Moskova

Moskova
Turgenyev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgenyev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2018 Perşembe

Turgenyev ve Tolstoy’un gerçekleşmeyen düellosu



Samih Güven



Hani bazı kitaplar vardır, kitaplıktaki yerinde okumanız için sürekli göz kırpar. Ama bir türlü eliniz gitmez. İşte Babalar ve Oğullar böyle bir kitaptı benim için.  

Fakat bu defa zamanı gelmişti. Kitabı elime alıp şöyle bir karıştırdım. Yeni kitaplardaki o çok sevdiğim tutkal ve kağıt kokusu bu defa yoktu. Bunun yerine toza maruz kalmanın ve eskimişliğin getirdiği başka bir koku vardı.

Kitap hızlı bir şekilde bitmişti. Genelde diyaloglarla ilerliyordu ve akıcıydı. Başkahraman Bazarov adında, doğa bilimlerine meraklı, kültürlü, tartışmalarda genelde galip çıkan, nihilist bir tıp öğrencisiydi. Ancak sonunda inanmadığı aşka yenik düşüyordu. Bundan da bağımsız umulmayan bir son bekliyordu onu.

Romanda, az sayıdaki kahramanın günlük yaşama ve romanın ana dinamiklerine yerleştirilmesi genel olarak başarılıydı. Tartışılan konulardan biri de adına uygun şekilde eski kuşak ve yeni kuşak arasındaki farklar, gerilimler ve bakış açılarındaki uçurumlardı. Ayrıca, Rus kırsal hayatı, aşka bakış, kadın erkek ilişkileri, aile, soyluluk, köylülerin sorunları gibi konular da gündeme geliyordu.

Genel olarak bakıldığında yazarın çağdaşları olan Tolstoy ve Dostoyevski’nin romanlarındaki kadar çarpıcı olmamakla birlikte başarılı bir romandı. Ayrıca romanın sonlarına doğru kurgu etkisini gösteriyor ve dramatik unsurlar sarsıcı olmaya başlıyordu.

Şaşırtan şeylerden biri yazarın hayatını incelerken karşılaştığım, çağdaşları Tolstoy ve Dostoyevski ile yaşadığı ciddi sorunlardı.

Tolstoy ve Dostoyevski ile Turgenyev arasındaki en önemli fark belki de şuydu: Hemen hepsi sanatçıların ve edebiyatçıların toplum hayatına ve sorunlarına duyarsız olmaması gerektiğini düşünüyordu elbette. Ayrıca hayatın anlamına ve amacına dair sorular ve sorgulamaları da sık sık görüyoruz hepsinde. Turgenyev için edebiyatın asıl amacı gerçekleri yansıtmak ve adaletsizliklere karşı eleştirel bir tavır almaktı.  Ama onun için asıl önemli olan sanatın kendisiydi. Sanat bir şeyi savunmak, toplumun sorunlarını sürekli gündeme getirmek ya da hayatın anlamına dair cevaplar bulmak durumunda değildi. Sanatın bazı unsurlarını ve yöntemlerini özellikle roman gibi yapıtlarda ortaya koymak ve gerisini de okuyucuya bırakmak yeterliydi onun için.

Konuya devam etmeden önce bir ayrıntıyı da gündeme getirmek istiyorum. Edebiyatta öykü ve roman arasındaki en önemli farklar; öyküde az sayıda kahraman olması ve zamanın kısalığı olarak ifade edilebilir. Romanlarda ise çok sayıda kahraman, bunların iç içe geçmiş hikayeleri, katmanlı bir anlatım, iyi bir kurgu ve önceden iyi bir plan söz konusudur. Hatta bazı romancılar sonu önceden yazar. Oysa öykü ele avuca sığmaz yaramaz bir çocuk gibidir. Oturup bir anda yazılabileceği gibi yazımı günler hatta aylar bile sürebilir. Bazı yazarlar öyküde de baştan iyi bir kurgu, sonun önceden yazılması gibi unsurlardan söz etse de öyküye hazır olunca başlanılması gerektiği ve başlangıçta bir plana gerek olmadığını dile getirenler de vardır. Aslına bakılırsa dil, içtenlik ve kurgu gibi konular roman ve öyküde birlikte geçerli olan önemli hususlardır.

Turgenyev ve Tosltoy arasındaki yaklaşım farklılığı biraz bu konuyla ilgiliydi. Tolstoy’a göre sanat eseri konuşma gibi içten gelen coşkunlukla kendiliğinden dökülüveren bir şeydi. Turgenyev ise işlediği tema ve motifleri titizlikle seçer, anlatılanlar arasında bir uyum arayarak bunları bağdaştırmaya çalışırdı. Ve başlangıçta iyi bir kurgu ve planı şart koşardı.

Turgenyev’in hayatıyla ilgili birkaç yazı okuyunca şaşırdığım şey şu oldu. Bu iki usta arasında bu gibi yaklaşım farklıkları yanında batılılaşma konusundaki düşüncelerinden dolayı önemli bir gerginlik yaşanmıştı.

Turgenyev tam bir batılılaşma taraftarıydı. Malum Dostoyevski buna kesinlikle karşıydı. Tolstoy ise Turgenyev’in bu konudaki yaklaşımını aşırı ve gereksiz buluyordu.

Turgenyev’in çok önemsediği Babalar ve Oğullar adlı romanını Tolstoy’a okutmak istediği, ona romanı heyecan içinde verdiği ama Tolstoy'un isteksiz ve kayıtsız kaldığını görünce sinirlendiği anlaşılıyor.

Sanatçılar arasında günümüzde de bazen sanat yaklaşımından zaman zaman da başka konulardan kaynaklı sorunlar ve belki de kıskançlıklar olabiliyor aslında.

Neticede 1861 yılında iki usta baş başa çay içerlerken batılılaşma tartışması yüzünden büyük bir kavga çıkar. Hatta bu kavga öylesine ileri gitmiştir ki Tolstoy Turgenyev’i düelloya davet etmiştir. Ancak Turgenyev bir mektup göndererek düelloyu önlemiş ve bu olayın bir şekilde dondurulmasını sağlamıştır. Bununla birlikte iki yazar arasındaki dargınlık devam etmiştir. Ancak Turgenyev Tolstoy’a olan saygısını ve hayranlığını hiç kaybetmemiştir. Hatta Tolstoy'un bütünüyle yazmayı bırakmak istediği bir dönemde Turgenyev’in ona mutlaka yazmaya devam etmesi konusunda ricada bulunduğu söylenmektedir.

Turgenyev Tolstoy’dan yaklaşık on yaş büyüktür. 1818 yılında Rusya'nın Oryol şehrinde doğmuştur. Babası toprak sahibi varlıklı biridir ve onun iyi yetişmesine çabalamıştır. Turgenyev Moskova ve St. Petersburg'da öğrenim gördükten sonra Berlin Üniversitesi’nde öğrenimine devam etmiştir. Bu yıllarda batıyı daha iyi tanımış, oradaki düşünce akımlarını da inceleme fırsatı bulmuştur. Hegel felsefesine oldukça yakınlık hissetmiştir. Sonraki yıllarda ise önemli yazar ve düşünürlerle etkileşimi olmuştur.

Babalar ve Oğullar adlı romana o dönem gelen tepkiler Turgenyev’i hayal kırıklığına uğratmış. Kimileri nihilizme fazla pirim verdiği için onu eleştirmiş, kimileri de Rus soylularına fazla yüklenmesini gündeme getirmiş. Bunun üzerine yazar ülkeden ayrılmış ve hayatının son 22 yılını Avrupa’da geçirmiş. Bununla birlikte Rusya’ya olan seyahatlerinde saygı ve takdirle karşılanmış. 1883 yılında Fransa’da hayata veda etmiş yazar.


Turgenyev 19. yüzyılda altın çağını yaşayan Rus edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Tolstoy ve Dostoyevski büyük yazarlar ama Turgenyev’e de hakkını vermek gerekiyor. Babalar ve Oğullar ile ilgili olarak ise son bir not şu olabilir belki de. Bu roman kahramanları ve konuyu önceden planlamanın ve iyi bir kurgunun da yeterince sarsıcı sonuç getirebileceğini gösteriyor aslında. İçtenlik, tema, beklenmedik gelişmeler romanın kendini yazdırması gibi olgular vardır ama romanlarda iyi bir kurgu da en az bu sayılanlar kadar önemlidir. Ayrıca yazar içinde olduğumuz ve etrafımızda akıp duran hayat nehrine sessizce dikkat çekmeyi başarıyor bu romanda.

Lermontov’un paradoksu ve Çarlık Rusya’sında düello gerçeği



Samih Güven





Çıkarıp ilk çelengi alnından
Dikenli ve defneden bir çelenk taktılar ona,
Ve gizli iğneler dalların altından
Battılar şanlı alnına.
Ve ağulandı son anları da
Sinsi fısıltısıyla alaycı cahillerin.
Ve öldü o-boşuna bir intikam susuzluğuyla-
Ve gizli üzgüsüyle kırılmış ümitlerin.

Bu dizeler ünlü Rus yazar ve şair Mihail Lermontov’a ait. Son derece güzel çeviriyi ise Ataol Behramoğlu yapmış. Lermontov (1814-1841) Puşkin sonrası Rusya’nın ümit vaat eden en önemli şairlerinden. Güçlü şiirleri yanı sıra “Günümüzden Bir Kahraman” adlı kitabı da önemli. Öykü, roman ve oyun yazarı da olan şair, Puşkin’in 1837 yılında bir düelloda ölmesi sonucunda çok üzülür ve bu şiiri yazar. Bir cinayet olarak gördüğü olaya büyük tepki duyar ve düellolar konusunda mahkeme aristokrasisi ve çarlık rejimini suçlar.

Zamanın hapsedici bir ruhu vardır bazen. Sonradan bakanlar anlayamaz belki ama bu ruh öylesine kuşatıcıdır ki herkesi kurbanı haline getirir. İşte bazen bu üzücü tekil olayları yargılamak yerine o ruhu yaratan koşulları hedef almak daha mantıklıdır.

Malum düello kelimesi birbirine düşman ya da hakaret etmiş iki kişinin, tanıklar önünde ve belli kurallara göre yaptığı silahlı dövüş anlamına geliyor. Bu gelenek Avrupa’da uzun süre varlığını sürdürmüştür. Neyse ki aydınlanma döneminde büyük eleştiriler almış ve yasaklanmıştır.

Rusya’da ise 17. yüzyılda başlamış ve özellikle 19. yüzyılda Rus soylularının ve hatta yazarların hayatına büyük etkileri olmuş.

Özünde olan şu: Hakarete uğrayan biri onurunu ölümü göze alarak savunmakta. Fakat örneğin Puşkin’in bir düelloda ölmesi büyük bir kayıp. Tolstoy ise Turgenyev’i düelloya davet etmiş, neyse ki Turgenyev’in karşı çıkması sonrasında olay önlenmiş.

Lermontov bu geleneğe son derece karşı çıkmış. Puşkin’in ölümünü bir cinayet olarak görmüş. Bu olayın yasaklanması ve gerekli yaptırımların uygulanması için çarlık rejimini eleştirmiş.

Fakat ilginç olan şu ki, Lermontov bu kadar tepki duymasına rağmen 1841 yılında bir yolculuk sırasında Piyatigorsk şehrinde, yeni tanıştığı bir gençle düello yapmak durumunda kalmış ve 27 yaşında hayata veda etmiş.

Lermontov yaptığı çalışmalarla Rus şiirine güçlü ve entelektüel bir nefes getirmiş. Dramatik kompozisyonları tiyatro sanatının gelişiminde önemli rol oynamış ve şairin hayatı birçok roman, şiir, oyun ve filme konu olmuş.

Lermontov’un, bu beklenmedik sonla karşılaşmasaydı son derece büyük eserler bırakacak kadar yetenekli bir şair ve yazar olduğu söylenmektedir.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Yüzyıllık çocukluk

Puşkin, Gogol, Turgenyev, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Nabokov... Yoksa, roman diye onların çocukluklarını mı okuduk?


Elif Türker

Cansev Turan’a

Hani şu, geçenlerde Erzurum’da, karda, leğene oturup kayan dedeleri hatırlıyor musunuz? “Ne yapalım yani, yaşlıyız diye çocukluğumuzu hatırlamayacak mıyız” diye sormuştu içlerinden uzun sakalları en beyaz olanı. Ne haklı bir soru. Çocukluk üzerine düşününce o dedeler geldi gözümün önüne. Onlar gelince de dede diye bildiğim kimi koca koca sakallı, kimi fraklı, kimi manşetleri fırfırlı mintanlı Rus yazarlar geldi. Sahi ya, onlar da çocuk olmuşlardı. Klasikler diye, sakallılar diye çocukluklarından söz etmeyecek miyiz yani? Ya da, roman diye çocukluklarını mı okuduk biz o dedelerin? Biraz uzun olacak. Onun için hemen başlayayım.

En büyük ama en genç dedemden başlamak isterim: Aleksandr Puşkin. 1799’da, sevgisiz bir ailede dünyaya gelmiş Puşkin. Aristokrasiye abartılı bir düşkünlüğü olan ebeveyni, bu kara tombul oğlanı kendilerine pek yakıştıramamış. Üstüne bir de, sessiz ve hantalmış bu oğlancık. Dışarıya nasıl göründüğü her şeyden önemli olan annesinin sinirine dokunan bir evlatmış. Bu gülmez, konuşmaz, sakar ve uyuşuk çocuğun annesinin hayalindeki ise, atak, canlı, cıvıl cıvıl bir oğulmuş. O kadar ki, annesi, “kötü beyazlatılmış zenci çocuğa” benzeyen oğluna tiksinti beslermiş. Babası da anne gibi aristokrasiye yaraşacak bir evlat sahibi olmak istermiş ama çocuğun sorumluluğunu almak istemezmiş. O her zaman meşgul bir babaymış; her zaman çocuklarından daha önemli işleri varmış.

Çocukları eğitmek de anneye düşmüş böyle olunca. Eğitmekten anladığı da, sinirini bozan huyları yüzünden çocuklara işkence etmekmiş. Mesela Aleksandr’ın, avuçlarını sürekli birbirine sürtmesine sinir olduğu için ellerini arkadan bağlayıp bir gün aç kalma cezası vermiş oğluna. Mendilini, cebinden düşürüp durmasına da katlanamadığı için cebine diktirmiş, misafirlerin karşısına çıkarıp oğluyla alay ederek neden bu cezayı aldığını anlattırmış. Aleksandr’ın kız kardeşi Olga da benzer cezalar alırmış. Olga bir gün, “Kendimi asarım da af dilemem” diye ortalığı ayağa kaldırınca, bir telaşla çivi bulup duvara çakmaya çalışmış Aleksandr, kardeşi kendini asabilsin diye.


İşkenceci anne ve umursamaz babaya rağmen Aleksandr’a rahat nefes aldırabilen büyükler de varmış evde neyse ki. Büyükannesi ona kendi çocukluğunu, atalarını anlatırmış tatlı tatlı; torununu sever, onun için endişelenir ve ona çok iyi davranırmış. Kimi zaman da sütninesi kurtarırmış Aleksandr’ı annesinin işkencelerinden. Pek şen tabiatlı olan bu kadıncağız, Puşkin’in dinlemekten asla sıkılmadığı Rus sözleriyle, masallarla şefkat gösterirmiş ona; zaman zaman şımarıklık yapmasına müsaade ederek çocukluğunu yaşama fırsatı verirmiş.

