Moskova

Moskova

22 Şubat 2017 Çarşamba

Gogol’ün ayak izinden Moskova


Nedim Gürsel- Hürriyet


Dünya edebiyatının dâhi yazarı Nikolay Gogol, kara mizahla ördüğü Palto, Burun gibi eserlerinden sonra Nikitsiy Bulvarı’ndaki bir evde inzivaya çekilmişti. Yazmayı bırakmıştı. 42 yaşında hayata veda etmeden St. Petersburg’da olduğu gibi Moskova’da da pek çok iz bırakmıştı.

Moskova’da, Arbatskaya metro istasyonundan çıkar çıkmaz gördüm Gogol’ü. Elinde kalın bir kitap, tunç paltosuna sarılmış birini bekler gibiydi. Hayatına hiçbir kadın girmediğine göre bir sevgili olamazdı beklediği. Gerçi Baden Baden’de tanıştığı, daha sonraları Roma’da ve Nice’de yakın dostluk kurduğu Aleksandra Smirnov’un cazibesinden etkilenmiş, belki aralarında duygusal  bir bağ da oluşmuş ama şeytanın iğvasına hiç kapılmamıştı. Hem şeytan ne Tanrı katındaydı ne de cehennemin dibinde. Çevresinde pervane gibi dönüp duran, iştahla yediği zengin sofralarından ya da kaldığı han odalarından eksik olmayan kadınların içindeydi şeytan. Şuh kahkahalarında, boyalı dudaklarında, dans ederken savrulan rengârenk eteklerindeydi. Bu nedenle onlarla arasına gerekli mesafeyi koymuş, tensel hazzı tanımamış, tatmamıştı. Kontes Vielgorskiy’e yaptığı evlilik önerisi kocalık görevini yerine getirmeye hazır bir damat adayından çok, içine kapalı, yalnız, dünyadan el ayak çekmek isteyen bir yazarın özlemini dile getiriyordu. “Ruhların birlikteliği”ni öngörse de kabul edilmeyeceği besbelliydi.

ACIDAN ÇIKAN DERS

Kardeşi gibi sevdiği, ölümcül hastalığında anne şefkatiyle baktığı Prens Vielgorskiy’e gelince; 23 yaşındaki bu genç adamla yakınlığı da bir tuhaftı. Aşk olarak da nitelendirilebilecek derin bir bağ vardı aralarında ama tıpkı Bayan Smirnov’la olduğu gibi onunlayken de meleklerin çağrısı tenin çağrısından önce geliyordu. Hem yurdundan ve topraklarından uzak, Roma’da ölüp gitmişti prens. Gogol’e hiçlik duygusunu, Yüce Varlık’ın dışında hiçbir şeyin önem taşımadığını öğreten de belki bu erken ölüm olmuş, Vielgorskiy’i yaban ellerde toprağa verdikten sonra yollara düşmüştü.

Gogol’ün Arbatskaya metrosunun çıkışında, böyle tunç paltosuna sarılmış elinde kitapla beklediği kız kardeşleri de olamazdı. Onları Sen Petersburg’da bir yatılı okula yerleştirerek yakından ilgilenmemişti. Evlilikleriyle de. Hep uzaklarda bir yerlerdeydi çünkü. Cenevre’de değilse Viyana’da, Berlin’de ya da Marsilya’daydı.

DELİCE YA DA DÂHİCE BİR SORU

Dostlarını, kardeşlerini mektuplarda öğüt yağmuruna tutmuş, dinsel ahlaktan sapmamaları için uyarmıştı. Annesiyle ilişkisi, babasını küçük yaşta kaybettiğinden olmalı, daha derin, çok daha duygusal ve o ölçüde anlaşılmazdı. Ama her defasında onu da atlatmış, buluşmalarını sürekli ertelemiş, bu uğurda yalan söylemekten çekinmemişti. Kurnaz bir Ukrayna köylüsü gibi davranmıştı ona. Yine de bildik ana-oğul ilişkisinin ötesinde, saygı ve sevgiden çok öfkeden, karşılıklı yakınmalardan kaynaklanan bir bağ vardı aralarında. Hatta diyebilirim ki; Maria Ivanovna, pek sık görüşmeseler de yazarın hayatındaki tek kadındı. Rusya’dan, yakın çevresinden ve evlerinde yiyip içtiği dostlarından uzak, kendini çok yalnız ve terk edilmiş hissettiği bir dönemde, mektuplarında dışa vuramadığı sevgisini, daha doğrusu şefkat beklentisini ‘Bir Delinin Günlüğü’nde Poprişin’in ağzından şöyle seslenerek iletmişti annesine:“Ah anneciğim! Kurtar talihsiz oğlunu! Acı çeken başına bir damla gözyaşı akıt. 

Bak nasıl işkence ediyorlar ona. Zavallı öksüzünü bağrına bas! Ona bu dünyada yer yok. Kovuyorlar her yerden. Anneciğim hasta oğluna acı!” Ve bu yakınışın ardından ancak bir yazarın dehası ya da deliliğiyle açıklanabilecek şu müthiş cümle: “Sahi, Cezayir Beyi’nin tam da burnunun altında bir et beni olduğunu biliyor musunuz?” Gogol’ün tüm özgünlüğü öyküyü noktalayan bu cümlede gizli bence. Ondan başka kimin aklına gelebilirdi böyle bir soru, bu denli şaşırtıcı bir son? Bu tüp sapmaların, “İşte benzersiz Gogol!” dedirten cümlelerin yalnızca ‘Bir Delinin Günlüğü’nde değil, tüm yapıtlarında, özellikle de Ölü Canlar’da karşımıza çıktığını düşündüm. Valinin evindeki balo sahnesinde yazarın kalabalığı betimlerken erkeklerin siyah fraklarından kelle şekerleri kıran yaşlı hizmetçi kadına, oradan da şekerlerin üzerine üşüşen sineklere geçişi ya da geceleyin kasabada tüm ışıklar söndükten sonra tek aydınlık pencerenin karşısında yeni aldığı çizmeleri deneyen ve bir daha anlatıda sözü geçmeyen teğmen geldi aklıma. Çiçikov’un indiği hanlardanbirinin altındaki dükkânın vitrininde, kırmızı bakır semaverin yanında duran hancının yüzü de öylesine kırmızıdır ki, katran gibi sakalı olmasa, uzaktan bakan biri vitrinde iki semaver olduğunu sanabilir. Ve yine Çiçikov’un briçka’sı “pazar günü sarhoş garnizon erlerinin eski üniformaları” rengindeki göğün altında uzayıp giden yollarda tozu dumana katarken bir köylü tarlada bulduğu kalası yorulmak bilmez bir karınca gibi izbesine taşır, yalnızca mujikler değil, rehavet içinde evler de esner. Çiçikov’u karşılayan salatalık yüzlü kadınla Akrayna kabağı gibi geniş, yuvarlak erkek suratı, yazarın bir kalem dokunuşuyla iki telli balalaykaya dönüşüverir. Ve Çiçikov’un bırakıp o balalaykayı çalan çapkın delikanlıyı anlatmaya koyulur yazar.

STALİN HUZUR VERMEDİ

Peki Gogol böyle dimdik ayakta kimi bekliyordu dersiniz? Sorumun yersizliğini bilsem de onun dünyasına girmek, kahramanlarıyla tanışmak, bir ölçüde trajik alınyazısını paylaşıp “empati” kurabilmek için açık kapı bulmak zorundaydım. Ne var ki pek kolay değildi bu. Ben Gogol’ü merak edip sıradışı davranışlarını anlamaya, hayatından ve “nev-i şahsına münhasır” kişiliğinden yola çıkarak yapıtını çözümlemeye kalkıştıkça işler karışıyordu. Niejine Lisesi’nde yatılı okurken sınıf arkadaşları “esrarengiz cüce” lakabını boşuna takmamışlardı ona. Kuşkusuz o yıllarda ufak tefek, çelimsiz bir yeniyetmeydi, karşımdaki heykel gibi heybetli bir yazar değil. Kişiliğine gerçekten yakışan, ruhunun karmaşasını olağanüstü bir sanat dehasıyla dışa vuran, adaşı Nikolay Andreyev’in elinden çıkma öteki heykelinin Stalin’in buyruğuyla Preçhistenki Bulvarı’ndan kaldırılıp önce Donskiy Manastırı’na, sonra da buradan az ileride, hayatının son yıllarında konuk olduğu Kont Aleksandr Petroviç Tolstoy’un sarı badanalı, iki katlı eski evinin bahçesine konulduğunu biliyordum. Az sonra gidip görecektim bu heykeli de, kaidesini çepeçevre saran kabartmalarda Sen Petersburg Öyküleri’nin Ölü Canlar’ın, Mirgorod’un kahramanlarıyla tanışacaktım. Ve o ücra taşra kasabasında birtakım beklenmedik olaylara yol açan, kendisi de başlı başına bir olayolan Hlestikov’la. Nam-ı diğer “Müfettiş”le. Gogol burada onları bekliyordu. Sanki birazdan gelip saracaklar çevresini. Sonra karşı kaldırıma geçip Nikitsiy Bulvarı’ndaki eve doğru yönelecekler.

