Moskova

Moskova

23 Haziran 2018 Cumartesi

Mavi gözler, beyaz geceler



Cenk Başlamış





...Yumuşak sesin, mavi şafağın
Baharın gelişi
Buluşmalarımız, güneşli bayram günleri gibi
Canlandırıyor duygularımızı, fikirlerimizi...
Anna Ahmatova


Moskova ve St. Petersburg. Biri Rusya'nın başkenti, diğeri Batı'ya açılan kapısı. Birinin 'mavi'si ünlü, diğerinin 'beyaz'ı.

İkisi de kıskanç, ikisi de hırçın, ikisi de kaprisli, ikisi de alımlı; aralarında yüzyıllardır süren büyük bir rekabet var. Aslında birbirlerini çok seviyorlar ama belli etmemeye çalışıyorlar, hele yabancılara. Belki de bu, hiçbir zaman birbirlerine kavuşamayacak olmanın getirdiği bir hırçınlık ve çekişme.

Biri 'siyasi başkent' olmakla övünüyor, diğeri 'kültür başkenti' olmakla. Biri Sovyet liderlerine de evsahipliği yapan Kremlin'le övünüyor, diğeri çarları ağırlayan saraylarıyla. Biri 'mavi'siyle övünüyor, diğeri 'beyaz'ıyla. Kısaca, biri Moskova olmakla övünüyor, diğeri St. Petersburg olmakla...

Galiba Moskova biraz daha hırçın, biraz daha kaprisli. Hemen yabancıları çok etkiliyor etkilemesine ama ilk adımı hep karşısındakinden bekliyor, Anna Ahmatova'nın sözünü ettiği yönlerini göstermek için pek de can atmıyor. Bir bebek gibi ilgi ve sevgi istiyor. Aslında oyun oynamak için can atıyor ama bunu hemen belli etmiyor. Gerçekte bu bir çeşit saklambaç: O, insanların kendisini aramasını, bulmasını, yani keşfetmesini istediği için saklanıyor.

Sovyetler Birliği'nin 1991 yılında yıkılması ardından Rusya gibi başkenti Moskova da büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ekonomik zenginliğin yoğunlaştığı kent daha da alımlı hale gelirken, soğuk savaş döneminin önyargısıyla yabancılarda oluşan 'gri Moskova' görüntüsü hızla geçmişte kalıyor. Artık ne yiyecek kuyrukları var, ne mal yokluğu, ne de her yabancının peşine takılan KGB ajanları. İlk bakışta, yükselen yeni binaları, açılan yeni mağazaları ve hareketli gece yaşamıyla Moskova hızla Batılı başkentlere benzemeye başlıyor. Ama bu, aldatıcı bir görüntü; Moskova'nın kendisiyle tanışmak için elini uzatmayanlara hazırladığı bir çeşit tuzak ya da muzip bir şaka. Tuzağa düşen, şakayı ciddiye alan yabancılar, güzel ama sıradan bir Batı başkentini daha görmenin mutluluğuyla evlerine dönüyor, gerçek Moskova ile tanışamadıklarını hiç bilmeden.

Tuzağa düşmeyen, şakaya inanmayanlar ise, Moskova'nın renklerine son yıllarda kavuşmadığını, geçmişin 'gri'sinin aslında aldatıcı olduğunu, en güzel renklerin, en güzel 'mavi'lerden birinin burada olduğunu keşfediyor. Bu öyle bir mavi ki, her yerde insanın karşısına çıkıyor: Metroda, otobüste, parkta, sinemada, pazar yerinde; hatta aylarca güneşi unutan gökyüzünü bile değiştiriyor. Bu mavi, insanların gözlerinde. Ama erkeklerin değil, kadınların gözlerinde. Ama genç kızların, orta yaşlıların değil, 'babuşka'ların, yani yaşlı kadınların hafif çekik gözlerinde. Yaşlılara özgü dingin yüzlerdeki mavi gözlerin sahipleri, artık zor da yürüseler, yoksulluk da çekseler o kadar sevgi dolu ki. Savaşı görmüş, açlık yaşamış, heyecanla yeni bir ülke kurmaya çalışmış, yaşamları boyunca mücadele ettiği idealleri yıkılınca düş kırıklığına uğramış, yorgun, yine de sevgiyle bakabilen gözler.

Bu gözleri keşfedenler gerçek Moskova ile de tanışmış oluyor. Rusçadan başka dil bilmeyen mavi gözlerin yabancıları sürüklediği o kadar çok yer var ki: Truva hazinesinin de sergilendiği Puşkin müzesi. Onunla yarışan Tretyakov Galerisi. Rusya'da iktidarın sembolü Kremlin Sarayı. Hemen önünde yer alan ünlü Kızıl Meydan. Yine buradaki Lenin Mozelesi ve insanda bir an önce yeme isteği uyandıran lezzetli bir pastaya benzeyen St. Basili Kilisesi. Yakınlarındaki Bolşoy Tiyatrosu. Yeni Kızlar Manastırı'ndaki Nazım Hikmet'in Mezarı. Moskova'yı kuşbakışı seyreden Lenin Tepeleri.

Ondan çok daha yükseğe çıkan Ostankino Kulesi.

Yükseklik korkusu çekiyorsanız, o zaman birer müzeye benzeyen metro istasyonları var. Cıvıl cıvıl Tverskaya Caddesi. Her zaman turistleri bekleyen Arbat Sokağı. Gidilen uzaklığa değen İzmailovo Pazarı. Hiç sesini çıkarmadan ilerleyen bir mavi gölge buraları gezenlere hep yolu gösteriyor...

(Devam edecek)
Gazeteci Cenk Başlamış'ın "Rusya'nın Sırları" kitabından alınmıştır.

Çaykovski’nin müdavimleri



Samih Güven




Pyotr İlyiç Çaykovski (1840-1893) aralarında Kuğu Gölü’nün de bulunduğu birçok ünlü eserin yaratıcısı olan Rus besteci. Zaman zaman eserlerinde de hissedilen hüzünlü bir hayat hikayesi var. Yaşadığı dönemde, özel yaşamı, tercihleri, müzik anlayışı gibi konularda hayli tartışmalar olmuş. Ama bugünden bakan bizler için geriye şu kalıyor sadece: eserlerinin gücü ve evrensel kültür birikimine yaptığı katkı. 

Bazı istatistiklere göre Çaykovski örneğin 2017 yılında dünya genelinde eserleri en çok icra edilen altı büyük besteciden biri. Diğer besteciler, Mozart, Beethoven, Bach, Schubert ve Brahms.

İşte böylesine önemli bir besteci olan Çaykovski’nin adına Moskova’da Tverskaya Caddesinde ünlü bir konser salonu var. 1921 yılında yapılmış olan Çaykovski Konser Salonu, Moskova'nın önde gelen senfoni orkestraları, solistleri, korolarının performans sergilediği önemli bir mekan. Dünyaca ünlü piyanistler, şefler, kemancılar, şarkıcılar, senfoni ve oda orkestraları da burada sahne alıyor.

