Moskova

Moskova

4 Aralık 2016 Pazar

Pirelli Takviminin en kültürlü modellerinden biri Rus profesörü Anastasia İgnatova


Pirelli’nin bu yıl ünlü Alman fotoğrafçı Peter Lindbergh tarafından hazırlanan 2017 takvimi Fransa’nın başkenti Paris’te tanıtıldı.


Dünyanın en ünlü güzellerinin; ünlü oyuncular Kate Windslet, Nicole Kidman, Penelope Cruz, Uma Thurman’ın yer aldığı takvimde ünlü olmayan tek isim, Moskova Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü olan Anastasia İgnatova oldu. 



Vladimir ayakta


M. Hakkı Yazıcı



Üst kat komşum Vladimir İvanoviç’e geçen yazıma gelen olumlu tepkilerin beni nasıl mutlu ettiğini anlatıyorum. O da mutlu oluyor.

Çayını yudumlarken “Bunda benim de katkım var, ama; değil mi?” diyor.

***

Çaya “tea” demeyen; kendi dilinde, aynı ortak sözcükle “çay” diyen iki farklı milletten birer dost olarak muhabbetimizi sürdürüyoruz.

Bazıları Vladimir İvanoviç’le biz hep “geyik muhabbeti” yapıyoruz zannediyor. Yanılıyorlar.

“Geyik muhabbeti” deyince “şey yoluna giden” Türk aydınlanmasının önemli neferlerinden, hürriyet kahramanı hemşerim Resneli Niyazi’yi ve geyiğini de anmış olduk.

***
Vladimir İvanoviç’le hafta başından beri akşamları Rassiya 1 televizyon kanalında “Sofiya” isimli tarihi bir diziyi izliyoruz.

Gerçekten güzel bir dizi… Mosfilm yapımı. Bundan devlet desteğinin olduğu anlamı çıkarılabilir. Sadece hoş vakit geçirtmekle kalmıyor, tarihi olayları da öğrenmeye, anlamaya imkan veriyor.

Dizi, 1462-1505 yılları arasında Moskova prensi olan Büyük İvan (Иван Великий- İvan Veliki) lakablı 3. İvan’ın karısı olan Sofiya’nın adını taşıyor.

Karıştırmamak için belirtmek lazım; 3. İvan, Rurik Hanedanı’ndan ve bizim Korkunç İvan diye bildiğimiz 4. İvan’ın dedesi.

3. İvan, Rus topraklarının önemli bölümünü yönetimi altında toplamış, Ukrayna’nın bir bölümünü Polonya-Litvanya'dan geri almış, Altın Orda Devleti’nin egemenliğinden kurtularak merkezi bir Rus devletinin temellerini atmıştı. 

Otokratik ve merkeziyetçi Moskova devletinin gerçek kurucusu denilebilir.

Rusya tarihindeki en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan biri.

Çocuk yaşta evlendiği karısı 1467'de ona tek oğul bırakarak ölmüştü ve hanedanın sürekliliğini güvence altına almak için yeni bir evlilik yapması gerekiyordu.

Kardinal Bessarion, 1469'da Roma'dan getirdiği bir mektupla İvan'a, son Bizans imparatorunun yeğeni ve vesayeti altındaki öğrencisi Zoe Palailogos'la evlenmesini önerdi.

İşte burası önemli ve bizim tarihimizle ilintili.

Fatih Sultan Mehmet’in 1453’de İstanbul’u fethiyle Bizans İmparatorluğu sonlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’un fethinden bile önce Rumeli’yi eline geçirmesi ve ilerlemesini sürdürmesi Avrupa’daki devletlerin korkulu rüyasıydı.

Avrupalıların planı Osmanlıların önünü Ruslarla kesmekti. Ve hatta Ortodoksluğun ruhani merkezi olan İstanbul’u geri almaktı.

Batılılar daha sonra tarihin başka evrelerinde de bunu hep denediler; kendi çıkarları için Ruslarla Türkleri tarihte pek çok kez çatışmaya zorladılar, savaştırdılar.

3. İvan’ın Zoe Palailogos (Sofiya) ile evlendirilmesi bu planın bir parçasıydı.

Zoe, Moskova'ya gelerek Sofiya adını aldı ve Ortodoksluğu benimsedi, Kremlin'de İvan'la evlendi.

Bu olay, Üçüncü Roma’nın, Ortodoksluğun merkezinin Moskova olması görüşünü, hayalini pekiştirdi.

Ancak bu plan tutmadı.

Avrupalıların derdi başka, Rusların derdi başkaydı. Aynı bizdeki “kasap et derdinde, koyun can derdinde” deyişindeki gibi…

Rusların başı zaten Moğollarla yeterince dertteydi. Ayrıca Litvanyalıların işgali altındaki Rusların yaşadığı toprakları almak için savaşıyorlardı. Önlerinde diğer Rus prensliklerini bir araya getirip; birleşik, güçlü bir Rus İmparatorluğu kurmak hayali vardı.

Dizinin içeriğinde aynı bizim “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde olduğu gibi taht ve iktidar mücadeleleri konu ediliyor. Komplolar, entrikalar,…

Sofiya da Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan gibi başka milletten bir eş. 
Bu arada Sofiya ismi, Moskova Nüfus Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, Darya ismi ile birlikte son 10 yıl içerisinde yeni doğan bebeklere verilen kız isimlerinin başında yer alıyormuş.


Ben de, Vladimir İvanoviç de diziyi çok beğendik.

