Moskova

Moskova
Dostoyevskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostoyevskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2026 Pazar

Dostoyevski neyimiz olur?


Muhsin Kızılkaya

Kaynak: https://www.haberturk.com/

 

Roman okumaya ilkokul sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz, hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.

O romanı okuyuncaya kadar yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu, mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.

O halde, bundan sonra okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim. Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.

İşte tam bu sırada bir öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor, onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.

Hocam kitabı böyle özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince, Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı boyunca bir daha unutmadığıdır.

*

Yıllar önce TRT’nin bir programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:

“1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”

Şair Cemal Süreya gibi, Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?

Dostoyevski, insan ruhunun karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun, korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında, çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar. Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz, gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur. Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.

*

Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu büyük yazarla karşılaşma hikayesini “Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında şöyle anlatır:

“Dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.”

İki kavramı, “kötülük” ve “günah” kavramlarını Tanpınar Dostoyevski’den ödünç alır ve o zamana kadar Türk romanına girmemiş olan bu iki kavram etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın başkahramanı Mümtaz, dışarıdan bakınca oldukça sakin görünen bir karakterken aslında içten içe parçalanmış birisidir. Zihni daima açıktır; korkular, hatıralar, endişeler, gelecek kaygısı zihninin içinde dans edip durur. Vicdan ağır bir kâbus gibi üzerine çöker, Nuran’a duyduğu aşk ona huzur getirmez, tam tersine huzursuzluğunu daha da derinleştirir.

Tanpınar, Dostoyevski’yi taklit etmez ama ruh çözümlemeleriyle ona çok yaklaşır. Ona göre “Dostoyevski’de insan ruhu, bütün karanlığı ve karmaşıklığıyla sahneye çıkar.” Ona bu kadar tutkuyla bağlanmasının nedeni, Dostoyevski’nin modern insanın trajedisini en iyi kavramış yazar olduğunu bilmesidir, Dostoyevski’nin karakterleri başkalarıyla değil kendileriyle boğuşurlar. “Onun insanı, kendisiyle boğuşan insandır.”

*

Türk edebiyatında, Tanpınar’dan sonra yazdıklarında en fazla Dostoyevski etkisini hissettiren yazarlardan birisi de Oğuz Atay’dır. Kısacık ömrü boyunca, Dostoyevski kahramanlarının sırtında taşıdıkları o ağır yükü, hiç yüksünmeden, isteyerek ve severek sırtında taşımıştır.

Yıldız Ecevit, biyografisini anlattığı “Ben Buradayım…” (İletişim Yayınları) kitabında anlatır. Oğuz Atay, kitap okumaya başladığı çocukluk yıllarından itibaren en sevdiği oyun, okuduğu kitabın sonunu tahmin etmekmiş ve bundan da hiç yanılmazmış. İlk defa Dostoyevski’yi okumaya başlayınca tahmininde yanılmış. “Suç ve Ceza” ilk eline geçen romanıdır. Romanı alırken kitapçı, “Kolej bebelerine uygun bir kitap sayılmaz o elinde tuttuğun, kolej bebeliğinden kurtulsan da anlamazsın aslında, anlamak için birkaç fırın ekmeği sırtında taşıman gerekir,” diyerek onu küçümser ama o yine de kitabı almaktan vazgeçmez. Okumaya başlar, bu “değişik yazarın”, kitabın sonunu başa aldığını görür. O kitabı okuduktan sonra karar verir:

Artık hiçbir kitabın sonunu tahmin etmeye gerek yoktur!

Kurgu eserler yazmaya başlar başlamaz da Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar. Kendi kendileriyle tartışıyorlar. Kendilerini kendileri yargılıyor. Çoğu zaman mantıksız görünmelerine rağmen aslında son derece yaşayan, hepsi tanıdık kahramanlardır. Kahramanlarını, Türkiye’nin modernleşme sancıları içine yerleştirerek yerelleştirir. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Turgut Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e seslenir:

“Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.”

Oğuz Atay, Dostoyevski’den insanın karanlık içine bakma cesaretini, tutarsızlığı ve çelişkiyi estetik bir değer olarak görmeyi ve en önemlisi, romanı felsefi bir sorgulama alanına dönüştürmeyi devralır ve bunu Türk aydının trajedisi ve modernleşme sürecinin sancılarıyla birleştirip, Türk edebiyatında o zamana kadar kurulmamış özgün bir edebi dünya kurar.

*

Dostoyevski’nin, bir de fikir hayatımızda kurgu dışı bir yazar üzerindeki etkisine bakalım şimdi. Yolu çok erken yaşlarda Dostoyevski’ye çıkmış fikir adamlarından birisidir Cemil Meriç. Aslında çok erken yaşlarda Dostoyevski’yi okuduğu halde o bu buluşmayı hep bir “geç kalmışlık” olarak nitelendirir. “Mağaradakiler” (İletişim Yayınları) kitabında bu “keşfini” şöyle anlatır:

“Suç ve Ceza baştan sona okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. (…) Kitapta havsalamın almadığı tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın Hıristiyanca nedameti olmuştu.”

Cemil Meriç, Dostoyevski’yi sadece bir romancı olarak görmez, ona göre Dostoyevski, modern çağın vicdanını deşen bir alimdir. Cemil Meriç’in en büyük derdi insanı “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak gördüğü ideolojilerin nesnesi olmaktan kurtarmaktır. Ona göre insan anlaşılmadan, toplum zinhar anlaşılmaz. İnsanı anlamak için de onu “en çıplak haliyle yakalamış olan” Dostoyevski’yi okumaktan geçer. Dostoyevski’nin “yeraltı” insanı Batılılaşmış, köksüz, kendi değerlerine ve toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Cemil Meriç’in bütün eserlerinde nükseden “taklitçi aydınlar”, “tercüme kafası”, “köksüz entelektüeller”, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla güçlü bir akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Her iki yazara göre de “vicdan, akıldan önce gelir”, Dostoyevski’ye göre “acı çekmeden hakikat olamaz”; bu saptama Meriç’in entelektüel duruşunun esasını teşkil eder.

*

Şimdi gelelim yazının başlığında sorduğumuz sorunun cevabına.

Benim Dostoyevski’ye tanışmam ne kadar geçse, Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmesi o kadar geçtir. Bize gazete ve roman Fransa’dan geldi. Roman denilen büyülü aracı gazete ulaştırdı okumuş yazmışlara. Her şey Fransızcaydı ve bu yüzden de birçok şeye “Fransız kaldı” toplum. Dostoyevski bile Fransızca çevrileri üzerinden Türkçeyle buluştu, o da eksik gedik bir biçimde. Aydınlarımız Victor Hugo üzerine gül koklamamaya azimliydi.

Oysa, biz Fransızlardan çok Ruslara benziyorduk. İki toplum da “Batı-dışı” modernleşme sürecinden geçmişti. Her iki toplum da derin bir kimlik bunalımı yaşamıştı. Her iki toplum da harıl harıl “kayıp kimliğini” arıyordu. Batılılaşma temel hedefti. “Doğulu kalarak Batılılaşmak mümkün mü” sorusu iki toplumun da entelektüellerinde kafa göz yaran kavgalara sebep olmuştu. Din ve inanç meselesi karşısında iki toplum da benzer krizler yaşamıştı.

Dostoyevski ne tam Batılı ne de geleneksel Doğu zihniyetini taşıyor, iki arada bir derede kalmış, sıkışmıştır. Benzer bir sıkışmayı bizim yazarlarımız da yaşıyor ama onun gibi teşhis koyamıyorlardı dertlerimize. Sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu Peyami Safa’ya göre Doğu-Batı çatışmasından; Tanpınar’a göre “zaman ve medeniyet” krizinden; Oğuz Atay’ya göre “modern bireyin parçalanmasını” iyi kavramaktan geçiyordu. Medeniyet bizi “bozan” bir şeydi zaten. İlk Türk romanı olarak kabul gören Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” bu “bozulmanın” mükemmel bir anlatısıydı.

Dostoyevski, suçu kanunla değil vicdanla, çatışmayı dış dünyayla değil iç dünyayla izah etmeye çalışmıştı. Türk edebiyatı da benzer kavramlarla olgunlaşmaya başlamış. “Günah”, “nefis”, “iç hesaplaşma” yaygındır edebiyatımızda ama Dostoyevski’nin izah ettiği gibi Türk romanında yer almaz. Dostoyevski “ıstırabı” sadece felaket olarak görmez, ona göre ıstırap arınmanın, hakikate yaklaşmanın bir yoludur. Bu fikir bizdeki tasavvuf düşüncesinde var zaten, Anadolu insanın acıyla kurduğu ilişki aslında Dostoyevski’nin romanlarında kurulan ilişkiden pek farklı değildir. Türk romanında Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nde mükemmel bir yer bulmuş kendine bu ilişki.