Salonun son derece etkili akustiği yanında iç mimarisi de ilginç. İçerideki boşluğun şeffaflığı ve ferahlık veren tavan dikkat çekici. Antik Yunan tiyatrolarındaki gibi sahneye eşit ve adil bir bakış sağlayan mütevazı koltuklar söz konusu. Oval sahne ise gösterişsiz ama hakim bir ışıkla aydınlanıyor. Salon 1500’ün üzerinde seyirci kapasitesine sahip ve genelde koltukları boş kalmıyor.

Geçenlerde salonun girişinde arkadaşımı bekliyorum. Moskova Devlet Akademi Senfoni Orkestrası Çaykovski’nin bazı eserlerini icra edecek. Biletler bende olduğu için girişte duruyorum ve gelenleri gözlemliyorum ister istemez. Yine aynı şeyi düşünüyorum: müdavimleri. Yaklaşık yüzde yetmişi kadın ve büyük bölümü de 40-70 yaş aralığında. Yani Moskova’da klasik müzik gösterilerinin en önemli mekanına orta yaşın üzerindeki kadınlar rağbet gösteriyor. Bu ölçebildiğim bir şey değil ama bir gözlem sadece.

Çaykovski Salonunda tek tük yabancılar da oluyor. Moskovalılar gördükleri yabancıları biraz ilgi ve biraz da memnuniyetle süzüyor. Bir konserde olmanın, kendilerine böyle bir vakit ayırmanın tatlı huzuru içindeler. Hepsi özenle giyinmiş. Son derece dikkatle ve sessizce izliyorlar konseri. Öksürüklerini bile araya saklıyorlar. Aralarında konuşanını göremezsiniz. Nerede ne kadar alkışlanması gerektiğini biliyorlar. Ama asıl ilginç olan son bölüm. Konser bittiğinde alkışlama seansı neredeyse yarım saat sürüyor. Orkestra şefi sahneyi birkaç defa terk edip yeniden geliyor. Alkışlar dinmiyor. Bundan oldukça mutlu olan şef programda yer almayan kısa performanslar armağan ediyor seyircilere. Çiçeklere boğuluyor sanatçılar.

Müdavimler mutlu. Yavaşça, acele etmeden yöneliyorlar çıkışa. Merdivenlerden giyim kuşamına özenmiş, yeni konserleri düşünen kadınlar iniyor ve şehrin kalabalığına karışıyor sessizce.

Moskova'nın başka bir yüzü



Samih Güven





Yılbaşı ertesi, gece yağan karla süslenmiş, o sessiz halini seyretmek istiyordum Moskova'nın. Trafiğin olmadığı, mekanların kapalı olduğu, caddelerden tek tük araçların geçtiği, sabah mahmuru, gece yorgunu halini.

Sabaha kadar havai fişekler patlamıştı. Meydanlar, restoranlar,  barlar dolup taşmıştı dün gece. Öpüşenler öpüşmüştü yeterince. Eş dost hasret giderip güzel saatler geçirmişti. Belki de daha yeni uyumuştu çoğu.

Evin hemen yakınındaki park karla örtülmüştü. Banklar bomboştu. Köpeklerini gezdiren bir kaç yaşlı vardı görünürde.

Moskova Nehri bütünüyle donmamıştı henüz. Suyun kıpırtısını duyabiliyordum. Yaprak yaprak kabaran, parıldayan ve ağır ağır ilerleyen haliyle şehrin susmuş haline aldırmıyordu. İyice yanaşmıştım. O sesi biliyordum. Yine de sesten çok sessizliği güçlendiren bir özellik gibiydi bu.

Parktaki serçelerin hareketliliği, kanat çırpışları da her zamankinden daha dikkat çekiciydi. Onlar da sessizliği büyütüyordu varlıklarıyla.

Moskova’da ileri yaşına rağmen yalnız yaşayan çok yaşlı vardı. Nerdeyse doksan derecelik açıyla pazar arabalarını sürükleyen yaşlı kadınlarla karşılaşıyordum çokça. Parktaki o yaşlıları düşündüm biran. Neden erken kalkıyorlardı? Erken yattıkları için mi? Geceden umutları kalmadığı için mi artık? Kalan zamanı daha mı iyi değerlendirmek istiyorlardı? Ya da sabahı mı seviyorlardı? Sabahın sevilecek nesi var? Bilmiyorum. Biliyorum belki de. Ben de sabahın güzel olduğunu düşünmüyor muyum?

Çünkü umuttur sabah. Ferahlıktır serin esintiler. Karanlığın son bulmasıdır. Hele bir sabah olsun denir ya. Bu gece sabah olur mu denir ya hani. Sanki sabah olunca her şey değişecektir ve ellerimizde şekillenecek yeni bir dünya başlayacaktır. Ya da bir mucize doğacaktır.

Zaman mı veriyor hükmü? Her şey kendi dinamikleri içinde döngüsünü tamamlıyor, zaman bütün bunların tanığı yalnızca. Bir şeye karışmaz, bir şeyin şöyle ya da böyle olmasını istemez o. Her şey onu çevreleyen koşullar içinde bir yere evrilir veya evrilemez. Zaman bir yerden bir yere varmaktır sadece. A noktasından B noktasına. Yaşlılık ta böyle mi?

Yürümeye devam ediyorum nehrin kenarında. Yanlarından geçerken göz göze geldiğim ve diğerlerinden daha duyarlı olduklarını bildiğim o yaşlı insanları düşünmeye devam ediyorum bir yandan.

Ne anlatıyor yüzlerindeki ifade. Çaresizlik mi, yorgunluk mu, geldikleri noktanın dehşeti mi, hayal kırıklığı mı, baş edememek mi, güçsüzleşen bedenin, ağrıların, sönmüş arzuların belirtisi mi?

Bir yılbaşı ertesi neden bunları düşünüyorum bilmiyorum. Ama o sessiz şehirde karşıma çıkan durum buydu. Yüzleştiğim bu insanlardı. Eğlence yorgunu, uyuyan, sıcak sarılmaların sarhoşu olmuş insanlardan değillerdi.

Otobüs durağında da birkaç yaşlı insanla karşılaşıyorum yalnızca. 9b numaralı otobüs. Şehrin merkezinde çember bir hattın (kaltso) üzerinde dolaşan, bir saat sonra bindiğiniz noktada inebileceğiniz bir güzergah. Metroya inip çıkmanın sıkıntısını yaşayan yaşlıların tercih ettiği ve genelde tenha olan bir otobüs bu.

Bu yüzden bedavaya şehir turu atabileceğiniz, otobüste kitap okuma gibi bir alışkanlığınız varsa bunu kolaylıkla gerçekleştirebileceğiniz bir imkan. Yürüyüş sonrası işte bu otobüse binip dolaşmaya başlıyorum yaşlıların arasında. Sonrasında kahve içecek bir yer bulabilir miyim, emin değilim.

