Moskova

Moskova
Metin Gülbay'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Gülbay'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2024 Cumartesi

Altaylar’dan kalktık geldik

 


Metin Gülbay

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Altaylar’ı bilmeyen var mı? Tarih kitabı okumuş her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir biçimde bu sözcüğü duymuştur.

“Türklerin kökeni Altaylar’a dayanır”, “Altay dağları bizim ana yurdumuzdur” gibi cümleler bu ülkede yaşayan Türklerin en sık kullandığı sözcüklerdir değil mi! Yanlışlığını bir yana atıyorum ama bu sözcüğü kutsal bir şey söylüyormuş gibi, gururla kullanıyor kimilerimiz. Çoğunluğun ise bundan haberdar olmadığını sanıyorum. Sokağa çıkıp sorsanız komik yanıtlar alırsınız eminim. Göktürkleri komşumuz zanneden insanlar var hâlâ bu toplumda.

“Al”, Türkçe ağızlarda “altın” anlamına geliyor. Altay Dağı’nın adı Al=altın, tay=tağ/dağ = Altındağ  anlamına geliyor. Orhun Yazıtları’nda geçen Altun-Yış (Altın Ormanı) da, Altaylar’ın eski adı.

 

Altay Cumhuriyeti’ne yakından bakınca…

Altay Cumhuriyeti Rusya Federasyonu içinde yer alan özerk bir cumhuriyet. Başkenti Gorno-Altaysk. Sibirya coğrafyasındaki en yüksek dağ bu ülkede bulunuyor. “En yüksek dağ (Rusça: Beluha olarak söylenen yöre Türk dillerinde ise (Altayca: Üç-Sümer (3 tepeli), Kadınbajı), (Kazak Türkçesi: (Muztav Şını) — 4506 metredir.”1

92.600 kilometrekarelik bir yüz ölçümüne sahip olan ülkenin nüfusu 213.703 kişi (2015 yılında). Ülkede 193 ortaokul, 3 teknikum ve 1 üniversite bulunmakta. Altayca ile yılda 37 kitap, 1 gazete ve 2 dergi yayınlanmaktadır. Ortaokullarda 35 bin, teknikumlarda 43 bin, ülkenin tek üniversitesinde ise 2600 öğrenci öğrenim görmektedir.”1

2021’de nüfusun ancak yüzde 37’sini Altaylar oluşturmaktaydı. Yüzde 53,7’sini Rus, yüzde 6,4’ünü Kazak ve yüzde 2,9’unu ise diğer halklar teşkil ediyordu. Yani Altaylar kendi ülkelerinde azınlık durumunda.

 

En eski insan kalıntıları ne zamana tarihlendi? 

Altaylar’da yerleşim çok çok eski tarihlerde başlamış. Hatta Homo sapiens’ten bile önceye gidiyor yerleşimler.

 “Bu topraklarda yer alan çeşitli insan topluluklarının tarihi gelişme sürecinin başlangıcı, muhtelif verilere göre 300 bin yıl ya da bir buçuk milyon yıl öncesine kadar gider. Bu topluluklardan kalma muazzam miras, insanoğlunun tarihi gelişimi hakkında, gayet değerli kültürel-tarihi malumat içermekte ve çağdaş insanlarda, zamanın derinliklerine dalan tarihi hafızayı devam ettirmektedir.”2

Kuzey Altay halklar mozaiğidir

Dünyada saf bir millet yok, olması mümkün değil. Zaten bunu biliyorsunuzdur ama yinelemekte yarar var. Irk diye bir şey de yok doğal olarak, her ne kadar bunu iddia edenler varsa da. Neyse devam edelim…

“Kuzey Altaylar başlıca Sayan–Altay yaylasının tayga bölgelerinde muhtelif Türk, Ugor, Samoyed ve Ket etnik unsurlarının uzun süre devam eden parçalanma, yayılma, karışma ve çaprazlanması sonucunda meydana gelmişlerdir. Bu yüzden Kuzey Altaylar’ın antropolojik tipi, Güney Altaylar’dan ziyade Obi Ugorları ve Hantı-Mansilere yakınlık göstermektedir. Yine aynı sebeplerden, Kuzey Altaylıların dili Türk dilinin Uygur grubuna dahil edilmektedir. Halbuki Güney Altaylılarıın dili Kıpçak grubuna girmektedir.”3

 

Kadın ve kızların pipo alışkanlığı

Ara başlığa bakıp şaşırmayın çünkü Türk asıllı halklar şu anda bize anlatılan İslam soslu bir geçmişle hiçbir ilgisi olmayan bir yaşam sürdü. “Altaylar’ın giyim kuşamından bahsedilirken, çok fakir kimselerin ancak çizmesi, pantolonu ve kürkü bulunduğu, şapka yerine de başlarına bir bez sardıkları, fakat hepsinin de bıçağı, kuşağı, sünger kutusu, tütün torbası ve piposu bulunduğu söyleniyor.  

Radloff’un gözlemlerine göre tütün torbası ve pipo, sağ çizmenin konçu ile çorap arasında saklanır, piponun ağzı çizmenin kenarından gözükürdü. Hem erkekler, hem kadınlar, hem kızlar tütün torbalarını ve pipolarını çizmelerinde taşırdı.  

Edvard Babraşev’in verdiği bilgiye göre bekâr kızlar saçlarını ikiye ayırmaz ve pipo içemezlerdi, buna karşılık evli kadınlar erkeklerden daha çok pipo içerdi. Tütün torbası deriden yapılmıştır ve derin değildir, üst tarafında üç zoll (1 zoll = 3 santim) kadar uzunluğunda mahruti (Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan, konik) bir ek kısım vardır. Altay piposu (Altay kangzası) demirden yapılmıştır; başlık kısmı ile sapı yekparedir… 

Erkekler, kadınlar ve çocuklar ancak yemek yemek için veya başka bir iş yüzünden mecbur kaldıklarında pipolarını ağızlarından bırakır. Çocuklarını teskin etmek için annelerin, çocuklarının ağızlarına pipo soktukları da vakidir.”4

Güneş ışınlarından saati nasıl bilirler? 

Madem gündelik yaşama girdik, oradan devam edelim bari. Ara vermeden birkaç başlığı birden yazacağım. Bunlar eski Altayların yaşamı tabii. “Altaylar saati güneşe ve yıldızlara bakarak belirlemiştir. Dünyanın dört tarafını gösterecek şekilde kurulan Altay çadırı, bir nevi güneş saati vazifesini görmüştür. Duman deliğinden giren güneş ışınlarının çadır içinde, belli bir düzende yerleştirilmiş olan eşyalar üzerinde gezinmesi ve ışınların belli bir nesne üzerinde olması belli bir saati ifade eder.”5

 

Günü 12 bölüme ayırırlar! 

“Altay takviminde 24 saatlik süre (konok) dört bölüme ayrılır. Tan-sabah, tüş-gündüz, imir-akşam, tün-gece. Bunlar da kendi içinde üç bölüme ayrılır. Tan; tanarı cuuk-sabaha yakın, tozor öy-hayvan bekleme zamanı ve sarı tan. Tüş; udura tüş-güneşin karşıda olma zamanı, tal tüş-tam günün ortası ve ineri tüş-akşama doğru. İnir; kızıl inir, bozom inir-kül rengi, boz akşam, ve bürünkiy inir-karanlık akşam’lardan teşekkül eder. Tün; inir tün’e akşam-gece, tün ortosı’na ve tañ aldı olarak ayrılır.”5

 

1900 yılına kadar ölüler atlarıyla gömüldü 

“Altay’da 20. yüzyıl başlarına kadar ölüleri binek atları ve muhtelif eşyaları ile birlikte gömme ve mezarın üzerinde taş kubbeli kurgan yapma geleneği süregelmiştir. Bu eski bir Türk geleneğidir. Altaylar’ın Şamanist inançlarında gözüken bazı özellikler Çin vakayinamelerinde Tukyu ve Tele boylarına has özellikler olarak geçer. Altaylar, tanrılara öküz, at, koyun kurban etmişler ve sonra tıpkı Çin vakayinamelerinde tasvir edildiği gibi kurbanlık hayvanların postlarını sırıklara asarak teşhir etmişlerdir.”6

Ulusal dile dönüş 

“Rus Altay iki dilliliği, 17. yüzyıl ortalarında hasıl olmuştu ve o zamanlarda cüzi çapta idi. Temaslarda Tatar tercümanlar – telmaçlar, Altaycası tilmeşler – yardımcı olmuşlardır. 19. yüzyılın sonuna doğru artık tercümanlara ihtiyaç kalmamıştır. Bilhassa, Hristiyanlaştırma hareketinin etkisiyle Altay halkları arasında iki dillilik oldukça yayılmıştır. 

