Moskova

Moskova
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa

 


M. Melih Güneş: “Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı.” | Metin Celâl

Ağustos 2, 2026

 

Kaynak: Edebiyathaber.net

 

Edebiyat Haber, geçtiğimiz günlerde önemli bir soru sordu; “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sonra da aynı başlıkta cevabı verdi; “Moskova’daki edebî mirasın geleceği belirsiz” Haberin sonunda da net olarak talebi belirtti; “Nâzım Hikmet’in son evi, yalnızca bir apartman dairesi değil; iki ülkenin ortak kültürel hafızasının simgesidir. Bu evin ve içerdiği edebî mirasın gelecek kuşaklara güvenceyle aktarılması için uluslararası iş birliğiyle kalıcı bir koruma modeli oluşturulmalıdır.” (https://www.edebiyathaber.net/nazim-hikmetin-son-evi-neden-hala-muze-degil-moskovadaki-edebi-mirasin-gelecegi-belirsiz).

 

Moskova’ya giden edebiyatla, şiirle ilgili hemen her vatandaşımız Nâzım Hikmet’in mezarını ziyaret etmek ister. 2011’de Moskova Kitap Fuarı’na gittiğimizde, bizim de ilk hedefimiz Nâzım Hikmet’i ziyaret etmek olmuştu. Maalesef, bu ziyaret gerçekleşememiş, mezarlığın girşinden dönmüştük. Fuarda Türkiye standını ziyarete gelen gazeteci Suat Taşpınar, daha önce varlığını bilmediğimiz Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nden söz edince İstanbul’a dönerken bu kütüphaneyi ziyaret etmek istemiştik. 3 Haziran 2024’ten beri bu kütüphane Nâzım Hikmet Kültürevi olarak hizmet veriyor.

Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nin bulunduğu mahallede Nâzım Hikmet’in son evinin bulunduğunu öğrenince orayı da görmek istedik. Çünkü ev hakkında yazılanlardan eşi Vera’nın evde yaşamaya devam etmesine rağmen evi ve Nâzım Hikmet’in eşyalarını olduğu gibi koruduğunu biliyorduk. Vera Tulyakova Hikmet’in 2001’dek vefatından sonra ev kızı Anna’nın korumasındaymış. Anna Stepanova arandı, bulunamadı. Evi göremedik. Apartmanın kapısının önünde, Nâzım Hikmet’in orada yaşadığını belirten büyük şiltin altında fotoğraflar çektirdik ve uçağa yetişmek için yola çıktık. Havaalanı yolunda da Nâzım Hikmet’in evinin olduğu gibi korunması gerektiğini konuştuk. Bunun da yolu kuşkusuz evi müze haline getirmektir.

Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra eşi Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nin evidir” düşüncesi ile benzersiz, yaşayan bir müze yaratmış ve kendisi bu müzenin fahri mihmandarı olmuş. Onlarca yıl evi görmek isteyen konukları misafir etmiş. Bu konuklardan biri de Melih Güneş olmuş. Vera Tulyakova Hikmet ile tanışmaları dostluğa dönüşmüş. Defalarca evde konuk olmakla kalmamış, “Nâzım Hikmet Araştırmacısı” olmuş. Nâzım Hikmet’le ilgili, özellikle Moskova’daki yaşamının izlerini süren birçok araştırma yaptı, kitaplar yayınladı, sergiler açtı Melih Güneş. Bu çalışmalarıyla da çeşitli ödüller aldı. Son ödülü de “2026 Nâzım Hikmet Dostluk Ödülü” oldu. Edebiyat Haber’in çağrısını okuyunca hemen aklıma Melih Güneş geldi ve Nâzım Hikmet’in evinin durumunu ve “Nâzım Hikmet’in son evi neden hâlâ müze değil?” sorusunu sordum.  

 

Moskova’daki eve ilk ne zaman gittin ve evde neler vardı?

1990 başı olmalı. Zaman içinde elbette bazı eşyaların yeri değişmiş ya da yenilenmiş olabilir ama her şey yerli yerindeydi. Vera Tulyakova büyük bir bilinçle korumaya özen göstermişti. Aynı özeni kızı da senelerce sürdürdü.

Evin fotoğraflı veya yazılı envanterini çıkardın mı? Yazılı veya fotoğraflı bir liste mevcut mu?

Hemen hemen her belgenin, dosyanın, objenin hem fotoğrafları hem taranmış kopyaları var. Kendi olanaklarımla bizzat ben çektim, taradım. Hatta tüm evin ölçülerini bile almıştım, gerekebilir diye. Ölçüleri aldığımda Vera Tulyakova sağdı, ben de genç bir mimardım. 36 yıl akıverdi.

 

2008’de Yapı Kredi’de açılan “Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu…” Sergisi, Nâzım ile Vera’nın birlikte yaşadığı evdeki nesnelerden oluşturulmuş, sergide Vera’nın giysi ve kişisel eşyaları da yer almış. Sergiden sonra bu malzeme nereye gitti?

Açıkçası o sergi döneminde çok umutlu ve heyecanlıydım. Gün ışığına çıkan onca belge vs için belki uzmanlardan oluşan bir komisyon kurulur diye bile düşünmüştüm. Olmadığı gibi tüm eşyalar da gerisin geri Moskova’ya gönderildi.

 

2019’daki “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisinin açıklamasına göre Nâzım’ın Moskova’daki çalışma odasından kitapları ve daktilosunu getirmişsin ve bunları “geri gitmemek üzere Türkiye’ye getirdiğini” açıklamışsın.  Kitaplar ve daktilo sende mi, yoksa bir vakfa ya da kuruluşa mı devredildi?

Kitapları, daktiloları ve başka değerli şeyleri de o dönemde getirdim ve halen benim korumamda, bana “emanet”ler. Rusya’daki Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ndeki Nâzım Hikmet Fonu’nda neler olduğunu, nasıl korunduğunu ve gerektiği zaman nasıl paylaşıldığını bildiğim için ister istemez öyle bir kurumla kıyaslıyorum. Böyle olunca da Türkiye’de bunları devredebileceğim bir kurumun henüz olmadığını düşünüyorum.

 

İstanbul Nâzım Hikmet Vakfı’nın Anı Odası’nda Vera Tulyakova’nın bağışları olduğu söyleniyor. Bu bağış Moskova’daki son evden mi geldi? Neler bağışlandığını biliyor musun?2008 veya 2019 sergilerinden sonra vakfa geçen malzeme oldu mu?

Elbette biliyorum, Abidin Dino ve Avni Arbaş eserlerine kadar tek tek de sayabilirim neler olduğunu, Vera Tulyakova’nın ne zaman bağışladığını. Hatta bunlardan ikisinin Rusya Kültür Bakanlığı’ndan gerekli yurtdışı çıkış izinlerini ben çıkarmıştım Moskova’dayken ve Vera Tulyakova elleriyle getirmişti İstanbul’a. Bunlar Vera Tulyakova için “evin aziz anısını” İstanbul’da yaşatmanın yollarından biriydi. Son olarak, on yıl kadar önce Şişli’deki “Anı Odası”nın açılışında kızı Anna Stepanova’nın ödünç verdiği takım elbiseyi de vakfa bizzat ben teslim ettim (Şimdilerde büyük bir Nâzım Hikmet sergisine hazırlanıyorum, bu elbiseyi sergiye dahil edemedim mesela, ne yazıktır ki.). Nâzım Hikmet’in Anjel Açıkgöz’e hediye ettiği bir dikiş makinasının vakfa bağışlanmasını da ben sağlamıştım.

 

Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Vera Tulyakova evdeki arşivin çok önemli bir kısmını, vefatın akabinde arşivin bünyesinde oluşturulan Nâzım Hikmet Fonu için Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ne bağışlamış durumda. Neredeyse yarı yarıya diyebilirim. Listesi bende var.

 

24 Numaralı Kütüphane bugün Nâzım Hikmet Kültür Merkezi olarak çalışıyor ve sürekli sergiler düzenliyor, diye bir bilgi var, bu bilgi doğru mu? Doğru ise sergide hangi nesneler, belgeler var. Buraya Vera’nın veya Anna’nın yaptığı bağışlar var mı?

