Moskova

Moskova
Deli Gaffar'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deli Gaffar'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2017 Pazar

Güle güle Liza…


Kaynak: http://deligaffar.com/

Onu ilk kez bir televizyon programında, bitkin bir halde yere oturmuş yaşlı bir evsize ilaç verirken görmüştüm. İlk bakışta ufak tefek bedeniyle sanki her an kırılacakmış gibi duran, elli yaşlarında narin bir kadın. Ancak, incecik yüzünün üzerindeki kocaman gözlerine dikkatle bakarsanız, belki de dünyanın tüm ordularından daha güçlü bir insana baktığınızı anlarsınız. Tıpkı kendisinin de söylediği gibi “iyilik ve merhamet dünyanın tüm silahlarından daha güçlüdür”.

Elizaveta Glinka, Rusya’da ve Ukrayna’da bilinen yaygın adı ile Doktor Liza, sayısız insanın gözünde bir melek, talihsiz yaşamlarında başlarına gelen bir tür mucize idi. Kiev’den Moskva’ya, Lugansk’tan Suriye’ye kadar elinin yetebildiği her yere uzanmaya çalışan, insanlıktan ve vicdandan başka bir değer tanımayan çağdaş bir azize.

Ruslar, tıpkı bizim gibi, bireysel kahramanlıklara kalkışmaktan çekinmeyen insanlardır. Bu bakımdan, pek çok olağanüstü başarılar elde etmiş Ruslar tanıdım. Ancak, Doktor Liza kadar doğal, onun kadar adanmış, insanüstü bir işi gündelik bir rutini yerine getiriyormuşcasına tevazu içinde yapan bir başka insan görmedim. Gerçekten de bu küçük kadının başardığı büyük işlerin insani boyutunu anlatmaya kelimeler yetmez. Ancak kendisine sorsanız “sadece yapması gerekeni” yapmaktadır.

Mesela, neredeyse on yıldır her Perşembe günü yüzlerce evsiz Moskva’nın Paveletskaya metro istasyonunda toplanıyor. Liza’nın organize ettiği “Perşembe İstasyonu”, her yaştan yardıma muhtaç durumdaki insanlara yemek, giyecek, hijyen malzemesi dağıtıyor, sağlık kontrollerini ve bakımlarını yapıyor, ihtiyacı olanlara yasal danışmanlık hizmeti veriyor.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra çok sayıda insan işini ve evini kaybetti. Binlerce insan sokaklarda, metro istasyonlarında yaşamaya mecbur kaldı. Bu muazzam sosyal çöküntünün etkisi bugünlere kadar sürdü. 90’lı yıllardaki kadar çok olmasa da Rusya’da hala binlerce evsiz ve yoksul var. Doktor Liza bu insanlar için şimdiye dek yapılan en anlamlı ve kalıcı yardım faaliyetini organize etti.

Yine Liza’nın başlattığı bir başka misyon, evde bakıma muhtaç durumda yaşayan insanlara yardım etmeye çalışıyor. Hastanelerin tıbben yapılacak bir şey yok diyerek geri çevirdiği kişilerle ilgileniyor. Öyle ki bunların arasında hastalıklarının son evresinde olup ölümü bekleyen insanlar da var. Liza’ya göre birine “tedavi edilemez” denilmesi onun daha iyi hissetmesi için çalışılmayacağı anlamına gelmiyor. Bir insan, son dakikalarını yaşıyor olsa bile, hala bir insandır ve onun da iyi hissetme hakkı vardır.

Liza’nın yardım kuruluşu “Adil Yardım” savaş bölgelerine de elini uzattı. Ukrayna iç savaşı patlak verdikten sonra Ukrayna ordusu bazı kentleri o kadar ağır biçimde bombaladı ki bir tek binadan 50-60 cesedin çıktığı oluyordu. Bir anda beliriveren savaş insanların yaşamını alt üst etmişti, en çok da çocuklarınkini. Liza, Slavyansk, Donetsk ve Lugansk’a sayısız kez gitti. Çatışma bölgesindeki hastanelere tonlarca ilaç ve sağlık malzemesi ulaştırdı, 500’den fazla çocuğu, inanılması güç tehlikeleri göze alarak çatışma bölgesinden çıkarmayı başardı. Kızılhaç’ın bile “güvenli değil” diyerek çalışmalarını durdurduğu yerlerde Liza’nın gönüllüleri ve bizzat kendisi insani yardım mücadelesi vermeye devam ettiler.

Geçtiğimiz Eylül ayında Lazkiye’deki Tişrin hastanesini ziyaret eden Doktor Liza adeta isyan edercesine şunları söylemişti: “Burada yeterli ilaç, yeterli malzeme yok, çocuklara bakılamıyor. Mutlaka buraya ilaç getirmenin bir yolunu bulmalıyız”.

