Moskova

Moskova
Klasik Rus Müziği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik Rus Müziği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2025 Pazar

Aleksey Uçitel'den yeni Şostakoviç filmi


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Ünlü Rus yönetmen Aleksey Uçitel, 20. yüzyılın en etkileyici bestecilerinden Dmitri Şostakoviç’in yaşamından esinlenen yeni filmi Zamanın Gürültüsü (Şum vremeni) ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Yerel haber portalı Fontanka’nın aktardığına göre, Moskova’da başlayan çekimler şu anda St. Petersburg’un tarihi sokaklarında sürüyor. Klasik bir biyografi yerine şiirsel ve alegorik bir anlatım tercih edilen filmin yapımcılığını ROK stüdyosu üstlendi.

Başrolde Şostakoviç’e hayat veren oyuncu Oleg Savtsov, açılış sahnesinde izleyiciyle buluşuyor. 1930’ların başındaki bir spor geçidinin yeniden canlandırıldığı bu sahne için şehrin simge sokaklarından Milyonnaya, bir gün boyunca trafiğe kapatıldı. Toplam 288 figüranın yer aldığı kalabalık sahnede bayrak taşıyanlar, piyoner çocuklar, jimnastikçiler, futbolcular ve dönemin kıyafetleriyle donatılmış figüranlar yer aldı.

Uçitel, Fontanka’ya yaptığı açıklamada, sahnenin dönemin dışa dönük coşkusuna rağmen taşıdığı tarihsel çelişkileri vurguladığını söyledi: “Bu film doğrudan bir biyografi değil, bir sinema alegorisi. Her şeye rağmen müzik üreten bir dehanın iç dünyasını anlatıyoruz.” Filmdeki ilk sahnede, genç Şostakoviç kalabalığı yararak insan piramidinin tepesindeki kıza ulaşmaya çalışıyor. Bu karakteri Polina Tsıganova canlandırıyor.

Oyuncu kadrosunda ayrıca Maria Smolnikova, Darya Balabanova, Yevgeni Tsıganov, Lev Zulkarnaev ve Nikita Kologrivıy gibi isimler var. Yapım, Rusya Kültür Bakanlığı, St. Petersburg Kültür Komitesi, Moskova Kültür Departmanı ve Naşe Kino’nun desteğiyle gerçekleştiriliyor. Zamanın Gürültüsü 2026 yılında vizyona girecek.

1936 yılında Stalin’in, bestecinin Mtsensk'li Lady Macbeth operasını Bolşoy'da izlemesinin ardından, Pravda gazetesinde yayımlanan ve muhtemelen doğrudan Stalin’in talimatıyla kaleme alınan “Sanat yerine kargaşa” başlıklı başyazı, Şostakoviç’i rejimin hedefi haline getirmişti. Operası “kaotik”, “kulak tırmalayıcı” ve “doğal olmayan sesler yığını” olarak nitelenen besteci, halka yabancı burjuva etkileriyle suçlanmış ve bu yazıyla birlikte kariyerinde tehlikeli bir dönemece girmişti.

9 Mart 2025 Pazar

Klasik Rus müziğinde altın çağ



Rusya’da on dokuzuncu yüzyıl haklı olarak yalnızca mühendislik, edebiyat ve felsefede olağanüstü başarıların yüzyılı olarak değerlendirilmez. seyri de bu muhteşem, hareketli dönemden etkilenmiştir.  «Могучая кучка» (Güçlü Bir Avuç) ismi, doğrudan doğruya ulusal müzik kültürünün geliştiği dönemle ilişkilendirilir.

Bu tanımın ardında nasıl bir yaratıcı birliktelik gizliydi, nasıl ortaya çıktı ve grubun üyeleri kimlerdi?

Öncelikle bu, elbette, bestecilerin gayrı resmi bir birlikteliğidir, yani yaratımı “yukarıdan” biri tarafından başlatılmamış bir topluluktur.

19. yüzyılın ikinci yarısında St. Petersburg'da müzik alanında benzer düşüncelere sahip insanların bir araya geldiği bir dernekti. Daha dostça bir şekilde bir araya gelen grup, zamanla Rus klasik müziğinin gelişmesinde önemli bir rol oynayarak, Rus ulusal romantizminin kişileşmiş hali haline geldi - tam bir hareket!

«Могучая кучка» (Güçlü Bir Avuç-Grup)nın yaratılış hikayesi, yetenekli besteci Mily Alekseeviç Balakirev sayesinde 1856 yılında başladı. Geleceğin ekibinin çekirdeğini o oluşturdu. Etrafında gerçek Rus müziği yaratma fikriyle birleşmiş genç besteciler toplandı. Çalışmalarını tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak ve yenilik arayışlarında birbirlerine destek olmak için düzenli olarak bir araya geliyorlardı.

Güçlü Grup, beş ana üyeden oluşuyordu: Grubun lideri ve kuruluşunun başlatıcısı olan yukarıda adı geçen Mily Alekseeviç Balakirev. O sadece yetenekli bir besteci değildi, aynı zamanda diğer katılımcılar için de bir ilham kaynağıydı.

Sezar Antonoviç Cui aslında bir mühendisti; ancak vokal eserlerin yanı sıra, dram dolu, canlı ve duygu dolu operalar da yazdı. César Cui'nin "Kaptanın Kızı" adlı eseri halk tarafından biliniyor, ayrıca lirizmleri ve zarafetleriyle dikkat çeken bazı romans ve oda müziği eserleri de halk tarafından biliniyor.

Aleksandr Porfiryeviç Borodin de müziğe bilimden geldi - mesleği organik kimyacıydı, zengin orkestral renkler kullanarak senfoniler ve operalar yarattı. Aleksandr Borodin'in "Prens İgor" operası, affedersiniz, eski Rus destanı "İgor'un Seferi Hikayesi"nden uyarlanan, kelimenin tam anlamıyla "hit" bir operadır. Bu eser, koro sahneleri ve aryalarıyla ünlüdür ki, bugün bile gerek ülkemizde gerekse yurtdışında müzisyenler tarafından yeniden işlenip yeniden seslendirilmektedir.

Belki de hepsinden biraz daha ünlüsü, Rus tarihi ve sıradan insanların hayatlarını konu alan operalarıyla tanınan Modest Petroviç Mussorgsky'dir. O dönemin tüm yaşam ve sanat tezahürlerinde genel olarak karakteristik olan psikolojinin derinliği, özellikle Modest Petrovich'in eserlerinde belirgindi. Modest Mussorgsky'nin Boris Godunov operası, Puşkin'in aynı adlı eserinden uyarlanmıştır. Derin dramaturjisi ve psikolojik içgörüsü sayesinde Rus opera sanatının bir standardı haline geldi.