Melih Güneş: Sergiler, etkinliklerin bir parçası. Kültür Merkezi esas olarak gençlerin toplandığı Nâzım’ı konuştuğu, Türk edebiyatını öğrendiği bir yer halinde şimdi. Moskova’daki Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın öncülüğü ve büyük desteğiyle kuruldu. Elbette ben de tüm arşivimi, bilgimi seferber ettim, çok güzel bir anı odası yapıldı. Merkez için özel sanat üretimleri yapıldı (Aykut Genç, Ethem Onur Bilgiç ve Sedat Girgin’in eserleri). Anna Stepanova büyük bir cömertlikle evindeki şifonyeri ve annesiyle Nâzım Hikmet’in birer kostümünü, kravat vs. süresiz ödünç verdi.

 

Moskova’daki evde nelerin kaldığını biliyor musun? Evdeki mevcut eşyaların envanterini çıkarmak için çalışma yapıldı mı?  Bu eşya ya da belgelerin akıbeti nedir?

Melih Güneş: Hepsini biliyorum, son ziyaretimde her şey ellerimle nereye koymuşsam oradaydı. Şu an için pek çoğu büyük bir Nâzım Hikmet sergisi-etkinliği için Türkiye’de, Nâzım Hikmet’in halkının ziyaretini bekleyecek.

 

Bütün bu malzemeyi tek bir kamu koleksiyonunda ya da müzede toplama girişiminiz oldu mu?

Kişisel çabalarımla görüştüğüm kişi ve kurumlardan bir sonuç alamadım.  Belki araştırmacılara yönelik bir “Nâzım Hikmet Merkezi” talebim çok ve yersiz bulunuyordur, lakin Rusya’da gördüğüm bu.

 

Moskova’daki evi müze yapmak mümkün mü?

Evin bir apartmanda ve üst katlarda olması müze için zorlaştırıcı sebeplerden ve içinde yaşayanları da artık rahat bırakmak lazım. Peredelkino’daki kır evi müzeye daha uygun ama orada da başka mülkiyetler söz konusu. Moskova’da Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir mekân müze olacaksa, bu Peredelkino’da olmalı diye düşünüyorum. Komşusu Pasternak’ın aynı mahalledeki müzesiyle de anlamlı olacaktır. Üstelik Nâzım’ın Peredelkino’da yaşadığı evin ilk sakini de Boris Pasternak. Bir aksilik olmazsa, Peredelkino’da bir Nâzım Hikmet heykeli projesi de gündemde, heykeltraşıyla yüz yüze görüştüm, o da çok heyecanlı.

15 Temmuz 2025 Salı

Nâzım Hikmet’i Sovyetler’e tanıtan dergi 70 yaşında


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Sovyetler Birliği’nde yabancı edebiyatı okura ulaştıran en önemli yayın organlarından biri olan İnostrannaya Literatura (Yabancı Edebiyat) dergisinin ilk sayısının yayımlanmasının üzerinden tam 70 yıl geçti.

İnostrannaya Literatura, yalnızca Batılı yazarları değil, Türk edebiyatını da Sovyet okuruyla buluşturan önemli bir vitrin olmuştu. Nâzım Hikmet’in pek çok şiiri Rusçaya ilk kez bu dergide çevrilerek yayımlandı. Aynı şekilde, Aziz Nesin gibi yazarların eserleri de burada Sovyet okuruyla buluştu. Dergi, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında kurulmuş ender kültürel köprülerden biriydi. 

Dönemin katı sansür koşullarına rağmen, dünya edebiyatının önde gelen eserlerini Sovyet okuruna ulaştırmayı başaran İnostrannaya Literatura, uzun yıllar boyunca ülkenin dışa açılan nadir kültürel pencerelerinden biri olarak önemini korudu.

1955’te değişen siyasi ve kültürel iklimle birlikte alelacele yayın hayatına başlayan derginin başına yazar Aleksandr Çakovski getirildi. Yayın çizgisi, ulusal kültürlere saygılı fakat enternasyonalist bir perspektifle belirlendi. İlk sayısında Jean-Paul Sartre’dan Walt Whitman’a, Çinli ve Sırp komünist yazarlardan Romain Rolland’a kadar uzanan geniş bir yelpazede eser yer aldı. Dergi, yalnızca Sovyet halkının değil, tüm Doğu Bloku’nun edebi ufkunu genişleten bir kaynak hâline geldi. 

Sovyetler’in dağılması ve internetin yükselişiyle birlikte tirajı düşse de İnostrannaya Literatura hâlâ yayımlanmaya devam ediyor. 2018 yılında yazar teliflerini karşılamak için başlatılan kitlesel bağış kampanyası hedeflenen miktara ulaşamamıştı. Buna rağmen bugün hâlâ 3500 nüsha basan dergi, ülkenin en çok okunan “kalın dergileri” arasında.

5 Haziran 2025 Perşembe

Nazım’ın mahallesinde Nazım Anıtı olsa

 


M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru


 Kaynak: https://medyagunlugu.com/  


“Hayrola, bu gece rüyanda yine Nazım’ı mı gördün?” diye takıldı, Vladimir İvanoviç.

“Hadi gel, bir gidip bakalım, hem biraz gezmiş oluruz,” dedim.

***

Nazım’ı anmadan olur mu hiç?

Senelerden beri Moskova’da geleneksel olarak Nazım’ı anma etkinlikleri olur. Ve ben bunların hiçbirini kaçırmadım.

Yine bu sene, ölümünün 62. Yılında, Nazım, adına yakışır etkinliklerle anıldı.

Bir gün öncesinde, 2 Haziran akşamı, etkinlikler kapsamında sanatçı Cem Adrian’ın icra ettiği güzel bir konser vardı. Çok değerli bir etkinlikti. Emeği geçenlerin hepsine teşekkürler.

Nazım, 3 Haziran’da T.C. Moskova Büyükelçiliği’nin himayesinde, Rus Türk İş İnsanları Birliği (RTİB) ve Moskova Nâzım Hikmet Vakfı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen etkinlikte Novodeviçi Mezarlığı'ndaki kabri başında törenle anıldı.

Törende T.C. Moskova Büyükelçisi Tanju Bilgiç, sanatçı Zülfü Livaneli, Rus Türk İş İnsanları Birliği Başkanı A. Erdem Acay ve Moskova Nâzım Hikmet Vakfı Başkanı Ali Galip Savaşır birer konuşma yaptılar. 

Tören sonrasında şairin sevenleri mezarına kırmızı karanfiller bıraktı.

***

Ertesi sabah erkenden Vladimir İvanoviç’in kapısına dayanmıştım.

Zihnimi kurcalayan, gerçekleşmesini çok arzu ettiğim bir proje var: Nazım’ın mahallesinde onun bir heykelinin dikilmesi.

Vladimir İvanoviç’le heykelin dikilmesinin uygun olacağını düşündüğümüz yere doğru yürümeye başladık.

Aslında bu, yeni bir konu değil, benden önce de pek çok kişinin dile getirdiği bir şey, ama sanırım birileri tam sahiplenip, peşini kovalamadığı için bir türlü hayata geçirilemedi.

Arkadaşım, Medya Günlüğü yazarı, gazeteci Fuad Safarov, 2 sene önce yazmıştı, “Moskova’ya Nazım anıtı yakışır” yazısında.

Rus siyaset bilimci ve Rus-Türk Toplumsal Forumu Genel Sekreteri Sergey Markov, Nâzım Hikmet için Moskova’da bir anıt yapılması fikrine destek veriyordu.

Markov, Medya Günlüğü’ne yaptığı açıklamada, “Hikmet, Rusya-Türkiye ilişkilerinde önemli bir kültür köprüsü. Hepimizin ortak değeri. Sovyet döneminin de ünlü şairlerinden… Burada bir anıt yapılması fikrine çok olumlu bakıyorum. Bu anıt, ikili ilişkilere de zenginlik katar. Moskova’ya Nâzım Hikmet anıtı yakışır,” demişti.