Bu yüzden aslında Dostoyevski’nin kurduğu dünya bizim yazarların kurmaya çalıştıkları dünyaya yabancı bir dünya değildir, o ruh hali hepimiz için oldukça tanıdıktır. Mesela Batı edebiyatında Tanrı ya yok ya da arka planda oldukça siliktir. Dostoyevski ise Tanrı’yı daima sorgular, “yeryüzünde tek bir çocuk acı çekiyorsa Tanrı yoktur” diyen bir dindardır; onda inanç ile inkâr yan yana yürür. Sekülerleşme sürecinde Türk aydını da bu meseleyle çok boğuştu ve hâlâ boğuşmaya devam ediyor. Bunun romana yansıması ise, Tanpınar’da “örtük”, Safa’da “açık”, Atay’da “ironik”tir.

Türk yazarları da romanlarında ideal tipten çok, tıpkı Dostoyevski gibi “yalnız”, “yenik” ve “tutunamamış” kahramanlara yer verdiler. Dostoyevski’nin Raskolnikof’u da Yeraltı Adamı da İvan Karamazov’u da bize ahlak dersi vermez ama ellerinden geldiği kadar rahatsız ederler. Dostoyevski’den etkilenmiş Tanpınar’ı, Safa’yı, Atılgan’ı, Atay’ı, Pamuk’u, Toptaş’ı, Gürbüz’ü dışında tutarsak geride kalanlar bu “yarayı” pek kaşımaz ya da kaşımayı beceremezler.

*

Biz modernleşmenin baş döndürücü hızını yalapşap yaşadık, kendi değerlerimizden şimşek hızıyla koptuk, bu yüzden de derin bir ruh kaybını yaşadık. Yanı başımızdaki Rusya da tıpkı bizim gibi bu “acılardan” geçmişti ama o acılar içinde “insan kalmanın” zor yolunu onlara gösterecek bir Dostoyevskileri vardı. Aynı dertten mustarip olduğumuz için onların Dostoyevski’siyle tanışır tanışmaz ona hemen sarıldık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla, “Dostoyevski bizim akrabamız değil ama kader ortağımızdır” diyebiliyoruz bugün.

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Tolstoy mu Dostoyevski mi?


M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/


Vladimir İvanoviç bir kitabı gösterip, “Bu kitabı okudun mu?” diye sordu.

Elime alıp, baktım. Kitabın adı: “Ensiklopediya Logiçeskih Aşibok” (Энциклопедия логических ошибок), yani “Mantıksal yanılgılar ansiklopedisi”.

Yazarı,İmmanuil Tolstoyevskiy (Иммануил Толстоевский).

Tuğla gibi bir kitap.

Daha yeni, bu yılın başında, 2025 Ocak ayında Rusya’da yayımlanmış.

İmmanuel ismine Immanuel Kant, Immanuel Wallerstein gibi pek çok aynı isimli düşünür nedeniyle aşinayım, ancak yazarın soyadı bana tuhaf geldi.

Bir şaka mı var bu isimde diye düşündüm.

Meğer böyle bir yazar varmış.

Malum Rus edebiyatının iki büyük yazarı, Tolstoy ve Dostoyevski hep birbiriyle karşılaştırılır.

Klasik Rus romanının iki büyük devini kıyaslamak da artık neredeyse klasikleşmiştir. Bu, dünyadaki bütün Rus edebiyatı hayranlarının zihnini meşgul eden tükenmez bir konudur.

Ancak her ikisi de hayranlarına okuma süreçlerinin içinden bambaşka bir insan olarak çıkacakları yolculuk sunar.

Sanat söz konusu olduğunda anket yapmak çok saçma, ama yine de Rus edebiyatını sevenler, sıkı okurlar “Tolstoy mu yoksa Dostoyevski mi daha iyi?” diye ikiye ayrılırlar.

Halbuki bu iki usta, fikirlerini somutlaştırma biçimleri bakımından birbirinin zıddıdır.

Birbirinin zıddı olan bu iki yazarın soyadlarının bir araya getirilmesiyle yeni bir soyadının türetilmesi haliyle ilginç geliyor insana.

Önce yazar İmmanuil Tolstoyevskiy’nin muhtemelen entelektüel anne-babasının çocuklarına yaratıcı bir isim koymuş olduğunu düşünmüştüm, ama değilmiş.

Sonra biraz daha araştırınca olayı anladım. Yazar, mahlas kullanmıştı.

Sonradan biraz araştırıp yazarın Türk olduğunu görünce şaşkınlığım iyice arttı.

İsminden anlaşılmıyor, ama Türkiye doğumlu, Rus edebiyatı sevdalısı, Alman felsefesi meraklısıymış. İlk önemli tartışmasını ailesine karşı kazanarak ABD’ye elektronik mühendisliği okumaya gitmiş.

Yaşı uzun bir süredir 25-45 arasındaymış. Bu da bir espri konusu.

“Safsatalar Ansiklopedisi” ve “Fularsız Felsefe” kitaplarının yazarı.

Rusçada da yayımlanan 512 sayfalık “Safsatalar Ansiklopedisi” isimli bu kitabın ilk baskı yılı, 2020.

Rusçaya çeviren Anastasiya Semina. Maalesef sayısı iki elin parmaklarından fazla olmayan tanıdığım Türkçeden Rusçaya çeviri yapanlar arasında değil.

Yazar İmmanuel Tolstoyevskiy, aynı zamanda pratik felsefeye adanmış “Fularsız Entellik” podcast’lerinin de yazarı ve sunucusu

Şimdiye kadar bilmemiş olmak benim kusurum tabii ki.

Öğrendikten sonra videolarının çoğunu izledim.

Kesinlikle değerli.

Ancak esprili bulmakla beraber mahlas kullanmasını ve videolarını sevimli bir maske ile çekmiş olmasını hala çok anlamış değilim.

Bu arada yanlış anlaşılmamak için bir daha vurgulayayım, yazar olarak kullanılan ismi esprili bulmam kitabın akademik değerine gölge düşürmem, küçümsemem anlamına gelmiyor.

 

***

Bu kısa kitap tanıtımı benim hep yapılan klasik Rus edebiyatının iki büyük yazar arasındaki karşılaştırmayı hatırlamama vesile oldu.

Tolstoy ve Dostoyevski hep karşılaştırılır. Ve hep sorulur “hangisini daha çok severek okudun?” diye.

Küçük bir çocuğa “anneni mi daha çok seviyorsun, yoksa babanı mı?” diye sormak gibi.

Küçük çocuklar genellikle bu tür sorulara çok tepki vermezler, alışmışlardır; sadece “böyle saçma soru mu olur?” ifadesiyle bakarlar.

Ama örneğin bir edebiyatseverin “Tolstoy babam, Dostoyevski annem,” diye bir cevap vermesi de mümkün.

Bu tuzağa bazı Türk yazarları da düşmüşler, bazılarıysa ustaca cevaplamışlar.

Sputnik için yazdığı bir yazıda Süheyla Demir, yazarlara “Tolstoy mu Dostoyevski mi?” diye sormuş.

Örneğin, Gündüz Vassaf, şöyle cevap vermiş:

“Bu, ilk düşündüğümde, ‘Aşklarından hangisini seçersin?' sorusu gibi veyahut da bir gözümü, öbür gözüme tercih etmem gibi. İkisi de hayata farklı dokunuş noktaları, onun için birini öbürüne tercih etmem mümkün değil. Tolstoy'a da aynı soruyu sormuşlar, ‘Ben böyle bir mukayese yapamam' demiş. Ama bu soru, kaç ülkede tartışıldı, hala da tartışılıyor yazarlar arasında. Bu soru hakkında kitaplar var. Ne mutlu ki Rusya'ya, böyle iki yazar anadillerinden onlara seslenmiş. Başka hangi ülke var ki dünyada, iki yazarını böyle tartışabiliyoruz.”

Doğru, aslında ayrım yapmak çok anlamlı değil.

Resim sanatıyla ilgili bir sanatsevere “Picasso mu, yoksa Van Gogh mu?” diye sorulur mu?

Aytekin Yılmaz, “Rus klasikleri büyük bir edebiyat denizi ise, Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Çernişevski, Turgenyev bu denizi oluşturan damlalardan bazılarıdır. Her yazarın bu edebiyat denizine kattığı ayrı bir özgünlük vardır,” diyor.

“Tolstoy mu Dostoyevskiy mi” kitabının yazarı George Steiner ise edebiyat kuramı alanında bir klasik haline gelmiş tartışmayı bu iki dev iki romancının eserlerini epik ve dramatik yazın gelenekleri bağlamında değerlendirmiş. “Ütopik inançları ve insanlığa duyduğu güvenle Tolstoy bir iyimserdir ve bile isteye kendisini Homeros ile ilişkilendirecek epik bir tarz yaratmıştır. En kasvetli, trajik metafizikçilerden olan Dostoyevski ise kökleri Kral Oidipus'a ve Kral Lear'a uzanan drama geleneğinin devamcısıdır,” diye yazmış.

***

Tolstoy 1828-1910, Dostoyevski ise 1821-1881 yılları arasında yaşamış. Tolstoy’dan yedi yaş büyük olan Dostoyevski, ondan otuz sene önce ölmüş.