Mutlaka izleyenleriniz, bilenleriniz vardır. Ancak kızıp, “şimdi mi haber verilir?” diyenleriniz de olacaktır. İzlemediyseniz bile internetten bulup, izlemek imkanınız var. Ha, unutmadan eğer bu tür dizilere merakınız varsa yakında, yine aynı kanalda başlayacak olan aynı türdeki “Yekaterina” dizisini izlemenizi öneririm.

***
“Sofiya” dizisi çekilirken bizde neredeyse unutulmuş olmasına rağmen Rusya’da hala, bilmem kaçıncı kere Domaşnıy Kanal’da sevilerek izlenen “Muhteşem Yüzyıl”a öykünülmüş gibi sanki.

Ben böyle söyleyince Vladimir İvanoviç gözünün ucuyla bakıp, “Abartma!” diyor.

Dediğim gibi, “Muhteşem Yüzyıl” Ruslar tarafından çok sevilen bir dizi… Kendi kişisel ilişkilerimde de çok faydasını gördüm.

Sizinle bir yazımda paylaşmıştım; iki sene önce mutfakta ters düşüp, kalçamı kırma noktasına gelmiştim. Neyse eve gelen ambulans, hastane, sonra Türkiye’de hastane, tedavi derken atlattım.

Rusya’da götürüldüğüm hastanede “Şimdi n’apıcam?” diye koridorda kara kara düşünüp oturmuş beklerken hasta kabuldeki kadın görevli odasının kapısından kafasını çıkardı, sonra geri girdi. Anlatıldıktan sonra öğrendim ki meğer kadın, benim pasaportumdaki ilk ismim olan “Mehmet”i, Manisa nüfusuna kayıtlı olduğumu, resmimi görmüş, merak edip bir de beni görmek istemiş. “Muhteşem Yüzyıl”ın fanatik izleyicilerindenmiş. Kadıncağız, meğer “Ayyy, Mehmet, Manisa, hem yüzü de benziyor,” falan diyormuş. Böylece işim rast gitti; bu sayede masrafsız bir şekilde bir sürü röntgen çekimi, tahlil, tedavi yapıldı.

Birileri bir zaman çok eleştirmiş, kızmıştı; ama ben, “Muhteşem Yüzyıl’ı da beğenerek izlemiştim. Bu tür dizilerin kurmaca olduklarını unutarak, sanki tarihin kendisiymiş gibi izlenmemek koşuluyla gençlerin dikkatini tarihe çekmek açısından faydasına da inananlardanım.

O eleştirenler bir gelsinler misafirimiz olsunlar da o dizinin Türk-Rus dostluğuna ne denli katkıda bulunduğunu gözleriyle görsünler.

Bu arada parantez içinde: “Muhteşem Yüzyıl”ın Yağmur kardeşlerden sonraki bölümlerinin yönetmeninin benim Plato Film’de kısa süren Genel Müdürlüğüm zamanında çekilen, yapımcılığına katkımın olduğu “Pardon” filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan Mert Baykal olduğunu jenerikte geç fark etmemin mahcubiyetini yaşıyorum. Sevgili Mert Baykal’a bu yüzden özür borçluyum.

***
Tarihi diziler dünyasında gezinirken, düşünüyorum; sohbetimizin konusunu da tarihe çekiyorum.

Biraz zorlama mı yapıyorum, bilmiyorum, ama ben Türklerle Ruslar ve tarihleri arasında çok fazla benzerlik buluyorum.

İlki kuşkusuz Türkiye’nin de, Rusya’nın da birer Avrasya ülkesi olmaları, aynı coğrafyayı paylaşmaları. Yani Ruslarla Karadeniz’den komşuyuz.

Beyliklerden, knezliklerden imparatorluklara geçişte de aynı yol izleniyor. Ve hatta aynı zamanlara denk düşüyor.

Her ikisi de geçmişte şaman olan iki halktan Türklerin İslamlığı, Rusların Prens Vladimir zamanında Ortodoks Hristiyanlığı seçmeleri yine aynı dönemlere rast gelir.

Benzerliklerden biri aynı zamanlarda Moğol istilasına uğramak…

Haddim olmayarak yine bir benzetmemi aktarayım: Tarihte Rusya’daki Rurik Hanedanı ile bizim Selçuklular’a, Romanov Hanedanı da Osmanlılara karşılık gelmekte.

Onların reformlar yapan Çar Büyük Petro (1. Petro)’ları varsa bizim de Sultan 2. Mahmud’umuz var.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından her iki imparatorluk, hem Osmanlı İmparatorluğu, hem de Rus Çarlığı yıkılıyor. Yerlerine her iki halk da yeni birer cumhuriyet kuruyorlar.

Vladimir İvanoviç, yine gözünün ucuyla, yan yan bakıp, “Fazla abartma!” diyor.

Gülümseyerek her iki halkın dostluklarının sembollerinden biri, İstanbul’da Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün arkasında yer alan iki Sovyet Rusya generali,” diye devam ediyorum.

Bunu pek sever; tekrar tekrar söylememden rahatsız olmaz. Başını sallayarak onaylıyor.

***
Vladimir İvanoviç’in evinde tuvaletteki seramik klozet kırılmıştı. İlle seninkinden bulup, alalım diye tutturdu.

Ben, alafranga tuvalette bizim Türk usulü taharet musluğu olmazsa huzursuz oluyorum. O yüzden dışarıda ihtiyacım olsa da mecbur kalmadıkça tuvalete girmem. O yüzden evdeki tuvalete tadilat sırasında bizim taharet musluklu alafranga klozetlerden koydurmuştum.

