Moskova

Moskova

19 Ocak 2017 Perşembe

Rus sporcular başarılarıyla olduğu kadar güzellikleriyle de büyülüyor


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/ 

Rus Komsomolskaya Pravda’nın hazırladığı anket doğrultusunda Rusya’nın en çekici kadın sporcuları belirlendi. Sadece şampiyon olanlar ve ödül sahiplerinin yer aldığı listede Rus sporunun önemli isimleri yer aldı.

Bunlardan biri de resimdeki Rus yüzücü Yuliya Yefimova.

50 m kurbağalama dünya rekorunun ve 100 m & 200 m kurbağalama Avrupa rekorlarının sahibi.

2016 Yaz Olimpiyatları’nda da gümüş madalya kazanan 24 yaşındaki Yefimova 1.78 boyunda.

18 Ocak 2017 Çarşamba

Sibirya kaplanları İHA 'düşmanı' oldu


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/     

Fuad Safarov

Kanada’da bir doğal yaşam parkında Sibirya kaplanlarının bir İHA’ya saldırma çabaları kameraya yansıdı. Sibirya kaplanları önce kendilerini görüntüleyen İHA'ları ilgiyle izleyerek saldırmaya çalışıyor.

Rusya’nın Uzakdoğu bölgesinde yaşayan Sibirya kaplanları Dünya Vahşi Hayatı Koruma Birliği tarafından koruma altına alınmış durumda. Nesli tükenmekte olan Sibirya kaplanları dünyadaki en büyük ve güçlü kedi türü olarak biliniyor. Rus basınına göre, bugün bölgede yaklaşık 400 Sibirya kaplanı yaşıyor.


Rus avcı, yaban domuzlarını buzlu sudan böyle çıkardı

Kaynak: https://tr.sputniknews.com/     

Fuad Safarov

Rusya'nın Sibirya bölgesinde bir avcının elleriyle buzlu sudan yaban domuzlarını çıkarması kameraya yansıdı. 


Sibirya'nın İrkutsk bölgesinde ormanlık alanda arkadaşıyla dolaşan avcı, 3 yaban domuzunun suda boğulmak üzere olduğunu fark etti. Hemen yardıma koşan avcı, korkmadan elleriyle hayvanları buz gibi sudan tek tek çıkardı.


Sibirya’nın ‘tilkilere fısıldayan kadını’


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/

Dünyanın önde gelen tilki eğitim uzmanlarından İrina Muhamedşina, ‘tilkilere fısıldayan kadın’ olarak anılıyor.

Sibirya’da yaşayan 24 yaşındaki Muhamedşina, birçok insanın cesaret edemeyeceği ilginç bir meslekle uğraşıyor, tilki eğitiyor.

Tilkisi Vilya ve Alman çoban köpeği Kiva ile yaptığı yürüyüşlerle her gün komşularını şaşırtan Muhamedşina, pek çok insanınkinden farklı olan yaşamı Siberian Times’a anlattı.

‘TİLKİLER, ÖZGÜRLÜK SEVEN HAYVANLAR’

Vilya’yı bir buçuk aylıkken aldığını, her gün birlikte yürüyüş yaptığı ve eğittiği tilkisini ‘sıradan’ bir evcil hayvana dönüştüğünü söyleyen Muhamedşina, daha önce Nyuta ve Elma isimli iki tilkiyi eğittiğini belirterek şöyle devam etti:

“Onları da iki aylıkken eğitmeye başlamıştım, eğitimler sırasında aç oluyorlardı. Uğraşlarım sonucu bana dikkatlerini vermelerini sağladım. Tilki eğitimi konusunda büyük bilgi eksikliği var. Bu nedenle yaptığım şeyin işe yarayıp yaramadığını görmek adına tekrar tekrar denemem gerekiyordu. Bir başka zorluk da eğitime ne zaman başlayacağımdı. Onlara bir köpek gibi davranıyorum. Tilkiler özgürlük seven hayvanlar, onların özgür olduklarını hissetmeleri gerekiyor, benim de böyle ortamlar yaratmam gerekti.”