Bahçeden yürüyüp öbür heykelin kaidesini saracaklar bu kez de. Ve yaratıcılarının taht misali oturduğu kaya parçasının altındaki kabartmada yerlerini alacaklar.

YAZMAYI NEDEN BIRAKTI

Gogol tam da metronun çıkışında, elinde bir buket çiçek yerine bir kitap tutsa da, bir sevgiliyi bekler gibi bekliyordu onları. Ortadan kesin bir çizgiyle ayrılmış uzun saçları, cin bakışları, neredeyse dudaklarına değecek kadar uzun ve sivri burnuyla tunca dönüşmüş, öylece donup kalmıştı. Yıllarca hayal gücüyle besleyip büyüttüğü, Yüce Tanrı’dan geldiğini sandığı esinle ruhlarına üflediği kahramanlar belki bir çözüm bulabilirlerdi hastalığına. 42 yaşında ölümüne yol açan, doktorların teşhis koyamadığı derdine derman olabilirlerdi. Onlardan başka kimi kimsesi yoktu şu dünyada. Annesi uzakta, kızkardeşleri kocadaydı. Dostlarıysa kendi havalarında. Onu atlatmaya, dahası evlerinde ağırlarken surat asmaya başlamışlardı. 

Evet, içinde taşıdığı kahramanlarındaydı kurtuluş. Yaylı arabasıyla Rusya’yı bir uçtan bir uca katederek “ölü canlar” toplayan, sonra da onları kayıt defterlerine yazdırıp devleti dolandıran Çiçikov onu diriltmek için başucundaydı işte. İşi ölülerleydi gerçi ama Gogol’ü diriltmek için her türlü fedakârlığa hazırdı. Ressam Çarkov’un Sen Petersburg’da bir antikacıdan satın aldığı tablodaki ihtiyar da şeytandan aldığı gücü bir tefeci suretine girip yazarı iyileştirmek için kullanacaktı.

Gogol’ü, bir türlü sonunu getiremediği Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazdıktan sonra bir manastıra kapanır gibi sığındığı Nikitsiy Bulvarı’ndaki evde hayal ettim bir süre. Odasının duvarlarını boydan boya kaplayan ikonların karşısında istavroz çıkarırken cehennem korkusu bakışlarına sinmişti. Günahlarından arınmak için tütsü yakıyor, oruç tutuyor, yine de peşini bırakmayan hayaletlerden kurtulamıyordu. Oysa kimseye bir kötülüğü dokunmamıştı, kendinden başka. Evet, Ölü Canlar’da şeytana uyup kötülüğü, riyayı, hileyi, insanların içindeki karanlığı anlatmıştı, ama sonunda iyiye, güzele, doğruya yönelmişti. Bu uğurda yazmaktan bile vazgeçmiş, ta Kudüs’e dek giderek kutsal topraklarda ölmek istemişti. Ama umduğu gibi İsa Mesih’in mezarı başında canını almamıştı Tanrı, demek ki O’na kavuşmak için bir süre daha yaşaması, daha fazla acı çekmesi gerekiyordu. Ve artık hiçbir şey yazmamıştı. Kötülüktü insanlığa egemen olan. Yazmak hırstan başka neydi ki? Çok şükür, kurtulmuştu bu kötü alışkanlıktan. Yalnızca alışkanlık ya da gururdan mı? Sıcak bir yaz günü Moskova’nın Nikitsiy Bulvarı’ndaki evde, ağzına tek lokma koymadan kendisini ölüme bırakmadan önce, onu ölümsüz kılacak Ölü Canlar’ın ikinci bölümünü sayfa sayfa yakmıştı. 

Tıpkı yıllar önce karlı bir gecede, kendi bastırdığı ilk kitabı “Hans Küchelgarten”i uşağı İakim’le kitapçılardan toplayıp yaktığı gibi.

Durmaksızın geziyordu

Nabokov’un ‘Gogol’ kitabından biliyordum. Kendi ekseninde topaç gibi dönerek, bugün Orta Avrupa diye adlandırdığımız coğrafyada dolaşıp durmuş, İtalya’nın altını üstüne getirmiş, Kudüs’e giderken İstanbul’dan geçtiği bile olmuştu. Görünüşte tedavi amacıyla tepiyordu bunca yolu ama, asıl neden başkaydı. Yara daha derindeydi çünkü. Yerleşik bir düzen ona göre değildi. Sürekli yer değiştirmeli, kendinden kaçıp başkalarına, dost bellediği aristokrat malikânelerine, olmadı yabancı kentlerin han odalarına sığınmalıydı. Çocukluğunu geçirdiği Ukrayna’dan uzakta, gençliğini zehir eden başkent Sen Petersburg’un boğucu havasından ve Rusya’dan da uzakta, birkaç kitapla giysilerinden ibaret eşyasını saymazsak, dostlarının konukseverliğiyle yapıtından başka tutunacak dalı yoktu. Ve yaylı arabanın penceresinden akıp giden dünya, Ölü Canlar’da Çiçikov’un bir uçtan bir uca kat ettiği Rosya gibi, tek esin kaynağıydı. Ne var ki hayalinde besleyip büyüttüğü, hayat verip o tuhaf ortamın içine saldığı kahramanları sayesinde yapıyordu bu yolculuğu. Onlarla yaşıyor, onlarla düşüp kalkıyor, mutluluk ya da mutsuzluğunu onlarla paylaşıyordu. Her biri kendinden bir parçaydı çünkü, kendi karakterinin, özlem ve hayallerinin uzantılarıydılar. Belli bir özerklik kazanmaları, bağımsız hareket edebilmeleri için, anlatıya doğrudan müdahale ettiği bile oluyordu. Örneğin şu sözleri herhangi bir kahramanına, briçka’sına kurulmuş keyifle pencereden dışarıya bakan Çiçikov’a söyletmiyor, kendisi alıyordu eline sazı: “Ey uzun yol, sen ne güzelsin! Kaç kez umutsuzluk ve yorgunluk içindeyken sen beni kurtardın, iyi ettin, dinlendirdin. Kaç kez, nice olmayacak, nice eşsiz düşüncelerimi ve ozanca düşlerimi sende yaşadım.”

Uzağın çağrısı şeytanınki gibi dayanılmazdı. Yol ‘tebdil-i hava’dan öte bir yazgı, gerçek anlamda bir kurtuluştu.

Bir efsanenin son durağı

Yolun sonuna gelmişti artık Gogol. Bir deri bir kemik kalmıştı. Ağzına tek lokma koymuyordu. Oysa bir zamanlar Sobakeviç kadar oburdu. “O da kim” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ‘Ölü Canlar’ın unutulmaz kahramanlarından biridir. Hani Çiçikov’u ağırlarken “Evimde domuz yiyeceksek tümünü sofraya koydurturum. Koyun, kazsa tümünü” diyerek böbürlenen Gogol’ün deyimiyle ‘yüzünün rengi bakır para gibi koyu kırmızı’ olan orta boy bir ayı. Romanda gerçek adı da Mihail Semyonoviç’tir zaten, yani Rusların ayıya da verdikleri  bir insan adı.

ÇIRILÇIPLAK SOYDULAR

Bir zamanlar hasta midesine, bodurluğuna karşın Gogol de Sabokeviç kadar obur, yemek konusunda Hlestakov kadar seçici, daha doğrusu arsızdı. Ağırlandığı sofralarda, asalak gibi yaşadığı aristokrat evlerinde aşçılara öğüt verip uşak azarlardı. Şimdiyse başucuna üşüşen doktorlarla uğraşıyordu. Hastalık hastası yazarın derdine çare bulmak için ellerinden geleni yapıyor, yine de bir sonuç alamıyorlardı. Ölüyordu Gogol, kendini yavaş yavaş öldürüyordu. 