Soçi’den havalanan Tu-154 uçağında Liza da vardı. Bu sefer de Suriyeli çocuklar için Lazkiye’ye uçuyordu. Giderken “Sağ salim geri dönebilecek miyiz asla bilemeyiz” demişti. Ne yazık, bu sözleri doğru çıktı. Sadece Rusya değil, tüm Dünya, insanlığın yüz akı bir kadını, bir yeryüzü meleğini kaybetti.


Böylesine güzel bir insanın kaybı yüreğimizi parçalıyor. Güle güle Doktor Liza, huzur içinde uyu. Hiç bir zaman unutulmayacaksın, hatıran insanlığı ve iyiliği rehber edinenlerin kalbinde taptaze yaşayacak. Çünkü biliyoruz sevgili Liza, “iyilik ve merhamet dünyanın bütün silahlarından daha güçlüdür.”

27 Eylül 2015 Pazar

Sayın Başkanın Patatesleri


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

Muzırlık yapmayın, patates derken sizin başkan babanızın herhangi bir yerini ima etmiyorum. Belarus devlet başkanı Aleksandır Lukaşenko’dan söz ediyorum. 

Kendisi tüm batı medyası tarafından “korkunç bir diktatör” olarak tanımlanıyor. Batılılar bunu hep yapıyorlar, Avrupa ve ABD çıkarlarına uygun hareket etmeyen kim varsa en önce ve en kolayından “diktatör” sıfatını yakıştırıyorlar. Sadece parası olanların söz sahibi olduğu kendi düzenleri dört başı mamur bir demokrasidir, bunun dışında ne varsa geridir, çağdışıdır, diktatörlüktür. Hele böyle ulusal politika uygulamaya çalışan birileri varsa, onların zaten katli vaciptir!

Lukaşenko’nun bütün bunları çok da kafasına taktığı söylenemez. Bir yandan Rusya, Kazakistan ve Ermenistan’la kurulan gümrük birliğinin meyvelerini toplamakla, diğer yandan Ukrayna krizi sayesinde elde ettiği uluslararasi itibarın tadını çıkarmakla meşgul. Ukrayna’daki AB’ci faşist darbeden sonra çıkan içsavaşta Lukaşenko arabulucu görevi üstlendi, Belarus’un başkenti Minsk görüşmelere bir kaç kez evsahipliği yaptı.

Lukaşenko daha önce de Ermeni-Azeri geriliminde arabulucu rolü oynamıştı ve Batılılar sonunda bu korkunç diktatörün “barış yapıcı” (peacemaker) olarak başarısını kabul etmek zorunda kaldılar. Çünkü kendileri Suriye’yi karıştırmakla meşgulken bu “diktatör bozuntusu” Kafkaslara ve Ukrayna’ya barış getirmeye çalışıyordu.  Ukrayna barış görüşmelerinin sonunda Batılı gazetecilere demeç verirken “ne yapalım barışı getirmek de benim gibi bir diktatöre kaldı işte” diye alay etmişti.


İşte bu Lukaşenko sadece diktatörlük yapmıyor, diktatörlükten arta kalan zamanlarında bağ bahçe işlerine de bakıyor. Başkanın Minsk yakınlarında küçük bir daçası (yazlık evi) var. Bu eylül ayında bir haftasonu oğlu Kolya’yı da yanına alarak bu daçanın bahçesindeki patatesleri toplamaya gitti. Baba oğul yanlarındaki bir kaç yardımcıyla beraber tam 70 çuval tatlı patates toplamışlar. Lukasenko’ya göre bu patatesler başkanlık sarayının bir kaç aylık ihtiyacını karşılayabilir.


Bizim kaçak saraya kaç çuval patates gerekir, bu patatesler misal Louis Vuitton marka olmazsa hanımefendi tarafından saraya kabul edilirler mi, bizim başkan babamız tarlaya bahçeye çıksa patatesleri şemsiyeyle dürter mi, varın bu kısımları da siz düşünün.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Sovyetler’de “Avtorodeo”


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

1980 yılında Moskva’dayız.  Sovyetler Birliği döneminde futbol stadyumları bazı otomobil sporlarının da yapıldığı yerlerdi. Bunlar genellikle gösteri amacıyla düzenlenen akrobasi oyunlarıydı. Özellikle 70’li yıllarla beraber bu tip gösteriler Moskvalıların popüler haftasonu etkinliklerinden biri haline gelmişti.

Bu gösterilerin en sevilenlerinden biri “avtorodeo”ydu. 12 kişilik ekipler halinde yapılan “avtorodeo” şovlarında ateşin içinden geçen, birbirinin veya insanların üstünden uçan otomobilleri ya da resimdeki gibi otomobil iki teker üzerinde giderken onunla dans eden akrobatları görmek mümkündü. Resimde de bir dans ve akrobasi ekibi Lada’nın o zamanki son modeli 2106 üzerinde “avtorodeo” yaparken görülüyor.