1959, 1979 ve 1989 yıllarında yapılan sayımlara göre, Altayların yüzde 99,5’i, yüzde 86,4’ü, yüzde 89,5’i, Tuvaların yüzde 99,1’i ve yüzde 98,8’i, Hakaslar’n yüzde 86’sı ve yüzde 80,9’u ana dili olarak kendi dillerini göstermişlerdir.”2

 

Altaylar hangi dine mensup idi?

“Altayların bir kısmı geleneksel inançları olan Şamanizm’e bağlıyken bir kısmı Ortodoks’tur. 1904 yılında, Rus yayılmacılığına tepki olarak Ak Ceng veya Burhanizm denilen bir dinsel hareket de gelişmiştir. Altay halkı için Tibet Budizmi ve Şamanizm önemli inançlardır.”7


Araya girip başka kaynaktan da bilgiler vereyim.

“Nesturi Hristiyanlığı ile Altay Türkleri 9. yüzyılda tanışmışlardır. 17. yüzyıldan itibaren, bilhassa 18. yüzyılda misyonerlerin çabalarıyla Sibirya halkları arasında Hristiyanlık hızla yayılmaya başlamıştır. 1834 yılında, Altay Dini Misyonu kurulmuştur. Altayların bir kısmı, Hristiyanlığı kabul etmiştir. 16.yüzyıldan itibaren Batı Sibirya Türkleri arasında İslamiyet baş göstermiştir. 1916 yılında, Altay’da Müslümanların sayısı 8.000’e ulaşmıştır. Böylece, Altay halkları üç büyük dinden etkilenmiş, tabii ki bu durum, insanların dünya görüşlerinde de kendisini göstermiştir. 

Nikolay Rerih* hareketinin taraftarları için, Altay bölgesi çok büyük bir önem taşımaktadır. Onlara göre Şambala, yani dünyevilik ile şuurun en yüksek seviyeye ulaşmış bir halinin birleşmesi hadisesinin gerçekleştiği yer, Altay’da bulunmaktadır. 

Rerih 1926 senesinde Altay’ı ziyaret etmiştir. Bu zamandan itibaren onun taraftarları, her sene Altay Dağları’na giderek bir nevi hac görevini yerine getirmeyi adet edinmişlerdir.”2


Burhanizm Altaylar’da yeniden canlanıyor

Türkler Buda’ya Burhan adını vermişlerdi. 

“… 20. yüzyıl başında, Altaylar’ın geleneksel inançlarını ve Budizm’in unsurlarını içeren milli Altay dini hasıl olmuş ve tarihi etnografya ilminde Burhanizm olarak adlandırılmıştır. Ne yazık ki, bugüne kadar Burhanizm üzerinde ilmi tahliller yapılmamıştır. Çünkü, bu meselenin tarafsız olarak incelenmesini önlemek amacıyla, birtakım elverişsiz şartlar yaratılmıştır. Burhanizm taraftarları, hem Çarlık döneminde hem de Sovyet döneminde baskılara maruz kalmışlardır. 

1991 ilkbaharında Altay Cumhuriyeti’nde, Burhanizm’i canlandırmayı amaçlayan Ak-Burkan adında bir dini dernek kuruldu.”2

 

Altaylılar tanrı adlarını halen koruyor mu? 

Eski Türk boylarının tümünde Gök tanrı inancı veya Şamanizm var. Tengri, Tanğra gibi sözcüklerle bildiğimiz tanrı düşüncesi Altaylar’da da vardı. 

“Altaylılar eski Türk yazıtlarında geçen Tanrı adlarını bile saklamışlardır. Tenri, Yer-su, Umay. Altaylar bunların vazifelerini de aynen eski Türkler gibi tasavvur etmişler (örneğin Umay’ı çocukları koruyan tanrıça olarak görmüşlerdir). 

Hunlardan itibaren gelen yazılı kaynaklara göre, eski Türklerde gelenek olan göğe tapma törenleri Sayan-Altay bölgesindeki bazı halklarda bugünlere dek görülmüştür. Bugünkü Altay ve Tuvaların dedeleri dağlara at, öküz, koyun bağışlarmış. Bu tür törenlerin gerçekleştirildiği dağlar ıdık olarak adlandırılmıştır. Eski Türk yazıtlarında da kutsal dağlar aynı adla geçer. 

Eski Türklerde kötü ruhların dikkatini çekmemek amacıyla, insanın kendi adını söylememesini gerektiren bir inanç vardı. Aynı inanç Altaylarda ve Tuvalarda da mevcuttur. 

Göktürk Kağanlığı’nın askeri-siyasi çekirdeğini oluşturan, hegemonyasını ve göçebe konaklarını Altay, Tuva ve Moğolistan’a (yani Altayların etnik köken belgesine) yaymış olan Tukyu boylarının Altayların cetleri ile karışmış ve onların etnik bünyesini etkilemiş olması şüphesizdir. Böylece etnik isimlerin, etnografik malzemelerin vb. tarihi kaynakların incelenmesi neticesinde Tukyu boylarının Altayların etnik kökenine katkısını ispatlanmış kabul ediyoruz.”6

 

Mutlak fakirlik bu olsa gerek

Altaylar’a ünlü Türkolog Radloff’un Sibirya’dan adlı yapıtından biraz hüzünlü bir anı ile veda edelim. 1860 gibi yakın bir zamanda bırakın Avrupa’yla kıyaslamayı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki insanların yaşam düzeyini hatırlasanız bile olur, yazarın aktardıkları inanılmaz bir fakirliğe tanıklık ettiğini gösteriyor. Radloff Sibirya’yı gezerken Türklerin yurt adını verdiği ağaç kabuklarından yapılmış bir çadırda karşılaştığı manzarayı şöyle anlatır:

“(21 Mayıs) Yurtta kaldığımız gece pek hoş olmadı. Ateş yandığı müddetçe ‘yurt’un içerisi, etrafımızı göremeyecek şekilde dumanla dolmuştu, fakat ateş söndükten sonra da  şiddetli bir soğuk bastırdı. 

Üzerimdeki keçe örtüye rağmen bütün vücudumla titreyerek uzun müddet uyuyamadım, bundan başka is ve dumandan başım ağrıyor ve yattığımız zeminin sertliği de buna ekleniyordu. 

Aşyaktu’ya bir gezinti yaparak, ağaç kabuklarından yapılmış birçok yurtla kurban yerlerini (uzun değnekler üzerine gerilmiş at postları) gördük. Birçok ‘yurt’u ziyaret ettik, her tarafta korkunç bir fakirlik hüküm sürüyordu; bir yurtta, ancak 10-12 yaşlarında iki erkek çocuğu tarafından bakılmakta olan yaşlı bir adama rastladım. 

O hemen hemen çıplak bir vaziyette bir ot yığını üzerine yatmış ve kürkü olmadığı için de üzerine ot derisi örtünmüştü. Onun bütün mülkü, bütün aileyi beslemesi lazım gelen tek inekten ibaretti.”8

Herkese keyifli günler.

 

Manşet fotoğrafı: rbth.com

KAYNAKLAR

*Rus ressam, yazar, arkeolog, teosofist, filozof ve halk figürüydü. Gençliğinde, Rus toplumunda maneviyata odaklanan bir hareket olan Rus Sembolizminden etkilendi. Hipnoz ve diğer ruhsal uygulamalarla ilgilendi ve resimlerinin hipnotik anlatıma sahip olduğu söyleniyor. https://en.wikipedia.org/wiki/Nicholas_Roerich

1-https://tr.wikipedia.org/wiki/Altay_Cumhuriyeti

2-Y. A. Pustogaçev, Altay ve Altaylılar, Sibirya Araştırmaları

3-Y. A. Putogaçev, Altay ve Sibirya Türk Halklarının Etnik Kökeni, Sibirya Araştırmaları 

4-Emine Gürsoy-Naskali, Sibirya Türkleri ve Tütün Alışkanlığı, Sibirya Araştırmaları

5-Grigori Samayev, Altaylarda Takvim, Sibirya Araştırmaları

6-Y. A. Pustogaçev, Altay ve Sibirya Türk Halklarının Etnik Kökeni

7-https://tr.wikipedia.org/wiki/Altaylar

8-W. Radloff, Sibirya’dan 1. Cilt, S. 43.