Doktorlar ‘Rus edebiyatının dehası’nı kurtaramayacaklarını anlamışlardı. Cebinden tavşan çıkarır gibi paltosundan, yani ‘Palto’ adlı öyküsünden Dostoyevski ve şürekasını çıkaran yazar son nefesini verirken göğe daha kolay çıkabilmek için okurlarından değil, papazlardan yardım istiyordu. Doktorlarsa son çare onu çırılçıplak soydular. Midesine soğuk suyla masaj yaptılar. “Rahat bırakın beni” diye yalvarmasına aldırmadan burnuna sülük yapıştırdılar. 

Yazar çırpınarak, tıpkı yarattığı kahramanlar gibi hazin ve gülünç, son nefesini veriyordu. Ona hem gülüyor hem de acıyordum.

DALGIÇ KUŞUNUN KADERİ


Gogol’ün ne kendisine ne de karakterlerinin tuhaf özelliklerine yakışan, elinde tuttuğu kitaba karşın bir yazardan çok muzaffer bir generali andıran devasa heykelinin altındaki banka oturdum. Parkta benden başka kimseler yoktu. Derken nereden çıktığını anlayamadığım bir turist kafilesi sökün etti. Heykelin çevresini sarıp fotoğraf çekmeye başladılar. Yaşlıydı çoğu, tek tük gençler de vardı. “Gogol! Gogol!” diye bağırıp gülüşüyorlardı. Rehberleri bu ismin Rusçada ‘dalgıç kuşu’ anlamına geldiğini söylemiş olmalıydı. Trajik yaşamını bilmedikleri aşikârdı. Evet, ufacık, garip bir hayvandır dalgıç kuşu. Belki biraz küstah ama son derece sevimlidir. Yürüyüşü paytak, gagası sivridir. Uçmayı beceremez ama iyi yüzer. Gogol’ün kendi karanlık sularında yüzüp de bir türlü kıyıya çıkamadığı gibi, o da boğulup gider günün birinde.

21 Şubat 2017 Salı

Başka bir gezegenden haberler


M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: http://www.turkrus.com/ ,http://www.medyagunlugu.com/


Geçenlerde bir haberde Rusya'nın başkenti Moskova'da yabancılar arasında en fazla Türk erkeklerinin Rus kızlarıyla evlendiği açıklanmıştı. 

Sputnik’e konuşan Moskova Nikah Dairesi Sözcüsü Yevgeniya Smirnova konuyla ilgili şöyle demişti:

“Moskova’da yabancılar arasında en fazla Türk erkekleri Rus kızlarıyla evleniyor. 2015 yılında Moskova’da Türk-Rus evlilik sayısı 269 iken, 2016 yılında ise bu rakam 301 oldu. Dolayısıyla artmış bulunmakta… Yabancı ülke sıralamasında ise Türkiye her zaman ilk sırada yer alıyor.”

Fuad Safarov’un haberine göre Smirnova sözlerine şöyle devam etmişti:

“Türkler neden hep ilk sırada? Gerçekten de incelenmesi gereken bir konu. Komşuyuz, kültür benzerliklerimiz de belki evlilik açısından önemli faktörlerden biri. Türkler sıcak insanlar, damatlarımız da (gülüyor) öyle.”

Türkler, bir buket çiçeğin kılıç-kalkandan daha etkili olduğunu anlamışlardı demek ki.

***
İşte, bu haberi okuduktan sonra 14 Şubat “Sevgililer Günü” ile 8 Mart “Dünya Kadın Günü” arasındaki şu günlerde bu hikayeyi anlatmak aklıma geldi.

Aslında hikayeyi belki de benim anlatmamam gerekirdi. Öyle ya, pozitif bilimlerden nasibini hiç alamamış; okul yıllarında fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi dersler hep korkulu rüyası olmuş, arkadaşlarından aldığı kopyalarla durumu idare etmiş benim gibi birisi yerine, bilim-kurgu sayılabilecek böyle bir hikayeyi bu konulara daha hakim birisinin yazması daha doğru olurdu.

Ancak kader demek lazım belki, anlatmak bana kısmet oldu.

Süleyman isimli bir arkadaşımın başına ilginç bir olay gelmişti.

Arkadaşım dediysem aramızda epey yaş farkı olan genç bir çocuk, ama iyi ahbabız.

Süleyman, biraz abartmayı seven biri, ama o kadar güzel anlatır ki, hiç yüzüne vurmadan bütün anlattıklarını inanırmış gibi dinlerim.

Hoşuma gider anlattıkları.

Hayatının ummadığı bir anında yolu Rusya’yla kesişen binlerce Türk delikanlısından biri…
İlk tanıştığımız zamanlarda Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Ataol Behramoğlu’nun çevirdiği  
“Bilinmeyen Ülke” şiirini mırıldanması ilgimi çekmişti. Ezberlemişti ve yolda yürürken bile bıkmadan, tekrar tekrar bu şiiri okuyordu:

“Ey güzel ülke, uzak ülke,
Ey bilmediğim ülke,
Ne kendi isteğimle geldim sana,
Ne de soylu bir atın sırtında.
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi sürükledi sana;
Bir de başımdaki şarap dumanları.”

Etkilenmiştim açıkçası.

Bu şiir, onun ve onun gibi pek çok genç Türk’ün buradaki durumunu özetliyor gibiydi.

Öğle yemeklerini çalıştığı şirketin bulunduğu iş merkezinde sıradan Rus yemeklerinin olduğu “stolavaya”da (restoranda) yerdi.

Bu, her gün daha sabahtan başlayarak öğlene kadar hayalini kurduğu bir şeydi.

Self-servis bankosunda tepsisini sürüklerken kasaya yaklaştıkça kalbinin atışları sıklaşırdı: Tık, tık,.. tıktık da tıktık.

Kasada Tatyana isminde Rusya’nın kim bilir hangi uzak bir şehrinden Moskova’ya gelmiş, hayat mücadelesinin içine girmiş, sarışın pembe yüzlü sevimli, güzel bir kız vardı.

Süleyman, bu kızdan tarif edilemez bir şekilde hoşlanıyordu. Tam tabiriyle platonik bir aşkla onu seviyordu.

Aşık olduğu kızcağız onun ilgisinin farkında mıydı acaba? Muhtemelen değildi.

Bir gün bana açılmış anlatmıştı. Her niyeyse benim tecrübelerime güveniyordu ve tavsiyelerime ihtiyacı vardı.

Ona verdiğim tavsiye özetle, eğer gerçekten samimi ise niyetini bana anlatmak yerine bir yolunu bulup, usulünce Tatyana’ya açılması oldu.

Başını sallayıp, “Haklısın abi,” demişti. Ancak onun böyle bir cesaretinin de olmadığı belliydi.

Yemek sonrası kahve içmek bahanesiyle yine “stolavaya”ya giderdi. Kahvesini alır, bir köşeye oturur, kafasını bile kaldırmaya bile çekinerek, edebiyle kahvesini yudumlardı.

Karşılaştığımız zamanlar ona “Oğlum sen bu “stolavaya”yı çalıştıran adamı zengin edeceksin,” diye takılırdım.

***
Bir gün Paveletskaya’daydım, Pakrovka’ya gidecektim. Niyetim Metro yerine tramvaya binmekti.

Vaktim olduğu zamanlarda hep tramvaya binmeyi tercih ederim. Hem düzayaktır, hem de yerin üstünde Moskova’nın güzelliklerini seyrede seyrede gitmek hoşuma gider.

Tam Vakzal’ın önünde Süleyman’la karşılaştık. Aynı yöne gidiyorduk.

Öpüşüp, birbirimize hal hatır sorduktan sonra, “Abi, başıma neler geldi; tahmin bile edemezsin,” dedi.

Birden merak ettim. Kasadaki kızla ilgili hayırlı bir gelişme mi olmuştu acaba?

Anlattıkları onunla ilgili değildi.

Bir çırpıda anlatmaya başladı, benim “Oğlum yine saçmalıyorsun,” bakışlarıma aldırmadan heyecanla devam etti.