Karahindibaların Arsızlığı




MUSTAFA ÖZTÜRK





Novodeviçiye Manastırı’nın ayakucundaki mezarlığında, görkemli bir açık hava müzesinde bulunduğunuz hissine yakalanabilir ve herbiri kendine özgü düzenlenmiş bir sanat eseri görününmündeki“anıt mezarların” , sizi sohbete davet ettiği duygusuna kapılabilirsiniz. Bu engin çiçek tarlasındaki her bir gömüt yeri, yüksek insanlık seçkinleri arasına girmiş, tarihsel kişiliklere aittir. Bu huzur bahçesinde, gönlünüzü okşayan bir şaşkınlıkla tüm ünlü sakinleri buluşturan ortak bir gıpta duygusunu sezerken, kendi serüvenlerine dönüştürdükleri yaşamlarının kahramanı olmuş yüzlerce esin ve yetenek doruğu kişiliğin bütünlediği huzur ve mutluluk veren bir büyük halenin, büyük bir enerji bulutunun merkezinde Nazım Hikmet’ in dinlenceye çekildiği adanın yeraldığını farkedersiniz. Büyük şairin sonsuz huzur ocağının bulunduğu yer, Novodeviçiye mezarlığında, devlet resmi defin törenlerinin yapıldığı alanın merkezinde, adeta “şeref locası” konumundadır. Buraya getirilen her yeni sakin, ilk olarak, sanki, engin mapusluk deneyimine sahip, hapishanelerde onlarca sanatçıya öğretmenlik yapmış Nazım Hikmet’in önüne getirilir, tanıştırılır, ondan öğütler alır, sonra ebedi huzur ocağına gömülür. Buradaki bir defin yeri, parayla ya da dünya varlıklarıyla satınalınamayacağından dolayı paha biçilemezdir.Yıllardır defin işlemi durdurulmuştur, bu durdurma işleminin son istisnaları, SSCB son devlet Başkanı Mihail Gorbaçev’in bir fenomene dönüşen karısı Raisa Gorbaçev ile Sovyet sinema ve sirk artisti sosyalist emek kahramanlık madalyası sahibi Yury Nikulin ve devamen Rusya tarihinde yer bulmuş sayılı sanatçılardan ibarettir. Her defin yeri için, Devlet Başkanının bir kararnamesinin düzenlenmesi gereklidir. Rusya kalbini, öz bir oğluna açar gibi açmıştır Nazım’a. Rejim değişse de, yöneticiler degişse de, Nazım Hikmet bu ülkede, vatansız iken bulduğu yurt parçasında hala huzurla yatmakta. Ziyaretçileri, komşuları, Gorbaçev’den, Ho Si Min den, Anton Çehov’dan, Mayakovski ’den, besteci Sostokoviç ’den, Gogol ’den, hemen herkesden daha çoktur. Ziyaretçileri arasında yıllarca, Türkler azınlıkta kalmıştı. SSCB’nin dağılmasından sonra, yeni Rusya’da, tamamen korunaksız kalan yüzlerce Türkiyeli komünist de, çok yeni bir sürgün yaşamına başlamışlardı. Bilal Şen, o yıllarda mezarlığa gelen Türkiyeli komünistlerin en yaşlısı ve kıdemlisi idi.1920 doğumlu Bilal amca artık aramızdan ayrıldı, Onyıllari beraber yaşadıkları sevgili eşi Svetlena hanım, TKP'nin kurucularından ve Mustafa Suphi'nin yoldaşlarından Süleyman Nuri'nin kızıdır. Nazım Hikmet’in ölümünün otuz yedinci yıldönümünde, 3 Haziran 2000 günü Vera Tukyukova ile anma töreninde Novodeviciye Manastır mezarlığında beraberiz. Vera yıllar sonra bir tufan gibi patlayan binlerce Türkiye vatandaşının akınını memnuniyetle ve heyecanla ve de hayretle izliyordu. Yorgun ve rahatsızlığının izlerinin zaman zaman perdelediği yüzüne bir mutluluk halesi gelmiş, on yıllardır eksikliğini hissettiği bir sıcaklığın kendisini sardığını düşünüyor olmalıydı. Rusyalı TKP grubunun tören alanına geldiğini görünce, Vera ve gazeteci Hakan Aksay’ın yanından ayrılarak, Bilal amca ile Mehmet Toğacar’ın yanına vardım. Bizim sohbetimiz sürerken, yanımıza, ay yüzlü bir ninenin yaklaştığını fark ettim:
“oğul, merhaba” “merhaba, ana’’ “Ben sizinle görüşmek isterem, benim adım Adile, Adila Guseynovna, görüşmemiz olur mu” “Ana tabii ki, tören bitsin ben seni arabama alırım, yalnız mısın” “Yok, Sonya da var, Sonya İhmalyan, Jak İhmalyan’ in eşi “ Gümüş gibi saten saçlarla, bir teyze daha yaklaştı. Tanıştık. her ikisi ile de tören sonu buluşmak üzere sözleştik… Bu arada, Adile’den duyduğum “Vera nin ne isi var burada” sozleri beni çarpmıştı. “Vera nin bugün burada olmasından mutluluk duyulmaz mı Adile anam”, “sonra oğul anlatiram sana, günlüklerimi getirmişem: sana vermek istirem…” Bu son dialog usuma egemen olmuş ve tüm düşüncelerin ortasına bağdaş kurup oturmuştu… Bir gizem beni bir yere çağırıyordu Her yılbaşından sonra, geleneksel Nazim takvimim baslar. Yılın ilk ziyaretini bu günlerde yaparım. Mezarlığın 48 nolu parseli üzerindeki gömütlerin bakımından ve düzeninden sorumlu yaşlı Zinaida teyze yaşama gözlerini yumduktan sonra, yerini alan Varvara teyze ile de dostlugumuz ilerlemişti. Karlar eridiğinde, Novodeviçiye Mezarlığı nda bahar hazırlığı başlar. Nazım Hikmet’in huzur bulduğu mekanının toprağı üzerine şubatın sonlarına doğru ilk cemre düşer. Karlar eridikten sonra, gömütlerin üzerindeki toprak kabartılır ve üst katmanındaki bitki toprağı eşelenir ve ayrık otları ve yabancı bitkilerin çıkmaması için, küçük bir “nadas” yapılırdı. Nisan ayının sonunda, Rusya da geleneksel, çevre temizliği başlar. Bu etkinlik, çoğu yerde, nisan ayının son Cumartesi ne denk getirilirdi, adı da buradan gelmekteydi “Subbotnik”, yani “Cumartesilik” … “Cumartesilik” Sovyet ülkelerinde komünist kültürün gelenekselleştirdiği bir imece paylaşmasıydı, daha çok, Lenin in doğum günü olan 22 Nisandan önceki gün bir seferberlik ruhuyla yapılırdı. Benim subbotnik gelenegim de, 22 Nisandan önce şair babayı ziyaret etmek, gömütün çevresine bir kolaçan etmekti. Bu gelenek, onunla birlikte Lenin in doğum gününü kutlamak ve şair babanın koynuna bir kaç yeni çiçek ekmekten ibaretti… Bunları yaparken, Zianida teyze, onun vefatından sonra da, Varvara teyzenin, emeğiyle, benim de katılımla, bu isleri yapardık.

