Moskova

Moskova

14 Temmuz 2019 Pazar

Bir Sovyet sembolü: Tırtıklı bardak





Mustafa Kemal Yılmaz

Kaynak: https://sarapdumanlari.wordpress.com/



Sovyet coğrafyasında doğanlara kendini evinde hissettiren nesneler arasında tırtıklı bardağın da olması epey muhtemel. Mutfakla, yemekhaneyle ve demir yolu seyahatiyle özdeşleşen bu basit eşya, pek çok mikro hikayeye ve dil güzelliğine kaynaklık eden bir Sovyet sembolü aynı zamanda. Adına düzenlenmiş bir bayram bile var: 11 Eylül Tırtıklı Bardak Günü.

Tırtıklı cam bardak, ya da Rusçasıyla granyonı stakan, Çar Petro döneminden beri Rusların gündelik hayatında var olan bir nesne. Çokgen biçimli ya da yivli bir kalıp içine üflenerek ya da pres yoluyla üretilen bu bardaktan beklenen, kenarları/tırtıkları sayesinde daha dayanıklı olması, düştüğünde (mümkünse) kırılmaması ve yuvarlanıp gitmemesi.

Bardakla ilgili en eski söylence reformcu kimliğiyle bilinen Çar Petro’nun dönemine ait. Kenarlı bardak yeni bir icat olarak kendisine takdim edildiğinde Petro “stakanu bıt!” (Bardak işte böyle olur / üretilsin) diyerek yere çalar. Bardak tuzla buz olur. Etraftakiler bozuntuya vermemek için bu sözü “stakanı bit!”(Bardak işte böyle kırılır) şeklinde yorumlar. Mutlu günlerde bardak kırma adeti güya böyle başlar.

Hakiki bir halk eşyası olmasından dolayı bardağa verilmiş pek çok isim var. Grançak (kenarlı), gubastıy (dudaklı), rubçatıy (tırtıklı), muhinski (Muhina bardağı) ve malenkovski (Malenkov bardağı) bunlardan bazıları.

Bardağa muhinski denmesi, bugün Rusya’da herkesin aşina olduğu modern halini Vera Muhina’nın, yani meşhur İşçi ve Kolhozcu Kız‘ın heykeltıraşının tasarlamış olmasından ötürü. Muhina’nın tasarladığı haliyle bardak ilk kez 11 Eylül 1943’te üretilmiş. Bu nedenle 11 Eylül modern tırtıklı bardağın doğum günü kabul ediliyor.

Muhina’nın tasarımı farklı boylarda ve farklı tırtık sayılarında üretilmiş. En popüler model, 16 tırtıklı olan. Peki neden 16? Ellili yılların mikro hikayecileri buna şu cevabı bulmuş: Sovyetler Birliği’nde 16 cumhuriyet var da ondan!

Malenkov bardağı adı ise II. Dünya Savaşı tarihi ile kesişen bir başka söylenceye kapı aralıyor. Buna göre, Devlet Savunma Komitesi üyesi Georgi Malenkov, isteyen Sovyet askerlerine 200 gramlık votka tayını verilmesini öngören bir emir imzalar (evet, Ruslar içkiyi gramla içer). Ölçü olarak pek tabii ki Sovyet mutfağının favori ölçü aleti tırtıklı bardak kullanılacaktır. Malenkov bardağı ifadesi bu şekilde doğar.

Tırtıklı bardakların bazı Rusça deyimlerin ortaya çıkışına vesile olduğu yönünde yaygın bir düşünce var. Bunlardan biri, soobrazit na troih, yani üç kişi ortaklaşa votka almak. Buna göre, Kruşçev zamanı alkolizmle mücadele adına yarım litreden küçük votkalar satıştan kaldırılınca, sokakta ayak üstü bir tek atmaya meraklı Sovyet vatandaşlarının imdadına 200 gramlık tırtıklı bardaklar yetişiyor. Bardağı tırtıksız çemberin başlangıcına kadar doldurarak 167 gram elde etmek ve bu sayede yarım litre votkayı kardeşçe üçe bölmek (167 x 3 = 501), dolayısıyla tek masrafını hafifletmek mümkün oluyor.

Rus dili, bardağı tırtıksız çemberin başlangıcına kadar doldurmak fiilini de deyimsiz bırakmamış: po maruskin poyasok, yani “Marusya’nın kuşağına kadar”.

Tırtıklı bardağın öyküsü Sovyet coğrafyasının alkol tecrübesi ile öyle iç içe ki, dünyada kişi başına alkol tüketiminin en yüksek olduğu ülke konumundaki Moldova’da, durumdan tırtıklı bardağı sorumlu tutanlar çıkmış.

Milliyetçi damarı ağır basan bir tarihçinin iddiasına göre, 1944’te Sovyet askerleri kendilerini tırtıklı bardakla tanıştırana dek Moldovalılar votkayı 50 gramlık kadehlerde içermiş. Tarihçi tırtıklı bardaktan sonra Moldova halkının iflah olmadığını söylüyor. Gerçekten doğru ise, Moldovalıların bardağa verdiği ismin, ülkece yaşanan hayal kırıklığını oldukça basit, ama kuvvetli bir biçimde yansıttığını söylemem lazım: Stalin’in bardağı.

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Rusya’da ‘Gelin Yarışları’: Buketlerini fırlattılar, kilometrelerce koştular






Rusya’da her yaz maratonlar ve yüzme yarışları gibi pek çok spor etkinliği düzenlenir. Ayrıca yaz ayları, nikâh törenlerini güneşli ve keyifli bir şekilde gerçekleştirmek isteyen çiftlerin de tercihidir. Nihayet bu iki etkinlik ‘Gelin Yarışları’ ile bir araya geldi ve renkli görüntüler ortaya çıktı.

Rusya’nın Stavropol bölgesinde yüzlerce kadın, pazar günü düzenlenen 'Gelin Yarışları’nda yerini aldı. Büyüleyici giysilerini üzerlerine geçiren genç kadınlar, düğün temalı pek çok spor müsabakasında kapıştılar. Dans ettiler, gelin buketlerini fırlattılar ve kilometrelerce koştular. Bu renkli görüntüler görenlere “İşte gerçek bir yaz düğünü ruhu” dedirtti.

Gelin Yarışı, 8 Temmuzda Rusyada kutlanan Sevgi, Aile ve Sadakat Günü kutlamaları kapsamında düzenlendi.

Nostaljizm: Bir çocukluk hastalığı



Okay Deprem






Nostalji, hem Julio iglesias'ın kadife sesinde dile gelen unutulmaz şansonda hem büyük Sovyet film yönetmeni Andrey Tarkovskiy'in son yapıtında; hem de bunlar gibi sayısız toplumsal, sanatsal ve kültürel eserde fenomenolojik olarak dahi ele alınan, özel türde bir birey ve kitle psişik halinin karşılığı bir sözcük.

Uzun yıllardır insanlığın gündeminde olan; her toplumda, her insan kitlesinde, belki de tek tek her bireyde belirli dönemlerde ortaya çıkan, canlanan, baskınlaşan nostalji kavramı; çoktandır kimi topluluklarda, coğrafyalarda artık patolojik bir kitle psikolojisine tekabül eden bir durumu ifade ediyor. SSCB dağıtılalı neredeyse çeyrek asır geçmesine karşın; eski Sovyet dünyasının genelinde, özel olarak ve daha çok da Rusya ve Ukrayna gibi zamanın büyük Sovyet cumhuriyetlerinde bitmek bilmeyen bir eski dönem nostaljisi, yani "geçmişe duyulan aşırı özlem" haleti ruhiyesi hâkim olmaya devam ediyor. 24 yılı aşkın zamandır, her geçen gün derecesi, yoğunluğu artarak süren Sovyet nostaljisinin çok farklı sosyolojik nedenleri ve yol açtığı sosyal sonuçlar mevcut.    

Yapıcı da olabilir, yıkıcı da...

Geçtiğimiz haftalarda Rusya'nın birinci kanalında, Vladimir Salovyev'in sunduğu ve ülkenin en popüler ve önemli siyasi tartışma-münazara televizyon programı olan "Voskresnıy Veçer"de, bayram değil seyran değil denilebilecek bir ortamda, durduk yerde konu "Sovyetler Birliği döneminde Rusların hayatının nasıl olduğu" üzerindeydi. Komünist Parti lideri Züganov, ünlü sinemacı K. Şahnazarov gibi, söz konusu programların ve benzer buluşmaların vazgeçilmez müdavimlerinden olan katılımcıların sahne aldığı oturumdaki tema açıkçası, çok özel bağlamı olmaksızın defalarca ele alınmıştı bugüne değin. Belli bir kişinin, belirli bir toplumun nostalji havasına girmesinin ya bir yapıcı ya da bir yıkıcı etkisi olabilir. Geçmişin herhangi bir anlamda olumlu, ilerici ve daha iyi yanlarını örnek almak suretiyle yapıcı; şimdiki zamanın olumsuz ve kötü taraflarını bir nevi ört bas edici şekilde kendini sürekli tekrar eden bir geçmiş övgüsü, iftiharı yapmak suretiyle ise yıkıcı bir işlev görmektedir. 

Bugünün övüncünde geçmiş cephaneliği     

90'lı yıllardan bu yana adım adım daha fazla yoksulluk ve yoksunluk girdabına sürüklenen eski Sovyet halkının bugün hayatta kalan temsilcilerinin azımsanmayacak bir kesiminde nostalji duygusunun birinci dereceden tezahürü; bitmek bilmeyen bir geçmişle aşırı övünme durumu ile sanki bunun başka halklar ve milletler karşısında şimdi halen devam eden bir üstünlük konumuna dayanak yapılmaya çalışılmasıdır. Başta Ruslar olmak üzere, eski Sovyet dünyasını oluşturan halkların değil sadece günümüzde, çok uzun bir süredir, dünyanın eskiden beri en gelişmiş ülkeleri ile, son on yıllarda çok hızlı kalkınmakta olan bir takım toplumlar karşısında ekonomik, teknolojik, bilimsel, kültürel ve sanatsal alanlarda övünecek hemen hemen hiçbir artısı, avantajı ve özelliği bulunmamaktadır. Zamanında kendi ayarlarında tahayyül ettikleri batılı ülkelerin insanları, kendileriyle esas olarak aktüel düzeylerini baz alarak övünç duyarlarken, eski SSCB topraklarının bugünkü sakinleri ise hemen hemen yalnızca bundan onlarca yıl öncesini temel alarak, sürekli suretle "o altın dönemi" ön çıkartarak bir gurur duygusu içine girmekte ve olayı dengelemeye çalışmaktadır. Kısacası gelişmiş Batı veya Uzakdoğu ülkelerinin "bugünü" ile Rus dünyası ancak "dün"ü ile yarışabilmekte, ancak bu şekilde bir toplu rahatlama ve kolektif orgazmlar yaşayabilmektedir.   