20 Ekim 2024 Pazar

Hakasya

 


Metin Gülbay

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Hakasya Rusya Federasyonu’na bağlı, Türkçe konuşulan özerk bir cumhuriyet. Bu yazıda Hakasları anlatacağım ama eski Hakasları. 

Bunun için de 19. yüzyılın bu konudaki en ünlü tarihçisine başvuracağım. Wilhelm Radloff Alman asıllı Rus doğu bilimleri ve Türkoloji uzmanıdır. 1837 ile 1918 arasında yaşamıştır. 81 yıllık yaşamının altmış yılını bu konuya ayırmıştır. Türkolog Johan Vandewalle’nin aktardığına göre başta tüm Türk dilleri olmak üzere

Almanca, Rusça, Fransızca, Latince, Yunanca, İbranice. Farsça, Arapça, Mançuca, Çince ve Moğolca bilmekteydi.

Radloff’un anlattıklarına geçmeden önce kısa künye bilgileri vereyim. Nüfusu bugün 532 bin olan Hakasya 61.569 kilometrekare yüzölçümüne sahip. Başkentinin adı Abakan. 2010 rakamlarına göre Hakaslar toplam nüfus içinde yüzde 12,1’lik orana sahip. Ruslar yüzde 81,7, Almanlar yüzde 1,1, Ukraynalılar yüzde 1, diğer milletler toplam yüzde 4’lük oranla Hakasya nüfusunu oluşturuyor. Görüldüğü gibi Hakaslar kendi ülkelerinde azınlık durumundalar.* Ruslar hiçbir özerk cumhuriyette o cumhuriyetin gerçek sahiplerinin çoğunluk olmasına izin vermedi. Bunu sosyalizm adına yaptılar. Türkiyeli solcular da SSCB döneminde buna hiç ses çıkarmadı. Bizim bazı solcular aslında milliyetçidir, bakmayın kendilerine komünist dediklerine.

Her neyse biz Radloff’a kulak verelim isterseniz.

“… tarihlerini en yeni zamanlara kadar takip edebildiğimiz için bizi en çok ilgilendirmesi icap eden diğer bir halktan bahsedeceğim; bunlar, Kuzey Uygur Devleti’ni yıkan Hakaslardır… 

… (yaşadıkları, M.G) Yer yazın bataklık olur, kışın derin karla örtülür. İnsanları uzun boylu, kızıl saçlı, taze yüzlü ve mavi gözlüdür. Hakaslar, kara saçı kötü işaret sayar. Kara gözlülere Lilirlerin ardılları derler…

… Ritter bütün bu halkları kuzeye dağılmış İndocermen olarak mütālaa etmek ve bu iddiasını da Türk Moğol ve bilhassa Tungar dillerinde çok miktarda görülen dilleri hakkındaki bu iddiayı doğrudan doğruya reddetmeliyim. Burada az miktarda rastlanılan İndocermen köklerinin hemen hemen hepsini de, yeni veya İrancadan alınmış olarak ispat etmek mümkündür. Çünkü bu diller Turan’da milattan önce oldukça kuzeye kadar yayılmıştır…” 1 

Sanırım siz de şaşırdınız, ilk okuduğumda ben de çok şaşırmıştım, nasıl olur da kızıl saçlı mavi gözlü Türk olurdu? Sonra yıllar içinde dünyada ırk diye bir şeyin olmadığını, milletlerin çeşitli boyların birleşmesiyle oluştuğunu öğrendim. Aslında millet de yoktu tabii, aynı dili konuşan insanlar vardı ve bunların tümünün aynı boydan olması şart değildi. Tıpkı Türkçe konuştuğu halde farklı fiziksel görünüme sahip insanların olması gibi.

Hakas hiyerarşisinin başında kimler vardı?

Hakasların yönetimi nasıldı acaba? Bir tane astığı astık kestiği kestik kağan mı vardı başlarında, yani tek adam rejimiyle mi yönetiliyorlardı? Türk boylarında buna hiç rastlamadım. En sert, en acımasız bilinen kağanın veya haydi Hiong-nuları da hesaba katalım şanyünün bile akıl danıştığı birileri vardı resmi olarak.

“Memurlar altı sınıfa ayrılır. Nazırlar, başkomutan, başidareci, idareciler, reisler ve daganlar. Nazırlar altı, başkomutanlar üç, başidareciler on beş tanedir. Reis ve daganların memuriyet sınıf derecesi yoktur.”2

 “Hükümdarına Aşo denirdi”

“Savaşta yay, ok ve bayrak kullanırlar. Süvariler el ve ayaklarını ağaçtan küçük kalkanlarla örterler, kendilerini ok ve kılıca karşı korumak için, omuzlarına da küçük ve yuvarlak kalkanlar takarlar. 

Hükümdarlarının adı Aşo’dur. Evinin önünde bir bayrak bulunur. Başka kimseler kendilerini soylarına göre adlandırırlar. Samur ve vaşak kürkü zenginlerin elbisesini teşkil eder. Aşo kışın bir samur şapka, fakat yazın altın kenarlı, mahrut uçlu ve alt kısmı kıvrılmış bir şapka kullanır. 

Kuşaklarında bir bileği taşı bulundurmayı  severler. Fakirler koyun derisinden elbise giyer, fakat şapka kullanmazlar. Kadınlar yünden veya Çin’den getirttikleri ipekten elbise giyer. 

Aşo Kara Dağlar civarında oturur, ikametgâhı şarampol kazıklarıyla çevrilmiştir. Onun evi keçe ile örtülü bir çadır olup medici tesmiye edilir (adlandırılır, M.G.). Memurlar küçük çadırlarda oturur. 

Ordu bütün kabilelerden kuvvet toplamakla meydana getirilir. Yasak, samur ve sincap kürkü ile ödenir… (yasak vergi demektir, M.G.)

Hakaslar et ve kısrak sütüyle geçinir. Aşo hamur işleri yer. Musiki aleti olarak davul, flüt ve malum olmayan iki alet daha kullanırlar. Tiyatrolarda terbiye edilmiş deve ve aslanlar gösterilir, at üzerinde voltijlerle ip cambazları da meydana çıkar.”3

Hakas erkeği küpe takar, kadınlar erkeklerden çoktur

Küpe ve yüzüğün kadınlara mal edilmesi ne zaman gerçekleşti hiç araştırmadım ama sanırım tüm kültürlerde böyle bir şey var. 

“… Erkekler kadınlardan daha azdır. Erkekler kulaklarına küpe takar, mağrur ve inatçıdırlar. Cesur kimseler kollarına dövme yapar, kadınlar ise evlendikten sonra boyunlarına dövme yapar. 

Her iki cins bir arada yaşadığı için iffetsizlik çok olur. (Radloff’un burada neyi kastettiğini anlamış değilim, M.G.)  

İlk ayın adı Mao-şi-ay’dır. (Türkçe: mus-ay, buz ay). Yılları on iki işarete göre hesap ederler. Mesela İn yılına ait işaretin adı pars yılıdır. İklim sert olduğundan, kışın nehirler yarı yarıya donar. Darı, arpa, buğday ve Himalaya buğdayı ekerler. Unu el değirmenlerinde öğütürler. Ekini üçüncü ayda eker, dokuzuncu ayda biçerler. Lapayı mayalamak suretiyle rakı yaparlar. Burada meyve ve sebze bulunmaz. (Bu tasvir gösteriyor ki, kısmen göçebe olarak zikredilen Hakaslar, hakikaten bütün diğer komşu Türklere nazaran daha yüksek bir medeni seviyede bulunuyorlardı, şüphesiz onlar bu medeniyeti kuzeyde değil de, eskiden bulunmuş oldukları Tiyanşan’ın güneyinde elde etmiş ve oradan kuzeye göç etmişlerdir.) 