Puşkinler St. Petersburg’dan ayrılıp Moskova’daki Zakharovo malikânesine yerleştiklerinde Aleksandr Puşkin için de, büyükannesinin ve sütninesinin anlattıklarına benzer yeni bir hayat başlamış. Burası bir köymüş ve etrafında, aristokrasinin kasım kasım kasılan tipleri yerine sahici insanlar varmış. Anne babasına görünmeden çamurlara bata çıka yaşıtlarıyla oyunlar oynayabilmekteymiş Aleksandr. Bir gün, “düşman başları” olarak gördüğü otları bir değnekle biçerken saçları karmakarışık bir kadın görmüş. Kadın bir şeyden korkmuş, kaçıyormuş. Puşkinlerin acıyıp tedavi ettirmek için yanlarına aldığı uzak bir akrabaymış bu kadın. Akıl hastasıymış ve doktorlar şok tedavisi uygulamak için kadını yangın hortumuyla ıslatmışlar. Baştan ayağa sırılsıklam olmuş zavallı kadın, Aleksandr’ı görünce korkuyla, “Hey kardeş, beni yangın sanıyorlar” diye bağırmış. Puşkin sakin ve müşfik, “Yanılıyorsun” demiş, “seni yangın değil, çiçek sandıkları için suluyorlar.” Yazar olacak çocuk hayal gücünden belli olur, diyelim mi burada? Aleksandr Puşkin’in tombul yanaklarını sıkalım mı? Gerçi bütün çocuklar yaratıcıdır; onları büyükler sıradanlaştırır, değil mi?

Köye yerleşmeleri Aleksandr’ın bünyesine epey hareket getirmiş. Annesinin tiksindiği uyuşuk çocuk değilmiş artık o. Kimi zaman ateş parçasına dönüşürmüş. Kimi zaman da, hayallere daldığından belki, biraz durgun olurmuş. Büyükannesi torununun geleceği için kaygılanırmış. Ya, dermiş büyükannesi, bu çocuk çok önemli biri olacak ya da yitip gidecek.

Gel zaman git zaman bizim küçük Puşkin büyümüş, lise çağına gelmiş. Zorlu bir sınavdan geçerek Rusya’nın sayılı öğrencilerinden biri olmuş. Okulda da biraz gelgit akıllıymış. Ne zaman sakin davranacağı, ne zaman taşkınlık çıkaracağı belli olmazmış pek. Ne ki, hiçbir öğretmeninin görmezden gelemediği, kimisinin görmezden gelmek için çaba sarf ettiği yeteneği gün yüzüne çıkmış o günlerde. Sonrası malum. Sonrası, küçük Aleksandr büyümüş, büyümüş, büyümüş ve “Aleksandr Puşkin” olmuş.

Puşkin’in şöhreti Rusya’daki edebiyat heveslisi gençlerin hassas kalplerini gümbüdü gümbüdü attırırken o gençlerden biri bir gün Puşkin’in kapısının önünde heyecanla dolanmaktaymış. Kapıyı çalıp Puşkin’le tanışmak istediğini dile getirecek cesareti kendinde bulsa gerisi gelecekmiş de… Bir kadeh bir şeyler içse mi? Cesaret verir belki, ha? Tamam, oldu. Bir cesaret kapıyı çaldığında karşısına çıkan hizmetçi, Puşkin’in uyuduğunu söylemiş. E tabii, demiş genç adam, bütün gece eserleri üzerine çalıştığı için yorgun düşmüş olmalı. Hizmetçi alayla gülmüş, genç adam yanılmışmış. Puşkin bütün gece arkadaşlarıyla oyun oynadığı için sabaha karşı uyumuş meğer. Ne ki, böylesi sıradan bir gerekçeyle tatmin olabilecek biri değilmiş kapıdaki genç adam. Ta çocukluğundan itibaren gerçekle azıcık oynamanın nesi kötü olabilir ki fikrini keşfeden Nikolay Gogol’müş o. Değil mi ki kaderinde “Gogollük” varmış onun. Kötü uçan, iyi yüzen ve hiç yürüyemeyen; donuk tüylü, upuzun sorguçlu, sivri gagalı bir deniz kuşu olan “gürlü kuşu” manasındaki “gogol”ün, ismiyle müsemma olmadığını iddia edebilir misiniz?

Kimi der ki Nikolay Gogol 1 Nisan’da doğdu. Kimi de der ki, hayır efendim, 20 Mart 1809’da dünyaya gelmiştir fakat doğum günlerini hep bir gün önce kutlardı. Hangi gün doğduğunun bir önemi var mı bilemem de, 1 Nisan da Gogol’ün Gogollüğüyle mümkün, 20 Mart’ta doğmasına rağmen 19 Mart’ta doğduğunu kabul etmesi de. İyi ki doğmuş ya, o yeter.

Annesi de öyle dermiş hep. Korkarmış evladına bir şey olacak diye. Üst üste iki kez ölü doğum yapmış. Ne var ki, uğruna bir kilise yaptıracağı küçük oğlu da hastaymış. Hep ağrı sızı içindeymiş. Doktorlar ellerinden geleni yapıyormuş ama ne çare. İş annenin başına düşmüş elbet. Günde yüz kere kontrol edermiş oğlanı; terledi mi, üşüdü mü, üstünü değiştirsem mi… Bu zavallı anne kimi zaman oğlunun öldüğünü düşünür, kederler içinde kıvranır; kimi zaman da onun dünyayı sarsan bir dâhi olduğunu hayal eder kıvanırmış. Nikolaycığından sonra iki yavrusu daha olmuş bu annecağızın ama Nikolay başkaymış. Evdeki herkes de anne gibi düşünür, bütün dünyayı el birliğiyle Nikolay’ın etrafında döndürürlermiş. E çocuk bu tabii; gak dese olur guk dese olursa biraz şımarır, kendini tanrı gibi görür.

Dört- beş yaşındayken akşam vakti bir kedi görmüş. Kedinin bakışlarından ürkmüş ve tuttuğu gibi havuza atmış kediyi. Yerden bulduğu bir değnekle de havuzdan kurtulmaya çalışan kediyi suya itmiş. Kedi nihayet nefessiz kalıp öldüğünde Nikolay yorgunluktan bitap düşmüş bir halde yere çökmüş ve ağlamaya başlamış. Yıllar sonra bir mektubunda bu olaydan bahsederken aynı travmayı tekrar yaşadığını hissettirecek tonda “Bir insanı öldürmüş gibi hissetmiştim” diyecek. Bu olay küçük Nikolay’ın dünyasında atlatamadığı bir travma yaratmış olsa gerek. Bir de burun meselesi var, tabii. O da travmatik bir durum. Nikolay oldubitti burnundan şikâyetçiymiş. O ünlü “Burun” hikâyesindeki “Affedersiniz, siz benim burnumsunuz galiba” sözünü eden adam Gogol’ün ta kendisiydi belki. Nikolay’ı kitapların dünyasına iten bu takıntıları mıydı, bilemem.

Neşeli bir ailede, çok nazlı yetiştirilen bu çocuğun Allah vergisi gözlem yeteneği varmış. Bir yere geziye gidip döndüklerinde Nikolay gözlemlerini çok canlı tasvirler ve zengin kelime hazinesiyle öyle güzel anlatırmış ki dinlemeye doyamazlarmış. Babası da ufacık oyunlar yazarmış. Zengin bir akrabalarının parkta yaptırdığı tiyatro sahnesinde oynanırmış bu oyunlar. Nikolay, babasının cümlelerini başkalarının sahnede canlandırmasını hep büyüleyici bulmuş.

Okul çağına gelince tanışmış kitapların efsunlu dünyasıyla. Okul arkadaşlarıyla bir kütüphane kurmaya karar vermiş. Üstü başı her zaman darmadağınık ve hatta kirli olan Nikolay Gogol’ün kitaplara karşı aşırı bir hassasiyeti varmış. Kütüphanede diğer çocuklar kitapların sayfalarını kıvırmasın diye, okurlarken başlarından ayrılmazmış. Sayfaları çevirirken kirletmesinler diye de kâğıttan bir kılıf taktırırmış parmaklarına. Bu özeni sayesinde okul müdürü, gelen kitapları ilk okuma hakkını Nikolay’a verirmiş.

Nikolay’ın kitaplara bu kadar düşkün olmasını, gerçekle arasının hoş olmamasına bağlıyorum. Çocukluğunda kendini tanrı gibi gördüğünden mi, travmalarından mı bilemem ama Nikolay Gogol, gerçekle oynamayı hep sevmiş, gerçeği olduğu gibi kabullenmekten kaçmış. Sevmediği okul ortamından uzaklaşmak istediğinde, ailesine hasta olduğu yalanını, doktora götürüleceği zaman da, birdenbire iyileşiverdiğini söylermiş. Okulda yaramazlık yapıp dayak yediği bir gün deli taklidi yapmış ve müdürü tedirgin etmiş, üstelik bir daha da ceza almamış. Aslında yalancıktan yaptığı taklit bir süre sonra Nikolay’ı bir hafta kadar etkisi altına almış. İyileşince de herkesle alay ettiğini söylemiş arkadaşlarına. Duygularını böyle uçlarda yaşarmış o hep zaten. Hüzün onda her an neşeye dönüşebilirmiş. Hayatına ya da diğerleriyle ilişkilerine bazen eser miktarda bazen de fazlaca yalan katarak geçirmiş ömrünü. Evet, o, çocukken değil, yetişkin olduğunda da yalancıktan katılmış büyüklerin arasına. Sözgelimi, üniversitede tarih hocası olduğunda, ilk gün öğrencilerini kendine hayran bırakacak kadar güzel anlatmış dersi. Sonraki hafta, sonraki hafta ve daha sonraki hafta da, diş ağrısı çektiği bahanesiyle başına beyaz bir mendil bağlayıp hiç ders anlatmamış. Anlatmazdı tabii ya, üç dersten ikisini kaçırır, zahmet buyurup kürsüye çıkarsa da anlaşılmaz birkaç cümle eder giderdi, diye anlatır Gogol’ü öğrencilerinden İvan Sergeyeviç Turgenyev. O; kibarlığıyla, soyluluğuyla meşhur Turgenyev ki, hoca Gogol’e değil, yazar Gogol’e hayranmış.

 “Oryol’da, malikânemde, öğlen 12’de, 53 cm boyunda oğlum İvan doğdu” yazmış günlüğüne Rus aristokrasisini dize getiren anne Turgenyev. Aristokrasiye, sanata düşkün bir anneymiş. Öyle ki, koca malikânelerinin bahçesindeki binalardan birini tiyatro ve opera gösterimleri için ayırtmış. Çocukların eğitimi ve gelişimi için elinden gelen ne varsa yaparmış. İlerleyen yıllarda oğlunun yazar olmasına da engel olmaya çalışmış örneğin. Onun çok daha saygın bir meslek edinmesini istiyormuş çünkü. Çocuklarının tam bir aristokrat gibi yetişmesini baba da arzularmış. Fakat mesafeli biri olduğundan çok ilgilenmezmiş. Av tutkunuymuş baba. İvan da, babasının gözüne girebilmek için onunla ava çıkar, at binermiş. Oysa İvancık, hayvanları öldürmeye çalışmaktansa yol boyunca rengârenk açan çiçekleri incelemeyi, kuşları seyretmeyi severmiş. Fakat babasının duygulara, kölelere yaraşacak türden duygulara tahammülü yokmuş. Aristokrat kişinin sert ve güçlü bir yapısı olması gerektiğine inanırmış. Zannediyorum ki İvan duygularını bastıramayacağını anlayınca avcılıkta çok iyi olursa babasına yakın olabileceğini düşünmüş. Ölümünün yaklaştığı günlerde bile tıpkı gençliğindeki kadar atikmiş ava çıktığında. Belki de, Rus edebiyatının Batı’ya açılan yüzü olacak genç İvan, ilk Avrupa seyahatine çıktıklarında, bir ayı inine düşmekten son anda babası sayesinde kurtulduğu için ispatlamak istiyordu kendini. Meydan okuyuştur bu belki. Belki, tabutu için ölçü alınacak denli hasta olup ölmeyişinin karşılığını vermek istiyordu babasına. Neyse, hangi baba- oğul ilişkisine akıl sır ermiş ki zaten.

Kibarlığın dozunun kaçtığı noktada çok sinsi bir kabalık başlar ya, kabalık olduğunu bilirsiniz ama ispat edemezsiniz, bir şey diyemezsiniz hani. Turgenyev’de de varmış bu huy. Onun bu huyundan en çok mustarip olan da içten içe yeteneğini kıskandığı, kıskanmakta da haklı olduğu bir fukara yazarmış. İvan Turgenyev hem kibarlığı, hem serveti ve yanı sıra yeteneği sayesinde Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olunca, henüz romanı bile yayımlanmamış, toprak sahibi olmayan bu tuhaf sesli, fakir adam peydahlanmış. Eleştirmen Belinski’nin “Yeni bir Gogol” diye selamladığı bu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski de kim ola?

Turgenyev’le tanıştıktan sonra kardeşine, “Öyle sanıyorum ki doğa ondan hiçbir şeyi esirgememiş” diye yazmış doğanın her şeyi esirgediği Dostoyevski. Başta da çocukluk tabii. Turgenyev’in de çocukluğu harika geçmemiş ama Dostoyevski’ninkiyle kıyas bile kabul etmez. Müşfik bir annesi varmış Fyodor’un. Çocukları için elinden geleni ardına koymazmış, kocası da öyleymiş ama farklı açılardan. Kendi doğrularından bir milim sapmayan bir doktormuş o. Varlıklı değillermiş, neredeyse kıt kanaat geçinirlermiş. Fakat çocuklarının iyi eğitim alması için didinip durur, bu yolda elinde avucunda ne varsa harcarmış. Belli ki iyi eğitimin yolunun da çok sert bir disiplinden geçtiğine inanıyormuş.

Evde neredeyse askerî disiplin varmış. Çay, yemek, uyku saatleri asla şaşmayan bir düzende devam edermiş. Fiziksel şiddete maruz kalmasınlar diye çocuklarını devlet okulu yerine özel okula gönderen babanın hassas biri olmasını beklemekte haklıyız. Fakat gerçek tam tersi: Oğullarını Latince çalıştırmak isteyen baba, ders boyunca çocukların hazırolda beklemelerini istermiş, saatlerce ayakta kalan çocuklar yorulup da kollarını bir kenara dayamaya kalkıştılar mı, öyle bir bağırırmış ki çocuklar neye uğradıklarını şaşırır, tir tir titrerlermiş. Ailece gezmeye çıktıklarında, babanın kontrolünde aritmetik ve geometri pratikleri yaparlarmış gezi boyunca. “Bayağı çocuklar” gibi oyunlar oynamak, şımarıklık etmek, koşmak, çamurlara bulanmak katiyen yasakmış. Çocuk olmak yasakmış yani Dostoyevskilerde. Doğrusu, baba varken yasakmış bunlar. Babadan uzaklaşıp yazları köye gittiklerinde ise sınırsız bir özgürlükle cıvıldarmış Dostoyevski kardeşler. Özellikle Fyodor, köylülerle ya da babasının hastalarıyla sohbet etmeye bayılırmış. Karısı Anna’ya, harika bir çocukluk geçirdiğini söylemesine neden olan, gururu muydu, yoksa bu köy hayatı mıydı acaba? Şunu biliyorum ki, yılda bir iki ay çocuk olmakla çocukluk yaşanmıyor.

Dostoyevski, babasının ölüm haberini aldığında müthiş bir suçluluk duygusuna kapılmış. Okuldaki zengin arkadaşlarından geri kalmak istemediği için -ki bu, babanın empoze ettiği manasız bir gururdur- sürekli para istermiş babasından. İlk yıl, yüksek notlar almasına rağmen sınıfta kalınca, babası kısmi felç geçirmiş. Ve gelen son mektupta, açlıktan ölecek durumda olmasına rağmen oğluna para gönderdiği yazılıymış. Babanın ölüm haberi de aynı mektupla gelmiş. İlk sara nöbetini bunun üzerine geçirmiş Dostoyevski. Suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyormuş; oğluna para gönderebilmek için sıkıştırdığı, kötü davrandığı köylüler tarafından linç edilerek öldürülmüş babası çünkü. Baba Dostoyevski’nin ölüm sebebi hakkında kesin bir yargı yoksa da Dostoyevski’nin ilerleyen yaşlarında ya da romanlarında görüleceği üzere suçluluk duygusu yakasını hiç bırakmamış.

