Moskova

Moskova
Metin Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2021 Salı

Uçar'a Turgenyev yarışmasında ödül



Kaynak: https://turkrus.com/

 


Rusya'da Turgenyev Kütüphanesi tarafından düzenlenen serbest düzyazı yarışmasında, Metin Uçar’ın yazdığı “Rusya Sevgisi” adlı eser “Turgenyev’in Rusya Sevgisi Temasının Yansımaları” dalında birincilik ödülüne değer görüldü.   

Uçar, ödül diplomasını Moskova’da düzenlenen bir törenle aldı. 

Uzun yıllardır Moskova’da yaşayan yazar Metin Uçar, ödül töreninden yaptığı konuşmada, “Bir yabancı olarak Rusya’da yaşadığı dönemde ‘Neden Rusya’nın bu kadar çok dünyaca kabul görmüş yazarı, şairi, ressamı ve müzik kompozitörü var?’ sorusunun aklını meşgul ettiğini, yarışmada ödül kazanan kısa yazısında bir yabancı gözüyle bunu, kısaca Rusya’nın ruhunu anlamaya çalıştığını” söyledi.

Metin Uçar’ın ödüllü kısa yazısının, yine kendi kaleminden Türkçe çevirisi aşağıda bulunuyor:

 ...

Rusya’yı sevmek


Bir filmi hatırlıyorum. Köyün başkanı halkın karşısında konuşuyordu.
 

- İnsan memleketini neden sever? Başka çaresi yoktur da ondan! Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Amma dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir.

Bu sözlerde insanı hayran bırakan bir gerçek gizlidir. Peki, siz hiç düşündünüz mü, bir insan bir yeri severken bir diğerini neden sevmez? Bunun, soğuk, bilimsel bir açıklaması var, ancak bu benim ilgimi çekmiyor. Ben size başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Anlatacağım memleket sevgisi değil, bir insanın anavatanı olmayan bir ülkeye duyduğu sevgi. Öyle, insan anavatanı olmayan, yaşadığı başka bir ülkeyi de sevebilir. Benim hikayem Rusya ile ilgili! 

Muhtemelen 20-30 yıl önce ‘O soğuk ülkeyi, somurtgan insanlarını nasıl sevebilirsin?’ sorusuna mantıklı bir açıklama bulabilirdik. Ancak şimdi biliyoruz ki  burada da sıradan insanlar yaşıyor, güzeli de var çirkini de. Doğal güzelliklerden hiç dem dahi vurmayacağım, çünkü bu ülke o kadar güzel ve eşi bulunmaz doğal zenginliklere sahip ki yazmaya kalksanız ciltler dolusu eser çıkar.


Böylesi bir sevginin bence birinci şartı, güzeli farkedebilme yetisi ve çirkinden uzak durmak. Bu vasıflara sahip bir insan dünyanın çok farklı insanları arasında yaşayabilir. Hayatımı meydana getiren paha biçilmez anları her türlü çirkinliklere harcamak istemem. Bu nedenle her zaman güzelliği ararım. Rusya güzellik zengini bir yer, nereye bakarsam bakayım.


Size metroda yaşadığım bir olayı anlatacağım. 90’lı yıllardı. Komünizm hala sahnedeydi, ancak domates ve yumurta saldırısı altındaydı! Altı Aydan sonra ilk defa şehirde dolaşmaya çıkmıştık. O zamanlar şantiye sınırları dışına çıkmamıza pek izin vermezlerdi. Ne de olsa SSCB kapalı bir ülkeydi ve yabancı bir ideolojiye sahipti, yöneticilerimiz bizi şehre bırakmaktan çekinirlerdi. İşte böyle ilk defa şehre inmiştik ve ilk iş olarak da metroda seyahatin tadına bakmak istiyorduk. Metro vagonunda oturuyoruz. Karşı tarafta oturan güzel bir kız dikkatimi çekiyor. Anasıyla birlikte oturuyorlar ve anası da en az kendisi kadar güzel. Hoş hoş sohbet ediyorlar. İçime düşem bir düşünce beni cesaretlendiriyor: Git anasına de ki: ‘İyi günler. Kızınızla tanışmama müsaade eder misiniz?’ Böyle bir şey daha önce başıma gelmemişti. Ben ‘gideyim, ya olmaz, otur oturduğun yerde’ diye azap çekerken grubumuzdaki bir arkadaş fenalaşıyor. Kapalı yer korkusu varmış. Acil olarak metrodan çıkıyoruz. Benim aşk hikayesi daha başlamadan bitiyor! Biz de ne derler: ‘Güzele bakmak sevaptır’. Velhasıl burada çok sevaba girebilirsiniz. Bir de derler ki: ‘Ekmek parasını kazandığın yer vatanındır. Bende öyle bir meslek var ki, Rusya’da çalışmamı gerektiriyor. Tercümanlık. Köyün başının dediği gibi, bu ülkeyi sevmesem burası dünyanın en güzel yeri değildir.