Grubun bir diğer yıldızı, eğitimini deniz subayı olarak alan Nikolay Andreyeviç Rimski-Korsakov, senfonik eserleri ve operalarıyla döneminin en etkili bestecilerinden biri haline geldi. Bu arada bazı eserlerinde deniz motiflerine de rastlanmaktadır. Nikolay Rimski-Korsakov'un Şehrazat'ı, Binbir Gece Masalları'ndan esinlenerek yazılmış bir senfonik süittir. Bu müzik egzotizmi ve orkestral parlaklığıyla büyülüyor. Aslında, Rus balesinin zafer yürüyüşü, Diaghilev'in "Rus Mevsimleri" çerçevesinde , önce Avrupa'da, sonra da dünyada, Doğu'ya göndermelerle, masalsı bir şekilde her şeyin Rus olduğu modasını belirleyerek onunla başladı. Batı için bu elbette geleneksel kültürümüzle birleşiyor -sadece coğrafi olarak-, Avrupa için doğusundaki her şey -biz de dahil- egzotik.

Hafif, masalsı ve biraz da ironik olan “Kudretli Bir Avuç” başlığı, eleştirmen Vladimir Stasov’un 1867’deki bir makalesi sayesinde ortaya çıktı. Besteciler topluluğundan söz ederken, onların birliğini ve popülerleştirdikleri hareketin zaten hissedilir gücünü vurgulamak amacıyla böylesine canlı ve akılda kalıcı bir ifade kullanan da oydu.

Güçlü Grup üyeleri Rus halkının ruhunu ve zengin kültürünü yansıtacak özgün bir müzik dili yaratmayı amaçladılar. Katılımcıların temel hedefi Batı Avrupa gelenekleriyle rekabet edebilecek ulusal bir müzik okulu geliştirmekti. Bunu başarmak için halk ezgileri ve halk motiflerinin yanı sıra Rus tarihi ve edebiyatından öğelerden de yararlandılar.

Stasov’un makalesi yayınlandığında grup on yıldan fazla bir süredir varlığını sürdürüyordu. Grup, üyelerinden bazılarının ölümünden sonra dağıldı; ancak fikirleri 20. yüzyılın diğer büyük Rus bestecilerinin eserlerinde yaşamaya devam etti.

Onlar, Rus kültürüne Rus müziğinin gücünü ve özgünlüğünü hatırlatan kahramanlardır. Bu besteciler, kendilerinden sonraki nesil meslektaşlarına öncülük etmiş, Rusya'nın ulusal müzik kimliğinin oluşumuna katkıda bulunmuş ve Rus müziğinde yeni bir dönemin, cesur deneylerin ve ses sanatı aracılığıyla ulusal kimliğin arayışının sembolü olmuşlardır. Eserleri pek çok takipçisine ilham kaynağı oldu ve dünya çapında dinleyicilerini büyülemeye devam ediyor.

14 Ekim 2023 Cumartesi

Şostakoviç’in Anıları


Burak Soyer

Kaynak: https://oggito.com/

 

Rus gazeteci Solomon Volkov’un yazdığı Tanıklık Tutanağı, 20. yüzyılın en büyük bestecilerinden Dmitri Dmitriyeviç Şostakoviç’in, 70 yıllık ömründe, hayatından gelip geçen insanlarla, tanıklık ettiği olaylarla ilgili anlattıklarından oluşan arşivlik bir kitap.

“Bunlar benim kendime ilişkin anılar değil. Başka insanlara ilişkin anılar. Bize ilişkin olanları başkaları yazacak. Doğal olarak da, utanmadan bir sürü yalan savuracaklar ama onların işi bu. Kişi, geçmişi konusunda ya doğruyu anlatmalı ya da ağzını hiç açmamalı. Çok zor bir şeydir anımsamak; bunu da ancak gerçek adına yapmaya değer. Ben, dönüp arkama baktığımda, yıkıntılardan, dağ gibi yığılmış cesetlerden başka bir şey görmüyorum. Ve bu yıkıntıların üzerine, bir de yeni yeni Potyomkin köyleri inşa etmek istemiyorum. Yalnızca doğruyu söylemeye çaba gösterelim bakalım. Zordur bu. Ben pek çok olayın görgü tanığı oldum; önemli olaylardı bunlar üstelik. Kalburüstü pek çok insan tanıdım. Bu kişiler hakkında, ne biliyorsam olduğu gibi söylemeye çaba göstereceğim. Hiçbir şeyi süslemeye, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmayacağım; dört açacağım gözümü. Bir görgü tanığının tanıklığı olacak bu.” 20. yüzyılın en büyük bestecileri arasında kabul edilen Dmitri Dmitriyeviç Şostakoviç, bunları söylüyor açık yüreklilikle Rus gazeteci Solomon Volkov’un yazdığı, Say Yayınları’ndan M. Halim Spatar çevirisiyle yayımlanan Tanıklık Tutanağı kitabında. Ve söylediği gibi “başka insanlara ilişkin anılar” anlatıyor Şostakoviç, “hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan” ve “gözünü dört açarak.” Kitap da, onun çocukluğundan başlayarak mutsuz bir ihtiyar olarak öldüğü zamana dek hayatından gelip geçmiş önemli isimlerle ilgili anılarından oluşuyor. Bunları tüm içtenliğiyle anlatan ve yorumlayan Şostakoviç, kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla hesaplaşma riskini de göze alıyor.

25 Eylül 1906’da başlayan ve 9 Ağustos 1975’e dek süren hayatında gördükleri var bu kitapta ünlü bestecinin. İnandığı değerler uğruna ona tüm oklarıyla saldıranlar, yüzüne gülüp arkasından gammazlayanlar. Diğer taraftan da kendisi gibi ömrünü kendi değerlerine adayıp açlıktan sürünen, kıymeti bilinmeyi geçtim, adı sanı duyulmamış sanatçılar. Ama hiçbirini es geçmiyor Şostakoviç. Üzerinde bir etki yaratan, eserlerini değerli bulduğu ya da bulmayıp eleştirdiği, ilk başta kendine yalan söyleyen herkese hak ettiği mesafede yaklaşıyor. Hayatına dokunan tüm bu insanların yarattıklarına bir sanatçının gözüyle bakarken, onların yaşadığı hayata da bir insan ruhuyla bakıyor. İçinde bulunduğu sanat ortamının parıltılı ışıklarının altındaki sahteciliği açıkça gün yüzüne çıkarıyor. Perde ardında kalanların hakkını, eserlerini dört bir yandan inceleyerek veriyor. Toplumunun geçirdiği sürecin dönüşümlerini, onun tam içinden gelen bir sanatçı olarak ele alıyor ve bu dönüşümü sadece anlatı olarak bırakmıyor. Kendi düşüncelerini de ekliyor. İnsanı, insanın yarattığını, toplumu görmüş geçirmiş, yaşamış biri olarak Şostakoviç’in anlattıklarını buraya sığdırmak imkânsız ve ağzından çıkan her şey önemli olduğu için pek çok şeyi atlayıp göz ardı etme tehlikesi var. Bu yüzden böyle bir genel değerlendirme yapıp kitabı toparlamaya geçmek, kalanını okurun merakına bırakmak en iyisi.