Daha önce Medya Günlüğü’ne konuşan çok sayıda Rus ve Türk siyasiler de anıt fikrine destek vermişti.

Örneğin Moskova Kent Meclisi (Mosgorduma) Başkanı Aleksey Şapoşnikov, şair Nâzım Hikmet’in Rusya’nın başkentinde bir anıtının yapılması ile ilgili talep gelmesi halinde değerlendireceklerini söylemişti.

Şapoşnikov; “Moskova’da şairin anıtının yapılması ile ilgili olarak şimdiye kadar bize Türkiye’den ya da buradaki Türk toplumundan herhangi bir teklif, talep gelmedi. Ama eğer gelirse ele alacağız,” demişti.

Yine Rusya Kültür Bakan Yardımcısı Pavel Stepanov, Moskova’ya Hikmet’in anıtının dikilmesi önerisine olumlu yaklaşarak “Bu olay ikili ilişkilerimize zenginlik katar,” demiş.

Rusya Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı Yuriy Şvıtkin, “Şair Nâzım Hikmet’in eserlerini Sovyet yıllarından biliyorum. Moskova’da şairin bir anıtının yapılması fikrini destekliyorum. Rus-Türk dostluğu adına güzel bir fikir. Rusya’daki Türk topluluğu bana yazılı olarak başvurabilir. Ben de buradan hareket ederek konuyu Rusya Kültür Bakanlığında gündeme getirmeye hazırım,” diye konuşmuştu.

Fikre Türkiye’den de destek vardı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da, “Moskova’da Nâzım Hikmet anıtını zevkle yaparız. Eğer herhangi bir eksiklik olursa ve üstlenen olmazsa, bu durumda biz zevkle yaparız,” demişti.

Anlaşıldığı kadarıyla herkes istekliydi, ancak sürekli değişen gündemler bu fikrin hayata geçirilmesine engel oluyordu.

Birilerinin bu işin ucunu bırakmadan ısrarcı olması gerekiyordu.

***

Nazım’ın evi bize yürüme mesafesinde. Vladimir İvanoviç’le günlük gezinme güzergahlarımızın üzerinde, 2. Pesçanaya Sokağında.

Sokol Metrosu’ndan 15 dakikada yürünüyor.

Metrodan sonra Leningradskiy Caddesi’nden sağa dönüp, Novopesçanaya Caddesi’nden aşağıya, Fidel Castro Meydanı’na kadar gidip 2. Pesçanaya Sokağı’nın kesiştiği noktaya kadar yürüyünce meydanın ortasında 2022 yılında dikilen Fidel Castro heykeli ile karşılaşıyorsunuz. Sanki Fidel size Nazım’ın evi biraz ileride şu karşıki sokağın içinde diyor.

Evi geçip biraz daha yürürseniz 3. Pesçanaya Sokak 23 numarada dünyanın en sevimli çocuk kütüphanelerinden Nazım Hikmet Kütüphanesi ve geçen sene büyük emek harcanarak açılan Nazım Hikmet Kültür Vakfı var.

Nazım’ın evinin olduğu sokağa boylu boyunca eşlik eden isimsiz yemyeşil bir park var. Başındaysa kocaman bir fıskiyeli havuz.

Bu havuzun kenarındaki koca ağaçların gölgesindeki banklar benim Vladimir İvanoviç’le birlikte oturup dinlendiğimiz gözde mekanlardan.

***

Karşımızda sularıyla serinleten havuz.

Ve Fidel yoldaş.

Kaderin cilvesine bakın, Nazım’ın arkadaşı, ressam Abidin Dino’ya şiirinde Küba Devrimi’nin sevinciyle;

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?”

diye yazdığı devrimin önderi Fidel ile komşu olmuşlardı.

Abidin Dino da biliyordu  “Mutluluğun resmi”nin tuvallere sığamayacağını. Resmi yapmadı, ama mutluluğu sözcüklerle, arzularının, hayallerinin içinde olduğu bir şiirle anlatmayı seçti:

“Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola”

Ben, “İşte, benim hayalimdeki Nazım heykeli de böyle bir şey olmalı,” diyorum.

“Evet, o, sadece bir şair değil, kavga adamıydı.”

Vladimir İvanoviç, “Senin gönlünde Nazım’ın heykelinin buraya dikilmesi var belki, ama izin vermeyebilirler,” diyor.

“Evet, parkın içinde, ileride tam Nazım’ın evinin hizasında ortada büyük bir çiçek tarhı var. Orası uygun olabilir.”

***

“Peki, Nazım’ın heykelini kim yapar?” diye soruyor.

“Fidel Castro Anıtının mimarları heykeltıraş Aleksey Çebanenko ve mimar Andrey Bely.”

“Bana sorulsa hiç tereddüt etmeden Sovyetler Birliği’nin, Rusya’nın efsanevi anıtsal ürünlerinin sanatçısı, heykeltıraş, ressam, Gürcü Zurab Konstantinoviç Tsereteli derdim. Ama ne yazık ki onu da geçen ay kaybettik.”

“Tsereteli, benim de çok sevdiğim bir heykeltıraştı,” diyorum üzgün bir ses tonuyla.

Nazım Hikmet'in Moskova'da, Novodeviçiy Mezarlığı'ndaki anıt mezarını ünlü Sovyet sanatçısı Rus heykeltıraşlar Nikolay Silis ve Vladimir Lemport yapmışlardı. Nâzım'ın dostu olan bu heykeltıraşlar, kabrine yaraşır, doğal, onun kendi deyimiyle "vahşi bir taş", dokunulmamış muazzam bir granit kütlesi arayıp bulmuş, sabırla yontmuşlardı.

Peki ya Türkiye’deki örnekler kimlerin eseriydi?

Türkiye'de kamusal alana yerleştirilen ilk Nazım Hikmet heykelini 2002 yılında heykeltıraş Tankut Öktem yapmış. Bu değerli sanatçıyı 2007 yılında kaybetmişiz. Yaptığı heykel İzmir Kültürpark'ta yer alıyor. Kaidesiyle birlikte 6,5 metre yüksekliğindeki bronz heykel, şairi ünlü paltosuyla yürürken tasvir ediyor.

Yine İzmir’de, Karşıyaka Belediyesi, Girne Caddesi ile Ordu Bulvarı’nın kesiştiği noktaya yerleştirdiği 4 metrelik Nazım Hikmet heykeliyle, usta şairi ölümsüzleştirmiş. Heykel, Zafer Dağdeviren, Ali Yaldır ve Derya Ersoy tarafından, üç aylık bir sürede tamamlanmış.

Çankaya Belediyesi tarafından kısa bir süre önce hizmete açılan Zülfü Livaneli Kültür Merkezi bahçesine yerleştirilen Nazım Hikmet ve Zülfü Livaneli anıtı heykeltıraş Murat Daşkın tarafından yapılmış.

“Benim bilmediğim, farkında olmadığım çok heykel vardır mutlaka,” diyorum. “Sonuç olarak bu konuyu düşünmeğe devam etmek, somut adımlar atmak gerekiyor.”

20 Şubat 2025 Perşembe

Hapishaneden Bir Şiir, ya da Bir Kez Daha 28 Panfilov Kahramanı Hakkında

 


Günlük endişeler
Krivitsky Aleksander Yuryeviç

Kaynak: https://biography.wikireading.ru/h08hwyelM2

  

1

1951 yılının sıcak bir Haziran günü, Nazım Hikmet'le buluşmak üzere havaalanına gittik. Tam 17 yıl Türkiye cezaevlerinde tutuklu kaldı ve son 13 yılını aralıksız tutuklu olarak geçirdi. Şair için milyonlarca insan ayağa kalktı. Çeşitli ülkelerin gazeteleri alarma geçti. Bursa'daki cezaevinin duvarlarına uzaktan bir uğultu ulaştı.