Nostalji kolektif ataletin kılıfı 

Rusya Federasyonu'nda (RF) kendilerini hala yeryüzünün birinci liginde görme halüsinasyonundaki kitlelerin azımsanmayacak bir kısmı için zaman 80'lerde hatta ve tercihen Leonid Brejnev döneminin "istikrar yıllarında" donup kalmıştır. Aradan geçen onlarca seneyi bir bakıma "zoraki" yaşayan bugünün fiili bağımsız devletler topluluğu üyesi ülke vatandaşları, içine çekildikleri ve bir türlü cayamadıkları nostaljizm psiko-patolojik pozisyonunu; epeydir kendilerini bir türlü ve gerçek anlamda ilerletmemek, uygarlık seviyeleri üzerine hakiki bir tuğla daha koymamak ve çağın en ileri bilimsel-teknik çıtasını yakalamamak adına çaba sarf etmemek için paravan olarak kullanmaktalar adeta. Onlar çoktandır için kolayını bulmuştur ve onlara bakılırsa, kendilerine asla tükenmez bir yakıt sağlayan "eski toplumlarının nostaljisi",bugün bile kendilerini kiminle kıyaslarsa kıyaslasınlar onlara kurgusal bir aşkın yer atfetmektedir. Öte yandan, Rusların giderek artan biçimde ana dilleriyle böbürlenme alışkanlığının dolaylı bir nedeni de, gelinen noktada kabarmalarını sağlayacak yaşayan rezervlerinden kala kala bir tek lisanlarının kalması gerçeğidir. Rusça konuşanlar adına işin trajikomik tarafı ise; dünyanın en büyük kelime ve kavram sayısına sahip dili İngilizce, tarihi manada felsefe dili olan Almanca ile 2. Cihan Harbi'ne kadar yerkürenin lingua-frankası niteliğindeki Fransızca'yı konuşanların, sadece bir dili kıvanç vesilesi haline getirmeyi asla akıllarına getirmemeleri, bu komplekse malik olmamalarıdır.      

Nostaljizmde bile samimiyet yok  

Eski SSCB dünyasının RF merkezli kayda değer bir oranı, bir yandan sosyalizm dönemi nostaljisi ile yatıp kalkarken, bir diğer yandan da adı geçen hissiyatlarındaki samimiyet kıstaslarında sınıfta kalmaktadır. Bir taraftan, sabah akşam eski Sovyet filmlerini izlerken, zamane Sovyet şarkı-türkülerini dinlerken, evinin-işyerinin her bir köşesini Sovyet amblem-rozet-poster-flama ve resimleri ile süslerken, karakol ve istihbarat şubelerinde bile halen Feliks Dzerjinskiy fotoğrafları asmak moda olmayı sürdürürken; bir diğer taraftan ise eskinin tüm değer ve kalıtını organik olarak yaşatma, geleceğe taşıma ve en mühimi de onu praksise yansıtma noktasında çoğu zaman kıllarını bile kıpırdatmamaktadırlar. Saçlarını bir kez nostaljizm-kolaycılığı rüzgârına kaptırmış milyonlarca Rus-dünyası sakini, ne savunuyor gözüktüğü dönemin ideolojik-fikri platformunu müdafaa eden partilere güç verir, onların eylem-gösteri ve yürüyüşlerine katılır, ne özlediği izlenimini verdiği "eski dünya"nın yeniden kurulması mücadelesine zihinsel-eylemsel ve maddi destek verir, ne de sosyalist devrin tüm pozitif karakteristiklerini yeni kuşaklara aktarma namına emek sarf etmeye girişir.                 

En üst aşaması: Körleşme  

Birincisi; sonu gelmez bir nostaljizm sarmalında kaybolan eski Sovyet jenerasyonları, içine düştükleri yarı-paradoksal eksende hem muazzam bir tembellik kimliği kazanmakta ve bu sayede muazzam boyutta enerji kaybetmekte ve bu biçimde her açıdan yerlerinde saymaya devam etmekteler. İkincisi; bir yerde hayatın gerçeklerinden kopmakta, kaçmaya çalışmakta; verili, güncel durumu, sorunları görme, analiz etme ve yorumlama refleksleri giderayak körelmektedir. Üçüncüsü; buradan hareketle yakıcı, acil ve somut çözümler bulma, alternatifler geliştirme noktasında devamlı bir çıkmaza girmekte, kilitlenmektedirler. Çünkü nostaljizmin ulaştığı en son safha, toplu bir körleşmenin yaygınlaşması ve katmerleşmesidir.

12 Temmuz 2019 Cuma

Sovyetlere ‘Çukur’dan bakmak ve Platonov



Ferhan Bayır




Yazarların eserlerinde geleceğe dair öngörülerini dile getirdikleri bölümler, birçok kişi için sanatın en gizemli yanıdır. Özellikle geleceğe dair karamsar bir öngörünün görece doğrulanması o yazarı, okurların gözünde kahin statüsüne çıkarır. Eğer bu yazarın keskin ahlaki dili de varsa, peygamber ilan edilmesi bile mümkündür.

Toplumsal hayatın çelişkilerini derinlemesine kavrayan yazarların önsezileri sanatsal yaratımın en büyüleyici yanıdır. Geleceğin sisli havasında böylesi bir öngörüde bulunabilmek için yazarın gerçeğin sırlarına sahip olması gerekir. Yaşadığı çağın gerçekliğini bütün yönleriyle kavrayan yazar, geleceğin resmini betimleyebilir. Burada bir gizemden ziyade yazarın gerçeklikle kurduğu tutkulu ilişki söz konusudur. Toplumsal ilişkileri derinlemesine olduğu kadar tüm genişliğiyle ele alan yazarlar, bu ilişkilerin dinamiğini gözlemleyerek nereye doğru yöneleceğini hisseder.

Kafka geleceğe dair karamsar öngörüleriyle, önemli ölçüde haklı çıktığı için, bugün en çok merak edilen ve okunan yazarların başında gelir. Kafka’nın öngörülerinde gizemden, mistik bir seziden söz edilemez. Brecht’e göre “Kafka’nın sınırsız kötümserliği herhangi bir trajik kader duygusundan uzaktır. Kötülük beklentisi bütünüyle ampirik bir temele dayanır”. Prag’ın kasvetli, karanlık havasında kapitalizmin ve bürokrasinin çarkları arasında ufalanan insanların acılarını keskin şekilde gözlemleyebildiği için Kafka, Brecht göre “peygamberce yöne” sahiptir. Her fırsatta Kafka’yı onaylamadığını söylese de Brecht: “Dava” kitabı için “büyük şehirlerin sonu gelmez, karşı konulamaz ölçüde büyümesinden duyulan korkuyu; uçsuz bucaksız dolaylı ilişkiler labirentinin, modern yaşama biçimlerinin insanı içine ittiği bölünmelerin, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkların dışavurumudur” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Bugün, özellikle Soğuk Savaş sonrası, “büyük kahinler” olarak sunulan edebiyatçıların kimler ve eserlerinin sanatsal anlamı ne olduğu konusunu tartışmak gerekmektedir. Gerek ülkemizde gerekse dünyada “en çok satan” George Orwell incelendiğinde genel bir fikir sahibi olunmaktadır. Orwell’in eserinde Sovyetlere karşı psikolojik savaşa, edebiyat cephesinde katkı yaptığı birçok eleştirmen tarafından dile getirilmişti. Şüphesiz Orwell’i “kahin yapan” sosyalizmin çöküşünü müjdelemesi, otoriter bir devletin kaçınılmaz yıkılışını öngörmesiydi!

Elbette, edebi anlamda Kafka ile Orwell’i kıyaslamak, Kafka’ya büyük nezaketsizlik olur. Ancak, modern kapitalizmin, insanlığın özgürlüğünü kuşatacağına dair Kafka’nın öngörüsündeki karamsarlıkla Orwell’in karamsarlığının, politik olarak taban taban zıt olduğunun altı çizilmelidir.

Bununla birlikte Batı’nın seçkin edebiyat çevreleri tarafından öne çıkarılan başka yazarlar da bulunmaktadır. Perestroyka ile kapılarını açan Rusya, aynı zamanda Sovyetler döneminde çekmecelere “kilitlenmiş yazarların” eserlerini de dünyaya açtı. Bu çevrelerce en çok değer verilen ve büyük “peygamberler” olarak kutsanan, sansürlenen Sovyet yazarlarıdır. 

Eserlerindeki eleştirel yaklaşımlar, 1930’larda Sovyetler’in ileride nasıl bir toplum olacağına dair derin öngörüler olarak sunulmaktadır. Sovyetler’in toplumsal çelişkilerini betimleyen sayfalar, Sovyetler’in çöküşünün habercisi gibi okunmaktadır.

Bu noktada sistemin Orwell ile bu Sovyet yazarlarının yana yana getirilmesine, Kafka örneğinde olduğu gibi, eleştirel bakılmalıdır. Öncelikle sansüre uğrayan Sovyet yazarları yekpare bir dünya görüşü ve sanat anlayışına sahip olmadıkları gibi, sansürü uygulayan bürokrasinin siyasi içeriği de dönemden döneme farklılık göstermişti. Ne var ki Batılı eleştirmenler, Stalin döneminde sansürlenen yazarları aynı torbaya koyarak okurlara sunmaktadır. Bugün Bulgakov, Pasternak, Mandelştam, Ahmatova, Platonov gibi sanatçıları Stalin'in gazabına uğrayan büyük özgürlük sanatçıları olarak gösterilmektedir.
Batı bugün de Soğuk Savaş propagandasını bu yazarlar üzerinden devam ettirirken, toplumsal gerçekçi sanat kriterlerinden yola çıkarak, bu yazarların eserlerinin değerlendirilmesi zorunluluktur. Bu zorunluluk bir ideolojik mücadeledir, postmodernizmin sanatı kendi siyasi amaçları için kullanmasına ve edebiyatın içeriksizleştirilmesine karşı çıkmaktır.

1990 sonrası Bulgakov’dan sonra en çok okunan yazarların başında Andrey Platonov gelmektedir. Yakın zamanda Metis tarafında yayımlanan “Çukur” eseri Platonov’u ve bu tartışmaları irdelemek için fırsat sunmaktadır.


SANSÜRÜN GÖLGESİNDEKİ YAZAR

Lokomotif makinistin oğlu olan Platonov, 1889’da Voronez yakınlarında doğar. İç savaşta Kızıl Ordu saflarında savaşır, sonra elektrik mühendisi olur. 1918 yılından itibaren gazete ve dergilerde makale, deneme ve şiir yazar. 1927 yılının başlarında “Epifani Kanalları” adlı kısa öyküsü Gorki’nin dikkatini çeker. Bunun üzerine Platonov, taşra kasabasında bir grup devrimcinin “absürt bir komünizm” inşa etmesini anlatan “Çevengur” eserini Gorki’ye yollar. Gorki’nin değerlendirmesini büyük bir heyecanla bekleyen Platonov’un aldığı cevap bir anlamda bütün yazarlık hayatının trajik bir öngörüsü gibidir.