“Belleksiz insan bir cesettir,” diyor Solomon Volkov kitabın önsözünde ve ekliyor: “O canlı cesetlerini yalnızca resmen tasdik edilmiş olayları –tasdik edildiği haliyle- anımsayan niceleri gözümün önünden geçti.” Kendini yalnızca müziğiyle “çıplak” olarak ifade edebilen Şostakoviç, belki onu karşılamak için ellerini sıvazlayan ölüme giderken arkada kapalı kalmış bir şey bırakmamak, belki de içinde bulunduğu yavan ortamdan gerçekten bıktığı için, içindeki “gerçekleri” anlatma gereği duymuştur, bilemeyiz. Ancak anıklık Tutanağı'nın sanatçıyla insanın, insanla sanatçının nasıl birbiri içine girdiğinin ve ikisi arasındaki çıkmazların kapışmasının somut bir örneği olduğunu söyleyebiliriz.

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Türk Marşı, Op. 55

 


Türk Marşı, Op. 55, 1932'de ilk kez Moskova'da icra edilen Rus besteci Mikhail Ippolitov-Ivanov'un bir bestesidir.

Bu senfonik marş yaklaşık beş dakika sürer.

Ippolitov-Ivanov'un geleneksel bir eseridir ve bu nedenle tüm armoniler ve ritimler gelenekseldir.

Bu besteyi daha sonraki yıllarda Türk, Özbek ve Kazak halk müziğine yönelik kendi araştırmasının bir parçası olarak ve aslında Türk ezgileri ve ritimleriyle aynı atmosferi yeniden yaratan Türk Fragmanlarını besteledikten iki yıl sonra yazdı. Üç yıl sonra öldü.

Bu marş onun son eserlerinden biridir.

 


Mihail İppolitov-İvanov

Vikipedi, özgür ansiklopedi

 

Mihail Mihailovich Ippolitov-Ivanov ( Михаи́л Миха́йлович Ипполи́тов-Ива́нов; d. 19 Kasım 1859 (Jülyen Takvimi) / 7 Aralık 1859 (Miladi takvim)– ö. 28 Ocak 1935) Rus besteci, orkestra şefi ve öğretmen. Geç romantik dönemde eserler vermiş klasik batı müziği bestecisidir. Kızıl Bayrak İşçi Nişanı'na sahiptir.

Mihail Mihailovich Ivanov 1859 yılında Sankt-Peterburg yakınlarındaki Gatchina'da doğmuştur. Babası sarayda çalışmakta olan bir tamirciydi. Baba tarafından Rus, anne tarafından ise Ermeni'dir. Mihail Mihailovich Ivanov adıyla doğmuştur; kendisinin, aynı soyadına sahip müzik eleştirmeninden ayırt edilmesini sağlamak için annesinin evlilik öncesi soyadı olan Ippolitov soyadını da kendi soyadına eklemiştir. Çocukluk yıllarında müzik eğitimi almaya başladı. Isaakievskiy Katedrali'nin (Sankt Isaac Katedrali) çocuk korosunda da yer aldı. 1875 yılında Sankt-Peterburg Devlet Konservatuvarı'na girerek eğitimini sürdürdü. 1882 yılında ise Nikolay Rimski-Korsakov'un en değerli öğrencilerinden biri olarak eğitimini tamamladı. Hocası Korsakov'un etkileri ise çalışmalarında hissedilegelmiştir.

Eğitim yıllarının ardından orkestra şefi ve yönetmen vazifesiyle Tiflis'teki orkestrada görevlendirildi ve yedi yıl boyunca burada çalıştı. Andria Balanchivadze, Sergei Vasilenko, Reinhold Glière, Alexander Goldenweiser gibi isimler öğrencisi olmuştur. 1922 yılında SSCB'de Halkın Sanatçısı unvanını elde etmiş ve Kızıl Bayrak İşçi Nişanı ile ödüllendirilmiştir.

1935 yılında Moskova'da öldü. Mezarı Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

 

Mihail Ippolitov-Ivanov Eserleri

Gürcistan ve Kafkasya'da geçirdiği yıllar, Rus İmparatorluğu'nda yaşayan Rus olmayan tebaa ile yakın temas kurmasına ve bu unsurlara ilgi duymasına vesile olmuştur. Bu bağlamda eserlerinde Rus, Türk, Ermeni, Gürcü ve Kafkas coğrafyasına ait diğer ulusların kültürlerini müzik bestelerinde yansıtmıştır. 1895 yılında bestelediği Ermeni Rapsodisi (Op.48) ilk eserlerindendir.

Kafkas Eskizleri (Кавказские эскизы) adıyla bilinen ve birçok skeçten (eskiz) oluşan eseri en önemli eseridir. Bu skeçler 1894 ve 1986 yıllarında bestelenmiş olmak üzere 2 süittan oluşmaktadır. 1894 yılındaki ilk süitte sırasıyla Dağ Geçidinde, Köyde, Camide ve Serdar'ın Geçit Alayı kısımları bulunmaktadır. 1896 yılında tamamladığı 2. süit ise İberya (Kafkasya) olarak da isimlendirilir ve Girizgah, Ninni, Lezginka ve Gürcü Marşı kısımlarından oluşur. Bu skeçler içinde "Serdarın Geçit Alayı" ve "Köyde" kısımları coğrafyanın ezgilerini öne çıkartmaları bakımından özellikle öne çıkmaktadır.

1930 yılında Türk Parçaları (Op.55), 1932 yılında ise Türk Marşı (Op.82) adlı eserlerini bestelemiştir. Türk Parçaları adlı eseri Karavan, Kamp Yeri, Gece ve Şenlik adlı 4 küçük süitten oluşmaktadır. Aynı zamanda Nikolay Vasilyeviç Gogol'un Evlenme eseri üzerinden hazırlanan ve Modest Musorgksi yarıda bıraktığı Zhenitba (Evlenme) adlı opera eserini tamamlamıştır.

23 Nisan 2020 Perşembe

İki film bir vals




Mustafa Kemal Yılmaz




Stanley Kubrick’in ölümünden sadece birkaç gün önce tamamladığı Eyes Wide Shut‘la birlikte popüler olmuş bir Şostakoviç bestesi var: Sahne Orkestrası Süiti‘nden Waltz II—Allegretto poco moderato—Opp. 99a No. 8, ya da kısaca, İki numaralı vals.

İnsan merak ediyor, Kubrick tıraşlayıp tüm dünyanın önüne koymadan evvel bu nadide pırlanta nerede gizleniyordu acaba? Bestenin bugün online arşivler üzerinden izine rastlanabilen tek bir konser kaydı bile yok. Plak ve radyo da. Sanki Rusça konuşulan topraklarda hiç dinlenmemiş gibi. Ama yine de bir istisna mevcut.

1956’da gösterime giren Sovyet filmi Pervıy Eşelon (İlk Katar).

Bugün artık neredeyse unutulan bu filmin müzikleri Şostakoviç’e ait. 2 numaralı vals de 1955’te Moskova’da film için özel olarak yazılmış.

Gürcü asıllı ünlü Sovyet yönetmen Mihail Kalatozov’un imzasını taşıyan İlk Katar, esasen 108 dakikalık hareketli bir propaganda afişi. Stalin’in ölümünden sonra partinin başına geçen Nikita Kruşçev’in ortaya attığı, Kazakistan’da el değmemiş topakların tarıma açılması projesine gönüllü iş gücü toplamak için çekilmiş.