İkisi de en önemli eserlerini aynı dönemde –1840 ile 1880 yılları arasında– vermiş.

Rusya’nın geçirdiği değişimde belirleyici olan ve haklı nedenlerle Rus edebiyatının altın çağı olarak telakki edilen dönemde yaşamışlar.

Aynı dönemde ve aynı mekanlarda yaşamışlar, aynı sosyal çevreyi paylaşmışlar, ancak birbirlerinden haberdar olmalarına rağmen hiç şahsen tanışmamış, yüz yüze görüşmemiş olmaları da ilginç.

Hiç yazışmamışlar bile.

Aslında ikisi çok önemli yazarlar olmalarına rağmen iki zıt kişilik.

Hiç karşılaşmamış ve görünüşe göre her açıdan birbirinin zıddı olan, her biri aynı Rusya’nın farklı bir yüzünü temsil etmekle kalmayıp sanatla ve hayatla da hepten farklı ilişki kuran iki adam.

Ancak birbirlerinin eserlerini yakından takip ettikleri ve ilgisiz olmadıkları da biliniyor.

Bazı yazılarında birbirlerine övgüler yazdıkları da olmuş. Birbirlerinin sanatlarına hakkaniyetle yaklaşmışlar.

Dostoyevski daha önce ölmüştü, Tolstoy onun ölümü hakkında Nikolay Strahov'a yazdığı mektupta şunları yazmıştı:

“Keşke Dostoyevski hakkında hissettiklerimi tam olarak söyleyebilseydim. <…> Bu adamı daha önce hiç görmemiştim ve kendisiyle doğrudan bir ilişkim olmamıştı ve aniden, öldüğünde, onun benim için en yakın, en sevgili, en gerekli kişi olduğunu fark ettim. Ben bir yazardım ve yazarların hepsi kendini beğenmiş ve kıskançtır, en azından ben öyle bir yazarım. Ve kendimi onunla kıyaslamak hiç aklıma gelmedi - asla. Yaptığı her şey (iyi, gerçek şeyler) benim için ne kadar çok yaparsa o kadar iyi olacaktı. Sanat beni kıskandırıyor, zekâ da öyle, ama yüreğin işi yalnızca mutluluk getiriyor.”

***

“Tolstoy ve Dostoyevski aynı dönemde ve aynı mekanlarda yaşamış olmalarına rağmen şahsen hiç tanışmamışlar. Bu bana çok ilginç geliyor,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Evet, öyle. Tolstoy, en önemli romanlarından “Savaş ve Barış”ın yazarı. Dostoyevski de “Budala”nın. Tolstoy ve Dostoyevski tanışsalardı ve birlikte bir roman yazsalardı adı belki "Savaş ve Budalalar" olurdu, herhalde,” diyor.

***

Bu iki büyük Rus yazarının isimleri üzerinden yapılan ilginçlikler tükenmiyor.

“Tostoyevski” ismini kullanan bir fast-food zinciri bile var şimdi İstanbul’da.

Menünün başına “Roman gibi tost” yazmışlar.

Üstelik menüde yiyeceklere (eserlerimiz diye yazmışlar) de Dostoyevsky’nin kitaplarının ismi verilmiş.

“Tostumuzu yemelisiniz, işte o zaman içtenliğinize inanacağım.” İmza: Tostoyevski diye yazmışlar.

Ne diyelim!

Reklamın kötüsü olmaz mı?

İş bazen çok ileri boyutlara evrilebiliyor.

Seneler önce İzmir Kitap Fuarı’nda yaşanan bir olay basına yansımıştı.

Tolstoy ve Dostoyevski taraftarları arasında taşlı, sopalı bir kavga olmuştu.

Güya, siyah elbiseli bir adam, Tolstoy’un anasına sövmüş, “Dostoyevski adamdır” demiş, ondan çıkmış kavga.

Özel Güvenlik, araya girip biber gazı kullanmış falan.

Gülünç!

Bir olay çıktığı doğru olabilir, ancak kavga sebebinin asparagas bir haber olduğu belli.

***

İşte böyle!

“Ne yazık ki ‘Tolstoy mu yoksa Dostoyevski mi daha iyi?’ tartışması çok anlamlı olmamasının ötesinde bazen iş ‘Ronaldo mu, Messi mi?’ tartışması düzeyine kadar indirgenebiliyor,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “çok haklısın” anlamında kafasını sallıyor.


21 Mayıs 2025 Çarşamba

Dostoyevski, Çağının Bir Yazarı


Erhan Sunar

Kaynak: https://oggito.com/

 

Dostoyevski’nin zihin dünyasındaki bu çelişkilerden romanlarına aksetmiş parçaları birleştire birleştire, Joseph Frank belki daha anlaşılır bir portre verir, ama hiçbir durumda yok yere yüceltilmiş birine dönüştürmez romancıyı.

Yazar biyografileri yaşamsal detaylarla dopdolu olabilirler, bilgi yüklü olabilirler, felsefi veya açıkça soruşturmacı da olabilirler, ama bunların hepsini birden, büyük bir denge içinde, üstelik bitmek bilmez sayfalar boyunca verebilme bahsinde, herhalde Joseph Frank’ın anıtsal Dostoyevski biyografisi ile yarışacak ölçekte başkalarını bulmak zor olurdu. Ama Joseph Frank bu altından kalkılması epey zor görünen çalışmayı, sayfaları, bölümleri birbirine bağlayan öyle bir içgörü ile kuruyor ki kitabın hacmi gerçek anlamda bir Dostoyevski sevgisi karşısında görünmez oluveriyor. Sıkmayan, yormayan, romancının evrenine kısmen veya bütünüyle uzak okurları da kapsayacak ilgi uyandırıcı yanlarıyla Dostoyevski, Çağının Bir Yazarı sadece romanlar arasında ilişkili sinir uçları yakalamasıyla değil, kimi kez –fazla polemiğe ya da bilgi gösterisine dönüştürmeden– başka biyografi ve düşünce kitaplarıyla kurduğu bağlar ve daha çok da Herzen, Turgenyev, Bakunin gibi dönemin önde gelen Rus entelektüelleri, Fransa’dan, Almanya’dan, İngiltere’den (Dostoyevski’nin özlemle ve huzursuzlukla bağlı olduğu Avrupa’dan) birçok isimle birleştirdiği içeriğiyle de son derece önemli bir çalışma. 