Gorki mektubunda “eserinizin sahip olduğu bütün tartışmasız yüksek niteliklere rağmen, yayımlanacağına inanmıyorum. Buna da sizin anarşik düşünme tarzınız, anlaşılan ‘ruhunuzun’ bir özelliği olan bu tarz engel olacak. İsteniz de istemeseniz de, gerçeklik tasvirinizi lirik ve alaycı bir şekilde yapmışsınız, bu da doğal olarak, bizim sansürümüzün kabul etmeyeceği bir şeydir. İnsanlara karşı bütün yakınlığınıza rağmen, onları alaycı bir şekilde renklendirmişsiniz ve okurun karşısında devrimci olmaktan çok ‘eksantrik’ ve ‘yarım akıllı’ görünüyorsunuz” değerlendirmesinde bulunur. “Çevengur” Platonov hayattayken yayımlanmadı, yazıldıktan 60 yıl sonra basıldı.

Ümitsizliğe kapılmayan Platonov, 1931 yılında “Kızıl Yeni” dergisine “Yarar” isimli kısa öyküsünü yollamıştı. Bu dergiyi yakından takip eden Stalin, öyküyü okur ve derginin kenarına şu notu düşer: “Bu Rusça değil, saçma sapan bir dil”. Kırsaldaki Kolhoz uygulamasını ironik bir dille eleştiren bu öykü, Stalin’in eleştirisiyle birlikte Platonov’a edebiyat çevresinden de sert eleştiriler gelmişti. Bir anlamda Şoholov’un dostluğu sayesinde bu süreci atlatır.

Kenara itilmesine rağmen, bazı sanatçıların aksine 2. Dünya Savaşı sırasında savaşın kazanılacağına inanır ve pasif bir tavır almaz. Stalin’e yakın, yazar Vasili Grossman tarafından askeri gazete “Krasnaya Zvezda”ya savaş muhabiri olarak önerilmesiyle Platonov’un öyküleri düzenli şekilde yayımlanmaya başlamıştı. Ancak savaş sonrası Platonov’un eserleri yine eleştirilerin hedefi olur ve kaleme aldığı eserler yavaş yavaş geri çevrilir.


‘ÇUKUR’DA BULANIKLAŞAN GERÇEKLİK

Sovyet kuşağı yazarlarını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken iki önemli nokta bulunmaktadır. İlki bu yazarlar, olağanüstü koşullarda yetişmişti. 1. Dünya Savaşı yıkımı sonrası Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesi, Devrim sonrası başlayan Rusya’yı tüketen iç savaşın ardından yaşanan keskin toplumsal değişimler ve 2. Dünya Savaşı... Varlık ve yokluk arasında sıkışan bu yazarların yaşadıkları iç çelişkiler toplumsal çelişkilerle karmaşık biçimde iç içe girmiştir. Diğer bir nokta ise bu yazarların sanatsal yaklaşımlarını ve edebi yaratımlarını, yüzyıllık Rus edebiyatı geleneği bağlamında ele alınmasıdır.

Platonov “Çukur” eserinde, iç savaş sonrası Sovyetler’deki köklü ekonomik ve sosyal dönüşümlerin uygulanma çabası anlatılır. Neredeyse maddi ve insani olarak tükenmiş bir toplumun sosyalizm temelinde modernleşme sancıları tüm boyutlarıyla incelenmeye çalışılmıştır. Özellikle sanayileşme atılımı içinde yer alan işçiler ve kırsaldaki kollektifleştirme uygulamaları karşısında köylülerin tavrı eleştirel bir bakışla okura sunulur.

Ne var ki “Çukur”un modernist dili bu keskin çelişkilerin berrak biçimde betimlenmesini engeller. Üslup gerçekliğin bulanıklaşmasına neden olur. Özellikle köydeki gotik sahnelerin ironik üslupla betimlenmesi anlatılan dramın yoğunluğunu hafiflettiği gibi, yazarın politik bakışını da okur açısından bulanıklaştırır. Platonov’un çağdaşı bazı yazarlar onun dilini, Joyce ve Kafka’nın devamı olarak görmekteydi. Toplumsal sorunların sunuluşu ve bu sorunların içinde karakterin yaratımına bakıldığında kısmen böyle bir benzerlik gözlemlenir.
Kitap, fabrikada iş sırasında düşüncelere dalmaktan çalışamayan Voşov’un amaçsız ve hedefsiz şekilde Rusya’nın herhangi bir köşesinde dolaşmasıyla başlar. Voşov’un eser boyunca aradığı bir soru vardır: hayatın anlamı nedir? Voşov’un varoluş sorunlarına, hayatın anlamına dair sorularına, Voşov ile karşılaşan diğer karakterler de eşlik eder. Romanda kişisel varoluşsal sorgulamalarda bulunmayan neredeyse kimse yoktur. Roman sanki tüm dünyaya meydan okuyarak yeni bir toplum kurmak için mücadele eden Sovyetler’de değil, çarlık baskısı altına ümitsizce çırpınan Rusya’da geçmektedir. Yazarın betimlediği güneşli yaz günleri bile karanlık ve şiddetli kış geceleri gibidir.

Bununla birlikte Platonov’u modern Avrupa edebiyatındaki varoluşunu arayan yazarlarından ayıran nokta, Voşov’un varoluş sorununu, toplumsal uyuma ve mutluluğa doğrudan bağlamasıdır. Sürekli “ortak yaşam planı üzerine” düşünen Voşov, hayatın özünü anlayan ve bir amaç için yaşayan insanları aramaktadır. Bir gün yolu, bütün proletaryanın birlikte yaşayacağı, ortak büyük bir konut yapımı için çukur kazan işçilerle kesişir. Voşov işçilere baktığında “hayatın anlamını biliyor olmalarına karşın- ki bu edebi mutluluğa eşdeğerdi- çehreleri somurtkan ve zayıftı, yaşam huzuru yerine bitkinlik duyuyorlardı” gözleminde bulunur. İşçilerin mutsuzluğuna rağmen Voşov onların yanında kalır, hayatın anlamını öğrenmeyi ümit eder.

Voşov da ortak konut içinde çukurda çalışmaya başlar, bu karşılıklı etkileşim karakterlerdeki değişimi ve gitgellerin ortaya çıkmasına yol açar. Voşov, hayatta bir amacı ve hedefi olan Çiklin, Safronov gibi işçilerin sağlamlığından güç alır, ancak kendisinin şüpheci sorgulamaları ve karamsarlığı bu işçilerin bile ideolojik dengesini sarsar. Ne var ki Platonov’un romandaki karakterlerin yüzeysel şekilde çizilmesi, karakterlerin ruhsal dünyalarının derinlikten yoksun olmasından dolayı, yazar okuru götürmek istediği noktaya çekemez. İnandıkları soylu amaç için durmaksızın çalışan işçilerin, hiç sorgulamadan yaşamalarının absürtlüğünü Voşov ile göstermek isterken, bu “tehlikeli sorular” yazarın işçilere sonradan kondurduğu gölgeler gibi durmaktadır. Zaten eserde özgün ve canlı kanlı bir karaktere dokunmak çok zordur, karakterin en belirgin özellikleri tuhaf kişilikleridir.


‘ÇUKUR’DAKİ YÜZYILLIK TARTIŞMA

Platonov’un eserindeki edebi biçim ayrı bir yazı konusudur. Bu eserde asıl irdelenmesi gereken Platonov’un bu ortak konut projesini nasıl ele aldığıdır.
Batı Avrupa’nın görece gerisinde kalmış ülkelerin yazarlarının modernleşmeyle yüzleşmelerine gerçeklik kadar seraplar, rüyalar, fanteziler de eşlik etmiştir. Batılı yazarlar bir olgu olarak modernizmin çelişkileriyle mücadele ederken, özelikle Rus yazarlar, modernleşmeyi bir amaç veya reddedilen bir olasılık olarak değerlendirdi. Bundan dolayı Batılı gerçekçi yazarın modernizm eleştirisinden çok daha derin bir eleştiri Rus edebiyatında bulunur.

“Çukur” eserinin politik ve edebi bağlamını doğru şekilde değerlendirebilmek için Dostoyevski ile Çernişevski arasındaki modernleşme tartışmasının incelenmesi gerekmektedir. Çünkü Platonov, Sovyet modernleşmesini bu tartışmaya referans yaparak irdelemiştir yani geçmişe dönerek politik ve edebi çizgisini ortaya koymuştur. Bu anlamda Platonov’dan geleceğe dair peygamberce öngörüler bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. “Çukur”da, Sovyetler’in kaderine dair derin sezinden ziyade, Dostoyevski ve Çernişevski’nin modernleşme öngörülerini tartışılır.

Rusya’nın nasıl ve hangi temelde modernleşeceğine dair yüzyıl sürecek bu tartışma, Çernişevski’nin kaleme aldığı “Nasıl Yapmalı” eseriyle başlamıştı. 1840 kuşağı Rus aydının en çok etkilendiği akımların başında Ütopik Sosyalizm gelmekteydi. Saint Simon başta olmak üzere Ütopik Sosyalistlerin bilime ve sanata önce rol biçtiği büyük toplumsal projeler, sınırsız coğrafyasıyla binyıllık geri kalmışlığını aşmak için en ideal fikirler olarak benimsenmişti. Özellikle Fourier’in kapitalizme görece alternatif şehir planları ve falanjist evler denen işçilerin oturması için planlanan büyük toplu konutlar, Rus aydınını en çok heyecanlandıran fikirlerdi. 1863 yılında Çernişevski hapishanede bu eserini yayımlayamaya başlar, kitapta yer alan “Vera Pavlovna’nın Dördüncü Düşü” kısımda Fourier’in falanjist evlerinden yola çıkarak yeni toplumsal ilişkilerin hakim olduğu yeni yaşam mekânları tasvir edilir.

Geleceğe dair şehir ütopyasının anlatıldığı bu bölümde Çernişevski, 1859 yılında Londra gezisi sırasında gördüğü ve çok etkilendiği Kristal Saray, geleceğin imgesi olarak sunulur. Demir ve camdan yapılan bu devasa ve zarif yapı, çağdaşları için yeni ve sarsıcıydı. Çernişevski de bu mimarinin çizgilerini yarını müjdelediğini düşünerek kucakladı. Kristal Saraylar’dan oluşan bir gelecek betimlenir “Nasıl Yapmalı” eserinde; devasa yapılar birbirinden iki, üç mil uzaklıkta, otlak ve çayırlarla, bahçe ve korularla ayrılmıştı. Her bina içinde atölyeleri, ortak yemek ve eğlence mekânları bulunan, alüminyum mobilyalar, taşınır duvarla tüm ihtiyaçlar kollektifleştirilmiştir. İleri teknolojiye uygun tarım ve sanayinin yapıldığı bu rasyonel yapılar, her türlü tatmini sağlayan, hiçbir bireysel ve toplumsal çatışmanın olmadığı yeryüzündeki bir cennettir. Asıl can alıcı nokta Çernişevski, feodalizmden sosyalizme geçerek, kapitalist şehirlerin aşılmasını amaçlamasıdır. Bu yeni dünyada şehirlerin sayısı gittikçe azalmış, insanlığın geri bir dönemini simgeleyen, turistlik amaçlarla gezilen yerler olmuştur. Çernişevski’nin ütopyası modern kentleri dışlayan bir modernleşmedir.