Halkın öfkesine boyun eğen Türk yetkililer Hikmet'i serbest bıraktı. Yeni bir tutuklanma korkusuyla gizlice Türkiye'den kaçmış, şimdi biz sevinçle, heyecanla konuşuyoruz, arada bir başımızı kaldırıp havada uçan bir nokta arıyoruz. Ve birisi dedi ki:

— Gerçek şair, gökten gelen bir armağandır.

Ve birisi ekledi veya düzeltti:

- Ve gökteki nem gibi, yeryüzüne karışır...

Ve üçüncüsü bunu şöyle özetledi:

- Çok güzel konuşuyorsunuz kardeşlerim! Bakın, gökten gelen armağan yeryüzünün gök kubbesiyle birleşiyor.

Uçak bize doğru taksi yapıyordu. Esmer tenli, zeytin gözlü, hatta belki fes takan bir Türk görmeyi bekliyordum.

Ama uçaktan sarışın, mavi gözlü, yakışıklı ve solgun yüzlü bir adam indi. Onun içinde dıştan Doğu'ya ait olan tek şey yumuşak, yuvarlak hareketleri, avuçlarını kalbinin üzerinde kavuşturuşu, merdivenin son basamağında Douglas'a yaslanmış duruşuydu.

Hikmet'le ilk günün tamamını ve akşamını gece geç saatlere kadar birlikte geçirdik. O sıralarda Edebiyat Gazetesi'nin uluslararası bölümünün editörlüğünü yapıyordum. Sayfalarımızda şairin serbest bırakılması için amansız bir kampanya yürüttük, şiirlerini ve biyografisinin ayrıntılarını yayınladık.

Ve akşam yemeğinde, gözlükleri ışıldayan tatlı Boris Gorbatov, Nazım'ı Shakhtar taraftarı olarak yanına çağırsa da, Hikmet hâlâ yaşadıklarının etkisindeydi. Şiirlerinin bize nasıl ulaştığını bilmek istiyordu. Hangi dilden çevirdik, Türkçeden mi, Fransızcadan mı? Kim tercüme etti? Yabancı basın bizim bu yazılarımızı tekrar mı yayınladı? Sordu, şaşırdı ve tekrar sordu.

Ertesi gün yazı işleri büromuza geldi. Kendisine "dışişleri" ofislerini gezdirdim, işimizi anlattım, insanları tanıştırdım ve bu turun sonunda beni bir sürpriz bekliyordu. "İşte," diyorum, "seni aslında hapisten kurtaran adamla tanıştırmak istiyorum. Şaka yapıyorum tabii ama yine de..."

Karşımızda uzun boylu, zayıf bir adam duruyordu. Hikmet'le ilgili malzemelerden sorumlu olan bölümde doğrudan görevli olan kişi oydu. Bu adam üniversite sıralarından yeni yükselmişti, hala "yeşil"di ve ilk başlarda yazı işleri ofisinde kendi halinde, mesafeli duruyordu ve kendisinde belli bir benmerkezcilik vardı.

Ama gözlerimizin önünde bir mucize gerçekleşiyordu. Kendisine emanet edilen “Hikmet mücadelesi” onu adeta gözlerimizin önünde değiştirmişti. Çok büyük bir şeye yakınlaştı. Yüzlerce ülkenin, en iyilerinin bile, bir şairi savunmak için nasıl ayağa kalktığını gördü. Edebiyatın toplumsal işlevi konusunda somut bir anlayışa sahipti. Spekülatif olarak değil, somut olarak, enternasyonal-sosyalist denen, insanlar arasındaki daha üst düzey ilişkilere kendi katılımını ileri sürmüştür.

Henüz çok gençti ve Hikmet, hapishanede olmasına rağmen, ona yarı masalsı bir yaratık gibi görünüyordu. Bu genç adama, “Hikmet yakında Moskova’da olacak,” diye fısıldadığımda, afalladı.

Ve şimdi Bursa'nın tutsağı, sınırlarla, mesafelerle, parmaklıklarla, kilitlerle, uçsuz bucaksız bir yabancı dünyayla yeni ayrılmış şair ona elini uzattı - çocuk heyecandan titriyordu. Nazım Hikmet sağ ve salimdir, hem de ne sağ ve salimdir! Kambur değil, heybetli, donuk bakışlı değil, kararlı, meraklı bakışlı. Yakışıklı, hatta zeki, boynuna kravat gibi bağladığı geniş kırmızı bir atkı takmış. Ve sadece solgun, çok solgun.

“Al Nazım,” diyorum, “bu bizim gazetede ‘Hikmet’e Hürriyet!’ köşesini yazan adamdır.” Ama hepsi bu kadar değil. Birkaç şiirinizi tercüme etti ve şimdi muhtemelen en azından bir tanesini okuyacaktır…

"Teşekkür ederim kardeşim," diye karşılık verdi Hikmet ve genç adama yarım yamalak sarıldı.

Genç çalışanımın ruhunda neler olup bittiğini rahatlıkla tahmin edebiliyordum. Yabancı, alışılmadık ama tanıdık gelen, olayların karmakarışık, çılgınca dönen yumağının içinden aniden kurtulan, denizleri, dağları aşan, yaklaşan ve yanı başımızda duran bir şey.

“Oku kardeşim,” dedi Hikmet.

“Yurt Dışı Edebiyat ve Sanat” bölümünde, kimisi sandalyelere, kimisi masalara oturduk, adam titrek bir sesle ilk dizeyi söyledi… Kızardı, boğazı kurudu, iki kere su içti ama güzelim şiiri okumayı bitirdi. Çok hoşuma gitti ve daha önceden yayınlanmış olan Literaturnaya Gazeta sayısını Hikmet'e göstermek istedim.

- Peki iyi mi? — Çeviriyi yapan benmişim gibi gururla Nazım'a döndüm.

- Kötü kardeşim! — dedi Hikmet. - Çok kötü. "Ve ancak şimdi, tam bu anda onu tanımaya başladığımı fark ettim.

“Ne diri, ne ölü” diye bilinen eski deyimin gerçek anlamını da ancak o zaman, genç tercümana bakınca anladım. Dengesizdi. Düşmemek için gazete kupürleriyle dolu bir dolaba yaslandı.

"Kötü," diye tekrarladı Hikmet, en ufak bir gariplik göstermeden, özür dileyen bir tonlama veya jest yapmadan.

Tercüman sessiz kaldı. Bunu bir şakaya dönüştürmeye çalıştım:

— Bulgaristan'da "evet" dediklerinde başlarını sallıyorlar. Türkiye'de birini övmek istediğinizde "kötü" dersiniz, öyle mi?

- Hayır, öyle değil! - Hikmet, konuyu saptırma girişimimi korkunç bir kararlılıkla reddetti. - Çok kötü! Ben böyle yazabilir miydim?

Bu şiir, cezaevindeki açlık grevini konu ediniyordu ve şair, tercümeye göre şöyle diyordu:

Ölmek istemiyorum ve eğer

Hapishanede cellatlar beni işkenceyle öldürecek,

Ben zaten ölmeyeceğim!

Aranızda yaşayacağım,

Yaşayacağım

Paul Robeson'un şarkısında,

Aragon'un çınlayan dizelerinde,

Fransa'daki liman işçilerinin kahkahalarında - oğullarım. 

— Aragon’un şiirleri hakkında gerçekten “çınlayan” olarak yazabilir miyim? Asla. Herhangi bir tür, kardeşim, sadece çınlayanlar değil. Bu "çınlayan"ları nereden aldın? Benim öyle bir şeyim yoktu. Lütfen "katı", "sert", "net" ifadelerini kullanın. Rus dili bir lokomotiftir. Seni taşıyacak, her türlü nüansı ortaya çıkaracak. Sesli - Severyanin’in şiirleri için söyleyebileceğiniz şey bu, ama Aragon’unkiler için değil.