Bu çalışmanın en temel argümanlarını elbette, daha en başından, Dostoyevski’nin yirmilerinde tanınmamış bir yazar adayıyken geliştirmeye başladığı, tuhaf, açıklaması güç içgüdülerle sürdürdüğü ve daha sonrasında, hayatının sonuna dek de geliştirmekten vazgeçmeyeceği, sosyalizme ve halkçılığa, Hıristiyanlığın içinden seslerle, müdahalelerle dolu cevapları, itirazları oluşturuyor. Yazarlığının olgunluk dönemlerinde açıkça bir çarlık taraftarına da dönüşen ve Batı karşısında güçsüz kalmayı sindiremeyen, bunu ise Rusların dinsel veya etnik kökenlerine inmek gibi yollarla sınırsız bir tartışmaya açan –birbirlerinin yansımaları veya çeşitlemeleri gibi görünen– karakterleriyle Dostoyevski, Joseph Frank için, biraz hızla ve çıkarımlarla bahsettiği çocukluk yıllarından itibaren sanki hep aynı kalmaya yazgılı bir hayat sürüyormuş gibi görünür. Saflığını annesine, kuşkuculuğunu babasına bağlar biyografi yazarı: Böylelikle henüz romanlarının bu anlamdaki baş döndürücü evrenine eğilmeden önce neden Freud’un ünlü ve ününü az da olsa gene çıkarımlara borçlu makalesini tartışmaya açtığını, romancının 1840’larda dahil olacağı Petraşevski grubuna bağlılığını da böyle bir saflık ve kuşkuculuk çevresinde değerlendirmekten neden geri durmadığını bu ilk tespit yoluyla iyice açık etmiş olur – hayatı boyunca, didişecek daha yüksek bir merci bulmaktan yorulmayan romancı için, Freud’un kısa yoldan baba düşmanlığı ve katli diyeceği şey Joseph Frank’a o kadar net görünmez. Psikanalistin, romancının geçireceği ilk sara nöbetini babasının ölümüyle baş gösteren suçluluk ıstırabıyla birleştiren vurgusu, biyografi yazarına göre oldukça kurgusaldır (çünkü romancı, mektuplarına bakılacak olursa, ilk nöbetini o tarihten sonra geçireceği gibi, bu ölüm karşısında özel bir rahatsızlık da duymamıştır). Dolayısıyla onun baba, Tanrı veya din ve devlet benzeri odaklar önünde kapılacağı, dinmeyen bir halk sevgisi ve özverisi yoluyla gene romanlarına sızacak; derin duygulanmaların izlerini taşıyan suçluluk bilincini gençliğinde simgelediği anlamıyla çok daha sonraki evrelerinde de bulmak bizi şaşırtmaz. Üstelik Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler gibi, hayatın yasalarıyla büyük problemler içinden temas kuran (ve bu problemleri o yasalara karşı üstün ahlâkî sorumluluklara çeviren) daha büyük romanlarına geçmeden olur bunlar. En özlü ifadesini Kumarbaz romanına da sonradan dahil olacağı haliyle yazarın Avrupa kumarhanelerinde çektiği parasızlık ve ıstırap görünümlerinde bulan, Joseph Frank’ın maddesel, gündelik ve hep daha yüce olan ne varsa onunla büyük bir açmaza düşmüş bu hayattan kelimelere geçirdiği, tekrarlanıp durur gibi görünen yaşamsal detaylardan ördüğü sayfalar dolusu bilgi de, yavaş yavaş öyle gelir ki, kendi etrafında durmadan bir çevre, dairesel bir algı oluşturmuş olur. Rusya karşısında Avrupa; kölelikle, toprak sorunlarıyla uğraşan bu ülkenin karşısında Avrupa şehirleri ve kumarhaneleri; Tanrı’nın öğütlediği kanaatkâr yaşam karşısında hep daha fazlasını –kumarda– aramak; yolunu gözleyen bir aile ve uzakta, Avrupa’da bu durumdan ölesiye vicdan azabı çekmek, para istemek ve gene para istemek… Kumarbaz üzerine bölümü artık sonlandırırken Joseph Frank her ne kadar bu romanı birebir romancının hayat öyküsü gibi okumamak gerektiğini söylese de, insan pekâlâ daha sonra oluşacak diğer büyük romanların da bir kumar masasında, para kaybetmişken ve paranın anlamını sorgularken (bir yanıyla dinsel her türlü buyruğu da geçersiz kılan böylesi simgesel şartlarda) filiz verdiğini düşünebilir. Delikanlı’yı okurken, on yıl öncesinin bu kumar borçlarını, para mefhumunu romancının başka bir kılıfa soktuğunu düşünebiliriz. Keza Suç ve Ceza’da para ihtiyacının neden ve ne yolla gerçekleşeceğini, ne anlama geleceğini de: Dostoyevski’nin ancak görece ünlü olduktan sonra maddesel ihtiyaçlarla dolu hayatından bambaşka meselelerle kaynaşan romanlar çıkardığını söylemek, en az onun ateistleri veya Rusya karşıtlarını (Turgenyev gibi) tartışmak için belirsiz bir geleceği beklediğini de söylemek olurdu ki, Joseph Frank da hemen birkaç satır sonrasında, Kumarbaz’ın romancının kendi kafasında durmadan aşırıya kaçan Rus insanıyla kurduğu bağla derinden ilgili olduğunu söylemeden bırakmaz. Dostoyevski’nin 1840’larda yirmili yaşlardayken girdiği Petraşevski grubundan kopuşu nasıl bir tartışma halinde zihninde ömür boyu sürmüş ve uzun yıllar sonra Cinler gibi büyük bir romana girebilmişse, tesis etmeye çabaladığı daha yüce bir hayatın en küçük, en değersiz maddi dayanakları da onun yakasını hiç bırakmayacaktı. (Bir üvey oğlu vardı, ölen kardeşinin ailesi vardı, kendi ölen çocukları vardı, çıkarıp batırdığı dergiler vardı, kendi sağlığı için Avrupa’da danışması gereken hekimler vardı… Yeryüzündeki hayatın iyilik ve erdem temelini, maddi varlığını ve istikrarını sosyalizmden mi, Tanrı inancından mı, yoksa çocukların ölebildiği, eziyet görebildiği daha saçma bir düzlemden mi edinmemiz gerektiği, tam da bu nedenlerle, küçük ve değersiz sayılabilir miydi?) Kaldı ki, ününün doruğunda olduğu hayatının son senelerinde Berlin’de (Almanlardan öfkeyle bahsettiğini öğreniyoruz) bir dostuna borç para verirken, yiyecek içecek satın alırken, taksilere binerken, karısı Anna’ya kendisini beş yaşındaki bir çocuk gibi yorgun hissettiğini yazarken bir yandan da bütün bu masrafları kafasında evirip çeviren bir romancı söz konusu. 

Çok açıktır ki Dostoyevski bir kere sorduğu soruyu bir daha soruyordu, Joseph Frank ise kısa veya uzun aralıklarla, yoğun veya gelişigüzel bir havayla sorulmuş bu soruların özüne inmeyi, çelişkisel yönlerini, neden sorulmuş olabileceklerini tartışmaya açıyor. Bu tartışmanın kendine dönük, romanların dünyasından pek kopmayan bir tarafı olduğu için, yüzyıl ortalarının “Yeni Eleştiri” sözcülerine zaman zaman yakın durduğunu –referanslarını ölçülü tutmasını, romanların içerikleriyle biçimlerini pek ayrıştırmamasını vs.– düşünmek de mümkün, ama büyük oranda değil. Böyle bir algı yanılsamasına ancak romancının son dönem üç-dört büyük romanına eğildiği, bu arada hayatından öğelere uzunca aralar verdiği sayfalarda izin verir Joseph Frank ve verdiği gibi de şaşırtır: Kendine dönüklüğü kendisinden önceki çalışmalara ya da ekollere bir temasa çevirmez ve romancı üzerine diğer çalışmalarla giriştiği çok ufak tefek fikir ayrılıklarını da dipnotlara hapsedecek kadar dikkatle doludur. Bazen, büyük romancının derin bir huşuyla irdelendiği sayfaların biri tarafından yazılıyor olduğunu bile unutuyor olmamız, kendine pay çıkarmayan ve zorluğu kendi üslubunda veya paradoksal, karmaşık işleyişinde değil gene romancının evrenindeki karmaşada aramamız gerektiğini ima eden bu önemli çalışmanın değerini ancak ağır ağır görmemizi de sağlıyor. Sözgelimi ilk on sayfalardan birinde Dostoyevski’nin hiçbir romanında mutlu çocukluk çağrışımlarının fazla oluşunu göremeyeceğimizi tespit etmesi, onun romancının bu yaşam öğelerini derinden hissetmemiş olmasını ileri sürmesine yol açmaz ve yüzlerce sayfa sonrasında Karamazov Kardeşler’de Alyoşa’da anlam bulacak çocukluğa o büyük inancı (ki ölen çocuğunun da adı Alyoşa’dır) ve İvan’ın bu konudaki heyecan dolu fikirlerini yeniden okumuş oluruz. Joseph Frank, İvan’ın, yeryüzündeki bu küçük canlar bu kadar acı içindeyken Tanrı iradesiyle barışmanın mümkün olup olmayacağını haykıran konuşmalarını hatırlatır… Sahnedeki neredeyse tümüyle Dostoyevski’dir, aradan usulca çekilen Joseph Frank onun kendi romanları üzerine notlar, günlükler tutma heyecanını da paylaşır ki günlüğündeki bir pasaja bakacak olursak o bile Karamazov Kardeşler’deki abartıların, aşırıya vardırılmış düşüncelerin ve üslubun kendisine değil İvan’a ait olduğunu inatla söyler: Fransızların mise en abyme diyecekleri bir algılama oyunu değilse de buna Joseph Frank’ın hep daha diptekine yönelen bakışı diyebiliriz, belki de en derinde ne varsa dürüstçe görme, tespit etme çabası. 

Kitap boyunca Dostoyevski, tıpkı dünyanın tam merkezinde diğer herkes için acı çeken tipik bir karakteri gibi, bir yandan Rusya’nın on dokuzuncu yüzyıl fikir kavgalarının, toplumsal-siyasal manzaralarının merkezinde de görünür. Bakunin’le anlaşamaması, her şeyi kolay tarafından, tümüyle devrimci şiddet sonucu mahkûm etmek istemeyişinden ileri gelir. Çernişevski o ünlü “yararcı akıl” yaklaşımıyla zaten daha üstün manevî yönelimleri ıskalamıştır. Herzen, Avrupa’dan dönmeyen sanki gönüllü bir sürgündür ve Turgenyev de, daha beteri, Rusların insanlığa bir semaverden fazlasını armağan edememiş olduğunu sabuklayan biri (yaşamının son yıllarında Dostoyevski bir yazar buluşmasında onu bir de seyircilerin önünde küçük düşürmeye çalışacaktır)… Tolstoy, imrenmeyle mi öfkeyle mi karşılanması karar verilemeyen, belki de her iki duyguyla da itiraz edilmesi gereken bir toprak beyidir ve romanlarındaki derinlik yoksunluğu da buradan kaynaklanır… Neçayev, daha yirmili yaşların bir hakikate dönüşen devrimci şiddet karşıtlığına sonradan ancak bir parantez olabilecek düzen ve çarlık düşmanı biridir… ve dahası: Joseph Frank, büyük romancının bütün bu entelektüel figürler için sadece romanlarında izdüşümler yarattığını belirlemekle kalmaz, kendisine daha cennetvari ikinci bir hayat bile bahşedilmiş olsa onun gene bir inanç uğruna (bu para inancı da olabilir, çara suikast inancı da, Batıcılık da, dinsizlik de) her birini bitmez tükenmez ayrımlara, içsel darbelere ve kaçınılmaz olarak karşılarında diz çökülecek mizansenlere mahkûm edeceğini sezdirir. Çalışmasının girişinde yazacağı gibi, bir Dostoyevski karakteri başkalarının nezdinde hiç de gurur okşayıcı veya saygın bir durumda görünmez ve bunun ıstırabını, bir şeye yaramayacak öfkesini taşır. Dolayısıyla yaşamında yeri olan bütün bu insanları, her günkü duyguları ve heyecanları, diye kitabın bu kez sonlarında yazar Joseph Frank, romanlarına soktuğu fikirlerle bu ölçüde çelişen bir yazar daha bulmak zordur. 