“Nasıl Yapmalı” yayımlanırken Dostoyevski’ de hapishane sonrası ilk kez Avrupa seyahatine çıkmıştı. Avrupa’nın ihtişamlı şehirlerini ziyaret eden Dostoyevski de Londra’da Kristal Sarayı görür. İlk izlenimi ürperti ve dehşet olur, saray Dostoyevski’yi korkunçluğuyla etkiler. Avrupa’da gördüğü her şeyden tiksinen Dostoyevski, Kristal Saray’ı görmesiyle birlikte koşarak Rusya’ya geri döner. Rusya dönüşü sonrası “Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları” eserini yayımlamaya başlamış ve Avrupa uygarlığına sert eleştirilerini ironik bir dille sıralamıştı. Çernişevski’nin bu eseri Kristal Sarayı geleceğin bir imgesi olarak sunması, öfkesi burnunda Dostoyevski’yi harekete geçirir. Daha önemlisi, 14 yıl önce Petraşevski grubunda Fourier’in ütopyalarını tartışan Dostoyevski, bu hayallerin bedelini Sibirya’da ağır biçimde ödemişti. 14 yıl sonra Fourier ile karşılaşması, eski fikirlerini geride bırakan Dostoyevski için trajik olmuştu. Artık geçmişiyle gerçek bir muhasebe yapması kaçınılmadı.
Dostoyevski öncelikle Çernişevski’nin eserine bir eleştiri yazısı kaleme almak istemiş fakat sonra bu esere karşı bir edebiyat eseriyle cevap vermeyi daha doğru bulmuştu. Böylece “Yeraltından Notlar” romanı hayat bulur. Bu iki eser, iki ayrı dünya, iki ayrı ahlaki ve politik çizgide bulunur. İki eserin geleceğe dair öngörüleri kendisinden sonra gelen kuşağı derinden etkilemişti. Çernişevski, Lenin gibi devrimci liderlerin düşsel dünyasında izler bırakırken; Dostoyevski’nin yeraltı adamı ise, büyük ve sarsıcı modernleşme uygulamaları karşısında tavır alanların sözcüklerini dile getirmişti.


SOVYET MODERNLEŞMESİNE ‘YERALTINDAN NOTLAR’

Platonov, bu yüzyıllık tartışmada Sovyet modernleşmesini Çernişevski’nin ütopyasının gerçekleşmesi olarak görüp, kendisi yeraltı adamının eleştirel ve ironik dilini benimsemiştir. Gorki’nin alaycı ve lirik bulduğu Platonov’un üslubu bir anlamda yeraltı adamının üslubundan ilham almıştı.

“Çukur”da yapılması planlanan konutların başında Pruşevski isimli genç bir mühendis bulunmaktadır. Platonov genç mühendisin iç sesini okura duyurur: “insanların hala avlulu çitli usulle yaşamayı sürdürdüğü eski şehrin yerine tek bir ortak proleter evi kurma fikrini bulmuştu; bir yıl sonra tüm yerli proletarya küçük mülkiyet şehrinden çıkıp yerine anıtsal eve yerleşecekti. On ya da yirmi yıl sonra başka bir mühendis dünyanın ortasında yeryüzünün tüm emekçilerinin edebi saadete erişeceği bir kule inşa edecekti. Pruşevski şimdide, dünyanın orta yerine dikilecek, sanata ve amaca uygun statik mekanik eseri gözünün önüne getirebilirdi ama bu ovanın ortasına kuracağı ortak evde yaşayacakların ruhunu çözemez, hele ki geleceğin kulesine yerleşeceklerin nasıl kimseler olacağını hayal dahi edemezdi. O gün geldiğinde gençliğin bedeni nasıl görülecek, kalp hangi heyecan verici güçle çarpmaya, akıl düşünmeye başlayacaktı?...İnsanların yalnızca kötü hava yüzünden içinde yaşayacakları boş binalar dikmekten korkuyordu”.

Mühendis Pruşevski’nin ruhsal durumundaki çelişkileri, geleceğin yapısını hayal edebilirken hayatın anlamını kavrayamaması olarak sunulur. Mühendis hayatı kavranamaz olduğunu hissetmesi ve sürekli intihar etmeyi düşünmesi, sevgi ve mutluluktan yoksunluk haliyle betimlenmesiyle; Dostoyevski’nin her türlü çelişkinin sonlanacağını savunan Çernişevski’ye yaptığı itirazın haklı olduğunu göstermek ister Platonov. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” eserindeki: “Kristal Saray’da acı çekmek ise bütünüyle yakışıksız kaçar, çünkü acı çekmek kuşku demektir, olumsuzlama demektir. İçinizde kuşku uyandıracaksa o zaman bu ne biçim bir Kristal Saray olur dersiniz?” sözleri “Çukur”da yankılanır. Platonov, sürekli kendisinden kuşku eden ve acı çeken mühendis imgesiyle sosyalizm idealinin kırılganlığını göstermek ister. Öncü Pruşevski bu anlamda amaçsız Voşov’un ruh ikizidir. Kuşkuları onları yan yana getirir.

Diğer bir noktaysa, Platonov’un mühendisin ruhsal muhasebesini yaparken, Pruşevski’nin yapacağı bu binada kendisinin yaşamayı düşünmemesidir zaten sürekli ölümünü planlamaktadır. Yine yeraltı adamının ideal yapılar, ütopyalar tasarlayan kişilerin çelişkilerini anlattığı pasaj akla gelmektedir: “insan yaratmayı, yollar inşa etmeyi sever, tartışma götürmez bu. Ama...içgüdüsüyle hedefine erişmekten ve yapıyı tamamlamaktan korkuyor olmasın sakın? Nasıl bilebilir ki, belki de o yapıyı sadece uzaktan seviyordur; yakınına gitmeden, belki de sadece inşa etmeyi seviyor ve içinde yaşamak istemiyor”. Pruşevski’nin intiharı düşünmesi belki de bu korkudandır bilemeyiz ama, şehrin diğer ucunda yükselen yeni bir yapı gördüğünde heyecanlanması ancak binanın yakına dahi gitmemesi, yeraltı adamını doğrular ister gibidir.

Dostoyevski’ye göre ,Çernişevski’nin betimlediği, acıların ve kuşkuların geride kaldığı ideal yerler ancak kusursuz bir hapishane ütopyası olabilirdi. Kristal Saray imgesi o kadar kusursuz ve mutlaktır ki insanlar ona “dil çıkarmaya dahi cesaret” edemez. Bireysel özerklik ve özgür irade böylesi bir ütopyada anlamını yitirir, bu Dostoyevski için ölüm demektir.İşçi konutları için kazılan çukurdan çıkan “fantastik” ve “absürt” tabut imgeleriyle Platonov yine Dostoyevski’nin itirazlarını tekrarlamıştır.

Emperyalizme karşı, tükenmiş kaynaklarıyla toplumsal ilerlemeyi sürdürmeyi ve sosyalizmi yaşatmayı olağanüstü bir kararlılıkla uygulayan Sovyetler için, yeraltı adamının suretinin yüzeye çıkmasına izin verilmemişti. Milyonlarca insan yokluk içinde yeni bir uygarlık kurma mücadelesi verirken, insanlar Dostoyevski’nin ruhsal çelişkileri irdeleyen eserlerine yönelmemişti. Sovyetler’de Dostoyevski’ye doğrudan uygulanan bir sansür yoktu, basit bir şekilde insanların yaşadığı gerçeklikte Dostoyevski’ye yer yoktu. 1950’lerin ortalarına kadar bu durum değişmedi sonrasında Rusya’da Dostoyevski’ye olan ilgi yeniden artmaya başladı.
Kendi içine dönen, sürekli varlığını ve hayattaki amacını sorgulayan, toplumsal sorunları yeraltı adamının “yıkıcı” üslubuyla betimleyen Platonov’un eserlerinin göz ardı edilmesinde, sansürle birlikte bu dinamiklere de bakmak gerekir. Platonov gibi Sovyet modernleşmesini eleştiren yazarlar, Rus edebiyatı tarihi bağlamında okunduğunda, eleştirilerinde Sovyetler’in geleceğine dair keskin öngörülerden ziyade geçmiş tartışmaların gündeme getirildiği görülür. Platonov eserlerinde toplumsal sorunları geçmişe bakarak incelemiştir. Yeni bir dünya kurma kavgası verilirken, toplumsal çelişkileri geleceğe bakarak aşmak yerine yeraltı adamının “kehanetlerinin” doğruluğunu araştırdığı için Platonov’un büyük öngörülere sahip yazarlarla birlikte anılması doğru değildir. Ortada bir peygamber varsa bu Dostoyevski’dir, Platonov ise bu “kutsal sözleri “ tekrarlayan bir havaridir.

Nihilizm açmazında aydınlar ve Çehov


Ferhan Bayır

Rusya’nın uçsuz bucaksız stepleri arasında, insanların ismini dahi bilmediği bir taşra kasabasında sıvaları dökülmüş, etrafını yaban otlarının sardığı, insanı tehdit ediyormuş gibi gökyüzüne yönelen bahçe çitlerindeki çiviler... İnsanın ruhunu kuşatan karamsarlığın en karanlık tonu, bu binanın hapishane olduğu izlemini verirken bahçe kapısından içeri girip binaya doğru ilerleyince buranın hastane olduğu ancak basamakları tırmanırken fark edilir.
Kapıyı aralayıp içeriye adım atıldığı an, insanları askerlikten emekli, yaşlı bekçi Nikita karşılamaktadır. Step havasının sert iklimi, Nikita’nın yüzündeki derin ve keskin çizgilerde kendisini belli etmektedir. “Nikita, bu dünyadaki düzeni her şeyden çok seven ve bundan ötürü de dayak atma gerekliliğine inanan saf, iyi niyetli, işine bağlı, kıt görüşlü insanlardandır. Yüze, göğse, sırta, nereye denk gelirse oraya vurur ve bunu yapmazsa düzenin sağlanamayacağına inanır”. Heybetli ve tehditkâr bu bekçiyi geçip koridoru doğru yönelince, yerdeki çürümüş döşeklere, eskimiş sabahlıklara, parçalanmış mavi gömleklere dikkatlice bakınca, burasının hastane olmadığı hissedilir.
Koridorun hemen sonundaki geniş odaya tedirgin şekilde hızlıca bakınca, iç taraftan takılı demir parmaklıklar, yere vidalanmış yataklarını üzerinde mavi renkli hastane sabahlıkları ve başlarında eski usul takkeleriyle oturan insanların varlığından burasının akıl hastanesi olduğu anlaşılır. Tahtakurusu ve amonyak kokusuna lahana çorbası kokusunun karıştığı bu izbe yer, içinde beş akıl hastasının yaşadığı Altıncı Koğuş'tur.
Çehov “Altıncı Koğuş” öyküsünde bir taşra kabasındaki akıl hastanesi çevresinde gelişen trajik olayları her zamanki basit ve yalın üslupla anlattığı bu eser, Rus edebiyatının “en kasvetli” örnekleri arasında yerini almıştır. Sibirya’da sürgün döneminde, ayakları zincirlerle bağlanmış mahkûmların hayatını anlatan Dostoyevski’nin eserlerinde bile “Altıncı Koğuş”daki kadar kasvetli bir hava yoktur. Hayatlarında hiç şiddete başvurmamış beş tane delinin hikayesini, insanın kanını donduran Sibirya’nın soğuğunda en adi suçları işlemiş mahkûmların hikayesi kadar çarpıcı yapan nedir?

