Moskova

Moskova
Suat Taşpınar'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suat Taşpınar'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2021 Pazar

Türkçe-Rusça polemikleri: Dil meselesine bir de bu açıdan bakın


SUAT TAŞPINAR

Kaynak: https://turkrus.com/

 

Moskova’nın kafelerinden birinde baş başayız. Mişa ve ben. Bir memleket meselesini (hangi memleket, sormayın: İkimizin de artık iki memleketi var!) hararetle tartışıyoruz. İkimiz de “yetmiş iki punto” konuşanlardan olduğumuz için, etraftaki masalardan sık sık kafalar dönüp bizi süzüyor.  

Ama bunlar “Ne bağırıyorsunuz?” diye ayıplayan bakışlar değil; şaşkınlık ve merak uyandıran, anlamaya çalışan kaçamak göz atışlar.  

Çünkü muhabbetin dibine vururken Mişa Rusça konuşuyor, ben Türkçe! 

İkimiz de diğerinin dilini iyi anlıyoruz. Ama tabii ki ana dilimizde kendimizi ifade etmek daha kolay, daha güzel. Bu sayede sohbet derinliğini kaybetmiyor. 

Aramızda hayli zamandır, önceden mutabık kalmadan, kendiliğinden ortaya çıkan bir format bu. Gayet pratik ve verimli olduğundan, mevzu derinleşince böyle devam ediyoruz: Ben Türkçe, o Rusça. 

Yabancı bir dili iyi anlarken, aynı anda ana dili kendini ifade etmek için kullanabilmek keyifli bir seçenek. 

Türk-Rus evliliklerinde de, eşi Türkçenin belini kırdığından bu tarz iletişime dönen arkadaşlarım var. Ama ben pek tavsiye etmem! Eşlerle yalap-şalap da olsa Rusça konuşmak ‘aile saadeti’ bakımından daha hayırlı. 

Neden diye sual edecek olursanız şöyle izah edebilirim: 

Hatunla tartışırken, zaten kıt olan Rusçada, o sinirle ‘taşı gediğine koyacak’ kelimeler aklınıza gelmiyor, gelene kadar siniriniz yatışıyor, ya da sizin yarım yamalak cümleleriniz vermek istediğiniz derin-sert anlamlara ulaşamadığı için ‘tahribat gücü’ kendiliğinden azalıyor ya da kayboluyor! Yani eşinizle Rusça konuşmanız aslında evliliğin ömrünü uzatmak için bire bir. Başıma bir şey gelmeyecekse, söyleyeyim!

Bu mevzuyu aklıma getiren, İtalyan bilim insanı, filozof, yazar Umberto Eco.

Işıklar içinde uyusun, rahmetli üstadın Arjantinli bir gazeteci ile 1994 tarihli söyleşisini (tabii Türkçe altyazılı) izlerken, bizim Mişa ile keşfettiğimiz yönteme tanık olup tebessüm ediyorum. 

Sohbetin konusu “Bilgi, Bellek, Eğitim”. İkisi de diğerinin dilini biliyor ama röportaj boyunca sadece kendi dilinde konuşuyor. 

Konu yabancı dillere geldiğinde Umberto Eco, “Gelecek için ideal olan çok dilliliktir. Bütün dilleri konuşabilsek ne güzel olurdu ama imkansız” diyor, “Bakın siz İspanyolca konuşuyorsunuz ben İtalyanca ve anlaşıyoruz. Herkes kendi dilinde konuşabilse ama aynı anda birbirini anlasa ne iyi olurdu.” 

Gerçekten de yabancı bir dili öğrenirken yaşanan temel zorluklardan biri, konuşmanın anlamaktan çok sonra gelmesi. İlki ikincisini yakalayamıyor. O yüzden konuşmak kendini “içinden geldiği gibi” ifade edebilme mertebesine nadiren ulaşabiliyor. Genelde “kendini iyi kötü ifade edebilmek” seviyesine takılıp kalıyor. 

Tabii şimdi siz, “Dert ettiğin bu mu? Google translate var. Konuşmanızı anından onlarca dile çeviren cihazlar gittikçe daha da mükemmelleşiyor. Yakında dil öğrenmeye bile gerek kalmayacak” diye teselli vermeye kalkabilirsiniz.

Ama ben, teknolojinin hayatımızın her köşesini işgal etmesinden mustarip bir romantik olarak, “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” şüpheciliğiyle son sözü yine Umberto Eco’ya bırakacağım:

“Şu an karşılaştığımız tehlike, sanal bellek fazlalığından oluşan bir bellek kaybıdır.”


2 Haziran 2021 Çarşamba

Hüzünlü Türk-Rus aşkı: Hayatı Romanova...


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün ricasıyla eğitim için Ankara’ya gelen bir Rus pilot: Mihail Romanov… Ankara Palas’daki Cumhuriyet balosunda tanışıp aşık olduğu, evlenip Moskova’ya götürdüğü bir Türk kızı: Fatma Baysal… Masal gibi başlayan, Rus pilotun genç yaşta ölümüyle Stalin baskısı yıllarında Sovyet başkentinde yalnız kalan ve Türkiye’ye dönemeyen Fatma Romanova… 2005’de Suat Taşpınar’ın Radikal gazetesinde anlattığı Fatma Romanova’nın eşi Mihail Romanov’a dair değerli bilgileri, fotoğrafları gazeteci Fuad Safarov arşivlerden çıkardı, medyagunlugu.com’a yazdı. İki yazıyı “tarihten bir yaprak” olarak sizinle paylaşıyoruz:

 

Atatürk'ün takdirini kazanan Sovyet pilot

Fuad Safarov, Moskova

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ricası üzerine Moskova'dan gönderilen iki ünlü Sovyet pilotundan biri olan Mihail Romanov'un (1912-1944) trajik şekilde son bulan ilginç bir öyküsü var.  

1930'lı yılların başlarında Atatürk, Türk pilotlarının eğitimi için Sovyetler'den yardım talebinde bulundu. Bunun üzerine Moskova'dan onay alan dönemin Sovyetler Birliği Ankara Büyükelçisi Lev Karahan, Türkiye'ye en iyi pilot eğitmenlerinin gönderilmesini organize etti ve bu iş birliği kapsamında Romanov'la (manşet fotoğrafında sağdan ikinci) Sergey Anohin Türkiye'ye gönderildi. 

Konuyla ilgili olarak Rusya'nın İstanbul Başkonsolosluğu resmi sosyal medya sayfasında şu bilgiler veriliyor:

"Nisan 1935’te Mustafa Kemal Atatürk’ün ricası ile Türkiye’ye planör ve paraşüt sporunun uçuş öğretmenleri geldi. Sovyet tarafı Türkiye’ye 5 planör, U-2 uçağı ve ekipman hediye etti. Sovyet pilotları S. M. Anohin ve M. F. Romanov 3 ay içerisinde 200 planörcü yetiştirdi. İlk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen de SSCB’de staj gördü. 1934 yılının Nisan-Mayıs aylarında SSCB’de bulunan Türk pilotları, birkaç uçak takımının içerisinde 1 Mayıs törenindeki gösterilere katıldılar. Türk paraşütçü Fatma, pilot Romanov ile evlendi. Daha sonra o, kocasıyla birlikte SSCB’ye gitti ve Moskova Radyosu’nun Türkçe Bölümü’nde görev yaptı."  

