalist koşulların içinde bulmak. Bütün bunlar kolay olmamalı. Bu yüzden tıpkı diğer toplumlar gibi saygıyı hak eden bir toplum. Onun dışında politik konular ise herkesin farklı yaklaşabileceği ve benim burada bahsetmeyi uygun bulmadığım bir konu. Bunun ötesinde Moskova’da yaşadığım üç yıl boyunca bazı gözlemlerimi şöyle izah edebilirim.

Daha çok müzelerde karşılaştığım yaşlı, tombiş teyzeler (babuşkalar) hep ilginç gelmişti bana. Yaşlarına rağmen hepsi dikkatli ve ataklardı. Fotoğraf çekmek için ilave ödeme yapmadığınız halde fotoğraf çekerseniz, paltonuzu vestiyere bırakmadan dolaşmaya başlarsanız ya da her bölümün girişinde bulunan açıklayıcı broşürleri okumadan diğerine geçmeye kalkarsanız fırça yersiniz. Geçenlerde ilginç bir fırçalama olayının St. Petersburg’daki Hermitaj müzesinde yaşandığını öğrendim. Yaşlı bir müze görevlisi yüksek topuklu bir kadını azarlamış. Müzeye mi geldin, düğüne mi, asırlık saray zemine uygun ayakkabı giy, demiş. Haksız mı?

Moskova’da insanlar özellikle ortamına göre giyinmeyi bilirler. Kadınlar giyim kuşam ve görünüş konusunda dikkatli ve özenlidir. Müzelerin, restoranların, barların hemen hepsinin girişinde paltoları vermek için özel bölümler ve görevliler vardır. Mekânların iç estetiğini gereksiz, rengarenk ıvır zıvırla bozmanızı engeller bu. Paltonuzu alıp numara verirler. Kadınlar çizmeleri için ayrıca poşet getirip, şık salon ayakkabıları ile değiştirebilirler. Özellikle büyük salonlardaki konser veya gösteri çıkışlarında paltonuzu almak için bazen yarım saat kadar sırada beklemeniz gerekse de güzel bir özelliktir bu.

İlk bakışta bazı materyalist unsurlar olduğunu düşünseniz bile romantizm, aşk arayışı ve çiçekler önemli bir yer tutar bana kalırsa. Çiçeklerin günlük hayatın önemli bir parçası olduğunu hemen her köşe başında çiçekçi olmasından ve çoğunun yirmi dört saat açık kalmasından anlıyorsunuz. Özel günlerde, özellikle doğum günlerinde çiçekler çok önem kazanıyor. Konserlerde en az on-on beş kişinin sanatçılara çiçek verdiği görülür. Ama en çiçekli gün kadınlar günüdür. O gün sokaklarda hemen her kadının elinde bir demek çiçek görebilirsiniz. İş arkadaşlarının, yakınların, kocaların veya sevgililerin çiçek almaları gereken önemli bir gündür bu.

Bazı ülke insanlarında daha çok görebileceğimiz bir özellik var. Kendini abartma, reklam yapma, bazen de gereksiz samimiyette bulunma. Sanırım Ruslar bu açılardan farklılar. Genelde sakin hatta sert insanlar olduklarını düşünebilirsiniz. Ama kendilerini abartmayı da abartanları sevmiyorlar bence. Çoğunlukla dürüstler, dostlukların zamanla ve güven esasına göre ilerlemesini istiyorlar. Başlangıçtaki soğuk ve mesafeli tavırları sizi tanıyıp güvendikten sonra değişebiliyor. Örneğin başka bir ülkede birine İngilizce biliyor musun diye sorsanız, bir biliyorsa on biliyormuş gibi cevap verebilir. Ama bunu Moskova’da sorarsanız neyse onu söylerler, hatta mütevazi davranırlar.