SİBİRYA’NIN ÖLÜMSÜZ MAHKÛMLARI

“Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşlemek gülünç değil mi?”
Çehov

Oyunları ve öyküleriyle Rusya’nın en başarılı yazarları arasında ismi anılmaya başlayan Çehov, yeni eseri için farklı, çok daha tutkulu konular arayışına girer. Moskova-Petersburg edebiyat dünyasındaki kıskanç ve tek düzey ilişkilerden de sıkılmıştır. Kendisine hem zihinsel hem de bedensel olarak bu sıkışmışlıktan çıkaracak yeni çalışmalar arayışındayken Çehov, kardeşi Mişel’in ceza hukuku derslerinde tuttuğu notları tesadüfen okuyunca kafasında bir soru canlanır “karar verilinceye kadar bütün dikkatimiz katilin üstünde toplanıyor, ama hapishaneye gönderilir gönderilmez tümden unutuveriyoruz onu. Peki hapishanelerde neler oluyor?”. Bu soru Çehov’un peşini bırakmaz ve Sibirya’ya gitme kararı alır. 
Çehov’un ciddi sağlık sorunları vardı, Sibirya’nın derinliklerine yapacağı bu yolculuğa ailesi ve yakın arkadaşları şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, Çehov’u ikna edemezler. Nisan 1890’da, Çar hükümetinin en tehlikeli suçluları kürek cezasına gönderdiği, Japonya’nın 800 kilometre kuzeyinde bulunan Okhotsk Denizi’ndeki Salahin adasına doğru yola çıkar. Üç ay süren zorlu yolculuk sonrası sefaletin ve pisliğin içinde kaderlerine terk edilmiş insanların yaşadığı bu yere ulaşır.
Doktor olarak tıbba olan borcunu hapishanedeki mahkûmların tedavisiyle ilgilenip ve buradaki sağlık koşullarına dikkat çekerek ödemek isteyen Çehov, yüzlerce mahkumla konuşur, her gün on sekiz saati bulan yoğun bir çalışma yürütür, detaylı ve titiz bir şekilde notlar alır. Mahkûmların anlattıklarıyla birlikte hapishanedeki koşullar ve hapishanenin dışındaki gündelik hayata dair çarpıcı gözlemlerini kaleme alır. Hapishanelerde insanı ayakta tutacak hiç bir manevi şey gözlemleyemez Çehov, “Cezaevleri büyük kumarhane olmuşlar, koloniler ve askeri birlikler de onların şubeleri.” Hapishanede dışındaki yaşam ise çok daha kötüdür. Salahin’de kürek mahkumu kadınlar ve erkek mahkûmlarıyla birlikte buraya gelen eşleri de bulunmaktadır: “ Hepsi de yaşamak için fahişelik yapıyor. Zindancılar, en genç ve alımlıları kendilerine ayırıyor, öbürlerini de hükümlülere bırakıyorlardı. Genç kızların, anneleri tarafından zengin kolonlara ya da gözetimcilere satılması gündelik işlerdendi... ne yaşlılık ne çirkinlik fahişeliğe engel oluyordu ne de en had derecedeki frengi. Aleksandrovski sokaklarında on altı yaşında bir kıza rastladım. Dediklerine göre fahişeliğe dokuz yaşında başlamış”.
Çehov, insanın ayağındaki zemini sarsan böyle yüzlerce çarpıcı gözlemi “Sahalin Adası” eserinde yayımlar. Sibirya’nın karanlıklarında tarif edilemez sefalete terk edilmiş bu insanların dramını Çehov o kadar yalın ve soğukkanlı şekilde kaleme almıştır ki, eseri yayımlanmadan önce inceleyen çarlık sansür heyeti bu öyküleri bir edebiyat eseri olarak değil, bilimsel makale olarak tanımlayıp kayda düşer.
Eser yayımladığı zaman büyük ses getirir. En sıradan ayrıntılar bile büyük tartışma konusu olur. Eserin dilindeki nesnellikten dolayı, okurlar betimlenen sahnelerin kurgu olma ihtimalini bile düşünmez. Kitabın her satırı, Rus toplumunu kendi acımasız ve soğuk gerçeğiyle yüzleşmeye zorlar. Özellik hapishanedeki mahkumlara uygulanan bedensel ceza sahneleri Kışlık Sarayı’ndaki yöneticileri bile şaşkına uğratmıştır: 
“İnfaz memuru bir tarafta durur ve kırbaçla böyle bir vurur ki, kamçı bütün vücuda yayılır. Her beş kırbaçtan sonra öbür tarafa geçer ve mahkuma yarım dakika dinlenme süresi verir. İlk beş ya da on kırbaçtan sonra daha önceki dayaklar yüzünden yaralarla kaplı olan bedeni mavileşir, morarır ve her darbede derisi açılır. Çığlık ve bağrışların arasında ‘Zatıaliniz! Zatıaliniz! Merhamet!’ kelimeleri duyulur. Sonra yirmi ya da otuz darbeden sonra sarhoş adam ya da sayıklayan biri gibi şikâyet etmeye başlar ‘Zavallı ben, zavallı ben, beni öldürüyorsunuz...Beni neden cezalandırıyorsunuz?’. Ardından boynun o garip gerilişi, kusma sesi. Sanki cezanın başlamasından bu yana bir sonsuzluk geçmiş gibi. Gardiyan bağırmaya devam eder, ‘Kırk iki! Kırk uç!” Doksana daha çok var”
Rus kamuoyu, Sibirya’daki insanların gerçeklerinin çok az farkındaydı. Ne var ki bütün olumsuz imgeye rağmen insanların zihninde Sibirya deyince “Suç ve Ceza” romanın son sahnesindeki günahlarını kabul etmiş, manevi olarak yükselmiş Raskolnikov ile saf iyiliği ve fedakârlığıyla Sonya’nın ilişkisi canlanmaktaydı. Çehov, insanların zihnindeki bu romantik imgeleri yıkmakla kalmadı betimlediği çarpıcı sahnelerle Rusya’da önce kadınlar sonra da erkekler için fiziksel cezanın kaldırılmasında çok önemli rol oynadı.

TAŞRANIN SOĞUK GERÇEKLİĞİ
“Kasabada yaşamak boğucu ve sıkıcıdır; yüksek ideallerden yoksun olan toplum zorbalıkla, kaba bir sefalet ve iki yüzlülükle çeşitlendirilmiş cansız, anlamsız bir yaşam sürmektedir.
Çehov