Bu, Türklerin önemli bir buluşuydu bence.

Necati Güngör üstadım anlatmıştı; bir imza günü için Aziz Nesin’le birlikte Malatya’ya gitmişler. Gece aynı otelde kalmışlar. Sabah o, önceden gitmiş imza gününün yapılacağı kitapçıya. Aziz Nesin gecikmiş. Merak etmişler.

Sonrasını Necati Güngör, şöyle anlatıyor:

“Bir koşu otele gittim. Aziz Bey lobide oturmuş yaşlı bir Malatyalı ile tartışıyordu.
Beni görünce, "Tamam, şimdi geliyordum’ dedi ve adama dönüp sözünü noktaladı:
‘Dediğim gibi işte. Susuz tarhat olmaz. Bakma sen Avrupalılara!... Mutlaka su değecek! Kâğıt kurulanmak içindir. Kâğıtla temizlik olmaz..."

Yaşlı adam Avrupa görmüş biriymiş; ama Aziz Nesin'in karşısında konuşamıyor, ya da lafı uzatmak istemiyormuş.

Aziz Nesin haklı. Batılılar niye bizim taharet musluklu klozetlerimizi kullanmazlar hiç anlamam. Yoksa bu, bizim buluşumuz diye kompleksleri mi var?

Akıllı olan bu klozetleri kullanır, Vladimir İvanoviç de öyle. Bizim eve her geldiğinde çok ihtiyacı olmasa bile tuvalete girer.

Israrı üzerine inşaat malzemesi satan pazarları, “rınak”ları dolaşıp bizim klozetlerden bulduk. Gayet mutlu, arabanın bagajına dikkatle yerleştirdik.

***
Vladimir İvanoviç’in külüstür Jigulisi ile Kremlin Duvarlarına paralel, Tverskaya Caddesi’ne doğru ilerleyip, eve dönüyoruz.

Önümüzde Kremlin Sarayı’nın yamacındaki Borovotski Meydanı’na yeni dikilen Prens Vladimir’in heykeli bizi karşıladı. İkimiz de ilk defa görüyorduk.

Geçenlerde açılışını Putin yapmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1612'de Moskova'nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılması anısına, 4 Kasım’da kutlanan Ulusal Birlik Günü’nde, Rusya’ya Ortodoks Hıristiyanlığı getiren isim olan ve tarihte önemli yeri olan Prens Vladimir’in önce 26 metre yüksekliğinde planlanıp 12 metreye indirilen, 300 ton ağırlığındaki heykelini törenle açmıştı.

Heykelin önce Serçe (Lenin) Tepeleri’ne dikilmesi planlanmış, ancak daha sonra Kremlin’in önü uygun bulunmuştu.

Ancak heykelin boyu ve seçilen yer, UNESCO ile büyük bir polemik başlatmıştı. Her ne kadar heykelin boyu yarı yarıya küçültülse de, UNESCO koruması altındaki bölgenin tarihi dokusunu bozacağı gerekçesiyle itirazlar yükselmişti.

UNESCO, bu alanın koruma alanı kapsamında olduğunu savunuyor; hatta heykel yüzünden Kremlin’in dünya kültür mirası özelliğini yitirebileceğini söylüyor. Rus tarafı ise, heykelin boyunu küçülterek UNESCO’nun istediğini yaptıklarını ama yerini değiştirmeyeceklerini vurguluyor.

***
Bence diziler, heykeller planlı bir ulusal-kültürel politikanın ürünü. Tesadüfi değil.

Dünyada yaşadığımız son politik atmosferde her devlet kendi halkının ulusal bilincini yükseltmek için özel bir çaba harcıyor.

Globalleşmenin geri vites taktığı bir dönem yaşanıyor. Zaman yine o eski zamanlardaki gibi biraz.

Ekonomik-politik krizler; ABD’nde Trump’un seçilmesi, Avrupa’da sağ, ırkçı-şövenist söylemlerin yükselişe geçmesi, Ortadoğu’da sorunlu savaş hali, farklı, endişe verici, kirli bir ortam yaratmıştı.

Herkes kendi ulusal bagajını dolduruyordu.

Herkes en kötü ihtimallere hazırlıklı olmaya çalışıyordu.

Kremlin duvarlarını geçtikten sonra tam Tverskaya’ya doğru sola dönerken Vladimir İvanoviç gülerek:

“Biliyor musun, Rusya’da dört önemli Vladimir var,” dedi.

Ona doğru dönüp:

“Biri ve hatta en önemlisi sensin biliyorum,” dedim, “Peki diğerleri kim?” diye sordum.

Gülümsemesi dudağında eksik olmadan:

“Один – лежит, один – сидит, один – стоит ( adin lejit, adin sidit, adin stayit),” dedi.

Yani, Türkçe tercümesiyle diğer üçünden “Biri yatıyor, diğeri oturuyor, üçüncüsü ise ayakta,” demişti.

“Pek anlamadım,” dedim.

Açıklayınca anladım.

Rus, mizah duygusunun zirve yaptığı anekdotlardan biriydi bu. Rusya’nın şu an içinde bulunduğu siyasi atmosferi üç cümlede özetleyen bir fıkra.

Kendi memleketimizin derdine merhem olamaz durumdayken misafir olarak bulunduğum bir ülkenin işlerine burnumu sokmayı doğru bulmayanlardanım. Zaten Ruslar da bizimkiler gibi bundan pek hoşlanmazlar.