Sovyetler Birliği’nde kitlesel otomobil üretimi Batı’ya nazaran hayli geç başladı. Çünkü sosyalist sistem için öncelik ucuz ve etkin toplu taşımadaydı. Halkın artan otomobil talebi karşısında AvtoVaz firması 1970 yılında İtalyan Fiat şirketiyle bir lisans anlaşması yaparak bizim Lada adıyla bildiğimiz otomobilleri üretmeye başladı. İlk yıl sadece 20 bin otomobil üreten Lada 1973 yılında 1 milyonun üzerinde bir üretim rakamına ulaştı. Lada’nın ürettiği otomobiller Sovyetler Birliği’nde yaygın bir şekilde kullanılmakla kalmadı, aralarında İngiltere, Kanada, Fransa gibi ülkelerin de bulunduğu pek çok dış pazara ihraç edildi.

24 Eylül 2015 Perşembe

Sadece Bir Kişiye Servis Yapan Lokanta


Kaynak: http://deligaffar.com/

Krokodil, Sovyet döneminin en önemli mizah dergisiydi ve bildiğim kadarıyla kendi alanında dünyada en çok satan yayındı. Karikatür Yuri Ganf’a ait, 1953 yılında Krokodil’in 4. sayısında yayınlanmış. Altında “Amerika: Bu lokantada sadece bir kişiye servis yapılır” yazıyor. Kime servis yapıldığını ve boş masalarda aç bekleyenlerin kimler olduğunu zaten görüyorsunuz.
1953’ten bugüne geçen zamanda Amerikalılar silah harcamalarını düşürüp sağlık, eğitim, kültür vb harcamaları artırmadılar ama bizim gibi saf salak demokratları kandırmanın daha güzel bir yolunu buldular: istatistiği keşfettiler! Daha doğrusu, istatistikle yalan söylemeyi.
Günümüzde ABD sağlık harcamaları yaklaşık 3 trilyon dolar civarında görünüyor, yani askeri harcamaların takriben 4 katı. Oysa bu rakamın detaylarına baktığınızda bunun sadece %20’sinin devlet tarafından yapılan harcama olduğunu görüyorsunuz. Ne güzel değil mi? Bizdeki özel şirketlerin işçinin emeğiyle kazandığı maaşından ödediği gelir vergisini de şirketin ödediği vergi gibi göstermesine benziyor, nereden akıl aldıkları anlaşılıyor!

Bugün ABD hala dünyada silaha en çok para harcayan ülke. Tüm Dünya’da yıllık 2 trilyon doları bulan askeri harcamaların %40’ı tek başına ABD tarafından yapılıyor. Sanırım ABD’nin neden Dünya’ya barış getiremeyeceğini göstermesi açısından anlamlı bir gösterge.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Ah Turnalar, Ah Kardeşlerimiz, Sevdiklerimiz…


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

Eski Sovyet coğrafyasında çok gezdim, çok şehirler gördüm. Gördüğüm, yaşadığım hemen her kentte yaşadığım duygular hep aynıydı: müthiş bir iç burkulmasıyla beraber sürekli bir “ağlayacakmış gibi olma” hali. Bir zamanlar Dünyanın en güçlü, en onurlu halkı olan bu insanlar bugün kesif bir yoksulluğun ve sömürünün kucağında yaşam kavgası veriyorlar. Afrikada allahın bile unuttuğu ülkelere yardım eli uzatanların bugün kendi yaralarını bile saracak takatleri yok. Şu ya da bu sebeple yıkılan sosyalizmden geriye köhnemiş bir hayat, tozlu anılar ve adam boyu, yollar boyu, parklar, nehirler, caddeler boyu hüzün kalmış…

Yıllar önce Kiev’e ilk gittiğimde ilk birkaç günüm bu şekilde geçmişti. Baktığım her yerde geçmişin ihtişamı ve güzel günlerinin izlerini seçebiliyorum, ve fakat onların yanıbaşında bugünün yoksunluğu, bugünün yoksulluğu, bugünün çürümüşlüğü…

Cumartesi gecesi bir arkadaşımın işlettiği gece kulübüne gittim. Kiev’in eğlence yerleri de kendisi gibi muhteşemdir. Ancak iki gündür gördüğüm üzücü tabloların üstüne bir de kulüpteki manzaralar eklendi. Amerika’dan, İtalya’dan, Türkiye’den ve bilmem nerelerden gelen kalın beyefendiler, işadamları, yanlarında çocukları yaşındaki kızlar… Nasıl olur, nasıl olur da bir halk bu kadar sahipsiz olabilir, insanlık nasıl olur da bu kadar ucuzlar…