“Sahalin Adası” eseri dikkat çektiği toplumsal sorunlarla kamuoyunda ses getirse de eleştirmenler bu eserin edebi değerini pek beğenmemişlerdir. Kimilerine göre Çehov, Dostoyevski’ye özenmişti ve kürek mahkûmları üzerinde prim yapmıştı. Daha nesnel yorum yapan eleştirmenlerse, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Notlar” eseriyle kıyaslandığında bu öykülerin zayıflığının altını çizmişti. Şüphesiz ayağında prangalarla Sibirya’ya siyasi tutuklu olarak gidip mahkumlarla aynı korkunç hapishane koşullarını paylaşan Dostoyevski’nin eserindeki derinlik ve güçlü manevi arayış, Çehov’un bu eserinde gözlemlenemez. Çehov, bir yazar ve doktor sorumluluğuyla dışarıdan gelip, yaptığı gözlemleri betimlerken; Dostoyevski ise doğrudan yaşadığı kendi trajedisini, rutubet ve pislik kokan, soğuk ve karanlık koğuşta, damarlarında dolaşan kan gibi canlı ve sıcak bir dille betimlemişti.
Oysa Çehov, insanın akıl dışı, yıkıcı, karanlık yönünü derinlikli şekilde ele aldığı, Dostoyevski ile ölçülebilecek hatta yer yer onu aşan önemli bir öykü kaleme almıştır. “Altıncı Koğuş” öyküsünde, bir akıl hastası ile doktor arasında geçen olaylar anlatılır. Bu eserin en çok göze çapan özelliği, yetmiş sayfaya sığdırılan fikirlerin yoğunluğu ve gücüdür. 
Dostoyevski’nin, Tolstoy’un belki yedi yüz sayfada tartışacakları fikirleri Çehov basit ve kısa bir biçimde yapmıştır. Dostoyevski ve Tolstoy, büyük ve sayısız mekanlar içinde onlarca karakterle birbirine örülen adeta çok sesli senfonilerle insanın özüne dair sorunları ele alır. Çehov ise, tiyatro oyunlarındaki gibi, olayları bir koğuşta ve birkaç karakterin arasında yoğunlaştırarak eşsiz bir oda müziğiyle şeklinde öyküsünü anlatır. 
Rusya’nın terk edilmiş bu kasabasına yirmi yıl önce genç bir doktor olarak gelen Andrey Yefimiç, kendisini yoksulluk ve pisliğe terk edilmiş hastanede bulur. Alet ve ilaçların yetersizliği, her gün kilometrelerce uzaktan gelen yüzlerce köylü hasta, az sayıda sağlık çalışanı gibi sorunların yanında hastanedeki yolsuzluklar, adam kayırmalar, dedikodular mesleğine yeni başlayan doktorun yüzleşmesi gereken sorunlardır. Andrey Yefimiç ilk zamanlar özveriyle kendisini mesleğine adar ne var ki zamanla bu sorunların altında yavaş yavaş ezilir. Güçlü ve savaşçı bir karakteri bulunmayan doktor Yefimiç, önündeki yakıcı sorunlarla nasıl çözüm üreteceğini bilemez: “Andrey Yefimiç akla ve doğruluğa aşırı değer verirdi, ancak etrafında akıl ve dürüstlükle dolu bir hayatı var edebilmesi için yeteri kadar güçlü bir karaktere ve inanca sahip değildi. Emir buyurmayı, yasak koymayı, mecbur bırakmayı kesinlikle bilmezdi”. Zaten 1860’larda ilahiyat okumak isterken babasının zorlamasıyla doktor olmuştu.
Tıbbı ve ilerlemeyi benimsemekle birlikte Yefimiç, yoksunluğun neden olduğu sefalet içinde acı çeken insanların soğuk gerçekliğiyle yüzleşecek ne tutkulu inançları ne de köklü fikirleri vardır. Derinlikli fikirlerden, sarsılmaz ideallerden yoksun bir insan Rusya’nın, adı dahi unutulmuş kasabaları gibi, karanlık stepleri içinde kaybolur. Kasabanın insanın ruhunu boğan tek düze yaşamı, hastanedeki kangren olmuş sorunlar içinde Andrey Yefimiç, ahlaki pusulasını kaybedeler. İnsan doğasının en korkunç yanı yaşadığı gerçeklikle yüzleşmediği zaman, kendi benliğini korumak için karamsar ve yıkıcı metafiziksel argümanlar üretebilmesidir. Bir gün hastaneden eve döndüğünde çalışma masasında otururken Yefimiç hayatının ve mesleğinin muhasebesini yapar. Her gün kırktan fazla hastayı muayene etmek büyük bir aldatmacadır, hastaların tedavilerine gereken özeni gösteremediği gibi, yıllar içerisinde kasabada ne hastalanma ne de ölüm oranlarında bir azalma söz konusudur. Bu gerçeklik karşısında Yefimiç bir adım geri çekilir, yenilgisinin rasyonelleştirmeye başlar: “Doktorun düşüncesine göre yapılacak en mantıklı şey hastaları salıvermek, hastaneyi de kapatmaktı...bunu yapmanın kimseye faydası dokunmazdı. Sonuçta maddi ya da manevi bir pisliği bir yerden kovsanız da başka bir yere sıçrayacaktır. Pisliğin kendiliğinden yok olmasını beklemek gerekir”.
Yefimiç, sorunlar karşısında çaresizliğin, eylemsizliğin felsefesini yaparak benliğini ayakta tutmaya çalışır. Bilimin ve aklın ilkelerine dayanan doktor, mesleğinin ahlaki temellerini kendi elleriyle aşındırmaya başlar: “...eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye? Bir tüccarın ya da memurun fazladan beş, on yıl yaşamasının kime ne faydası var?” Mesleğine bu denli yabancılaşan doktor, kayıtsızlığını bütün hümanist idealleri reddecek şekilde, yıkıcı noktalara taşır: “Eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları hem her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir”. Hayatın acımasız, trajik gerçekleri karşısında teselli olmak için sıradan insanlara dini öğretileri, kendisi için de nihilist felsefeyi uygun bulur Andrey Yefimiç.
Bu andan itibaren doktor, mutlak bir kayıtsızlık içinde yaşamaya başlar. Hayattaki tek gayesi akşam evine geldiği zaman tarih ve felsefe üzerine kitaplar okumaktır. Ne bir tiyatronun ne bir operanın olduğun kasabada, keyifli okumalarının dışında, eski bir soylu olan fakat yoksun düştüğü için postanede çalışan Mihail Averyaniç ile akşamları evde oturup bira içerler. Yefimiç neredeyse her akşam bu kasabada yaşamanın ne derece sıkıcı olduğundan yakınır. Elbette Rus aydınları da Yefimiç’in eleştirilerinden kaçamaz: “Aydın kesim bile bayağılıktan öteye geçemiyor; gelişme seviyeleri, sizi temin ederim ki, aşağı tabakadan üstün değil”. Mihal ise hep aynı cevabı verir :“Eskiden ne gözü kara liberaller vardı”.

NİHİLİZMDEN DELİLİĞE

“Zindan gardiyansız olmaz, birini tasarladınız mı ötekini de tasarlamak zorundasınız”
Balzac
“İnsan kendi sağduyusuna, komşusunu kilit altında vurarak ikna olmaz”
Dostoyevski

Mesleğini amaçsız, hayatı anlamsız bulan Yefimiç, hastaneye nadiren uğramaya başlar. Nihilizmin derinliklerinden kısık sesle ara sıra vicdanı seslendiği zaman Yefimiç, ciddi bir entelektüel olarak vicdanına gerekli cevabı verir: “Zararlı bir işe hizmet ediyorum ve aldattığım insanlar için aylık alıyorum. Namuslu değilim, ama ben tek başıma bir hiçim, kaçınılmaz olan sosyal kötülüğün küçük bir parçasıyım sadece... Demek ki namuslu olmamanın suçlusu ben değilim. İki yüzyıl sonra doğsaydım bambaşka bir insan olabilirdim.” Nihilizmi kadercilikle ayakta tutar, kadercilik ise onu her geçen gün etrafına karşı daha çok duyarsızlaştırır, topluma yabancılaştığı ölçüde bencilleşir. Yirmi yıl boyunca hastanedeki bütün ahlaksızları görmezden gelir, Nikita’nın hastaları dövmesini umursamaz, etrafı şiddet ve cehaletle çevriliyken Yefimiç, evinde kitapları arasında kendine “yüksek ve soylu” fikirler dünyası kurar. 
Ne var ki hayatın sert dalgaları Yefimç’in kumdan dünyasını yerle bir eder. Yefimiç, rutin hastane gezintisi sırasında gözü Altıncı Koğuş’a takılır, yıllarca bu koğuşa uğramadığını fark eder. Doktor sorumluluğundan ziyade can sıkıntından kurtulmak, bir değişiklik yapmak için koğuşa girer. Beş akıl hastasının durumunu, koğuşun içini merakla gözlemlerken Ivan Dmitriç’i tanır.
Ivan Dmitriç, soylu ve eğitimli bir aileden gelen, üniversite eğitimi almış, iyi bir mevkide maliyede çalışan bürokrattır. Dmitriç’in mutlu hayatı, bir gün işe giderken polislerin kelepçeleyip götürdükleri suçluyla sokakta karşılaşmasıyla alt üst olur. Bu dramatik anın etkisinden kurtulamaz, koşarak eve gelir, odasına kapanır, işe gitmez ve bütün gece ışıkları söndürüp koltukta oturur. Her an polislerin gelip kendisini de tutuklayacakları korkusundan bir türlü kurtulamaz. Bir suç işlemediğini bilmektedir, hapse atılmasına bir neden de yoktur, fakat biri iftira atar ve umursamaz bir yargıç olayın iç yüzünü araştırmadan onu Sibirya’ya gönderebilir. Daha da kötüsü iş yerinde onu çekemeyen amiri ya da iş arkadaşı evraklarla oynanıp zimmetine para geçirdiğini söyleyebilir. Buna benzer endişelerle Dmitriç’in korkuları gittikçe şiddetlenir, devletin kurumlarına güvenmez, topluma olan inancını yitirir. Çehov adım adım bir insanın yozlaşmış bir toplumda nasıl delirebileceğini sarsıcı şekilde gösterir, daha korkunç olan böylesi toplumsal ilişkiler içinde insanın delirebilmesinin normalliğidir.
Yakınları Dmitriç’in akli dengesini yitirdiğini düşündükleri zaman doktor Yefimiç’i çağırırlar, fakat Yefimiç delirmiş birisi için yapılacak bir şey olmadığını söyler, tedavi bile etmeden evine döner. Yıllar sonraki bu trajik karşılaşmayı komik yapansa Yefimiç’in kayıtsızlığıdır. Dmitriç, dışarıda binlerce hasta ve suçlu varken neden kendisinin buraya kapatıldığını sorduğunda Yefimiç “konunun ahlaki yönle ya da mantıkla alakası yok. Her şey tesadüften ibaret...Benim doktor olmamda, sizin akıl hastası olmanızda ne ahlak ne de mantık arayabiliriz. Bu sadece boş bir tesadüften ibaret” diyerek cevap verir. Akıl hastası bile kapatılmasına rasyonel nedenler ararken doktor, nihilizmin “güvenli sularında” tesadüflerden ve hayatın mantıksızlığından dem vurur. Ahlaki kayıtsızlık doktoru, toplumsal adaletsizliği ve eşitsizliği kaderci biçimde savunmaya kadar götürür: “Sizin durumunuzda yapılacak en iyi şey buradan kaçmaktır. Maalesef bunun kimseye bir faydası dokunmaz...Toplum kendini suçlulardan, ruh hastalarından ve genel olarak rahatsız insanlardan korumak istediği zaman baş edilmez olur...Burada bulunmanız gerektiğine dair düşüncelerle kendinizi yatıştırmanız gerekiyor. Hapishaneler ve tımarhaneler var olduğu sürece içinde birilerinin oturması gerekir. Siz değilse ben, ben değilse başka üçüncü biri girecektir buralara”. Nihilizmine rağmen doktorun geleceğe dair iyimser beklentileri de vardır: “Hapishanelerin ve tımarhanelerin...uzak bir gelecekte yok olacağı zamanı bekleyin. Elbette o gün er ya da geç gelecektir.” O güzel günleri beklerken, elbette hiçbir şey yapmadan, insan okumalı, düşünmeli, yüksek fikirlerle ruhunu yüceltmelidir. Hayatın anlamlı tek amacı buysa, insanın nerede ve nasıl yaşayacağının ne önemi vardır, tımarhane, ev, üniversite, hapishane hepsi birdir. Bir deliyi bile şaşkına çevirir bu düşünceler, Dmitriç ateşli biçimde soluk almadan, doktorun fikirlerinin bayağılığını yüzüne vurur.
Doktor serinkanlılığını bozmaz “hayatı idrak etmeye çabalayan özgür ve derin düşünce, saçma dünyevi kaygıları tamamıyla hor görme, işte bu...Diyojen de bir fıçının içinde yaşıyordu, ancak dünyadaki bütün krallardan daha mutluydu”. Deli ise, “sizin Diyojen ahmaktı da ondan...Ben hayatı seviyorum hem de tutkuyla seviyorum...Doya doya, delicesine yaşamak istiyorum ben...Hayata karışmayı, dünya telaşına kapılmayı öyle çok istiyorum ki...Gidin de bu öğretiyi sıcak, turunç kokan Yunanistan’da yayın. Söyledikleriniz bu iklime uygun değil” diyerek cevap verir. Çehov, Rusya’nın toplumsal sorunlarına soyut, hayattan kopuk reçeteler sunan Batıcı, liberal aydınların trajik açmazlarını, bir deli tarafından eleştirerek duruma komik bir ton katar. Bir deli bile Batı tipi aydına göre hayata daha çok bağlıdır.
İnsan insanla var olur. İnsanın insana duyduğu açlık bastırılamaz bir ihtiyaçtır. Hiçbir yüksek felsefe bu somut isteğin yerini tutamaz. Kitapları arasında yalnız ve durağan bir hayat yaşayan doktor da böyle bir açlık çekmektedir, rüyalarında zeki insanlarla konuştuğunu görür. Dmitriç ile sohbetinin ardından, yıllar sonra keyifle tartışabileceği birisini bulduğunu düşünür, büyük bir iştahla her gün yeni arkadaşını ziyaret etmeye başlar. Bu ateşli ve yoğun tartışmaların zihinsel ve manevi olarak zayıf adamı ne derece yorduğunu pek önemsemeden, aç bir kurt gibi kafeste onu bekleyen deliyi ziyaret eder.
Bir sohbet sırasında Dmitriç katlanılamaz acılar çektiğinden bahseder, sonuçta karşısındaki bir doktordur. Yefimiç ise Marcus Aurelis’un acı üzerine söylemlerini anlatmaya başlar, irade gücüyle düşüncelerin değiştirilebileceğini ve böylece acı fikrinin kaybolacağını söyler. Bu komik sahnelerle Çehov, okura kimin daha deli olduğunu sorgulatır. Doktorun saçma spekülasyonlarına Dmitriç bile tahammül edemez, keskin eleştirilerini sıralamaya başlar, sahne dramatikleşir: “Tek bildiğim, Tanrı’nın beni sıcak kandan ve sinirden yarattığıdır...Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarıyla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu hayatın ta kendisidir. Bir canlı ne kadar basitse o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı daha fazla duyarlıdır ve daha enerjik biçimde tepki verir. Bunu nasıl bilmezsiniz? Doktorsunuz ama böyle temel şeylerden haberiniz yok!” sözleriyle karşı çıkan Dmitriç doktorun araya girmesine izin vermez: “Sözcülüğünü yaptığınız stoacılar muazzam insanlardı, ama öğretileri daha iki bin yıl önce donmuş, bir damla ileriye gidememişti. Pratik ve geçerli olmadığı için ilerleyemezdi de...insanların büyük çoğunluğu bu öğretiyi anlayamamıştı bile. Zenginliğe, hayatın sağladığı rahatlıklara kayıtsızlığı, acıyı ve ölümü küçümsemeyi vaaz eden bu öğreti, büyük çoğunluk için anlaşılmazdı...Acıyı küçümsemek onlar için hayatı küçümsemek anlamına geliyordu...Hayatın yükü altında ezilebilir, ondan nefret edebilirsiniz, ama onu küçümseyemezsiniz.”