Muhamedşina, ayrıca tilkilerin basit komutlardan daha fazlasını uygulayabileceğini umması nedeniyle bu işe yöneldiğini de aktardı.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Çehov İle Barıştım Ama Toplumla Değil

Tunç Kurt

Öykü ile tanıştıktan sonra okumaya en baştan başlamaya karar vermiştim. Ahmet Mithat Efendi’den, Maupassant’tan ve elbette ki Çehov’dan. Çehov’un Engin Yayınları’ndan çıkan dört ciltlik toplu öykülerini okuyarak başladım. İlk öykülerini mizahı beni çok etkilemişti. Sonrasında da birbirinden güzel durum öyküleri okudum. Ta ki Anüta öyküsüne kadar. O öykü ile başladı Çehov’a olan nefretim.

Şimdi düşünüyorum da bundan yıllar sonra neden onca öykü arasında aklımda sadece Anüta kalmış? Oysa öykünün unutulur bir şey olduğunu tecrübelerimden biliyorum. Daha geçen sene okuduğum öykülerin neredeyse hiçbirini hatırlayamıyorken neden Anüta?

Çehov, Anüta’yı neden bu kadar sessiz yarattı, neden isyan ettirmedi, diye kızdığımı hatırlıyorum. İtaatkâr ve sessiz bir kadın, değer görmediğini bile bile, aşağılanan ve kullanıp atılan pasif bir karakter. Allah’ın yok mu Çehov? Dişlerimi sıka sıka okuduğumu hatırlıyorum, ara ara Çehov’a bela okuyarak. Küstüm sonra, bu kadarı fazlaydı. Yazar öyle bir şey yapmalıydı ki Anüta kazanmalıydı ama yapmadı. Anüta’nın sessiz gözyaşları yüreğime aktı. Zehirlendim ben, akıtamadım yıllarca. Bir daha okumamak üzere kaldırdım Çehov’u gözlerimin önünden.

Yanılmışım, bunu da geç öğrendim. Edebi bir metnin değeri aslında tam olarak bu: Can yakar, kalp kırar, utandırır, sorgulatır… Anüta bu yüzden kalbimde bir yara olarak kalmış. Geç anladım bunu. Bir daha okudum öyküyü.

Tıp öğrencisi Kloçkov ile birlikte yaşayan(öyküde metres olarak geçiyor) Anüta, pencere kenarında Kloçkov’un gömleğini dikmekle meşguldür. Kloçkov ise gireceği sınava hazırlanmakta ve kaburga kemiklerini saymaktadır. Gözünde canlandıramaz. Anüta’dan soyunmasını ister, Anüta hiçbir şey demeden sessizce soyunur. Elleriyle saymaya çalışır yine gözünde canlanmaz. Bu kez kömürle Anüta’nın çıplak bedeninde çizgilerle işaretler. Kendini o kadar kaptırır ki Anüta’nın soğuktan moraran ve titreyen dudaklarını görmez bile. Bu da yetmezmiş gibi zavallı Anüta titremesini bastırmaya çalışır, sırf Kloçkov’un dikkatini dağıtmamak için.

Çehov, Anüta’yı üzerinde kömürle çizilmiş zebra çizgileriyle sandalyeye oturturken Anüta’nın geçmişini anlatmaya koyulur. 25 yaşındaki kadının otel odalarında Kloçkov’dan önce beş kişi ile yaşadığını söyler. Hepsinin artık tahsilli bireyler olduğundan söz eder. O tahsilli beyler için Anüta bir ihtiyaçtır. Ev işi yapan, itaat eden ve koyna giren bir kadındır sadece. Çehov, bu sen olamazsın, olmamalısın! Böyle okumaya devam ettim.

Daha ne kadar sinirlenebilirim derken öyküye ressam Fetisov girmiş bulundu. Fetisov, Anüta’yı ödünç istemektedir. Bir model gerektiğini söyler Kloçkov’a. Anüta’nın ilk defa itiraz ettiğini görürüz. “Orada işim ne benim?” der ve karşılığında Kloçkov tarafından paylanır. Fetisov, Kloçkov’un yaşadığı hayata bakıp onu eleştirir. Kültürlü bir insanın daha iyi yaşaması gerektiğini söyler. Bu arada sessizce giyinen Anüta Fetisov ile odadan çıkar.

Kloçkov, Fetisov’un dediklerini düşünür. Evin içler acısı hali artık Kloçkov’a da rahatsız edici gelmiştir. Hatta Anüta bile onun için artık gereksizdir. Standartların yükseltmek ister. Çünkü Anüta onun için öğrencilikten kurtuluncaya kadar hizmet gören bir araçtır.