Bu sorulara hiçbir yanıt bulamadığım için içebildiğim kadar içtim. Zaten başlayınca frenim tutmuyor, üstüne bir de böyle bir ruh hali eklenince ancak sabah saat beş gibi alkolden alev alacak halde attım kendimi dışarı. Bir taksiye bindim, nehir kenarında Sagaydaçnago’da kaldığım eve gideceğim. Moralim o denli bozuk ki hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım, cebime zor sığan Nokia telefonumu çıkardım, içindeki üç beş şarkıdan birini açıp dinlemeye başladım. Kulağıma dayayarak dinliyorum, şoför de radyodan bir şeyler dinliyor. Ben şarkıyı açtıktan bir süre sonra, şarkı dinlediğimi fark edince, beklenmedik bir hareket yaptı, radyoyu kapattı ve yavaşladı. Aynadan göz göze geldik. Çok tanıdık, masmavi gözler, o kısacık anda sanki çok uzun yıllardır tanışan iki arkadaş gibi baktık birbirimize, ya da bilmiyorum, belki bana öyle geldi. Bana “sesini açabilir misiniz” dedi… Sesi yükselttim, camdan üstünde gelinliğiyle yaşlanmış bir hüzünlü kadın gibi uzanan Kiev’e baktım. Daha fazla kendimi tutamadım, ağlamaya başladım…

Kiev’deki taksi şoförlerinin neredeyse tamamı bunu ek iş olarak yaparlar. Sonrasında yıllar boyu arkadaşım olan Boris de aslında bir öğretmen. Hala görüşürüz ve hala aynı şarkıyı dinleyip birbirimize bakarız. O daha sağlam bir adamdır, kolay kolay ağlamaz, parmaklarını sapsarı kısacık saçları arasında gezdirip dudağını büzer ve votkasından bir yudum alır. Bense her seferinde gözümden akanları durduramam. İkimiz de biliriz neye ağladığımı, neye hüzünlendiğimizi, konuşmadan yakılan bir ağıttır işte bu.

Kiev’in en büyük anıtı İkinci Dünya Savaşı’nda ya da yaygın deyimle Anayurt Savaşı’nda ölenler için yapılan anıt parktır. İçinde bir de büyük savaş müzesi yer alır. Boris’le tanışmamdan bir iki gün sonra Buğra beni o müzeye götürdü. İnsan hemen her galeride ayrı bir öyküyle sarsılıyor, ama en son galeride yaşadığım sanıyorum hepsinden öte bir sarsıntıydı.

Bu son galeride savaşın bittiğinde Kiev’lilerin kurduğu kutlama masalarından birinin örneği vardır. Kasalar üzerine serilmiş gazete kağıdından örtüler ve onun üstünde sadece votka ve bir iki parça turşudan oluşan dünyanın belki de en yoksul kutlama masası. Sadece yoksul değil aynı zamanda en acı, en buruk kutlaması da… Çünkü savaş milyonlarca insanı alıp götürmüştür ve barışı kutlayanlar bu kayıpların acısı yüreklerinin ta en derininde taşımaktadır.

Galerinin duvarları işte bu kaybedilenlerin resimleriyle doluydu. Masanın çevresinde de onbinlerce vesikalık fotoğraf misinalarla sarkıtılmıştı ve fonda sürekli olarak o aynı müzik çalıyordu. Her dinlediğimde beni ağlatan, bizimle aynı ruhu paylaşanlarla aramızda görünmez bir yol olan o şarkı.

O şarkının adı Juravli, Rusça Turnalar demek. Savaşta ölen askerler ve yitip giden insanlar için yazılmış bir şarkı. Ve benin ömrüm boyunca duyduğum en dokunaklı, en iyi şarkılardan biri.

Diyor ki “Savaşta ölen askerler, bir gün evlerine kar kadar beyaz bir turna olarak dönerler…”
Eski Sovyet coğrafyasında o kadar önemsenen bir şarkı ki en az yirmi farklı şekilde yorumlanmış. Benim en çok sevdiğim versiyonunu, Mark Bernes’ten.

Şarkının sözlerini Avar dilinin büyük şairi Dağıstanlı Resul Hamzatov yazmış. Bestesini ise Mark Bernes yapmış. Şiirin ve şarkının hayli ilginç bir öyküsü var. Şimdilik sadece küçük bir detayı verip kalanını bir sonraki yazıya bırakayım : Hamzatov bu şiiri Hiroşima’daki atom bombasını anıtında yer alan Sadako Sasaki heykelini gördükten sonra yazmıştı. Sasaki’nin öyküsü savaşın en hüzünlü öykülerinden biriydi. Atom bombası patladığında iki yaşında olan Sasaki tam on yıl boyunca hayatta kalma mücadelesi verdi ve 1955 yılında öldü. Japonya’daki bir inanışa göre bir dileği olan kişi orgimaiyle kağıttan beyaz turna kuşları yaparmış. Atom bombasının onbinlerce kurbanından biri olan Sasaki’nin dileği de iyileşmek, hayatta kalmakmış ve bin tane kağıt turna kuşu yaparsa bu dileğin olacağına inanıyormuş. Resul Hamzatov turnaların ilhamını işte bu talihsiz kız çocuğunun dramından almış.