***
Olay şuydu:

Muhtemelen hatırlayacaksınız, hani iki yıl kadar önce Mustafa, isimli genç bir Türk yaşanan bir olayla birden tanınır birisi olmuştu ya, Süleyman da ona benzer bir olayı yaşamıştı.

Bu olay ona benziyordu.

İlk olayı mutlaka duymuşsunuzdur; hem Türk, hem de Rus medyasında bolca haber olmuştu.

İki sene kadar önce Aralık başında, daha sonra meydana gelen o lanet uçak olayından yaklaşık bir sene önce, Moskova’ya yakın Voskresenski bölgesinde kaza sonucu yere çakılan MiG-29 tipli savaş uçağının pilotu Sergey Rıbnikov Mustafa Yalçın adlı bir Türk vatandaşı tarafından kurtarılmıştı. Ancak ne yazık ki pilot daha sonra hastanede hayatını kaybetmişti.

Mustafa Yalçın, olayı şöyle anlatmıştı:

“Dün 100 metre yakınıma Rusya savaş uçağı düştü. Uçak 8 metre kadar toprağın altına girdi. Pilotların uçaktan fırladığını gördüm. Pilotlardan birinin paraşütü açıldı. Diğerinin kötü açıldı. Pilot bir çatının üzerine düştü. Koştum oraya, pilotun yanına çıktım. Boynunda kemer ve yüzünde pilot kaskı vardı. Nefes alamıyordu! Önce boğazına dolanan paraşüt ipini söktüm. Ona kalp masajı yaptım. Okulda öğrenmiştim. Yine nefes yok. Tekrar güçlü bir şekilde masaj yaptım. Pilot nefes almaya başladı. Ah sesi duydum ve tamam dedim. Kucağıma alarak ayağa kaldırdım, üzerindekileri çıkardım. 20 dakika sonra yardıma geldiler. Fakat ambulans gelene kadar masaj yapmaya devam ettim. Rusya televizyonları ve gazeteleri beni kahraman ilan etti…”

Olay basına böyle yansımıştı.

***

Süleyman’ın başına gelenler ise basına hiç yansımamıştı. Gizli bir çalışmanın ürünü olması neden olabilirdi.

O da Rusların takdirini kazanmış gençlerden biriydi. Seçilerek uzay çalışmaları yapan bir ekibe dahil edilmişti.

Ekibin başında ismini 12 Nisan 1961'de uzaya çıkarak Dünya’yı uzaydan gören ilk insan olan Sovyet kozmonotu Yuri Alekseyeviç Gagarin’den alan, onun hayranı olan bir Rus subayı vardı.

Uzay araştırmalarında Rusya her zaman iddialı oldu. ABD ile Rusya bu konuda hep çekiştiler. Zaman zaman ortak projelerde de yer almalarına rağmen amansız bir rekabet vardı aralarında.

Uzay Yarışı, eskiden Soğuk Savaş’ın bir parçasıydı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında 1957’den başlayarak 1975’e kadar süren, uzaya uydu ve insan göndermek, aya  insan indirmek gibi çabalar içeren resmî olmayan bir rekabetti.

***
Benim de bazen hüzünlü gecelerimde gözüm yıldızlara takılır, düşünürüm.

Dünyada barış içinde yaşanabilen yerlerin sayısı azaldıkça insan bazen karamsarlaşıyor, bazıları gibi ben de nerelere kaçsak diye düşünüyorum.

Bir arkadaşım, “Türkiye'de bile yaşıyoruz, Mars'ta bari bir zahmet bir şeyler olsun artık,” demişti.

Hak vermemek mümkün değil.

Bir gün belki insanlar yaşadıkları gezegene bu kadar kötülük yaptıktan sonra başka diyarlara kaçmanın yolunu bulacaktı.

Bilim adamı Hawking beğendiğim şu güzel yorumu yapmıştı:

“Eşitsizlikleri yadsıyarak daha fazla devam edemeyiz. Çünkü bu gezegeni yok edecek olanaklara sahibiz, ama henüz buradan kaçabilecek olanaklardan yoksunuz."

Bu uzay işleri ilginç; insan şöyle bir düşününce şimdiye kadar bildiklerimizin hiçbir şey olmadığını anlıyor. Onca ilerlemeye rağmen, insanlık evrenin sırrını bilmek konusunda hala emekliyor.

Mesela oralarda yine itiş-kakış, savaşlar, ölümler var mıdır ki? 

Yine bir haberde okumuştum; Rus kozmonot ve yazar Yuriy Usaçyov, ekip halinde çalışmanın insanları birbirine çok yakınlaştırdığını açıklamış, "Kozmonotların bir şakası var; dünya liderlerini bir ekip halinde uzaya göndersek, dünyaya barış gelir" demişti.

Güzel çözüm.

Baltkom radyosuna konuşan Rusya Kahramanı unvanı sahibi Usaçyov, uzayda bulunmanın insanlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırdığını, onları birbirine yaklaştırdığını ifade etmişti.

Ne güzel.
Sosyal ortamlarında bu konularda zaman zaman ciddi, bazen de komik, gırgır paylaşımlara rastlamak mümkün. Mesela bazıları şunlar:
-Mars'ta su bulundu.
-O kadar masrafa değdi mi? Bana sorsalardı söylerdim.
-Mars'ta su vardı da, biz mi içtik demiştim ya. Gördünüz mü, içmemişiz…
-Mars'a gitmek iş değil. Marifet kış vakti Kars'a gitmekte… Gitsinler de görelim.
-Mars’ta hamsi var mı, yok mu?
-Mars'ın da suyu çıktı.

Peki, uzayda yaşam var mı?

Hep konuşulan, ancak hala cevabı bilinmeyen bir soru.

Süleyman’a sordum.

“Olmaz mı abi?” Ben kendi gözümle gördüm,” dedi.

Ona eskiden okuduğum bir haberi anlattım.

ABD'nin Mars çalışmalarına ilişkin ilginç bir iddia ortaya atılmıştı. ABD'de ulusal yayın yapan radyo kanalı ''Coast to Coast FM''i arayan ve adının ''Jackie'' olduğunu söyleyen bir kadın, 35 yıl önce NASA merkezinde çalışırken ''Mars yüzeyinde insan gördüğünü'' söylemişti.

Jackie, ''O gün Viking uzay aracından gelen verileri indiriyordum. Birden ekrandaki canlı yayında Mars yüzeyinde yürüyen iki astronot gördüm. Viking'e doğru yürüyorlardı. 


Üzerlerinde daha önce görmediğim koruyuculu elbiseler vardı. Bu sahneye benimle birlikte 6 NASA çalışanı daha şahit oldu'' demişti. Ancak NASA, bu konu ile ilgili açıklama yapmamıştı.

Süleyman’a “O kadının gördüğü kişi gördüğü kişi Mustafa Topaloğlu olmasın?” diye sordum.

“Yok be abi, şaka mı yapıyorsun?” diye kızdı.

Eski bir habere göre bir uzay projesi olan Orion’a göre bugünkü çocuklar otuz yaşına gelince Mars görevine başlanacaktı.

Ölme eşeğim, ölme.

Mars'a gidecek 24 kişi belirlenmişti. Bu yolculuk için başvuran 11 Türk elenmiş. 2024'te Dünya’ya veda edip tekrar geri dönmemek üzere Mars’a yerleşmek için üçüncü tura kalan 50 kadın ve 50 erkekten 39’u Amerika, 31’i Avrupa, 16’sı Asya, 7’si Afrika ve 7’si de Avustralya kıtasından belirlenmişti.

Falan da filan… Sık sık böyle haberlere rastlarız.

Bir gün kızıp, ”Mars yolculuğu için başvuran 11 Türk'ü merak ettim. Gelsinler ben onları tavlada beş dakikada marsa yerleştiririm,” demiştim de herkes çok gülmüştü.

Gazetelerden okuduğum kadarıyla Amerikalılar insanlığı Mars’a götürecek Orion projesinin peşindeyken Ruslar onları yaya bırakacak başka bir projede çok yol almıştı.

“Rusya, güneşin etrafında ilk insanlı uçuşu yaparak uzay yarışında yeniden öne geçebilir.”

Bu açıklama, Mars’a insanlı uçuş projesinin mühendisi Vladimir Burgan’dan gelmişti.  

Rossiyskaya Gazeta’nın sorularını yanıtlayan Burgan, “Eğer bu yönde siyasi bir karar alınırsa güneşin etrafında ilk insanlı uçuş 8-10 yıl içinde gerçekleşebilir. Bu, Rusya’yı yeniden en büyük uzay devleti haline getirecek” demişti.