Artık Rus yazarlar arasında yerini aldığı zaman Turgenyev’in “Edebiyatın burnunda kızaran bir sivilcesin sen” diye alay etmesinde, Dostoyevski’nin yeteneğini kıskanması, onun soylu olmayışı kadar, her durumda kendini suçlu kabul etmesi ve kontrolsüzce kibirli ya da gururlu davranıp kendini küçük düşürmesi de varmış. Ne var ki, Dostoyevski’yi böyle davranmaya iten somut sebepler de yok değilmiş. Yayıncılar bile Dostoyevski’ye yeteneğinin hak ettiği kadar ödeme yapmazmış. Eşit şartlarda yaşamadıkları için eşit koşullarda değerlendirilmenin yanlış olduğunu anlatamadıkça deliye döndüğü, deliye döndükçe de daha çok kıskandığı kişi ise Lev Tolstoy’muş. O Lev Tolstoy ki, ömrünün sonlarına doğru, aç ve yarı çıplak yaşayan insanlar varken kendisinin bu derece lüks ve budalaca yaşamasından tiksindiğini dile getirecek.

Turgenyev’le garip bir dostluğu, Dostoyevski ile hiç karşılaşmadan tuhaf bir ilişkisi, dahası rekabeti olmuş Tolstoy’un. Çok zengin bir ailede dünyaya gelen, yaşlılığında bu zenginliğin ağırlığı ve ailesinin hakları üzerine düşünürken ıstıraplar içinde kıvranacak Lev Tolstoy’u yazmaya iten, annesini çok ufacıkken kaybetmesi olsa gerek. Annesi öldüğünde Lev konuşmayı bile bilmiyormuş daha. Kaderin cilvesi mi demeli; annesinin on- on iki yaşlarındaki bir portresinden başka resmi de yokmuş evde. Şefkat açlığı çektiği her an, sığınabileceği tek yer hayalleriymiş Lev’in. Kendisine hayalinde bir anne yaratmalı ve ondan saçlarını okşamasını istemeliymiş. Ölene kadar da o hayale sığınmaya devam etmiş, biliyor musunuz? Ölümünden birkaç yıl önce yazdığı bir notta, okşanma ve şefkat arzusu çektiği bir anda, bir kez bile seslenemediği annesinin yanına gidip “Anne sev beni, okşa, al beni anne” demek istediğini yazmış.

Anne eksiğini kapatması mümkün değil ama anne hayalini canlı kılmasını sağlayan bir şansı varmış Tolstoy’un: Ağabeyi Nikolay. Müthiş bir hayal gücü olan bu çocuk, kardeşleri için tek başına bir anaokulu yaratmış sanki. Her gün türlü türlü oyunlar üretirmiş. Bir gün, kardeşlerini toplayıp onlara bir sır vereceğini söylemiş. Bu sır açığa çıktığında, hastalıklar dünyayı terk edecek, herkesin kalbine sevgi yerleşecek ve insanlar nihayet mutlu olarak karınca kardeşler hâlini alacakmış. Bu müthiş sırrı öğrenme heyecanı küçük Lev’i ağlatmış. O kadar mutluymuş ki artık insanlar kavga etmeyecek, birbirlerini daima sevecekler diye. Nikolay nihayet açıklamış: O sır yeşil bir sopaya kazılıymış ve o sopa da Zakaz ormanındaki dar bir vadinin kıyısına gömülüymüş. “Vaktiyle,” diye yazmış Tolstoy, “insanların içindeki tüm kötülüğü yok edecek ve onlara en büyük iyiliği getirecek şeyin yazılı olduğu yeşil bir sopanın varlığına nasıl inandıysam, bugün de bu hakikatin varlığına inanıyorum. (…) Eğer bir gün bedenimi bir yere gömmek gerekecekse, bunun Nikolay’ın anısı olmasını isterim.”

Lev Tolstoy’un çalkantılarla geçen hayatında değişmeyen yegâne şey, o ilk çocukluktaki hissiyatı her daim korumasıymış. Yaşlılığında, etrafındaki insanları telaşlandırma pahasına da olsa bisiklete binmekten hiç vazgeçmemiş mesela. Ne ki, ziyaretçilerinin kendisini bisiklet üstünde görmesini hiç istemezmiş. O dönem Tolstoy’un kapısını pek çok hayranı çalarmış. Bunlardan biri, omzuna havlu atıp nehirde yüzmeye giden Lev Tolstoy’u köylü zanneden Anton Çehov’muş. Ziyaretçi, adını söylediğinde Tolstoy’un yüzü aydınlanmış çünkü yazarlık hayatına yeni başlayan bu genç adamı çok beğenirmiş. Aralarında sıkı bir ilişki oluşmuş Tolstoy’la Çehov’un. Her ikisi de birbirlerinin yazdıklarını beğenmekle birlikte, fikirlerini benimsemiyor, hatta eleştiriyormuş. Öte yandan birbirlerinin yazdıklarını da eleştiriyorlarmış ve birbirlerine darılmıyorlarmış. Sevgileri çok kuvvetliymiş. Çehov, Tolstoy için, “Onun ölmesinden korkuyorum. Birincisi, kimseyi onun kadar sevmedim. İkincisi, Tolstoy eserlerini herkes için yaratıyor, edebiyata bağlanan tüm ümitlere cevap veriyor. Üçüncüsü de, Tolstoy bir otorite ve o giderse geriye çobansız bir sürü kalacak” diye yazmış bir mektubunda. Tolstoy da, “Tanrıtanımaz bir kafa ama altın bir kalp. Dili olağanüstü. İlk okuduğumda bana tuhaf, beceriksizce görünmüştü ama zamanla beni içine çekti. Çehov’un teknik olarak benden üstün olduğunu söyleyebilirim” diye yazdığında ne yazık ki Çehov artık hayatta değilmiş.

Gencecik yaşında hayattan ayrılan Anton Çehov’un fotoğrafına bakınca bile insan dinginleşiyor, değil mi? Bakışlarında anlayış var çünkü. Anlamışlık var hatta. O da, ne toprak sahibi ne de çocuk olmuş Dostoyevski gibi. Fakat Dostoyevski’den farklı olarak o kadar hırçın da olmamış, öfkeli de. Dostoyevski’den fazla olarak babasından şiddet görmüş. Yine de anlayış göstermiş. “Büyükbabamızı beyler döverdi. Büyükbabamız, babamızı; babamız da bizi döverdi” dermiş.

“Sürekli diş ağrısı gibi” yoksulluk çeken bir ailenin oğludur o. Ders çalışması gereken vakitlerde, soğukta, babasının bakkal dükkânında beklermiş titreyerek. Akşamları küçük bir meyhaneye dönüşen dükkânda, içki içenlerin gürültüleri arasında dersini yapmaya çalışırmış. Tabii ne mümkün. Başarılı bir öğrenci olamamış o yüzden. Fakat her zaman esprili bir çocuk olmuş. Okulda, arkadaşlarıyla kırıcı olmadan alay eder, en büyük alay konusu kendisi olur ve arkadaşlarının da espri yapabilmesi için zemin hazırlarmış. Bu tatlı özellikleri öğretmeninin dikkatinden kaçmamış ve onu yönlendirmek için, Puşkin, Gogol, Shakespeare, Molière gibi yazarları okumasını önermiş. Operaya, tiyatroya gitmesini salık vermiş. Derslerden daha keyifli olduğu için Anton seve seve tutmuş bu tavsiyeleri. İlk kez opera izledikten sonra ise başka birine dönüşmüş. Kardeşleriyle bir tiyatro topluluğu kurmuş hemen. Böylece üzerindeki baba şiddetini, baskısını biraz olsun hafifletip neşelenebiliyormuş. Tam da bu neşeli günlerde, yazın kavurucu sıcağında buz gibi bir nehre girip hasta olmuş. Tedavi olduğu doktor, Anton’u iyileştirmek için o kadar özveriyle, şefkatle uğraşmış ki, Anton da büyüyünce tıpkı o doktor gibi, insanların acılarını dindirebilmek istemiş.

İnsan ve acıları üzerine kafa yoran hemen herkesin uğradığı, kiminin ömür boyu kaldığı köydür yazı. Fakat taze kanı, yeni bir dili kolay kabullenmez bu köyün insanları. Çehov’un başına gelen de aynı hikâye. Kalıpları kırdığının farkında olmasına rağmen buna engel olmamış, olmak istememiş, aksine çok keyif almış. Başarısız olmayı da göze almış çünkü onun güvenli bir sığınağı varmış: Öykü. “Öykü yazarken kendimi evimde hissediyorum. Bir piyes yazdığımdaysa sanki birisi enseme tokat atıyormuş gibi keyfim kaçıyor” dermiş. “Yapmacıklı, şamatacı, küstah ve yıpratıcı bir sevgili” gibi görüp bir daha oyun yazmayacağına yüz kez ant içmesine rağmen kendine engel olamaması, hatta Martı’nın ilk sahnelendiği gece yaşadığı hayal kırıklığının hastalığını artırdığını düşününce, oyun yazarlığının onda bir tutku olduğunu düşünmekte haklı oluruz. İşte o tutkuya bir ad vereceksek de onu, çocukluğunda oynadığı oyunlarda aramak gerek bana kalırsa. “Zira,” diyor Nabokov çocukluğundaki ilk anıyı hatırlarken, “dünya yüzünde zamanın varlığını fark eden ilk yaratıklar, aynı zamanda, tebessüm edebilen ilk yaratıklardı.” Fakat ben, “Tasavvur edilebilecek en mutlu çocukluğu” geçirdiğini iddia eden Nabokov’a inanmıyorum yine de. Çünkü, zekâmın yetmediği oyunlarla aklımı karman çorman eden Vladimir Nabokov’un, Yunan mitolojisinde “hafıza tanrıçası” anlamına gelen “Nimozini”nin yardımıyla çocukluğunu anlatırken satırlarına sinen huzursuzluğu hissedebiliyorum.

Dostoyevski ve Çehov’a nazaran sahip olduğu olanaklar açısından, şanslı bir çocukmuş Nabokov. Petro ve Pavel Kalesini’nin kumandanlarından olan büyük dedesi, Dostoyevski burada tutuklu olduğu zamanlarda, kitaplarını ödünç verirmiş ona. Ayrıca bu dede, Puşkin’in en yakın arkadaşlarından İvan Puşçin’in kız kardeşiyle evliymiş. Nabokov’un babası da annesi de iyi eğitimli, çocuklarına düşkün kimselermiş. Adaleti her şeyden üstün tutan aktivist bir adammış babası. Kelebeklere çok düşkünmüş; adının verileceği kelebek türlerini keşfedecek kadar tutkun olacağı bu sevda, babasından geçmiş Vladimir’e. Vladimir’in kardeşi Sergey’e de opera tutkusunu miras bırakmış baba.

Sergey, Vladimir’den bir yaş küçükmüş. Kekemeymiş ve gözleri iyi görmediği için kocaman gözlük takmak zorundaymış. Vladimir ise karizmatik, dışa dönük bir çocukmuş. Kardeşi Sergey’i hiçbir zaman dostu olarak görmemiş; aksine onu her zaman ezebileceği, kendi istekleri için kullanabileceği bir “şey” gibi görmüş. Bir Almanya seyahatlerinde örneğin, Vladimir, Sergey’i kandırmış ve birlikte mürebbiyelerini atlatıp Wiesbaden’den demir alarak Ren Nehri boyunca yol alan buharlı bir gemiye binmişler. Zavallı Sergey, Vladimir’in her dediğini yaptığı yetmezmiş gibi, evde de rahat yüzü göremezmiş. Canı sıkılan Vladimir, piyano çalan kardeşinin arkasından sessizce gelip onu korkuturmuş. Ya da buz pateni yaptıkları sırada sürekli kardeşinin etrafında döner ve ona rahat vermezmiş. Bilmem, belki erkek çocuklar arasında mümkün olabilecek mücadelelerdir bunlar. Fakat Vladimir, kardeşine karşı biraz fazla acımasızmış. İlk gençlik yıllarında kardeşinin günlüğünü karıştırmış ve onun eşcinsel olduğunu anlayınca da günlüğü öğretmenlerine vermekten çekinmemiş. Öğretmenler de durumu aileye bildirmiş ve Sergey okul değiştirmek zorunda bırakılmış.

Vladimir Nabokov, keşfettiği ilk hayal dünyasına, annesinin attığı okları takip ettiğinde ulaşmış. Hayal kırıklığının verdiği acıyı iyi bilen anne, yanlarındaki yaşlı kâhyanın ya da baba tarafından dedenin hayallerini bozmamak için evin düzenini onların hayallerindekine göre dizayn edecek denli titizmiş bu konuda.

Zaten çok zeki bir çocuk olan Vladimir’in hayal dünyasını annesinin yanı sıra, babasından öğrendiği kelebek avcılığı da etkilemiş olmalı. Çünkü nadir bulunan kuyruklu kelebekleri eterle öldürüp gövdelerine iğne batırarak sergiler, sınıflandırır ve bütün özelliklerini incelermiş. Sadece kelebekleri değil tabii, olur olmadık her an, herhangi bir yerdeki bir deseni izleme ihtiyacı hissedebilirmiş Nabokov. Bu, muşambadaki bir desen de olabilir, bir kelebeğin kanatları da. Oralarda çeşitli yüzler görürmüş çünkü. Anne- babalardan bir ricası var Nabokov’un: “Bir çocuğa asla ve asla ‘çabuk ol’ demeyin.”

Nabokov’un hayal dünyasındaki esas etkiyi sihirbazlık yapan birkaç tanıdık gerçekleştirmiş olsa gerek. Vladimir bu sihirbazlık oyunlarıyla gerçeğin yanılsamalı bir şey olduğunu keşfetmiş. Çünkü, sonuna kadar şımarabileceği bir hayat yaşarken, gerçeğin yanılsamalı bir şey olduğu bilgisine ihtiyaç duymuş. Ona bu ihtiyacı yaşatan ise eşcinsel dayısı Ruka’ymış. İlginç bir adammış Ruka dayı. Çok iyi eğitim almış, Rusçayı pek iyi bilmezmiş, şiir yazarmış ve genellikle yurt dışında yaşarmış. Nabokovlara geldiğinde, uşaklar yemek odasındaki masayı temizlerken Ruka dayı Vladimir’i kucağına oturtur, mırıltılar ve süslü sözlerle severmiş. Vladimir, dayısının uşakların önünde böyle davranmasından utanır ve babası gelmeleri için seslendiğinde rahatlarmış. Daha fazla detay vermiyor Nabokov bu konuda. Sanırım gerek de yok. Elli hizmetçinin çalıştığı bir evde büyüyen, banyo suyu termometreyle ölçülen, Çehov’un köpeğinin yavrusuna sahip olan, çok sayıda özel öğretmenden eğitim alan, babasının muhteşem kütüphanesinde dilediğince okuyabilen bir çocuk yazmış Lolita’yı. Tesadüf mü bu yani? Yoksa Ruka dayının bir etkisi olduğunu düşünelim mi?

Velhasılıkelam.

Salıncak sanki şu çocukluk, bir ileri bir geri, ancak iplerinin müsaade ettiği kadar yükselebiliyorsun işte. Ve gidebildiğin en yüksek noktada bile çocukluğuna bağlısın. Yoksa çakılıverirsin yere. İyisi mi, illa çakılacaksak da çocukluğumuzu hatırlatan leğenle çakılalım yere, derim ben. Ve hadi bir kez daha düşünelim: “Yazar öldü mü?”

Hamiş: Okuma akışını bozmasın diye alıntıların sayfa numaralarını vermedim. Aşağıdaki kaynak listesini de ilgilenen olursa diye geniş tuttum.