Ama bu fıkradaki derinlik ben çok şaşırtmıştı.

Vladimirlerden Rusya’nın tarihine yüz sene öncesinden bu yana damgasını vurmuş Vladimir İlyiç Lenin arabayla giderken arkamızda bıraktığımız Kızıl Meydan’daki mozolesinde yatıyordu.

İkincisi, Vladimir Putin, yanından geçtiğimiz Kremlin Sarayı’nın duvarlarının içindeki Başkanlık Ofisinde oturuyordu.

Üçüncüsü ise biraz önce gördüğümüz, yenilerde heykeli dikilen Prens Vladimir idi.

***
Evet, Batılı politikacıların, düşünürlerin dediği gibi globalleşme, entegrasyon, öbür yandan enternasyonalizm, sınırların, vizelerin kalkması, ırk-din çatışmalarının son ermesi umudu falan derken, olmadı baştan ulus-devlet politikalarında bir son dem daha mı yaşanmak durumunda?

Ne zaman kurtulacağız mazlum milletlerin itilip kakılmasından?

Hele Castro da Che’nin yanına göçüp, bizi hepten öksüz bıraktıktan sonra…

Biraz geçtikten sonra kafamı arkaya Kızıl Meydan’a doğru çevirip, mozolesinde yatan Vladimir İlyiç Lenin sanki beni duyabilirmiş gibi mırıldanıyorum:

“Tavariş (yoldaş), senin enternasyonalizm hayallerin yine bir başka bahara mı kaldı yoksa?”


* Daha önce http://www.turkrus.com/  ve http://www.medyagunlugu.com/  ' da yayımlandı.

3 Aralık 2016 Cumartesi

TOLSTOY'UN OKURU


Necati Güngör

Üstat Tolstoy yaşamının son günlerinde hasta yatağından çıkmıyor, kimselerle görüşmüyordu...

Bir gün Kuzey Avrupa ülkelerinin birinden bir okuru Rusya'ya kadar gelip onunla tanışmak istemişti.

Yazarın hasta olduğunu, ziyaretçi kabul etmediğini belirterek görüştürmediler kadını.
Ama kadın ısrar ediyordu. Çok uzaktan geldiğini, hayranı olduğu yazarı görmeden dönmek istemediğini söylüyordu.

Sonunda durumu üstada ilettiler. Tolstoy, okurunun ilgisinden etkilenmişti. Koluna girerek kendisini balkona çıkarmalarını istedi. Hiç olmazsa okuru onu balkondan görür, ona el sallardı.

Koluna girip balkona kadar götürdüler üstadı.

Kadın heyecanla aşağıdan el salladı: "Sizi görmek için uzaklardan geldim!" dedi.

Tolstoy biraz konuşmuş olmak için: "Hangi kitaplarımızı okudunuz?" diye sordu.

"Bütün kitaplarınızı okudum!" dedi kadın.

"En çok hangisini beğendiniz?"

Kadın coşkulu ama kendinden emin:


"Donkişot çok güzeldi!" yanıtını verdi.

1 Aralık 2016 Perşembe

3. İvan

3. İvan, Büyük İvan (Иван Великий- İvan Veliki) lakablı 1462-1505 yılları arasındaki Moskova Prensidir.

Karıştırmamak için belirtmek lazım; 3. İvan, Rurik Hanedanı'ndan, bizim Korkunç İvan diye bildiğimiz 4. İvan’ın ecdadı. 

3. İvan, Rus topraklarının önemli bölümünü yönetimi altında toplamış, Ukrayna'nın bir bölümünü Polonya-Litvanya'dan geri almıştı.

Altın Orda Devleti'nin egemenliğinden kurtularak merkezi bir Rus devletinin temellerini atmıştır. 

Rusya tarihindeki en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan biridir.

***
3. İvan, Moskova büyük prensi olan babası 2. Vasili'nin (Kör Vasili) yandaşları ile onlara başkaldıran amcaları arasındaki iç savaşın doruk noktasına ulaştığı sıralarda 1440 yılında doğdu.

2. Vasili 1446'da kuzeni tarafından tutuklatılarak kör edildikten sonra İvan bir süre manastırda gizlendi. Ardından güvenli bir yere kaçırıldı, ama aynı yıl babasını elinde tutanlara geri verildi.

Vasili'nin kısa bir süre sonra serbest kalmasının ardından Tver büyük prensinin kızıyla nişanlandı; bu nişan 1452'de evlilikle sonuçlandı.

2. Vasili'nin hükümdarlığının son yıllarında, iç düşmanların kalıntılarıyla savaşmak üzere kuzeye gönderilen birliklerin komutanlığına kâğıt üzerinde 12 yaşındaki İvan getirildi.

On sekiz yaşında da güneydeki Altın Orda Devleti'nin karşı düzenlenen bir seferi yönetti.

Vasili'nin 27 Mart 1462'de ölmesi üzerine onun yerine geçti.

İvan'ın hükümdarlığının ilk yıllarıyla ilgili çok bilgi yoktur.

Esas olarak Doğu komşusu Kazan Hanlığı'na karşı genellikle başarıyla sonuçlanan birkaç küçük akın dışında, yönetimin işleriyle ilgilendi.

Çocuk yaşta evlendiği karısı 1467'de ona tek oğul bırakarak (bir olasılıkla zehirlenerek) öldü ve hanedanın sürekliliğini güvence altına almak için yeni bir evlilik gereği doğdu.