Ama Nazım babanın ölüm yıldönümü törenlerinden önceki günlerde, bir kaçınılmaz temizlik evresi daha vardır. Bu sefer, rüzgara karşı tüm mezarlık alanında bir seferberlik başlatılır. Gevrek kavaklardan ve selvilerden uçusan aşaklar, toprak ve yer yüzeyini topaçlı tüylerle kaplayınca her yerde temizlik atağı başlar, mezarlığın her parselindeki bakıcıları bu mücadeleyi yürütürler. Hele Mayıs başında, ilk çiçeklerini veren karahindibaların hikayesi bizim için ayrı bir anlam taşır. Karahindibalar, papatyagillerden, arsız bir vahşi yazı çiçeğidir. Nazım Hikmet in gömütünün bulunduğu parselin hizmetlileri teyzelerden bu çiçeğin hikayesini kısaca aktarayım: Karahindiba çiçekler aleminde mutluluk ve sadakat simgesi olarak bilinirlermiş. Arıların en uzun seviştiği çiçeklermiş nisan başından eylüle dek balyapıcı polenlerin ve tozanların en büyük kaynağı karahindibalar imiş. Rusya’da bu kadar çok adı ve lakabı olan bir çiçek olmasa gerek ; gün ışığı, kürklü, kabarık, yağlı çiçek, mart çalısı, üfürük topacı.. Geleneksel tedavilerde ninelerin vazgeçemediği karahindiba nın bir adı da ömür balzamı... Karahindibalar çiçek verdikten, sonra tohuma durur. İşte o zaman kavakların tüylü aşakları gibi, tüylü topaçlar alır çiçeklerin yerini. Rüzgar yine sahne alır, tohumları her bir köşeye dağıtır. Bu dönemler, mezarlık bahçesinin bakımına çok yoğun emek harcar bakıcı teyzeler. Bu dönemler, mezarlığa uğramasam, rahat edemem. Bakarım ki, şair baba da ayakta, bize destek verir: O rüzgara karşı durmayı hep sevmiştir... Ama bir de söylemek istediği var gibidir... Karahindibaların arsızlığından o mutludur... Arsızlıkları olmasa onlar dağılıp, çiftleşip, çoğalamazlar ve her yıl, milyonlarca tüylü topaçla, şair babanın yanından, milyonların devrim ruhuyla ayağa kalktığı, bir 1 Mayıs korteji gibi geçiş yapmazlardı... Yaz sonunda, güz temizliği takvimi gelir,bu sefer ki gayret ise kar düşmeden, toprak donmadan, yaprak temizliğinin yapılmasıdır. Toplanan yapraklar, yakılmak üzere, kamyonlarla, mezarlıktan toplanma noktalarına taşınır. Benim şair baba ziyaretlerim, ayrılık öncesi, bakıcı teyzenin kulübesi yanında bana ikram ettiği çay ile sonlanırdı. Bazan benim götürdüğüm keki veya pastayı yerdik. O kulübe de, bazan, şair babayı Rus geleneklerine göre anardık. Bu anma, “ruhu şad olsun” denilerek doldurulan vodka kadehсikleri, kutlama ve şerefe duygu halinden uzak, birbirine tokuşturulmadan içilerek yerine getirilirdi. Bu anmaya Rusya da “ paminka” denir. Bir tür “yas alma” gelenegi… Eski pagan alışkanlıklarına uzanan, merhumun ardından, defin günü, 3 cü,9 cu ve 40 cı günlerde verilen yas yemekleri de böyle adlandırılıyor. Genellikle, 3 Haziran’ın bir gün öncesi hazırlık çalışması sonrası , çoğunlukla iki kişiden olusan, ayaküstü yas alma törenlerimizin, anlamı, ”sair babanın ” ertesi günkü törene hazır olduğu anlamına gelir. Bu emekçi yaslı teyzelerin Nazım Hikmet in dinlence evine daha özenli bakmaları, ve ilgilenmeleri için onlara küçük armağanlar verme gelenegini sürdürüyorum. Türkiye’den onlara eşarp, çorap, annemin ordüğü eldivenler armağan ettigimde, beni bağırlarına basıp, gözyaşı dökmelerini unutamam:

“ne volnuysa sınok, mesta pokoya u papa poeta budet samjy sikarniy” “sen merak etme, şair baba nın yeri, buranın en bakımlısı olacak” Vera Tulyukova bizim bu mezarlık rituellerimizi, ışıklar içinde yatası Zinaida teyzeden duyduktan sonra, bana minnet duygularını ifade etmisti; “Mustafa, moi pecali zdes rashodyatsia, spasibo za vso” Mustafa, benim hüzünlerim burada dağılıyor, her sey için sağol” Vera ya yanıtım onu düşündürmüstü, sevindirmişti “Uvajaemaya Vera, biz Nazim ın size aşkını örnek alıp, aşık olurduk, ilk gençligimizde, hepimiz bir saman sarısı kadına aşıktık. Siz hepimizin gözünde idol ve ideal gelindiniz. Ben Nazımı sevdiğim ve ona bir öğrencisinin gönül borcunu hissettiğim için buradayım. Lütfen böyle anlayın, size yardım etmek için yapmıyorum, kendim istediğim için bunlar...” Vera, duygulanmış, mutlanmış, gözleri nemlenmişti. Nazım konuklarını kabule hazırdı.

Mustafa Öztürk, Moskova, Haziran 2018

Boyası gözlerinin Nazım’ın ki gibi




MUSTAFA ÖZTÜRK



“saçları saman sarısı kiprikleri mavi” boyası gözlerinin Nazım’ın ki gibi"
      




Novodeviçiye, Türkçe anlamıyla ‘yeni bakire’ manastır mezarlığındaki her defin yeri için, Devlet Başkanı onayı yani,  başkanlık kararnamesi düzenlenmesi gereklidir diye yazmıştım. Bu durumu sözcüğün tam anlamıyla “delen”, bir uygulama ise, kapaklı seramik bir vazo içindeki kalıtının külleri, Nazım Hikmet’in gömütünde toprağa verilen, Vera Tulyukova'dır. Vera Tulyukova, Nazım Nikmet’in oğlu Mehmet dışında, bu konuda tek başına karar alabilecek ve ölümünden sonra şairin mezarına gömülmeyi talep edebilecek yegane yasal mirasçı idi.                                          
       

Yaşamının son döneminde yaptığımız görüşmelerde ve sohbetlerde, Vera Tulyukova, umarsız hastalığı, kendisine yaşama olanağı tanıdığı sürece, tüm zamanını, sonuçlandırmak istediği hedeflere adamış gibiydi. Bu hedeflerden birisi de, ölümünden sonra şairin mezarına gömülmekti. Sağlığında bu talebini hazırlamış ve gerekli başvuruyu da devlet organlarına yapmıştı.                                          
        

Vera Tulyukova ile aramızda, bir dönem hızla oluşan yakınlığımızın, soğumaya yüz tutması ve görüşmelerimizin kesilmesinin en büyük nedeni, bu kitabın yazılması olasılığı idi. 