Eğer yer yarılsaydı ve ayaklarımızın dibinde bir çatlak oluşsaydı, ya da gök gürleseydi ve şimşekler zavallı tercümanın elindeki kağıdı yaksaydı, Hikmet'in "kötü" dediği o anda, kendisi ve etrafında oturan herkes bundan daha büyük bir duygu gösteremezdi.

Nasıl? Hapisten yeni çıktınız, memleketinizden kaçtınız, dün SSCB'ye geldiniz ve bugün şiirinizin çevirisini mi eleştiriyorsunuz? Peki kim yaptı? Gazete sayfalarında senin serbest kalman için mücadele eden adam! Yok artık kardeşim! Nezaketin nerede? Seni baştan övmeliydim. Ya da son çare olarak sessiz kalın veya belirsiz bir şeyler mırıldanın. Bunu hemen, doğrudan yapamazsın.

Ama o Hikmet'ti. O hep böyleydi; açık sözlü, dürüst, açık sözlü. Zamanla onu daha yakından ve yakından tanıdım. Ama sonra, o gün, onun, yazı işleri odasında kendisine büyük bir güvenle sunulan bu çeviriyi, hiçbir kötü niyet taşımadan, ama büyük bir sitemle, gençlerin "Hikmet'e Özgürlük!" köşesi için materyal hazırladıkları yerde, hâlâ oradan oraya savurmasını şaşkınlık ve sevinçle dinledim. Ve serbest kaldıktan sonra Hikmet şunu tekrarlamaya devam etti:

- Kardeşim, sen nasıl böyle bir şey yazarsın? "Fransa'nın liman işçileri - benim oğullarım." Ben öyle bir şey söylemedim. Fransa'daki liman işçileri benim oğlum değil. Bilinçli işçi Türk şairi değil, Lenin'in oğludur. Ben de Lenin'in oğluyum. Fransa'daki liman işçileri benim kardeşlerimdir. - Ve Hikmet bize ciddi, dikkatli bir bakışla baktı. - Ben "oğullar" yazmadım, sen bu "oğullar"ı nereden buldun kardeşim?

Siyaset ve edebiyat üzerine kısa ve parlak bir ders veriliyordu…

Katlarda daha da yukarılara doğru ilerledik ve tercümanımızı bayılma noktasına yakın bir durumda bıraktık. Koridorda Hikmet'e dedim ki:

“Gerçekten vurdun…” dedi ve eliyle kesme hareketi yaptı.

"Pek hoş değil," diye cevap verdi Hikmet, "hiç de değil, hiç de dostça değil."

Hayır, Hikmet'in Moskova'daki ilk günlerini asla unutamam. Daha sonra da kendisiyle hem onun evinde, hem benim evimde, hem de günlük işlerimde görüştük. Kitaplığımda onun imzalarının bulunduğu bir sıra kitap var.


2

Hikmet bir gün, doğum gününde, arkadaşlarını toplamış. Bayramın sonlarına doğru, halk hararetli sohbet gruplarına dağılmışken, Nazım'la geçmiş savaş hakkında uzun uzun sohbete koyulduk. 

Pablo Neruda yeni şiirlerini okurken sanki bilinmeyen bir dine tapınma ritüeli gibiydi. Kısa ve tombul ellerini dua edercesine kaldırıp hafifçe sallayarak, şarkı söyler gibi, sessizce okuyordu. Şimdi Buda'nın ciddi yüzüyle oturuyordu. Bu sıkı sıkıya bağlı küçük çevrede, Yazarlar Birliği'nin dış komisyonunda çalışan, çok nazik Volodya Stejenski'yi de anımsıyorum. Yan odada ziyafet coşkusu yaşanıyordu; çok sayıda misafir vardı...

Hikmet, Moskova savunmasının detaylarıyla ilgileniyordu. Savaş hâlâ yakınımızdaydı, arkamızda kalmıştı. Ben hikâyeyi anlatıyordum, Hikmet yavaş yavaş Neruda'ya tercüme etti, düşündü, tekrar sordu ve sonra birden şöyle dedi:

- Yirmi sekiz Panfilov kahramanından ilk bahseden sizdiniz. Peki kardeşim, ikinci kimdi biliyor musun? Muhtemelen ben.

Nefesim kesildi. Hikmet'in Moskova'ya gelişinin ikinci yılında, tesadüfen çok ilginç bir şey öğrendim. Dubossekov’un yirmi sekiz kahramanına adanmış, bizim bilmediğimiz şiirleri olduğu ortaya çıktı.

— Bu şiirler nerede? — Heyecanla ve telaşla sordum.

“Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum... Bunları Bursa’da, bir hapishane hücresinde, 1941 sonbaharında yazdım. Daha sonra 20. yüzyılın tarihini yazmaya başladım ve buna “İnsan Panoraması” adını verdim. Bunları parça parça, mektuplarla, ayrı ayrı kağıtlara yazarak, farklı yollarla ve farklı kişilere çitin üzerinden gönderdi. İşte böyle kardeşim. Şiir bende yok, şimdi nasıl bir araya getirebilirim? Tarlada rüzgarı ara! - Hikmet, kararlı bir şekilde, saf Rusça konuşuyordu.

Elbette, hayatının fırtınasıyla dünyanın dört bir yanına dağılan kitabın kaderini düşündükçe üzülüyordu. Ve aynı zamanda bu çarpışmada hoşuna giden bir şey daha vardı. Onun kapasitesi dahilindeydi. Ve kitabı kendisi parçaladı ve parçaları dört bir yana dağıldı. Ve belki de insanlar, bir şairin görünüşünü tek bir kıtadan tanıyabilirler, tıpkı bir doğa bilimcinin tek bir kemikten bir mamutun devasa yüksekliğini hayal edebilmesi gibi.

Hikmet'le birlikte yirmi sekizlerle ilgili dizelere birkaç kez geri döndük, ama kaderlerinde hiçbir değişiklik olmadı. Bu arada, esaret altında, kendilerinin de bir parçası olduğu "İnsan Panoraması"na hayatının on yılını adadı.

Ve hepsi ortadan kaybolmadı.

İlk üç kitabı 1962 yılında Rusça olarak bulunup derlendi ve yayımlandı. Daha da önce, Hikmet'in Türkiye'den kaçmasından önce, çevirmenlerin kendilerinin "Moskova Senfonisi", "Zoya" ve "Gabriel Peri" olarak adlandırdığı kısa şiirleri Sovyetler Birliği'ne ulaşmıştı. Çevirileri Pavel Jeleznov, Margarita Aliger, Nikita Razgovorov yapmıştır.

Ancak bunların ayrı ayrı kapalı şiirler olmadığı, “İnsan Panoraması”nın dördüncü kitabının tek bir bölümünün parçaları olduğu ortaya çıktı. Bu durum ancak Hikmet’in Moskova’ya gelişinden sonra netleşti.

Çok zaman geçti. Nazım çoktan göçüp gitti bu dünyadan, Novodeviçi'deki cenaze törenini çok net hatırlıyorum.

Uzun zamandır güzelce yerleştirilmiş başı görünmüyor, güzelce “kardeşim” diye seslenişi duyulmuyor ama şiirleri, yaşayan şiirleri mezarına akın ediyor. Hikmet'in arşivinin bir kısmı Türkiye'de bulundu ve içinde dördüncü kitabın tamamının metni ve yirmi sekiz kahramana dair kıtalar vardı. Muza Pavlova'nın çevirisiyle radyolarda sıkça duyulmuş ve ilk kez Boris Slutsky'nin çevirisiyle yayınlanmıştır.

Hayır, Nazım’ın şiirleri kül olarak değil, uzun bir uçuşa çıkıp sonra yuvalarına dönen bir kuş sürüsü gibi dağıldı dünyaya.

Şimdi geriye bir soru kaldı. Hikmet, cezaevinde otururken, yirmi sekizlerin bu başarısını, hem de sadece olayı değil, tüm ayrıntısıyla nasıl öğrenmişti?