KAYNAKÇA
Bahtin, Mihail M. Dostoyevski Poetikasının Sorunları. Çev.: Cem Soydemir. İstanbul: Metis
Yayınları, 2004.
Berdayev, Nikolay Alekseyeviç. Dostoyevski. Çev.: Ender Gürol. İstanbul: Adam Yayınları,
1984.
Carr, Edward Hallett. Dostoyevski. Çev.: Ayhan Gerçeker. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.
Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç. Bir Yazarın Günlüğü I-II. Çev.: Kayhan Yükseler. İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları, 2001.
Dostoyevski, Mektuplar. Çev.: Hüseyin Kandemir. Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları, 2014.
Dostoyevski, Puşkin Konuşması. Çev.: Tektaş Ağaoğlu. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.
Dostoyevski, Anna Grigoryevna. Anna Dostoyevski’nin Hatıraları. Çev.: Kenan Durdu.
İstanbul: İnsan Yayınları, 2016.
Frank, Joseph. Dostoyevski: Çağının Bir Yazarı. Çev.: Ülker İnce. İstanbul: Everest
Yayınları, 2016.
Girard, René. Dostoyevski: Yeraltı İnsanı. Çev.: Orçun Türkay. İstanbul: Everest Yayınları,
2014.
Nabokov, Vladimir. Nikolay Gogol. Çev.: Yiğit Yavuz. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.
——. Konuş, Hafıza. Çev.: Yiğit Yavuz. İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.
——. Rus Edebiyatı Dersleri. Çev.: Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut.
İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
Olcay, Türkan, İvan S. Turgenyev, Tabevi, İstanbul 2005.
Pitzer, Andrea. Vladimir Nabokov: Yazarın Gizli Tarihi. Çev.: Yiğit Yavuz. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
Rolland, Romain. Tolstoy’un Yaşamı. Çev.: Tahsin Yücel. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
1995.
Tolstoy, Lev. Çocukluk. Çev. Rana Çakıröz. İstanbul: Cumhuriyet Dünya Klasikleri Dizi: 33,
1999.
Troyat, Henri. Çehov. Çev.: Vedat Günyol. İstanbul: Ada Yayınları, 1987.
——. Dostoyevski. Çev.: Leylâ Gürsel. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.
——. Gogol. Çev.: Bedia Kösemihal. İstanbul: Multilingual, 2000.
——. Puşkin I-II. Çev.: Oğuz Peltek. Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1951.

——. Tolstoy. Çev.: Z. Canan Özatalay, Işık Ergüden. İstanbul: İletişim Yayınları,
2010.

13 Ocak 2016 Çarşamba

İnsanlığın bam telinin öyküsü: Turgenyev ve Mumu


Çoğumuz “Babalar ve Oğullar” romanıyla biliriz İvan Sergeyeviç Turgenyev’i… Oysa pek çok edebiyat dostu, “En önemli eseri, kısa bir öykü olan Mumu’dur” der. Biz de o görüşte olanlardanız. Bu sıkıntılı günerde, insan olduğumuzu unutmamak ve unutturmamak için bu zaman ayırın ve bu öyküyü okuyun. Dilerseniz bir kenara ayırın ve okuyun. Ama muhakkak okuyun!