Türk Hava Kuvvetleri emekli subayı, Türk havacılığı tarihi araştırmacısı Mustafa Kılıç da, Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca’nın yönetimindeki 25 Mayıs 1935 tarihli Genel Merkez Kurulu raporundan bir bölümü şöyle paylaşıyor: 

"… Türkkuşu’nun kurulmasında ödenemez yardımları dokunan Sovyet Büyükelçisi Karahan’ın kılavuzluğu ile komşu ülkeden Bay Sergei Anohin ve Bay Misha Romanov öğretmen olarak çağrılmış. Bu kıymetli unsurlar memleketimize gelirken Sovyet hükümetinin çok nezaketli bir hatır hoşluğu olarak Türkkuşu’na armağan etmiş olduğu 5 (beş) planörü de birlikte getirmiştir. (Bir başka kaynağa göre planörlere ilaveten 3 (üç) adet eğitim uçağı da gönderilmişti.)" 

Kılıç, Atatürk’ün 3 Mayıs 1935 Türkkuşu açılış konuşmasının bir bölümünde, "… Bu ödevimizi başarmada, bizlerden değerli yardımlarını esirgemeyen, dostumuz Rus Sovyet Cumhuriyetine ve onun Sayın Büyükelçisi Bay Karahan’a önünüzde açıkça teşekkür etmekten kıvanç duyarım” dediğini aktarıyor. Atatürk aynı etkinlikte her iki Sovyet pilotunu takdir ederek şükranlarını sunuyor.   

1938 yılında Türk eşi Fatma ile Sovyetler'e dönen Romanov, havacılık görevine devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanov ve ekip arkadaşlarına, Nazilerin bulunduğu bölgelerdeki orman alanlarında savaşan Sovyet gerillalarına malzeme taşıma görevi veriliyor. Bu, Sovyet gizli servisi NKVD'nin gizli misyonlarından biriydi.  

Rus tarihi kaynaklara göre, savaşın ilk günlerinde bu misyon için görevlendirilen planör uçaklar kapasite bakımından yetersiz kalıyordu. Planörler gerillalara ulaşıyor ama dönemiyor, bu nedenle yerinde yakılıyordu. Bunun üzerine dönemin Sovyet lideri Josef Stalin, Havacılık Endüstrisi Halk Komiseri A. Şahurin'e, "Planörün geri dönebilmesi için bir tür motor koymak mümkün mü" diye sordu. 


Bu talimat üzerine iki motorlu planör uçuş denemesi Anohin ve Romanov tarafından yapıldı.  

 

***

 



Fatma Romanova sahiden var mıydı?

 

Suat Taşpınar’ın yazısı

12/06/2005 Radikal gazetesi


"Öldü" dedi ahizenin ucundaki kadın sesi, "6 Nisan'da kaybettik." İnce bir sızı yokladı göğsümü, telefona sıkıca sarıldım. Hayatımın kadınını kaybettiğimi anladım. Son yedi yıldır öyle ya da böyle, onsuz yapamadığım kadın... Bir an yüzünü görürüm diye penceresinin dibinde pervane olduğum kadın... Aşkın değilse de iflah olmaz bir tutkunun ateşlediği mektuplarımı muhtemelen hiç açmadan yakan kadın... Telefonda umutsuzca uzatmaya çalıştığım konuşmaları hep ahizeyi suratıma kapatarak bitiren huysuz ve tatsız kadın…

Fatma Baysal öldü. Fatma Romanova öldü. Ve ben artık sırrımı ifşa ediyorum.

Her şey 1935'te Ankara'da başlar.

Değil benim, babamın bile henüz doğmadığı bir tarihte! Atatürk'ün emriyle, Türk Kuşu pilotlarını eğitmek için Rus pilotlar davet edilir.

Pilotlardan biri Ankara'daki baloların birinde, göz kamaştıran bir Türk kızıyla tanışır. Kızın adı Fatma Baysal'dır. Daha 20'sinde bile değildir. Aşk kapıyı çalar.

Birlikte Moskova'ya gider, evlenirler. Adı Fatma Romanova olur.

Stalin zulmünün tırmandığı yıllardır. Ama aşk her zorluğa yama vurur. Bir kızları olur.

Derken 2. Dünya Savaşı başlar. Kocası cephededir. Kızıyla, yabancı ve yalancı bir dünyada yapayalnız kalır Fatma hanım.

Ve acı haber gelir: Almanya'ya taarruz sırasında uçağı düşürülen kocasının cepheden cenazesi bile gelmez.

Türkiye'ye dönmek ister. Ama 'demir perde' inmiştir artık. Dönemez. Ailesiyle tüm bağları kopmuştur.

Moskova Radyosu'nun Türkçe yayın bölümünde çalışmaya başlar. Spikerlik yapar. Yaşadıkları onu zor bir insan yapmıştır. Bu yüzden ismi unutulur, 'Nazlı' diye çağrılır. Güzelliğiyle hâlâ göz kamaştırır. Ama bir daha evlenmez.

Yıllar yılları kovalar. Radyodan emekli olur ve 80'lerin sonunda, son nefesini verdiği güne dek inzivaya çekilir. Tek varlığı kızı, bir Rus Yahudisi ile evlenip Amerika'ya göçer.

Fatma Romanova, Moskova'da beş katlı Hruşçev apartmanının ikinci katındaki iki odalı dairesinde tek başına yaşar. Yaşı 90'a dayanmıştır artık. Yüzünde yılların çok ağır izleri vardır.

Bir zamanlar erkeklerin peşinde pervane olduğu o güzel kadın, aynalara küstüğü gün, insanlara da küser. Dostu zaten yoktur. Tanıdıklarına da kapıyı açmaz olur. Kızının yolladığı parayla bakıcılığını yapan komşusundan başka kimse yoktur hayatında.

Türkiye yüreğinde bir kor da olsa, aklından geçmez. Çünkü hâlâ sokakta Stalin zulmünün sürdüğü, demir perdenin sıkı sıkıya kapalı olduğu vehmiyle yaşamaktadır.

Türkiye ile hiçbir bağı yoktur. Ölümü bekleyen, hem sağlığını hem dengesini günbegün yitiren bir ihtiyarın dramıdır gerisi.

Belki Ankara Palas'ta o ilk dansı yaptığı, yüreğini kanatlandıran o geceye lanet ederek ölür yalnız odasında. Belki kocasının silik fotoğrafına son bir buse kondurup, aşkını kendisiyle beraber götürür son nefesinde. Kim bilir?

Ben Fatma Romanova'nın öyküsünü ilk duyduğumda sene 1998'di.

Genç bir gazetecinin zapt edilmez heyecanıyla uykusuz günler geçirdim.

Onunla röportaj yaptığımı, 'Hayatı Romanova' diye kitabını yazdığımı, ve hatta hayatının filme çekildiğini düşledim.

İlk telefon ettiğim günü, berbat bir hattın ucunda "Alo! Alo! Kimsiniz?" diye haykıran tiz ve kontrolsüz sesini hatırlıyorum. 

Telefonu kapatmasın diye ter döktüğümü, 70 yıl öncenin Ankara Palası'ndan yankılanıp gelen duru Türkçesiyle sık sık, "Lütfen beni rahatsız etmeyiniz, rica ederim" deyişini hatırlıyorum.

Sonrasında fasılalarla devam eden kısa telefon görüşmelerimizi, ikna edebilmek için yazdığım mektupları, yolladığım bir kutu lokumu, kimi yaz akşamları belki perdeyi aralar da dışarı bakar diye, arabamın içinde penceresini dikizleyişimi hatırlıyorum. 