Herkes için bunu söyleyemeyiz elbette ama gösterişi ve eğlenmeyi seviyorlar bizim gibi. Bu doğu toplumlarının bir özelliği mi bilmiyorum. Ya da yıllarca ertelenmiş ve bastırılmış tüketme dürtüsünün dışa vurumu mu emin değilim. Gençler dahil birçok insan için hayatını şuna indirgeyebilirsiniz, rahat ve imkanlı bir yaşam. Ülke tarihindeki çalkantıları, ekonomik sorunları, büyük dönüşümleri göz önüne aldığımızda bunun çok anlamsız bir şey olduğunu düşünmüyorum aslında. Komünizmin dağılmasından sonraki 90’lı yıllar tam bir karmaşa olmuş. Ekonomik, idari çöküş görülmüş. Toplumda büyük bir ümitsizlik havası egemen olmuş. Uç eğilimler güçlenmiş ve düzensizlik artmış. Neyse ki 2000’lı yıllardan itibaren ekonomi düzelmeye başlamış ve belli bir düzen kurulabilmiş. Petrol fiyatlarının da etkisiyle refah artmış ve yoksulluk azalmış, insanlar artık daha umutlu hale gelmişler. Tabi bu noktada sn. Putin'in etkisini de görmek gerekiyor.

Aslında çok ilginç ve zorlu bir tarihleri var. Rusya toprakları Perslerden, İskitlere, Napolyon’dan Hitlere kadar pek çok işgalciye yenilgi getirmiş. Bu yüzden milliyetçi bir toplum olarak ifade etmek yanlış olmayacaktır. Rusya 17 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın en büyük ülkesi. Bu kadar geniş ve farklı iklimlerden oluşan coğrafyaya yayılmış bir ülkeyi yönetip kalkındırmaya çalışmak, yerel faaliyetlerin koordine edilmesi kolay olmamalı. Ayrıca, coğrafi ve çevresel faktörlerin toplum ve kültür üzerine her zaman önemli etkileri oluyor.

Ruslar 10. Yüzyılda Hristiyanlığı kabul etmişler. Diğer dinlerin tartışıldığı, o dönemde Yahudiliğin devleti olmayan insanların dini gibi görülmesi, Müslümanlıkta da içkinin yasak olmasının etken olduğunu söyleyen değerlendirmeler olsa da Hristiyanlığın seçilmesinin ana nedeni Bizans ile yakın olma ve güç kazanma arayışı. Ama Rusların genel olarak dindar bir toplum olduğunu söyleyemeyiz.

Ruslar açısından insan yaşamını etkileyen koşullarda komünizm öncesindeki en büyük değişiklik Büyük Petro zamanında olmuş. Rusya’nın Batılılaşacağı açıktı belki ama Büyük Petro bu sürecin başkahramanı olmuş. Eğitim ve kültür alanında ekonomi ve maliye alanlarında, idari reformalar gibi konularda büyük devrimlere imza atmış. Sınır bataklıklarını güzel bir imparatorluk başkentine dönüştürmüş (St. Petersburg). Ayrıca batılı giyim, davranış ve kullanımları da çoğu zaman buyrukla ve güçlü muhalefete rağmen getirmiş.

Ruslar genel olarak sanatı ve sanatçıyı seven bir toplum.  Konser sonlarında sanatçılar, dakikalarca, ayakta ve coşkuyla alkışlanıyor. Onlarca seyirci getirdiği çiçekleri sahneye uzatıyor.

Kadınlar hemen yer yerde çok etkinler. İş hayatında, sanatta, sporda, her yerde ön plandalar. Gerek kültürel nedenler ve gerekse komünist dönemin de etkileriyle ve bugünkü anlayış ve eğitim sisteminin de etkisiyle kadınların oldukça özgür olduğunu, toplumun onlara karşı muhafazakâr bir tutumunun olmadığını görüyoruz.

Erkeklerin genelde sert ifadeli olduğu söylenir ama kendi arkadaş muhabbetlerinde oldukça neşeli ve samimi olduklarını gözledim. Yabancılarla hemen samimi olmuyorlar belki ama tanıyıp güven verdikten sonra iyi arkadaş olunabileceğini düşünüyorum.