Kaynak: http://moskovalife.com/ 



MUMU

Bir zamanlar, Moskova’nın ücra sokaklarından birindeki, beyaz direkli, çıkmalı, çarpık balkonlu külrengi konakta, bir sürü uşakları, hizmetçileriyle yüksek tabakadan dul bir kadın oturuyordu. Oğulları Petersburg’ta, her biri bir memurlukta idi. Kızları ise evliydiler. Kendisi evinden pek seyrek çıkıyor, cimri ve sıkıntılı ihtiyarlığının son yıllarını yalnızlık içinde geçiriyordu. Hayatının neşesiz, gamlı gündüzü çoktan geçmişti; akşamı da geceden daha karanlıktı.
Bütün uşakları içinde en ziyade göze çarpanı, iriyarı, pehlivan yapılı bir erkek olan kapıcısı Garasim’di. Bu adam doğuştan sağır, dilsizdi. Konağın hanımı onu bir köyden getirmişti. O zaman bu Garasim, köyünde, kardeşlerinden ayrı, küçücük kulübesinde yalnız başına oturuyordu. Hamarat bir işçi olarak tanınmıştı. Tanrının ona verdiği harikulade kuvvetle tek başına dört kişilik iş görürdü, işin, ellerinde nasıl eridiğini seyretmek insana zevk verirdi. Hele o kocaman avuçlarıyla kara sabanı bastırarak, sanki atların hiç yardımı olmuyormuş gibi, tek başına toprağın yumuşak göğsünü yarar gibi çift sürerken, veya tırpanını, genç bir kayın ormanını kökünden söküp atacak gibi savururken, yahut üç arşınlık düvenle, durup dinlenmeksizin, çevik çevik harman düğerken, kollarının uzun, sert kasları, manivela gibi kalkıp inerken onu bir görmeliydi!.. Daimi sessizliği, yorulmak bilmez çalışmasına muhteşem bir ciddiyet verirdi. Yaman bir köylüydü. Bilinen bahtsızlığı olmasaydı, ona varmaya can atmayacak kız mı kalırdı… Fakat işte Garasim’i Moskova’ya getirdiler; ona çizme aldılar, yaz için kaftan, kış için gocuk diktirdiler; eline de süpürge ile küreği vererek kapıcı yaptılar.
Önce yeni hayatını hiç sevemedi. Daha çocukken kır işlerine, köy yaşayışına alışmıştı. O menhus kusuru yüzünden insanlardan ayrı, tıpkı verimli toprakta bir ağacın yetişip büyümesi gibi, bir dilsiz, fakat güçlü kuvvetli bir adam olarak yetişip gelişmişti… Şehre getirilince neye uğradığına akıl erdirememiş, sıkıntı ve şaşkınlık içinde kalmıştı: tıpkı karnına kadar erişen sulu, sık otlarla kaplı tarlalardan henüz alınıp da, trenin bir vagonuna konduktan sonra semiz vücudu, kah kıvılcımlı dumanlar, kâh buhar dalgaları içinde kalan, takırtılar, patırdılar, keskin çığlıklar arasında, süratle yol alınarak bir tarafa götürülen — Allah bilir nereye! — genç, dinç bir boğanın şaşalaması gibi… Garasim’in yeni vazifesindeki işleri, o ağır köy işlerinden sonra, ona âdeta bir eğlence gibi gelmişti, Yarım saatte bütün işlerini bitirir, sonra, ya avlunun ortasına durarak gelip geçenlere, sanki onlardan anlaşılmaz durumunun hallini bekliyormuş gibi, ağzını açarak bakar yahut da hemen bir köşeye çekilip kendini yüzükoyun yere atarak, yakalanan bir canavar gibi, hiç kımıldamadan saatlerce göğsü üzerinde yatardı. Fakat insan her şeye alışır; nihayet bizim Garasim de şehir hayatına alıştı. İşi çok değildi; bütün vazifesi avluyu temiz tutmak, günde iki defa fıçı ile su taşımak, mutfak ve ev için odun getirmek ve yarmak, yabancıları içeri bırakmamak ve geceleri bekçilikti. Şunu da söylemeli ki, vazifesini canla başla yapardı: avluda ne bir yonga, ne bir çöp görülmezdi. Emrine verilen lâğar beygirli, fıçılı saka arabası, çamurlu havada, bir yerde saplanıp kalsa, yalnız bir omuz itişiyle, değil yalnız arabayı, atı bile sürüklerdi; odun yarmaya başlayınca elindeki balta, cam gibi tın tın öter ve yongalarla parçalar dört bir yana uçuşurdu. Başkalarıyla arasının nasıl olduğuna gelince: bir defa, gece vakti iki hırsız yakalayıp da alınlarından birbirine öyle bir çarpış
çarpmıştı ki, onları karakola götürmeye bile lüzum kalmamıştı, bundan sonra da bütün o civarda oturanlar ona saygı göstermeye başlamışlardı. Hatta buradan gündüzleri gelip geçenler, fena insanlar olmadıkları halde, korkunç kapıcıyı görünce hızla uzaklaşırlar, sanki işittirebileceklermiş gibi, ona seslenirlerdi. Konağın öteki adamlarıyla münasebeti pek dostça olmamakla beraber — çünkü ondan korkarlardı — yine de yakın bir münasebet sayılırdı; çünkü onları yabancı saymazdı. Onlar kendisiyle işaretlerle konuşur, o da onların ne demek istediğini anlar, daha doğrusu dediklerini yapardı. Ama kendi haklarını da bilir, sofrada kimse onun yerine oturmaya cesaret edemezdi. Umumiyetle Garasim, sert ve ciddî tabiatlıydı, her şeyde düzenliliği severdi, hatta onun yanında horozlar bile dövüşmeye cesaret edemezlerdi; yoksa sonu fena gelirdi: görür görmez hemen ayaklarından yakalar, havada sekiz on defa savurduktan sonra her birini bir tarafa fırlatırdı. Hanımın avlusunda bir sürü de kaz vardı. Malûm ya, kaz ciddî ve düşünceli bir kuştur. Garasim, içinden onlara saygı gösterir, kendi eliyle bakar, beslerdi; zaten kendisi de ağır başlı bir kaza benzerdi. Ona mutfağın üzerinde bir odacık ayırmışlardı. Kendi zevkine göre döşedi, dört kütük üzerine, meşe tahtalarından bir karyola — tam bir yiğit karyolası — kurdu. Üzerine bir ton yük konsa belki yine eğilmezdi. Karyolanın altında sağlam, kocaman bir sandık vardı. Köşede aynı sağlamlıkta bir masa, yanında da üç ayaklı, ama öyle dayanıklı bir bodur iskemle vardı ki, bazen Garasim onu kaldırırken düşürür, sonra da sırıtırdı. Odanın kapısı, şekli bir simidi andıran, kocaman, kara bir kilitle kilitlenirdi. Garasim bu kilidin anahtarını daima kuşağında takılı olarak yanında dolaşırdı. Çünkü odasına başkalarının girmesinden hoşlanmazdı.
Böyle bir yıl geçti ve yıl sonlarına doğru da Garasim’in başından ufak bir hâdise geçti.
Hanımı, ihtiyar asilzade, her şeyde eski âdetleri gözetir, konağında birçok hizmetçi bulundururdu. Çamaşırcı kadınlar, kadın terziler, marangozlar ve erkek terzilerden başka bir de saraç vardı. Hem veteriner, hem de hekim sayılan, ayrıca hanımın aile hekimliğini de yapan ve yaman bir sarhoş olan bu adam, Kapiton Klimov adında bir kunduracıydı. Bu Klimov, kendini kıymeti bilinmemiş, aşağılanmış bir insan, boş oturmaya ve Moskova’nın böyle ücra bir yerinde yaşamaya lâyık olmayan, tahsilli bir başkentli sayar, kendisinin, elleriyle göğsünü döverek kesik kesik dediği gibi, içki içiyorsa da bunu daha ziyade kederinden yaptığını söylerdi. Bir gün hanımefendi ile sadece ufacık, safralı gözleri ve ördek gagası gibi burnu bile insanda, sanki mukadderatın, başkalarına amirlik etmeye tayin ettiği hissini uyandıran konak kâhyası ile uşakların başı Gavrilo arasında Klimov’dan söz açılmıştı. Hanım bir gün önce sokaklarda arayıp da güç bela buldukları bu adamın ahlâk bozukluğuna üzülüyordu: Birdenbire:
— Gavrilo, dedi, onu evlendirsek mi ne yapsak? Ne dersin? O zaman belki akıllanır.
— İyi olur elbette, dedi, Gavrilo, çok iyi olur.
— Evet. Ama kimle evlendirmeli?
— Doğru. Bununla beraber her şey arzu ve iradenize bağlıdır. Ne de olsa bir işe yarayabilir; kapı dışarı edilmez herhalde…
— Tatiana’yı beğeniyor gibi görünüyor, değil mi?
— Gavrilo bir şey söyleyecek oldu, fakat dudaklarını sıkarak sustu. Hanımı, enfiyesini keyifli keyifli çekerek:
— Ona Tatiana’yı vereceğim, diye kararını bildirdi, anladın mı? Gavrilo “başüstüne” diyerek oradan uzaklaştı.
Konağın bir yanındaki demirli sandıklarla dolu odasına dönünce, Gavrilo, önce karısını dışarı yolladı, sonra pencere yanına oturarak düşünmeye başladı. Hanımının bu ani emri onu şaşırtmıştı. Nihayet ayağa kalktı, Kapiton’u çağırmalarını söyledi. Kapiton geldi… Fakat okuyuculara, onların konuşmasını anlatmadan önce, Kapiton’un kendisiyle evlenmeye mecbur tutulduğu bu Taitana’nın kim olduğunu, hanımın emrinin kâhyayı ne için şaşırttığını kısaca anlatmayı lüzumsuz görmüyoruz.
Yukarda da söylediğimiz gibi, vazifesi çamaşırcılık olan Tatiana (bununla beraber usta ve bilgili bir çamaşırcı olduğundan ona yalnız ince ve zarif çamaşırlar yıkattırılıyordu), yirmi sekiz yaşında, ufak tefek, zayıf, sarışın, sol yanağında benler olan bir kadındı. Sol yanakta bulunan benler Rusya’da fena bir alâmet, bedbaht bir hayat işareti sayılır… Tatiana talihiyle öğünebilecek bir durumda değildi. Daha ilk gençliğinden beri onu darlık ve sefalet içinde tutmuşlardı, iki kişilik işi tek başına yapar, ama gönlünün okşandığını hiç görmezdi. Onu iyi giydirmezler, pek az ücretle çalıştırırlardı. Yakın akrabası hemen hemen yok gibiydi: bir işe yaramadığı için köyde bırakılan ihtiyar, kâhyalık eden bir amcası vardı. Öteki dayı ve amcaları ise hepsi birer mujikti. Moskova’da kimsesi yoktu. Bir zamanlar güzelliğiyle ün salmıştı, ama bu da pek çabuk elinden gitmişti. Gayet uysal, daha doğrusu ürkek tabiatlıydı. Nefsine karşı tam bir kayıtsızlık duyar, başkalarından ise müthiş korkardı. Yalnız işini vaktinde bitirmeyi düşünür, hiçbir vakit hiç kimse ile konuşmaz, hanımının yalnız bir adının anılması bile onu titretirdi. Garasim’i köyden getirdikleri vakit, iriyarı gövdesini görünce az kaldı korkudan ödü kopacaktı. Ne yapıp edip onunla karşılaşmamaya çalışırdı. Çok defa, acele ile evden çamaşırhaneye koşarken Garasim’in yanından geçmeye mecbur kalınca gözlerini kapardı. Garasim ilk zamanlarda Tatiana’ya hiç önem vermezdi. Bir zaman sonra ona rastladıkça gülümsemeye, daha sonra dikkatle bakmaya, nihayet gözlerini ondan büsbütün ayırmamaya başladı. Dilsiz onu sevmişti: Yüzünün yumuşak, uysal ifadesi için mi, hareketlerinin ürkekliği, sıkılganlığı için mi, burasını Tanrı bilir! Tatiana, bir gün hanımın kolalı gömleğini, ellerinin açık parmakları üzerinde dikkat ve titizlikle tutarak avludan geçiyordu… Birisi dirseğinden kuvvetle yakalamıştı. Döndü ve birden haykırdı: Arkasındaki Garasim’di. Ahmakça gülerek, bir taraftan da böğürür gibi, fakat tatlı birtakım sesler çıkararak, kuyruğu ve kanatları altın yaldızlı varakla kaplanmış, horoz şeklinde bir kurabiye uzatıyordu. Tatiana reddedecek oldu, fakat dilsiz zorla eline tutuşturdu, başını salladı, yürüdü; sonra dönerek ona bir kere daha, dostça bir şeyler böğürdü. O günden beri kızcağıza hiç rahat vermiyordu: nereye gitse hemen karşısına çıkıyor, gülümseyerek böğürüyor, elleriyle birtakım işaretler yapıyor, birdenbire koynundan bir şerit çıkarıp ona sarıyor, süpürge ile önünden toz temizliyordu. Zavallı kızcağız, âdeta ne yapacağını, ne edeceğini bilmiyordu. Dilsiz uşağın bu yaramazlıklarını bütün konak halkı çabucak öğrendi. Tatiana’nın başına ne alaylar, ne uydurma hikâyeler, ne sözler yağdırıldı! Ancak Garasim’le alay etmeye kimse cesaret edemiyordu; şakayı sevmezdi. Onun yanında Tatiana’yı da rahat bırakıyorlardı. Kızcağız ister istemez onun himayesi altına girdi. Bütün dilsizler gibi Garasim de pek sezişliydi; onunla veya kızcağızla alay edildiği zaman bunu hemen fark ederdi. Bir gün öğle yemeğinde, kâhyanın karısı (Tatiana onun emri altındaydı) iğneleyici sözlerle kıza hücuma başladı ve işi o kadar ileri götürdü ki, zavallı kızcağız gözlerini yerden kaldıramadı, teessüründen nerdeyse ağlayacaktı. Garasim birdenbire kalktı, o kocaman elini kâhyanın karısının başına koyarak yüzüne öyle müthiş bir bakışla baktı ki, kadının başı ta masanın üstüne kadar eğildi. Herkes dondu kaldı. Garasim kaşığı yeniden eline alarak lâhana çorbasından yemeğe devam etti. Bütün oradakiler yavaş sesle: “Hele bakın şu sağır şeytana!., orman ayısı!..” diye homurdandı, kâhyanın karısı kalkıp uşakların odasına gitti. Başka bir gün Garasim, Kapiton’un, şu biraz önce sözü geçen Kapiton’un, Tatiana ile tatlı tatlı çene çaldığını görünce el işaretiyle onu yanına çağırıp arabalığa götürdü, köşede duran bir araba okunun ucundan tutarak, kendisine hafifçe, fakat pek manalı bir surette gözdağı verdi. O zamandan beri artık hiç kimse Tatiana ile konuşmaya cesaret edemiyordu. Kâhyanın karısı gayet ustalıklı hareket ederek, uşakların odasına gider gitmez düşüp bayılmış ve hemen daha o gün Garasim’in kaba hareketini hanımın kulağına eriştirmişti. Ama işin tuhafı, bu acayip kocakarı, üst üste gülerek başından geçen hâdiseyi tekrar anlatmasını istemiş, ertesi gün de Garasîm’e bir gümüş ruble göndermişti. Sadık ve kuvvetli bir bekçi olduğu için ona ihsanlarda bulunurdu. Garasim, hanımından oldukça korkar, çekinirdi, ama yine de, lütuf ve teveccühüne güvenerek, Tatiana ile evlenmesine müsaade etmesini rica etmek üzere huzuruna çıkmayı kararlaştırmıştı. Ancak hanımının karşısına münasip bir kıyafetle çıkabilmesi için, kâhyanın kendisine vadettiği yeni kaftanın verilmesini bekliyordu. Hâlbuki aksi gibi, tam bu sırada Tatiana’yı Kapiton’a vermek fikri, hanımın aklına esivermişti.
Okuyucu şimdi, kâhya Gavrilo’nun hanımefendiyle konuşmasından sonraki şaşalayıp bocalamasının sebebini kendiliğinden kolayca anlamış olacaktır. Pencere yanında otururken Gavrilo şöyle düşünüyordu: “Hanımefendinin Garasim’e teveccühü var elbette (Gavrilo bunu bildiği için ona göz yumuyordu) ama ne de olsa dilsiz bir mahlûk… Tatiana’nın peşinde koştuğunu hanıma söylemeye gelmez. Ama öbür taraftan şeytan diyor ki, bırak öğrensin melun herif, – tövbe Yarabbi, günaha da giriyorum – Tatiana’yı Kapiton’a verdiklerini… Lâyıktır buna o… Nasıl bütün konak halkını yıldırır mı? Fakat onunla itişmeye gelmez. Meram anlatmak mümkün değil ki herife… doğrusu…”
Kapiton’un birdenbire gelişi, Gavrilo’nun düşüncelerini burada kesti. Hoppa kunduracı içeri girince elleri arkasında, teklifsizce kapının yanında, duvarın çıkıntılı köşesine dayandı, sağ ayağını solunun önüne çaprazlayıp “işte geldim, dedi, emirleriniz?”
Gavrilo, Kapiton’un yüzüne bakarak parmaklarıyla pencerenin pervazlarını tıkırdattı. Öteki, külrengi gözlerini kırpıştırdı, hafifçe gülümseyerek parmaklarını karmakarışık olmuş kır saçlarından geçirdi:
— Haydi bakalım, dedi, işte geldim, daha ne bakıyorsunuz öyle?
— Güzel, diyecek bir şey yok doğrusu. Kapiton omuz silkerek, içinden: “Sanki benden daha mı kıymetli bir nesnesin!” diye düşündü.
Gavrilo bir müddet sustuktan sonra:
— Kendine baksana, neye benziyorsun! dedi.
Kapiton, eski püskü, yırtık ceketine, yamalı pantolonuna, sessizce göz gezdirdi, delik deşik olmuş ayakkabılarına dikkatle baktı.
— E-e-e, ne var? dedi. Gavrilo:
— Ne mi var? diye tekrarladı? Hâlâ ne var, diyorsun, daha ne olacak? Şeytana benziyorsun!
Tövbe Yarabbi! İnsanı günaha sokuyorsun,
Kapiton gözlerini kırpıştırdı. İçinden de “azarlayın bakalım, azarlayın!” diye düşündü.
Gavrilo:
— Yine sarhoşsun, diye başladı, yine ha? Haydi, cevap versene!
— Gerçekten sıhhatim biraz bozukluğundan, takviye için birkaç kadeh içki içmeye mecbur oldum.
— Sıhhatini takviye için ha? Seni lâzım geldiği gibi pataklamıyorlar. İşte mesele burada… Güya efendiyi Petersburg’a tahsile göndermişler. Çok şey öğrenmişsin bu tahsilinde doğrusu! Yediğin ekmeği bile hak etmiyorsun.