Atları yüksek yapılı ve kuvvetlidir; birbirleriyle kavga etmeyi seven atlar iyi sayılır. Onlar deve ve koyundan daha fazla olarak inek de beslerler. Zenginlerin binlerce baş hayvanı olur. 

Yabani hayvanlardan meral (dişi geyik, M.G.), karaca, sığın ve karakuyruk (bir nevi dağ keçisi, M.G) avlarlar; bu sonuncusu misk keçisine benzerse de, büyük ve kara kuyruğu vardır. Balıklardan bir cinsi vardır ki, yedi fut (bir fut-0.304 metre M.G.) uzunluğunda olur, bunlar düz ve kılçıksızdır, ağzı burnunun altındadır (mersin balığı).

Kuşlardan yabani kaz, ördek ve aladoğan bulunur. Ağaçlardan lâdin, kayın, kızıl ağaç, söğüt ve birçokları ok atmakla ucuna yetişilemeyecek derecede yüksek köknar vardır. Altın, demir ve kalay mevcuttur.”4

Hakasçada ay isimleri nelerdir?

“Hakaslar bugün aşağıda verilen ay isimlerinin yerine daha çok Rusçadan geçen ay isimlerini kullanmaktadır. 

Ocak = a) çil ayı (Sagay, Beltir)=rüzgar ayı, b) kürgen ayı 

Şubat = a) azıg ayı (Sagay, Beltir)=ayı avlama ayı, b) pözig ayı (Kaça)=ürün ayı 

Mart = a) ulug körik ayı (Sagay)=büyük körük ayı, b) pastagı körik ayı (Sagay)=ilk körük ayı, c) körik ayı (Beltir)=körük ayı, d) haan ayı (Kaça) 

Nisan = a) kiçig körik ayı (Sagay, Beltir)=küçük körük ayı, b) son körik ayı (Sagay)=ikinci körük ayı, c) hoshar ayı (Kaça) 

Mayıs = a) hıra tartçan ay (Sagay, Beltir)=tarlayı sürme ayı, b) tarlag ayı (Sagay)=sürme ayı, c) siliker ayı (Kaça) 

Haziran = a) paar ayı (Sagay)=nadasa bırakma ayı, b) handıh ayı (Sagay)=çiçek toplama ayı, c) tos ayı (Beltir)=ak ağacın kabuklarını sıyırma ayı, d) çulug ayı (Kaça) 

Temmuz = a) ot ayı (Sagay) ot toplama ayı, b) tos ayı (Beltir, Sagay)=ak ağacın kabuklarını sıyırma ayı, c) hara çulug ay (Kaça) 

Ağustos = a) ot ayı (Kaça, Sagay)=ot toplama ayı, b) hıra kisçen ay (Beltir)=hasat ayı, c) orgah ayı (Sagay)=orak ayı, 

Eylül = a) hıra kisçen ay (Sagay)=hasat ayı, b) ürtün ayı (Beltir)=hasat ayı, c) ürtün alçan ay (Sagay) hasat ayı, d) pözig ayı (Kaça) ürün ayı 

Ekim = a) çarıs ayı (Sagay, Beltir) at koşturma ayı, b) kiçig sooh ayı (Kaça) ılık ay, 

Kasım = a) kiçig hırlas ayı (Sagay, Beltir)=ılık ay, b) ulug sooh ayı (Kaça)=çok soğuk ay 

Aralık = a) ulug hırlas ayı (Sagay, Beltir)=çok soğuk ay, balay ayı (Kaça)”5 

 

Cenaze törenlerinde yüzlerini kesmezler

“Ruhlara kurbanlarını boş sahalarda icra ederler. Kurban için muayyen zamanları yoktur. Şamanlarına kan derler (kam, M.G.). Kalın (vergi M.G.) olarak koyun ve at verirler. Zenginlerin yüz hatta bin baş verdiği olur. Defin esnasında yüzlerini kesmeyip cesedi üç kat sararak ağlarlar, sonra ateşte yakarak kemiklerini bir yıl geçince gömerler. Daha sonra muayyen bir zamanda matem merasimi tertip ederler.”6

Çıl Pazı (Yılbaşı) ne zaman kutlanır?

İslamcıların ve milliyetçilerin ısrarla söyledikleri “Türkler yılbaşı kutlamaz” söylemi koca bir yalandan ibarettir. Türkler yılbaşı kutlardı hem de 21 Mart’ta. Türkler yılbaşına kendi dillerine göre ad verirdi. Hakaslar Çıl Pazı Bayramı diyordu yılbaşına yani “yıl başı bayramı”. Çünkü o gün günle gece eşitlenir ve daha da önemlisi doğa uyanmaya başlardı. Kış biter bahar yani “çasxı” başlardı.

“… Hakaslarda Çıl Pazı olarak bilinen ülükün (ulu gün), diğer Türk halklarında olduğu gibi her şeyden önce atalarının başlatmış olduğu ve onların devam ettirmekte oldukları öz tarihleri ve geleneksel uğraş alanları olan tarımcılık ve hayvancılık ile bağlantılıdır…

Bu mevsimin kökleri yüzyılların derinliğinden gelmektedir. Üstelik bu bayram konusunda eski Çin’in Tan dönemi kronolojik kayıtlarında da Türklerin baharın gelmesiyle devletin resmi bayramı olarak kutlamakta olduğu gösterilmektedir.”7

Temizlik yapılırken minik bir çöp eşikte saklanırdı

“… Yeni Yıl Başının yeni giysiler ile karşılanması gerekiyordu. Oysa aynı zamanda, Arınma denen bir ritüel (tayığ) Çıl Pazı’nın gelmesi ile daha yeni başlamakta olup yeni bir ay evresi boyunca sürmekte idi, ancak bu tarihten itibaren evin hem içi hem de evin dışındaki kardan yeni yeni kurtulmaya başlayan toprağın üzerindeki kirliliklerin esaslı bir şekilde temizlenmesi başlardı. 

Ancak bununla birlikte, evin içinde esaslı bir temizlik harekâtının yapılmasının sonunda mutlaka küçücük bir kir ya da çöp eşiğin -Hakaslarda eşiğe ve orada bulunan ruhlara saygı gösterilir ki eşik kültüne saygı müessesesi Anadolu Türklerinde de devam ettirilmektedir- altında saklanarak muhafaza edilirdi. Bunun nedeni evin temizliğini yaparken, evin içinde bulunan ülüs’ü (yani mutluluk ve şansı) dışarı süpürerek yok olup gitmesini önlemekti, büyük bir ihtimal ile.”8

İçki neden yasaktır? 

“Günümüzde de güncelliğini hiç yitirmeyen ve hatta tam tersine oldukça artırmış bulunan içki konusuna ilişkin olarak da Çıl Pazı bayramının kutlanması zamanından itibaren içki yasağı konulmaktadır. Çünkü içki ile insanın içine şeytanın (ayna) ve de Mooncıx xat ile Atıncax xat’ın (bağ düğmesi ruhu ile intihar ruhu) girdiğine inanılmaktadır.”9

Ateşin üzerinden atlanmaz

Ateş Hakaslar için deyim yerindeyse kutsaldı. Bu yüzden bazı milletlerdeki 21 Mart’ta ateşin üzerinden atlanması gibi ritüellere Hakaslar’da rastlanmaz tam tersine ona saygı gösterilir.

“Baharın bu en önemli gününde eski, yeni tüm düşmanlar barışır, bütün eski dargınlıklar ve kırılmalar kara çalamalar somut bir düğme şeklinin içine konularak insan dünyasındaki küçük Güneş parçası olan od’a (ateşe) temizlenerek yok edilmek üzere atılır. 

Ateşin bu denli önemli sıfatları ihtiva etmesinden dolayı Hakaslarda ateşin üzerinden hiçbir şekilde atlanmaz, ateş daha doğrusu ateş iyesi (Ot eezi) bunun yerine saygı ile beslenir ve ondan evin ve hanenin devam etmesi, koruması dualar, yemekler eşliğinde istenir. 