Anüta döndüğünde ondan ayrılmak istediğini söyler. Anüta, gözyaşlarını gizleyerek çıkmak için hazırlanırken. Kloçkov’un sinir bozucu laflarını duyarız.

“Neden ağlıyorsun? Tuhaf kadınsın vesselam. Kendin de biliyorsun ki ayrılmamız lazım. Ölene kadar bir arada kalacak değiliz ya.”

Bu noktada Anüta’nın Kloçkov’a bir tokat atmasını ya da yüzüne tükürüp gitmesini istedim. Ama yine Kloçkov’un iğrenç düşünceleri ile karşılaştım. “Bir hafta daha kalsa mı acaba? Bir hafta sonra git derim.” Sonrasında Anüta’ya söyledikleri ile çileden çıktım. “Ne duruyorsun öyle? Gidersen git, istemezsen paltonu çıkar kal. Kal diyorum.”

Ben de “Git Anüta, bekleme bu adamla.” Diyorum. Bakıyorum Çehov’a bir şey yap, bana ve Anüta’ya bir güzellik yap. Üzme bizi. Ama yapmıyor zalim Anton!

Anüta, sessizce paltosunu çıkarıp gözyaşlarını siliyor ve dikiş diktiği taburesine oturuyor. Kloçkov ise hiçbir şey olmamış gibi tıp sınavı için ezber yapmaya başlıyor.

O zaman demiştim ki: “Bu hikâye böyle bitmemeliydi.” Çehov’a küsmüştüm. Bir kadına nasıl böyle bir kader çizebilir? Ondan sonraki öyküleri okumadım.

Elbette ki o zamanlar iyi bir okur değilmişim. Zamanla anladım. Edebiyat can yakar ve kalp kırarmış ve edebiyatın işlevi tam da buymuş. İyi ki de öyle yazmış, yazmış ki Anüta içimde bir yara olarak kalmış. Şimdi düşünüyorum da MEB kitaplarındaki çöplük okuma metinleri yerine Çehov’un Anüta öyküsü olsaydı günümüzde ne cinsel ayrımcılık ne de kadın cinayetleri olurdu. Çehov’la barıştım ama toplumla değil. Toplum edebiyat okuru olsa düzelir diyeceğim yok ama en azından Anüta’yı okusalar bile ne büyük bir değişim olurdu toplumda. İşte belki o zaman barışırım toplumla.



Edebiyatist Dergisi 3. Sayı 2016

9 Ocak 2017 Pazartesi

Anastasya’nın kökeni


Anastasya’nın kökeni

İnsanlığın binlerce yıl öncesinden gelen ortak bir mirası var.

Bazen tarihi ciddi bir şekilde inceleyince kültürlerin, dillerin kökenindeki benzerlikleri yakalarsınız. Ve kuşkusuz şaşırırsınız.

Sevan Nişanyan’ın “Elif’in Öküzü” adlı kitabı dillerin, özelikle de Türkçenin bu anlamdaki serüvenini anlatan değerli bir kitap.

Bu kitaptan aşağıya aldığımız örnek ise Anadolu ile Rusların, Slavların popüler kadın ismi Anastasya’nın akrabalığı üzerine.

Benim aşağıda yazılanlara itirazım ise söz konusu ismin Natalya’nın samimi ortamlarda söylenişi Nataşa ismi değil, Anastasya’nın samimi söylenişi Nastiya olması gerektiği ile ilgili.

Anadolu -Nataşa

Yunanca edat ana: Yukarı.

Şiirsel bir bakış açısıyla bakıp Anadolu'nun analarla dolu bir toprak olduğunu söylemek belki mümkün. Ama Eski Çağda Anadolu'ya Anatale adını verenler olaya bu açıdan yaklaşmamışlar. Anatale (ya da şimdiki söyleyişiyle anatoli) Yunanca Doğu anlamına gelen bir sözcük tam olarak söylemek gerekirse "yukarı kalkmak" anlamına gelen anatelein fiilinden, "güneşin kalkışı" anlamına geliyor. Ege'nin ortalarında bir yerden bakınca bu adın neden verildiğini anlamak zor değil.