Komsomol tabir edilen komünist gençlik örgütü üyelerini motive etmek niyetinde olduğu her halinden belli olan yapım, görkemli kadrosuna rağmen bir banallik abidesi. Ama o yıllarda bile oksijensiz solunumun mümkün olduğunu gösteren bazı inciler de barındırmıyor değil.

Komsomol sekreterinin Aleksey Tolstoy’un meşhur devrim üçlemesi Azap Yolları için sarfettiği “Kısmen okudum, tamamen unuttum” cümlesi, adeta hislere tercüman bir edebiyat eleştirisi. Esas oğlan ve esas kız arasında geçen duygusal bir yoğunlaşma sahnesinde oğlanın ne diyeceğini bilemeyip “Aidatlarınızı neden ödemiyorsunuz?” diye sorması üzerine şamarı yemesi de harikulade. Bu ve benzeri birkaç sahne Kalatozov’un büyük anlatıların karşısına küçük insanın hissiyatını koyduğu Letyat Juravli (Turnalar Uçuyor) gibi Ottepel filmlerinin habercisi.

Şostakoviç’e dönecek olursak. 2 numaralı vals, İlk Katar‘da da iki kere işitiliyor. Kubrick’te olduğu gibi filmi açarken ve kapatırken.

(İzlemek için  YouTube linkine tıklayın)



İlk tren katarıyla Kazakistan’a ulaşan gençlerin buz gibi bir havada Şostakoviç’in valsi eşliğinde dans ettiğini görüyoruz. Konuşanlar ise parti yöneticisi ve toprak ıslah sorumlusu. İkinci sahnede toprakların işlenip ekildiği, hasat zamanının geldiği, komsomollar için konut inşaatına başlandığı, özcesi pek çok problemin aşıldığı anlaşılıyor. Vals bir kere daha şenlik havasına işaret.

Kubrick ve Kalatozov’un filmleri arasında dünya kadar fark var. Önemsiz gibi görünen bir tanesine dikkat çekmek istiyorum. Eyes Wide Shut‘ta 2 numaralı vals üç kere kulağımıza çalınıyor. Özellikle kapanış jeneriği akmaya başladığında seyirci müziği sonuna kadar, engelsiz dinleme şansına sahip. İlk Katar‘da ise durum tam tersi. İki seferde de diyaloglar ve efektler müziği gölgeliyor. Seyircinin müziği tam anlamıyla kavrama fırsatı yok. Sovyet insanının valsi ıskalamasında, İlk Katar‘ın gönüllerde yer eden bir film olmamasının yanı sıra bu yönetmen tercihinin de rol oynadığını düşünmeden edemiyorum.

2 numaralı vals Sovyetler Birliği’nde neredeyse bilinmezken Stanley Kubrick’in radarına nasıl girdiği de dikkate değer bir soru.

Şostakoviç’in eserlerini kataloglayan Derek C. Hulme, 2 numaralı valsin dünyadaki ilk prömiyerinin Aralık 1988’de Londra’da yapıldığını yazıyor. Valsin içinde yer aldığı süiti çaldıransa Şostakoviç’in öğrencisi ve dostu, ünlü çellist ve orkestra şefi Mstislav Rostropoviç’ten başkası değil.

Rostropoviç, Aleksandr Soljenitsın’e devletle başı derde girdiği günlerde destek veren ve evinde barındıran, hatta bu konuda Sovyet hükümetine açıktan kafa tutmaktan çekinmeyen bir sanatçı. 1974’te ülkeden ayrılmasına izin verilen çellist, 1978’de de vatandaşlıktan çıkarılacak, Rusya’ya da ancak Yeltsin döneminde geri dönebilecektir. Batıda tanınması, pek çok önemli orkestrada şeflik yapması, Tarkovski’nin cenazesinde çalması işte 1974-1990 arasına rastlayan bu dönemde.
Rostropoviç’in Londra Senfoni Orkestrası’na 2 numaralı valsi çaldırmasından 2,5 yıl sonra Amsterdam’daki meşhur kraliyet orkestrası (The Royal Concertgebouw Orchestra) müziğin ilk albüm kaydını gerçekleştiriyor. Kubrick’in filminde çalan da işte Riccardo Chailly yönetiminde gerçekleştirilen bu kayıt.

Alkışın büyüğü elbette Şostakoviç’e. Ama Rostropoviç’in de bir “Bravo!” hak ettiği gerçek.

18 Ocak 2020 Cumartesi

Hitler'i Kim Yendi?




Kevork Taşkıran



Tarih: 18 Aralık 1940...
Hitler, Alman Ordusu'na tarihin en geniş çaplı askeri harekat emrini verdi: Hedef Sovyetler Birliği idi.

Almanların Barbarossa Harekatı öğrenilince Leningrad'da olağanüstü günler başladı.
Örneğin; “Müzelerin Anası” olarak bilinen Hermitage Müzesi'ndeki 3 milyon eserin bir bölümü sandıklara doldurulup Ural Dağları'na götürüldü.
Şehirde yaşayan önemli bilim adamları ve sanatçıların tahliyesine karar verildi. Kimileri kenti terk etmeye karşı çıktı.
Bunlardan biri, ünlü besteci Dmitri Şostakoviç idi.
Yazar Sarah Quigley “Orkestra Şefi” adlı kitabında şehri terk etmeme kararının Şostakoviç ile eşi Nina Varzar'ın arasını açtığını şöyle yazdı:
“Nina” dedi Şostakoviç; “Leningrad'dan ayrılmamızı istediğini biliyorum ama anla lütfen. Batan gemiyi terk eden fareler gibi kaçıp gitmek yanlış geliyor bana.”
Nina yüzünü çevirdi: “Bu dediğin benim kulağıma, çocuklarının hayatlarını riske attığın için kendini rahatlatmak üzere bulduğun bir bahane gibi gelmeye başlıyor.”
“Bahane mi? Bahane mi? Leningrad'ı mahvolmaktan kurtarmanın lanet olası bir bahane sayılacağını pek sanmıyorum!..

Tarih: 8 Eylül 1941.
Almanlar Leningrad'ı kuşattı.


Hitler; kentin hemen düşeceğinden öylesine emindi ki, şehrin lüks oteli Hotel Astoria'da zafer onuruna verilecek partiyle ilgili davetiyeleri önceden bastırdı!
Hesap edemediği şuydu; Şostakoviç gibi yüzbinler faşizme karşı savaşmak için gönüllü olmuştu!
Şostakoviç, önce Kızıl Ordu'ya katılmak istedi. Sağlık durumu ileri sürülerek kabul edilmedi.
İtfaiyeci olarak görev aldı. Ders verdiği konservatuvarın damında yangın gözlemciliği yapmaya başladı. “Dört gözlü yarasa” diyorlardı ona.
Yaptığı işi bir çocuğun da yapacağını söyledi sürekli. Sonunda Milis Teşkilatı'na alındı. Görevi, siper kazmaktı.


Temizlik hastasıydı aslında ama o günler çok geride kalmıştı. Pislikleri görmüyordu bile.
Hitler köpürüyordu; 8 Kasım'da üç milyon Leningradlının açlığa mahkum edilmesi emrini verdi. Ardından…


Akarsu kaynaklarına zehir attırdı.