Bir iki tane daha çok güzel versiyonu var şarkının. Dinleyelim, yazanların söyleyenlerin ve dünyanın tüm savaşlarında ölen masumların, kız ve erkek kardeşlerimizin ruhuna değsin…





16 Eylül 2015 Çarşamba

Polislere Mini Etek Yasağı


Kaynak: http://deligaffar.com/

Geçen yılın en ilginç haberlerinden biriydi, gündemin yoğunluğundan sizinle paylaşamadım. 2014 yazında Rusya İçişleri Bakanlığı yayınladığı bir genelgeyle kadın polislere mini etek yasağı getirdi. Genelge, etek boyunun kısaltılması dahil üniformada yapılacak tüm tadilatları yasaklıyordu.

Izvestia’nın haberine göre İçişleri Bakanı Sergey Gerasimov, polislerin standart dışı giyinmesinin polis teşkilatının imajını zedelediğini ve devlete güveni sarstığını söylüyordu.

Doğrusunu isterseniz Rusya’da mini etekli kadın polis diye bir olgu var. Yalan yok, ben de kendimi birkaç kez hayretler içinde bu uzun bacaklara bakarken yakaladığımı biliyorum. Moskva caddelerinde sanki podyumdaymışçasına yürüyen bu kibar hanımların bellerinde taşıdıkları kocaman otomatik tabancalar, coplar ya da omuzlarına asılı tüfekler yeterince tuhaf bir manzara oluşturuyor.

Izvestia’nın haberindeki asıl ilginç detaysa Polis Sendikası başkanının sözleriydi. Sendika başkanı Mikhail Paşkin şöyle diyordu : “Polislerin giyim kuşamlarına dair herhangi bir şikayetle karşılaşmış değilim, bu konudaki tek sorun kadın polislerin soyunma odalarının yetersizliğidir”. Evet, başkan hükümete gayet sert çıkmıştı. Mini etek konusunda ise son derece rahat bir yanıt veriyordu: “Genç kadın polisler belki de kendilerine bir eş bulup evlenmek için böyle giyiniyorlar. Bundan daha normal ne olabilir?”

Bu konuda sendika hükümete galebe çalmış olmalı ki geçen bir yıllık zaman zarfında mini etekli polislerin sayısında pek bir azalma olmadı.

Benim gönlümde taht kuran polisse bu mini etekli hanımlardan biri değil, sürekli Nikitsky’nin girişindeki tiyatronun yanında bekleyen devriyenin 55-60 yaşlarındaki polis teyzesi. Arbatskaya tarafından köşeyi döner dönmez ilk onun siluetini görürüm. Her zamanki gibi üzerinde pantolon-ceket vardır,  devriye arabasına yaslanmış bir eliyle tüfeğini tutarken diğeriyle sigarasını içmektedir.


Lügatimde ve dağarcığımda polis güvenin değil tehlikenin kaynağıdır. Ancak sokağa yerleştiğim ilk haftadan itibaren gözlerimizle selamlaşmaya başladığımız, adını hiç bilmediğim bu tombulca kadın sanırım hayatımda bana güven verebilen tek polis oldu.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Uyku Asker-Köpeklerin de Hakkı


Kaynak: http://deligaffar.com/

Fotoğrafımız kuşetli bir tren kompartımanından. Rus ordusuna bağlı iki köpek trenle seyahat ediyor. Bakıcı askerler ile asker-köpekler arasındaki ilişkinin derinliğini görmek açısından ilginç bir görüntü.

Rus ordusunda yaklaşık 6 bin köpek personel bulunuyor. Köpek personel sadece sınır güvenliğinde kullanılmıyor, yük ve insan taşıma, yaralı arama-kurtarma, mayın bulma ve hatta sabotaj gibi işler için eğitilenleri de var.

Köpeklerle çalışacak personel Merkez 470 adlı ünlü eğitim tesisinde eğitiliyor. Rusya’da köpeklerin askeri görevlerde kullanılması 1892 yılında başlamış. Bu işi başlatan Vladimir Durov, hala dünyanın en önemli köpek yetiştiricisi olarak anılıyor.

Sovyet ordusunda görev yapan asker-köpekler 2. Dünya Savaşı sırasında tam 700 bin yaralı askeri kurtarmışlar, 200 binden çok kritik istihbarat mesajı taşımışlar ve 300’den fazla Alman tankını imha etmişler. Tank imhası için yetiştirilen köpekler bu konuda insandan daha başarılıymışlar, çünkü tankların savunma silahları onları göremiyormuş.