Vera’nın benden ısrarla talebi, kendisi sağ iken yazılmasını istemediği konuların tarafımdan da bekletilmesi idi. Bu konuda, Vera Tulyukova’ya verdiğim sözü de yerine getirerek, bir başka hanımın anılarını da, edebiyat tarihe aktararak, bu kitabın varlık nedenlerinden birini de, paylaşmış oluyorum. Vera’yı, olumlu bulamadığım kimi tutumlarına karşın, Nazım’a duyduğum, yazınsal kan bağından ve anısına duyduğum yüce saygımdan dolayı rahmetle anıyorum...                                         
        
Yukarıdaki tümcelerde yer alan, Vera’nın hedefini vurgulayan davranış ve kararlarının ilki, Rusya Federasyonu Edebiyat Vakfı Kütüphanesi'nde bulunan devlet edebiyat arşivindeki Nazım Hikmet Fonu’nun, 75 yıl süreyle resmi mirasçılar dışındaki kişilerin erişimine yasaklanması olmuştu. Bu yasaklama ile ben 1998 yılında yüzyüze geldim. Bu konuyu ilerideki bölümlerinde ayrıntılarıyla açacağım.           
        

Unutulmamak adına Nazım’ın mirasına sarılmak ve onun kişisel tarihine eklenmek ve şairin adıyla birlikte sonsuza dek anılmak adına, Nazım Hikmet’in yaşamının son yıllarının anlatıldığı ,“ Nazımla Son Söyleşimiz ” adlı kitabının hazırlanması, Vera Tulyukova’nın en büyük eylemi ve çalışması oldu. Nazım Hikmet’i, geçirdiği kalp krizinden sonra uzun süre tedavi eden ve Nazım Hikmet ,Vera’ya, ayağında şipitik terliklerle ve çizgili pijamalarıyla, Ekber Babayef tarafından kaçırılana dek, Peredelkino’da, şairle birlikte yaşayan doktor Galina’nın hazırladığı kitaptan haberdar olan Vera’da ,bu çalışmanın yapılması yaşamının son büyük tutkusuna dönüşmüştü... Vera’nın kitabının, anlatacaklarından çok, anlatmayacaklarıyla da taşıyacağı anlamın büyüklüğünü, o zamanlar sezmeye başlamıştım. Kitap üzerinde bazı Türkologlar da, Vera’ya yardım ediyorlardı. Tatar asıllı Havva hanım bunlardan birisiydi.


Ayrıca, “ Bilinen ve Bilinmeyen Nazım Hikmet ” adlı bir kitap yazmakta olan A.K. Sverçevskaya, Vera’nın bir yazın asistanı gibiydi. Bu hanımla bir dönem yakın görüştük, kitabının konusunu ve içeriği Vera’nın verdiğini anlatırdı. Bana da, bu konuda yazacaklarımı Vera’ya danışmamı,  ona göstermeden yayınlamamı öğütlerdi. Sverçevskaya’nın, “ Bilinen ve Bilinmeyen Nazım Hikmet” adlı çalışmasında, Nazım Hikmet arşivinde erişilemeyen, Vera’ya tutkuyla aşık olduğu dönemde, eşi Münevver’in Polonya’dan şaire yazdığı ve Nazım’ın hiç bir zaman okuyamadığı mektuplara değinmemişti, ama bu mektupların, Dünya Barış Komitesi üyesi, SSCB Tüm Dünya Barış Elçisi Nazım Hikmet’e ulaşmadığını, Nazım’ın karısı Münevver’e ve oğlu Memed’e yazdığı mektupların da, Polonya’ya gidemeyip Vera’ya döndüğünü benimle paylaşmıştı.Bu sırrımızı saygıdeğer Sverçevskaya ve Vera Tulyukova’nın hayatta oldukları bir anda açıklamama konusundaki sözümü de tutmuş olarak aktarıyorum.                                                                 
        

Moskova’nın Sokol metro istasyonuna yakın olan, Üçüncü Pesçanaya caddesinde, girişinde, Nazım Hikmet’in adına granitten bir anı levhası asılı olan evin üçüncü katında, Vera’nın davetlerine mutlulukla uymuş ve evinde bir kaç kez konuğu olmuştum. Bu ziyaretlerimin ilkinde, " büyük bir kırmızı çizgi ihlali" ne neden olmuştum, bu gün, Vera ile aramızdaki uzaklaşmanın başladığı gün de olacaktı. Sohbetin ilerleyen anlarında, söz, Vera’nın öğretim görevlisi olduğu Sinema Akademisine yaptığım ziyaretlerim ve Nazım'ın mezarı başındaki karşılaşmalarımıza özgü olduğu gibi, yine gelip kitaba bağlanmıştı.    “ Nazımla Son Soyleşimiz” e... Vera kitabında , kendisini kurgulanmış bir kahraman olarak betimlemeye çalışıyordu kendisine örnek aldığı favori kadın idol ise , SSCB'de, 68 kuşağının en tipik kahramanlarının başında gelen, şair, oyuncu, kompozitör Vladimir Vsotsky'nin,Fransız aktrist, uçarı karısı Marina Vladi idi..            

“ Kreatif olarak Marina Vladi’nin kitabı gibi kendine özgü olsun istiyorum… Okudun mu Mustafa, “ Vladimir, Ya da Durdurulmuş Bir Uçuş” u ?”                         
          
“ Okudum…” Vera'nın bu konuyu açmasıyla, sohbetimiz bir söz yatağı bulmuş oldu.                                                                                                        

“ Nasıl buldun , rahat okunuyor değil mi?... Başarılı buldun mu kitabı?”      
          
“ Vladimir Vsotskiy’nin mirasına tutunmak için yazılmış gibi...Sanki geçmişlerini süpürüyor Marina Vladi...Ölüm döşeğinde Vsotkiy’e göstermediği ilgiyi, sanki onun mirasına tek başına sahip olmak ve başkalarıyla paylaşmamak için gösteriyor gibi”                                                                          
           

“Mustafa ,ama Marina Vladi entellektüel bir kadın... Volodya’ya yaklaşan her kadından daha çok hakkı onunla anılmak...O daha çok yakışıyor bence Vsotskiy’e... Adamın resmi karısı... Toplumdaki kartviziti...”                                                           

Sayın Vera,- Vera Tulyukova ilk adıyla kendisine hitap etmeme izin vermiş olsa da bu benim için kolay değildi ve bu hitabı ancak başına sayın ekleyerek yapabiliyordum - Vsotskiy’nin tiyatrodan en yakın arkadaşı Yunvald Hinkeviç’in anlattıkları çok farklı bu konuda... Marina Vladi’nin anlattığı Volodya’yı tanıyamadım... Sevimsiz bir adamı anlatmış... ” diyor. Ben de yazısı var, arzu ederseniz vereyim size?                                                          
            

“ Evet, bir baksam iyi olurdu, tuhaf doğrusu...daha neler yazmış ki?
            