Gelelim bu ülkeyi sevmemin iki ana nedenine. Birincisi insanları. Memleketimdekiler alınmasınlar, ancak özellikle 90-lı yıllarda burada birçok harika insanla tanıştım. Bu insanlarla politika, bilim, insan ilişkileri gibi çok farklı konularda uzun süren sohbetler yapardım ki bu memleketimde eksikliğini duyduğum bir şeydi.
 

İkinci neden ise yaratıcılığa iten atmosfer. Bu atmosfer sizi içine çekiyor ve bir şeyler üretmek istiyorsunuz. O kadar çok sayıda yazarın, ressamın, şairin, kompozitörün ve bilim insanının buradan çıkması pek de şaşırtıcı gelmiyor artık. Bu atmosfer sayesinde müzikle ve resimle uğraşmaya başladım. Benden iyi bir müzisyen ya da ressam çıktı mı, bunu bilemem, ama kendi çapımda ilgiyle uğraşıyordum ve kendimce harika eserler üretiyordum. Yine burada bilimkurgu hikayeler ve romanlar üzerine yazı kabiliyetimi geliştirdim. Şimdiye kadar bunları bastırmak imkanı olmadı, ancak sanırım bu artık bir zaman meselesi oldu. Yine aynı şekilde sayısız uzay gemisi dizaynı yaptım. Tek kelimeyle Rusya’nın havasında, suyunda öyle bir şey var ki bu tür uğraşılarınızı alevlendiriyor. İster istemez soruyorsun kendi kendine: ‘Rusya nasıl sevilmez ki?’. İste böylesi bir Rusya sevgisi hikayesi benimkisi.


Yazar – Uçar Metin.

Mesleği – Tercümanlık, Moskova, 15 yaşında bir oğlu var.

Kısa Bilimkurgu Hikayeler konulu Facebook sayfası – https://www.facebook.com/groups/1644454162257548

12 Aralık 2020 Cumartesi

Rus’u kazıdım ‘Тatar’ çıkmadı!



Metin Uçar

 




Bilim insanları yakın zaman içinde insanın genetik kodunu tam anlamıyla çözme yolunda önemli adımlar attılar. Şimdilerde yapılan DNA testleri ile bugün yaşayan halkların ataları konusunda bilgi edinmek mümkün. Ancak ilk elde edilen sonuçlar şoke edici olduğu, yerleşmiş bilimsel dogmalara her zaman uymadığı için şimdilik sessiz ve derinden gelişen bu bilim dalının ulaştığı sonuçlar arada bir paylaşılıyor. Bu paylaşımımda russian7 adlı Internet sitesinde yayınlanan Taras Repin imzalı bir yazıyı sizinle paylaşacağım. Bakın Repin neler yazmış?