Yiyecek depolarını bombalattı.
Bu nedenle, Leningrad'da kadın ve çocuklar için günlük yiyecek 150 gram ekmeğe kadar indirildi. Bu ekmek de, yüzde 50 oranında talaş ve başka yenemeyecek katkılardan oluşuyordu.
Halk, kedi-köpek-fare-kuş ne buluyorsa yiyordu artık.


Kışın eksi 30 dereceye kadar düşüyordu hava. Hitler kışın ısıtmada kullanılan akaryakıt depolarını da bombalattı.
Şunu yazmalıyım:
Hitler, “Nazi estetiği” diye Berlin'deki ıhlamur ağaçlarını keserken, o dondurucu koşullarda Leningrad'da tek ağaç kesilmedi.
Isınmak için evlerdeki tüm eşyalar yakıldı ama tek ağaç kesilip yakılmadı…
Ve inatla direndi Leningrad…
Şostakoviç dinlenme molalarında cebinden ufak kalem ve kağıt çıkarıp notalar yazıyordu.
İtfaiye gözcülüğü yaparken, altı saat süren ve binlerce ton şekerin bulunduğu Badayev yangınını seyretmişti. Alevler, kapkara dumanlar, uzaklardan duyulan çaresiz insan sesleri, çanlar, megafonlar ve hava saldırısını duyuran sirenlerin tiz sesi…
Birden Şostakoviç kendini dış dünyaya kapatmış gibi hissetti.
O gün karar verdi; Leningrad senfonisini yazmaya…
Artık…
Hiçbir yangın, hiçbir ölüm, hiçbir yokluk ve açlık onu senfonisini yazmaktan alıkoyamayacaktı.
Senfonisinde, insanlığın barbarlıkla mücadelesini anlatacaktı.


Kuşatma altındaki halka umut ve cesaret aşılayacaktı.


O günden sonra her fırsatta yazdı Şostakoviç.


Rüyasında bile senfoninin notalarını gördü.


Bölümleri tamamladıkça tedirginliği azalacağına arttı; ilk kez başarısız olacağından korktu.
Aradığı bir cenaze marşı değil, direniş senfonisiydi…

Yıl, 1942...
Kuşatma acımasızca sürüyordu.


Öyle ki…
Ocak ve şubatta her gün 7 bin ile 10 bin arası sivilin çoğu açlıktan ölüyordu. Şehir içi ulaşım yoktu. İnsanların ekmek alma merkezlerine giderken yolda düşüp can vermesi normal karşılanır oldu. Ölülerin yendiği söyleniyordu!
Bu koşullarda Şostakoviç, Leningrad Senfonisi'ni bitirdi.
Peki. Eseri kim çalacaktı? Sanatçıların bir bölümü tahliye edilmişti. Kimi ölmüş, kimi sakat kalmıştı. Eski müzisyenler, sakatlanmış askerler ve amatörlerden orkestra kuruldu.
Çalışmak güçtü. Soğuktan elleri müzik aletlerini tutamıyordu.
Zorluklar aşıldı. Senfoninin kurtuluşu getireceğine dair inanç oluştu.

Ve…

Tarih: 9 Ağustos 1942.
Şostakoviç'in eseri Leningrad Senfonisi radyodan çalındı.


Müziği hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırabilmek için de güçlü hoparlörler kuruldu. Rus halkı güç ve moral kazanmak için, düşman ise umutsuzluğa kapılsın diye.
Her gün çalındı.


Herkesin dilinde senfoni mırıltısı duyulur oldu.


Direnen halkına büyük moral veren Şostakoviç'e, 1941 ve 1942'de Kızıl Bayrak İşçi Nişanı ve Stalin Ödülü verildi.

Tarih: 27 Ocak 1944.

872 gün sonra…
Almanlar pes etti. Çekilmek zorunda kaldı.


Bu süreçte Sovyetler, 3 milyon 436 bin 66 askerini ölü, kayıp ve yaralı verdi.
Sivillerden 400 bini tahliyeler sırasında ve 642 bini kuşatmada hayatını kaybetti.
Leningrad'daki yıkım ve insan kayıpları, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının yol açtığı kayıpların üstündeydi.
Kuşatma soykırım olarak kabul edildi.
Bugün Leningrad direnişleri unutturulmak isteniyor. Bir örnek vermeliyim:
Dünya, Hollanda'daki 14 yaşındaki Anne Frank'ın günlüklerini ezbere bilir de, Leningrad'daki 11 yaşındaki Tanya Savicheva'nın günlüklerinden habersizdir. Açlıktan önce büyükannesi, ardından amcası, sonra annesi ve kardeşini yitiren Tanya'nın, günlüğündeki son notu, “Sadece Tanya kaldı” oldu. Son notuydu çünkü; kuşatmadan kısa süre sonra ileri derecede beslenme bozukluğundan öldü Tanya!
Kuşkusuz acıları yarıştırmıyoruz. Neden bilinip bilinmediğini anlatmaya çalışıyoruz.
Hangisini yazayım…

10 milyon 700 bin asker ve 11 milyon 400 bin sivili kaybetmesine rağmen Sovyetler Birliği, Berlin'e kadar gidip Hitler'i yenmeyi başardı.
Yıllardır ABD'nin propaganda filmlerini seyredenler, savaşın Amerikalılar sayesinde kazanıldığını sanıyor! Oysa. Bu sadece, propaganda savaşını ABD'nin kazandığını gösterir!
Milyonlarca kişi açlıktan ölmüştü ama
Hitler'i Şostakoviçlerin direnişi yendi…


23 Haziran 2018 Cumartesi

Çaykovski’nin müdavimleri



Samih Güven




Pyotr İlyiç Çaykovski (1840-1893) aralarında Kuğu Gölü’nün de bulunduğu birçok ünlü eserin yaratıcısı olan Rus besteci. Zaman zaman eserlerinde de hissedilen hüzünlü bir hayat hikayesi var. Yaşadığı dönemde, özel yaşamı, tercihleri, müzik anlayışı gibi konularda hayli tartışmalar olmuş. Ama bugünden bakan bizler için geriye şu kalıyor sadece: eserlerinin gücü ve evrensel kültür birikimine yaptığı katkı. 

Bazı istatistiklere göre Çaykovski örneğin 2017 yılında dünya genelinde eserleri en çok icra edilen altı büyük besteciden biri. Diğer besteciler, Mozart, Beethoven, Bach, Schubert ve Brahms.

İşte böylesine önemli bir besteci olan Çaykovski’nin adına Moskova’da Tverskaya Caddesinde ünlü bir konser salonu var. 1921 yılında yapılmış olan Çaykovski Konser Salonu, Moskova'nın önde gelen senfoni orkestraları, solistleri, korolarının performans sergilediği önemli bir mekan. Dünyaca ünlü piyanistler, şefler, kemancılar, şarkıcılar, senfoni ve oda orkestraları da burada sahne alıyor.