— Gavrilo Andereyiç, bu hususta hakkımda yalnız Tanrı hüküm verebilir, ondan başka hiç kimse… Bu dünyada, nasıl bir adam olduğumu, yediğim ekmeği hak edip etmediğimi yalnız o bilir. Sarhoşluk meselesindeki düşüncene gelince: bu hususta kabahatin bende olmadığını bilmelisin. Bir arkadaşımla beraberdim. Kendisi beni ayarttı, sonra bırakıp savuştu: asıl kabahat ondadır. Hâlbuki ben…
— Hâlbuki sen, kaz gibi sokağın ortasında kalıverdin, değil mi? ah seni derbeder herif seni! Fakat asıl mesele bu değil. Bak; — kâhya burada biraz sustu — hanımefendi senin evlenmeni istiyor; işittin mi? evlenince akıllanacağını sanıyor. Anladın mı?
— Anlamaz olur muyum? Elbette anladım.
— İşte böyle; bana kalırsa insan seni sıkı bir baskı altına almalı. Ama bu onun bileceği bir
şey… Eee… nasıl kabul ediyor musun ? Kapiton sırıtarak:
— Evlenmek, insan için iyi bir şey, Gavrilo Andereyiç, dedi, ben de bunu büyük bir memnuniyetle…
Gavrilo “evet. öyle” dedi; içinden ise: “Herif usturuplu lâf ediyor” diye düşündü. Sonra daha yüksek sesle:
— Yalnız şu var ki hanımefendinin sana bulduğu kadın… ne diyeyim, biraz düşündürüyor insanı…
— Nasıl bir kadın acaba?
— Bizim Tatiana.
Kapiton:
— Tatiana mı? diye sordu, gözleri faltaşı gibi açıldı ve kendini duvardan ayırdı. — Ne var? Neye korktun, öyle?.. Bu kızı beğenmiyor musun, yoksa?
— Beğenmemek de ne demek, Gavrilo Andereyiç, beğenmesine beğenirim. Kız fena değil. Çalışkan, sakin… ama siz de pekâlâ biliyorsunuz ki o yabani herif, karakoncolos gibi hep kızın peşinde…
Kâhya, üzüntülü bir eda ile sözünü keserek :
— Biliyorum, kardeş, hepsini biliyorum, dedi. Ama ne yapmalı ki…
— İnsaf buyurun, Gavrilo Andreyiç! Öldürür herif beni; bir sinek ezer gibi öldürür. O sağır, adamı döver de, nasıl dövdüğünü de duymaz. Koca yumruklarını rüyada imiş gibi savurur. Kendisini yatıştırmak da mümkün değildir. Sağır, dilsiz, üstelik bir de kız gibi aptal… Suçum ne ki böyle bir canavarın yumruklarına maruz bırakılayım? Hem ben görmüş geçirmiş bir adamım, oyuncak değilim.
— Biliyorum, biliyorum, uzatma…
Çenesi açılan kunduracı hararetle devam ediyordu:
— Ne kötü talihim varmış! Bu çektiklerim ne vakit sona erecek Yarabbim!
— Eeeh, bitmedi mi, geveze herif! Daha ne uzatıp duruyorsun?
— Uzatmak değil bu, Gavrilo Andreyiç. Bende bir insanım, ben de insanlar arasında iyi muamele görmek isterim. Şimdi bakın başıma neler getiriyorsunuz…
— Eh, yeter, haydi defol! diye sabırsızlıkla sözünü kesti. Klimov çıkıp gitti. Kâhya onun arkasından bağırarak:
— Onu aramızda yok farz edelim? Ne dersin,, bu işe razı mısın? Klimov:
— Muvafakatimi arz eylerim, diye cevap vererek oradan uzaklaştı. Son derece güç
durumlarda bile belâgati elden bırakmazdı.
Kâhya odanın içinde birkaç defa bir aşağı bir yukarı dolaştı. Nihayet:
— Haydi, şimdi de Tatiana’yı çağırın, dedi. Biraz sonra Tatiana sessizce gelerek kapının eşiğinde durdu. Hafif bir sesle:
— Ne emredersiniz, Gavrilo Andreyiç? diye sordu. Kâhya onun yüzüne dikkatle, dik dik bakarak :
— Taniuşa, dedi, evlenmek ister misin? Hanımefendimiz sana bir koca bulmuş. Taniuşa:
— Peki Gavrilo Andreyiç, diye cevap verdi ve kararsız kararsız ilâve etti:
— Bana seçtikleri koca kim acaba?
— Kapiton, şu kunduracı…
— Peki, efendim.
— Havai bir adamdır, doğru, fakat hanımefendimiz sana güveniyor. — Peki, efendim.
— Yalnız işin kötü bir tarafı var… Şu sağır belâ… Garasim demek istiyorum, boyuna senin peşinde koşuyor. Onu nasıl, ne ile büyülemişsin bilmem ki… Hem de, sözüm yabana o ayı herif senin canını çıkartır.
— Doğru, Gavrilo Andreyiç, canımı çıkartır, muhakkak öldürür beni.
— Öldürür, ha… Haydi bakalım görürüz, nasıl öldürülmüş öyle? Ne hakkı var? Düşün bir
kere.
— Hakkı var mı yok mu, onu bilmem, Gavrilo Andreyiç.
— Ne tuhafsın! Ama ona hiçbir vaatte bulunmamışsın ki…
— Ne buyurdunuz?
Kâhya biraz durdu, “ne saf, ne masum yürekli” diye düşündü, sonra ona hitap ederek:
— Peki, dedi, seninle sonra yine konuşuruz. Haydi, şimdi git. Taniuşa; görüyorum ki pek uysalsın, melek gibi bir kızsın.
Tatiana çıktıktan sonra kâhya şöyle düşündü: “Hanımefendi bu düğün meselesini belki de yarın unutur. Sanki ne diye bu kadar heyecana kapıldım? Çapkını yola getiririz; olmazsa zabıtaya bildiririz…”
Yüksek sesle karısına bağırdı:
— Ustinia Feodorovna! Kuzum, semaveri hazırlayıverin!
Tatiana hemen bütün gün çamaşırlıktan çıkmadı. Önce ağladı, sonra gözyaşlarını silerek işe koyuldu. Kapiton gece geç vakitlere kadar, asık suratlı bir ahbabıyla meyhanede oturarak ona, Petersburg’da bir efendinin yanında nasıl yaşadığını anlattı, öteki de ona yaltaklandı durdu… Fakat nihayet, bir hâdise yüzünden, ertesi gün canına kastedileceğini söylediği zaman, asık suratlı ahbabı, artık uyku zamanı geldiğini ona hatırlattı. Susarak, kaba bir şekilde ayrıldılar.
Bu arada kâhyanın bekledikleri gerçekleşmedi. Kapiton’un evlendirilmesi fikri hanımefendiyi o derece meşgul ediyordu ki, gece bile, nedimelerinden biriyle (bu kadın, yalnız, hanımefendinin uykusuz gecelerinde kendisine arkadaşlık etmek üzere tutulmuştu) hep bu iş üzerinde konuştu. Kâhya, sabah çayından sonra, günlük raporunu arz etmek üzere huzuruna çıktığı zaman hanımefendinin ilk işi: “E, nasıl bizim düğün işi yoluna girdi mi?” diye sormak olmuştu. O da pek tabii, her şeyin mükemmel bir şekilde yoluna girdiğini, Kapiton’un hemen bugün elini öpmek için huzuruna geleceğini bildirdi. Hanımefendi nedense biraz rahatsızdı, öteki işlerle uzun boylu meşgul olmadı. Kâhya odasına döndü, bir meclis topladı. Mesele gerçekten hususi olarak görüşmeyi gerektiriyordu. Tatiana, pek tabii yine itiraz etmedi, ama Kapiton dikilerek “Benim iki, üç değil, yalnız bir tane başım var” diye bağırdı. Garasim oradakilere sert sert bakıyor, binanın hizmetçiler kanadından hiç ayrılmıyordu. Kendisi hakkında hayırlı olmayan bazı işlere girişildiğini sezmiş gibi bir hali vardı. Mecliste bulunanlar (aralarında, kendisinden yalnız “ya, bak sen, öyle mi? evet, evet” gibi cevaplardan başka bir şey işitmek nasip olmadığı halde yine de nasihat istemek için saygıyla başvurdukları, Kuyruk Amca diye tanınan ihtiyar büfeci de vardı), — evet mecliste bulunanlar önce, her ihtimale karşı, emniyeti sağlamak için Kapiton’u, içinde su temizleme cihazı bulunan küçük kilere kilitlemekle işe başladılar. Sonra konuyu düşünmeye koyuldular. Zora başvurmak kolaydı elbet; ama Tanrı korusun! gürültü, kıyamet kopar, hanımefendi rahatsız olur. Felâket! ya nasıl etmeli? Düşündüler, taşındılar, nihayet bir plân kurdular. Garasim’in sarhoşlardan hazzetmediği çok defalar görülmüştü… Bahçe kapısında otururken, şapkası, güneşliğine kadar kulaklarına geçmiş bir sarhoşun, yalpalı adımlarla yanından geçtiğini gördükçe, daima nefret ve hiddetle yüzünü başka tarafa çevirirdi. Bunun için Tatiana’ya sarhoş taklidi yaparak, sallana sendeleye Garasim’in önünden geçmeyi öğretmeye karar verdiler. Kızcağız uzun müddet bunu kabul etmemekte ayak diredi, ama nihayet kendisini kandırdılar. Sonra, kendisini taparcasına seven bu âşıktan başka türlü kurtulamayacağını kendi de anlamıştı. Tatiana çıktı. Kapiton’u da kilerden çıkardılar; ne de olsa mesele asıl kendisiyle ilgiliydi. Garasim kapının yanında bir kütüğün üzerine oturmuş, elindeki küreği toprağa batırıyordu… Bütün köşelerden, pencere aralıklarından hepsi onu gözetliyordu…
Hile gayet güzel başarıldı. Garasim, Tatiana’yı görünce, ilkönce, âdeti üzere, birtakım tatlı sesler çıkararak, baş işaretleri yapmaya başladı; sonra gözlerini ona dikerek dikkatle baktı, küreği elinden düşürdü, fırlayıp koşarak yanına kadar geldi, yüzünü yüzüne yaklaştırdı… Kızcağız korkudan daha fazla sallanıp sendeledi, gözlerini yumdu… Beriki, onun elinden tutup hızlı hızlı avludan geçirdi ve meclisin toplandığı odaya girince Kapiton’a doğru itti. Tatiana korkudan az kaldı bayılacaktı… Garasim durup ona baktı, eliyle bir hareket yaptı, gülümsedi, oradan çıkıp ağır adımlarla odasına gitti. Bütün gün çıkmadı.
Sonradan arabacı yamağı Antipka’nın anlattığına bakılırsa, güya, Garasim’in yatağında oturup elini yanağına koyduğunu, ara sıra böğürür gibi şarkı söylediğini, yani, arabacıların yahut da gemi yedekçilerinin o pek yanık şarkılarını söylerken yaptıkları gibi sallandığını, gözlerini yumarak başını sarstığını bir aralıktan görmüş. Antipka’nın tüyleri ürpererek oradan çekilip gitmiş. Ertesi gün, Garasim odasından dışarı çıktığı zaman onda fevkalâde bir değişiklik görünmüyordu. Yalnız suratı biraz daha asıktı. Tatiana’ya Kapiton’a ise hiç aldırış etmiyordu.
Bunların her ikisi de aynı günün akşamı hanımın huzuruna çıkmışlar ve bir hafta sonra da evlenmişlerdi. Düğün günü Garasim’in hal ve hareketlerinde hiçbir değişiklik olmamıştı. Yalnız, nehirden susuz dönmüştü, çünkü her nasılsa yolda fıçıyı kırmıştı. Gecesi ise, atını öyle bir gayretle temizlemiş, ovmuştu ki, hayvancağız rüzgâra tutulmuş bir küçük ot gibi sallanmış ve onun demir gibi yumruklarının altında boyuna ayak değiştirmiş durmuştu.
Bütün bunlar ilkbaharda olmuştu. Aradan bir yıl daha geçti; bu arada Kapiton da sarhoşluğu adamakıllı azıttı, bütün bütün işe yaramaz bir adam olduğu iyice anlaşılarak, karısıyla birlikte, kervanla uzak bir köye gönderildi. Yola çıktıkları gün önce pek fazla yiğitlik taslıyor, kendini Kaf dağının ardına da gönderseler yine de mahvolmayacağını temin ediyordu; fakat sonradan bezginlik getirdi, tahsilsiz insanların arasına götürüldüğü için dert yanmaya başladı ve nihayet o kadar zayıfladı ki, kendi kasketini bile başına geçirmeye mecali kalmadı. Onu, merhametli bir insan eli alnına bastırır, siperini düzeltir, başına yerleştirirdi. Her şey hazır olup da köylüler dizginleri ellerine aldıkları ve yalnız bir “Allah’a ısmarladık” sözünü bekledikleri anda, Garasim odasından çıkarak Tatiana’ya yaklaştı, bir yıl önce onun için satın aldığı pamuklu kumaştan kırmızı bir başörtüsünü hatıra olarak hediye etti. O ana kadar hayatının bütün değişikliklerine büyük bir kayıtsızlıkla katlanan Tatiana, burada dayanamadı, gözleri yaşardı ve arabaya binerken, Hıristiyan âdeti üzere Garasim’le üç defa öpüştü. Garasim onu karakola kadar geçirmek istedi ve önce arabanın yanı sıra yürüdü, fakat “Kırım Geçidi” denen yerde birden durdu, vazgeçerek nehir boyunca ilerledi.
Vakit akşama yaklaşıyordu. Garasim sakin sakin yürüyor ve suları seyrediyordu. Birdenbire ona, tam kıyıdaki yosunların arasında bir şey çabalayıp çırpınıyor gibi geldi. Eğilip bakınca, kara benekli, beyaz tüylü, ufacık bir köpek yavrusunun, bütün gayretlerine rağmen sudan çıkamadığını, çırpınıp çabaladığını, tekrar kayarak o ıslak ve zayıf vücudu ile titrediğini gördü. Garasim, zavallı köpekçiğe şöyle bir baktı, sonra bir eliyle yakalayıp kucağına aldı ve iri iri adımlarla eve doğru yürüdü. Odasına girince kurtardığı köpekçiği yatağına koydu, ağır yamçısıyla örttü, koşup önce ahırdan biraz saman, sonra da mutfaktan bir fincan süt getirdi. Yamçıyı dikkatle kaldırıp samanı yaydı ve sütü koydu. Zavallı yavrucağız, üç haftalık ya var ya yoktu, gözleri henüz açılmıştı; hatta bir gözü öbüründen bir parça büyükçe gibiydi. Fincandan içmeyi daha beceremiyor, sadece titriyor ve gözlerini kırpıştırıyordu. Garasim, iki parmağı ile başından hafifçe tutarak burnunu süte değdirdi. Köpek birdenbire soluya sarsıla, tıkanıp boğulur gibi, büyük bir açgözlülükle, şapır şupur yalanarak içmeye başladı. Garasim ona baktı, baktı da birden kahkahayı bastı… Gece geç vakte kadar hep onunla uğraştı; onu yerleştirdi, silip kuruladı ve nihayet kendisi de, onun yanında sevinçli, sakin bir uykuya daldı.
Garasim’in ona baktığı gibi hiçbir ana kendi evlâdına bile bakmaz. (Yavru köpeğin dişi olduğu anlaşılmıştı.) Yavrucak önce pek zayıf, sıska ve çirkindi, ama gittikçe toplandı, düzeldi ve sekiz ay içinde, kurtarıcısının sürekli dikkati, titizliği sayesinde, uzun kulaklı, tüylü kuyruklu ve iri gözlü, zeki bakışlı, İspanyol cinsi güzel bir köpek halini aldı. Garasim’e müthiş bağlanmıştı; ondan bir adım bile ayrılmıyor, kuyruğunu sallayarak hep peşinden gidiyordu. Garasim ona ad da koymuştu — çıkardıkları acayip seslerin, başkalarının dikkatini çektiğini dilsizler bilir — onu “Mumu! diye çağırıyordu. Bunu bütün konak halkı da sevmişti, herkes de onu Mumu diye çağırıyordu. Harikulade zeki idi, herkese sokulurdu, ama yalnız Garasim’i severdi. Garasim de onu çıldırasıya severdi ve başkalarının onu okşaması, hiç
hoşuna gitmezdi. Onun için korkuyor muydu, yoksa onu kıskanıyor muydu, nedir, orasını Tanrı bilir! Mumu sabahları onu yere doğru çekerek uyandırır, dostça geçindiği yaşlı saka beygirini, dizginlerinden yakalayarak ona getirir, ciddî bir surat takınarak onlarla beraber nehre gider, süpürgelerine ve küreklerine bekçilik eder, odasına hiç kimsenin yaklaşmasına müsaade etmezdi. Garasim, odasının kapısını keserek, mahsus onun için bir delik açmıştı ve o da, sanki yalnız Garasim’in odasında kendini tam bir ev sahibi hissedermiş gibi, içeri girer girmez, memnun bir tavırla derhal karyolanın üzerine sıçrardı. Geceleri hiç uyumazdı, ama, bazı aptal bahçe köpeklerinin, arka ayaklarının üzerine oturup burnunu havaya dikerek, gözlerini kırparak, sadece can sıkıntısından, hemen öyle yıldızlara karşı, umumiyetle arka arkaya üç defa havladıkları gibi gelişi güzel havlamazdı, hayır! Mumu’nun incecik sesi boş yere duyulmazdı: ya bir yabancı bahçe duvarına pek fazla yaklaşmıştır yahut bir yerde şüpheli bir gürültü veya bir hışırtı olmuştur… Sözün kısası, harikulade bir bekçiydi o. Gerçekten ondan başka, avluda, sarı tüylü, kahverengi benekli, kurt adında bir ihtiyar bir köpek daha vardı, ama onu hiçbir vakit, hatta geceleri bile, zincirinden boşandırıp salıvermezlerdi; iyice kocayıp çökmüş olduğundan. Zaten kendisi de hiç hürriyetini istemez, kulübesinde kıvrılıp yatar ve pek seyrek olarak zorla boğazından çıkan kısık, boğuk havlayışı da, sanki hiç işe yaramadığını kendi de hissediyormuş gibi, derhal keserdi. Mumu konak sahibinin oturduğu kısma gitmezdi ve Garasim oraya odun götürdüğü zamanlar, daima geride kalır, kapının arkasından en hafif bir gürültü bile gelse, kulak kabartarak, başını bir sağa bir sola çevirerek sabırsızlıkla hep onu beklerdi…