Rus bilim adamlarının Mars gezegenine insanlı uçuş üzerine araştırmalar yaptıkları ve ilk uçuşun, uluslararası işbirliği ile 2016-2020 yılları arasında gerçekleşebileceği açıklanmıştı. 


Mars’a yapılacak insanlı yolculuğun 18 ay gidiş-dönüş, 3-4 ay da gezegende yapılacak çalışma olmak üzere toplam yaklaşık 2 yıl sürebileceği ve bunun için yeni bir teknolojinin gerektiği belirtilmişti.

Bu haberleri Süleyman da okumuş, etkilenmiş; içine kendisini de koyduğu bir hikaye mi uydurmuştu acaba? Sonradan kendisi de mi inanmaya başlamıştı bu hikayeye?

***

Süleyman’a “Tam olarak nereye gittiniz?” diye sordum.

“Valla abi, detay sorma, gizli olmasına gizli; ama gizlediğimden değil, nereye gittiğimizi gerçekten bilmediğimden söyleyemiyorum.”

“Uzay mekiğinin içinde çok sıkılmışsınızdır,” dedim.

“Yok be abi,” diye cevap verdi. “Hep dışarda dolaştık; bağlık, bahçelik oralar.”

Orada yerçekimi neredeyse dünyadakinin üçte biri oranındaymış. Yorulmadan, kuşlar gibi uçarcasına bütün gün dolaşmak mümkünmüş. Yine bu nedenle insanlar daha uzun ömürlü oluyorlarmış. Yerçekiminin azlığı, kalp ve sindirim sisteminin ömrünü uzatıyor, dolayısıyla vücut daha uzun süre canlılığını koruyormuş.

İyi haberler vardı. Mesela aradan geçen zaman içinde bilim pek çok hastalığın çaresini bulmuştu. Kanser, Alzheimer gibi hastalıklar tarih olmuştu.

Ancak bir de kötü haber vardı: Aşkın aslında virütik bir hastalık olduğu anlaşılmıştı.

Ve hatta aşısı bulunmuştu. Bu aşıyı olanlar, aşk acısı, karasevda gibi ruhu yaralayıcı şeylere maruz kalmıyorlardı.

Süleyman, orada aynı bizim stolavaya”daki Rus kızına, Tatyana’ya benzeyen bir kıza rastlamıştı. Hemen ona verdikleri spektrometresini kıza tutmuştu, gerçek mi acaba diye…

“Gerçek miydi?” diye sordum Süleyman’a.

“Gerçeküstü!” dedi sırıtarak.

Boş zamanlarında günlerce parklarda, bahçelerde ele ele dolaşmışlar, yanak yanağa oturup o anların tadını çıkarmışlardı.

Takıldım:

“Çok hayırsızmışsın. Oradaki kızı bulunca buradakini hemen unuttun,” dedim.

“Olur mu abi!?” diye itiraz etti, “Ona bir başka bir boyutta orada yeniden rastladım,” dedi.

Süleyman, görevi bitince geri dönmüştü. Malum burada da işleri, güçleri vardı. Tam projenin ortasında şirketini yarı yolda bırakacak kadar sorumsuz değildi. İşlerini ayarladıktan sonra ya o, yeniden oraya gidecekti, ya da kızı buraya getirtecekti.

“Belki de Türkiye’ye gider, orada yaşarız abi,” dedi.

Tutkulu bir çocuktu. Orada da tutkularını yaşayacak birine rastlamıştı.

Ancak bir çelişki vardı. Hani orada aşkın aslında bir virütik hastalık olduğu anlaşılmıştı ve aşıyla tedavisi mümkündü?

“Oğlum, orada aşk yok dememiş miydin, seninki ne iş?” diye sordum.

“Abi, benimki aşk değil ki, aşktan da öte bir şey. Onun da çaresi henüz bulunamamış,” dedi.

Güldüm.

İkna olmamıştım, ama “Pekala,” deyip, başımı salladım.

Ben onu bilmezdim, ama bana göre aşk, aslında insanın bir "sevgili" ile ilişkisinden ibaret değildi. Aşk, anahtarı bir sevgili olan büyülü evrenin adıydı. O evrene roketlerle, uzay gemileriyle de ulaşılamazdı. Sevgili dediğimiz anahtar, açar kapıyı ve o anda kalbiniz göğsünüz ısınır, üzerinizde oluşan kelebek ve arı kanadı karışımı bir titreşimle her şeyin ışığının değiştiğini görürdünüz. 

***
Anlattıklarını kıskanmıştım. Bir yolunu bulup ben de mi gitsem diye düşündüm.

“Süleyman, güzel anlatıyorsun, hoşuma gitti. Ancak bunlar gerçek değil, d’il mi? Bana şaka yapıyorsun, bir rüya gördün onu anlatıyorsun.”

“Yok be abi, ne şakası, ne rüyası?!” dedi.

Novokuznetskaya’yı çoktan geçmiştik. Dışarıda kar ve ayaz vardı.

Tramvayın içi sıcacıktı. Yanımda oturan Süleyman’ın mayıştığını, gözlerinin kaydığını, dalıp uyuduğunu fark ettim.

Hoşlandığı rüyasını görmeye devam edecekti herhalde.

Çağdaş Rus yazını ne yapıyor?


CEM AKAŞ – Radikal

Klasik Rus yazarlarını özgün dillerinden okuyamadığı için ciddi olarak hayıflanan arkadaşlarım var. Çoğu Fransız okullarından mezun, o yüzden o kadar da yakınmaya hakları yok gibi geliyor bana: Rus yazını Fransızcada oldukça iyi temsil ediliyor gördüğüm kadarıyla. Aynı şeyi Türkçe için söylemek elbette mümkün değil, ama İngilizceye çevrilmiş çağdaş Rus yazarların sayısı bile görece az. Tuhaf bir durum: böylesine dev başyapıtlar üretmiş, böylesine köklü bir yazın geleneğine sahip bir dilde bugün neler olup bittiğini nasıl merak etmez insan?

Bu durumun yalnızca merak eksikliğinden kaynaklandığını söylemek güç, öte yandan: Rusça bugün bir ‘getto-dil’ durumunda sayılır, ‘merkez’de değil ‘çevre’de yer alıyor Soğuk Savaş döneminden beri; Putin’in Rusya’yı yeniden bir süper güç haline getirme çabası, bu dilin popülerliğini değiştirecek mi, bilinmez. Türkiye’de de doğrudan Rusçadan çeviri yapabilen çevirmenlerin sayısı üç, bilemediniz dört, dolayısıyla bırakın birinci elden okumayı, aslından yapılmış çevirileri bile zor buluyor Türk okuru. İşin ilginç yanı, çağdaş Rus yazının ne yaptığını yalnız ben değil, çağdaş Rus yazarları da merak ediyor. Batıda Vladimir Putin’in baskıcı bir rejim kurmuş olduğu düşünülüyor; öldürülen gazeteciler bunun bir göstergesi olarak kabul ediliyorsa, bir diğeri de yazarların sesinin pek çıkmaması. Oysa Rusya’da bir Soljenitsin geleneği yok mudur: “yazar dediğin, toplumsal olayları sessizce izlemez, ikinci bir devlet gibi müdahil olur” geleneği? Eski postmodern yazarlardan Victor Erofeyev’in (‘Bir Salakla Yaşamak’ adlı öykü derlemesi İngilizce olarak 2004’te Penguin tarafından yayımlandı) bu konuda bir teorisi var: 1990’da yazdığı ‘Rus Yazını: Bir Ölünün Anısına’ adlı makalesinde, bugün çok sayıda Rus yazarı olduğunu, ama bir Rus yazınının kalmadığını söylüyordu Erofeyev. Ona göre Rus yazınının geleneğinde, Turgenyev’ci bir çizgi vardı ve insanın temelde iyi, toplumsal koşulların kötü olduğunu söylüyordu, dolayısıyla bu koşulların düzeltilmesi için uğraşıyordu. Bunun karşısındaki bakış açısıysa bir hayalkırıklığı üstüne inşa edilmişti: İnsan bu kadar iyiyse toplum neden bu kadar kötü? Kötülük insanın içindeyse, koşulları düzeltmekle niye uğraşılsın? Erofeyev’e göre bu iki görüş arasındaki iç savaş, Rus yazınını bir kaosa sürüklemiş durumda.