Hikmet’in eserlerinin araştırmacılarından Sovyet bilim adamı Akper Babayev bu konuda şunları söylüyor:

“Bunları radyodan öğrendiği açıktı, zira bir gazete sayfasının Bursa gibi uzak bir şehirdeki hapishaneye bu kadar çabuk ulaşabileceğini düşünmek zordu. Şiirlerde anlatılanlar gerçektir. Nazım Hikmet’in, Aleksandr Krivitski’nin “Kızıl Yıldız” gazetesinde yayımlanan radyo yazısını dinlemiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Nazım’ın şiirleriyle denemenin basit bir karşılaştırması bile bu varsayımı doğrular. Bu deneme 1941 yılı sonu ve 1942 yılı başında Sovyet radyosunda Rusça ve yabancı dillerde defalarca yayımlandı. Ben o dönem Bakü Radyosu'nda çalışıyordum ve radyonun Türkiye'ye birkaç kez yayınlandığını hatırlıyorum."

O zamanlar Hikmet'e şiirlerinin kaynağını sormamışım anlaşılan, yoksa Babaev'in bahsettiği olay örgüsü bana hiç beklenmedik gelmezdi. Yirmi sekiz muhafızın başarı haberi o zaman bütün dünyaya yayılmıştı ve Hikmet'e de farklı yollardan ulaşmış olabilirdi.

Kayıp şiirleri birkaç kıta olarak hayal ettim; bir gerçeklik kıvılcımı kısa bir lirik düşünceye çarptı. Mihail Svetlov'un Dubosekovo yakınlarındaki savaşı öğrendiğinde başına gelen de buydu. Mark Lisyansky şiirlerini şarkı havasında yazmıştır. Nikolay Tihonov, 16 Kasım 1941'deki dramatik olayların akışını tutarlı bir şekilde yeniden üreten bir epik şiir yazdı. Hikmet de aynı yolu izledi.

Ve bu muhteşem.

Bu, cezaevindeyken Sovyetler Birliği'nden gelen yayınları düzenli olarak dinlediği ve hatta kaydettiği anlamına geliyor. Evet öyleydi. Nazım, 1941 yılında hapishaneden arkadaşı Türk yazar Kemal Tahir'e yazdığı bir notta, "Günde üç kez son dakika haberlerini dinliyorum" diye yazmıştı. Burada anlaşılan Radyo Ankara'nın resmi yayınlarından bahsediyoruz. Ama Hikmet'in bir de gizli bir alıcısı ve kulaklığı vardı. Geceleri de kullanabilirdi. Sonra, tabii ki, benim o eski denememi duydu.

Dizelerde yanlışlıklar var: Panfilov'un askeri Sengirbayev'in adı Sungurbai, Moskalenko'nun adı ise Maslenko'dur. Hikmet, Petelino'nun yirmi sekiz Panfilov askerinin savaş hattı olduğunu söyler. Bu isim doğru yazılmış ama yanlış kullanılmış. Kahramanların görev yaptığı Kaprov Alayı, hat üzerinde savunma pozisyonunda bulunuyordu: yükseklik 251 – Petelino köyü – Dubosekovo hattı. Ancak yirmi sekiz muhafız kavşağa daha yakındı ve düşman tanklarıyla yaptıkları savaşa onun adı verildi - Dubosekovo Muharebesi. Bu yanlışlıklar açıklanabilir ve belki de insan şaşırabilir: Bunların sayısı çok azdır. Zaten Hikmet'in elinde basılı bir kaynak yoktu.

Hepsi bu kadar. Sevgili Nazım, seninle ilgili bu birkaç sayfayı yazmaktan mutluluk duydum.

1941 yılında makalemi yayımlatmak üzere gönderdiğimde, ne Bursa gibi bir Türk şehrini düşünmüştüm, ne de oradaki tutuklu hakkında hiçbir şey biliyordum. Başka bir şey daha biliyordum. O dönemde Türkiye'nin gerici yöneticileri, ülkeyi Hitler safında savaşa sokmak için, ganimet paylaşımında gecikmemek için, Moskova'nın düşmesini bekliyorlardı... Ve öyle de oldu!

Hikmet o zaman bile zaferimize inanıyordu ve bunun için şiirler yazıyordu. Otuz yıl boyunca kayıp sayıldılar. Ama yetenekli şiir, tıpkı gerçek inanç gibi, insanlarla birlikte kalır.

15 Ocak 2025 Çarşamba

Stalin’in çorbadaki bıyığı


Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Nâzım Hikmet on üç sene hapisliğin ardından aftan yararlanmış ve evine kavuşmuştu…

Fakat önemli sağlık sorunları vardı. Takip ediliyor ve hayatından ciddi şekilde endişe duyuyordu. Başına gelecekleri oturup beklemek yerine, kendi ifadesiyle genç bir arkadaşla üstüne yürüdü ölümün.

17 Haziran 1951 günü bir sürat motoru Tarabya kıyısına yanaştı. Şairi alan motor bir pazar gezisindeymiş gibi Üsküdar yönüne gitti önce. Sonra Boğaz’ın uçlarına doğru süzüldü ve sislerin arasında kayboldu. Motoru kullanan kişi Nâzım Hikmet’in kayınbiraderi Refik Erduran idi.

Sessizce ilerliyor, bir Bulgar veya Romen gemisi arıyorlardı. Sonunda birini gördüler ve yaklaştılar. Nâzım bildiği dillerde bağırmaya başladı: “Ben Türk şairi Nâzım Hikmet, gelmek istiyorum!” Gemidekiler bir süre şaşkınlık yaşadıktan sonra konuyu Köstence’ye, amirleri Bükreş’e iletti. Nâzım endişe ve umut içinde iki saat bekledi motorda. Telefonlar sistemin en başına, Stalin’e kadar ulaşmıştı. Stalin olur verince şair gemiye alındı.

29 Haziran 1951 günü Nâzım Hikmet Moskova Vnukova Havaalanı’na indi. Sovyet Yazarlar Birliği üyeleri çiçeklerle karşılaşmıştı onu. Nâzım coşkulu bir konuşma yaptı burada. İyiye, güzele, kardeşliğe olan özlemini dile getirdi. Yirmili yaşlarında Moskova’da ilk kez tanık olduğu devrim heyecanının geldiği noktayı, halkın kazanımlarını bir kez daha yaşamak, kendi gözleriyle görmek istiyordu.

Eşi Vera Tulyakova’nın “Bahtiyar Ol Nâzım” adlı kitabında aktardığına göre bir gün şunları söylemişti Nâzım:

“Hapiste sağ kalmamın nedeni, Sovyetler Birliği’nin varlığı, sosyalizmin kurulmuş olmasıydı. Lenin’in kurduğu enternasyonal bir devletin faşizmi yenmiş̧ olmasından gurur duyuyordum. Sovyetler Birliği’nin ilerlediğini, kültürünün geliştiğini ve insanlarının mutlu olduğunu düşünüyordum hep…” 

O içerdeyken Sovyet halkları korkunç bir savaş vermişti. İkinci Dünya Savaşı ölüm, acı ve yıkım getirmişti. Fakat faşizme karşı elde edilen, fedakarlık ve mücadele dolu bu büyük zafer yeni bir dönemi de başlatmıştı. Stalin’in savaştaki rolü nedeniyle gücü artmış, bir tabu haline gelmiş, bir yandan da baskı ve tahakkümü uç noktalara varmıştı.

Nâzım Hikmet ilk kez geldiği 1920’li yıllardaki gördüklerinden çok farklı bir manzara ile karşılaşmıştı. Parti ve Stalin her şeyin, herkesin üstündeydi. Sanat ve edebiyatta “sosyalist gerçekçilik” anlayışı hakimdi. Fakat Nâzım’a göre yapılanların ne sosyalizmle ne de gerçekçilikle ilgisi vardı. Stalin Politbüro üyesi Jdanov üzerinden yazarlar ve sanatçılar üzerinde büyük bir baskı kurmuştu. Ahmatova’nın, Pasternak’ın, Zoşçenko’nun ve daha nicelerinin hayatlarını kâbusa çeviren bu baskıyı Nâzım çok iyi anlamıştı.