Böylece bir yıl daha geçmişti. Garasim, kapıcılık işlerine devam ediyordu. Halinden memnundu. Birdenbire hiç beklemediği bir şey oldu… Bir yaz günü, konağın hanımı, yanında barınan nedimeleriyle birlikte, misafir salonunda bir aşağı bir yukarı geziniyordu. Keyifli keyifli gülüyor, şakalaşıyordu. Nedimeleri de ona uyarak gülüyor, şakalaşıyorlardı, ama doğrusu bundan fevkalâde bir neşe de duymuyorlardı. Evdekiler, hanımın neşeli dakikalarından pek o kadar hoşlanmazdı; çünkü birincisi, böyle zamanlarında hanım herkesten kendi hislerine derhal uymalarını ister ve herhangi birinin yüzünde memnuniyet parıltısı görmeyecek olursa kızardı, ikincisi de, onun bu keyifli anları kısa sürer, umumiyetle birden suratını ekşiterek gamlı bir ruh haletine geçerdi. O gün her nasılsa iyi tarafından kalkmıştı (arzularının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini daima sabahları tahmin ederdi). Kahvaltı ona pek lezzetli geldi; bunun için de hizmetçisini takdir ederek on kapik para ile mükâfatlandırdı. Buruşuk dudaklarında tatlı bir gülümseyişle misafir salonunda geziniyordu; pencereye yaklaştı. Pencerenin önünde, parçalara bölünmüş bir küçük bahçe vardı ve tam orta yerdeki çiçek tarhındaki gül fidanının altında Mumu oturmuş, dikkatle bir kemiği kemiriyordu. Hanım onu gördü; birdenbire:
— Hey Tanrım! diye bağırdı: nasıl köpek bu?
Hanımın seslendiği nedimeyi, başkalarının emri altında olup da âmirinin bağırmasına ne
mana vereceğini iyice kestiremeyen kimselerde çoğu görülen üzüntülü bir telâş aldı: — Bi… bi… bilmiyorum, efendim, diye mırıldandı: galiba dilsizin…
Hanım sözünü keserek:
— Hey Tanrım, ne sevimli köpekçik! Buraya getirtin! Ne zamandan beri onda bu köpek? Nasıl olmuş da şimdiye kadar görmemişim?.. Getirtin buraya!
Sığıntı hemen sofaya koşarak:
— Çabuk, Mumu’yu getirin! diye bağırdı.
— İşte orada, çiçek tarhında duruyor.
Hanım:
— A… adı da Mumu demek, dedi: çok güzel bir ad. Nedimesi de:
— Evet, çok güzel diye tekrarladı.
— Stepan ! Haydi, çabuk!
Iriyarı, kuvvetli bir delikanlı olan uşak Stepan, çiçek tarlasına doğru olanca hızıyla koşarak Mumu’yu yakalamak istedi. Fakat köpek onun parmakları arasından sıyrılıp kurtuldu ve kuyruğunu kaldırarak, Garasim’e doğru dörtnala seğirtti. Bu sırada, Garasim mutfakta, bir fıçıyı çocuk oyuncağı bir davul gibi ellerinde çevirerek tozunu alıyordu. Stepan, Mumu’nun arkasından koştu, onu sahibinin ayakları dibinde yakalamaya çalıştı fakat çevik hayvan kendini yabancı adamın eline teslim etmiyor, fırlayıp sıçrayarak onu şaşırtıyordu. Garasim de bu telâş ve patırtıyı gülümseyerek seyrediyordu; nihayet Stepan hiddetle doğrularak, hanımın köpeği getirmelerini istediğini ona acele acele, birtakım işaretlerle anlattı. Garasim biraz şaşırdı. Bununla beraber Mumu’yu çağırdı, tutup kaldırarak Stepan’a teslim etti. O da misafir salonuna götürüp yere koydu. Hanım, tatlı bir sesle onu yanına çağırmaya başladı. Mumu dünyaya geleli beri böyle muhteşem salonlarda hiç bulunmadığı için pek korktu ve kapıya doğru atılacak oldu, fakat hizmetsever Stepan tarafından geri itilince titremeye başladı ve duvar kenarına büzüldü.
— Mumu, Mumu, gel bana, gel, dedi. Hanım :
— Gel aptal köpekcik… korkma…
Nedimeleri de:
— Gel, gel Mumu, gel hanımına, gel… diye tekrarladılar.
Fakat Mumu kederli kederli etrafa bakınıyor ve yerinden bile kımıldanmıyordu.
— Yiyecek bir şey getirin ona, dedi hanım. Ne aptal köpek! Bana gelmiyor. Neden korkuyor acaba?
Nedimelerinden biri ürkek ve lâtif bir sesle: — Daha alışmadı da onun için, dedi.
Stepan ufak bir tabakla süt getirerek Mumunun önüne koydu. Fakat Mumu sütü koklamadı bile; hep eskisi gibi titriyor ve etrafına bakmıyordu.
Hanım yanına yaklaşarak:
— Aa… ne biçim köpeksin sen böyle! dedi; eğilerek onu okşamak istedi. Fakat Mumu, hastalıklı bir hareketle başını çevirerek dişlerini gösterdi. Hanım hemen elini geri çekti…
Kısa bir sessizlik oldu. Mumu, yaptığı harekete üzülerek af diler gibi, hafifçe viyakladı… Hanım geri çekildi, kaşlarını çattı. Köpeğin ani hareketi onu korkutmuştu.
Nedimelerin hepsi birden:
— Aa!.. diye bağırdılar: Isırdı mı yoksa? Tanrı korusun! ((Mumu ömründe hiç kimseyi
ısırmamıştı.) Ah! ah! Hanım değişen sesiyle:
— Atın şunu dışarı! Pis köpek! Ne de fenaymış! dedi. Ağır ağır geri dönerek odasına doğru yürüdü.
Nedimeler ürkek ürkek birbirine bakıştılar, arkasından gidecek oldular, fakat velinimetleri durakladı, onlara soğuk soğuk bakarak: “Neye geliyorsunuz? Sizi davet etmiyorum ki” dedi ve çekildi gitti.
Nedimeler, Stepan’a elleriyle hararetli hararetli birtakım hareketler yaptılar; o da Mumu’yu yakalayarak çabucak kapıdan dışarıya, doğruca Garasim’in ayakları dibine fırlattı. Yarım saat sonra, evin içinde, derin bir sessizlik hüküm sürüyor ve konağın ihtiyar hanımı, fırtınalar taşıyan kara bulutlardan daha abus bir yüzle divanda oturuyordu.
Bakın, ne önemsiz şeyler insanın sinirini bozabiliyor bazı!
Ta akşama kadar hanımın neşesi yerine gelmedi; hiç kimseyle konuşmadı, kâğıt oynamadı ve geceyi de fena geçirdi. Getirdikleri kolonyanın, her zaman verdikleri kolonya olmadığını, yastığın sabun koktuğunu tutturarak, kadın kâhyaya tekrar tekrar koklattı, sözün kısası pek fazla huysuzlandı, öfkelendi durdu. Ertesi sabah, her zamanki saatinden daha erken Gavril’i çağırttı.
Gavril, içinden mırıldanarak, kapının eşiğinden içeri adımını atar atmaz, hanım:
— Söyle bana, rica ederim, diye başladı, nedir bu, bütün gece avlumuzdaki köpek hav- lamaları? Beni uyutmadı!
Öteki tutuk sesle:
— Köpek mi… nasıl köpek… belki dilsizin köpeğidir, dedi.
— Dilsizin mi, başkasının mı ben bilmem. Fakat bütün gece beni uyutmadı, hem de anlamıyorum, bir sürü köpek neye? Söyleyin. Bahçemizde köpek yok muydu?
— Nasıl olmaz efendim, var tabii, bizim Kurt…
— Öyleyse daha ne; daha fazla köpek nemize lâzım? Yalnız birtakım düzensizlikler çıksın da ne olursa olsun. Amir yok bu evde, işte o kadar. Hem dilsizin köpek nesine? Bahçemde köpek bulundurması için ona kim müsaade etti? Dün pencereden bakıyorum, çiçek tarlasında oturmuş, getirdiği iğrenç bir şey kemirip duruyor; hâlbuki oraya gül fidanları diktirmiştim…
Hanım bir an sustuktan sonra:
— Bugünden tezi yok, onu buradan defedin… anladın mı?
— Baş üstüne efendim,
— Hemen bugün. Haydi şimdi git! Bana malûmat vermen için seni sonra çağırırım. Gavrilo çıktı.
Kâhya misafir salonundan geçerken, ortalığa çekidüzen vermek için çıngırağı masadan alıp başka bir masaya koydu, ördek gagası gibi yassı burnunu, sessizce yere sümkürerek temizledi ve sofaya çıktı. Orada bir kanepede, Stepan, savaş levhasındaki şehit asker gibi, kendisine örtü vazifesini gören kaputundan çıplak ayaklarını, hastalıklı bir hareketle dışarıya uzatmış uyuyordu. Kâhya onu uyandırarak Hafif sesle bir şey emretti. Stepan esneyerek, gülerek cevap verdi. Kâhya gitti; Stepan ise kaftanını, ayakkabılarını giyerek çıktı ve bahçe kapısında durdu. Aradan henüz beş dakika bile geçmeden, sırtında bir demet odun, yanından hiç ayrılmayan Mumu ile birlikte Garasim göründü. (Hanım yatak odasıyla oturma odasını yazın bile ısıtmalarını emretmişti.) Garasim kapının önünde yanına dönüp omzuyla iterek, yükü ile içeriye daldı; Mumu ise her zamanki gibi onu beklemek için dışarıda kalmıştı. O zaman Stepan, bu elverişli andan faydalanarak, tıpkı bir çaylağın civcive saldırdığı gibi birdenbire üzerine atıldı, sırtı üzerine yere bastırıp kucakladığı gibi, hatta kasketini bile başına geçirmeden dışarıya fırladı, rastladığı ilk arabaya binip dörtnala sürdürerek av hayvanları pazarına gitti. Oradan çabucak müşteri buldu, hiç olmazsa bir hafta kadar bağlı tutmalarını tavsiye ederek onu elli kapik’e sattı ve derhal geri döndü; fakat daha eve yaklaşmadan arabadan indi ve avluyu dolaşarak, arka sokaktan, bahçe duvarının üzerinden avluya atladı. Belki Garasim’e rastgelirim, diye bahçe kapısına gitmekten korktu.
Hâlbuki telâş ve endişesi beyhudeydi: Garasim avluda değildi. O, evden bahçeye çıkar çıkmaz hemen, Mumusu aklına gelmişti; şimdiye kadar onun geri dönmesini beklemeden çekilip gittiğini hiç hatırlamıyordu. Her tarafa koşmaya, onu aramaya, kendine göre bağırıp seslenmeye başladı… Odasına: kuru ot ambarına koştu, baktı, sokağa fırladı, oraya buraya baktı… yok, yok… Hiçbir yerde yok! Her rastgeldiğine başvuruyor, yerden yarım arşın yukarısını göstererek, eliyle havada resim çizerek, son derece ümitsizce işaretlerle Mumusunu soruyordu… Bazıları Mumu’nun nereye kaybolduğunu gerçekten bilmiyor, sadece başlarını sallıyorlar, diğer birtakımı biliyorlar ve cevap olarak ona sadece gülümsüyorlardı; kâhya ise fevkalâde ciddî bir tavır takınarak arabacılara bağırmaya başladı. O zaman Garasim, koşarak avludan çıktı.
Eve döndüğü vakit artık ortalık kararmıştı. Bitkin halinden, ayaklarını sürükler gibi adım atışından, tozlu elbisesinden, Moskova’nın yarısını dolaştığı tahmin edilebilirdi. Hanımının penceresi önünde durdu, önünde yedi ırgatın toplandığı bahçe kapısına bir göz gezdirdi, döndü ve bir dana gibi “Mumu!” diye bir kere daha böğürdü. Mumu’dan cevap yok… Çekildi gitti. Herkes onun arkasından bakıyordu; fakat hiç kimsede ne bir gülümseyiş, ne de tek bir söz… Halbuki meraklı arabacı yamağı Antipka “dilsiz bütün gece inledi durdu” diye ertesi günü mutfaktakilere anlatıyordu…
Ertesi gün Garasim hiç görünmedi. Onun yerine arabacı Potap suya gitmek zorunda kaldı ve buna pek canı sıkıldı. Hanım emrinin yerine getirilip getirilmediğini Gavrilo’dan sordu. Gavrilo getirildiğini bildirdi, Ertesi sabah Garasim odasından çıkarak işe başladı. Öğle yemeğine geldi, yemeğini yiyip hiç kimseye selâm vermeden tekrar gitti. Bütün sağır- dilsizlerde olduğu gibi, zaten cansız olan yüzü şimdi sanki taş kesilmişti. Öğleden sonra tekrar çıkıp gitti, ama çok geçmeden döndü ve derhal kuru ot ambarına gitti. Gece olmuştu; mehtaplı açık bir gece… Garasim derin derin ah çekerek, durmadan bir sağına, bir soluna dönerek yatmakta iken, birdenbire eteğinden çekiliyor gibi bir şey hissetti, bütün vücudu ürperdi, bununla beraber başını kaldırmadı, hatta gözlerini kapadı, fakat işte tekrar çekildi, hem de öncekinden daha kuvvetle… Yerinden fırladı… Önünde Mumu fırıl fınl dönüyordu. Sessiz göğsünden uzun bir sevinç çığlığı koptu; Mumu’yu kucaklayarak göğsüne bastırdı; köpek bir anda onun burnunu, gözlerini, bıyıklarını, sakalını yaladı… Biraz durdu, düşündü, ot şiltenin üzerinden ihtiyatla indi, etrafına baktı ve kendisini hiç kimsenin göremeyeceğine kanaat getirince, selâmetle odasına sokuldu. Garasim köpeğinin kendiliğinden ortadan kaybolmadığını, onu olsa olsa hanımın emri üzerine alıp bir tarafa götürmüş olacaklarını zaten sezmişti. Mumu’sunun hanıma nasıl dişlerini gösterdiğini ona işaretlerle anlatmışlar, o da kendince birtakım tedbirler almaya karar vermiş. İlkönce Mumu’yu ekmekle doyurdu, okşadı, yatırdı, sonra onu nasıl daha iyi saklayacağını düşünmeye başladı, bütün gece düşündü… Nihayet şu çareyi buldu: onu bütün gün odada kapalı tutacak, yalnız ara sıra gelip görecek, geceleri de çıkaracaktı. Kapıdaki deliği eski yamçısıyla sımsıkı tıkadı ve henüz şafak sökerken, sanki hiçbir fevkalâdelik yokmuş gibi, hatta yüzündeki o eski mahzunluğu da bırakmayarak (ne masumca bir kurnazlık!) bahçede dolaşmaya başladı. Mumunun çığlıklarıyla kendini haber vereceğini zavallı sağır akıl edememişti. Gerçekten bütün konak halkı, dilsizin köpeğinin tekrar dönüp geldiğini ve onun odasında kapalı durduğunu çabucak öğrenmişlerdi, ama bir taraftan ona ve köpeğe acıdıklarından, öte taraftan belki de çekindiklerinden kendisine belli etmemişlerdi. Yalnız kâhya ensesini kaşıdı ve eliyle bir hareket yaptı: “Eh, Tanrı yardımcısı olsun, dedi.
Hanımın kulağına gitmese bari!” Dilsize gelince, hiçbir zaman o günkü kadar gayret göstermemişti: bütün avluyu temizleyip kazıdı, bütün otları birer birer ayıkladı, yeter derecede sağlam olup olmadıklarını anlamak için çiçek bahçesinin parmaklığının bütün kazıklarını eliyle birer birer çekip çıkardı, sonra onları yine kendisi çaktı, öyle uğraştı, çabala- dı ki, şevk ve gayreti hanımın bile dikkatini çekti. O gün iki defa gizlice gidip mahpusunu dolaştı. Akşam olunca da ot ambarına gitmeyip onunla birlikte odasında uykuya yattı ve ancak gece yarısından sonra beraberce, temiz havada gezinmeye çıktılar. Onunla avluda bir hayli dolaştıktan sonra artık tam odasına döneceği sırada, parmaklığın arkasından, yan sokak
tarafından, birdenbire bir hışırtı işitildi: Mumu hemen kulak kabarttı, parmaklığa yaklaştı, etrafı kokladı, şiddetli ve keskin bir havlama tutturdu. Meğerse sarhoşun biri gecelemek için oraya sokulmak istemiş.
Sürekli bir “sinir heyecanından” sonra hanım da tam bu sırada henüz uykuya dalmıştı. Pek bol olan akşam yemeklerinden sonra onda bu heyecanlar her zaman olurdu. Birdenbire havlayışlar onu uyandırdı; kalbi çarptı: sonra duracak gibi oldu. “Kızlar, kızlar, yetişin kızlar!” diye inledi. Kızlar korku ile fırlayıp hanımın yatak odasına koştular. Hüzünle kollarını açarak: “Ah, ah, ölüyorum!” dedi. “Gece, gene bu köpek!., Ah… doktoru çağırtın. Öldürmek istiyor beni onlar… Köpek, gene köpek!” ve başını arkaya attı, bu da bayılmak demek oluyordu. Doktora, yani aile doktoru Hariton’a koştular. Bütün ustalığı yumuşak tabanlı kundura giymek, nabzı nezaketle tutmasını bilmek, günde on dört saat uyumak, geri kalan zamanda da hep içini çekmek ve hanıma taflan damlaları ziyafeti çekmek olan bu doktor, derhal koşarak geldi, kuş tüyü tütsüsü yaptı, hanım gözlerini açınca da ona hemen ufak bir gümüş tepsi üzerinde her zamanki damlalardan bir kadeh sundu. Hanım içti, fakat hemen, gene, ağlamaklı bir sesle, köpekten, Gavrilo’dan, talihinden, herkesin onu, zavallı ihtiyar kadını terk ettiğinden, ölümünü istediklerinden şikâyetlere başladı. Bu arada bahtsız Mumu havlamalarına devam ediyor, Garasim ise onu parmaklıktan boşu boşuna çağırıp duruyordu. Hanım: “İşte… işte… gene…” diye mırıldandı, gene gözlerini kaydırdı. Doktor, kızın kulağına bir fısıldadı, kız sofaya koştu, Stepan’ı sarsarak uyandırdı, oda Gavrilo’yu uyandırmaya koştu. Gavrilo, hiddet içinde, bütün konağı ayağa kaldırmalarını emretti.
Garasim döndü, pencerelerde parıldamaya başlayan ışıkları ve gölgeleri gördü, felâketi içinden hissetti, Mumu’yu yakalayıp koltuğunun altına kıstırdı, odasına koştu ve kapısını sürmeledi. Az sonra beş kişi kapıya hücum ederek zorladılar, fakat sürgünün mukavemetini hissedince durakladılar. Gavrilo müthiş bir telâş içinde, soluk soluğa koşarak geldi, hepsine oradan ayrılmamalarını, sabaha kadar beklemelerini emretti, sonra hemen konağın hizmetçiler kanadına geçti, kendisiyle birlikte çay, şeker ve daha başka bakkaliye maddeleri aşırıp da kitabına uydurdukları en yaşlı nedime Lübov Lübimovna’ya gidip hanıma ne yazık ki köpeğin her nasılsa tekrar dönüp geldiğini, fakat hemen yarın onu yok edeceğini ve lütfen öfkelenmeyip müsterih olmasını arz et, diye tembih etti. Hanım, galiba pek çabuk sakinleşmemiş olacak ki, doktor, telâşla ona, on iki yerine tam altmış damla verdi. Taflan tesirini gösterdi, bir çeyrek saat sonra hanım derin ve sakin bir uykuya daldı. Garasim ise, rengi sapsarı yatağında yatıyor ve Mumu’nun ağzını sımsıkı tutup bastırıyordu.