BAZAROV’DAN ÇEHOV’A NİHİLİZM

Çehov’un “Altıncı Koğuş” öyküsünü önemli kılan, kayıtsızlık içinde hareketsizce gündelik, yakıcı sorunlara sırt çevirip yüksek fikirler, güzel sözlerle nihilizmini perdeleyen Rus aydın sınıfını eleştirmesidir. Eserin önemi bu eleştirilerle sınırlı değildir. Rus edebiyatına eşsiz derinlik veren özgünlük Çehov’un eserinde de gözlemlenir. Neredeyse dört kuşak boyunca her edebiyatçı eserleriyle ya kendinden önceki ya da çağdaşı başka bir yazarın eserine cevap verir. Aşılması zor kitapların arkasında yüzyıllık tartışma ve polemikler bulunmaktadır. Her bir eser başka bir esere göndermelerle doludur, bu yüzden fikirler sürekli ve canlı bir şekilde edebiyat üretimini besler. Bu kültürel iklim yazarların toplumsal sorunlara cevap arayan tartışmanın dışında eserler kaleme almasına izin vermez.
Çehov bu öyküsünde başta Dostoyevski ve Tolstoy olmak üzere birçok edebiyatçıyla tartışır. Baskıcı ve yozlaşmış bir toplumda insanın delirme durumu ve bunun politik arka planı Gogol’un “Bir Delinin Hatıra Defterinden” eserinde ele alınan bir konudur. Çehov da bu geleneği devam ettirir.
Çehov’un en çok etkilendiği ve bir o kadar eleştirdiği Tolstoy’a yönelik eleştirileri de önemlidir. Tolstoy’un “kötülüğe karşı direnme” anlayışına kitapta Nikita’nın şiddetini sessizce kabullenen akıl hastası köylü imgesiyle gönderme yapılır: “...Burada korkunç olan şey onun dövülmesi değil – buna alışmak mümkündü- bu aptal hayvanın dayak yerken sesini çıkarmaması, karşılık vermemesi, gözünü bile kırpmaması, sadece ağır bir fıçı gibi sağa sola sallanmasıydı”. Çehov bu noktada hayatın acımasızlığına karşılık vermeyi öneren Dmitriç’in fikirlerini öne sürerek, kötülüğe ve şiddete pasif tavır almayı eleştirir.
Hapishane ve delilik konuları Çehov’dan önce, insanın özgürleşme isteğinin ne kadar derin ve güçlü olduğunu irdelemek için seçilmekteydi. Aristokrat kökenli ilerici, aydınlanmış yazar, köylülerin özgürlük sorunlarını bu temalarla politikleştirmişti. Gorki ve Çehov gibi alt sınıftan gelen yeni yazarlarla birlikte bu hapishane ve delilik temaları, fikirsel soruşturmalardan sıyrılarak doğrudan bedenin özgürleşmesi sorununa kaydı. Çehov’un dedesi özgürlüğünü sonradan kazanmış toprak kölesiydi, Gorki’nin çocukluğu ise ayaktakımı arasında geçmişti. İki yazar da küçük yaştan itibaren fiziksel şiddete maruz kalmışlardı. Dayakla terbiye edilmek istenen bu iki yazar için fiziksel şiddetin son bulması en yakıcı sorunlarıydı. Bundan dolayı Çehov, Tolstoy’un bu soyut ahlaki öğretisine tahammül edemez. Yefimiç’in acılarla ilgili soyut iddialarına Dmitriç: “Bütün ömrünüz boyunca kimse size parmağını değdirmedi, sizi korkutmadı, dövmedi; bir öküz kadar sağlıklısınız... Yirmi yıldan fazla süredir ısınması, aydınlatması, hizmetçisi olan bedava bir lojmanda oturuyorsunuz. İşinize geldiği kadar çalışma hakkına sahipsiniz. Yaratılıştan tembel ve gevşek bir insansınız...Kısacası siz hayatı görmediniz, onu zerrece tanımıyorsunuz. Gerçeklikle tanışıklığınız ise yalnızca teoriden ibaret...bütün bunlar Rus tembellerine özgü bir felsefedir...Hem hiç çalışma, hem vicdanın rahat olsun, hem de kendini bilgin say. Ne ala felsefe! Hayır efendim bu ne felsefe ne düşünüş tarzı, ne de bakış açısı genişliğidir; aksine bu tembellik Hint fakirliği ve uyku sersemliğidir” sözleriyle cevap verir.
Diğer bir nokta Dostoyevski’nin aşağılanmış, kişiliği baskılanmış bireyin ne koşulda olursa olsun, tek seçenek akıl dışı çözüm de olsa, benliğini korumak için harekete geçeceğine dair fikirleridir. “Yeraltından Notlar”ın ana karakterinden Ivan Karamazov’a, Raskolnikov’dan “Cinler” romanının karakterine kadar, kendini var etme, saygı görme isteyen bundan dolayı cinayet işleyip, intihar bile edecek kadar yıkıcı ve yaratıcı bu potansiyel döne döne işlenir. Çehov, Dostoyevski’ye de itiraz eder. Dmitriç, doktorun hayatı küçümseyen kayıtsızlığı karşısında “aptalın, küstahın biri mevkii ve rütbesini kullanarak sizi alenen aşağılasa...öğüt vermenin ne demek olduğunu anlardınız” der. Ne var ki anlamakla bunu bilicinde olmak bambaşka şeylerdir.
Yefimiç’in Altıncı Koğuş’a yaptığı ziyaretler sıklaştıkça hastanede çalışanlar durumu garipsemeye başlar ve bir deliyle saatlerce sohbet eden doktorun da delirmeye başladığı tüm kasabanın dedikodu konusu olur. Bunun üzerine belediye başkanı ve yöneticiler diğer doktorların eşliğinde Yefimiç’i küçük düşürecek şekilde sorgular ve emekli olmasını ister. Yefimiç hayatta ilk kez aşağılandığını hisseder, ne var ki deli olmadığını söyleyecek iradeyi kendisinde bulunamaz. Öykünün belki de en çarpıcı sahnesi, Altıncı Koğuş’a kapatılan Yefimiç’in, yıllardır görmezden geldiği Nikita’nın acımasız yumruklarına hedef olduğunda dahi karşı koymamasıdır. Kendi sonun hazırlayanın, topluma karşı kayıtsızlığı ve vicdanını körelten nihilizm olduğu bilincine varsa da, Dostoyevski’nin beklediği manevi sıçrama gerçekleşmez.
Avrupa’daki anlamından farklı olarak nihilizm kavramını Rus edebiyatında ilk kez Turgenyev “Babalar ve Oğullar” romanında kullanmıştı. Genç ve tutkulu doktor Bazarov, 1860 kuşağının radikal demokratik fikirlerini savunurken, çarlık Rusya’nın bütün köhnemiş geleneklerini yadsımak anlamında, kendisini nihilist olarak tanımlamıştı. Ancak, Halka Doğru Hareketi’nin yenilgisiyle ideallerini kaybetmeye ve ahlaki çözülmeye başlayan Rus aydının dönüşümüne, nihilizmin anlamındaki değişim eşlik eder. Bazarov’dan Yefimiç’e nihilizm, devrimci yıkıcılıktan insanın delirmesine neden olan bencilliğe doğru kayar.
Elbette Çehov, Rus aydının durumunu sadece Yefimiç olumsuz karakteriyle örneklendirmez. Yefimiç’lerin karşısına “Vanya Dayı” oyunundaki Doktor Astrov karakterini koyar. Bütün yenilgilerine rağmen, bireysel ahlaki sorumluluğundan kaçmadan, tek başına ağaçlar diker, ormanları korur. Binlerce kilometre uzaktaki hastalarını tedavi etmek için fırtınada bile yola çıkar. Bilime ve ilerlemeye inanır, köylüler cahildir ama değişebilirler. Yaptığı fedakârlıklar bugün bir anlamı yokmuş gibi gözükse de o, gelecek için çekilen acıların, gösterilen özverilerin bir anlamı olacağına inanır. Bazarov gibi yüksek sesle ve dikkat çekici şekilde yapmaz eylemlerini Astrov. Omuzlarındaki yorgunluğa rağmen kendinden emin, sessiz ve kederli biçimde mücadele eder, Çehov’un kendisi gibi.