Gerisi bana ait bir hikâye. 

Sadece zamanla 'acar gazeteci' reflekslerimi dizginlediğimi, derin ıstıraplar yaşayıp hayatının son demine gelmiş yalnız bir kadının dünyasına onun izni olmadan girmemem gerektiğine kendimi ikna ettiğimi söyleyebilirim. 

Yani gazetecilikten önce insan olduğumu, aşılmaması gereken sınırlarda zor da olsa durmak gerektiğini anladığımı... 

Sonrası sadece beklenen haberi 'atlamamak' için birkaç ay arayla çevrilen telefonlardan ve "Alo! Alo!" diye yırtılan sesi duyup ahizeyi indirmekten ibaret birkaç yıl...

Cuma günü telefonu açan genç kadın, "Öldü" dedi, "6 Nisan'da. Bu evde artık ben yaşıyorum."

-- 

Meraklı okura not: Fatma Romanova'nın Sovyet arşivlerinden çok kısa bir ses kaydının dinlemek için  linki tıklayın. 1973 kaydı bir "radyo tiyatrosu"nda 08.47'inci dakikada "Züleyha" adlı kahraman olarak sesini duyabilirsiniz.

3 Ekim 2019 Perşembe

Menzili daha uzun olan S-400'ler mi yoksa "Maşa ile Medved" mi?



SUAT TAŞPINAR

Kaynak: http://www.turkrus.com/





Kremlin’de, 2007 senesinde, Putin’in basın sözcüsü Dmitri Peskov ile özel bir söyleşi yapıyorduk. Yanımda, kadim dostluk ilişkileri sayesinde bu görüşmeyi ayarlayan sevgili dostum Georgi Tufar vardı. Palazlanan Rusya’nın “Batı’nın propaganda savaşına kendi dilinde yanıt vermek için” kurduğu İngilizce haber kanalı Russia Today (RT) yayına başlayalı henüz iki yıl olmuştu. Sert, provokatif, sarkastik, modernize edilmiş bir ‘Sovyet propaganda üslubu’ ile şekillenmiş bir yayın anlayışı hakimdi ve  ‘Batı’nın ipliğini pazara çıkarma’ odaklıydı.

Röportaj bitip de sohbet devam ederken Peskov’a şunu söyledim:

“Rusya tüm dünyada büyük ilgi toplayacak, negatif değil pozitif yayınlar yapacak bir kültür, yaşam kanalı kursa daha iyi olurdu. Rusya’nın en büyük zenginliği kültürü, sanatı, edebiyatı, muazzam güzelliklerle dolu coğrafyası. Mesela Bolşoy Tiyatro’nun, Marinskiy’nin temsillerini, edebiyat klasiklerinden uyarlanan dizileri, dünyada pek az bilinen Sovyet ve yeni dönem Rus filmlerini farklı dillerde altyazı seçenekleri ile yayınlayacak, klasik müzik konserlerinden popüler Rus çizgi filmlerine ve sağlık-turizm programlarına kadar, Rus federal kanallarında yayınlanan güzel yapımları dünyaya sunacak, ‘güler yüzlü Rusya’ kanalı. Bence bir haber kanalından daha etkili olurdu. Rusya silahlarından daha etkili bir ‘soft power’ (yumuşak güç) sahibi olduğunun sanki yeterince farkında değil.”

Yıllar öncesinde kalan bu sohbeti bana hatırlatan, İzvestiya gazetesinde yayınlanan bir röportaj oldu. 

Dünyada ses getiren, 2005 basımı “The Soft Power” kitabının yazarı ve bu kavramı, “The Smart Power”ı (Zeki Güç) da ekleyerek geliştiren Harvard Üniversitesi profesörü Jospeh Nye Jr. Rusya’ya dair tespitlerini paylaşıyor. 

Jospeh Nye Jr., “Kültür, Rusya’nın yumuşak gücünün temel kaynağı. Ona odaklanmalısınız” diyor. 

Ünlü profesör, öncelikle “güvenilir” bulduğu “The Soft Power 30” listesine bakmayı öneriyor. Dünyanın yumuşak güç açısından önemli sayilan 30 ülkesinin yer aldığı bu listenin ilk beş sırasında İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Japonya var. Rusya 28’inci sırada. 

Jospeh Nye Jr. özetle şunları söylüyor:

“Son derece çekici bir geleneksel kültüre sahipsiniz. Rusya’nın edebiyatı, müziği, sanatı, diğer insanların gözünde son derece parlak bir yere sahip. Genel olarak Rusya’nın yumuşak gücünün temel kaynağının bu kültür olduğunu söyleyebiliriz. Rusya politik sisteminin çekiciliği dersek, buradan yumuşak gücüne fazla katkı çıkmaz. Rusya’nın avantajı kültüründe yatıyor.”

“Soğuk Savaş” tamtamlarının eskisinden de güçlü çalmaya başladığı, propaganda savaşlarının geleneksel ve sosyal medya güçleri ile zirve yaptığı dönemde belki şu tespiti düşünmekte fayda var:

Muhtemelen Rusya, Batı’nın “daha kötü olduğunu” değil, kendisinin “daha iyi olduğunu” gösterecek örneklere odaklansa daha başarılı olur.

Son tahlilde yakın tarih, “korkulan” değil,  “kendini takdir ve taklit ettiren olma” becerisine sahip olanların propaganda savaşlarından kazançlı çıktığını gösterdi.

Menzili daha uzun olan S-400'ler mi yoksa "Maşa ile Medved (Ayı)" mi?

Kalem mi, kılıç mı daha güçlü, düşünmek lazım.

10 Haziran 2019 Pazartesi

Kendi içimize göç mevsimi



Suat Taşpınar

Kaynak: Kompas Dergisi, 53. Sayı


Bitmeyen bir göç mevsimindeyiz. Yerimiz dar. Ya da ruhumuz. En mühimi, ‘huzur yokluğu’ndan mustaribiz. Habire oradan oraya taşınıyoruz. Göçmen kuşlar halimize bakıp üzülüyor. Çünkü onların bir rotası var, menzili belli. Biz çoğu kez haritasız, adressiz yollardayız. Kundera , ‘Yavaşlık ile hatırlamak, hız ile unutmak arasında doğru orantı var’ diye fısıldamıştı kulağımıza. Durumdan vazife çıkardık, habire koşturuyoruz. Durmaktan korkuyoruz. Fiziken olmazsa ruhen. Annem ‘hercai’ derdi böylelerine. Ama dönüp dolaşıp şairin dediği yere geliyoruz; gittiğimiz her yere aynı yüreği götürüyoruz. ‘Biz’ dediğim herkes değil. İri punto ukalalığa gerek yok. Herkesin hayatı kendine. Kimsenin hayatı, öbürüne oturacak gömlek değil. Ama benim tarif etmek için kıvranıp durduğum bir küme, bir daire var. Çoğu yurtdışında yaşayanlar. Adına ister kibarca ‘expat’ deyin, isterseniz içeriğe daha uygun düşsün diye ‘haymatlos’ deyin. Onların pek çoğu dahil o kümeye. Sürekli içinde yaşanmasa da, sık sık içine dalıp çıkıyoruz. Ortak paydamız, bir yandan köklerle ilişkiyi sürdürmenin yolunu aramak, öbür yandan huzura kaçmak ve ‘daha iyisini aramak’.