Ertesi sabah hanım hayli geç uyandı. Gavrilo, Garasim’in sığınağına katî bir hücuma geçilmesi için onun uyanmasını bekliyor, kendisi de kopacak şiddetli fırtınaya dayanmaya hazırlanıyordu. Fakat fırtına kopmadı. Hanım, yatağından kalkmaksızın, nedimelerinin büyüğünü yanına çağırttı.
— Lübov Lübimovna, diye, sakin ve bitkin bir sesle söze başladı. (O, bazı fena muamele gören öksüz bir çilekeş tavrı takınmayı severdi. Onun böyle zamanlarında konak halkının güç bir duruma düştüklerini söylemeye bile lüzum yoktur.) — Lübov Lübimovna, halimi görüyorsun, haydi şekerim git de şu Gavrilo Andreyiç’le biraz konuş, sor bakalım: onun için herhangi bir köpek, hanımının huzur ve rahatından, hatta düpedüz hayatından daha mı
kıymetli acaba? Ben buna inanmak istemem— diye, derin bir duygusunu ifade edermiş gibi ilâve etti:
— Haydi, canım, git de konuş biraz şu Gavrilo Andreyiç ile!
Lübov Lübimovna, Gavrilo’nun odasına doğru yürüdü. Aralarında ne konuştukları belli değilse de, bir müddet sonra, büyük bir kalabalık, Garasim’in odası istikametinde harekete geçmişti: önde Gavrilo, rüzgâr olmadığı halde eliyle kasketini tutarak, mağrur adımlarla ilerliyor, etrafında da uşaklarla aşçı yürüyordu; Kuyruk Dayı pencereden bakarak emirler veriyor, yani sadece birtakım el hareketleriyle çırpınıyordu. Hepsinin arkasında da, yarısı yabancı olup etraftan koşup gelen bir sürü çocuk, zıplayarak, sıçrayarak, ağzını, burnunu oynatarak koşuyordu. Odaya götüren dar merdivende biri oturmuş nöbet bekliyor, ellerinde sopalar, iki kişi de kapıda duruyordu. Merdiveni tırmanmaya başladılar. Kalabalık bütün merdiveni baştanbaşa kaplamıştı. Gavrilo kapıya yaklaşıp yumrukla vurarak:
— Aç! diye bağırdı.
Boğuk bir havlama işitildi, fakat cevap çıkmadı.
— Aç diyorum! diye tekrarladı.
Aşağıdan Stepan şu mütalâada bulundu:
— Fakat Gavrilo Andreyiç, o sağırdır, işitmez ki…
Hepsi gülüştüler. Gavrilo yukardan seslendi:
— Öyleyse ne yapmalı?
Stepan:
— Kapısında bir delik vardır, değnekle şöyle biraz kımıldatıverin, diye cevap verdi. Gavrilo eğilip baktı:
— Onu bir yamçı ile tıkamış.
— Yamçıyı içeriye doğru itiverin!
Bu sırada tekrar boğuk bir havlama işitildi. Kalabalığın arasından biri:
— Bak, bak, kendi kendini haber veriyor, ben buradayım işte, diyor, dedi, tekrar gülüştüler. Gavrilo kulağının arkasını kaşıdı; nihayet dedi ki:
— Hayır, kardeşim; eğer istersen yamçıyı sen itiver!
— Ne var sanki? Peki…
Stepan merdivenden çıktı, değneği alıp yamçıyı içeriye itti ve “haydi, çık, çık!” diyerek deliğin içinde değneği sallamaya haşladı. Tam bu sırada kapı birden ardına kadar açıldı ve
kalabalık, bir anda, birbirinin üzerinden yuvarlanarak indi. Kâhya Gavrilo herkesten önce inmişti. Kuyruk Dayı başını içeri çekerek penceresini kapadı.
Gavrilo bahçeden:
— Hey. hey, bana bak!., diye bağırıyordu.
Garasim kımıldamaksızın kapının eşiğinde durdu. Kalabalık merdivenin dibinde toplanmıştı. Garasim, paltosu arkasında, elleri hafifçe böğrüne dayalı, bütün bu adamcağızlara yukardan bakıyor, sırtında kırmızı köylü gömleğiyle, onların önünde bir dev gibi görünüyordu. Gavrilo ileriye doğru bir adım atarak:
— Bana bak, kardeşim, dedi:
— Sakın bana çılgınlık etmeye kalkma!
Sonra ona, hanımın köpeği muhakkak istediğini, onun için vermesi lâzım geldiğini, yoksa başına belâ geleceğini işaretlerle anlatmaya çalıştı.
Garasim ona köpeği göstererek, kendi boynunda, eliyle bir ilmek sıkıştırır gibi bir işaret yaptı ve cevap bekler gibi kâhyanın yüzüne baktı.
Kâhya, tasdik makamında başını sallayarak: — Evet, evet, dedi, evet, muhakkak.
Garasim gözlerini önüne eğdi, sonra birden silkinip kendine geldi, bütün bu arada yanında duran ve masumca kuyruğunu sallayarak merakla kulak kabartan Mumu’yu tekrar göstererek, kendi boynunda yaptığı boğma işaretini bir daha tekrarladı ve sanki Mumu’yu yok etmek işini bizzat kendi üzerine aldığını anlatmak ister gibi eliyle manalı manalı göğsüne vurdu.
Gavrilo ona cevap olarak:
— Fakat aldatıyorsun, der gibi bir işaret yaptı.
Garasim ona baktı, baktı, nefretle gülümsedi, eliyle tekrar göğsüne vurdu ve kapıyı kapadı. Herkes, sessizce birbirine bakıştı.
Gavrilo tekrar söze başladı:
— Bu da ne demek oluyor? Yine odasına kapandı, ha?
— Bırakın onu, Gavrilo Andreyiç, dedi Stepan: o bir şey vaat etti mi, muhakkak yapar. İşte böyledir o… bu bakımdan başkalarına benzemez. Doğruya doğru, eğriye eğri…
Bütün oradakiler başlarını sallayarak: “Evet, öyledir” diye tekrarladılar. Kuyruk Dayı da penceresinden başını uzatarak: “Evet, doğru, öyledir o” diye tekrarladı.
— Eh, belki… bakalım, dedi Gavrilo, ama ne de olsa nöbetçiyi kaldırmaya gelmez. Sonra, solgun yüzlü, sarı pazen gömlekli bahçıvana dönerek ilâve etti:
— Hey, Eroşka! Sopayı al da burada bekle ve bir şey olursa hemen bana gel, haber ver!
Eroşka sopayı alarak merdivenin alt basamağına oturdu. Birkaç meraklı ile birkaç çocuk hariç, kalabalık dağıldı. Gavrilo da konağa döndü ve Lübov Lübomovna vasıtasıyla, her şeyin yoluna girdiğini hanıma bildirdi kendisi, her ihtimale karşı arabacı yamağını karakola gönderdi: Hanım, mendilinin ucunu düğümleyip kolonya dökerek kokladı, şakaklarını sildi, çayını içti, taflan damlalarının tesiri henüz devam ettiğinden tekrar uykuya daldı.
Bu hengâmeden bir saat kadar sonra odanın kapısı açılarak Garasim göründü. Arkasına bayramlık kaftanını giymişti; Mumu’yu ipinden tutuyordu. Eroşka kenara çekilerek ona yol verdi. Garasim kapıya doğru yürüdü. Çocuklar ve avludakilerin hepsi onu, sessizce, gözleriyle takip ettiler. Dönüp arkasına bile bakmadı; şapkasını da ancak sokaktla başına geçirdi. Gavrilo, Eroşka’yı, onun arkasından gözcü olarak gönderdi. Eroşka, onun, köpekle, beraber meyhaneye girdiğini uzaktan gördü, oradan çıkmasını beklemeye başladı.
Meyhanedekiler Garasim’i tanıyor ve onun işaretlerini anlıyorlardı. Lahana çorbası ile et istedi ve kollarıyla masaya yaslanarak oturdu. Mumu, iskemlesinin yanında duruyor ve zeki gözleriyle, sakin sakin ona bakıyordu. Tüyleri parıl parıl parlıyordu; yeni taranmış olduğu belliydi. Garasim’e çorbasını getirdiler. İçine ekmeğini ufaladı, eti de ufak ufak doğradıktan sonra tabağı yere koydu. Mumu, burnunu yemeğe dokundurmaktan çekinerek, âdeti olduğu gibi, kibarca yemeğe koyuldu. Garasim ona uzun uzun baktı; iki iri gözyaşı damlası birden gözlerinden yuvarlanıverdi: bir tanesi köpeğinin dik alnına düştü, ötekisi de yemeğinin içine. Eliyle yüzünü kapadı. Mumu, tabaktaki yemeğin yarısını yedi ve yalanarak çekildi. Garasim kalktı, yemeğin parasını ödedi ve oradan çıktı. Meyhanecinin çırağı, arkasından şaşkın şaşkın baktı. Eroşka, Garasim’i görünce bir köşeye gizlendi; o geçtikten sonra tekrar arkasından yürüdü.
Garasim, acele etmeden, ağır ağır yürüyor ve Mumu’yu ipten salıvermiyordu. Sokağın köşesine gelince, tereddüt eder gibi durakladı, sonra birden, hızlı hızlı adımlarla Kırım Geçidi’ne doğru ilerledi. Yolda, yanına bir kısmı eklenmekte olan bir evin avlusuna girdi ve oradan, koltuğunun altında iki tuğla ile çıktı. Kırım Geçidi’nden nehir kıyısına saptı, kürekleriyle beraber, kazığa bağlı iki ufak sandalın durduğu bir yere geldi (onları daha önceden de görmüştü) ve Mumu ile birlikte onlardan birine atladı. Oradaki sebze bahçesinin bir köşesindeki barakadan topal ve ihtiyar bir adamcağız çıkarak ona haykırdı. Fakat Garasim sadece bir baş işareti yaptı ve küreklere öyle bir kuvvetle asıldı ki, akıntıya karşı olduğu halde, bir lâhzada, âdeta uçar gibi, üç yüz metre uzaklaştı. İhtiyar adamcağız, durdu, durdu, önce sol, sonra sağ eliyle sırtını kaşıdı ve topallayarak barakasına döndü.
Garasim, hep hızlı hızlı kürek çekiyordu… İşte artık Moskova gerilerde kalmıştı. Kıyılarda çayırlar, bostanlar, tarlalar, korular uzanıyor, köy evleri görünüyordu. Kürekleri bıraktı, başını çapraz tahtasının üzerinde oturan (sandalın dibini su basmıştı) Mumu’ya doğru eğdi, kuvvetli kollarını hayvanın sırtında çaprazlayarak, bir müddet öylece hareketsiz kaldı. Bu arada dalgalar sandalı geriye doğru biraz sürüklemişti. Nihayet, Garasim doğruldu, acele acele, yüzünde hastalıklı bir öfkeyle, aldığı tuğlaları iple sardı, bir ilmek yapıp Mumu’nun boynuna geçirdi, nehrin üzerine doğru kaldırdı ve ona son defa olarak bir daha baktı…
Hayvancağız ona saf sâf, korkusuzca bakıyor, hafifçe kuyruğunu sallıyordu. Garasim yüzünü başka tarafa çevirdi, gözlerini yumdu ve kollarını açtı… Hiçbir şey işitmedi; ne Mumu’nun düşerken hızla bağırışını, ne de suların ağır ağır şaplayışını. Onun için en gürültülü, patırtılı gün bile o kadar sessizdi ki, bize göre en sakin gecede bile sessizliğin bu derecesi bulunamaz. Gözlerini tekrar açtığı vakit, nehrin yüzünde ufak ufak dalgacıklar, sanki birbirini kovalar gibi, yine eskisi gibi hızla koşuşuyor, yine şıpırtılar sandalın yanına çarpıyor, yalnız arkada kıyıya doğru uzaklarda birtakım geniş geniş halkalar yayılıyordu.
Eroşka, Garasim’i gözden kaybedince eve döndü ve bütün gördüklerini anlattı.
Stepan şu mütalâada bulundu:
— Evet, evet, onu nehirde boğacak. Artık rahat olabiliriz. O bir şeyi vadedince…
Bütün gün Garasim’i gören olmadı, öğle yemeğinde görünmedi. Akşam oldu; herkes yemeğe toplandı, yalnız o yoktu.
Şişman çamaşırcı kadın cıyak cıyak sesiyle bağırarak:
— Ne garip adamdır şu Garasim! dedi: Bir köpek yüzünden böyle oyalanıp kalmak olur mu, doğrusu!..
Stepan kaşığı ile lapadan alırken birdenbire: — Fakat Garasim burada idi, diye haykırdı. — Nasıl? Ne vakit?
— Bundan iki saat önce. Öyle ya… Onunla kapıda karşılaştık, hem yine buradan geldi, avludan çıktı. Ondan köpeği soracak oldum, ama sıkıntılı görünüyordu. “Üzerime düşme!” demek ister gibi beni hafifçe bir yana itti. Bereket versin, enseme yumruğu indirmedi. Hani onun o koskoca yumrukları yok mu… Tanrı korusun!
Bunu söylerken Stepan, istemeksizin gülümseyerek başını salladı, ensesini kaşıdı. Onun bu sözüne herkes güldü ve yemekten sonra dağılıp yatmaya gittiler.
Tam bu sırada. T… şosesi üzerinde, dev gibi bir adam, sırtında bir çuval, elinde uzun bir sopa, büyük bir gayretle hiç durmadan ilerliyordu. Bu, Garasim’di. Bir an önce köyüne, kendi öz yurduna ulaşmak istiyor, hiç arkasına bakmadan hızlı hızlı gidiyordu. Zavallı Mumu’yu nehirde boğduktan sonra hemen odasına dönmüş, öteberi nesi varsa çabucak eski bir çuvala yerleştirip sırtladığı gibi hemen yola çıkmıştı.
Yolu, daha onu Moskova’ya getirirlerken iyice görmüş ve bellemişti. Hanımın onu aldığı köy, şoseden yirmi sekiz kilometre kadar içerdeydi. Şosede sarsılmaz bir metanet, yaman ve aynı zamanda sevinçli bir azimle ilerliyordu. Göğsü bağrı açılmış, gözleri hırsla ilerilere dikilmişti. Sanki yurdunda onu bekleyen bir ihtiyar anası varmış da, uzun zaman yabancı diyarlarda, yabancı insanlar arasında, memleket memleket dolaştıktan sonra onu kendi yanına çağırıyormuş gibi acele ediyordu… Henüz çökmekte olan gece sakin ve ılıktı bir yandan,
güneşin battığı cihetteki gökyüzü parçası ağarıyor ve kaybolan günün son akisleriyle hafifçe kızarıyor, öte yandan ise artık mavi alaca bir karanlık yükseliyordu. Gece işte oradan geliyordu… Yüzlerce bıldırcın etrafı çınlatıyor, keklikler yarış edercesine bağrışıyordu. Garasim bütün bunları işitemediği gibi, yanlarından geçtiği ağaçların hafif gece hışıltısını da işitemiyordu, ama olgunlaşan çavdarların karanlık tarlalardan gelen bildiği kokusunu duyuyor, karşısından, ana yurdundan esip gelen rüzgârın nasıl yüzüne tatlı tatlı çarptığını, nasıl saçları ve sakalıyla oynadığını hissediyor, önünde ağaran yolu, bir ok gibi dümdüz olan evinin yolunu, gökyüzünde, yolunu ışıklandıran sayısız yıldızları görüyor, aslan gibi kuvvetli, dinç adımlarla ilerliyordu. Öyle ki doğmakta olan güneş, nemli ve kızıl ışıklarıyla henüz kızışmaya başlayan delikanlıyı aydınlattığı zaman, o artık Moskova’dan kırk kilometre uzaklaşmış bulunuyordu…
İki gün sonra artık evindeydi. Onun gelişi bu evceğize yerleştirilmiş olan bir asker karısını fevkalâde bir hayrete düşürdü. Mukaddes tasvirlerin karşısına geçip duasını ettikten sonra hemen muhtara gitti. Muhtar önce şaşırır gibi oldu; fakat ot biçme mevsimi henüz yeni başlamıştı; mükemmel bir işçi olan Garasim’in eline hemen tırpanı tutuşturdular, o da eskiden olduğu gibi ot biçmeye başladı; hem öyle bir biçiş biçmek ki… Var kuvvetiyle tırpan sallamasına, otu toplamasına köylülerin ağzı açık kaldı…
Fakat Moskova’da, Garasim’in ortadan kaybolduğunun ertesi günü onu aramaya koyulmuşlardı. Gittiler, odasını araştırdılar, Gavrilo’ya söylediler. Gavrilo geldi, baktı, omuz silkerek dilsizin ya kaçmış yahut da köpeğiyle birlikte nehirde boğulmuş olduğuna hükmetti. Zabıtaya haber verdiler ve hanıma da arz ettiler. Hanım kızdı, ağlamaya başladı, onu her ne pahasına olursa olsun arayıp bulmalarını emretti. Köpeği yok etmeleri için hiçbir talimat vermediğini söyledi durdu, sonra Gavrilo’yu öyle bir haşladı ki, kâhya bütün gün, “Ah!” çekerek başını salladı durdu. Nihayet Garasim’in orada olduğuna dair köyden haber geldi de hanımın yüreği biraz rahatladı. Önce, onu acele tekrar Moskova’ya getirmeyi tembih edecek oldu, ama sonra vazgeçerek, böyle nankör bir adama hiç de ihtiyacı olmadığını söyledi. Bununla beraber aradan çok geçmeden hanım öldü; mirasçıları ise Garasim ile ilgilenecek durumda değildiler; hatta analarının öteki adamlarını da haraca bağlayarak azad ettiler.
Garasim ıssız evceğizinde, yapayalnız, bugüne kadar hâlâ yaşamaktadır. Yine eskisi gibi sağlam, güçlü kuvvetli, hep eskisi gibi tek başına dört kişi kadar iş görmektedir ve yine öyle ağırbaşlı ve onurlu; fakat Moskova’dan döneli beri, kadınlarla münasebetten büsbütün el çektiği, hatta onlara gözlerini kaldırıp bakmadığı ve evinde bir tek köpek bile bulundurmadığı, komşuların gözünden kaçmadı.
Zaten karıya ihtiyacı olmaması onun için bir talih eseri; ne mutlu ona! diyordu, köylüler, köpek ise… Canım, köpek onun nesine lazım! Hırsız dersen, nasıl olsa semtine uğramaktan bile korkar!”
Dilsizin dev gibi kuvveti hakkında işte bu gibi söylentiler dolaşmaktadır.