Dışarıdan bakıldığında bunu görmek kolay olmayabiliyor, özellikle de ‘diaspora’ Rus yazarları söz konusu olduğunda. Nabokov’dan bu yana çok sayıda Rus yazar, ülkesinin dışında yaşayıp yazmanın yanı sıra, anadili dışında bir dilde yazmayı da benimsemiş durumda. Son on beş yılda Avrupa’da, Amerika’da, Kanada’da öne çıkan Rus yazarların sayısındaki artış, bir kaostan çok bir rönesansı çağrıştırabiliyor. Çoğu yine Rusya hakkında, Sovyetler Birliği sonrasındaki durum hakkında, göçmen olma durumu hakkında yazıyor; yeni ülkelerindeki kitap dünyasına entegre olmuşlarsa da, duygu dünyaları hâlâ sılada belli ki.

38 yaşındaki Vladimir Kaminer, Berlin’in en ünlü yazarlarından biri şu aralar. Almanya’da 750 bin satan Askeri Müzik’in yazarı Kaminer’in çeşitli dillere çevrilmiş dokuz kitabı var; Kaminer artık Almanca yazdığı için bunlar Rusçaya da çevriliyor. Paris’in yıldızıysa Andrei Makine. 1988’de Fransa’ya sığınan Makine, o kadar iyi Fransızca yazıyormuş ki ilk romanını verdiği yayınevleri, bunun bir Rus göçmen tarafından yazıldığına inanmamış. O zamandan bu yana Makine Fransa’nın en prestijli ödüllerinden Goncourt ve Medicis’yi kazandı. Makine’nin Türkçeye çevrilen tek kitabı Son Söz.


Amerika ve Kanada’daki Rus yazarların başarısı da küçümsenecek gibi değil. New York’ta yaşayan Lara Vapnyar’ın Evimde Yaşayan Yahudiler adlı kitabı çok beğenildi ve Türkçeye de çevrildi. Yedi yaşında Leningrad’dan kaçmak zorunda kalan ve şimdi New York’ta yaşayan Gary Shteyngart’ın Absürdistan adlı romanı da eski Sovyetler Birliği’ne bağlı hayali bir bölgede geçiyor. Kitap ilk çıktığında New York Times’ın kitap ekine kapak oldu. Kanada’da yaşayan Kazak yazar Bakhyt Kenjeev, 1970’lerin Rusyasında geçen bir romanla ünlendi. Yine Kanada’da yaşayan ve İngilizce yazan Bezmozgis ise Nataşa ve Diğer Öyküler’de Rusya’dan Kanada’ya göç eden Yahudileri anlatıyor. Yeni ve eski kuşaktan Viktor Pelevin, Vladimir Sorokin, Vasily Aksyonov ve Vladimir Makanin gibi yazarlara sahip günümüz Rus yazını, bugün bir kaos içindeyse bile, bunun gayet verimli, doyurucu ve dostlar başına’ bir kaos olduğunu teslim etmek gerek.

16 Şubat 2017 Perşembe

Tolstoy'un Eserlerine Giriş

Ernest J. Simmons

Dostoyevski ile Tolstoy arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üstüne çok yazıldı. Fakat edebiyatta gerçekçilik tasavvuru ve tatbiki açısından kimse bu iki büyük romancı kadar zıt kutuplarda yer almamıştır. İdeolojik anlamda ikisi de İsa’nın öğretilerine büyük ilgi duysa da, edebi eserlerinde Dostoyevski özellikle ruhani olanla meşgulken, Tolstoy tamamıyla cismani olanla ilgilenmiştir.

Tolstoy, hikâye anlatıcısı olarak tercih ettiği Gogol gibi, bir eserin iyi olabilmesi için yazarın ruhundan ezgiler barındırması gerektiğine inanıyordu. Ne var ki Gogol’ü karakterlerine karşı takındığı acımasız ve duyarsız tavır sebebiyle eleştirmekten de geri durmadı. Böyle bir eleştiriden Dickens’ı muaf tutuyordu ve haklı olarak kendini de muaf tutabilirdi. Sanat Nedir?’de Dostoyevski’nin hiçbir eserini, herkes için ulaşılabilir sıradan yaşam hissiyatını aktaran “evrensel sanat” kategorisine dahil etmemiş, öte yandan Puşkin ve Gogol’ün öykülerini bu kategoriye layık görmüştür.

Tolstoy sanatsal gelişiminin erken dönemlerinde Puşkin’e büyük hayranlık duymuş, öte yandan düzyazısının çıplaklığından dem vurmuş ve Yüzbaşının Kızı’nı, duyguların ay-rıntıları yerine olayların ayrıntılarına daha çok yer vermesi nedeniyle eleştirmiştir. Puşkin’in öyküsünün doğrudan olayı anlatan girizgâhına duyduğu büyük ilginin, onu Anna Karenina’yı aynı minvalde bir giriş bölümüyle başlatmaya sevk ettiği, sahihliği sorgulansa da herkesçe bilinen bir rivayettir.

Tolstoy’un kurmacalarının Puşkin’in başlattığı klasik Rus gerçekçiliği ekolünden beslendiği şüphe götürmez. Öte yandan her tür bilgiyi kendi toprağında yeniden işleyen bu dev deha, Rus edebiyatının yanı sıra yabancı dildeki birçok eseri de iştahla okumuştur. Sanatının zengin dokusunun ilmekleri açıldığında, 18. yüzyıldan özellikle Sterne gibi İngiliz yazarların, 19. yüzyıldan çağının en iyi romancısı olarak gördüğü Dickens’ın ve Thackeray’nin ve özellikle de Stendhal gibi Fransız gerçekçilerinin izleri görülebilir. Edebiyat kültürün hafızasıysa, Tolstoy bütün bu kültürel hafızayı hatırlamış gibidir; öte yandan onun sanatçı tabiatı öylesine orijinaldir ki başka kaynaklardan aldığı her şeyi bütünüyle bünyesine katıp özümsemiştir. Devraldığı gerçekçi geleneği pratikte o kadar muazzam şekilde genişletip zenginleştirmiştir ki neticede ortaya çıkan eser taklitçilerin kâbusu haline gelmiştir.

Hiçbir romancı etrafını saran gerçekliğin Tolstoy kadar anbean farkında olmamış ve gerçekliği bütün tezahürleriyle, hem zihin hem duyular yoluyla onun kadar etraflı özümsememiştir. Dış dünyayı kendi imgesinde yeniden yaratarak kendine ait bir dünya kuran Dostoyevski’nin aksine, Tolstoy gerçek dünyayı kabul eder, dünyaya dair çizdiği resim canlı ve ilgi çekicidir çünkü dünyada okurlarından daha fazla şey görür, hayal gücünün prizmasından bakıldığında sıradanlıklar yepyeni anlamlar kazanır. Zira insanın düşlerini ve umutlarını barındıran sıradanlıktaki hakiki şiiri algılama gücüne sahiptir. İnsan umuda en az bilgi kadar veya bilgiden daha çok ihtiyaç duyar, demiştir Tolstoy Zola’nın bir konuşmasına cevaben. Zira Zola bir grup Fransız öğrenciye, yaşayan inançlarını ölü inançların enkazı üstüne kurmak yerine yeni inanca giden yol olarak bilimi kabul etmelerini tavsiye etmiş, gerçekliğin öldürülmesi veya yadsınması gereken bir sapkınlık okulu haline geldiği ve çirkinlik ve suçtan başka bir şeye götürmeyeceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Tolstoy da “Non-Acting” adlı denemesinde ona şöyle karşı çıkmıştır: “Çoğunlukla gerçekliğin var olanlardan ibaret olduğu ya da sadece var olanların gerçek olduğu söylenir. Oysaki işin aslı bunun tam tersidir: Bildiğimiz anlamda hakiki gerçeklik aslında hiç var olmamış olandır.”