Dostoyevski’nin zihin dünyasındaki bu çelişkilerden romanlarına aksetmiş parçaları birleştire birleştire, Joseph Frank belki daha anlaşılır bir portre verir, ama hiçbir durumda yok yere yüceltilmiş birine dönüştürmez romancıyı. Onun insan ruhuna derinlemesine nüfuz edebiliyor olmasını, iki uzak kutuptan birer örnek bulunacak olursa, ne Nabokov gibi küçümser ne de biyografisini yazmış Stefan Zweig gibi aşırı ve heyecan içinde över. Nasıl romancı için duyguyla ideoloji arasında bir fark yok ise, bunu özellikle vurgulayan Joseph Frank için de çalışmasının duygusuyla içeriği arasında pek bir fark yoktur. Elbette biyografi türünün ancak daha kötü veya üstünkörü örneklerinde yazarının ayan beyan duygularına rastlamak daha mümkündür, ama Joseph Frank’ın sakince gelişen yazısı, bağlar kura kura gene de inceden bazı hissedişler de önerir. Asla başı sonu belli tek bir cümleye dönüşmeyen bu hisler, her defasında ya bir bilgi parçasıyla ya da bir analizle yan yanadır ki onları kimi kez oldukça tutumlu kullanılan tasvir edici sıfatlarda bulmak bile seyrekleşebilir. Bu nedenle de onu cümlelerini, tespitlerini seveceğimiz bir araştırmacı gibi değil, gerçek anlamda bir kültür emekçisi gibi de karşılarız. 

Romancının hayat dönümlerini uzun veya görece daha kısa tutuyor olması, Joseph Frank için bir tercihten önce belli ki bir gereklilik: Sözgelimi sahte bir infaz kararını titremeyle bekleyen diğer mahkûmlar gibi Dostoyevski’nin de öncelikle Ölüler Evinden Notlar’da, ama daha sonrasında aslında hayatının bütününde ve her zerresinde yansıtmaktan vazgeçmeyeceği ünlü Sibirya anıları ve yıllarını, veya Petraşevski grubuna katılımına ayırdığı sayfaları, gene Karamazov Kardeşler’deki “Büyük Engizisyoncu” meseline derin ilgisini hep bazı kritik safhalar gibi görebilmemizi istiyor gibidir. Bu durum, Kumarbaz’a daha kısa bir yer ayırmış olmasını, yukarıda da kısmen değindiğim gibi, romanın temas ettiği yaşamsal yönlerin azlığından veya beceriksizce yazılmış olmasından vs. ileri gelmiyordur ama: Sonuçta Cinler’in veya Karamazov Kardeşler’in ancak bin yılda bir görülecek büyük romanlar olduğunu, okumamışsak bile, Joseph Frank’ın beğenilerini analizlerinin ihtişamına saklayabilen tavrından anlamaya başlarız. Cinler hakkında bir yerde, büyük bir siyasi roman olduğunu söyler, ama romanın siyasetinden ne anlamamız gerektiğini dönemin gazete haberlerinden Dostoyevski’nin karşılaşmalarına, tuhaf metafizik deneyimlerine, bir anıdan bir hikâye çıkarabilme yeteneğine, kişileri dönüştürebilme, inanç ve inançsızlık girdaplarına sürükleyebilme becerisine dek bir sürü temas noktasına dikkatimizi çekerek belirlemiş de olur. Joseph Frank’ın biraz uzunca konularına girer gibi olduğu her bir roman yazısını, o konulara bakarken oluşturmakta olduğumuz kendi kişisel görüşlerimizle diyaloga girebilen pasajlar takip eder – bunu ise nesnelliğe, dürüst ve demokratik bir bakış açısına sahip sakince tartışmacı bir üsluba borçlu olduğunu bile düşünebiliriz. 

Dostoyevski, Avrupa’daki hekimlerin de bir çaresini bulamadığı müzmin bir sara hastasıydı (bir oğlu da uzun süren bir nöbetin ardından bu hastalıktan can verecekti), zaman zaman geçirdiği kasılmaların, çökkünlüklerin ve nöbetlerin sürüp giden büyük yapıtına çok şey taşıdığını söyleyenler olmuştur. Onun sırf fiziksel görünümünden bir tuhaflık, peygamberimsi bir yan veya halktan bir acı izlenimi çıkaranlar da: Sözgelimi hayatının son dönemlerinde onu gören bir vikont, ki bu tanıklığı aktaran Joseph Frank bu soylu adamın yansız bir gözlemci olduğunu belirtir, yaşamı boyunca hiç böyle seğirmelerle, sinir tikleriyle dolup taşan acı dolu bir yüz görmediğini yazmıştır. Başka bazı tanıklara, romancıyla konuşma fırsatı bulmuş bazılarına göreyse, sizin bir Avrupalı oluşunuzu öğrenecek olması çehresindeki bu yoğun acı izlerini bir anda gururlu bir öfkeye çevirmeye yetiyordu. Budala’daki Prens Mışkin karakterinde daha açık bir ifadesini bulan bu gerçeğe göre, bir sara nöbetinin tam gelmekte olduğu an en güzel çehrenin neredeyse bütün bir evrene ve zamana açıldığı bir esrime kesitiydi, olduğunuz kişi olmaktan çıkıyordunuz. Joseph Frank, romancının bu yönüne eğilirken de,ona bir peygamber veya aziz değil, her zamanki anlamıyla sadece bir sara hastası gözüyle bakıyor ve gene onun gibi bu hastalıktan büyük düşler kurmanın yerinin hayatın ve bir ailenin tam ortası değil, belki daha geniş ve güzel düşünülmüş bir roman olacağını ima ediyor. Dostoyevski’nin en güzel romanları buna tanıktır. 

19 Mart 2025 Çarşamba

Fyodor Dostoyevski hakkında bazı bilinmeyenler

 


Kaynak: https://dzen.ru/

  

Onu Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler'in yazarı, belki derin bir psikolog ve filozof olarak tanıyoruz.

Peki, Fyodor Dostoyevski gerçekte kimdir?

Dünya çapında ünlü bir yazarın kimliğinin ardında, kendi zaafları, çelişkileri ve şaşırtıcı karakter özellikleri olan bir adam yatmaktadır.

Bu yazımızda onun kişiliğinin belki de hiç aklınıza gelmeyen yönlerini ortaya çıkaracağız.

 

Neredeyse bir rahip oluyordu

Dostoyevski gençliğinde bir ilahiyat okuluna girip rahip olma olasılığını ciddi olarak düşündü.

Babası Mihail Andreyeviç, oğlunu orduda veya tıpta kariyer yapması için hazırladı, ancak Fyodor uzun süre dünyevi hayat ile manevi hayat arasında kararsız kaldı. 

Sonunda edebiyatı seçti, ama dinî konular eserlerinin temel teması olmaya devam etti.

 

Üretken ve yetenekli bir gazeteci

Dostoyevski bugün daha çok büyük romanların yazarı olarak tanınsa da, yaşadığı dönemde aynı zamanda aktif bir gazeteciydi.

Kardeşi Mihail ile birlikte Vremya (1861-1863) ve Epokha (1864-1865) dergilerini kurdu ve bu dergilerde güncel toplumsal ve siyasal konularda yazılar yayımladı.

Gazeteciliği cesareti ve özgünlüğüyle öne çıkıyordu ve fikirlerinin çoğu zamanının ötesindeydi.

 

Ölüm cezasına çarptırıldı ama son anda kurtarıldı

Yazarın hayatındaki en dramatik öykülerden biri 1849'daki tutuklanmasıyla ilgilidir.

Dostoyevski, sosyalizm ve reform fikirlerini tartışan genç aydınlardan oluşan Petraşevsky Çevresi'nin bir üyesiydi. Bu nedenle tutuklanarak kurşuna dizilerek idama mahkûm edildi.

İnfaz günü, 22 Aralık 1849'da Dostoyevski, diğer mahkûmlarla birlikte St. Petersburg'daki Semyonovski Meydanı'na getirildi. 

Kefen giymeye ve idam cezasını dinlemeye zorlandılar. Ancak askerler atışa hazırlanırken, aniden bir haberci geldi ve İmparator I. Nikolay'ın şu fermanını getirdi: İdam kaldırıldı ve ceza yerine ağır çalışma getirildi. 