Türkiye-Rusya arasında bölünmüş hayatlarda tavan yapıyor bu haleti ruhiye. Özleyip Türkiye’ye gidiyoruz; en çok birkaç hafta sonra ‘yabancı’ hissediyoruz kendimizi, bu kez Rusya’yı, evimizi özlüyoruz. Buraya geliyoruz; en çok birkaç ay dengede gidiyor her şey, sonra ‘yabancı’ hissetmek istemesiniz de hissettiriyorlar ve elimiz yine bavula gidiyor. Kıyaslananların hali de içgüveysiden hallice. Biri ötekine galebe çalacak halde değil.

Türkiye‘nin ‘Bugün git, yarın gel’ bürokrasisine kızıyoruz; buranın ‘Bugün git, dün gel’ bürokrasisi üstümüze çullanıyor. Rusya’nın sözde ‘demokrasi fukarası’ ortamına celalleniyoruz, Türkiye ‘ye gidince toz duman içinde ‘İyi ki Rusya’da istikrar var’ diye dönüyoruz. Rusya ‘da ‘Servis berbat’ diye ağlaşıyoruz, Türkiye ‘de saat yerine takvim kullanarak iş görenler saç baş yoldurtuyor. Moskova ‘da pahalılıktan inliyoruz, soluk almak için gittiğimiz İstanbul ‘un hiç farkı kalmadığını görüp kederlere gark oluyoruz. Moskova ‘da devlet ilkokuluna kayıt için rüşvet isteyenlere köpürüyoruz, İstanbul’da anaokulu masrafının bile binlerce dolar olduğunu anlatanları hayretle dinliyoruz. ‘Al birini vur ötekine’ deyip susuyoruz.

İşte kimileri için hayat, iki cami arasında beynamaz misali geçiyor. Deniz , güneş, yemek, dostluk, sevgi ile depo doldurmaya Türkiye ‘ye kaçılıyor ara ara. Sonra herkes kendi meşrebince bir motivasyon kaynağı bulup bu tarafa dönüyor; parasına, kültürüne, sanatına, yemyeşil parklarına, renkli gece hayatına, güzel kızlarına; neyse ne.

Çoğunluk hala ne oraya ne buraya ait olamamanın sıkıntısında. Böyle de gidecek. Çocuklar büyüyor, dil yaresi başlıyor, Türkçe kırık konuşulan, ama çok zor yazılan bir dile dönüşüyor, kültür aşure oluyor, ‘Alamancı’lardan hallice olsa da şoklar yaşanıyor.

Ve son tahlilde, hep ‘daha iyi hayat’ arayanlar, yıllar eksildikçe ‘Ne yapmalı?’ sorusunu masaya daha sık yatırır oluyor. Gitmeli mi, kalmalı mı? Gidilecekse adres sahiden Türkiye mi? Yoksa buradan oraya gitmek, bir çıkmazdan öbürüne mi yuvarlanmak demek?

Ya okyanusun ötesindeki uzak limanlar? Yepyeni dünyalarda her şeye yeniden başlayacak kuvvet var mı? Ya öncü olsun diye oraya giden, sırtı sıvazlanarak yollananlar? Onlar içlerindeki ‘yolculuğu’ tamamlayabildi mi? Bir limana demir atabildi mi?

Yoksa akılları terk ettikleri limanlarda mı?

Bitmeyen bir göç mevsimi bu. Bazen, köyünden çıkmayan çobana, doğdukları yerde ölenlere gıpta ettiren bir sağanak getiriyor. Bazen kaçıp uzaklara gidenlerin imrendiğimiz kokularını getiren rüzgarlar estiriyor. Huzurlu liman ummak Godot‘yu beklemek demek. En güzeli, ‘Dünya cennet değil, olmayacak da’ diyen bilgeye teslim olmak. Yolculuğu kendi içinde yapıp anın tadını çıkarmak. Mekana çok fazla önem atfedip enseyi karartmakla olmuyor. Ama içimizdeki o sese kapılıp yeni limanların hayalini kurmaya da devam ediyoruz. Bile bile lades diyoruz. Çünkü biz tepeden tırnağa insanız.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sık yapılan dil yanlışı: “Na zdarovye!”



Suat Taşpınar, Moskova
BBC Türkçe




Dünyada aynı anda hem en yaygın, hem de en yanlış kullanılan Rusça deyişin o olduğunu düşünenler çoğunlukta: "На здоровье", yani "Na zdarovye!"
Çoğu yabancı bu sözün Ruslarla kadeh kaldırırken "Şerefe!" anlamına geldiğini sanıyor ve öyle kullanıyor.
 
Pek çok Slav kökenli dilde doğru olabilir, ama Rusya'da hem teoride, hem de pratikte hatalı.

Yanlış olduğunu turistler de, Rusya'da yaşayan biz yabancılar da genelde içki sofralarında tecrübe ederek öğreniyoruz.

Rusçada "здоровье", yani Türkçe okunuşuyla "zdarovye", sağlık anlamına geliyor.

Peki, çoğumuzun "şerefe" demek olduğunu sandığımız "na zdarovye" deyiminin Rusçadaki tam karşılığı ise, "Afiyet olsun, yarasın" demek ve bir ikrama teşekkür edilirken kullanılıyor.

Bazen "Güle güle kullan" yerine de geçiyor.

Ama Türkçeden birebir çeviri yaparak illa ki "sağlığa" içecekseniz, "na zdarovye" değil "za zdarovye" demek gerekiyor.

Herkesin sırası farklı olmakla birlikte, Rusya'da genellikle formal durumlarda ilk kadeh "tanışmaya", ikincisi "ebeveynlere", üçüncüsü "aşka" kalkıyor.

Sonrası herkesin hayal gücüne bırakılıyor.

"Na zdarovye"nin Türkçede "şerefe" diye yaygın kullanımı, muhtemelen Avrupa'daki Slav kökenli ülkelerde bu anlama gelmesinden kaynaklanıyor.

Çekçe, Slovakça, Bulgarca, Lehçe, Slovence dahil pek çok dilde, yazılışlarında ve telaffuzlarında küçük farklılıklar olsa da kadeh kaldırılırken "na zdravi- na zdravye", yani "sağlığa" deniyor.

Ayrıca 1980'lerde hem Türk futbolunda Yugoslavya teknik direktör ve futbolcu hakimiyetinin olması, hem de ilk bavulcuların bu coğrafyadan gelmesiyle, "na zdarovye" deyiminin de Türkçede "şerefe" diye yer edindiği, sonrasında Ruslarla ilişkilere bu yanlış şekliyle aktarıldığı düşünülüyor.

Sonuç olarak, Türkiye ile Rusya arasında şu günlerde soğuyan ilişkiler aynı masalarda kadeh kaldırma imkanını azaltsa da, işin doğrusunu bilmekte fayda var.

En iyisi sağlığı içki sofrasına meze yapmadan, kadehi aşka (za lyubov), dostluğa (za drujbu) ya da barışa (za mir) kaldırmak.

En çok eksiği çekilen şeylere… 

6 Haziran 2018 Çarşamba

Daha önceleri neredeydiniz?