Gerçekliğin, insanların umduğundan ve düşlediğinden genelde daha farklı olması ve hayallerle gerçekleri karıştırmalarından dolayı hayatın onları düş kırıklığına uğratması, Tolstoy’un düşünen karakterleri aracılığıyla ele aldığı temel bir sorundur. Kazaklar’daki Olenin’in Kafkaslardaki insanların romantik varoluşuna dair algısı, onların gerçek yaşamları tarafından yıkılır; Savaş ve Barış’ta Prens Andrey’in askeri ve siyasi kariyere dair abartılı fikirleri deneyimlerle sertçe törpülenir; Anna Karenina’daki Levin’in evliliğe dair idealist umutları çok geçmeden boşa çıkar. Bu vakalarda Tolstoy şeylerin gerçekliğinin, karakterlerin zihinlerinde tasarladıkları gerçekliğe nazaran ekseriyetle daha zengin, olumlayıcı ve canlandırıcı olduğunu gösterir. Düşüncenin bunda bir rolü olsa da, aslında bunu karakterlerin faal deneyimleri aracılığıyla gösterir, zira gerçekçi edebiyatın insanları eylem halinde resmetmesi gerektiğini hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Karakterlerin gerçeklerin farkına varması, Dostoyevski’nin ve günümüzdeki birkaç yazarın eserlerindeki gibi metafizik arayışlar sonucunda gerçekleşmez. Tolstoy’un yabancılaşmış insanı kendine o sonu gelmez “Kimim ben?” sorusunu değil, “Neden buradayım ve nereye gidiyorum?” sorusunu sorar. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür. Vurgudaki bu fark esas önem arz eder ve Tolstoy’un gerçekçiliğinin meziyetlerinden biridir.

Tolstoy kendisini yakından tanıyanlara daima toplumsal yaşamın gündelik işlerinden hoşlanan normal bir insan görüntüsü çizer, ama kendisi bu normalliği anormal olarak tanımlanabilecek yoğunlukta bir duyarlılık ve mizaçla birleştirir. Yüksek maneviyatı daha çocukken onu başkalarından ayırır. Hatta kendisine sevgi gösterildiğinde mutluluktan gözleri dolar. Kız kardeşi, onun çocukken yüzünde gülümsemeyle, sanki az önce gerçekleştirdiği yeni keşfini herkesle paylaşmak istercesine, tıpkı bir ışık huzmesi gibi odaya girdiğini söyler. 

Tolstoy’un yetişkinliğinde de koruduğu bu sıra dışı mizacının, olağanüstü entelektüel analiz yetisiyle birleşmesi, her türden insanın hislerine anlayışla dahil olabilmesini sağlar. Kısacası çoğu insanla aynı zevkleri ve merakları paylaşmasına rağmen, bunları çok daha yüksek bir tahayyül ve tutkuyla hayata geçirir. Yani Tolstoy’un yoğun duyarlılığı ve mizacı, romanlarındaki kişileri ve özellikle de onların deneyimlerini hayatı olumlayan vasıflarla zenginleştiren yaratma sürecine eşsiz bir boyut kazandırır. Romanları hayal gücünü harekete geçirir ve anlam doludur, ama bu vasıfları olasılıklardan feragat etmeden taşır. 

Eserleri somut gerçekliğe bu derece yakınlık gösteren başka bir yazar düşünmek zor. Öte yandan, zihni ve hayal gücü yalnızca objektif gözlemlerle uyarılmasına rağmen, ahlaki doğası onu ruhun vaziyetiyle derinlemesine meşgul olmaya sevk etmiştir.

Rus edebiyatının öncü ve en parlak sembolü Tolstoy değil. Bu rol, İngiliz edebiyatında nasıl Shakes-peare’e aitse, burada da büyük şair Puşkin’indir. Ama Tolstoy’u edebiyatçı kimliğinin yanı sıra dindar bir filozof ve modern bir reformcu olarak düşünürsek, o zaman kendisinin, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyadaki biricik ve en muazzam ahlaki kuvvet olduğunu söyleyebiliriz. Ülkesinin sınırları dışında Tolstoy’dan daha fazla tanınan Rus yazar yoktur. 

Oysaki Tolstoy Savaş ve Barış ve Anna Karenina’nın yazarı olmasaydı, çeşitli dini, ahlaki ve felsefi eserleri büyük olasılıkla bu kadar geniş bir çevre tarafından bilinmeyecekti.
Yaşadığı süre zarfında bu romanların ve diğer salt edebi çalışmalarının kazandığı muazzam popülerlik, onu tüm Rus yazarların üzerinde bir konuma yerleştirmişti. İki büyük rakibi bile onun üstünlüğünü tanır. Rus kültürünün bayağılığını dile getiren Dostoyevski, Anna Karenina’nın 19. yüzyılda yazılmış tüm Batı Avrupa romanlarına üstünlüğünden övgüyle söz eder. Tolstoy’la hiç iyi geçinemeyen ve hatta bir keresinde onunla düellodan kıl payı kurtulan Turgenyev, Tolstoy’un dehasına derinden hayranlık duymuş ve ölüm döşeğindeyken ona “Rus diyarının büyük yazarı” diye seslenerek edebiyata dönmesi için yalvarmıştı.

19. yüzyılın son yirmi yıllık diliminde, Tolstoy’un “doygun gerçekçilik” olarak adlandırılabilecek dönemi Batı Avrupa’da birbirinden farklı eleştiriler almıştır. Hem zamanın eleştiri ortamındaki baskın Fransız natüralist görüş, hem de Tolstoy’un halihazırda Batı’ya sızmaya başlayan bazı radikal dini ve ahlaki yaklaşımları, eserlerinin önyargısız değerlendirilmesine engel oluşturuyordu. Flaubert 1880’de Savaş ve Barış’ı okuduktan sonra Turgenyev’e şunları söyler: “Birinci sınıf bir çalışma! Nasıl bir resmediş ve nasıl bir psikolojik tahlil!.. Bazen Shakespeare kalitesinde şeyler bile gördüm! Hayranlık nidalarıyla okudum!”

Oysaki genelde Fransız eleştirmenler Tolstoy’un eserlerini, özellikle Anna Karenina’yı, kusursuz biçimi, özenli üslubu ve naturalistik detayları bakımından Madam Bovary’yle verimsiz bir mukayese içinde ele alır. Niyetleri, Tolstoy’un büyük romanlarında yansıttığı engin gerçeklik karşısındaki kafa karışıklıklarını ifade etmek ve romanlarını, deneyimi aktaran üst anlatıcının biçimsiz, sanattan yoksun ve karmakarışık dışavurumları olarak nitelendirmekti. İngiltere’de Matthew Arnold’ın Madam Bovary ve Anna Karenina arasındaki seçiminde tercihini ikinciden yana kullanması, buna sebep olarak da Tolstoy’un romanının aslında gerçek anlamda bir sanat eseri olmayıp yalnızca hayattan bir kesit sunduğunu ve sanatta kaybolanın gerçeklikte yeniden kazanıldığını dile getirmesi, duruma netlik kazandırmaya pek yardımcı olmadı. Başta Henry James’in, Tolstoy’un romanlarındaki “büyük, dağınık, salaş yaratıklarına” dair dar görüşlü tespiti, “organik biçimin derin nefes alan ekonomisinin” yoksunluğuyla alakalı duyduğu rahatsızlık, sonrasındaysa E.M. Forster’ın Savaş ve Barış’a dair yaptığı “dağınık kitap” yorumu, Tolstoy’un eserlerinin Batı’da aldığı biçimsizlik ve sanattan yoksunluk eleştirilerinin tuzu biberi olmuştu. Ciddi bir edebi esere uygulanması bağlamında ele alınırsa, Arnold’ın hayat ve sanat ikiliği temelsiz bir yargıdır. Tolstoy’un başyapıtlarının devasa tuvalini dolduran, “hayattan bir kesit” değil, bütün tezahürleriyle bizatihi hayattır. Bu eserlerdeki insan ilişkileri motifleri daima özenle planlanır; anlatılan hikâye uydurma bir çerçeve içinde geçen olaylar yerine, gerçekliği yansıtan şiirsel bir form olarak tasarlanır. Gerçekliğin sanata dönüştürülmesinde Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ı ya da Flaubert’in Madam Bovary’sindeki gibi bir ustalık kriter alındığında, bu kadar fazla gerçekliğin Savaş ve Barış dışında hiçbir romanda böylesine sanata dönüştürülmediği görülür.