Bu an Dostoyevski’nin hayatında bir dönüm noktası oldu. 

Bunu sıklıkla "ikinci doğum" olarak anıyordu ve bu onun yaratıcılığını ve dünya görüşünü büyük ölçüde etkilemişti.

 

Epilepsi ilham kaynağı oldu

Dostoyevski gençliğinden beri epilepsi hastasıydı ve bu hastalık hayatı boyunca ona eşlik etti.

Ancak o, krizlerini yalnızca fiziksel bir rahatsızlık olarak değil, aynı zamanda özel bir esin kaynağı olarak da algılıyordu. Yazar, krizler sırasında kelimelerle anlatılamayacak kadar büyük bir mutluluk yaşadığını ileri sürdü.

Epilepsi de eserlerinde önemli bir tema haline geldi. Örneğin, "Budala" romanında başkarakter Prens Mışkin, epileptik nöbetlerden muzdariptir (daha önce bu hastalığa "düşme hastalığı" deniyordu), bu da onun imajını özellikle canlı ve inandırıcı kılıyor.

 

İlk Rus yazar-psikolog

Sosyolojide, duygusal hassasiyeti yüksek, öz farkındalığı yüksek, iç gözleme yatkın kişileri tanımlayan “Dostoyevski tipi” diye bir kavram vardır.

Sigmund Freud, Dostoyevski'nin eserlerini çok önemsemiş ve hatta onun hakkında "Dostoyevski ve Baba Katili" adlı bir eser yazmış ve eserlerinin motiflerini incelemiştir.

 

Kumar tutkusu neredeyse onu mahvetti

Derin maneviyatı ve felsefi yönelimine rağmen Dostoyevski ciddi bir bağımlılıktan, kumardan muzdaripti.

Sık sık rulet oynuyor ve büyük miktarda para kaybediyordu, hatta bazen kendini mali açıdan iflasın eşiğine getiriyordu. Kumar tutkusu o kadar güçlüydü ki, kendi deneyimlerinden yola çıkarak Kumarbaz adlı bir roman bile yazmıştı.

İlginçtir ki, Dostoyevski’nin eşi Anna Grigoryevna, kocasının harcamalarını takip etmek zorunda kalmış ve hatta bir “kontrol” sistemi bile kurmuştu.

Aşk ve inanç Fyodor Mihayloviç'in oyundan ayrılmasına yardımcı oldu.

Hemen ve sonsuza kadar.

Oyun tutkusu Dostoyevski'yi 1871'de terk etti ve bir daha geri dönmedi. Kumar bağımlılığından kurtulmasında Anna Grigoryevna'nın büyük rolü oldu.

 

Yorgunluğun ne olduğunu bilmeyen bir işkolik

Dostoyevski, hastalığına, maddi sıkıntılarına ve kişisel dramlarına rağmen yazmayı hiç bırakmadı. 

Örneğin, “Kumarbaz” adlı roman rekor denebilecek kadar kısa bir sürede, bir aydan biraz daha kısa bir sürede yaratıldı. Yazar, yayıncının belirlediği teslim tarihine kadar eserini tamamlamak için günde 12-14 saat çalıştı. 

Eğer geç kalırsa önceki eserlerinin tüm haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı.

16 Mart 2025 Pazar

Tolstoy mu, Dostoyevski mi?


Kaynak: https://oggito.com/

 

Neredeyse iki yüz yıllık soru edebiyat insanlarını hâlâ ilgilendiriyor. Sonuçları da anlamlı.

Sanat söz konusu olduğunda anket yapmak biraz saçma, biliyoruz. Sanatın ampirik birtakım standartlara, düzenlemelere göre kesin bir şekilde değerlendirebileceğini varsayar anketler. Ama biz biliyoruz ki, kimse neden bir kitabı öbürüne yeğlediğini ya da bir ressamı öbüründen daha çok sevdiğini kesin bir biçimde formüle edemez. Aşk bir bilim değildir.

Ama yine de, onları fazla ciddiye almamamız gerektiğini unutmazsak, anketler eğlenceli olabilir. The Millions’ın köşe yazarı Kevin Hartnett da çok da yeni olmayan “Tolstoy mu, Dostoyevski mi?" sorusunu böyle bir anket aracılığıyla cevaplıyor. George Stenier’ın tam da bu konuyla ilgili yazmış olduğu Tolstoy or Dostoyevski adlı çalışmasından yola çıkan Hartnett, 19. yy Rus Edebiyatı üzerine uzmanlaşmış sekiz kişiye ulaşarak fikirlerini sordu.

Tolstoy için, “Destan geleneğinin en büyük mirasçısı”; Dostoyevski içinse, “Drama söz konusu olunca Shakespeare’den sonraki en büyük isim” diyen Steiner’ın dışındaki uzmanlardan birkaçının konu hakkındaki görüşleri şöyle:

Ellen Chances, Rus Edebiyatı Profesörü, Princeton Üniversitesi Asıl sorulması gereken sorunun “kim daha iyi değil, Tolstoy ya da Dostoyevski okumak ile ne öğrenirim” olması gerektiğini söyleyen Ellen Chances, iki yazarı da çok sevdiğini ve ikisinden de farklı şeyler öğrendiğini dile getiriyor. Karamazov Kardeşler ve Anna Karenina romanları üzerinden karşılaştırma yapan Profesör Chances, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de Tanrı’nın olduğu bir dünyada masum çocukların nasıl acı çekebildiğini, Tolstoy’un ise Lenin karakteri üzerinden hayatın anlamını sorguladığını belirtiyor. “Sonuç olarak iki yazarın da vardığı sonuç hayatın anlamının saf bir entelektüel çaba, zihin gücü ile anlaşılamayacağı, hayatın düz bir çizgide ilerlemeyen ritmine ayak uydurmak gerektiği oluyor.” İki yazarın farklılaştıkları noktalar ise karakterlerini oturttukları psikolojik zemin. “Tolstoy karakterlerini sosyal bir grup içinde resmeder; o grup içerisinde öbürleriyle kurduğu ilişki üzerinden kurgular. Dostoyevski ise bireyin iç dünyasını sorgular. Tolstoy’un romanlarında sıradan insanların başına ekstrem şeyler gelir. Dostoyevski ise sıradan insanın içinde barındırdığı aşırılıkları sergiler.” Profesör Chances değerlendirmesini şöyle bitiriyor: “İki yazar da beni hayatla ilgili bir şeyleri sorgulamaya teşvik ediyor. Ama sonuç olarak ikisi de hayatın kendisinin, sorgulamasını yapmaktan daha değerli olduğunu gösteriyor.”

Chris Huntington, Mike Tyson Slept Here romanının yazarı Kim daha iyi bilmiyorum ama ben Dostoyevski’yi daha çok seviyorum diyen Huntington şunları söylüyor: “Tolstoy okumak beni başka bir dünyaya ışınlıyor. Dostoyevski okumaksa bu dünyadayken bana kendimi canlı hissettiriyor. Birine sinirlendiğimde Karamazov Kardeşler’den cümleler üşüşür aklıma. Tolstoy’un kitabını bitirince ise rütbeler, serfler ve Anna Karenina gibi etkileyici kadınların olduğu o büyülü dünyadan çıkıp kendi evime, çamaşır ve bulaşık makinesi gerçeklerinin olduğu dünyama geri dönerim. Belki de Dostoyevski’yi sevebilmek için büyümek gerekiyordur. Biraz olgun bir sevgiyi hak ediyor Dostoyevski. On sekiz yaşındaki ben Suç ve Ceza’yı okusam anlamazdım eminim. Anlayabilmek için pişmanlıklar gerekli belki de.”

Andrew Kaufman, Understanding Tolstoy kitabının yazarı ve Slav Dilleri ve Edebiyatı Profesörü, Virginia Üniversitesi Benim tercihim Tolstoy’dan yana diyor Kaufman. Bunun nedeni Tolstoy’un sanat üzerine söylemiş olduğu sözlere Kaufman’ın da katılması. “Hayatı her türlü tezahürü içinde sevdirebilmeli sanat; hatta insanları buna mecbur etmeli,” diyen Tolstoy’un romanlarının bunu başarabildiğini, fakat Dostoyevski’yi bu konuda başarısız bulduğunu belirtiyor. “Dostoyevski bireyin içindeki psikolojik parçalanmayı resmetmiştir. Modern hayat deneyiminin kişiyi ne kadar yalnızlaştırabileceğini, ideallerin ya da fikirlerin insanı nasıl ele geçirip parçalayabileceğini anlatmıştır. Fakat hayatın her haliyle sevilebilir olduğunu göstermeye çalıştığında, başarısız olmuş, fazla romantik ve hayalperest bir sonuca ulaşmıştır. Dostoyevski mutluluk için adeta yıldızlara ulaşmamız gerektiğini bize söylerken, Tolstoy gerçek hayatın mükemmellikten uzak yapılarında bile mutluluğu bulabileceğimizi söyler. Anna Karenina’da mükemmellikten oldukça uzak olan Kitty ve Levin’in evliliği, bunun bir örneğidir.