SUAT TAŞPINAR




Türkiye-Rusya ilişkilerinde “toplumun nabzını” tutmak için en şaşmaz göstergelerimizden biri, TürkRus.Com’a gelen okur emailleridir. “Tebrik" için pek arayan soran olmaz ama “tenkit”, hatta “tehdit”   için epeyce mektup gelir. Bunlar bir yana, e-mailler genelde iki konuda yoğunlaşır: 1- Derdini ummana dökmek isteyenlerin yazdıkları: Vize sorunundan bölünmüş ailelere, hukuki sorunlar için yardım isteyenlerden burs ya da sponsorluk isteyenlere kadar… 2- İş yapmak isteyen ya da iş arayanların bilabedel “danışmanlık hizmeti” talep ettiği mektuplar: “Türkiye’den tekstil almak isteyen tüm Rus şirketlerinin bilgilerini acilen biz YOLLAYIN” diyenler ya da “Rusya’da çalışmak istiyorum, ne iş olsa yaparım, telefonum budur” diyen vatandaşlar… Bunlar bizim için artık “hayatın normalleri”dir.

Son dönemde, Türkiye’deki şirketlerden “aklına Rusya gelenler” yine mektup yağdırmaya başladı... “Gök gürlemezse kul Allah demez” misali, Türkiye’de işler sarpa sarmaya başladıkça, Rusya yeniden “akıllarına düşmeye” başladı. 

Rusya, 1990’ların başından itibaren Türkiye’nin hep ekmek kapısıydı. Tekstilden inşaata, turizmden perakendeye her sektörde bu ülkenin etinden, sütünden faydalandık. Kurumsal şirketlerin uzun soluklu varlıkları bir yana, çoğunluk “saldım çayıra, mevlam kayıra” usulü, karanlıkta el yordamıyla ilerledi. Bir dönem oluk oluk akan petrol dolarları sayesinde Rusya’da öylesine "kolay para” kazanıldı ki, çoğunluk küpünü, ışık hızıyla doldurdu. Daha doğrusu kimisi işine gücüne yatırım da yaptı, pazarda kalıcı oldu; kimileri gün bulduğunu gün yedi. Müzik çaldıkça herkes dans etti.

Çoğunluk, pazarın güllük gülistanlık olduğu, paraların kulaktan fışkırdığı  bu “hayal gibi” yıllarda kazandığı akla hayale sığmayan paraları “kendi kerameti”ne yordu. Sütliman denizde yol almak kolaydı, ne zaman ki krizler patlak verdi, kimin “marifetli kaptan” olduğu dalgalı denizde anlaşıldı. Kimilerinin teknesi alabora oldu. Kimileri iş işten geçtikten sonra kerametin kendinde değil, Rusya’nın “paralı günlerinde” olduğunu anladı. O yüzden maalesef son yıllarda sıfırı tüketen de, iyi günlerde bir kenara bir şeyler atmadığına yanan da, Rusya’ya mecburen veda eden de az değil. Neylersiniz, hayat ders vermeden imtihan yapan bir öğretmen işte...

Son dönemde Türkiye ekonomisi de zorlu viraja girince, “Yandım Allah” diye aklına Rusya gelip rotayı buraya kırmaya çalışanlar arttı. Ama bir kere Rusya, eski "kolay Rusya" değil. Bolluk günleri geride kaldı. Akla ziyan karlarla “şıppadanak” zengin olma devri kapandı. Doğanın yasasına uygun olarak, her boşluk dolduruldu. Rekabet çetinleşti. Baştan çıkarıcı karlılık kalmadı. Krizde "dükkanı çevirmek" bile başarı oldu. Bir koyup üç alma çoktan devri bitti.  Pek çok alanda işi başkalarından öğrenen Ruslar, bizi “çırak çıkarmayı” başardı. Biz hala “Niye bizden domates almıyorlar?” diye sızlanırken, dünyaya silahtan çok tarım ürünü satmaya başlayan bir Rusya doğdu. Daralan pazar, gerileyen reel gelirler, yerli üretimin yaygınlaşması da cabası.

Türkiye’de işleri iyiyken, geleceği güvence alma, “alternatif pazar” yaratma adına Rusya’ya gelip bir çivi çakmayanlar, şimdi iç pazarda daralan talep yüzünden rotasını kuzeye çevirme telaşındalar, ama biz bu filmi görmüştük… Hem de bir değil,  iki değil; defalarca… Üstelik çoğu hala 90’lı yılların Rusyası’nın olduğunu sanıp, taşın altına elini koymadan, kendilerinden şişirilmiş fiyatlarla, peşin paraya yüklü mal satın alacak “saf müşteri” peşinde. Bilmiyorlar ki, bedava peynir sadece fare kapanında olur!

Yıllar geçiyor, hemen her şey (iyiye ya da kötüye doğru) değişiyor, ama ne hikmetse Türkiye’de belli bir müteşebbis profilinin “Rusya’ya bakışı” değişmiyor. İşleri bozulunca Rusya’yı hatırlıyorlar. Hala vermeden almaya çalışıyorlar. Ama ne Rusya o eski Rusya, ne pazar o eski pazar… Çiçekli bir bahar değil, hazan mevsimindeyiz. Yarın daha iyi olabilir, ama bugün işimiz çok zor...

İyi zamanlarda bu memlekete gelip pazara tırnaklarını geçirenlerin bile iş yapmakta zorlandıkları bir dönemde “Rusya’yı fethetme” düşleri görenlere acı bir tebessümle bir tek şey söyleyesi geliyor insanın: “Daha önceleri neredeydiniz?”

13 Eylül 2017 Çarşamba

20 yıl önce, 20 yıl sonra... Rusya'daki bir Türk vakanüvisin not defterinden



SUAT TAŞPINAR


Yıl 1997. Moskova... Henüz bu topraklarda kendimizi “bir avuç Türk” saydığımız ve uçakta neredeyse herkesin birbirini tanıdığı zamanlar... Türkiye'nin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner ile birlikte bankasının kurdelasını kesen Hüsnü Özyeğin, yeni hayallerin peşinde yelken açıyor. İlk adıyla Finansbank, dün gece 20. yaşını kutladığımız Müzik Evi'ne bir taş atımı mesafedeki ilk ofisinde Rusya'da bankacılığa “vira” diyor... Yine Enka'nın, Türk inşaatçıların elinden çıkma görkemli bir binada... Enka'nın patronu Şarık Tara'nın büyük desteği ile... 

Şairin, “Günler saatler geçmek bilmez ama yıllar çok çabuk geçer” demesi boşa değil... Tam 20 yıl geçmiş üstünden.


Gerçi bir insanın “dün gibi hatırladığı” 20 yıllık anılarının olması, Rusların deyişiyle “starost ne radost” günlerinin eşiğinde olduğunuzun ilk işaret fişeğidir. Ama fotoğraflarını tozlu arşivde arayıp bulamasam da, o anlar net bir fotoğraf gibi gözümün önünde. O günün heyecanı, koşuşturması... Genç yaşında kalp krizinden kaybettiğimiz ilk genel müdür, sevgili Tamer Özatakul... Şimdi kendi bankasıyla Rusya'da yoluna devam eden, o zamanki yardımcısı ve sonraki genel müdür Sipahi Haktanır ve küçük, genç bir ekip...

Hüsnü Özyeğin, ilk kez 1984'te Turgut Özal ile genç bir işadamı olarak gelip SSCB'nin potansiyelini gördüğü bu topraklarda en büyük başarı öykülerinden birini yazan duayen isim. Dün gece Credit Europe Bank'ın yaşgünü gecesine gözler onu ararken, tatsız haber ulaştı: Bir gece önce klima çarpmış, ateşi çıkmış ve otel odasında dinlenmeye mecbur kalmıştı.