Salonun son derece etkili akustiği yanında iç mimarisi de ilginç. İçerideki boşluğun şeffaflığı ve ferahlık veren tavan dikkat çekici. Antik Yunan tiyatrolarındaki gibi sahneye eşit ve adil bir bakış sağlayan mütevazı koltuklar söz konusu. Oval sahne ise gösterişsiz ama hakim bir ışıkla aydınlanıyor. Salon 1500’ün üzerinde seyirci kapasitesine sahip ve genelde koltukları boş kalmıyor.

Geçenlerde salonun girişinde arkadaşımı bekliyorum. Moskova Devlet Akademi Senfoni Orkestrası Çaykovski’nin bazı eserlerini icra edecek. Biletler bende olduğu için girişte duruyorum ve gelenleri gözlemliyorum ister istemez. Yine aynı şeyi düşünüyorum: müdavimleri. Yaklaşık yüzde yetmişi kadın ve büyük bölümü de 40-70 yaş aralığında. Yani Moskova’da klasik müzik gösterilerinin en önemli mekanına orta yaşın üzerindeki kadınlar rağbet gösteriyor. Bu ölçebildiğim bir şey değil ama bir gözlem sadece.

Çaykovski Salonunda tek tük yabancılar da oluyor. Moskovalılar gördükleri yabancıları biraz ilgi ve biraz da memnuniyetle süzüyor. Bir konserde olmanın, kendilerine böyle bir vakit ayırmanın tatlı huzuru içindeler. Hepsi özenle giyinmiş. Son derece dikkatle ve sessizce izliyorlar konseri. Öksürüklerini bile araya saklıyorlar. Aralarında konuşanını göremezsiniz. Nerede ne kadar alkışlanması gerektiğini biliyorlar. Ama asıl ilginç olan son bölüm. Konser bittiğinde alkışlama seansı neredeyse yarım saat sürüyor. Orkestra şefi sahneyi birkaç defa terk edip yeniden geliyor. Alkışlar dinmiyor. Bundan oldukça mutlu olan şef programda yer almayan kısa performanslar armağan ediyor seyircilere. Çiçeklere boğuluyor sanatçılar.

Müdavimler mutlu. Yavaşça, acele etmeden yöneliyorlar çıkışa. Merdivenlerden giyim kuşamına özenmiş, yeni konserleri düşünen kadınlar iniyor ve şehrin kalabalığına karışıyor sessizce.

10 Şubat 2018 Cumartesi

Bir kenti hayata döndüren müzik


Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi

Cüneyt Bender



II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, kentin son kara bağlantısının da kesilmesiyle 8 Eylül 1941’de başladı.

Şimdiki adı St. Petersburg olan Leningrad’ın düşürülmesi, Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planındaki üç stratejik hedeften biriydi. Kentin politik, askeri ve endüstriyel önemi Nazilerin Sovyetler Birliği’nde ilk olarak buraya göz dikmesine neden olmuştu.

Naziler, kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kesmişti. Fakat sert Sovyet direnci nedeniyle taarruzlarından sonuç alamıyorlardı.

Kızıl Ordu için Leningrad hayati düzeyde önem taşıyordu. Kentteki yaşamı ve savunmayı sürdürebilmek için Sovyetlerin kullanabildiği tek ikmal ve tahliye yolu Ladoga Gölü’nün üzerinden geçiyordu. İkmal malzemeleri kış aylarında donmuş gölün üzerinde kara taşıtlarıyla sağlanıyordu.

Geçen bir yılın sonunda kentin sakinleri tam anlamıyla açlıktan kırılıyordu.

Hitler’in gözü kuşatma sırasında kentin akarsu kaynaklarına zehir karıştıracak, akaryakıt ve yiyecek depolarını bombalatacak kadar dönmüştü. Kışın sıcaklıklar -35 dereceye kadar düştüğünde, Leningrad’da kalan insanlar kaynatılmış deri kayışlardan yapılmış çorbaların yanı sıra atlar, kediler, köpekler, hatta sokakta donmuş cesetlerden alınan insan etiyle beslenmeye çalışıyordu.

9 Ağustos 1942 akşamı, Leningrad’ın cephe hattına alelacele yerleştirilmiş hoparlörlerden bir müzik sesi duyuldu.

Kenti ağır topçu silahlarıyla aralıksız bombalayan ve bir yıldır kuşatma altında tutan Nazi kuvvetleri, Sovyet yaylım ateşiyle geçici olarak susturulmuştu. Amaç, Almanların olası engellemelerinin önüne geçmek ve müziğin sesinin duyulması için sessizlik sağlamaktı. Ayrıca cephedeki askerler yayınlanacak konseri radyodan dinlemeleri konusunda teşvik edilmişti.



Konser, Şostakoviç’e ait 7. Senfoni’nin Leningrad prömiyeriydi ve açlıktan neredeyse ölmek üzere müzisyenlerden oluşan bir orkestra tarafından icra ediliyordu.

Konser, orkestra şefi Karl Eliasberg’in önceden kaydedilmiş bir anonsuyla başladı:

Yoldaşlar! Şehrimizin kültürel tarihinde yer alacak büyük bir olay gerçekleşmek üzeredir. Birkaç dakika içinde, harikulade vatandaşımız Dmitri Şostakoviç’in ‘Yedinci Senfoni’sini duyacaksınız. Kendisi bu müthiş besteyi düşman Leningrad’a delicesine saldırdığı esnada yapmıştır… Faşist domuzların bütün Avrupa’yı bombaladığı ve Avrupa’nın da Leningrad’ın sonunun geldiğini düşündüğü esnada. Ama bu performans ruhumuzun, cesaretimizin ve savaşa hazır olduğumuzun şahididir. Dinleyiniz, yoldaşlar!

Dünya tarihinin en olağanüstü konseri için o günün seçilmesinin nedeni Hitler’in bu tarihte Leningrad’ı ele geçireceğini ilan etmiş olmasıydı. Prömiyer daha gerçekleşmeden orkestranın üç üyesi açlıktan hayatını kaybetmişti. Şef Eliasberg şehirde kalan orkestra üyelerinin evlerini tek tek gezerek bir araya toplamıştı. Bir görgü tanığı, bir deri bir kemik müzisyenleri yırtık pırtık konser kıyafetleriyle gören izleyicilerin gözlerinin dolduğunu hatırlıyordu.

Şostakoviç, senfonisiyle Leningrad’ın acısını notalara dökmüş ve tüm Sovyet halkına dayanma gücü vermişti.

Hitler’in askerlerinin kenti ablukaya aldığı ve kent nüfusunu açlığa mahkum etme niyetinde olduğu düşünülürse, 7. Senfoni’nin Leningrad prömiyeri olağanüstü bir meydan okuma eylemiydi. Daha önce hiçbir müzik parçası psikolojik savaşın böylesine etkili bir aygıtı olmamıştı. Konser, yorgunluk ve açlıktan bayılan müzisyenlere bağırarak destek çıkan seyircilerin gözyaşları ve alkışlarıyla sona erdi. Yarattığı muazzam propaganda etkisinin yanı sıra Leningrad halkının morali üzerinde de olumlu bir etki bıraktı. Senfoni, işgale karşı başlatılan büyük ulusal direnişin en güçlü sembollerinden biri oldu.
Kuşatmadan önce “müzelerin anası” diye anılan Hermitage Müzesi’ndeki eserlerin bir bölümü Ural Dağları’na götürülmüş, Leningrad’da yaşayan bilim insanlarının ve sanatçıların da tahliye edilmesine karar verilmişti. Besteci Dmitri Şostakoviç kenti terk etmeyi reddedenler arasındaydı. Önce Kızıl Ordu’ya katılmak istemiş ancak sağlık durumu nedeniyle kabul edilmemişti. Leningrad Senfonisi’ni yazmaya ise itfaiyede yangın gözcülüğü yaparken karar vermişti.