15 Mart 2025 Cumartesi

Tolstoy'a karşı Dostoyevski: Hangisi daha iyi?



Lev Tolstoy ile Fyodor Dostoyevski arasındaki karşılaştırmalar, tüm dünyadaki Rus edebiyatı hayranlarının zihnini meşgul eden tükenmez bir temadır. 19. yüzyılın iki önemli ustası, bugün hâlâ üzerinde çalıştığımız, tartıştığımız, analiz ettiğimiz şaheserlere imza attılar. Ama birinin diğerinden daha iyi olduğunu kesin olarak söyleyebilir miyiz? Yaratıcılıklarının iplerini çözerek, tarzlarını, yaklaşımlarını ve felsefelerini derinlemesine inceliyor ve cevabı bulmaya çalışıyoruz.

 

1. Konular: psikolojik derinlikler ve destansı tuvaller

Tolstoy ve Dostoyevski, fikirlerini somutlaştırma biçimleri bakımından birbirinin zıttıdır:  

- Fyodor Mihayloviç, insan ruhunu araştıran bir araştırmacı gibi, kahramanlarının çırpınışlarını, iç çatışmalarını gözler önüne seriyor. İster Suç ve Ceza, ister  Karamazov Kardeşler olsun, romanları  entelektüel arenalardır. Burada iyilik, kötülük, inanç ve şüphe çarpışır. Her sayfa, yüreğimize dokunan varoluşsal sorulara doğru atılmış bir adımdır.  

-Tolstoy görkemli öykülere tutkuyla bağlıdır. Savaş ve Barış  ile  Anna Karenina adlı eserleri  yalnızca bireysel kahramanların değil, aynı zamanda bütün çağların, toplulukların ve ulusların kaderlerine ışık tutuyor. Bunlar sıradan romanlar değil; tarihsel bağlamın, toplumsal dramların ve doğayla bağlantının birincil rol oynadığı panoramalardır.  

Dostoyevski bizi iç gözlemin uçurumuna sürüklerken, Tolstoy tüm bir evreni kapsayan anıtsal bir şey sunar.

 

2. Stil: Ayrıntılar ve Dram

-Lev Nikolayeviç gerçekliğin en küçük yönlerini ustalıkla yeniden üretiyor. Bir kapının gıcırdamasını, bir mum ışığını bile tasvir edişi, okuyucuyu geçmiş yüzyıllara götürebiliyor. Günlük yaşamın doğal ve pitoresk görüntüleri bizi çağa bağlayan bir portal haline geliyor.  

- Dostoyevski'nin başka bir amacı var. Detaylara dalmaktan kaçınıyor ve doğrudan olayın derinliklerine iniyor. Onun üslubu, karakterleri umutsuzlukla umut arasında sıkıştıran, gerilimli diyalogların ve çatışmaların gücüyle dolu bir fikir fırtınasıdır. Eserlerinin atmosferi yoğun, karanlık ve nüfuz edicidir.

Tolstoy gerçekçi yaşam vahaları yaratırken, Dostoyevski bizi insan duygularının ve gerilimlerinin kaosuna fırlatır.

 

3. Karakterler: Yaşayan İnsanlar ve Felsefi Semboller

-Tolstoy'un karakterleri şaşırtıcı derecede gerçeğe yakındır. Karmaşıktırlar, çok katmanlıdırlar, yaşarlar, hata yaparlar, değişirler. Piyer Bezuhov manevi deneyimler aracılığıyla hayatının anlamını arar, Anna Karenina toplumun zincirlerinden kurtulmaya çalışır ama trajik bir şekilde yenilgiye uğrar. Onlar da bizim gibiler.

-Dostoyevski’nin dünyalarında karakterler daha çok semboliktir. Raskolnikov vicdan mücadelesinin canlı bir örneğidir. Prens Mışkin saf erdemi temsil ediyor. Bu tür imgeler bizi günlük hayattan çok felsefi kavramlara sürüklüyor.

Tolstoy’un kahramanları insanlığın aynasıysa, Dostoyevski’nin kahramanları da varoluş ilkelerinin anahtarlarıdır.

 

4. Fikirler: Yaşamın anlamı ile özün anlamı arasındaki fark

- Dostoyevski'nin romanları bir meydan okumadır. Bunları okurken kendimizi Tanrı'yı, gerçeği, kurtuluşu ve günahı aramanın karanlık labirentlerinde buluyoruz. Eserleri kesin olarak cevaplanamayan sorular ortaya koyuyor.  

-Tolstoy anlamlı yaşamayı öğretir. İnsanın toplumla, doğayla ve kendisiyle uyumunu yansıtır. Eserleri hayatın nasıl yüce bir şeye dönüştürülebileceğini gösteriyor.

Dostoyevski, ışığı görebilmemiz için acıyı ve karanlığı ortaya koyarken, Tolstoy bize halihazırda var olan dünyayı takdir etmeyi öğretir.

 

Ve...En üstte kim var?

Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Her şey ne aradığınıza bağlı:  

-Duygu, heyecan, felsefe ve yoğun dram mı istiyorsunuz? Dostoyevski'nin büyüsüne kapılacaksınız.  

-Destansı, geniş anlatımlı ve ayrıntılı hikayelere aç mısınız? Tolstoy'u kesinlikle seveceksiniz.  

Seçim yapmak yerine her ikisinin de dünyasına dalın. Hem Tolstoy hem de Dostoyevski, içinden bambaşka bir insan olarak çıkacağınız bir yolculuk sunar. Büyüklükleri, her birinin bize insan varoluşunun eşsiz bir yönünü göstermesi gerçeğinde yatmaktadır.

13 Mart 2025 Perşembe

Tolstoy mu Dostoyevski mi? Bir Anlaşmazlığın Hikâyesi


Karen Haddad-Wotling

Kaynak: https://oggito.com/

 

İki yazara da eşit derecede hayran olduğunu düşünen okur, sonunda bir tercih belirtmek zorunda kalacaktır: Bana Dostoyevskici mi, Tolstoycu mu olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Karen Haddad-Wotling

 

George Steiner, kendinden önce pek çok kez ele alınmış bu soruyu meşhur Tolstoy mu Dostoyevski mi* (1959) adlı kitabında yeniden ele alarak tartışmanın özünü belki de kesin olarak dile getirmiştir:

“Tolstoy ile Dostoyevski arasında seçim yapmak, varoluşçuların angajman diye adlandırdığı durumun habercisidir.”

Rus romanının iki büyük devini kıyaslamak gerçekten de klasik bir izlek, hatta bir eleştiri toposudur ve bundan dolayı, Steiner’in de dediği gibi, iki yazara da eşit derecede hayran olduğunu düşünen okur, sonunda bir tercih belirtmek zorunda kalacaktır:

Bana Dostoyevskici mi, Tolstoycu mu olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. İki çağdaş: Tolstoy’dan yedi yaş büyük olan Dostoyevski, ondan otuz sene önce ölmüştür, ama ikisi de en önemli eserlerini aynı dönemde –1840 ile 1880 yılları arasında– vermiştir: Rusya’nın geçirdiği değişimde belirleyici olan ve haklı nedenlerle Rus edebiyatının altın çağı olarak telakki edilen dönemde.

Hiç karşılaşmamış ve görünüşe göre her açıdan birbirinin zıttı olan, her biri aynı Rusya’nın farklı bir yüzünü temsil etmekle kalmayıp sanatla ve hayatla da hepten farklı ilişki kuran iki adam. 

Toplumsal eşitsizlik Bir yanda kont, toprak sahibi, önceleri zevkusefa süren, yan gelip yatan bir adamken ömrünün geri kalanında malından mülkünden kurtulmaya uğraşacak, sonunda barışçı ve şiddete başvurmayan, uzlaşmaz ve sofu bir Hıristiyanlık vaaz eden biri olup çıkacak; öbür yanda yoksul öğrenci, gençliğinde sosyalizme angaje olmasının bedelini ömrü boyunca ödeyecek kürek mahkûmu sürgünden döndükten sonra siyasi gericilik ve Ortodoksluk savunucusu, asık suratlı bir milliyetçi olup çıkacak.

Birisi aynı kadınla kırk küsur yıl yaşamış, ona on üç çocuk vermiş, sonra bugüne kadar kadınlara karşı yazılmış en şedit yergi olan Kreutzer Sonat’ta evliliği, tensel arzuyu, aileyi inkâr etmiş, ölümün eşiğinde ailesini bırakıp gitmiştir. Öbürü fırtınalı aşklar yaşamış, sonra sevgi dolu bir aile babası olmuş, çocukların yaşadığı ıstırap eserinin mihenk taşı haline gelmiştir.

Biri ekinleri, ayı avını, elleriyle çalışmayı, köylüleri över; öbürü modern şehirlerin sislerini, ayyaşları, canileri, fahişeleri. Bununla birlikte yolları uzaktan kesişir, uzaktan boy ölçüşürler.