Merkez 470’in komutanının bir röportajını okuduğumda hayrete düşmüştüm. Komutan Dimitri Karçevskiy’e göre bugün Rus ordusunun köpek birlikleriyle ilgili yaşadığı en önemli problem köpeklerin genel olarak insanlardan daha akıllı ve dirençli olmasıydı. İnsan askerler, pek çok durumda köpek askerin aklına ve yeteneğine uyum sağlayamıyor, onu yönetemiyormuş. Bunun için Merkez 470’in köpek eğiticisi eğitim programı ülkenin en ağır askeri eğitim programlarından biriymiş. 


Evet, köpekle insanın yaşamı her koşulda ayrılmaz bir bütün, ancak öte yandan, işin başka bir boyutu daha var. İnsanoğlu savaşları icad etmekle kalmıyor onunla birlikte yaşayan hayvanları da bu savaşın içine sokuyor. Bu konu ciddi bir ahlaki sorun olarak hala önümüzde duruyor.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Umudun Mavi Troleybüsü Moskva’ya Dönerken…


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

синий троллейбус – Mavi Troleybüs.. Kimbilir nereye gidiyoruz…


Bugün Ali İsmail’in ölüm yıldönümü. O uğursuz haberi aldığım anı, sabaha kadar parke taşlarına bakıp öylece durduğum geceyi hiç unutmayacağım. Şimdi de unutmuyorum, tam birinci yılında, yeniden Arbat’ın sokaklarında yürürken…

Kafamda sadece Ali İsmail mi var? Bir o değil ki.. İsrail Gazze’ye bombalar yağdırıyormuş, yer sofrasında bir kaşık pilav yiyemeden parçalanan bedenlerin, zavallı küçük çocukların resimleri geliyor, Sderot’ta İsrailliler bir tepeye seyir tribünü kurmuş aşağıdakilerin kafasına inen her bombada alkış kıyamet, Yıldız Tilbe “yaşasın Hitler” diyormuş, müslümanlar Nazi bayraklarını paylaşıyorlar internette, Yahudilere ölüm, zaten bir gece önce de Beşiktaş’ta iki gavuru dövmüşler dinimize saygısızlık ettiler diye, Türkmenler ıssız bir çölün ortasında çaresiz, sadece ölümün gelip onları bulmasını bekliyorlar, bizim ayakkabıyla giremediğimiz  camiye bombayla giren müslümanlar var, Alevilere de ölüm, Caferilere de ölüm, cumhurbaşkanı yol yapımından bile haberdar olmalı, ezan susmaz, bayrak inmez, indiren nereden bulduysa artık çamaşır ipiyle asmış kendini içeride, Diyarbakır’da müslüman polisler üç çocuğa tecavüz ediyormuş, Ukrayna uçakları kendi köylerini şehirlerini bombalıyor, aç çocuklar, çıplak çocuklar, ölü çocuklar…. Daha sayayım mı? Ne çok felaket ne çok zulüm ne çok kan…

Bir bunlar mı aklımda? Bir Ail İsmail mi? Moskva’dayım ya yine, kürkçü dükkanımız, yüz yıllık aşkımız, hepsinin yanında, hepsinin ardında Moskva var, çünkü hepsi Moskva yüzünden bir bakıma… Bir zamanlar kızıl yıldızlı bir şehirdi ya burası, onu diyorum. Kendisi o haliyle daha mı iyiydi daha mı kötü aklım o kadar ermiyor, ama biliyorum ki dünya bu kadar kötü değildi Moskva’nın kızıl yıldızı parıldarken… Şimdi allahla para arasında sıkışmış sahipsiz insanlık, büyük, çok büyük ve fakat güçsüz, boynu bükük insanlık…

Çok uzun zaman oldu ilk geldiğimden beri.. sayısız kereler, sayısız günler, geceler.. Aşkla keder arasında salınıp kaldığımız güzel şehir, Moskva. Herşey değişti, dünya alt üst oldu, ama işte geçmiş güzel günlerin kızıl yıldızı orada bir yerde parlamaya devam ediyor. Kışın bulutlar, yazın sarı yıldızlar arasından.. Yirmi yıldır hep orada.. hiç olmamış eski bir hayale bakar gibi bakıyorum ona, bir daha asla dönmeyeceğini bildiğim sevgilime bakar gibi bakıyorum.. ah ne acı, ne zor, bunca çocuğun günahı kimin boynunda, kim sağaltacak bunca derin yaralarını insanlığın, kim yerine koyacak kaybolan umudumuzu, güzel günlere imanımızı yerine?