Çocukların ne denli sevimli olduklarını tahmin edersiniz. Küçük sarı şekerler. Şımarık değillerdir ve olağanüstü sakindirler. Ağlayanına az rastlarsınız. Bunun genetik özelliklerden kaynaklandığını söylemek mümkün olabileceği gibi, eğitim ve yetiştirme tarzıyla da alakalı olabilir elbet.

Rusya tarihinde insanlar en büyük acıları Stalin döneminde yaşamış. Bunları örtmek istermişçesine mutluluk toplumsal hayatın her düzeyine işlemiş bir tema haline getirilmiş. Sağlıklı köylüleri güneşli tarlalarda, başaklar arasında, gülerek mavi gökyüzüne bakarken; coşkulu işçileri fabrikada resmetme sıkça rastlanır hale gelmiş.

Yani Rusları anlayabilmek için, tarihlerine, ekonomik gelişmelere, toplumsal düzendeki gelişmelere ve iklim gibi birçok unsura birlikte bakmak gerekiyor. Tıpkı her toplum açısından yapmamız gerektiği gibi. Tabiatıyla bunlar yalnızca benim gördüğüm şeyler, başka birinin başka bir gözle yaklaşması da mümkündür elbet.


Gen araştırması: Rusların yüzde 20'si İngiltere ve Fransa kraliçesiyle akraba çıktı!


Yapılan bir gen araştırmasının sonuçlarına göre, Rusların yüzde 20’lik kısmının kökleri İngiliz ve Fransız kraliyet ailelerine kadar uzanıyor. Genotek adlı gen araştırmaları merkezinin 2 bin 500 kişi üzerinde yaptıkları araştırmadan bu sonuç çıktı.

Araştırmaya göre her beş Rustan birinin İngiliz Windsor hanedanı ve  Fransız kraliçesi Marie de Medici’ye kadar uzanan kan bağı var. Bu bağ, imparatorluk yıllarında Avrupa’nın asil aileleri arasındaki evliliklerden kaynaklanıyor.


İngiltere kraliçesi Victoria’nın kan bağlarının Çar 2. Nikolay’ın oğulları ile aynı “aile ağacına” bağlandığı da haberde vurgulanıyor. Bu durumda Kraliçe Elizabeth de Rusya ile "kan bağı" ilişkisi sahibi.

Daha önce aynı şirketin bir gen araştırması, Rusların yüzde 83'ünün akrabalık bağları olduğunu göstermişti.

Moskova’nın ekoloji tablosu: En temiz ve gürültüsüz yerler nereler?


Moskova Belediyesi Çevre Komitesi, başkentte çevre kirliliği açısından son yıllarda yaşanan değişimleri mercek altına aldı. Komsomolskaya Pravda gazetesinin aktardığı rapora göre, Moskova’da hava kirliği açısından en temiz yerler kent merkezi ile Zelenograd.

Moskova’da 2012 yılında 4 milyon 200 otomobil varken, bu sayı bugün 4 milyon 594 bine yükseldi. Bunların yüzde 90,4’ü binek otomobili, yüzde 8,5’ü kamyon, yüzde 1,1’i otobüs. Buna rağmen istatistikler, başkentte hava kirliliğinin son üç yılda azaldığına işaret ediyor.

Moskova’da bugün halkın yüzde 37’si gürültü kirliliğinin normların üzerinde olduğu yerler yaşıyor. Başkentte gürültü kirliliği ile ilgili gelen şikayetlerin yüzde 77’si inşaatlar, yüzde 7,3’ü yol onarım çalışmaları, yüzde 3,4’ü otomobiller, yüzde 2,4’ü sanayi işletmeleri ve santrallerle ilgili.

Başkentin en gürültülü yerleri batı, merkez ve güney semtleri, en sesssiz bölgeleri ise Zelonograd, Yeni Moskova ve güneydoğu semtleri.