Dostoyevski, Tolstoy’un gitgide radikalleşen bir çizgide ilerleyişini, özellikle mal mülk ve parayı reddedişini göremeyecek kadar erken ölmüşse de, kendinden yaşça küçük olan yazar hakkındaki yargısında öncelikle bu toplumsal eşitsizlik öne çıkar:

Dostoyevski, Tolstoy’a kendisinden daha fazla ödendiğinden, kendisi sadece yazarak geçimini sağladığı için hor görüldüğünden durmaksızın şikâyet eder.

Gerçekten de Tolstoy, feci şartlar altında eserini üreten Dostoyevski’nin durumuna asla düşmemiştir.

Dostoyevski’nin, alacaklıları gırtlağına çökmüşken, henüz yazmadığı romanlarını sattığı olur, kendisini hiç tatmin etmeyen bir sonuç almak pahasına hep sıkışık bir halde, dar vakitlerde çalışır.

Tolstoy ise ağır ağır yazar, hatta hayatının bazı dönemlerinde, öğretmenliğe veya topraklarının idaresine öncelik vererek edebi faaliyetini durdursa da, okurların ve yayıncıların peşinde koştuğu bir isim olmayı sürdürür.

Bu hınç, Dostoyevski’nin sert eleştirilerinde kendini belli eder şüphesiz; mesela Anna Karenina yayımlandığında (1875), “Derebeylik ailesiyle ilgili hep aynı vakayiname” diye yazar, ona göre Tolstoy, Savaş ve Barış’tan beri yeni bir şey söylememiştir...

Tolstoy’un romanının tam da altüst olmuş haldeki Rus toplumunda –evlilikte, aile içinde, köylüler ile beyler arasında– birlikte yaşamanın zorluğunu konu edindiğini düşünecek olursak, en azından haksız bir eleştiridir bu.

Fakat aynı esnada Dostoyevski Delikanlı’yı yazmaktadır; bu eseri, ilerde Karamazov Kardeşler’in de ortaya koyacağı gibi, toplumun parçalanmasının habercisi olan yeni ailelerin, “tesadüfi ailelerin” varlığını ortaya koyar.

Dostoyevski’ye göre Tolstoy, artık var olmayan bir toplumu tasvir eder; o romancı değil tarihçidir, ancak Anna Karenina’da (hayattayken okuyabildiği son büyük Tolstoy romanında) “yakıcı bir güncellik” olduğunu da teslim eder. Ama bunu yapmasının sebebi, romanda dile getirilen siyasi tercihlere, özellikle Tolstoy’un gitgide artan antimilitarizmine şiddetle karşı çıkmaktır.

Tolstoy da az kötü niyetli değildir. 1881’de, Dostoyevski öldüğünde, Tolstoy belki de ilk defa hayranlığını belirtir:

“O ölünce, ona ihtiyacım olduğunu, bir dost, bir akraba gibi bana ne kadar yakın, benim için ne kadar kıymetli olduğunu anladım.” Onu asla bir rakip olarak görmez: “Kendimi onunla kıyaslamak aklımın ucundan bile geçmedi – asla.” Fakat bir müddet sonra daha katı bir yargıda bulunur: “İyi ile kötü arasındaki içsel çatışmanın en hararetli safhasında ölen bir adamı peygamber ve aziz mertebesine çıkardılar. Evet, heyecan ve ilgi uyandırıyor, ama hayatı sırf kavgadan ibaret olan bir adamın heykelini dikemez, gelecek nesillere örnek gösteremezsiniz.”

Bu tasvip etmeyen tavrı giderek şiddetlenecektir.

Astapovo’daki istasyon şefinin küçücük evinde, Tolstoy’un ölmeden önce istediği kitaplar arasında Montaigne’in Denemeler’iyle birlikte Karamazov Kardeşler bulunsa da, Dostoyevski hakkındaki yargısı keskinliğini korur: “Bu anti-edebiyat, bu tutarsızlık, bu yapmacıklık, en ciddi konuların gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi olmayan bir şekilde ele alınması karşısında duyduğum tiksintiyi bir türlü bastıramıyorum.”

Tolstoy’un Dostoyevski’de takdir ettiği şey onun gençlik eserleridir, Ölüler Evinden Anılar ya da Ezilmiş ve Aşağılanmışlar gibi, toplumsal içeriği son derece çarpıcı olan eserleri. Bununla birlikte, iki yazar arasında entelektüel bir diyalog var mıydı?

İkisinin de romanlarından hiçbiri diğerinin eserine doğrudan cevap şeklinde tasarlanmışa benzemese de, yazdıkları ve yaptıkları, bazen araya yıllar girse bile, aynı sorulara karşılık verir gibidir: edebiyat ve hayat, iman ve siyasi eylem.

1859’da Yasnaya Polyana’daki köylüler için bir okul açan ve eğitim üzerine kafa yoran Tolstoy, gitgide edebiyatı ve genel olarak sanatı, halkın işine yaramadığı gerekçesiyle (sosyalist gerçekçiliğin ne yazık ki o meşhur kuramlarını önceleyerek) reddetme noktasına varır.

Tolstoy İtiraflarım’ın iyi bilinen bir pasajında, kendi edebi faaliyetini de şu şekilde yargılar: “Şunu anladım ki, yapmış olduklarımın ne asil bir tarafı ne de bir balede birbirine sarılmış şekilde dans eden çıplak bacaklı kızların yaptıklarından bir farkı vardı.” Ömrünün sonuna doğru yalnızca halk masalları yazar, fakat son bir “büyük roman” yayımlamaktan da kendini alamaz; didaktik ama yine de romanesk olan Diriliş, kimilerince Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar’ına bir cevaptır.

Dostoyevski ise edebiyatın rolünü hararetle savunur: Ancak kurmaca sayesinde, özellikle de bütün bakış açılarının karşı karşıya gelebildiği romanda, tam da en yakıcı güncellikteki temel meseleler ortaya konabilir; halkın da entelektüeller gibi, olanca karmaşık bütünlüğü içinde edebiyata ihtiyacı vardır. 

Üniforma olarak el arabası Nihayet en zehir zemberek diyalog ideolojik düzeyde olacaktır (Dostoyevski daha uzun yaşasaydı şüphesiz bu daha da şiddetli olurdu).

Resmi dinsel hiyerarşi ve teamülden koparak Hıristiyanlığın kaynağına, İncil’e dönüş ile çilecilik karışımı olarak adlandırılan Tolstoyculuk, son yıllarında Rus milletinin kimliği hatta selameti olarak gördüğü Ortodoks dinini her fırsatta savunan Dostoyevski’nin hiç hoşuna gitmezdi herhalde.

Dostoyevski özellikle sürgünden döndüğünden beri özgürlük adına, devrimci ütopyaya, sosyalist ideale yönelik acımasız eleştiriler dile getirmiştir. Nihilistleri yargıladığı Ecinniler dışlanmasına mal olacak, bu dışlanma Sovyet rejimi devrinde de sürecektir. Tolstoy ise 1905 devrimini destekler, sonradan, pek çok yanlış anlaşılma pahasına yeni rejimin ünlü bir yazarı haline gelir.

Lenin onun eserini “Rus devriminin aynası” olarak nitelendirmemiş midir?

Dostoyevski hayattayken sosyalist Tolstoy’u değil, okurların göklere çıkardığı yazarı, çelişkiler içindeki zengin toprak sahibini tanıyabilirdi ancak.

Fakat Anna Karenina üzerine yazdığı makalesinde, ayrıcalıkları yüzünden acı çekenlere, dönemin moda deyişiyle, “halka gitme”ye başlayanlara seslenen Dostoyevski şu tavsiyede bulunur:

“‘Yeme, içme, hiçbir şey yapmama ve avlanmanın size acı verdiğini hissediyorsanız, bunu gerçekten hissediyor ve sayıca çok kalabalık olan ‘yoksullar’a gerçekten o kadar acıyıp üzülüyorsanız, o halde dilerseniz malınızı mülkünüzü onlara bırakın, ortak çıkar uğruna kendinizi feda edin ve herkesin iyiliği için gidip çalışın.”

Bununla birlikte Karamazov Kardeşler’in yazarı biraz zalimce şunları ekler: “Ama bu konuda da filanca hayalperestleri, ‘Ben derebeyi, kont değilim, mujik gibi çalışmak istiyorum’ dercesine el arabasının kollarına yapışıverenleri taklit etmeyin. El arabası da bir üniformadır.”

Mujik olmayı hayal eden adamın, yirmi beş yıl sonra, el arabasının kollarına yapışıvereceğini, ailesini ve topraklarını terk edeceğini, ama yine de “derebeyi” Tolstoy olmayı sürdüreceğini bilmişçesine.  

*George Steiner, Tolstoy mu Dostoyevski mi, Çevirmen: Sevda Çalışkan Yayınevi, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015

Le Magazin Littéraire

Fransızcadan çeviren: Sosi Dolanoğlu