Biraz özgün ya da farklı kalmaya çalışanların yaşadığı baskı yanında büyük bir çoğunluk için Nâzım’ın ifadesiyle “Stalin tapınmacılığı” gibi bir sonuç çıkmıştı ortaya. Bundan Stalin’in kendisi kadar makamını, rahatını ve cebini düşününler de sorumluydu elbette. Fakat Nâzım’ın şair yüreği hiçbir şeyin üstünü örtmeye, görmezden gelmeye razı olmadı.

Moskova’yı, Sovyet halkını çok seviyordu. Moskova’da çalışmayla, aşkla, yaşam sevinciyle, mücadeleyle dolu, fakat birçok açıdan da kolay olmayan yıllar geçirdi.

1951 yılında daha yeni geldiği günlerde Yazarlar Birliği’nin verdiği yemekte, safça Stalin’i görmeye gideceğini, Moskova’da bir sürü zevksiz heykelini gördüğünü, bu putlaştırmanın en büyük tehlike olduğunu söyleyeceğini dile getirdiğinde salonu büyük bir sessizlik kaplamıştı. İtirazlar yükselmişti hemen. Nâzım’ın Stalin’den istediği randevu ise iptal edilmişti.

Stalin hakkında olumlu düşünmeyi başaramıyordu. Kimileri Nâzım’ın eleştirel tutumunu haksız buluyor, olumlu tarafları görmesini ve sessiz kalması gerektiğini söylüyordu. Nâzım’sa inandığı bir düzen için her koşulda mücadele edilmesi gerektiğine inanıyor, sessiz kalmanın bir şaire, bir aydına yakışmayacağını düşünüyordu.

4 sorun

Hikmet’e göre sistemin dört önemli sorunu vardı: Bürokratizm, halktan kopuk elitler, sanat ve edebiyata baskı, lider sultası ve tapınmacılığı. Kendi ifadesiyle, komşuya evine giren yılanı göstermek gerekiyordu. Ama korku atmosferi derdini anlatmasına imkan vermiyor, çok yakın çevresinde görüşlerini dile getiriyor, kimi zaman da eleştiriye maruz kalıyordu. Nâzım bir gün Vera’ya şunları söylemişti:

“İktidar emelleriyle yoldan çıkmak en büyük tehlike. Özellikle de siyasi iktidarın. Stalin buna en iyi örnek.”

Sovyetler Birliğini 1924 yılından itibaren yöneten Stalin 5 Mart 1953’de aniden ölünce herkes şoka uğramıştı. Vera’nın kitabındaki anlatımına göre Stalin’in ölümünü öğrenen Nâzım’ın tepkisi şöyle olmuştu:

“İlk tepkin korkunç olmuş, donup kalmışsın. Birkaç dakika konuşamamışsın. Gözlerinde yaşlar belirmiş. Perişan bir halde sormuş Simonov:

“Nasıl yasayacağız bundan sonra? O, bizim yerimize de düşünüyordu.”

“Ne?!,” diye tekrarlamasını istemişsin sen.

“Bizim için düşünüyordu!”

Ve sen birden gülmeye başlamışsın… Önce yavaş, sonra şiddeti artan kahkahalarla…”

Nâzım Hikmet’in Stalin’in ölümü sonrasında Yazarlar Birliği’nin isteği üzerine diğer şairler gibi nezaketen yazdığı olumlu ifadeler içeren iki şiiri bulunuyor. Nâzım “Hatırlıyorum” ve “5 Mart 1953” adlı bu şiirleri komünizme olan sadakatiyle, bir ölünün arkasından duyulacak duygularla yazmıştı elbette. Nazım Hikmet’in “5 Mart 1953” adlı şiirinin bir bölümü şu şekilde:

“İlkönce kim kime metin ol kardeşim diyecek, 

ilkönce kim kime başsağlığı dileyecek? 

Hepimizindi o, 

hepimizindir. 

Yoldaşlarım, 

acınızı duyuyorum, 

sizin duyduğunuz gibi tıpkı aynı şiddetle…” 

Ancak 1956 yılında Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde Kruşçev tarafından başlatılan “destalinizasyon” kampanyasına kadar Stalin konusunun herkes için bir tabu olduğunu hatırda tutmak gerekiyor. Nâzım Hikmet Stalin hakkında gerçek duygularını anlatan şiirini Kasım 1962’de yazdı ve bu sayfayı da kapattı kanımca:

“Taştandı tunçtandı alçıdandı kağıttandı iki santimden yedi metreye kadar  

Taştan tunçtan alçıdan ve kağıttan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında  

Parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan alçıdan ve kağıttan gölgesi 

Taştan tunçtan alçıdan ve kağıttan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın  

Odalarımızda taştan tunçtan alçıdan kağıttan gözleri önündeydik  

Yok oldu bir sabah  

Yok oldu çizmesi meydanlardan  

Gölgesi ağaçlarımızın üstünden  

Çorbamızdan bıyığı 

Odalarımızdan gözleri  

ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve kağıdın.”  

Neticede Stalin konusu Rus tarihi açısından da karmaşık bir konu. Onun liderliğinde faşizmin yenilgiye uğratıldığına kuşku yok. Yalnız “ama”sı var işin. Daha önce Stalin’in Rusya’da neden popüler olduğunu anlatmaya çalıştığımız yazının sonunda şu paragrafa yer vermiştik:

“Stalin konusu uzun, karmaşık ve belki de o dönemi yaşayan insanların daha iyi değerlendirebileceği bir konu gibi görünüyor. Komünizmi yıpratmak için karalandığını ileri sürenler, ülkeyi korumak için böyle davrandığını düşünenler, o olmasaydı II. Dünya Savaşı kazanılamazdı diyenler, o kendisi için hiçbir şey istemedi ve hatta esir oğlunu feda etti diye düşününler olduğu gibi, onu yüzbinlerin ölümünden, acılardan ve  yaratıcılığın yok edilmesinden sorumlu tutanlar da var. Takdir okuyucunun…” 

Nâzım Hikmet ise konuya hem gönülden bağlı olduğu komünizmin başarısı açısından hem de bütün Sovyet şairlerin ve yazarların vicdanı olarak yaklaşmıştı kanımca.

Hikmet hiçbir zaman kimsenin karşısında eğilip bükülecek, sözünü sakınacak, vicdanını susturacak bir adam olmadı. Büyük bir şair olduğu kadar Türk gençlerinin hayatını çok iyi öğrenmesi gereken yürekli bir aydındı o…

19 Ekim 2024 Cumartesi

Sonbahar düşünceleri

 


Sonbahar düşünceleri

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/author/m-hakki-yazici/  


Yukarıya komşu ziyaretine gittiğimde kapıyı Olga Teyze açtı.

Vladimir İvanoviç, mutfakta Pyotr İlyiç Çaykovski'nin güzel bestesi "Ekim"i dinliyordu.

“Eeee, geldi çattı hazan zamanı. Sonbahara da böyle melodiler yakışır,” diyorum.

“Sevgiyle karşılamak lazım sonbaharı,” diye cevap veriyor. 

Yapraklar renk değiştirdikçe parklar, ormanlar ve ormanlık kırsal alan çeşitli tonlarda, yeşilden sarıya, kırmızıya dönüşen muhteşem bir manzara sunar bize. 

Sonbaharda doğa, sunduğu güzelliklerle nesiller boyu çok sayıda şaire, yazara ve ressama ilham vermiştir.

Ne demiş Cemal Süreya: 'Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.’

Bu dize, sonbaharın eşsiz güzelliğine dair yalın, kısacık, ama derin bir vurgu, bir övgü içeriyor.

“Derin düşüncelere dalmak için, geçmişimiz, geleceğimiz, varlığımız üzerine düşünmek için de en uygun mevsim sonbahar galiba,” diyor Vladimir İvanoviç.. 

“Evet, sonbahar düşüncelerin zamanı. Etrafımızdaki doğa uykuya yatarken, temiz havayla duyularımızı keskinleştiren sert sonbahar rüzgarlarının nefesini hissettiğimizde varlığımızın trajik yönünün daha fazla farkına varabiliyoruz.”