Moskova’da geçen sene 20,6 milyon ton çöp atığı birikti. 2015’te bu rakam 22,8 milyon tondu.


Ekoloji uzmanları, Moskova’da kışların daha kısa ve sıcak, yazların ise daha kısa, serin ve yağışlı geçmeye başladığına dikkati çekiyor.

Rusya'da halkın yüzde 43’ü Stalin dönemindeki baskıları "zorunlu tedbir" diye affediyor

Kaynak: Sputnik

Rusya'da yapılan bir ankete katılanların yüzde 43'ü, Sovyetler Birliği'ne bir süre liderlik eden Josef Stalin dönemindeki uygulamaların zorunlu tedbirler olduğunu düşünüyor. 

Rusya Kamuoyu Araştırma Merkezi (VTSİOM) tarafından yapılan anket, Rusların yüzde 43'ünün Sovyet lideri Josef Stalin döneminde SSCB'de yaşanan kitlesel baskıları ülkede düzenin korunmasına yönelik zorunlu bir tedbir olarak gördüğünü ortaya koydu. 

Rusya'da yapılan bir ankete katılanların yüzde 43'ü, Sovyetler Birliği'ne bir süre liderlik eden Josef Stalin dönemindeki uygulamaların zorunlu tedbirler olduğunu düşünüyor.


Rusya Kamuoyu Araştırma Merkezi (VTSİOM) tarafından yapılan anket, Rusların yüzde 43'ünün Sovyet lideri Josef Stalin döneminde SSCB'de yaşanan kitlesel baskıları ülkede düzenin korunmasına yönelik zorunlu bir tedbir olarak gördüğünü ortaya koydu.

Gogol'un Palto'su

Samih Güven


Gogol’un Moskova’da müzeye dönüştürülen evi en çok merak ettiğim yerlerden biriydi. Müzeyi  ziyaret ederken Dostoyevski'nin Palto adlı öykü hakkında söylediklerini hatırlamış ve bu öyküyü bir kez daha okumaya karar vermiştim. Ama bunun öncesinde yazarın hayatına ilişkin bazı ayrıntılara da göz atmak istemiştim.

Nikolay Vasilyeviç Gogol 1809 yılında Ukrayna’da, derebeyi bir ailede dünyaya geliyor. İyi bir eğitim alıyor ve edebiyata merak salıyor. Yazar, geleneksel Rus gerçekçiliğinin kurucularından biri olarak değerlendirilmektedir. Rus ve dünya öykücülüğü açısından önemli bir yere sahip.

Gogol’un yaklaşımı romantik hayalcilik ve hayata bir tür karamsar bakış açısına dayanıyor genelde. Sonraki dönemlerde ise daha çok toplumsal taşlamalara yöneliyor. Özellikle ironik üslubu yapıtlarına farklı bir güç katıyor.

Birçok yazarın başına geldiği gibi başlangıçta anlaşılamamış. Lise sonrası geldiği Petersburg’ta şiirleri eleştirmenler tarafından alayla karşılanınca yakıyor. Yazdıklarını yakma alışkanlığı Ölü Canlar'ın ikinci cildinde de devam ediyor.

Gogol bilahare Puşkin’le arkadaş oluyor. Onun zevkine ve eleştirilerine çok güveniyor. Düelloda zamansız ölümü onu sarsmış olmalı.

Çocukluğunda Ukrayna’yı, halk kültürünü, köy hayatını çok iyi gözlemliyor. Yine Rusya toplumunu ve Çarlık Rusya’sındaki bürokratik tıkanıklığı, memuriyeti ve toplumsal sorunları iyi analiz edebiliyordu. Bu konuları çoğu zaman ironik şekilde, taşlamalarla ele alıyordu yapıtlarında.

Müfettiş, Palto, Burun gibi öyküleri ve Ölü Canlar adlı kitabıyla Rus ve dünya edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir.