Kardinal Bessarion 1469'da Roma'dan getirdiği bir mektupla İvan'a, son Bizans imparatorunun yeğeni ve vesayeti altındaki öğrencisi Zoe Palailogos'la evlenmesini önerdi.

Zoe Moskova'ya gelerek Sofiya adını aldı ve büyük olasılıkla Ortodoksluğu benimsedi; üç yıl sonra da Kremlin'de İvan'la evlendi.

Bu olay Üçüncü Roma, Moskova görüşünü pekiştirdi.

Sofiya ismi, Moskova Nüfus Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, başkent Moskova'da Darya ismi ile birlikte son 10 yıl içerisinde yeni doğan bebeklere verilen kız isimlerinin başında yer alıyor.

3. İvan tahta çıktığı sırada Büyük Rus topraklarının büyük bölümü henüz Moskova'nın denetiminde değildi. 

Ukrayna'nın tümü ve Yukarı Oka toprakları Polonya-Litvanya birliğinin egemenliği altındaydı.
İvan'ın prensliği de kâğıt üzerinde bile olsa, Altın Orda Devleti'ne bağlıydı. İvan, bir dizi saldırıyla (1467-1469) doğuda Kazan Hanlığını geçici bir süre için etkisiz bir hale getirdi.
Litvanya büyük dükü Kazimierz 4. Jagellon ile ittifak kuran Novgorod Cumhuriyeti'ni ve buraya bağlı geniş toprakları ele geçirmeye çalıştı (1471). Novgorod'a birkaç kez saldırdı ve 1478'de egemenliğini resmen kabul ettirdi. Son demokratik ve özerk kurumları ortadan kaldırdı, Novgorod'a bağlı kilise topraklarının büyük bölümüne el koydu, kolonilerini ilhak etti ve yerli halkın yerine kendi topraklarından getirttiği güvenilir adamları yerleştirdi. 1489'a gelindiğinde Novgorod, İvan'a karşı koyabilecek gücü bütünüyle yitirmişti.

Bağımsız kalabilmiş Rus topraklarından Yaroslavl ve Rostov da anlaşmalar yoluyla sırasıyla 1463 ve 1474'te ilhak edildi. Zayıf bir direnme gösteren Tver 1485'te Moskova'ya sessizce teslim oldu. Yalnızca Ryazan ve Pskov, gurur kırıcı biçimde Moskova'ya boyun eğerek bağımsızlıklarını koruyabildiler.

İvan, Altın Orda hanı Seyyid Ahmed'in Polonya-Litvanya'yla kurduğu dostluğu dengelemek üzere Kırım hanı Mengli Giray'la güçlü bir ittifak kurdu.

1480'de İvan'ın zaferiyle sonuçlanan Ugra Savaşı'ndan sonra Ahmed güçlerini Rusya topraklarından çekti.

Ahmed'in oğulları, 1502'de kesin bir yenilgiye uğrayıncaya değin Kırım ve Moskova için bir tehlike oluşturdular. Ama İvan 1480'den sonra hanın vasılı olmaktan çıkmış ve Avrupa diplomasisinde bağımsız bir hükümdar olarak kabul görmüştü.

1502'de, Altın Orda Devleti'nin yıkılmasından sonra İvan, Tüm Rusya'nın Hükümdarı (Gosudar vsey Rusi) unvanı taşıyabilecek duruma geldi.

Esneklik ve diplomasi yoluyla hükümdarlığının sonuna değin Mengli ile dostluğunu sürdürmeyi, Kazan Hanlığı'yla ilişkilerinde ciddi bir sorun çıkarmamayı başardı.

İvan'ın yönetimi sırasında ustalıkla tarafsızlaştırılan Kazan Hanlığı, Moskova'nın vesayetinden kurtulma çabasına girişti.

İvan'ın son yıllarında Litvanya'ya karşı yürütülen savaş umduğu gibi başarılı olmadı.
Güney Rusya prensleri onun hizmetine girmek için Litvanya büyük dükünü terk ettiler.
1487-1494 ve 1500-1503 savaşlarından sonra, Alexander Jagellon aracılığıyla, ona katılmış olan 19 kent ve 70 araziyi kendine bağlattı. Bunlara rağmen, Ukrayna'nın büyük bölümü hala düşmanlarının elinde kaldı.

Moskova Prensliği'nin gücünü Batı Avrupa saraylarına kanıtlamaya girişti.

İvan,1480'de hayatta olmayan büyük ağabeyinin topraklarına el koyunca iki ağabeyi Andrey ve Boris'in başkaldırması tehlikesiyle karşılaştı. Andrey ve Boris batı sınırlarına saldırdılarsa da sonunda geri dönerek İvan'ın üstünlüğünü ve ele geçirdiği topraklar üzerindeki egemenliğini kabul etmek zorunda kaldılar.

İvan'ın ilk karısından olan büyük oğlu 1490'da öldü.

Bu durumda varis olarak, 1483'te doğan oğlu Dimitri ile Sofiya'dan 1479'da doğan oğlu Vasili kaldı.

İvan yedi yıllık bir kararsızlıktan sonra 1497'de Dimitri'yi varis ilan etti.

Sofiya, kendi oğlunun ardıllığını sağlamak için kocasına karşı bir ayaklanma hazırlığına giriştiyse de bu komplo kısa sürede ortaya çıkarıldı. İvan 1498'de Dimitri'ye büyük prens olarak taç giydirdi.