Yarım aklımda bu ahmakça düşüncelerle, kederlerle gezinirken evden çok da uzak olmayan bir yerde, kadim aşkımız Moskva’nın en civcivli caddelerinden birinde buldum Mavi Troleybüs’ü. Derme çatma ve lakin kocaman cüssesiyle bir duvar dibine sinmiş gibi, her halinden belli garibanların seçimi olduğu. Orta kapıdan binip oturdum bir koltuğa. Sanki herkes umutsuz, sanki herkes “bir yolculuğa çıksak alıp başımızı gitsek” der gibi. Kol kadar bir sustalıyla elma soyup votka içen adam, balık salamura atıştıran kadın, sabırsızlıkla kıpırdanan yaşlı bir çift, yüzünde yara iziyle bira yudumlayan sarı bir oğlan ve sevgilisi, önlerinde birer fincan çayla işten yeni çıkmış siyah çantalı bir adam ve onun utangaç karısı… Yoksul insanlar, yoksul bir troleybüs… Herkes gitmek istiyor Moskva’dan. Sanki her an hareket edecekmişiz  de kendimizi tarlaların arasında daracık bir yolda bulacakmışız gibi. Pek sevdiğim Tula’ya doğru mesela, belki de Tver, ya da Smolensk’e oradan masum, çelimsiz bir kız gibi dans eden Minsk’e… Ama umut tükendi artık, kimsenin umudu yok yeniden Moskva’ya dönmeye, kızıl yıldızın Moskva’sına, eski evimize, eski aşkımıza dönmeye… Bir yolculuk hepimize iyi gelecek, evet. Ne yapalım bari, bir bira alsak ve yola koyulsak.

Önce bir abi hüzünlü hüzünlü söylüyor. Ellilerinde, ak saçlı, sivri burunlu sempatik bir adam. Ama şarkılar hüzünlü..Aşktan söz ediyor, gidip gelmeyenlerden, gidip de gelmemekten, gelip de bulmamaktan.. Bildiğiniz şeyler işte.. benim aklımda giden sevdiklerimiz, zorba katillere yem olan oğlullarımız kızlarımız, Ali İsmail mesela, Haziran sancılarımız.. ve gidip gelmeyen o kadim sevgilimiz, kızıl yıldızlı Moskva’mız… Ah bu şehir beni öldürecek, üç kuruşluk aklımı da alıp çalmak istiyorum Arbat’ın taşlarına, ve sadece ağlamak istiyorum, zırıl zırıl, böğründen yaralanmış bir hayvan gibi inleyerek ağlamak…

Gidiyoruz sevgili yolcular, yoksul yolcular, paranın ve allahın altında ezilen yolcular, umutsuz yolcular.. gidiyoruz ve bir daha asla dönemeyeceğiz o ihtişamlı günlerimizdeki Moskvamıza… umudumuz yok ve gidiyoruz..

Durun! İşte tam buradayken bir şey oldu…

Mavi troleybüsün yara izli adamı ve süslü sevgilisi, hiç umulmadık bir şey yaptılar…  Gidip mikrofonu aldılar ve bir şarkı söylemeye başladılar. Tam da o anda, olmayacak bir şeyi olduracak, bizi durduracak, döndürecek, kim bilir, tutup umudu yerine koyacak tek şeydi belki bu. Bir şarkıyla olur mu? Evet, sadece bir şarkıyla olabilirdi, yeter ki evimizle, yurdumuzla ilgili olsun. Bu öyle güzel bir şarkı ki Mavi Troleybüs önce durdu, sonra hafifçe sarsılıp geriye döndü ve yeniden özlediğimiz rüyaya, kızıl yıldıza doğru yola koyuldu.
Tamam böyle şeyler gerçek yaşamda pek olmaz biliyorum. Ama ben deliyim, hiç değilse bir an olsun bana öyleymiş gibi geldi, ve size yemin ederim diğerleri için de öyleydi… En azından sonradan gelen yoksul bir ana oğul ve kapıda ayakta yolcu olan kız için öyleydi. Bunu hissettik. Çünkü o şarkıyı duyunca herkes bunu hisseder, çünkü o şarkı zaten sadece umut etmek içindir.. 

Adı “nadejda” (Надежда), umut demek.

Bak hala unutamıyoruz
Sonuna dek söylemediğimiz şarkıları
Sevgili yorgun gözler
Moskva’nın mavi karları…
İşte yine şehirler var aramızda
Hep yaptığı gibi, ayırıyor yaşam bizi…
Ama beklenmedik bir yıldız parlıyor gökte
Bir umut anıtı gibi…
Umut pusulamdır benim
Ve cesaretin ödülüdür şans
Bilirim bir şarkı bile yeter
Yurdumuz hakkında söylemişse eğer

Orijinalini ilk Anna German söylemiş. Kozmonotlar da göreve gitmeden önce, keşfetmenin heyecanıyla eve dönmenin arzusu karışınca, cesaretle ve umutla hep bunu söylerlermiş….