“ Marina Vladi, Volodya’yı kendine maletmeye çalışmış…Vsotsky'i en çok seven kadına,Tatyana İvanenko’ya Vsotsky’nin çılgınlık derecesindeki tutkusuna tanık olmasını yok saymış sanki, ya da yok etmek istemiş, örtmek istemiş üstünü...                                            

“Ama Mustafa, siz erkeklerin nutku tutuluyor parlak kadınları görünce...Marina Vladi,Vsorkiy'nin erişemeyeceği bir kadındı...O Marina’nın erişilmezliğini seviyordu... Hükmedilmezliğini... Marina Vladi ise Vsotskiy'nin kendisini sevmesine izin veriyordu...”                                             
           

“ Doğrusunu seçmek durumunda hissetmiyorum kendimiö yani size aksini ispat etmek haddim olanaz, ama, bu aktaracaklarıma ne demeli; Vsotkiy eroin krizleri geçirirken ya da alkol komasına girip, karaciğerini parça parça tükürürken, Marina Vladi, Hinkeviç’in karısı ile basın kulübüne gidip geceleri piyasa yaparmış... Karısı Marina, bohem partilerinde iken, ölüm döşeğindeki Vsotskiy’nin başında her zaman Tanya İvanenko otururmuş. Tanya İvanenko, Taşkentde turneye giden Vsotskiy'nin krızde öldüğünü bildiren doktoru ve organizasyondaki yakınlarının açtığı telefon üzerine Vsotkiy’nin yaşamını kurtarmak adına, Moskova'dan bir kutu dolusu eroin ampulü ile Taşkent'e uçmuş...Hinkeviç böyle yazıyor, Vsotkiy karısı için şöyle dermiş ;            

“ yeleğinin düğmelerini zorlayacak hiç bir duyguyu kalbine sokmayan”, Avrupalı egoist bir ruh taşıyor, Tanya İvanenko ise, Che Guavera’nın Bolivya ormanlarında düştüğü ölüm pusularında, yanında olan yakın koruması “Tanya” yı anımsatıyor Vsotsky’e... Belki de bir başka Tanya'yı daha... Nazım’ın adeta destansı bir şiirle andığı Tanya’yı...Zoya Kozmodemianskaya'yı…
        

"Çokdan erittik yüreklerin çelik potasında,                              
mermer bacaklı kızların yeşil gözbebeklerini..." 
          

Bu şiirdeki gibi aşık olduğumuz kızlar, bizim kahramanlarımızdı, "Zoya" da böyle bir idoldü işte.. "Vsotskiy'nin Tanya'sı" ve "Che nin Tanya'sı" gibi...                   


“Mustafa, sen Vsotkiy’nin yaşamını romanlaştıracak gibisin...” diyerek gülümsedi Vera. Gözlerinde, boyası Nazım’ınki gibi gözlerinde, daha önce bana göstermediği bir mutluluk ışığı yanıyordu...Hastalığın gözlerine gerdiği, solgun perdeler açılmıştı adeta...                                                                          


“ Üç kahramanım var.. Birisi Puşkin. İkincisi Vladimir Vsotsky... Üçüncüsü Nazım Hikmet...En çok da Nazım Hikmet’in yaşamı ve sanatı konusunda çalışmak isterim...                 

Birden endişeli bakışlar bürüdü boyası Nazım’ın ki gibi gözleri... “Ben yazıyorum, Sverçevskaya Ksuşa'da, komüntern arşivinde çalıştı Nazım’ın tiyatrosunu yazıyor... Bence siz başka bir konuda çalışın !”                                            


Sohbetimiz yerini sessizliğe devretti... Vera, Nazım Hikmet hakkında yazılan konuşulan her yerde olmak ve kontrol etmek ister gibiydi... Nazım Hikmet’in nasıl algılanması gerektiğine hükmetmek ister gibiydi... Ürküttü bu sahiplenme ve esirgeme güdüsü... Bu üstü örtülecek veya gizlenecek ne var diye sorduruyordu sorularını... Vera çalan telefonu yanıtlarken, ben de uzun oturmamın uygun olmayacağını düşünerek kalkmaya hazırlandım... Vera masaya dönünce, Türk usulü boşalan çay bardağını, bardak alt tabağına oturttum ve çay tabağını tutarak, yerini sağlamlaştırmak istercesine yeni bir yere koydum...                                                                                          

“ Sizi çok yormaktan korkuyorum, izninizle ben gideyim, izin verirseniz telefon edebilir miyim size?           

“ Nasıl söz öyle, yine gelin bana, anlattığınız bu hikayeden çok hoşlandım, faydalandım, hikayenin devamını da bekliyorum..."                                                 

Bir kaç gün sonra, çalıştığım ofiste ziyaretime gelen, “Moskova’nın Sesi” radyosu kökenli, Türkolog Natalya hanımdı... Bir dönem evinin, Türk fırmaları yöneticileri için kiralanması konusunda yardımcı olmuştum... Bana Vera Tulyukova’nın elçisi sıfatıyla gelmişti... Vera Tulyukova’nın beni davet ettiğini ve kendisini aramamı rica ettiğini söylemişti. Natalya, ayrıca bana bir de müjde vereceğini belirtiyordu... “ Sverçevskaya’nın kitabını sizin Türkçeleştirmenizi istiyor”...                                   

Mutluydum... Kurgusuz bir romanın ortasında bir yerlerde kendi kahramanlarımla yüz yüzeydim. Belki o yazınsal kişilerden birisi de bendim... Vera Tulyukova ile buluşmalarımıza ilişkin notlarımı düzenli kayda geçiyordum...Vera'nın benden dinlediklerinin devamını da duymayı beklemesi, beni düşüncelere salıyordu...                              
                       

Vera’yı geç aramak istemiyordum, akşam dinlenmesine engel olmayım diye düşündüm. Ertesi gün öğleden sonraya beni bekliyordu Vera.            
            

Beni mutfak masasının üzerine hazırladığı çay setiyle karşıladı... Ben de, Vera’ ya, Türkiye’den gelmiş çay ve pişmaniye getirmiştim. Ayrıca, o zaman ilk eşim Dilek’in seçtiği güzel bir eşarbı armağan ettim. Vera çok mutlu olmuştu. İpek eşarbı boynuna alıp Nazım ’ın ziyaretine gideceğini söyleyip beni de duygulandırdı... 
          

“ Mustafa benim çok sevdiğim bir Türk genci var... Melih Güneş... tanışıyor musunuz?... Çok iyidir...Sen de, bu eve davet edilen ikinci Moskova'lı Türksün...”                 


“Tanışmıyoruz ama gazeteci Hakan Aksay ile yakın arkadaşız, ondan duydum Melih’i, Sank Peterburg’da çalıştığını biliyorum, daha karşılaşamadık...”                          