Kısaca, üzerinden atlanmaz, olsa olsa altından geçilebilir. Bu inançların çerçevesinde Hakasların doğrudan ataları olan eski Kırgız Türkleri, ölenlerin vücutlarını kutsal ateşe teslim ederdi. Böylece insan vücudu ateşin arındırma gücünden geçtikten sonra kül haline geldiğinde ve bu kül büyük bozkıra çıkarak toprağa serpildiğinde yeniden doğa ile gübre (yani, olumlu katkı) olarak bütünleşmekteydi ve daha sonra o yerde yeniden bitkiler çıkardı. Bu geleneğin altında pratik mantık da bulunabilir. Örneğin bu yöntem ile bulaşıcı hastalıkların yayılması büyük bir olasılıkla önlenmekte idi denilebilir.”10

Herkese keyifli günler.

 

KAYNAKLAR

* Wikipedia

1-W.Radloff, Sibirya’dan 1.Cilt, S.129-130

2-aynı yapıt s.131.

3-aynı yapıt s.131.

4 aynı yapıt s.131.

5-Meral Gölgeci, Sibirya Şivelerinde Aylar, Sibirya Araştırmaları

6-Radloff, s. 131.

7-Timur Bulat Davletov, Hakas Türklerinde Çıl Pazı (Yılbaşı) Bayramı, Türk Dünyası dergisi, sayı 21, Yıl 9.

8-aynı yapıt.

9-aynı yapıt

10-aynı yapıt

11 Ekim 2024 Cuma

Başkentlerinin adı Kızıl…


Metin Gülbay

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

  

Rusya Federasyonu içinde, Moğolistan’ın kuzeyinde yaşayan Türkçe konuşan bir halk var, adını ilk kez duyuyor olabilirsiniz: Tuvalar, ülkelerinin adı da Tuva ya da Tıva Cumhuriyeti, tabii tam bağımsız değil özerk bir cumhuriyet. 

Dilleri Sibirya grubuna ait Tuvaca, toplam nüfusları ise 2015 istatistiğine göre 314 bine yakın.1 

Ülkelerindeki genel nüfusa oranları yüzde 64,29. Ruslar 98.831 kişiyle (yüzde 32,03) ikinci sırada bulunuyor.*

Ülkenin yüzölçümü 170 bin 500 kilometrekare. Başkent Moskova’ya tam 4668 km. uzaktalar. En önemli kentleri başkent Kızıl, Aktoprak, Şagaan Arık, Çeder. Moğolca kökenli “tsagan” sözcüğü Tuvacada Türkçeleşerek, beyaz, ak anlamıyla arag, “ark, kanal” olarak kullanılmakta; Tuvalar kente Şagaan Arıg derken Ruslar Şagonar olarak adlandırır. 

Tuvalara bazı dönemlerde Soyon, Sayan, Soyot, Uranhay adları verilmiş. Bazı Tuvaların Kırgız boyundan bazılarının da Uygur boyundan olduğu biliniyor. Üst kimlik olarak Tuva adı benimsenmiş durumda.

Tuva ülkesinin iklimi çok sert karasal iklim. Ocak ayı ortalaması, eksi 25 ile eksi 35 derece arasında. Temmuz ayı ortalaması ise 17 ile 20 derece arasında seyrediyor. Ülkenin yarısı ormanlarla kaplı.* Ne güzel değil mi her yer yemyeşil demek ki.

Tuva’nın başkenti önce Kızıl Hoto, ondan da önce Hem Beldiri adını taşıyordu.* Evet başkentlerine Kızıl adını vermiş Tuvalar. Kırmızı Arapça kökenli bir sözcük ama kızıl öz be öz Türkçe. Tabii komünist anlamına falan da gelmiyor. Bu renge Türkler kızıl diyor, beyaza ak, siyaha kara dedikleri gibi.

Tuvalarda din ve adlar

“Tuvalar kız ve erkek çocuklara genel olarak Türkçe adlar veriyor. Fakat Türkçe adların dışında en çok Tibetçe adlar göze çarpmakta çünkü Tibet Budizmine inanıyorlar. Bazı yaşlardaki çocuklarda ise Rus adları görülüyor, Sovyetlerin egemen etnik grubu Rusların Rusça adları yaygınlaştırma, güzel gösterme çalışmalarının bir sonucu bu…

Tuvalar, İslam Öncesi Türk inancı olan Gök Tanrı veya Şamanizm inancı ile birlikte Moğolistan’ın etkisinde kalarak Lamaizm (Tibet Budizmi) dinini bir arada yaşıyor.”

Kız ve erkek çocuk adları

Tuvaların çocuklarına verdikleri adlardan birkaç örnek verelim: Ayas (Türkçe erkek adı), Mergen (mahir, akıllı demek, erkek adı), Şolban (yıldız demek, erkek adı), Sayan (Erkek adı), Aldınay (Altın ay demek, kız adı), Çinçi (boncuk demek, kız adı), Çoygana (iğne yapraklı bir tür ağaç demek, kız adı), Çoduraa (kara yemişenli bir tür ağaç demek, kız adı), Sayzana (bir tür çocuk oyunu anlamına geliyor, kız adı), Baylak (bereket,zenginlik demek, erkek ve kız adı), Belek (Tanrıdan kutsal hediye demek, kız ve erkek adı)”.2

ODTÜ’de 23 Ocak 2000 günü yapılan dizi söyleşide Ankara Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sema Barutcu Özönder Tuva dili konusundaki soruyu yanıtlarken şunları söylüyor:

“Tuva Türkçesi genel Türk dili alanının kuzeydoğusunda konuşulan bir Türk lehçesi. Dil özellikleri itibarıyla Türk dilinin tasnifi denemelerinde Tuva Türkçesi güneydoğu Sibirya Türkçeleriyle beraber değerlendiriliyor. Yakın komşu Altay Türklerinin dili ile yakın komşu Hakas Türklerinin dili ile daha kuzeyde Saha Türklerinin dili ile irtibatlandırılarak bir Türk lehçe grubunu oluşturuyor. Bugün Tuva Türklerinin Türkiye Türklerine oranla  sayıları az olmakla beraber, Tuva Türklerinin yaşadıkları kültür, hayat tarzları, düşünce dünyaları, dilleri, edebiyatları bakımından Türklük bilimi araştırmalarında son derece önemli bir yeri var. Çünkü hem Tuva Türkleri hem de onların konuştuğu dil Türk dilinin, kültürünün araştırmalarında pek çok bakımlardan bize kaynaklık edebilecek özellikleri veriyor. Mesela, Tuva Türkçesi dil özellikleri itibarıyla en eski Türkçe’nin dil özelliklerini en iyi koruyan Türk lehçelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor” diyor.

Özönder “dil özelliklerini bu kadar iyi koruyabilmelerinin nedeni ne” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

“Belki kapalı bir toplum hayatını çok daha iyi sürdürmüş olmalarından kaynaklanıyor. İslami muhit içindeki Türklerin hemen hepsi kelime içindeki ve sonundaki eski Türkçenin /d/ lerini /y/ yaparken —tüm dillerde olduğu gibi doğal olarak tüm Türk lehçeleri de dil değişimi süreci yaşamaktadırlar— Tuvalar Türkçenin en eski haliyle bizim /y/ olarak verdiğimiz sesleri /d/ olarak vermekteler. Biz ‘ayak’ diyoruz, onlar hâlâ ‘adak’ diyorlar. Biz büyük diyoruz, onlar hâlâ eski ‘bedük’ şekline yakın bir şekli konuşuyorlar. Ama başka değişmeler olmamış mı? Elbette olmuş. Biz kelime başlarındaki eski Türkçe‘nin /y/lerini söylerken, Tuvalar onu /ç/ yapmışlar. Biz ‘yol’ diyoruz, onlar ‘çol’ diyorlar. Daha yukarıda Sahalar ‘sol’ diyorlar. Ama arkaik bakımdan, Türk dilinin eskicil özelliklerini koruma bakımından, Tuva Türklerinin dili dil tarihi araştırmaları bakımından önemli.”

Aynı söyleşiye katılan Tuva Cumhuriyeti’nden dil bilimci Margarita Kungaa Bazıroolovna Özönder’in bir sorusunu yanıtlarken aradaki farkı ortaya çıkarıyor. Özönder ve Kungaa’nın söyledikleri Türkçenin binyıllar içinde nasıl değişim geçirdiğini ve Türkçe konuşan bazı halkların diğerlerini niçin anlayamadığını özetliyor sanki.