Kanlı kuşatma tam bir yıl daha sürecek ve yaklaşık bir milyon sivil hayatını kaybedecekti.

Tam 872 gün süren kuşatma, Nazilerin defedilmesiyle 27 Ocak 1944’te sona erdi. Leningrad’daki yıkım atom bombalarının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki’deki yıkımın üzerindeydi. Sovyetler, 20 milyondan fazla askeri ve sivili kaybetmelerine rağmen, kuşatmadan bir yıl sonra Berlin’e kadar ilerleyip Nazileri alaşağı edeceklerdi.


Konsere ait hiçbir film, fotoğraf veya kayıt maalesef günümüze ulaşmadı. Ancak savaştan sonra, esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf etmişti. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,” demişti.


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Çaykovski’nin kuğuları, sanatı ve özel hayatı






Koltuğa yığılmış sanki üzerimdeki ağırlıktan kurtulmak için tembel bir merakla televizyon kanallarına bakıyorum.

Sıkıcı... Sıkıcı... Sıkıcı...

Geç... Geç... Geç...

Bir dakika!

“Kuğular” değil mi o?

Evet, öyle...

Tarihin en önemli bestecilerinden biri olan Pyotr Çaykovski’nin ünlü “kuğuları”...

Kuğu Gölü Balesi...

O kanalda duruyorum.

İzlerken dalıp gidiyorum.

Karşımdaki mükemmel estetik bazı anılarla, anılar da karmaşık düşüncelerle yer değiştiriyor.

*      *      *
Rusya'da yaşadığım yıllarda, ne zaman televizyonunda Kuğu Gölü gösterilse irkilirdik. 

Acaba bir şey mi oldu?

19 Ağustos 1991'de Gorbaçov'un devrildiği darbe girişimi sırasında, tanklar Moskova caddelerine çıktıklarında Rusya devlet televizyonu hiç ara vermeden Kuğu Gölü’nü yayımlamıştı.

“Kuğular”, Ekim Devrimi'ne de, Stalin, Hruşçov ve Brejnev dönemlerine de tanıklık etmişti. İktidarlar, halkın moralini yükseltmek için nedense hep bu eserin sergilenmesine öncelik verdiler. Rusya'nın iç savaştan henüz çıktığı 1920'lerde de, İkinci Dünya Savaşı’nın salvo ateşi altında da...

Lenin hariç bütün Rusya liderlerinin Kuğu Gölü’nü çok sevdikleri söyleniyor. Lenin ise “düşünmeyi ve çalışmayı zaafa uğrattığı için” Çaykovski'nin müziğini “fazlaca burjuva” bulur ve evde kız kardeşlerinin yorumladıkları Beethoven'in Appassionatave Ay Işığı Sonatı’nı dinlemeyi tercih edermiş.

*      *      *
Kremlin, Kuğu Gölü'nü güçlü bir devlet sembolü ve protokol unsuru haline getirmişti. Bale, her zaman Moskova'yı ziyaret eden yabancı devlet adamlarına ve politikacılara izlettiriliyordu.

ABD'nin eski Moskova Büyükelçilerinden Llewellyn Thompson, 7 yıllık görev süresi içinde Kuğu Gölü'nü tam 132 kez izlemiş ve ne zaman bir Sovyet yöneticisinin ruh halini öğrenmek istese, o kişiyle Kuğu Gölü'nün antraktında görüşerek merakını gidermeye çalışmış.

Kuğu Gölü, aynı zamanda önemli yas seremonilerinin değişmez fon müziği oldu. Brejnev'in, Andropov'un, Çernenko'nun cenazeleri bu müzik eşliğinde kaldırıldı.

*      *      *
Garip. Çok garip.

Çünkü Kuğu Gölü, ölümün ve siyasetin değil, hayatın ve sanatın yansımasıdır. O bir aşk öyküsüdür aslında.

Evliliğe henüz hazır olmamasına rağmen, onuruna verilen baloda annesinin dileğiyle bir eş seçmek dayatmasıyla karşı karşıya kalan Prens Siegfried ile avlanmak üzere gittiği gölde, büyücü Rothbart’ın kuğu şekline soktuğu Prenses Odette arasındaki aşkın ve bu aşk sayesinde büyünün yok edilerek sevenlerin kavuşmasının öyküsüdür. Aynı zamanda iyi ile kötünün, aydınlık ile karanlığın mücadelesidir.

Kuğuları, daha doğrusu kuğuların müziğini ve estetiğini keşfeden Çaykovski’nin, bu eseri yaratırken, Rus masallarıyla ve özellikle de Puşkin'in Çar-Sultan’ından dizelerle beslendiği söylenir.

Kuğu Gölü ilk kez 4 Mart 1877’de, Bolşoy Tiyatro’da sahnelenmiş, sonrasında dünyanın her yerine yayılmış, neredeyse bütün bale sahnelerini fethetmiş bir eserdir.

*      *      *
Bir de Çaykovski'yi düşündüm “kuğular”ı izlerken.

1893'te, 53 yaşında ölürken arkasında 80'i aşkın eser (Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran bale müzikleri, Yevgeni Onegin ve Maça Kızı operaları, piyano konçertoları, senfoniler, oda müziği vs.) bırakan büyük dehayı.

Bazen dünyanın ve tarihin kimi ünlüleri bugünkü Türkiye’de yaşasalardı nasıl olurdu diye hayal kurmaya çalışırım.

Mesela, Çaykovski aramızda olsaydı?..

Siyasetten sanata kadar her alanın uzmanı olan “büyüklerimiz” ne derdi onun için acaba?

Müziğini “gıy-gıy” ya da “kapı gıcırtısı” olarak adlandırıp bize aynı dönemde yaşamış Türk bestecileri mi örnek gösterilirdi? Söz gelimi, Hacı Arif Bey'i, Tanburi Ali Efendi'yi, Zekai Dede Efendi'yi, İbrahim Efendi'yi veya Hamparsum Limoncuyan'ı. Ah, affedersiniz, o sonuncusu - malum nedenden - olmazdı.

Çaykovski'nin dinle ilişkisini, hem durmadan İncil okuyup hem de eleştirmesini kınarlardı muhtemelen.

Fazla dil bilmesi ve çok okuması da (kişisel kütüphanesindeki kitap sayısı Külliye’deki oda sayısından fazlaydı) herhalde iyiye işaret olmazdı.

Müzik ve sanat alanında bir aktivist sayılması ve daha beteri, bir ara gazetecilik yapması da (müzik yazarı ve eleştirmeni olarak), Çaykovski'nin kötü puan hanesini kabartırdı.