 

İnsan genetik kodunun incelenmesi çalışmaları sırasında Rus halkının kökleri çok daha derin tarihlere uzandığı ve eskiden tahmin edildiğinden farklı olarak tek tip olmadığı ortaya çıkarıldı. Bilindiği üzere insan genlerinde zaman içinde mutasyonlar meydana geliyor. Modern bilim artık şu ya da bu mutasyonun ne zaman meydana geldiğini tespit edebiliyor. Amerikalı bilim insanlarının yaptığı bu tür bir çalışmaya göre yaklaşık 4500 yıl önce Kuzey Rusya Ova’sında bir mutasyon gerçekleşmişti. O gün doğan bir çocuğun babasının sahip olduğu R1a gaplogrubundan farklı R1a1 geni vardı. Yapılan araştırmalar bu gene sahip insanların Avrasya kıtasının önemli bir bölümüne yayıldıklarını gösteriyor. Günümüz Rusya’sının, Belorus ve Ukrayna’sında yaşayan erkeklerin %70’i işte bu R1a1 gaplogrubuna giriyorlar. Rusya’nın tarihi eski şehirlerinde bu oran %80’e çıkıyor. Dolayısı ile R1a1 gaplogrubunun Rus halkının belirteci olduğunu söyleyebiliriz. Modern Rus erkeklerinin çoğunluğunun kanında neolitik dönemde yaşamış olan bu erkek çocuğunun kanı dolaşıyor diyebiliriz. R1a1 gaplogrubun ortaya çıkmasından yaklaşık 500 yıl sonra Ural’ın doğusuna, güneyde İndostan’a ve modern Avrupa devletlerinin bulunduğu batıya yayıldığını görüyoruz. Rusların ana yurtlarını aşan bu yayılmaya arkeologların ele geçirdiği tarihi eseler de tanıklık etmektedir. Altay’da ele geçirilen, M.Ö. 1. Binyıldan günümüze ulaşan kemikler burada moğol ırkı yanı sıra net bir şekilde avrupa ırkına sahip insanların da yaşadığını göstermiştir.

The American Journal of Human Genetics dergisinin bir sayısında Rus-Eston bilim insanları grubunun yaptığı araştırmaların sonuçları ile ilgili bir makale yayınlamıştı. Varılan sonuçlar hiç beklemedik idi. Birinci husus Rus etnosunun genetik bakımdan heterojen olduğudur. Ülkenin merkez ve güney topraklarında yaşayan Rusların bir bölümü slavlara yakın iken, diğer bir grup, Rusya’nın kuzeyinde yaşayanlar genetik bakımdan fin-ugor halkları ile çok sıkı yakınlık sergilemişlerdir. Diğer varılan sonuç daha da ilginçtir. Bilim insanları Rus halkının genlerinde meşhur Asya izlerine rastlamamışlardır. Hiçbir Rus popülasyonunda kayda değer derecede tatar-moğol izine rastlanmamıştır. Sonuç çok basit: ‘Rus’u kazı altından tatar çıkar’ deyimi yanlıştır.

Rusya Bilimler Akademisi Genom Coğrafyası Laboratuarının başı Profesör Oleg Balanovkisy, Rus genfonunun ‘hemen hemen tamamının avrupalı’ olduğunu düşünüyor, Orta Asya ile olan farklılıklarını ise çok büyük görüyor. O kadar ki bunu iki ayrı dünya olarak adlandırıyor. NITS Kurçatov Üniversitesi’nden Akademisyen Konstantin Skryabin, Balanovskiy’e katılıyor. Bakın ne diyor: ‘Rusların genlerinde kayda değer bir tatar izi bulamadık ki bu moğol boyunduruğunun yıkıcı etkisi ile ilgili teorinin yanlış olduğunu gösteriyor.’ Bunun dışında Sibirya’nın halkları ve ‘eski inanış taraftarlarının’ (ortodoks kilisesinden ayrılıp Sibirya’ya yerleşen hristiyanlar) aynı tipte ‘Rus genomu’ vardır. Bilim insanları bunun yanı sıra Rusların genomu ile komşu slav halkları Ukraynalılar, Beloruslar ve Polonyalılar arasındaki küçük farka da dikkat çekmektedirler. Bu fark en fazla güney ve batı slavları ile kuzeydeki Ruslar arasında daha belirgindir.