Hepimiz mavi bir troleybüste değil miyiz? Hepimize gereken şey umut değil mi? Bu zorbalığa dur demek için, bu köhne dünyayı yeniden kurmak için.. Ve kendisinden yeniden yaratmak için umudu, yeni fışkırmış buğday başakları gibi dipdiri, taptaze… daha fazla cesaret, daha fazla umut…



Arbat’ın Arka Sokaklarında – Moskova

Kaynak: http://deligaffar.com/

Arbat Caddesi (Ulitsa Arbat), Moskova’nın merkezinde, Kremlin’e aşağı yukarı bir km mesafede bir cadde. 1980’lerin başında, Sovyetler Birliği’nde araç trafiğine kapatılan ilk caddeymiş. Bir de buna komşu, Yeni Arbat Caddesi var, ikisini karıştırmamak lazım. Yeni Arbat otoyol kadar geniş ve işlek bir bulvar. Arbat ise kafelerle çevrili, her türden sokak sanatçısının boy gösterdiği bir kültür caddesi gibi.

Tarihsel olarak önemli bir caddedir Arbat. 19. yüzyıldan itibaren pek çok sanatçı, düşünür, akademisyen burada yaşamış. Rus edebiyatının devi Puşkin 53 numarada kiracıymış. 
Muhteşem öykü Av Tazısı Arcturus’un (Арктур — гончий пес) yazarı Yuri Kazakov doğma büyüme Arbatlıdır. Utanç verici 42’ler Bildirisi’ni imzalamamış olsa gönlümüzün tahtındaki yeri hiç sarsılmayacak olan Bulat Okudjava da Arbat’ın sakinlerindenmiş. Sanatçılar, yazarlarla beraber galeriler, atölyeler, cafeler, kitaplıklar, klüpler derken cadde bir tür kültür-sanat bölgesine dönüşmüş. Bugünse Moskova’lılar  açısından Arbat’ın pek bir cazibesi olduğu söylenemez. 1980 ve 90’larda pek popüler bir yermiş ama şimdi türlü çeşitli otantik dümenlerle Avrupalı turistlerin yolunduğu bir büyük tezgaha dönüşmüş.

Şimdi ben deliyim ya, ne işim var milletin gezdiği ana caddelerde. Arbat’a sık giderim ama en çok Yeni Arbat’la Arbat arasında kalan arka sokakları severim, pek hoşuma gider buraların havası.  Hoşuma giden hava da öyle şöhretli entelijansiyanın havası değil, adı sanı bilinmez binlerce Sovyet yurttaşının yaşadığı eşi benzeri görülmemiş bir sosyal düzenin kalıntılarıdır. Komünalka’dan söz ediyorum. Rusça коммуналка yazılır. Komünalka bir konut tipidir. Her ailenin bir odada yaşadığı ortak konutlar var ya, hani anti-komünist propagandanın çocukluğumuz boyunca gözümüze gözümüze soktuğu minnacık, “afedersiniz fare deliği gibi” evler, onlar işte. (Şimdi işin o tarafına girmiyorum, bir fırsatım olunca ağzını çarşaf edeceğim o Amerikan dümbeleklerinin.)

Komünalkaların ilk yapıldığı yerlerden biri bu Arbat bölgesidir. Çoğunluğu yamyam emlakçılar tarafından yeni rezidans projelerine çevrildiler ama hala bir kaç tane bulmak mümkün. Bulmak dediğim binayı bulmak değil sadece, basbayağı hayatın devam ettiği, daha çok yaşlıların ve öğrencilerin ortak barınağı olmaya devam eden komünalkalar vardır hala. Eh arkadaş herkes bolca özel alanı olsun hatta mümkünse yayla gibi evlerde yaşasın ister. Reklamlarda el kadar bebeler “babam bana rezidans alacak, metresine de stüdyo” diye konuşmuyor mu? Ama bu bizim kaymaklı üst orta sınıfa mahsus bir hal, devrimden sonraki on yıl içinde köylerinden kalkıp şehirlere milyonlarla, on milyonlarla akan yeni Sovyet işçi sınıfı ne yapsın? Ne yapsın, ortak yaşasın. Şaka maka, darda kalınca insanoğlu ortak da yaşayabilir, başka örnekleri de var ama, bu komünalka en ilginç olanı zannımca. Her oda bir yaşam ünitesi, mutfak, banyo koridor vs. ortak.  Bazan 10 metrekarelik bir alanda bir ailenin yaşadığı oluyormuş ama daha ilginci ev arkadaşı gibi yaşayan kadınlar. Altmış yıldır beraber yaşayanları var. Ortak yaşamak çok zor zanaat, eğitim istiyor, görgü istiyor, disiplin, emek ve en önemlisi tahammül istiyor. Hepsini bir şekilde bulmuşlar ki devam edebilmişler diye düşünüyor insan. 1960’ların sonuna kadar şehirlerdeki başat konut tipi komünalkaymış.

İşte karlı bir gece yine Arbat’ın arka sokaklarından yürürken aklımda bu komünalkalar…Size Arbat’ta ne yenir ne içilir onu da yazacaktım ama sıkıldım şimdi. Onları da sonra bir ara yazarım.