Ama en büyük felâket bambaşka yerdeydi.

*      *      *
Büyük besteci, küçük yaştan son nefesine kadar eşcinseldi.

13 yaşındayken erkek lisesinde ilk ilişkisini yaşadı. Sonra buna sayısız macera eklendi.

Bir ara karşı cinsle ilişki kurarak kendini değiştirmeyi denedi. Ancak 25 yaşındayken tanıştığı Belçikalı şarkıcı Désirée Artôtonun yoksulluğuna bakarak yüz vermedi.

37 yaşındayken eski bir öğrencisiyle yaptığı evlilik ise fiilen birkaç hafta sürdü. Eşi Antonina Milyukova ile resmen ayrılamadı. Çeşitli erkeklerden çocuklar doğuran kadın, sonradan akıl hastanesine düştü.

Bir de yıllarca kendisini maddi açıdan destekleyen, 11 çocuk annesi, zengin bir dul olan Nadejda von Meck vardı. 14 yıl boyunca hiç bir araya gelmeden birbirlerine 1200'ü aşkın mektup yazdılar. Çaykovski'den 9 yaş büyük olan Nadejda, görüşmemelerini şart koşmuştu.

Ölümü ani oldu. Koleradan dendi. Kimileri de intihar olduğunu, belki de ünlü bestecinin Saray'a yakın bir erkeği taciz etmesi sonucu intihara zorlandığını iddia etti.

*      *      *
“Yeni Türkiye”de yaşasa Çaykovski'nin hali nice olurdu, bilemiyorum.

Ama eşcinsellik o dönemde Rusya'da da kolay değildi.

Ancak her şeye rağmen iktidar sanatçıya sahip çıktı.

Rusya'da hâlâ Çaykovski'nin adını taşıyan kent, meydan, cadde ve kurumlar var.

Bir anekdotla bitirelim.

Yine bir erkeği taciz ettiği gerekçesiyle Çaykovski'yi Çar III. Aleksandr'a şikâyet etmişler.

Canı sıkılan Çar şöyle cevap vermiş:

- Kesin yakınmayı! Rusya’da çok popo var, ama Çaykovski tek!..

6 Nisan 2016 Çarşamba

Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi

Cüneyt Bender

Kaynak:  http://vesaire.org/       

II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, kentin son kara bağlantısının da kesilmesiyle 8 Eylül 1941’de başladı. 

Şimdiki adı St. Petersburg olan Leningrad’ın düşürülmesi, Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planındaki üç stratejik hedeften biriydi. Kentin politik, askeri ve endüstriyel önemi Nazilerin Sovyetler Birliği’nde ilk olarak buraya göz dikmesine neden olmuştu.

Naziler, kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kesmişti. Fakat sert Sovyet direnci nedeniyle taarruzlarından sonuç alamıyorlardı. 

Kızıl Ordu için Leningrad hayati düzeyde önem taşıyordu. Kentteki yaşamı ve savunmayı sürdürebilmek için Sovyetlerin kullanabildiği tek ikmal ve tahliye yolu Ladoga Gölü’nün üzerinden geçiyordu. İkmal malzemeleri kış aylarında donmuş gölün üzerinde kara taşıtlarıyla sağlanıyordu.

Geçen bir yılın sonunda kentin sakinleri tam anlamıyla açlıktan kırılıyordu.

Kışın sıcaklıklar -35 dereceye kadar düştüğünde, insanlar kaynatılmış deri kayışlardan yapılmış çorbaların yanı sıra atlar, kediler, köpekler, hatta sokakta donmuş cesetlerden alınan insan etiyle beslenmeye çalışıyordu.

9 Ağustos 1942 akşamı, Leningrad’ın cephe hattına alelacele yerleştirilmiş hoparlörlerden bir müzik sesi duyuldu. 

Kenti ağır topçu silahlarıyla aralıksız bombalayan ve bir yıldır kuşatma altında tutan Nazi kuvvetleri, Sovyet yaylım ateşiyle geçici olarak susturulmuştu. Amaç, Almanların olası engellemelerinin önüne geçmek ve müziğin sesinin duyulması için sessizlik sağlamaktı. Ayrıca cephedeki askerler yayınlanacak konseri radyodan dinlemeleri konusunda teşvik edilmişti.

Konser, Şostakoviç’e ait 7. Senfoni’nin Leningrad prömiyeriydi ve açlıktan neredeyse ölmek üzere olan müzisyenlerden oluşan bir orkestra tarafından icra ediliyordu.

Konser, orkestra şefi Karl Eliasberg’in önceden kaydedilmiş bir anonsuyla başladı:

Yoldaşlar! Şehrimizin kültürel tarihinde yer alacak büyük bir olay gerçekleşmek üzeredir. Birkaç dakika içinde, harikulade vatandaşımız Dmitri Şostakoviç’in ‘Yedinci Senfoni’sini duyacaksınız. Kendisi bu müthiş besteyi düşman Leningrad’a delicesine saldırdığı esnada yapmıştır… Faşist domuzların bütün Avrupa’yı bombaladığı ve Avrupa’nın da Leningrad’ın sonunun geldiğini düşündüğü esnada. Ama bu performans ruhumuzun, cesaretimizin ve savaşa hazır olduğumuzun şahididir. Dinleyiniz, yoldaşlar!

Dünya tarihinin en olağanüstü konseri için o günün seçilmesinin nedeni Hitler’in bu tarihte Leningrad’ı ele geçireceğini ilan etmiş olmasıydı. Prömiyer daha gerçekleşmeden orkestranın üç üyesi açlıktan hayatını kaybetmişti. Şef Eliasberg şehirde kalan orkestra üyelerinin evlerini teker teker gezerek bir araya toplamıştı. Bir görgü tanığı, bir deri bir kemik müzisyenleri yırtık pırtık konser kıyafetleriyle gören izleyicilerin gözlerinin dolduğunu hatırlıyordu.

Şostakoviç, senfonisiyle Leningrad’ın acısını notalara dökmüş ve tüm Sovyet halkına dayanma gücü vermişti.

Hitler’in askerlerinin kenti ablukaya aldığı ve kent nüfusunu açlığa mahkum etme niyetinde olduğu düşünülürse, bu olağanüstü bir meydan okuma eylemiydi. Daha önce hiçbir müzik parçası psikolojik savaşın böylesine etkili bir aygıtı olmamıştı. Konser, yorgunluk ve açlıktan bayılan müzisyenlere bağırarak destek çıkan seyircilerin gözyaşları ve alkışlarıyla sona erdi. Yarattığı muazzam propaganda etkisinin yanı sıra Leningrad halkının morali üzerinde de olumlu bir etki bıraktı.

Kanlı kuşatma tam bir yıl daha sürecek ve yaklaşık bir milyon sivil hayatını kaybedecekti.


Tam 872 gün süren kuşatma, Nazilerin defedilmesiyle 27 Ocak 1944’te sona erdi. Konsere ait hiçbir film, fotoğraf veya kayıt maalesef günümüze ulaşmadı. Ancak savaştan sonra, esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf etmişti. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,” demişti.