Özönder soruyor: 

“Margarita Hanım iki yıldır bizim bölümümüzde bulunuyor. Geldiğinde hiç ama hiç Türkiye Türkçesi bilmiyordu. Çok küçük, çok tatlı bir oğlu da var. O da hiç Türkiye Türkçesini bilmiyordu. Şunu öğrenmek istiyorum, Tuva Türkleri ve Tuva Türkçesi Türkiye coğrafyasından bu kadar uzakta. Geldiğinizde Türkiye Türkçesi ortamına nasıl uyum sağladınız? Türkiye Türkçesini öğrenmekte ve hayata geçirmekte Tuva Türkçesi bilgilerinizin de yararı oldu mu? Öğrencilerinizin Tuva Türkçesini öğrenirken ana dillerini basamak olarak kullandıklarını fark ettiniz mi? Sizin ana dili Tuvaca olmayanlara da Tuvaca  öğretme konusunda uzman olduğunuzu biliyoruz.

Kungaa yanıtlıyor:

“Pek kolay oldu diyemem. Ne kadar yakın olursa olsunlar çağlar boyunca farklılaşmış iki dildir. Özellikle leksika bakımından zorluk çektim diyebilirim. Çünkü Türkiye Türkçesine Arapçadan, Farsçadan geçmiş çok kelime vardır. Onları ezberlemek benim için zor oldu.

Moderatör biraz daha ayrıntı soruyor:

– Yani yeni kelimelerle karşılaştınız. Peki gündelik hayatı sürdürmek için gerekli olan Türkçeyi öğrenmekte hiç zorluk çektiniz mi? Gündelik hayatta Arapça kelimelere pek ihtiyaç duyulmaz.

Margarita Kungaa: Öyle basit şeyleri hemen hallettim. Ama kitap okumak, metin okumak bana biraz zor geldi. 

– Ne kadar zamanda Türkiye Türkçesini rahatça kullanabilecek hale geldiniz?

M.K.: Şimdi bile Türkiye Türkçesini iyi derecede bildiğimi söyleyemem. Çünkü benim istediğim gibi olmuyor. Ben daha güzel konuşmak ve anlamak amacındayım...

– Oğlunuz da zorlandı mı?

M.K.: Oğlum hiç zorlanmadı. Oğlum geldiğimiz sene kreşe gitmişti. Orada 2-3 hafta içerisinde konuşmaya başladı. Çocuklar kolay anlaştığı için herhalde. Şimdi birçok kelimeyi ben onlardan öğreniyorum.”

Tuva mutfağı nelerden oluşuyor?

Peki Tuvalar he yer ne içer, nasıl yaşar?

“Tuva yemek kültürünün yaylak-kışlak türünde yaşayan Türk yemek kültürünü içerdiği görülür. Yaylacılık ve göçebe kültür, yemek kültürünü etkilemiştir. Bu yüzden et ve süt ürünleri yönünden boldur. Komşuları olan Türk toplulukları ve Moğol toplulukları ile benzer bir yemek kültürü vardır. İçeceklerden sütlü çay, kımız, hoytpak (fermente süt türü). Süt ürünlerinden bıştak (peynir türü), kurut (kurutulmuş peynir türü), tarak (koyu sıvı şekilde), aarjı (kurutulmuş peynir türü). Et yemeklerinden sogaja, kara mün, uja (koyunun but etinden yapılır), tırtkan (doğranmış etten), çereme, ijin-hırın, huujuur, boova ve boorzak, buuza, mançı (Kayseri mantısına göre çok büyük bir mantı türü, yumruk/sumsa mantı), dalgan (arpanın kavrulmuş unu). Baharatlardan kulça ve koynut.”2

Fakirleri kuş derisinden yapılmış elbise giyer

Ünlü Rus Türkolog Wilhelm Radloff (Radlov) “Sibirya’dan” adlı yapıtının birinci cildinde 1860-70 arasını kapsamak kaydıyla Tuvalarla ilgili şu bilgileri verir:

“Kuzeyde küçük göle, güneyde Uygurlara ve batıda Hakas(ya)’a kadar uzanan bölgede otururlar. Bunlar üç oymağa ayrılır ve her biri kabilenin en yaşlısı tarafından idare edilir; ottan yapılmış kulübelerde yaşarlar, ne hayvan beslemek ve ne de ekincilikle meşgul olmazlar; türlü kökler toplayarak bundan lapa hazırlarlar, balıkçılık yapar, kuş ve yabani hayvan avlayarak bunlarla beslenirler.

Samur ve geyik derisinden yapılmış kürkler giyerler, fakirleri ise kuş derisinden yapılmış elbise giyer. Düğünde zenginler at, fakirler ise geyik derisi veya kökler verir. Ölülerini tabuta koyarak dağ veya ağaç üzerine yerleştirirler.

Defin esnasında Tu-kiuler gibi ağlarlar. Fakat ceza veya ceza akçesi bilmezler. Yakalanan hırsız, çalınan eşyayı on misli fiyatıyla ödemeye mecburdur.”3

Ölüler doğaya bırakılıyor dikkat ettiyseniz. Bu bazı diğer kültürlerde de var.

Tuva mı Tıva mı?

Tuvalar kendilerine Tuva mı diyor? Bunun da bir geçmişi var. Onlara Tuva diyen biziz, onlar belki de kendilerine hiç böyle demedi.

“Tuva kelimesi günümüzde Tuva’da Tıva şeklinde yazılmakta ve söylenmektedir. Eski devirlerde de Tuva, Toba, Tuba gibi adların Türk dilinin küçük ünlü uyumundan dolayı halk ağzında Tıva olması gerekmektedir. Zaten günümüz Tuva Türkleri kendilerine bu ses uyumundan dolayı Tıva derler. Orijinal şeklinin Toba olduğu düşünülmektedir. Toba, toplum anlamına geldiği sanılır. Yenisey akarsuyunun eski adının Toba olduğu ve Toba akarsuyu çevresindeki Türk yerleşimcilere Toba dendiği söylentisi bulunmaktadır.”4

Tuva veya Tobalar Çin’i de yönetti

Tuvaların tarihlerinde Çin’e hükmetmek gibi bir an da var. Tabii bir hanedan olarak Çin’i yönetmişler. Her zaman yinelediğim bir şeydir: Türklerin neredeyse hiçbir boyu saf olarak bulunmaz. Her boy içinde diğer boylardan insanları da barındırır, yüzyıllardan beri bu böyledir.

“Güney Sibirya’daki Türk toplulukları içerisindeki ‘Tuo-ba’ veya ‘Tuo-ba Shi’ diye bilinen kut almış Türk kağan hanedanı Çin’e egemen olduğunda Çin’e Tabgaç denilmiştir. Tuo-ba Türkleri içinde Hun,  Dingling, Kırgız, Jujuan, Wuhuan ve doğu Siyanpileri gibi 31 topluluk bulunuyordu.5 Tuo-ba’lar Kuzey Wei Hanedanlığını (M.S 386 – 534) kurarak Çin’i aşağı yukarı 150 yıl hakimiyeti altında tutmuştur.“4

Tuvaca ay isimleri nelerdir?

Tuvaca ile bizim kullandığımız Türkçe arasında çok fark var, eğer hangi harfler bizim Türkçe’de hangi harfe evrilmiş bilmezsek bu dili anlamak imkansız. Ancak duyduğumuzda kesinlikle anlayacağımız örnekler var. Ay adları örneğin, Tuva veya Tıvalar ayları sıraya koyup rakamla söylüyormuş:

“Ocak = bir ay 

Şubat = iyi ay (iki ay)

Mart = üş ay 

Nisan = dört ay 

Mayıs = beş ay 

Haziran = çeti ay 

Temmuz = aldı ay 

Ağustos = ses ay 

Eylül = tos ay 

Ekim = on ay 

Kasım = on bir ay 

Aralık =  on iyi ay”6

Ankara ile Tuva arası 4869 kilometre. Bizden bu kadar uzakta bulunmasına rağmen Tuvaları unutmayalım, biz bir anlamda onların da akrabalarıyız tıpkı Sahaların da akrabaları olduğumuz gibi…

Herkese keyifli günler…


Manşet fotoğrafı: culture.ru


KAYNAKLAR
 

* Sibirya’daki Halkların Demografik ve Ekonomik Potansiyelleri, Nadir Devlet, Sibirya Araştırmaları, Simurg, 1997, s.43.