Ailemi anlatmamı istedi...anlattım...Kızım Ceren Yağmur'un, Moskova’da okuduğunu... Kızımın resmine baktı...                                                 
          

“ Turçanka ...Krasivaya...Güzel kız...Sabah Duru’yu andırıyor... Sizin yakışıklı sinemacınız Yılmaz Duru’nun güzel eşi gibi.. Senin kızı sinemacı yapalım... Büyüyünce bizim akademiye alalım ” dedi...                             
          

Masanın üzerindeki “ kalibri” marka küçük yazı makinasının yanındaki radyoya uzandı. “ Nazım’ın dinlediği perdede kaldı” diye ekledi... Gözlerim doldu...Radyonun üzerindeki dosyayı aldı bana uzattı...“Rusya Bilimler Akedemisi Şarkiyat Enstitüsü, A. K. SVERÇEVSKAYA BİLİNEN VE BİLİNMEYEN NAZIM HİKMET, Moskova 2001”                               
“ Bunu sen Türkçeleştir istiyorum. Benim kitabı da, tamamlayınca, bundan sonra da belki onu da çevirirsin, Ataol Behramoğlu çevirir diye düşündük, reddetmedi ama çok meşgul imiş...                                                                         

 ” Vera'dan "icazet" alıyormuşum hissi yokladı birden... Benim çalışmak istediğim araştırmak istediğim konulardan uzakta tutulmak için bir sus payı mı alıyordum?..Öte yandan gururumu okşayan bir tarafı vardı bu durumun...Vera Tulyukova' dan icazet alıyor olmak bile yeterince değerliydi ...
                                              
“ Sanıyorum Milliyet gazetesinde, Ataol Behramoğlu'nun Türkçeleştirdiği bölümler yayınlanmıştı dizi halinde ?...Çok büyük mutluluk duyuyorum...Sizin elinizden ve sizin ricanızla olması benim için çok anlamlı...Bir misyonum olduğuna inanıyorum... Rusya’da sevgili Nazım’ın sanatına ve yaşamına dair görevlerimiz var ise, bunları yapmak sorumluluğum var...”                                                                     

Vera Tulyukovaya’ya rusça yayınlanan iki kitabımı armağan ettim...İlk şiir kitabım “ Sevda Tezleri” ile, Radi Fiş ile birlikde arka kapağında resmimiz olan “Eksi Kırk “ adlı ikinci şiir kitabımı.                                                
        
“ Demek Fiş ile birlikde çalışıyorsunuz?”                                         

“ Eksi Kırk” ı Radi Fiş rusçaya çevirdi. Bana yardımcı oluyor bazı araştırmalarımda.                                                                        

“Arşive de beraber gitmişsiniz”…                                                          

Vera benim kiminle nereleri ziyaret ettiğimi biliyordu. Bu durum tuhaf bir rahatsızlık verdi bana… Karşılıklı duygusal sözlerden sonra, kitabımın kapağında Radi Fiş’i gören Vera’da bir rahatsızlık ortaya çıkmıştı. Buna pek anlam veremedim önce. Ama; “ Cadaloz* karısını da bilir misiniz?… Radi’yi ayarttı uzun bacaklarıyla, tiyatro oyuncusuydu… ”şıllık”, yuvasını yıktı, sonra da, bizim ailemize zehir saçmaya başladı”
          

Bu sözleriyle beni iyice şaşırtmıştı Vera… Radi Fiş’in karısı Valda’da gördüğüm “iflah olmaz kadın histerisini” Vera da gösteriyordu… Boyası Nazım’ınki gibi gözler puslanmış yüzünü adeta bir ateş basmıştı… Adeta beni azarlıyordu. Hırsını benden çıkaracaktı anlaşılan...                                                       
          

” Arşivde neyi görmek istediniz? “Cadaloz Valda” neler anlatmıştır şimdi size?”                                                                     
          

“Münevver’in hiç okunmamış mektuplarını ve Münevver’in Nazım’dan hiç almadığı mektupları... “ diye ağzımdan dökülüverdi yanıt sözcükleri...                                  


“Bunları nereden çıkardınız ? Bana yanıt verin Mustafa ? ”                                   


Anlatayım, bilmenizi arzu ediyorum, sonra da dilerseniz sizden bana aktarmak isteyeceklerinizi memnuniyetle dinlerim... İngiltere’de bir edebiyat profesörü var... Adı Edward Timms .... Eşi de aynı üniversitede öğretim görevlisi... “Romantik Komünist ” adında, Nazım Hikmet’i anlatan bir kitap yazdı... Saime Göksu Timms . O profesör, doktora çalışan bir asistanını Moskova’ya yollamış... Bu doktora araştırmacısı hanımla beni Radi Fiş tanıştırdı... Adı Stella Rock... O hanım bu mektuplardan sözetti... Bu bilgilerin resmi kayıtlarından teyit edildiğini söyledi...Birlikte Edebiyat vakfındaki arşivde ki Nazım Hikmet Fonu’na gittik... Yanımızda Radi Fiş ve Nazım Hikmet’in çevirmenlerinden Vil Ganiyev*  de vardı..” Ama arşive erişimin kapalı olduğu söylendi kütüphane yöneticisi hanım tarafından..."Sizin talebinizle Nazım Hikmet arşivi 75 yıllığına kapatılmış" ...   
          

“ Evet biliyorum Mustafa, Orlov beni aradı, siz onun odasından çıktıktan sonra...” Böyle bir filtreye gerek var, aklına esen Nazım hakkında yazamaz"... Orlov, Edebiyat Vakfı Başkanı idi, cebimdeki, Orlov'un bana verdiği kartviziti kontrol ettim... Vera çok rahatsız olmuştu bu konudan... Anlattıklarımla onu üzmekten de çekindim...Vera’yı rahatlatmak için konuyu değiştirme telaşına düşmüştüm...
          

“Aaa, bakın size getirdim işte o yazıyı Hinkeviç’in yazısını... Marina Vladi hakkında... Hani size anlatıyordum..                                                              


Vera benim bu konuyu değiştirme çabama büyük bir değer biçtiğini anlatan bakışlarla beni süzdü...                                                                          

“ Evet, Vsotskiy' leri anlatın, sonrasını anlatın, ne olmuş?”        
          

Bir önceki sorunlu konuşma konusundan uzaklaşmak konusunda uzlaşmıştık Vera Tukyukova ile adeta.                                                                                


“ Tanya İvanova Vsotsky’den hamile kalınca, Marina ve Vsotksy Tanya’dan kürtaj olmasını istemişler... O günlerde Hinkeviç’in karısı, Tanya Çernova’nın yaş gününde toplanmışlar... Marina, yaş gününü kutlanan Çernova’ya anımsanamayacak dek sıradan bir armağan vermiş... Ama Tanya’ya ,Tanya İvanenko’ya, o zamanlar, ancak, Brejnev’in kızında olabilecek bir altın bilezik armağan etmiş... Masadaki tüm kadınları baştan çıkaracak kadar göz alıcı bir bilezik...                                             


Marina Vladi, haremdeki bir cariyeye, hanedan erkeklerinin gönlünü hoş etmek için verdiği hizmetlerden dolayı paye sunan bir ana çariçe edasıyla;          


“ Volodya’ya verdiğin emekler için sağol, O benim için çok değerli” diyerek...         Vera tulyukova, " Mustafa Viy skazoçnik,nu, obyazatelno pişite etu tsenarıyu " - Mustafa siz çok iyi bir masalcısınız, bu senaryoyu mutlaka yazın ama - diyerek böldü sözlerimi...Ben susunca "prostite,prodoljayte pojaluysta - afedersiniz, lütfen devam ediniz" dedikten sonra ekledi ;                                                  
        

“Bakar mısınız Marina’nın gönül yüceliğine...” Vera’nın bu sözlerine karşılık, Marina Vladi’yi kendisine örnek aldığını yüzüne vuran sözler dökülmüştü ağzımdan...
       