1500'de Vasili yeniden ayaklanarak Litvanyalılara sığındı. İvan ödün vermek zorunda kaldı; Litvanya'yla savaşın bu aşamasında, karısını ve oğlunu bütünüyle karşısına alamazdı.
1502'de Vasili'yi veliaht yaptı ve Dimitri ile annesi Yelena'yı hapsetti.

3. İvan'ın iç politikası, kendine bağlı prenslerden topraklarını ve yetkilerini alarak yönetimi merkezileştirmeye dayanıyordu.

Boyarlar da büyük ölçüde yetkisizleştirilmiş ve ihanetinden kuşku duyulanlar öldürülmüştü. Boyarlara yaşam boyu aynı prense hizmet etme zorunluluğunu kabul ettirdi. Bu dönemde, büyük prensin hizmetkarlarına, sadık çalışmaları koşuluyla yaşam boyu toprak mülkiyeti hakkının verildiği pomestie sistemi ortaya çıktı; Dvoryanin adında yeni bir hizmet sınıfı örgütledi ve bunlara mülkler (pomestiye) bağışladı.

Otokrat (Samoderjet) ünvanını aldı ve saray teşrifatını karmaşık kurallara bağladı. Kaleme aldırdığı 1497 tarihli Sudebnik yasası'yla, borcu olmayan köylülerin yalnızca Yuriyev den yortusunda topraklarını terk edebileceklerini ilan etti. Kilisenin elindeki topraklara el konmasına ilişkin tasarıları 1503 Konseyi'nde engellendi.

3. İvan, 1505 sonbaharında öldü.

Otokratik ve merkeziyetçi Moskova devletinin gerçek kurucusu olarak kabul edilir.


Kaynak: Wikipedia

29 Kasım 2016 Salı

The Guardian’dan turistlere Moskova tüyoları



İngiliz The Guardian gazetesi, Moskova’da “turistlerin mutlaka yapması gerekenleri” belirledi.

Gazetenin verdiği Moskova tüyoları şöyle:

-Ünlü Tretyakovskaya Sanat Galerisi’nin, 20. Yüzyıl Rus sanatı koleksiyonunu mutlaka görün.

-Birçok gösterinin İngilizce altyazılı olduğu Gogol Merkezi’nde tiyatro izleyin.

-Moskova’daki Gürcü restoranlarında yemek yiyin.

-Maksim Gorki’nin bugün müze olan evine gidin.

-Rus banyosunu deneyin.

-Opera izleyin.

-Gorki Parkı’na, Serçe Tepeleri’nde “Garaj” sanat galerisine gidin.

-Dr.Jivago restoranında geleneksel Rus mutfağını deneyin.


-VDNH’da gezinti yapın.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Rusça isimler üzerine


Rus edebiyatına yabancı olmayan okurun hatırlayacağı gibi, Rus adları, günlük hayatta kullanılırken çok sık ve çok çeşitli biçimlerde kısaltılır.

Rusya'da doğan her kişinin üç adı bulunur: kendi adı, baba adı ve soyadı.

Soyadı kullanımı (Avrupa ülkelerinde olduğunun tersine) çok yaygın değildir; sizli-bizli konuşmalarda genellikle ad ve baba adı birlikte kullanılır; örneğin: İvan İvanoviç, Genadi Mihayloviç gibi.

Soyadı ancak resmi belgelerde bir kural kabilinden kullanılır; bu durumda da ad ve baba adı, soyadından sonra veya önce, baş harfler şeklinde yazılır: Belyaev, A. A. veya L. N. Tolstoy gibi.

Samimi ortamlarda, aile içinde, dost çevresinde, hatta bazen, henüz sizli-bizli konuşuluyor olsa bile belli bir samimiyetin oluştuğu yerlerde adların yerini kısaltmalar alır; siz diye konuşulduğu halde Lidoçka-Dimoçka şeklinde hitap edilmesinde olduğu gibi.

Bu öyle yaygın bir uygulamadır ki, bazı durumlarda baba adları bile kısaltılabilir.
Arnold Pavloviç yerine Amold Palıç denilmesinde olduğu gibi.

Öte yandan, kadınların soyadları da adları gibi farklıdır. İster eşinin soyadını taşısın, ister babasının; bir kadının soyadı genel olarak -a veya -ya ile biter: Malyanov'un eşi, İrina Malyanova, gibi.

Bu kısa malumat ışığında, bazı ad örnekleri:
Dimitri -Dimka -Dimkin -Dimoçka 
Mitka - Mitya Pavlov
Pavel İrina - İrka - İra -İrkina
Valentin - Valka
Bobkin - Bobkina - Bobka - Bobçik
Zinanda – Zina
Lidya – Lida -Lidka - Lidoçka
Svetlana - Svetka
Filip -Fil
Kalyam -Kalyamuşka

Hazal Yalın

(Arkadi ve Boris Strugatski’nin “Kıyamete Bir Milyar Yıl” kitabının çeviri açıklamalarından)

20 Kasım 2016 Pazar

Gogol’ün paltosu




M. Hakkı Yazıcı


Geçenlerde Moskova’da kötü hava koşulları hayatı felç ederken Belediyeden halka “Mecbur olmadıkça evden dışarı adım atmayın!” diye açık bir uyarı yapılmıştı.

Güzel! Bu uyarı için teşekkür etmek lazım.

Aslında ne hoş! 

Evde oturup sıcak çay ve kahve yudumlayıp film izlemek, kitap okuyarak vakit geçirmek, avluda lapa lapa yağan karı gören pencereye yakın divancıkda yayılıp şekerleme yapmak aranıp da bulunamayacak iyi birer seçenek.