Gogol son yıllarında dinsel bir havanın etkisine giriyor ve Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazıyor. Fakat beğenmeyip yakıyor. Kudüs’e gidip hacı oluyor. Kilise çevrelerinin ve bazı din adamlarının etkisine giriyor ama bir tür gel gitler yaşıyor daha çok. 1852 yılında Moskova’da yarı çıldırmış şekilde ölüyor büyük yazar.

Dostoyevski bütün Rus gerçekçilerinin Gogol’un paltosundan çıktığını söylemiştir.

Edebiyatçı, yazar Feridun Andaç ise Gogol ile ilgili şu tespite yer veriyor: "Gogol'un anlatılarında insanı yalnızlaştıran, sığındığı yerden çıkaran ironide; gülümserken düşündüren, zaman zaman sizi öfkeye boğan bir bakışla yüzleşirsiniz."

Gelelim Gogol’un Palto adlı öyküsüne. Öykünün başkahramanı, Akaki Akakiyeviç adında 9. derecen bir kalem efendisi. Diğer memurların pek önemsemediği, tersine dalga geçtikleri biri. O ise yazıları temize çekmekten, işini yapmaktan başka bir şey düşünmeyen, kızıla çalan saçları seyrekleşmiş, gözleri bozuk, ellisine yakın bir adamcağız.

Yazarın anlatımıyla Petersburg’da yılda dört yüz Ruble ya da daha az geliri olan memurların yaman bir düşmanı vardır. Bu düşman Kuzeyin soluk kesici ayazından başkası değildir.

İşte öykümüzün kahramanı paltosunun iyice yıprandığını acıyla anladığında terzi Petroviç’e gider ve yamalarla işin çözülmesini umar. Ancak terzi paltonun pelteye döndüğünü, dikiş tutmayacağını söyler. Akaki Akakiyeviç bu gerçeği kabul etmek istemez ama sonunda başka çaresi olmadığını anlar ve yeni palto için tasarruf etmeye başlar. Seksen Rubleye ihtiyacı vardır. Akşam çaylarını bırakma, mum yakmama, daireye gidip gelirken kundurası yıpranmasın diye yolun düzgün yerlerini seçme gibi tedbirlerle para biriktirmeye çalışır.

Sonunda o gün gelir ve Akaki Akakiyeviç yeni paltosuna kavuşur. Son derece mutludur. Hatta eski paltosuyla yenisini yan yana koyar bir akşam. Kendini tutamaz, güler.

Dairedekiler başına üşüşür ve bunu ıslatmak gerekir diye tuttururlar. Sonunda memurlardan biri, küçük memurlarla arkadaşlık edebilecek kadar alçakgönüllü olduğunu göstermek için partiyi kendi evinde düzenleyebileceğini söyler.

Akaki Akakiyeviç akşam paltosuyla fakirlerin sokaklarından zenginlerin sokaklarına doğru keyifli bir yolculuk yapar. Ama parti evinde duman, kalabalık, içkiler ve oyunlar arasında sıkılır ve sonunda kendini dışarı atar.

Soğukta evine doğru yürürken, ıssız bir sokakta karşısına çıkan iki kişi onu yere serip, paltosunu çalar. Ne yapacağını bilemez. Avazı çıktığı kadar bağırır sokaklarda. Bekçi, komiser gibi kişilerle görüşmeler yapar sonrasında ama kimse onu pek ciddiye almaz. Sonunda tavsiye üzerine önemli bir kişiye ulaşmaya çalışır. Bu kişi bir generaldir. Fakat iyi karşılamaz onu, böyle bir konuyla nasıl karşıma gelirsin diye azarlar.


O gün eski paltosuyla dert içinde sokaklarda yürürken hasta olur. Öykünün devamından okuyacaklara haksızlık olmasın diye bahsetmeyeceğim.

Palto öyküsü Rus edebiyatında dönem yazarları arasında büyük etki yaratmıştır. Gogol’un Palto’sundaki ve diğer öykülerindeki gibi ezilmiş ve dışlanmış tipler ve karakterler Rus klasik edebiyatında çokça karşımıza çıkar.