Bir coğrafi ve idari birim olarak AnatolE'nin kapsamı daha sonraki yüzyıllarda birkaç kez değişmiş. Bizans'ın 7. yüzyıldaki idari reorganizasyonunda, Sivas merkez olmak üzere Kayseri, Ankara ve yanılmıyorsam Malatya'yı kapsayan bir Anadolu Eyaleti (Anatolikôn Thema) kurulmuş. Türkler bu ülkeye geldikten sonra da Anadolu deyimi uzun süre sadece bu bölgenin-yani Fırat sınırına kadar İç Doğu Anadolu'nun- adı olarak kullanılmış.

Anatelein fiilinin başındaki ana-, tıpkı İngilizce up gibi, genellikle yukarı doğru hareket bildiren Yunanca bir edat. Anafor (yukarı çeken burgaç), anod ("yukarı", yani artı kutba doğru akım yönü), anevrizma ( damarda balon şeklinde kabarma) sözcüklerinde de ana- eki aynı anlamı taşıyor. Anahtar (ev açar) ve anatomi (kesip açma) sözcüklerinde ise, İngilizce to open up gibi, "kapalı bir şeyi açma" anlamı var.

Anastasis de birinci zümreden bir bileşik isim. "Durma" anlamına gelen stasis'ten "ayağa kalkma, ayağa durma" gibi bir anlamı çağrıştırıyor, ama esas kullanımı, tıpkı Arapça aynı anlama gelen gıyamet sözcüğü gibi, "ölmüşlerin dirilişi". Isa'nın Paskalya' da "dirilişi" tarihteki anastasis vakalarının en ünlüsü sayılıyor. Anastasia ise dini bütün Rumların ve onlardan esinlenen Rusların pek sevdiği bir kadın ismi. Esasen Paskalya'yı izleyen kırk günde doğan kızlara verilmesi gereken bir ad, ama öyle inceliklere artık bakan yok.


Nataşa bu ismin Rusçasının kısaltılıp sevimlileştirilmiş biçimi. Türkçedeki özel anlamı 1989-90'dan sonra türedi. Ölmüşlerin dirilişiyle pek alakası kalmadı.


8 Ocak 2017 Pazar

Komşunun Çorabı



M. Hakkı Yazıcı




Gece yatma zamanına yakın, “artık bu saatten sonra kimse gelmez, ben de bir yere gitmem” deme saatimde pijamalarımı giyip, başımı yastığa koymaya hazırlanıyordum ki kapı çaldı.

İnsan ister istemez geç vakitte kapı çalınınca endişeleniyor.

Kim ola ki diye göz deliğinden dışarı baktım: Bizim yan padiyezddeki, yani bir sonraki apartman girişinden komşumuz Azerbeycanlı Hüseyin.

Kapıyı açtım. Yüzünde kocaman bir “kusura bakma gülücüğü”.

“Hayırdır Hüseyin, hanım evden kovdu da bana tanrı misafiri olmaya mı geldin?”

"Yox yahu saset (qonşu), bizim balkona bir corab düşmüş sənin mi deyə soruşmağa gəldim."

“Allah akıl fikir versin, gecenin bu saatinde mi sormak aklına geldi?”

“Sən erkəndən işə gedirsən görmərəm deyə düşündüm. "

Ben, daha “buyur içeri gel” demeye fırsat bulamadan adımını içeri atmıştı bile.

"Bax sənə izah etməyə çalışacağam. Bəlkə sən qurusun deyə corablarını çölə astın. Küləkdə uçdu bizim balkona düşdü."

Elindeki çorabı gösterdi. Sıradan, siyah renkli, eski bir erkek çorabıydı. Hafifçe erimiş, bir yeri de onarılmıştı.

“Bu çorap sıradan, eski bir çorap, at çöpe gitsin. Sana ne kiminse.”

“Olmaz,” dedi, "Sən əhəmiyyət vermirsən, amma bəlkə sahibi itdiyinə üzülmüştür."

İyi ve yardımsever bir insan olmanın ne büyük bir erdem olduğundan bahisle bir çırpıda bir sürü şey konuştu.

“yaxşılıq et, at dənizə; balıq bilməsə, Xaliq bilir!”

Olayı anlamak için birlikte balkona çıktık.

“Bak Hüseyin, çorap benim olsa senin balkonuna düşebilir mi? Senin balkonun yanda, aramızda da ancak bir kat farkı var.”

“Yaxşı, bizim üstümüzdeki qadının dairəsindən düşmüş ola bilər mi?”