Tolstoy Sovyetler Birliği’nde büyük saygı görüyordu ve eserleri milyonlarca baskı yapmıştı. Tüm eserlerini bütünlüklü, metin olarak noksansız, akademik şerhlerle zenginleştirerek bir araya getiren doksan ciltlik Jubilee edisyonu, bir yazarı onurlandırmak amacıyla oluşturulan gelmiş geçmiş en ihtişamlı çalışmalardandır. Sovyetlerde Tolstoy’a dair çok sayıda ve yüksek kalitede akademik çalışma yapılmasına karşın, yorumlamalar büyük ölçüde Lenin’in Marksist formülasyonlarının, özellikle “Rus Devrimi’nin Aynası Lev Tolstoy” adlı makalesinin boyunduruğunda kalmıştır. Stalin’e nazaran daha mütevazı bir edebiyat eleştirmeni olan Lenin, en yüce payelerle övdüğü sanatçı Tolstoy ile ahlaki mükemmeliyetçilik ve kötülüğe karşı koymama fikirlerini aşağılayarak reddettiği düşünür Tolstoy arasındaki en keskin ayrımı yapmıştır. Lenin, devrimci hareketin oluşumunda önemli bir rol oynadığından, Tolstoy’un baskıcı Çarlık rejimine karşı sergilediği inatçı muhalefetten övgüyle bahsediyordu. 

Kuşkusuz, Tolstoy devrimin barındırdığı şiddetten tiksiniyordu ve günlüğüne şunları yazmıştı: “Sosyalistler asla fırsat eşitsizliğini ve yoksulluğu bertaraf edemeyecek. En güçlü ve akıllı olanlar daima kendilerinden daha zayıf ve aptal olanları kullanır… Marx’ın öngörüsü gerçekleşse bile, neticede despotluk yalnızca el değiştirecektir.”

Bu ve buna benzer açıklamalar, Tolstoy’un eserlerinin Marksist açıdan yorumlanmasına engel oluşturmadı. Sovyetler Birliği’nde birkaç yıl hapis yatmış Macar edebiyat eleştirmeni Georg Lukács, Rus edebiyatındaki birikiminin yanı sıra Batı Avrupa edebiyatına dair derin bilgisi ve açıklayıcı yorumlamalarıyla bu minvaldeki en dikkat çekici çalışmaları yapmıştır. Aydınlatıcı ve geniş göndermelerle bezeli yaklaşımına rağmen, tıpkı Lenin gibi Lukács da dar bir yaklaşımla Tolstoy’un başyapıtlarını temelde yanlış bir felsefe üzerine inşa ettiğini, ama siyasi mürteci olarak bilincinde olmadan zamanının devrimci güçlerini dramatize ettiğini savunmuştur. Tolstoy’un herhangi bir şeyi, özellikle yazılarında, bilinçsizce yaptığını düşünmek pek makul değil. Sanatta hiçbir şeyin şansla olmadığı hususunda kesinlikle Çehov’la aynı fikirdeydi.

Lukács Avrupa Gerçekçiliği’nde, kapitalizmin hükmettiği bir toplumun şiirsellikten mahrum doğasını aşmak amacıyla Tolstoy’un sömürülen köylüleri bilinçli ya da bilinçsiz olarak edebi eserlerinin odağı haline getirdiğinden bahseder. “Tolstoy’un her karakterini tanıtırken yaptığı şiirsel sunumda,” der Lukács, “ele alınan sorun şudur: Bu insanların hayatları, kendilerinden alınan toprak vergilerinin makbuzlarına ve köylülerin sömürülmesine hangi açılardan bağlıdır? Bu toplumsal temel, yaşamlarında ne tür sorunlar teşkil eder?”

Bu bağlamda Anna Karenina’nın Vronski’ye beslediği ölümcül tutku, Lukács’a göre “her burjuvazi evliliğinde ve aşk ilişkisinde örtük olarak mevcut çelişkiler”den türeyen başka bir trajedidir. Romandaki ünlü çim biçme sahnesi bile, Levin’in köylülere karşı takındığı Marksist olmayan tavır bağlamında, “bedensel emeğe duygusal bir yaklaşım” olarak değerlendirilir. Lukács’ın aksine Dostoyevski, Anna Karenina üzerine değerlendirme yazısında, eserlerinde sömürülen köylüler yerine toprak sahiplerini merkeze koyduğu için Tolstoy’u sertçe eleştirir. 

D.H. Lawrence “İşte Şimdi Oldu!” şiirinde bu minvalde bir eleştirinin yersizliğine değinir:

Ama Tolstoy bir haindi
Ona en çok ihtiyacı olan Rusya’da.
Sakar, şaşkın Rusya
Kafayı bozmuş Kutsal Ruh’la.
Çevirdi kalemini köylülere
İndirdi hepsini gökten yere.

Lukács’ın ıskaladığı hayati nokta şudur: Tolstoy eserlerinde insanın insanlık dışı halleri üzerinde durduğunda, doğrudan bir siyasi sisteme saldırmak yerine, insanların kendi benliklerini genelde insanlığın ortak çıkarlarının önüne koymasını hedef alır. Hayatının sonlarına doğru Çarlık yönetimini suiistimallerinden ötürü şiddetle eleştirirken aslında fikir babası olduğu Hıristiyan anarşizmi bağlamında tüm yönetim biçimlerini reddediyor ve devletin tasfiyesini arzuluyordu. 1860’ların Dobrolyubov ve Çernişevski gibi radikal demokratları ve onların takipçisi konumundaki devrimciler Tolstoy’a derinlemesine antipati duyuyordu.

Tolstoy’un köylülere olan yaklaşımını anlayabilmek için, Anna Karenina ve Savaş ve Barış gibi başyapıtlarını yazdığı hayatının ilk elli yılı ile manevi buhranının sonraki yılları arasında net bir ayrım yapmak gerekir. Yaşamının bu ikinci kısmında Tolstoy şu görüşü savunur: Bir çocuk, yetişkine nazaran mükemmelliğe ve ideal uyuma nasıl daha yakınsa, basit bir yaşam süren köylü de kalburüstü parazitlere kıyasla bu vasıflara daha yakın durur. 

Neticede, ayrıcalıklı durumundan uzaklaşma hayalini gerçekleştirip ölümünden kısa süre önce, “Rusya’nın en iyi ve en ahlaklı sınıfı” olarak nitelendirdiği çalışan köylülerle birlikte yaşamak için evini terk eder.

Oysaki Kont Lev Tolstoy’un içgüdüleri, Lukács’ın da teorilerine kaynak olarak aldığı o en ünlü edebi eserini yazarken doğuştan gelen aristokratik mirasın damgasını taşımaktaydı. 

Sonraları her ne kadar insaniyetçi fikirleri onu yoksul işçilerin ve köylülerin mücadelesini savunmaya sevk etmiş olsa da, bir toprak sahibinin güven duygusunu, inceliğini ve hâkimiyet hissini aslında hiçbir zaman terk etmediğini düşünmek için birçok sebep mevcut.

Aslında tüm edebi eserleri göz önünde bulundurulduğunda, Tols-toy’un çalışmalarında köylüler görece az yer tutar ve toprak sahipleriyle olan sınıf çatışmalarının yarattığı hissiyata da oldukça nadir değinilir. Savaş ve Barış’ta kendi sınıfına mensup insanlara odaklandığından, okurlarından gelebilecek itirazları öngörüp kaleme aldığı yayımlanmayan önsözün taslağında şunları dile getirir: “Memurların, tüccarların, ilahiyat öğrencilerinin ve köylülerin hayatları beni ilgilendirmediği gibi bana sadece kısmi olarak anlaşılabilir geliyor; o zamanki aristokratların hayatlarıysa, o döneme ait belgeler ve başka sebeplerden ötürü bana daha anlaşılır, ilgi çekici ve değerli geliyor.”

Savaş ve Barış’ın taslağında kendisine düştüğü bir notta önyargıları konusunda çok daha açıksözlüdür: Köylüler de dahil olmak üzere kendi sınıfına mensup olmayan bütün insanların yaşamlarının sıkıcı ve tekdüze olduğunu, tüm eylemlerinin de üstlerine karşı duydukları kıskançlık, maddi çıkar ve ihtiraslar gibi saiklerden kaynaklandığını belirtir. Sonra sözlerini şöyle noktalar: “Aristokratım çünkü hem burnunu karıştıran hem de ruhu Tanrı’yla iletişim kuran bir adamın ulvi zekâsına, güzel zevkine ya da eksiksiz dürüstlüğüne inanamam.”

* Introduction to Tolstoy’s Writings

İngilizceden çeviren Yasin Sofuoğlu