1-Wikipedia

2-Wikipedia

3. W.Radloff, Sibirya’dan 1. Cilt, S. 127

4–Wikipedia

5-Enver Baytur, Heyrinisa Sıdık, Şincangdiki Milletlerning Tarihi (Doğu Türkistandaki Milletlerin tarihi), Milletler Neşriyatı, Pekin, 1999, sayfa 249-250.

6-Meral Gölgeci, Sibirya Şivelerinde Aylar, s.149, Sibirya Araştırmaları.

5 Ekim 2024 Cumartesi

Baltacı ile Katerina o gün ne yaptı?


Metin Gülbay

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

  

Baltacı Mehmed Paşa veya Pakçamüezzin Baltacı Mehmed Paşa 1662 yılında, Çorum Osmancık’ta, Karaağaç köyünde doğdu, 1712’de Limni’de öldü.

Hepi topu elli yıllık bir yaşam sürdü. Ancak onun hakkında tarihe öyle bir iz bırakıldı ki bugün bile çoğu Türk onu bu izle bilir. Halbuki paşanın bu izle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Babamdan bile dinlemiştim, “Baltacı Mehmed Paşa Rus ordusunu Prut savaşında kıstırmış, sonra Rus Çariçesi Katerina savaş alanında paşanın çadırına gelmiş, o gece birlikte olmuşlar, paşa da kuşatmayı kaldırmış ve Rusya kurtulmuş. Yoksaaa, bugün Rusya diye bir devlet olmazmışmış.”

Bundan sonrasını ise hemen tüm büyüklerimden dinlemişimdir: “Bu Baltacı var ya bu Baltacı, aaaah ah! Biraz akıllı olsaydı, Rusya diye bir ülke yoktu bugün.”

Hani çok şehir efsanesi dinledim ve halen de dinlemekteyim ama dinlediğim efsanelerin doruğunda hâlâ Baltacı Mehmed Paşa-Katerina olayı durur. Bunu aşan efsaneye daha rastlamadım. Belki anlatılanların Rusya’nın yok olması kısmında birazcık doğruluk payı vardır. Tabii ki yenilen devletler yok olmaz ama eğer Baltacı saldırsaydı Rusların çok ağır kayıplar verecekleri ve sonradan “Deli Petro” diye anılan ve o sırada ordusunun başında bulunan Çar 1. Petro’nun esir alınmasıyla tarihin başka türlü olacağını söylemek mümkündür. Ama öyle olmamıştır.

 

Tarihçiler ise paşayı şöyle anlatır:

“Baltacı Mehmed Paşa 3. Ahmed’in saltanatında, 25 Aralık 1704 – 3 Mayıs 1706 ve 19 Ağustos 1710-20 Kasım 1711 dönemlerinde iki kez sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Genç yaşta ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir’e kadar gitti. Daha sonra İstanbul’a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu. Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup ‘Mehmed Halife’ namını, temiz yüzlü ve akça pakça bir insan olduğu için de ‘Pakçamüezzin’ lakabını kazandı. Ardından kâtipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Efendi, önce yazıcı ve Aralık 1703’te ikinci imrahorluğa tayin edildi. İmrahor padişahın atlarına bakmakla görevli olan kimsenin unvanıdır.

Bu sırada henüz şehzade olan Ahmed ile iyi ilişkiler kurdu. 1703’te Edirne Vakası sırasında İstanbul’a ve sonra Edirne’ye giden isyancılarla yakın bağlantı kurdu ve bunların II. Mustafa’yı tahttan indirip yerine kardeşi 3. Ahmed’i tahta geçirmeleri için büyük gayret gösterdi. 3. Ahmed tahta geçtikten sonra Sadrazam Moralı Damat Hasan Paşa sultanın teveccühünü kazanan ve böylece hızla ilerlemesi beklenen Baltacı Mehmed’i kendine rakip olarak gördü ve onu terfi ettirmedi. 

Kasım 1704’te vezirlik de verilerek kaptan-ı derya yapıldı. Sadrazam olana dek bir ay kadar bu görevi yaptı. 21 Aralık 1704’te de ilk kez sadrazam oldu. Bu sırada kendi taraftarlarını önemli işlere yerleştirmeye çalıştı. Daha başka bir iş yapamadan 3 Mayıs 1706’da sadrazamlıktan azledildi. 

 

Önce Sakız Adası sonra Erzurum

Azlinden sonra Sakız Adası’na sürüldü. Daha sonra Darüssaade yazıcısı Nevşehirli İbrahim Efendi’nin yardımıyla Erzurum valiliğine getirildi. Haziran 1707’de ise Sakız muhafızlığı görevi verildi. Ocak 1709’da Halep valiliğine atandı. 

Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710’da Köprülüzade Damat Numan Paşa’nın azledilmesinden sonra 2. kez sadrazam oldu. İsveç Kralı 12. Karl’ın (Demirbaş Karl) 28 Haziran 1709’da Poltava Savaşında Ruslara yenilmesi ve İsveç ordusundan arta kalan 1.500 kişilik bir kuvvetle güneye çekilerek Osmanlı Devleti’ne iltica etmek üzere önce Özi Kalesi’ne sığınması ve sonra da Bender’e yerleşmesi ile Osmanlı Devleti ile Rusya arasında çıkan anlaşmazlık ve çatışmalarla uğraşmak paşanın ilk faaliyetleri oldu. 

Bender’de mülteci olarak bulunan 12. Karl’ın İstanbul’a yazdığı mektuplarla Rusya aleyhine yaptığı kışkırtmanın etkisi ile Sultan 3. Ahmed 1711’de Rusya’ya karşı savaş ilan etti ve Prut Savaşı veya 1710-1711 Osmanlı-Rus Savaşı denilen savaş başladı.

Sadrazam olan Baltacı Mehmed Paşa Şubat 1711’de Serdar-ı Ekrem (sultanın katılmadığı seferlerde ordu kumandanına bu ad verilir) olarak tayin edildi. Sefer hazırlıkları tamamlandıktan sonra 9 Nisan 1711’de İstanbul’dan 200 bin kişilik bir orduyla ayrılan Baltacı Mehmed Paşa Tuna’yı geçerek Eflak’a girdi. Osmanlı kuvvetleri, 18 Nisan’da başlayan ve 4 gün süren Prut Savaşında Kırım Ordusu’nun da desteği ile Rus birliklerini Prut Nehri kıyısında bulunan bataklık arazideki Stanileşti Kasabası yakınına sürdü ve çember içine aldı. O an için kurtuluş imkânı bulunmayan Rus ordusu komutanı olan Çar I. Petro, Moskova’ya bir mektup yazarak durumun zorluğunu ve ümitsizliğini anlattı. Bunun üzerine Rusya Başkomutanı Mareşal Şeremitiyev Baltacı Mehmed Paşa’dan barış istedi. Baltacı Mehmed Paşa savaş heyetini topladı ve Rus başkomutanının kendisinden barış istediğini ve her türlü talebi kabul ettiğini belirtti. Bunun için heyette bulunanların görüşlerini aldı. Büyük çoğunluk bu barış önerisinin kabul edilmesini istedi. Çünkü uzayan savaşta yeniçerilerin rahatsız olduğu ve savaşın uzamasının ileride Osmanlı Ordusunda sıkıntı çıkaracağı düşünüldü. Bütün bu olasılıkları düşünen Baltacı Mehmed Paşa Rusya Başkomutanı Mareşal Şeremitiyev’in barış önerisini kabul etti. Ardından meşhur Prut Antlaşması imzalandı.