Sadece karın keyfini çıkarmak için dikkatli, küçük adımlarla dışarı çıkıp; yakınlardaki parklara gitmek ve hatta çoluk çocuğunuzla kardan adam yapıp, kartopu oynamak da iyi bir fikir.

Ama iyi de işleri kim yapacak? İşler güçler peşimizi bırakmıyor ki, dışarı çıkmayıp da ne yapacağız?

Önce kar, arkasından karla karışık yağmur, sonra bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur, ardından don, sonra yeniden kar, ayaz derken Moskova’nın caddeleri, sokakları buz pistine dönüşmüştü.

Mecburen dışarı çıktım.

Yürürken ayağımı bastığım yer kayıyor mu diye önceden kontrol ediyordum.

İşte en tehlikeli günler bu zamanlar… Sokakta atılacak yanlış bir adımla düşüp, insanın hastanede kırıklar içinde gözünü açması işten bile değil, diye düşünerek, azami dikkatle, telaş etmeden bir süre yürüdüm.

Bir ara yanımdan kısa kürk montu mini eteğini bile örtmeyen, upuzun topuklu ayakkabısıyla kırıtarak yürüyüp geçen bir kadına gözüm ve aklım takıldı. Böyle üşümüyor muydu? O uzun topuklularla nasıl yürüyordu?

Meraktan dönüp bir daha bakayım dedim. İşte ne olduysa o zaman oldu. Dikkatimi başka bir konuya kaydırınca ayağım kaydı; önce ayaklarım yerden kesildi, havalandım, sonra aynı piste inen bir uçağın tekerleklerini açması gibi kollarımı destek almak için iki yana açtım. “Küt” diye sırt üstü düştüm.

Etraftan geçenlerin bazılarının önce “Ayyy!” diye haykırdıklarını, sonra uçağını salimen piste indiren pilotu takdir eder gibi alkışladıklarını ve bana kahkahalarla güldüklerini fark ettim.
Toparlanıp kalkarken etrafıma “Bir şey yok, merak etmeyin” gülücüğüyle gülümsemeyi ihmal etmedim.

Az önce yanımdan geçen, düşmeme sebep olan kadın da yirmi metre ötemde gülenler arasındaydı. Parmağımı sallayıp, “Ah seni, seni; kabahatli sensin, biliyor musun?” diyecektim, ama vazgeçtim.

Ucuz kurtulmuştum. Yumuşak bir düşüşle kırıksız, çıkıksız atlatmıştım; ancak düşerken koltuk altımdan gelen “cıırt” sesi dikkatimden kaçmamıştı.

Paltomun koltuk altından giren serin havayı hissedince huylandım. Kuytu bir yerde paltomu çıkarıp kontrol ettim. Korktuğum başıma gelmişti. Paltomun sağ koltuk altı boylu boyunca sökülmüştü. Kumaşta da biraz yırtık vardı. Pek mühim bir şey değildi, ama tamir ettirmek lazımdı.

Paltoyu bu haliyle giyip yola devam etmeye utandığım için koltuğumun altına alıp yürüdüm. 

Bu defa yanımdan geçen insanlar bana bakmaya, bu tuhaflığa gülmeye başlamışlardı. Öyle ya, bu soğukta garip bir adam paltosunu giymeyip, koltuğunun almış salına salına yürüyordu. Genç bir delikanlı bana bakarak geçerken ayağı kaydı, yere yuvarlandı. Koşup kolundan tutarak yerden kaldırdım.

Üç senedir oğlumun hediye ettiği paltoyu giyiyordum. “Baba, hala bu paltoyu mu giyiyorsun?” diye çıkışıyordu. Palto aslında tümüyle eskimiş falan değildi, ama kumaşı eprimiş, bazı yerleri incelmişti.

Türkiye’de olsa bu işler kolaydır. Neredeyse hemen her sokakta damlayan musluğunuzu onaracak bir tesisatçı, elektrikçi, ayakkabı tamircisi, söküğünüzü yırtığınızı tamir edecek bir terzi bulunur. Ama burada böyle değil. Tamir ettirecek birisini bulsanız bile çok pahalı.

Yolumun üzerindeki pasajın içinde tabelasında “Sroçna remont” yani acil tamirat yazılı bir dükkanın olduğunu hatırlıyordum. Oraya gittim.

Adam paltoma şöyle bir baktı, “Vah vah,” dedi. “Palto biraz eskimiş, fakat tamiratla biraz daha idare etmek mümkün.”

“Günahımız ne olur?” diye sordum.

Bilmem kaç bin rubleye… “Hallederiz,” dedi.

“Uvvv, daha aşağı olmaz mı?”

Adam, cevap vermeye bile tenezzül etmeden kaşını kaldırdı.

Şöyle bir durdum. Bu paranın üstüne bir iki bin ruble daha koysam yeni bir palto alabilirdim.

Birden kendimi Gogol’ün “Palto” öyküsünün kahramanı Akaki Akakkiyeviç gibi hissettim.
Adam da sanki o öyküdeki terzi Petroviç’e benziyordu.

***
Paraya kıyıp kendime yeni bir palto almak daha akıllı bir düşünce olur diye büyük alışveriş merkezlerinden birindeki bir mağazaya gittim.

Satıcı kız, “Nasıl bir palto istiyorsunuz?” diye sordu.

“Gogol’ün paltosundan var mı?” dedim.

Güldü.