Yıllardır hepsine, Rusya'da yaşayan Türkler olarak  “bizzat kendi başarımız” gibi sarıldığımız ve gururlandığımız bir öykünün daha vakanüvisi olmanın keyfini yaşıyorduk dün gece...


Rusya gibi, SSCB sonrası en eski şirketin bile ömrünün çeyrek asrı bulmadığı bir ülkede, bir Türk iş adamının hayaliyle başlayan proje 20 yaşına basıyordu... Hem de her yıl üstüne daha fazlasını koyarak... Ülkenin en büyük, en başarılı özel bankalarından biri olarak... 

Moskova'nın simgelerinden Müzik Evi'nin muhteşem salonunda, Kızılordu korosunun gökkubbeyi çınlatan şarkılarını dinlerken, yine yıllar öncesinin anıları canlandı...


20. yaşını kutladığımız banka gibi, bugün Rusya'da en önemli klasik müzik konserlerinin verildiği bu salon da “bizim”di çünkü!

Başkentin yeni devrinin mimari simgelerinden olan Müzik Evi, Enka'nın Moskova'ya vurduğu damgalardan belki de en güzeliydi. İnşaatın soluk soluğa devam ettiği, vaat edilen tarihe yetiştirmek için işçilerin geceli gündüzlü çalıştıkları günleri hatırladım... 14 yıl öncesini...


Daha ambalajı yeni açılmış koltuklar monte edilirken, Enka'daki dostlar sayesinde fotoğraf çekmek için özel izinle girdiğim bu görkemli salonda koşuşturan genç işçilerimizi...


Akustik kontrol için hazırlık yapılırken, ustabaşının ısrarına dayanamayan bir işçinin hançeresini yırtarcasına söylemeye başladığı Anadolu türküsünün gökkubbede yankılanmasını...


Dünyaya nam salmış sopranolar, tenorlar aryalarını okumadan evvel o salonda ilk bizim türkümüzün söylenmesini... Putin'in son anda gelip de, alışıldığı gibi ön sırada değil, ortalarda bir koltuğa oturup ünlü şef Vladimir Spivakov'un yönettiği Ulusal Filarmoni Orkestrası konserini izlemesini...


Yanımda oturan yaşlı bir Rus'un karısına dönüp, "Türkler yapmış burayı. İyi biliyorlar işlerini" deyişini, o sözleri, sanki inşaatına kum taşımışım gibi göğsüm gururla kabararak dinleyişimi... 

Dün gece CEB'in 20. yılını kutlarken, Türk toplumu olarak bu ülkede ne çok şey başardığımızı, ne çok “sıfırdan zirveye” başarı öykülerinin kahramanı olduğumuzu düşündüm.


Rusya'ya ne kadar derin izler bırakıp damgamızı bastığımızı ve onun bizim hayatımızda ne kadar derin izler bıraktığını düşündüm.

20 yılın bu coğrafyada kanatlı bir at gibi, mitolojinin Pegasus'u gibi akıp gittiği hissine kapıldım.

Etraf, akıp giden yıllar içinde “buralı” olan, başarı öyküleri yazan insanlarla doluydu. Bir yanda Rusya'ya sırf askerliğini erteletebilmek için aşçı olarak gelip bugün en büyük et üreticilerinden biri olan Mustafa Çalkan vardı... Yanında, Rusya'nın raflarını bir uçtan öbür uca Evyap sabunları ile doldurduğu “fi tarihi”nden beri bildiğim, “atom karınca” dediğim şimdinin inşaat sektöründe hızla yükselen ismi Bahattin Demirbilek... Bir yanda Credit Europe'un bugünlere gelmesinde büyük payı olan isimlerden Sipahi Haktanır, Murat Başbay, yanlarında şimdi dümendeki kaptan olan Haluk Aydınoğlu... Yanı başında, vitrine çıkmayı pek sevmeyen ve yıllardır Fiba'nın perakende tekstil operasyonlarını Rusya'da zirveye taşıyan, bu muhteşem kariyerine ara vermeksizin iki dünya tatlısı kızını da büyüten eşi Yeşim Bulum Aydınoğlu... Onlarla sohbette, Emniyet amiriyken siyasi görüşlerinden dolayı atılıp Rusya'da hem işindeki başarısı, hem Nazım anma törenlerindeki rolüyle öne çıkan Ali Galip Savaşır... Başınızı ne yana çevirseniz yıllar içinde çoğunu yazdığım, bazıları hala yazılmayı bekleyen başarı öyküleriyle doluydu dün gece...

CEB'in 20. yıl gecesi hem bize “neler başardığımızı” hatırlattı, hem daha neler başarabileceğimize dair umut ve moral aşıladı...

Evet, Rusya'da çok zor bir dönemden geçiyoruz... Evet, bir yandan uçak krizi, öbür yandan Rusya'nın kendi ekonomik krizi üstümüzden silindir gibi geçti...

Ama vazgeçmeyen, yoluna devam edenler, önündeki ağaçtan çok karşıdaki ormana bakanlar eninden sonunda hep kazandı. Tıpkı, satışın eşiğinden dönen ve o planı rafa kaldırıp Rusya'ya daha da sağlam basan CEB gibi...


Son tahlilde insan, bir gerçeği teslim etmezse “haksızlık edeceği” hissine kapılıyor ve huşu içinde şu sözlere sığınıyor:

“Bize ne kadar çok şey verdin Rusya...”

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Fyodor Amca!.. 11 günde dünyayı dolaşan Konyukhov'un öyküsü


Suat Taşpınar

Onunkisi okullarda okutulması gereken bir yaşam öyküsü... 

Onunkisi ayakta alkışlanması gereken eşsiz bir başarı... 

Onunkisi azmin, inancı, iradenin, çabanın, kararlılığın ve hayallerin elinden hiç bir şeyin kurtulamayacağının en açık kanıtı... Onun öyküsünde hepimize ışık tutacak, ders verecek, belki hayatımızı değiştirecek, anlam katacak o kadar çok şey var ki... 

* * *

Hafta sonunda tüm dünyanın gündeminde Rus maceracı, gezgin, kaşif, sanatçı, örnek insan Fyodor Konyukhov vardı...

65 yaşındaki “Fyodor Amca”, balonla havalandığı Avustralya’dan tek başına, 11 günde devri- alem yapıp, yerkürenin etrafını dolaşıp yenide Avustralya’ya indi. İki oğlu ve bir kızı olan Konyukohov, ailesi tarafından coşkuyla karşılandı.

Böylece balonla tek başına dünya turu rekorunu Amerikalı Steve Fossett’ten aldı... Fosset dünya turunu 13 günde tamamlayabilmişti...

Konyukhov, 2,2 metreye 1,2 metrelik sepetin içinde 13 günde dünyanın etrafını neredeyse aç, susuz ve uykusuz dolaşıp, “aşılmaz” denen bir engeli daha aştı...

Pek çoğumuzun sonu gelmez, incir çekirdeğini doldurmaz işlerle telaşta olduğumuz şu dünyada, yaşamı anlamlı kılmanın “yapılacak işlerin, varılacak hedeflerin anlamlı olmasıyla” ilgili olduğu dersini hepimizin kafasına kazıdı... 

Tebrikler “Fyodor Amca”!

Bu büyük ders için”teşekkürler...

* * *

12 Temmuzda Avustralya’dan havalanan Konyukhov, Yeni Zelanda, Pasifik Okyanusu, Güney Amerika rotasıyla Avustralya’ya 11. günde geri dönmeyi başlardı...