“Ben size Marina Vladi’nin imajını yakıştıramam ... Sizi hep Elsa Triloet’e duyduğum sempatiyle gözümde canlandırırdım... Türkiye’de siz bizim sevgili gelinimiz ve güzellik idolümüzdünüz... Marina Vladi ise, hesaplı ve soğuk bir kadın...”                              

Vera sözlerimi düşüncelice ve gülümsemeyle karşılamıştı:                  
       

“Çok sağol Mustafa, çok güzel bir benzetme, ama Marina Vladi paha biçilmez bir mücevher gibi Vsotkiy için... Vsotskiy başka kadınlarda bulamadığı bir statü buluyor onda... Kendini önemli hissetmesini sağlıyor”                                                       

“ Nazım Hikmet sizi büyük bir tutkuyla sevdi... Vsotskiy nin Marina’yı sevmesi, Nazım’ın aşkına mı benzer sizin için...”                                                         

“ Bana göre benimle kalması, sonuna dek yanımda olması bunun yanıtı” ...
        
Konuşmamız, her ikimizin de özenle sürdürmeye çalıştığı sözcüklerle sürüyordu... Vsotskiy, Marina Vladi ve Tanya İvanenko’nun hikayesinin devamını dinlemek istiyordu Vera...                                                                     
      

“ O pahalı ve eşsiz bileziği haketmiş Tanya da değil mi?”                               

Tanya o anda bulundukları restoranı terkeder... Marina Vladi’nin bileziği uzatan eli havada kalmıştır... Ardından Vsotskiy koşar Tanya’nın peşinden, onu kollarından tutarak sarsar...                                                     
       

“Doğurmayacaksın, doğarsa, o çocuk da, sen de beni bir daha görmeyeceksiniz...”                                                                           


“ Bana, kendi çocuğumuzu öldürmemi söyleyemezsin”, der hickiriklara tutulan Tatyana Ivanenko, “ben onun yaşamasını seçiyorum... Bugünden sonra beni görmeyeceksin, söz veriyorum...”                                                                     
       

“ Dikkat tsunami  ” filminin destansı güzel aktristi Tatyana İvanenko, o anda tiyatroyu, sinemayı ve Volodya’yı terk edip sır olur... Vsotsky’den doğan kızına babasının soyadını da vermeden, söz verdiği gibi adeta “ ölür ”, hayatın karnının altına çekilir... Vsotskiy’den doğan bebeğini ve kendisini bir daha gören duyan olmamış... Hala da neredeler bilen yok...                                                           
         

Ama Hinkeviç’in bu yazısı yayımlanınca, Tanya bunu okuyunca, onlarca yıl sonra sarılmış telefona ve Hinkeviç’i aramış...                                                        


Volodya’ya söz verdiğim gibi, kızım benden duymadan, babasıyla sen tanıştırdığın için, sana minnettarım” deyip kapamış telefonu...                  
          

Marina Vladi ise Volodya ile paylaşmadığı özel hayatını başka sevgililerle paylaşır... Vsotskiy, insan üstü bir aşkla kendisini besleyen Tanya’yı, kalan kısa ömrü boyunca kadehlerde ve eroinde aramaya devam eder...Ölene dek Tanya’nın yerini Oksana doldurur; başka bir oyuncu tiyatrodan... Oksana Yermokov... Oksana nın Volodya ile beraberliğini Marina Vladi, ancak Vsotskiy’nin ölümünden sonra öğrenir... Vsotskiy hep gizlemiştir...”                                                               
           

“ Hikayeyi çok beğendim... Çekilse büyük film olur...”                                    


Vera bunları içtenlikle söylüyordu ama hikaye benim kurgum değildi...On yıllardır süren araştırmalarımla ördüğüm gerçek hayat hikayeleriydi...                 
           

“ Vera, bunlar gerçek” diyebildim... Vera, saçlarımı diken diken eden sorusunu sordu...                                                                     
           

“Adile ile: Sonya İhmalyan ile tanışmışsınız, sana neler anlattılar ? Adile sana neler anlattı? ” Vera Tulyukova'nın bu sözlerinden sonra, benim her adımımdan haberi olduğundan şüphe duymamaya başladım ...                                                                           


“Adile bana hikayesini anlattı ve kendi yazdığı günlüklerini verdi...Bu hikayeyi azeri yazar Cengiz Hüseyünov ile de konuştum, Türkoloji Profösörü Tevfik Melikov da bu öyküyü biliyormuş...Adile, bana Nazım Hikmet’in kendisini kaldığı otele davet eden telgraflarının orjinallerini de verdi... Şairin şiirlerirnin azerice baskısına, el yazısı ile imzaladığı kitabı da... Adile, bana bir de Nazım’ın el yazısı ile ona yazdığı bir kağıt parçası verdi... “Nizami, Mehdi Guseyn...” Bir de daktilo var sayın Vera... İkimizin gözleri de, radyonun yanındaki yazı makinasına çevrildi... “kalibri” marka... Prag'dan alınmış... Adile kullansın diye Nazım ona vermiş...        
         

O daktilo eve dönene kadar kaç meydan savaşı yaşandı Vera ile Nazım arasında... Bunları Ekber Babyef biliyor... Vera Tulyukova da şu sözleriyle bunları teyit edecekti....“ O daktilo eve gelmeden ben de, bu eve dönmem” deyince, Nazım direnmeyi bıraktı ve Ekber'i yolladı o sokak şarkıcısına daktilo için...

Oysa Nazım Hikmet, ilerleyen günlerde, Prag'dan, aynı daktilodan bir adet daha getirtmiş ve sonradan, o daktiloyu Adile’ye vermişti... Vera'nın bundan da haberi yoktu... Adile Guseynovna bana verdiği günlüklerini bu daktiloda yazmıştı...Nazım Hikmet'den kalan, Vera'nın evindeki aynı marka daktiloda da, Vera Tulyukova kendi anılarını yazmıştı...                                                      

“ Mustafa, ben ağır hastayım... Tüm temennim kitabı bitirmek... Sizden de büyük ricam şudur ki: lütfen bunları ben sağ iken yayınlamayın... Edebiyat tarihi için sorumlulukla yaklaşacağınızdan hiç şüphe duymuyorum, bunları aktarmak ve yazmak hakkınız ama bunları ben hayatta iken yazmamanızı rica etmek de benim hakkım, bana söz veriniz...”                                                                        
         

“ Size söz veriyorum”                                                     
         

Bir süre sonra, türkolog Natalya beni telefonla aradı.                                               

“ Vera, Sverskaya’nin dosyasını çalışmanıza gerek olmadığını söyledi ve dosyayı iade etmenizi rica etti.” dedi.                                                  


Sverskaya’nın dosyası hala arşivimde, Adile’nin dosyası ile beraber ayni arşiv kutusunda… İade etmek için acele etme hakkını kendimde göremedim…                                  
          

Vera ile bundan sonra aramadık birbirimizi… Onu en son vedalaşma töreninde Sinema Akademisinde gördüm… Tabutun içinde uyuyordu… Kayıttaki kamera suratımı fokusluyordu, bana uzatılan mikrofona şunları söyledim;                                
         

“ Biz saman sarısını yitirdik, ulusal gelinimizi, aşık olacağımız sevgili idolunu kaybettik…”