“Ondan yok, ama,…” diyerek bir sürü yabancı marka saydı.

Teşhirdeki, askılardaki paltoları tek tek inceledim.

Fiyatlar ateş pahasıydı. En iyisi bir kış daha üstümdeki partalla idare edip, ucuzluk sezonunu beklemekti. Ama nasıl? Tamir edilmeden o palto ile nasıl insan içine çıkacaktım?

Tam çıkmaya hazırlanırken satıcı kız, “Beğendiğiniz bir şey olmadı mı?” diye ısrarla sordu.

Erkekliğe şey sürdürmemek için, “Fiyatlar yüksek, param yok,” diyemedim.

“Ben, Gogol’ün paltosu gibi bir şey arıyordum,” dedim.

O yine güldü.

Muhtemelen benim için hem Rusçası bozuk, hem de kaçık bir ihtiyar diye düşünmüştür.

***
“Hangi palto daha iyidir, Gogol’ünki mi, yoksa De Gol’ünki mi?” diye saçma sapan mırıldanarak, yeni paltomu ucuzluk sezonunda almanın daha doğru olacağı düşüncesiyle dükkandan çıktım.

***
Dostoyevskiy, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” demiş.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bunu biliyorsunuzdur.

Biliyorsanız, kaldığınız yerden yazının devamını okuyun.

Yok, bilmiyorsanız önce Gogol’ün o muhteşem “Palto” öyküsünü okuyun.

***
Neyse. Kös kös evin yolunu tuttum.

Elimden gelse paltomu kendim tamir edeceğim. Ama beceremem ki.

Ben böyle düşünerek merdivenleri çıkarken sahanlıkta üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in karısı Olga Teyzeye rasgeldim.

O da böyle demeyi kocasından öğrenmiş, bana “Ne o sased, Karadeniz’ de gemilerin mi battı?” diye sordu.

Anlattım durumu.

“Ver bana paltonu, git evine dinlen biraz,” dedi.

Çaresiz verdim.

Evde koltukta yorgun otururken gözlerim kapanıvermiş. İki saat sonra kapı çalındı. Kapıda Olga Teyze:

“Al, bir şeyler yaptım, bak bakalım. Sanırım bu seni bir süre idare eder,” diye paltomu uzattı.

Baktım. Sökük gayet güzel onarılmıştı. Dikkatli ve kötü niyetle bakmayan birisi burasının bir kazaya uğradığını bile anlamazdı. O suratsız, kazıkçı terzi kuş kondurup daha iyisini mi yapacaktı sanki?

Minnetle baktım Olga Teyzemin yüzüne. Bu eski Sovyet kadınları böyleydi işte… Her iş gelirdi ellerinden. Tarlada, inşaatta, laboratuvarda; her yerde onları çalışırken görebilirdiniz. Eski püskü Jiguli arabalarını tamir edenlerini bile tanıdım.

***
Paltoma yeniden kavuştum ya, kendimi eşeğini kaybedip, yeniden bulan Nasrettin Hoca gibi hissediyordum.

Mutlu, ama yine dikkatli yürüyerek yeniden sokaklara saldım ruhumu.

Dün mutat olarak her ay yaptığım gibi Nazım’ın mezarını ziyaret etmek için Novodeviçiy Mezarlığı’na gittim.

Oraya kadar gitmişken hiç Gogol’a uğramamazlık yapmam. Her seferinde Gogol’ün, Çehov’un mezarını da mutlaka ziyaret ederim.

Yalnız Nazım’ın mezarına giderken mecburen Yeltsin’in mezarının önünden geçmek pek hoş olmuyor ya neyse…

Varınca birden nerden aklıma geldiyse Gogol’a “Müsaadenle ‘Palto’nun cebine bi dakkalığını girip, çıkabilir miyim?” diye sordum.

Gogol: “Hop, ne münasebet! Sen de Dosto gibi kerametin benim ‘Palto’mun cebinde olduğunu sanan sazanlardan mısın?” diye itiraz etti.

“Yav, üstadım, ruhumu bir cin teslim aldı galiba; bir illete kapıldım, kendimi alamıyorum; okunmayacak yazılar, öyküler yazıyorum,” dedim.

Gogol:

“Bak evladım, sen gençliğinde ‘isyan bildirileri’ yazardın. Sonra ekmek derdine düştün; bakanlıklara istidalar, bankalara talimatlar, akreditifler, tedarikçilere sipariş mektupları, patronlarına mali raporlar yazdın. Niye bildiğin işlere devam etmiyorsun? Bırak şu ‘hikaye’nin yakasını. Güzel öyküleri zaten istidatlı gençler yazıyor,” dedi.

Kalakaldım.

“Peki, ustacım,” dedim, boynumu büküp, “Sözünü dinleyip, bu illetten kurtulmaya çalışacağım.”

***
Ey okurlar, n’olur biraz da siz ses verin.

Durumum bir de aynı Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ndeki öykü kahramanı Aksenti İvanoviç gibi. Gün geçtikçe biraz daha tuhaf oluyorum.

Biliyorsunuz sadece, Marquez ustamın dediği gibi, “Dostlarım beni daha çok sevsin” diye yazıyorum.

Okuyor musunuz yazdıklarımı?

“Bazen, rasgeldikçe, vakit buldukça,” falan derseniz biraz rahatlayacağım.

Yoksa durumum gerçekten kötü.


( * ) Daha önce http://www.turkrus.com/  ve http://www.medyagunlugu.com/ 'da yayımlanmıştır.