Önceki rekorun sahibi Steve Fossett’inkinden daha uzun bir rotayı iki gün daha kısa zamanda aldı. 34 bin 820 km yol yaptı...

Konyukhov en zor anı, “Antartika üzerinde, termometrenin eksi 50 dereceye düştüğü fırtınada yaşadığını” anlattı...

* * *

Konyukhov’un hayatı, büyük rekorlarla, aşılan en yüksek engellerle dolu:

Kuzey ve Güney kutuplarına tak başına ulaşılan yolculuklar...

Kendi "el yapımı" tekne ile geçilen okyanus... 

27 metrelik bir tekne ile tek başına dünyanın etrafında yapılan seyahat....

Konyukhov, dağcılıkta en önemli hedef olan “yedi kıtada en yüksek yedi zirveye tek başına tırmanma” başarısına ulaşmış ilk Rus sporcu...

Everest’e iki kez tırmanan bir dağcı...

Dünyanın etrafında dört kez tek başına tur atan denizci...

Atlantik Okyanusunu kendi yaptığı minik botla 46 günde geçen sporcu...

1952’de Ukrayna’da doğan Konyukhov 3 bine yakın tablosu olan bir ressam...

Rusya Sanatçılar Akademisi’ne kabul edilmiş bir heykeltıraş... 

Rusya Ortodoks Kilisesi’nin görevlendirdiği, Everest’in zirvesine ikon götüren bir din adamı...

* * *

65 yaşında bir rekoru daha geride bırakan “Fyodor Amca”’nın kalan tek hayali bir gün tek başına tırmanacağı “stratosferden”, yani yerküreden 50 kilometre yükseklikten dünyayı seyre dalmak...

Neden olmasın?

8 Mart 2016 Salı

Rusya denince en sık yapılan dil yanlışı: “Na zdarovye!”

Suat Taşpınar/ Moskova

Dünyada aynı anda hem en yaygın, hem de en yanlış kullanılan Rusça deyişin o olduğunu düşünenler çoğunlukta:

"На здоровье", yani "Na zdarovye!"

Çoğu yabancı bu sözün Ruslarla kadeh kaldırırken "Şerefe!" anlamına geldiğini sanıyor ve öyle kullanıyor.

Pek çok Slav kökenli dilde doğru olabilir, ama Rusya'da hem teoride, hem de pratikte hatalı.

Yanlış olduğunu turistler de, Rusya'da yaşayan biz yabancılar da genelde içki sofralarında tecrübe ederek öğreniyoruz.

Rusçada "здоровье", yani Türkçe okunuşuyla "zdarovye", sağlık anlamına geliyor.

Peki çoğumuzun "şerefe" demek olduğunu sandığımız "na zdarovye" deyiminin Rusçadaki tam karşılığı ise, "Afiyet olsun, yarasın" demek ve bir ikrama teşekkür edilirken kullanılıyor.
Bazen "Güle güle kullan" yerine de geçiyor.

Ama Türkçeden birebir çeviri yaparak illa ki "sağlığa" içecekseniz, "na zdarovye" değil "za zdarovye" demek gerekiyor.

Üçüncü kadeh aşk için

Herkesin sırası farklı olmakla birlikte, Rusya'da genellikle formal durumlarda ilk kadeh "tanışmaya", ikincisi "ebeveynlere", üçüncüsü "aşka" kalkıyor.

Sonrası herkesin hayal gücüne bırakılıyor.

"Na zdarovye"nin Türkçede "şerefe" diye yaygın kullanımı, muhtemelen Avrupa'daki Slav kökenli ülkelerde bu anlama gelmesinden kaynaklanıyor.

Çekçe, Slovakça, Bulgarca, Lehçe, Slovence dahil pek çok dilde, yazılışlarında ve telaffuzlarında küçük farklılıklar olsa da kadeh kaldırılırken "na zdravi- na zdravye", yani "sağlığa" deniyor.

Ayrıca 1980'lerde hem Türk futbolunda Yugoslavya teknik direktör ve futbolcu hakimiyetinin olması, hem de ilk bavulcuların bu coğrafyadan gelmesiyle, "na zdarovye" deyiminin de Türkçede "şerefe" diye yer edindiği, sonrasında Ruslarla ilişkilere bu yanlış şekliyle aktarıldığı düşünülüyor.

Sonuç olarak, Türkiye ile Rusya arasında şu günlerde soğuyan ilişkiler aynı masalarda kadeh kaldırma imkanını azaltsa da, işin doğrusunu bilmekte fayda var.

En iyisi sağlığı içki sofrasına meze yapmadan, kadehi aşka (za lyubov), dostluğa (za drujbu) ya da barışa (za mir) kaldırmak.

En çok eksiği çekilen şeylere...

14 Eylül 2015 Pazartesi

Bu Rusya’nın nesini seviyorum?


SUAT TAŞPINAR
Kaynak: http://www.moskovalife.ru/  

Türkiye’de bazen bana, sanki buralarda Gulag mahkumuymuşum gibi acıyan gözlerle bakıp sorarlar: “Demek Rusya’da yaşıyorsun! Vah vah… Nesini seviyorsun Rusya’nın? Çok soğuktur oralar… Neden dönmüyorsun bu cennet vatana?”

Hatta bir parkta otururken tanıştığım ak sakallı bir dedenin, “Temiz yüzlü bir insana benziyorsun gerçi… Nasıl düştün Rusyalara?” dediği de oldu! “Kötü yola düşmüş sermaye” imişim gibi biraz acıyan, biraz ayıplayan bir bakış vardı dedenin gözlerinde.

Tabii meseleye nereden, hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak “manzara” farklılık gösterir. 

Yabancısı olduğumuz bir memlekete dair yargılarımız, biraz da körün fili tuttuğu yeriyle tarif etmesine benzer.

Bana bu “zor” soruyu soran, iyiliğim için “oralardan bir an evvel kaçıp kurtulmamı” salık veren “sokaktaki adam”ın kafasında Rusya’ya dair “fabrika ayarları” aşağı yukarı şu kelime ve kavramlardan oluşur:

Kara kış… Ayı… Deri yüzen mafya… Sonsuz fuhuş… Kara kış… Ölesiye votka… Eski “Allahsız komünist”ler… Kara kış…

Ayaküstü tanıştığım birisi bu soruyu teklifsizce, damdan düşer gibi sorduğunda bir şekilde geçiştiririm.

Anlatacaklarımın anlaşılmayacağına dair bir kanaat oldu mu bendeki anlatma iştahı kesilir. “N’apalım kader, kısmet…” derim… “Yaaa, sormayın, artık dönmek lazım memlekete…” derim… “Haaa” derim… “Hı-hııı” derim….