Liberalizmin tutunamadığı toprak: Rus sosyalizminin imtihanı




Ferhan Bayır, Aydınlık Gazetesi'nde yazdığı makalede, Pyotr Çadayev'in  “İnsanlığın bir üyesi gibi gözükmeyen, ama yine de dünyaya büyük dersler vermek için var olan uluslardan biriyiz. Kanımızda uygarlığa aykırı gelen bir şey var. Büyüyoruz, ama olgunlaşamıyoruz.” sözüyle başlıyor ve Rusya'nın tarihsel imtihanını ele alıyor:

"Putin, ‘Liberalizm hükümsüz hale geldi’ açıklamasıyla, liberal değerler üzerine kurulan Batı uygarlığının temellerinin sarsılmakta olduğunu dile getirmiştir. Dünyanın en seçkin aydınları, Batı’nın çökmekte olduğuna uzun zamandan beri dikkat çekmekteydi. Bu fikirlerin bu kez, bir devlet başkanı tarafından dillendirilmesinin anlamı ve önemiyse bambaşkadır.

Daha önemlisi, 1. Petro’nun radikal Batılılaşma reformlarıyla başlayan modern Rus devletinin tarihindeki ‘Avrupa’ya açılan pencere’ politikası göz önünde bulundurulduğunda, Putin’in açıklamasıyla bu ‘pencerenin kapanma’ olasılığının bir kez daha gündeme gelmesidir.

Kuşkusuz Putin’in liberalizmi hedef almasıyla, Rus düşünce tarihindeki köklü liberalizm ve Batı karşıtı geleneğin mirasını tartışmak kaçınılmazdır. Putin’in bu yalın cümlesinin arkasında, yüzyıllardır liberalizmi yadsıyan geleneğin çarpıcı etkisi vardır.

LİBERALİZMİ YADSIYAN RUS LİBERAL AYDINLAR

Dostoyevski, ‘Bir Yazarın Günlüğü’ köşesindeki ‘Paradokslarım’ başlıklı yazısında, Çarlık Rusya’sının baskıcı rejimine karşı anayasal demokratik hakları ve basın özgürlüğünü savunan Rus liberal muhaliflerin karakterini tartışır. Dostoyevski’ye göre Rus liberal aydının en sıra dışı özelliği, liberal idealler için mücadele eden bu aydınların Batı’ya gittiklerinde, Batı’nın siyasi yelpazesinde liberalizmden en uzak sosyalistlerle yan yana gelmeleridir.

Dostoyevski, Rusya’da en ılımlı fikirleri savunanların, liberalizmi yadsıyarak Avrupa’daki en radikal devrimci fikirlere yönelmelerini, Rus entelektüelinin paradoksu olarak tanımlarken; aslında Avrupa düşüncesinde uzlaşmaz gibi görünen çelişkileri kendi hayatlarında aşmaya çalışan, bu çelişkilerden beslenen Rus aydınının özgün ve sınırları yıkan güçlü karakterinin altını çizmişti.

Dostoyevski açısından bu Rus aydının en rafine temsilcisi, “Rusya’nın ilk ve tek dünya vatandaşı” dediği, Aleksandr Herzen’dir.

Herzen, Rus aydınının içinde bulunduğu sessizliği bozan ve arkasında derin düşünsel miras bırakan en seçkin düşünürlerin başında gelir. Eğitimli birçok Rus genci gibi Herzen de, 1825’de anayasal hakları, basın özgürlüğünü, köleliğin kaldırılmasını isteyen Dekabrist ayaklanmasını gerçekleştiren devrimcilerin anılarıyla büyüdü. Herzen, her zaman kendisini Dekabristlerin mirasçısı olarak görmüştü.

Herzen dönemindeki entelektüeller aynı kaynaklardan beslendi; Saint-Simon’u okuyup Fransız sosyalizmini yakından takip etti, Alman felsefesini her Rus aydını gibi bütün benliğiyle sindirdi, Hegel’in etkisi olgunluk dönemi eserlerinde bile görülürken Feuerbach ile tanrıtanımazlığın sınırlarına dayandı.

Aydınlanma’ya derinden bağlı, özgürlükçü ve demokrasinin ilkelerini temel alan 1840’lı birçok aydın gibi Herzen de çok geçmeden kendisini I. Nikolay’ın baskıcı politikalarının hedefinde buldu.

RUS SOSYALİZMİNİN TEMELLERİ

Ülkesinde devletin despotik baskısından kaçan Herzen, o dönemin her devrimcisi gibi doğrudan Paris’e gitti. Herzen döneminin romantik bir devrimcisiydi, ideallerine sonuna kadar bağlıydı; ne var ki aynı zamanda keskin bir eleştirel zekaya sahipti. Aydınlanma’nın akılcılığı Paris’in romantik havasını dağıtmakta gecikmedi.

Herzen gittiği tiyatro sonrası, biraz da aristokrat havayla, toplumun yeni seçkini burjuvaziyi bayağı ve zevksiz buldu. “Her şeyi yiyen, ama yediği hiçbir şeyle doymayan”, “güzelliği yıkıp, bireyi silikleştiren” burjuvazi Herzen için örnek alınacak bir sınıf olmadığı gibi uygarlığın, ilerlemenin de önündeki en büyük engeldi.

Herzen 1847 tarihinde, “Burjuvazinin büyük bir geçmişi olmadığı gibi, büyük bir geleceği de olmayacaktır. O ancak, haklarının kabul edilmesi için savaşırken, bir yadsıma, bir geçiş, bir zıtlık ögesi (antitez) olarak, o an için iyi bir şeydi... Aristokrasinin kendi toplumsal inancı vardır; yurtseverlik dogmasının, yiğitlik geleneğinin ve onur makamının yerine, ekonomi politiğin yasalarını koyamazsınız. Feodalizmin zıddı olan bir inanç da vardır, sosyalizmdir. Burjuvazinin yeri bu iki inanç arasındadır” derken bu gözlemlerinde ne kadar haklı olduğunu bir yıl sonra görecekti. 1848 Devrimi burjuvazi tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı.

“Batılı kokuşmuşluğun kıskacında”, “ahlaki çöküntünün kenarındayken Rusya’ya olan inancım kurtarıcım oldu” diye yazar Herzen. Bu yeni koşullarda Rusya’nın geleceğini bambaşka gözle okumaya çalışır. Böylelikle ‘Rus Sosyalizmi’ fikrini bu dönemde formülleştirmeye başlar.

Modernleşme Rusya’daki aydınları iki kampa bölmüştü. Bir tarafta eski gelenekleri savunan Petro’nun reformlarına karşı, Rusya’nın özgünlüğünü vurgulayan Slavcılar; diğer tarafta ise Avrupa’nın geçtiği evrimin takip edilmesini savunan liberal Batıcılardı. Herzen yaşadığı deneyimlerden sonra Avrupa’ya koşulsuz inanmayı sürdüremeyeceği gibi Slavcıların fikirleriyle yan yana gelemeyecek kadar da Aydınlanma’ya ve özgürlüğe bağlı bir devrimciydi.

Yeni bir çıkış yolu arayan Herzen, iki kamptaki fikirleri yeni bir zeminde, özgün ve parlak şekilde bir araya getirmeye çalışır. Rusya’nın Roma hukukunun dışında kaldığı, Ortodoks inancıyla Avrupa’nın ‘bulaşıcı’ yozlaşmasından uzak kaldığı tezlerinde Savcılara yaklaşan Herzen; özellikle Rus köy komününün ileride kurulacak yeni toplumun nüvelerini taşıdığı ve köy komününün kolektivizmini Batı’nın topluluk kültürünü parçalayan, burjuva bencilliğinin alternatifi olarak ele aldı. Herzen’e göre köy komününün doğaya yakınlığıyla sahip olduğu ‘sosyalizan’ kültüre, Avrupa yüzyıllar boyunca çabalayarak ulaşmayı amaçlamıştı.

Herzen’in dayandığı diğer fikir devrimci Çadayev’in ‘tarihsiz bir ülke Rusya’ tezidir. Köklü geleneklerin yokluğu (köy komünü hariç) ve Rus monarşisinin Avrupa krallık geleneğinin dışında kalmasıydı. Rusların geçmişlerinde sevecekleri hiçbir şey bulamamaktan dolayı toplumsal devrimin her şeyi yıktığında üzülecek hiçbir Rus da olmayacaktır. Rusya uçsuz bucaksız bir tarlaydı, ne ekileceğine geçmişin kamburu olmadan karar verebilirlerdi.

Avrupalı sosyalistleri ilk Hristiyanlara, Rusya’yı da Roma’yı yıkıp ama aynı zamanda daha ileri bir uygarlık kuran barbar kabilelerine benzetiyordu Herzen.

Herzen’e göre Rus Sosyalizmi, sadece yeni bir dünya kurmayacak, var olan Avrupa’yı da yıkarak ona yeni ve devrimci bir ruh üfleyecekti. Proudhon’a yazdığı mektupta: “Gerçek bir İskitli, bu eski dünya kendi kendisini yok ederken keyifle izliyorum ve sizin için içimde en ufak acıma duygusu bile yok” diyerek Asyalı kimliğini vurgulamıştı. Asıl kışkırtıcı olan İskitli imgesiyle Avrupa’nın yıkımı arasında kurulan bağdır.

Kuşkusuz bu yaklaşım sadece Rusya’da değil Avrupa’da da büyük yankı yarattı. Rusya’nın, köhnemiş, eski Avrupa’ya yeni, taze bir soluk vererek Avrupa’daki özgürlük, demokrasi inancını yeniden canlandırarak yepyeni bir uygarlığın kurulabileceği fikri, Belinski başta olmak üzere, radikal 1860 kuşağında ve belli ölçüde de Lenin’e kadar etkisini göstermiştir.

Herzen, Avrupa merkezli tarih anlayışını eleştirirken, kapitalizmin sömürücü ve eşitsizlik bedelini ödemek zorunda kalmadan, iradeci tarih anlayışıyla köy komünleri üzerinde yükselen Rusya’ya özgü sosyalizmin kurulacağı fikrine ulaşır.

Herzen’in, kapitalizmi aşarak sosyalizme ulaşma fikri daha sonra Çernişevski tarafından çok daha detaylı şekilde ele alınacaktır. Herzen’e göre tarihin akışı, zorunlu olarak Avrupa’nın yatağında akmak durumunda değildi, tarih çoklu seçenekleriyle vardı ve insanlar iradeleriyle bir seçeneği mümkün hale getirebilirlerdi.

Bu fikir Marx ve Engels’in de üzerinde önemle durduğu konu olmuş, özellikle Marx son dönem çalışmalarında “Doğu Sorunu”na eğilirken “Rus Sosyalizmi” üzerine Rusya’daki devrimcilerle mektuplaşmıştır. Avrupa’da Rus Sosyalizmi tezini destekleyen ve karşı çıkanların tartışmaları 3. Enternasyonal’e kadar canlı şekilde devam edecekti.   "