“Olamaz,” dedim, “O dairedeki kadın yalnız başına yaşıyor. Evinde erkek çorabı olmaz.”

O, hemen karısından duyduğu dedikoduyu araya sıkıştırıp, “sən elə san, qadının bir sevdiyi varmış, arada bir gəlirmiş,”diye itiraz etti.

“Yahu Hüseyin bırak şu çorap muhabbetini gecenin bu yarısında. Uykumu kaçırdın. Bari gir içeri de bir iki laf edelim,” dedim.

“Vaxt gec oldu mənim xanım merak edir.”

“Ne o, korkuyor musun karından?”

“Elə deyil, amma problem çıxarmamaq lazımdır,” deyip boynunu büktü.

Belli ki çekiniyordu Elena İvanovna yengemizden.

Ancak fazla direnmedi, mutfak masasının yanındaki sandalyelerden birine ilişti.

Belki oturmaya çoktan hazırdı da karısını bahane ediyordu.

Dolaptan bir şeyler bulup ikram ettim.

“Vallahi yaxşı adamsan qonşu. Adam var adamların nakşıdır, adam var eşşek ondan yahşıdır.”

Ben de oturdum; yiyip, içip muhabbete başladık.

Azerbeycanlı Hüseyin, yakınlığımızı etnik bir nedene dayandırmaya bayılırdı; iki de bir, “Bir millət, iki dövlət” derdi.

Bana olan sevgisinin ne kadar derin olduğunu anlatmak için “Yaxın qonşu, uzaq qohumdan (akraba) yaxşıdır,” dedi.

Başka bir komşunun dostluğundan şikayetçiydi. Aslında ben de haz etmezdim o heriften.  

Arkasından verdik veriştirdik, iyice dedikodusunu yaptık.

“Mən deyirəm: Dost, dost, dost! O, deyir: ‘Tost, tost, tost’; sənə görə hansımız düz deyirik?”

Yine konu döndü dolaştı, şu çorap meselesine geldi.

Gözlerini kısıp, çorabın hangi daireden düşmüş olabileceğini düşünüyordu.

“Yan dairə mi görəsən?” diye bir fikir yürüttü.

“Peki, yukarılardaki daireler olamaz mı?” diye fikir yürüttüm. “Mesela iki üstümüz olamaz mı?” dedim.

Hemen o dairenin boş olduğunu söyledi. Ama benim bildiğim o daireye yeni birileri taşınmıştı. Hüseyin bunu bilmiyordu.

Bu daireye birilerinin taşındığını fark edememiş olmasına hayret etti. Zira ondan pek kaçmazdı böyle şeyler.

Düşündü, bu ihtimal aklına yattı.

***
Genellikle, hele hele bizimki gibi küçük, az katlı apartmanlardan olan “Khuruşofka” larda yeni bir komşunun taşınması fark edilir.

“Novoselye” şamatasından o ara evdeysen birilerinin taşındığını mutlaka anlarsın.

“Novoselye” (Новоселье), yani “Yeni yere taşınma bayramı”, “güle güle oturun” kutlaması Rus insanı için çok önemli ve eski Pagan inançlarına dayanan bir gelenektir.

Rus geleneklerine göre; yeni bir eve sahip olup o eve taşınan biri, bu olayı kutlamak için bir ziyafet düzenler. Evin yeni sahipleri, arkadaşlarını, dostlarını çağırıp onlara yemekleri bol olan içkili bir sofra açar. Sofranın ortasına da bazı karşılama törenlerinde ikram edilen Rus geleneksel ekmeği olan "karavay"ı koyarlar. “Karavay”ı ikram etmek, “Hoş geldiniz!” demektir.

İnançlara göre; evin yeni sahibi, “Novoselye” ziyafetini düzenlemezse o evde yaşayan hayalet, ayni “damovoy” (домовой), yeni sahibini cimrilikten dolayı sevmez, ona sürekli sorunlar çıkartırmış.

Bizim iki kat üstümüze yeni taşınan komşumuz bu kutlamayı yapmamıştı.

Belki de bu yüzden Hüseyin taşınmayı fark edememişti.

***
İçtikçe çenemiz açıldı. Bir süre sonra bizim Hüseyin karısının korkusunu falan unuttu, şarkı-türkü söylemeye başladı.