Antlaşmanın imzalanmasından Sultan 3. Ahmed de memnun olmuştu. Ancak ordusunu kuşatmadan kurtaran Çar I. Petro’nun vaatlerini yerine getirmemesi, sadrazama karşı İstanbul’da bir muhalefet grubunun oluşmasına yol açtı. Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa istediği tam neticeyi almak için ağır davranmaktaydı. Bu tutumu İstanbul’da yanlış yorumlara neden oldu. Ordu ile Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa Eylül’de Edirne’ye geldi. 20 Kasım 1711’de 3. Ahmet’in emriyle sadrazamlıktan azledildi.”1

Sicill-i Osmani’ye göre;

“Tarihçiler, Deli Petro’nun esirlikten kurtulmasına rüşvet ve İsveç kralına hiddet manasını verirler. Herhalde Rusya ordusunu imparator ile birlikte esir etse, tarihimizce şan aldıracak bir hizmetle iyi ün kazanmış olacaktı.”2

 

Katerina savaş alanında bile değildi

Görüldüğü gibi Katerina ile Mehmed Paşa hiç biraraya gelmedi. Hatta birbirlerinden çok uzakta bulunuyorlardı. Evet bazı tarihçilerin de doğruladığı gibi Katerina’nın Prut’ta kıstırıldığı için Çar Petro’ya “barış yap” telkininde bulunduğu Çar’ın da bunu kabul ettiği doğrudur. Bunu sağlamak için Baltacı’ya yedi araba yükü hediye gönderilmesini de Katerina’nın önerdiği belirtilir. Ancak Katerina’nın Baltacı’nın çadırına gittiği iddiası doğru değildir.*

Bu şehir efsanesinin doğru olmadığını Ahmet Akgündüz Rus ve Osmanlı kroniklerini inceleyerek belgelemiştir.Akgündüz’e göre, “Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa ile Rus Çarı 1. Petro’nun 1. Katerina’nın olay sırasında karşı karşıya geldiği gibi bir durumun söz konusu olmadığı gibi hatta Katerina’nın o sırada oralarda olduğunu gösteren bir kaynak da mevcut değildir”.3

 

Katerina Sarayı’nın müdürü ne diyor?

Rusya’nın St. Petersburg kentinde bulunan Katerina Sarayı’nın (Çarlık Sarayı) Müdürü Olga Taratynova, Rus Çarı ‘Deli Petro’, Katerina ve o dönemi 12 Temmuz 2019 tarihli haberde Euronews’e şöyle anlatıyor:

“O dönem yaşandığı söylenen olaylar efsane; bunlar ancak edebiyat kitaplarında yer alabilir…

Katerina’nın Baltacı Mehmed Paşa’nın çadırına giderek ona mücevherler hediye ettiğiyle ilgili iddiaların asılsız olduğunu kaydeden Taratynova, ‘Mücevherlerin verildiği yönündeki iddialar eski hikaye kitaplarında tasvir edildi’ diyor.”

Katerina ve Büyük Petro arasında büyük aşk yaşandığını hatırlatan Taratynova, o dönemle ilgili şu bilgileri paylaşıyor: “Birinci Katerina soylu bir aileden gelmiyordu. Baltık ülkesinden geliyordu. Katerina ilk başta Rus Çarı Büyük Petro’nun sadık bir arkadaşıydı. Daima ona eşlik etti. Her zaman yanındaydı. Petro’nun sağlık problemleriyle ilgili olsun, diğer zamanlarda olsun onun sorunlarını çözerdi. Petro da Katerina’ya saygı duyardı ve ona ciddi anlamda âşıktı. Katerina, Petro’nun hayatının son anına kadar onun yanında yer aldı. Çiftin 11 çocuğu oldu…

Prut Savaşı’nın yaşandığı dönemde Petro ile evli olmayan Katerina, savaştan sonra 1712 Şubatı’nda Çar ile resmen evlendi. 1724’te taç giydi.

Katerina aslında esir alınmış bir köylü kızıydı

“1. Katerina, Letonyalı köylü bir ailenin kızı olarak 1684’te dünyaya geldi. Asıl adı Marta Skavronska. İsveç ile yapılan savaşta esir alındı. Rus Çarı 1. Petro’nun silah arkadaşı Aleksandr Menşikov’un hizmetçiliğini yaptı. Petro ilk kez 1703’te onunla karşılaştı. 1. Petro 1705’te kız kardeşi Natalya’yı onun yanına göndererek Rusça öğrenmesini sağladı. Marta 1707’de Ortodoks inancına geçerek adını da Yekaterina Alekseyevna Mihailova olarak değiştirdi…

Katerina Sarayı’nda satılan ‘Rus Çarlarının Eşleri’ adlı kitapta Katerina ve Petro ile ilgili tartışmalı konulara değiniliyor. Kitapta Petro’nun ‘sevgilisi’ Anna Mons’un erkek kardeşi ve Katerina’nın yardımcısı Alman Willem Mons’un Çariçe ile ilişkisi olduğu iddiaları sonrası idam edildiği belirtiliyor. Bu olaydan dolayı eşi Katerina’ya kızgın olan Petro, Ocak 1725’te ölüm döşeğinde onu affetti. İkilinin hiç erkek çocuğu olmadığı için Katerina 28 Ocak 1725’te tahta kendisi çıktı.”5

Tarihçiler bu konuda ne diyor?

Euronews tarihçilere de sormuş bu konuyu. İlber Ortaylı, “Prut Savaşı sırasında Baltacı Mehmed Paşa ile görüşmeye gelen heyet arasında Çariçe adayı Katerina ve bazı hediyeler vardır. Paşa’nın rüşvet aldığına dair dedikodudan başka bir delil yoktur. I. Petro kuşatmadan kurtulduktan sonra çıkardığı emirnamede Katerina’dan kurtarıcı olarak söz ediyor ve onunla nikâh kıyıyor” derken bir başka tarihçi, Erhan Afyoncu şöyle konuşmuş: “Hediye gönderiliyor. Ancak Katerina kendisi Baltacı Mehmed Paşa’nın yanına gelmiyor. Baltacı-Katerina ilişkisinin aslı astarı yoktur. İşin ilginci bu 19. yüzyıldan sonra uydurulmuştur. Ne Türk ne Rus tarihçilerinde ne de Avusturya kaynaklarında vardır. O dönemde Katerina’nın çadıra geldiği hikâyesi yok. Daha sonra edebiyatçılar tarafından uydurulmuş, romanlar yazılmış. 1912’de yazılmış Alman balatında anlatıyor mesela, Katerina şöyle geldi, üzerinde şu elbise vardı gibi teferruata giriyor.”5

Acaba İslam Ansiklopedisinde bu konuda farklı bir bilgi var mı diye baktım, orada da Katerina’nın Baltacı’ya gittiğine ilişkin hiçbir bilgi yoktu.

 

Baltacı Mehmed Paşa’nın ölümü

Sadrazamlıktan azledilmesinden sonra Baltacı Mehmed Paşa kalebentlikle Midilli Adası’na sürüldü. Ardından Temmuz 1712’de Limni Adası’na sürgüne gönderildi. Eylül 1712’de Limni Adası’nda öldü.1 Vefat ettiğinde yaşı elliyi biraz geçmişti. Mezarı “Niyaz-ı Mısrî’nin gömülü bulunduğu mezarlıktadır.4

Sicill-i Osmani’de Baltacı Mehmed Paşa şöyle değerlendirilir: 

Akıllı, tedbirli, cesur, vakur, bunun yanında düzenbaz, gaddardı.

Osmanlılar Ansiklopedisi’nde ise şu değerlendirme yapılmaktadır: 

Mizaç bakımından hırslı ve devlet işlerinde entrikaya meyilli, fazla kabiliyeti olmayan bir kimseydi.

İşte olayın aslı böyle…

Herkese keyifli günler dilerim.



KAYNAKLAR

* https://www.egitimajansi.com/haber/katarina-baltaci-meselesi-ile-osmanli-tarihinin-ic-yuzu-haberi-48748h.html

1– https://tr. wikipedia.org/wiki/Baltac%C4%B1_Mehmed_Pa%C5%9Fa.

2– Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN 975-333-0383 C.IV s.208-209.

3– Akgündüz, Ahmet (1999) Bilinmeyen Osmanlı,, İstanbul: OSAV Yayınları.

4– Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.2 s.154.

5– https://tr. euronews.com/2019/07/12/baltaci-katerina-bulusmas-yasandmi-katerina-sarayi-muduru-prut-savasi-donemini-anlatiyor