Çayımızı tazelerken, “Niyeyse her sonbahar başlangıcında çocukken çaldırdığım bisikletim aklıma geliyor,” diyor gülerek.

Avluda hafif bir yağmur yağıyordu.

Gözümüz pencereden dışarıda, sararmış yapraklarını döken, her ilkbahardaysa yeni filizler veren kahraman ağaçlarımızda.

Ağaçların dökülen sararmış yaprakları görsel bir şölen yaratmıştı avlumuzda.

Güneşsiz gökyüzünün bugünkü dekoru göçmen kuşlar ve bulutlar.

“Göçmen kuşlar yola revan olmuştur, herhalde,” diyorum.

“Eee yani, çoktan,” diye cevap veriyor Vladimir İvanoviç.

Kuş sürüleri güneye uçuyor ve cırcır böcekleri kırlarda ve arka bahçelerimizde sessizleşiyor. 

Her şey zamanla geçiyor ve bunun en çok gözümüze çarptığı dönem sonbahar mevsimi.

Doğada bütün canlılar kışın sert koşullarına hazırlık yapıyorlar.  Hüzünlü veda şarkısını söylüyorlar.

Halbuki, çok değil, 15-20 gün önce sadece bir tişörtle rahatça dolaşıyorduk. 

Neyse ki rüzgar henüz üşütmüyordu.

Bu sene nispeten sıcak bir Eylül ayı yaşamıştık.

Ancak bab’ye leta (бабье лето - Kocakarı yazı) da geçmiş miydi? Yani bizim tabirimizle “pastırma yazı”nı da yaşamış mıydık?

Vladimir İvanoviç’e sordum. O da farkında değildi.

“Bilmem, ben de anlayamadım,” dedi.

İster misiniz, doğa sürpriz yapıp birkaç güneşli gün daha armağan etsin Moskova’lılara.

***

Mevsimlerle ilişkimiz bizde yarattığı duygularla ilgili. İlkbahardaki umut duyguları sonbaharda yerini hüzne terk ediyor ister istemez. Yazı, denizi, güneşi daha çok sevdiğimden mi nedir, ruh halim hep böyle oluyor bu mevsimde.

Ayrı düşmüş gibi oluyorum sevgiliden.

Her sonbaharda yaşadığımız hüzün, evrensel bir duygu.

Halbuki dertlenmenin ne gereği var; sonbahar da en nihayetinde bir bahar değil mi?

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış… Aslında bu böyle devam edip gidiyor. Ne günahı var sonbaharın karakışı haber vermenin dışında.

Kışlık odununu kömürünü tedarik etmişsen, kalın bir palton, su geçirmeyen bir ayakkabın varsa…Keyfini çıkart d’il mi ya?!..

Yağmur bazen habersiz geliyor. Sabah çıkarken akıllılık edip, şemsiyemi unutmadan yanıma almışsam, o gün ıslanmamışsam mutlu oluyorum.

Moskova’da ayaza yakalanmadan yaşama sanatını öğrenenler için kışın sert havaları da dert değil.

Hakkını yemeyelim, dedim ya, bu sene Eylül ayı Moskovalılara sonbahardan kışa yumuşak bir geçiş armağan etti.

Güzel havaların tadını çıkarttık.

Sonbaharın ilk günleri bizi gerçekten yaz havasıyla memnun etmişti. Ancak yağmurlar ve sert esen rüzgar kışın çok yakında olduğunun habercisi.

Günler kısalacak, geceler uzayacak.

Günler artık kısalmaya başlayıp, yazın güneşli, sıcak günleri yerini yavaş yavaş sonbaharın soğuk, yağmurlu günlerine terk ederken, o bildik, ama unuttuğumuz sisli sabahlar ve soğuk akşamlar bir senenin daha sonuna geldiğimizin kötü haberini bize veriyor. 

Hava sıcaklıklarının hızla düşmesi bekleniyor. Ancak endişeye mahal yok.

Elim bir ara farkında olmadan kalorifer peteklerine değdi. Kaloriferler yanmaya başlamıştı.

Seviniyorum.

***

Biliyorsunuz Rusya’daki yerleşim yerleri kışları merkezi ısıtma sistemi ile ısınıyor.

Moskova’da sonbahar başlangıcı ile uzun geçen kış sonrası ilkbaharın gelişi kurallara bağlı.

Bir bilinmezlik yoktur.

SSCB döneminden kalan altyapıyla şehirlerin merkezi sistemle ısıtıldığı Rusya'da, genellikle ısıtma sezonunun başlangıcı, ortalama günlük hava sıcaklığının +8 derece altına düşmesiyle başlıyor ve termometrenin en az beş gün boyunca bu seviyede kalması gerekiyor. Böyle bir kural var. Buna “soğuk hafta” diyorlar.

Bununla birlikte, kuzeydeki bölgelerde ısınma daha erken başlayabilirken, güneydeki bölgelerde genellikle ekim sonu veya kasım ayı itibarıyla ısınma sağlanıyor.

Isıtmanın başlama tarihi yerel yönetimler tarafından hava koşullarına göre belirleniyor.

Moskova ve diğer büyük şehirlerde, önce hastaneler, okullar ve diğer sosyal tesisler ısıtılmaya başlanıyor, ardından konutlar ve sanayi tesislerine ısı veriliyor.

Kaloriferlerin yanması ve parklardaki fıskiyelerin kapanması yaza kesin veda, sonbahara başlangıcı anlamına gelir.

Kaloriferlerin kapanması ve fıskiyelerin açılması da artık kışın sona erdiği ilkbahar başlangıcı demektir. 

Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, şehirdeki toplam 74 binden fazla tesisin, özellikle de 34 binden fazla çok katlı konutun kış dönemine hazırlıklı olduğunu ifade etmiş, tüm sosyal tesisler ve konutlarda ısıtmanın kademeli olarak açılacağını duyurmuştu.

Moskova'da 7 Ekim Pazartesi gününden başlayarak ısıtma sistemleri devreye alınacaktı. Sobyanin, ilk olarak sosyal alanlar ve konutlarda ısıtma sistemlerinin devreye gireceğini ve birkaç gün içinde de tüm şehre yayılacağını belirtmişti.

İşte, bizim eve de sıra gelmişti.   

***

Nazım’ın Moskova’da yaşadığı mahallede oturuyoruz.

Vladimir İvanoviç ile benim için o, soyadını zikretmeden adıyla andığımız, dizeleriyle içimizi ısıtan bir yakınımız, bir komşu amcamız sanki.

“Hava puslu, soğuk / kırlar koyu kırmızı / saman sarısı, ölü yeşil / Kış gelmek üzere oysa ki gönül / kışa girmeye hazır değil,” diye yazmış bir şiirinde.

“Ben de öyle hissediyorum,” diyorum.

“Aslında bu işte bir terslik yok mu? Sonbaharda kısalan günler, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar, güneşsiz bir gökyüzü ruh halimizi değiştirip, bizi karamsar yaparken, doğada görsel bir şölen başlıyor. Sarının, yeşilin, kırmızının her tonuyla bezenen doğanın bu muhteşem güzelliği bize niye bu hüzün diye sordurtmuyor mu?”

“Evet ya, bu güzellik, sonbaharın doğanın kış uykusuna yatma hazırlığındayken bize sunduğu bir cümbüş, bir renk şöleni.”

“İçimizi büyük bir neşeyle dolduran görkemli ve büyüleyici bir renk patlaması…”

Avluda köpeği Damka’ya yeni ördüğü rengarenk yünden tulumu giydirmiş dolaştıran karşı bloktan komşumuz Elena Vladimirovna’yı gösteriyorum.

“Bak, Lena da köpeğini kış soğuğundan korumak için çoktan hazır.”

“Koca hayvan çok komik görünüyor bu giysi içinde,” diyor.

Gülüşüyoruz.

O bahar senin, bu bahar benim yaşayıp gidiyoruz işte.