“Pencereden dash gelir
ay beri bax beri bax
Xumar gozden
yash gelir
Ay beri bax beri bax
seni mene verseler
Ay beri bax beri bax
her gorene xosh geler
Ay beri bax
beri bax.”

Her “Ay beri bax beri bax” nakaratının arkasından neşeyle yumruğunu masaya vuruyordu.

Hüseyin, “Pencereden taş gelir” türküsünü bitirdikten sonra, oturdu bir de hikayesini anlattı.

***
Meğer Stalin, bu türküyü çok sever ve ezbere söylermiş.

Ben, şaşırdım; Hüseyin anlatmaya devam etti.

Bolşevik Devrimi öncesi dönemde, 1908 yılının Mart ayında Stalin, tutuklanmış ve Bakü’deki meşhur Bailov hapishanesine konulmuş. Aynı yılın Eylül ayına kadar bu hapishanede kalmış.

Eylem arkadaşlarından Mehmet Emin Resulzade’nin yardımıyla bir hapishaneden kaçırma planı yapmışlar.

Cezaevi günlerinde dışarıdaki arkadaşlarının Stalin'le haberleşmeyi sürdürmeleri gerekiyormuş.

Mektupları yazdıkları kağıtları taşlara sarıp Stalin'in hücresinin penceresinden atarak ve aynı şekilde cevap alarak iletişim kuruyorlarmış.

Bu iletişimi sağlarken aralarında da bir parola geliştirmişler. Bu parolayı duyunca taşla mektubun geleceğini bilirlermiş, hem de bu şekilde taşın çıkardığı sesin önlenmesi sağlanırmış.

Geliştirdikleri parola işte bu meşhur meşhur Azeri türküsü "Pencereden Taş Gelir"miş. Ne zaman taşla haberleşilecek olsa bu türkü okunurmuş.

Uzun süre Parti'nin Bakü komitesinde çalışmış olması nedeniyle Azerbaycan Türkçesini biraz bilen Stalin'in hayatının bir dönemine bu türkü damgasını vurmuş ve "Pencereden Taş Gelir"i asla unutmamış.

***
Hüseyin, bir ara buzdolabının üzerindeki saate baktı, telaşla ayağa kalkıp kapıya yöneldi.

Onun bu telaşıyla, karısından korkmasıyla dalga geçerek;

“Hani karını öve öve bir hal oluyordun? Benim karım Rustur; Rus kadınları pek ev işine yatkın değildir, ama benim karım Rus kadınlarının en iyisidir diyordun?”

Başını salladı, ayakkabılarını giyerken;

“Bir Azeri qızı al, evin pak Eylin! Bir Rus qızı al, könlün xoş Eylin!” dedi.

***
O akşamın üzerinden bir ay ya geçti, ya geçmedi; merdivenlerden inerken baktım, üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in üstündeki yeni komşu taşınıyor.

“Hayırdır ‘sased’(komşu),” diye sordum.

“Sased, bizim evin ‘damovoy’u bizden hoşlanmadı. Alışamadık birbirimize. Biz de çareyi evi değiştirmekte bulduk.”

“Nerden çıkardın bunu?”

“Zaten evin içinde tuhaf olaylar oluyordu, ama bir son olay bardağı taşırdı,” dedi.

“Hayrola?”

“Basit bir olay aslında; anlatmaya bile değmez. Evde yıkadığım kurutmak için balkona astığım benim çoraplarımdan birinin tekini bulamadım. Evin içinde uzun zaman, aradım taradım; yoktu. Balkona astığım sırada aşağıya düşüp, kaybolmuştur diye tahmin ettim.”

“Eeee?”

“Geçenlerde uzun süredir arayıp da bulamadığım çorabımı posta kutumun içinde buldum. Az daha delirecektim. Düşünsene böyle bir olayı ancak iyi saatte olsunlar yapar,” dedi bezgin bir yüz ifadesiyle.

Hemen anladım olayı; demek bizim Hüseyin, çorabı, bana yaptığı gibi adamın kapısını çalıp vermek yerine posta kutusuna koymuştu.

Olayın aslını biliyordum, ama bilmiyormuş gibi davrandım. Zaten artık vakit çok geçti.


“Öyle olmuştur herhalde,” dedim, “Bazen ‘damovoy’ eve yeni taşınanlara ısınamıyor, garip olaylar oluyor,” dedim.