Ama bu memlekette yaşarken, kimileyin bu soruyu kendime sorduğum olur:

Ya Rusya’da güzel bir şeyler yüreğimin teline usulca dokunduğunda…

Ya da kötü bir şey sinirlerimin tellerini gerdiği zamanlarda…

Mesela Vladimir Menşov’un Sovyet devri yadigarı “Lubov i Golubi” (Aşk ve Güvercinler) filmini belki ellinci sefer aynı keyifle izlerken, Lyudmila Gurçenko meşhur sahnede “Fuuu! Drevniye!” diye bağırdığı zamanlarda…

Mesela trafikte efendice kırmızı ışığın yanmasını beklerken, sıranın en arkasından gelen biri, hiç sıkılmadan, pişkin suratıyla önüme direksiyon kırdığı zamanlarda…

Mesela Gorki Park’ta huzurlu bir akşam yürüyüşünde, yediden yetmişe her kuşağın kendi dünyasına dalmış hallerini izlediğim, Avrupa’dakileri cebinden çıkaracak güzelim parktan yükselen pozitif havayı içime çektiğim zamanlarda…

Mesela devlete bir işim düştüğünde, her zaman değilse de çoğunlukla “kendi küçük iktidarıyla karşısındaki ezmeye programlanmış” bir ademoğlunun “işini yaparak” değil “işi yokuşa sürerek” daha fazla kazanma derdinde olduğunu gördüğüm zamanlarda…

Mesela bu ülkenin, bu şehrin bana bunca yıl içinde hem iş, hem aş, hem aşk, hem aile verdiğini bilmenin ruhuma üflediği minnet duygusu ayaklandığı zamanlarda…

Mesela kaç haftadadır güneş yüzü görmedik diye çetele tuttuğum ve bunalımın en dibine sürüklendiğim koyu gri sonbaharlarda…

Mesela beyazın bir başka şehre bu kadar yakışmayacağına kalıbımı bastığım, bu beyaz örtüyle Moskova’nın bir masal şehrine dönüşmesinin keyfini çıkardığım zamanlarda…

Mesela bunca yıldır yaşadığım Rusya’nın meselelerine dair muhabbete kıyısından girip fikrimi beyan edecek olduğumda kimi Ruslar “Sen yabancısın, haddini bil, anlamazsın bizi” muamelesini kimileyin alenen, kimileyin imayla yaptığında…

Mesela, bir akşam kızıllığında arabanın nostalji radyosundan Maya Kristalinskaya kristal sesiyle Pahmutova’nın “Nejnost” şarkısını terennüm edip içimi “şefkat” ile doldurduğunda…

Mesela kriz ile birlikte biraz “normalleşip” ehven-i şer haline gelse de, hala pahalılıktan imanımızın gevrediği, cüzdanı boşaltmadan doğru dürüst bir mekanda yemek yiyemediğimiz tüm zamanlarda…

Mesela Gogol Bulvarında bir yaz ikindisinde cıgaramı tellendirirken, hayatla barışık dünyanın en güzel kızları, hiç kasıntı yapmadan, dişiliğini dünya aleme ilan ederek, ahenkle dans eder gibi önümden sıra sıra geçtiklerinde…

Mesela apartmandan çıkarken içeri giren bir kadına centilmenlik hesabına kapıyı tutup da, sanki “vazifem”miş gibi asık suratla yanımdan geçip gittiği, bir kelime teşekkürü bile çok gördüğü, insanlıktan umudumu kesmeye meylettiğim zamanlarda…

Şu koca dünyada nereye gidersem gideyim, her dönüşümde, evimin kapısından içeri girdiğim an “Her yer güzel ama en iyisi insanın evi” cümlesini kurduğum yerin Moskova olduğunun ayırdına vardığım zamanlarda…

Neden Moskova’da olduğumu, neden bu şehre demir attığımı bir kez daha sorarım kendime…

Yüzümde kimileyin keyifli bir tebessüm, kimileyin öfkeli bir çaresizlik olur. Ama bilirim ki gülü seven dikenine katlanır… Bilirim ki sitem de sevgiden doğar… Bilirim ki “arkamdan gelecek” bir şehirden kaçmak değil, onunla kucaklaşmak gerekir….


3 Ağustos 2015 Pazartesi

Moskova'da Malatya Muhabbeti


Suat TAŞPINAR, Moskova
Kaynak: http://www.malatyahaber.com/ 

Oğlum evin önündeki parkta arkadaşlarıyla oynuyor. Türlü yaramazlıkla ortalığı velveleye veren minik bir çete. Kankaları, kendinden iki yaş küçük İlya ve Saşa. 

Onlar daha bu sonbaharda okula başlayacaklar. Bizimki üçe geçti. O yüzden "ağır abi" pozlarında. Keratalar ağzına bakıyor. O da bu ayrıcalığı tepe tepe kullanıyor. "İlya git topu getir!" diyor. Zavallı çocuk "Az ye de kendine bir işçi tut" lafının Rusçasını bilmiyor. Emri ikiletmeden yerine getiriyor.

O ara ben köşedeki bankta hem bilgisayardan haberlere göz atıyorum, hem de kulağım onların sohbetine "davetsiz misafir". 

Daldan dala zıplarken bizimki hararetle anlatmaya başlıyor. "Biliyor musunuz dünyanın en güzel kayısısı nerede yetişiyor?". 

Çocuklardan önce benim kulaklarım dikiliyor. "İspanya'da" diyor Fedor, "Biz geçen yıl tatilde yemiştik, süperdi!"

Bizimkisi gülüyor. "Hadi canım. Malatya'da!" diyor.

İlya, "Neee?" diyor, "Malezya'da mı?"

Maxim Emre Suatoviç basıyor kahkahayı. "Ne Malezyası?? Malatya dedim Malatya!"

"O neresi?" diye soruyor çocuklar.

"Babamın doğduğu yer. Dedemle babaannem orada yaşıyor. Türkiye'de."

Çocuklar çaktırmadan kafayı çevirip beni süzüyor.

Oğlum bana dönüp bağırıyor şaşkınlıkla: "Baba bu çocuklar Malatya'yı bilmiyormuş!" 

Allah'ın Moskova'sında mahallenin çocuklarının Malatya'yı bilmemesinin değil bilmesinin sürpriz olacağını söylemiyorum ona. İstifimi bozmuyorum!

Ama birkaç yıl önce, tüm çocukların birbirine benzemeye çalıştığı, farklı olmanın kusurmuş gibi algılandığı çağında benimle sokakta Türkçe konuşmamaya çalışan oğlumun, artık "Ben sizin bilmediğiniz bir dili de biliyorum, sizden farklıyım ve üstünüm" cakası satarak Türkçesini kullanması hoşuma gitmiyor değil.

Vaktiyle Malatya, dünyada "Papa'yı vuran adamın memleketi" diye bilinirdi. Son zamanlarda -en azından Rus medyasında- "NATO'nun füze kalkanının radarlarının yerleştirildiği memleket" diye sık sık adı anılıyor. Ama bunlar gelip geçici. Aslolan hala dünyanın neresine giderseniz gidin, kayısı denince akla hep Malatya'nın geliyor olması. 

Tabii ki bu kadar büyük bir nimetten Malatya maddi ve manevi, yeterince faydalanıyor mu, emin değilim. O ayrı bir mevzu.

Ama dünyada pek çok ülke, pek çok şehir "marka" olabilmek için uyduruk simgeler, zorlama ürünler ile imajını cilalamaya uğraşırken, sıfırdan değer yaratmak için çırpınırken, Çin seddinden Adriyatik'e "kayısı diyarı Malatya"dan olmanın gururuyla şişinerek dolaşmak hiç fena duygu değil!


Oğlumun daha bu yaşta bunu fark etmiş olması iyiye işaret. Ne de olsa Kernek'in suyunu içti kerata. "Allah'ın hakkı üç oğlum, Malatya'dan sadece iki president (cumhurbaşkanı) çıktı. Senin şansın var" diye gaz veriyorum, gözlerinin içi gülüyor. "Şimdiki çocuklar harika" diye boşuna söylemiyorlar!