Antropolog Vaisily Deryabin’in elde ettiği verilere göre Rus genomu net fizyolojik belirteçlere sahiptir. Bunlardan biri Rusların açık renk göz rengine sahip olmalarıdır (gri, mavi, grimsi mavi). Bu tip insanların oranı %45’i geçmektedir. Batı Avrupa’da bu oran %35 civarındadır. Antropologların verilerine göre doğuştan siyah saçlı Rusların oranı %5’i geçmez. Batı Avrupa’da siyah saçlı insanlar görme ihtimali %45’tir. Farklı görüşlere rağmen Ruslar arasında kalkık burunlu oranı %7’yi geçmez. %75’e yakını düz burunludur. Aynı şekilde Ruslar arasında moğol halklarına özgü olan göz özelliği olan epikantal katlantıya rastlanmaz. Rus etnosu için 1. ve 2. Grup kana daha sık rastlanırken, mesela yahudilerde daha çok 4. Grup kan görülür. Yapılan biyokimyasal araştırmaların gösterdiğine göre diğer birçok Avrupa halkında olduğu gibi özel bir gen olarak PH-c varken, moğol ırkında bu gene rastlanmaz. Rusya Bilimler Akademisi Moleküler Genetik Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü ve MGU D.N. Anuçin Antropoloji Enstitüsü’nün yaptığı derinlemesine araştırmalar Ruslar ve kuzey komşuları olan Finler arasında otuz birim genetik fon farklılığı tespit etmişlerdir. Ancak Rus genomu ile Fin-Ugor halkları (Mordva, Mariler, Vepsler, Kareller, Komi-Zıryanlar, İjorlar) arasındaki fark sadece üç birim idi. Bilim insanları sadece Rusların fin-ugorlarla genetik anlamda bir oluşlarından değil, aynı kökenden geldiklerini söylemektedirler. Dahası bu etnosların Y kromozomu İndostan hakları ile aynıdır. Bunda şaşırtıcı bir durum yoktur, çünkü Rus halkının genetik atalarının yayılma alanları iyi bilinmektedir.

Sibirya fatihi: Semyon İvanoviç Dejnyov



Metin Uçar

 

 

Rusya ve Amerika’nın birbirine en yakın olduğu coğrafik mesafe dört kilometre kadardır. Haritaya bakacak olursanız Bering Boğazı’nın tam ortasında iki ada görürsünüz. Diomede adalar grubuna ait Ratmanov (Rusya) ve Kruzenştern (ABD). ABD, Rusya deniz sınırı işte bu iki adanın arasından geçer. Buralara gelen ilk Avrupa’lı grubun başında ise S.İ. Dejnyov bulunmaktaydı. Dejnyov, buraya adını veren Danimarka kökenli Rus denizcisi ve kaşifi Vitus Bering’den seksen yıl önce (1655) bu adalar grubunu görmüştür. Dejnyov ve yanındakiler buralara geldiklerinde yerli halklarla karşılaşmışlardı. Bunların bazıları ile anlaşarak bazıları ile çatışarak ve daha sonra vergiye bağlayarak uçsuz bucaksız toprakları Rusya İmparatorluğu’na kazandıran ilk adımları atan da Dejnyov’dur.

Alyaska’nın ABD’ne satışı sırasında Diomede adaları iki kısma ayrılmıştır. Rusya tarafında kalan, yerli eskimoların İmaklık (Denizle çevrili) dedikleri Ratmanov adasında yaşayan 400 kişinin çoğu ABD tarafına göç etmiştir. O dönemde sınır korumaya fazla önem verilmediği için Amerikalılar 1916’da itibaren Rusya tarafında gizlice bir manifatura kurmuş ve hiçbir vergi ödemeden bölgenin en zengin kaynağı olan kürk işiyle uğraşmaya başlamışlardır. Ancak 1925’te adaya yaklaşan Sovyet kıyı koruma gemisi Vorovskiy Amerikalıların hızlı bir şekilde burayı boşaltmalarına neden olur. Daha sonra burada bir sınır karakolu kurulur ve SSCB ve ABD arasındaki sınır kesinleşir. Bu olaylar olurken adada kalan ve hepsi bir aileden olan son otuz kişi başka bir yere taşınır.

Geçtiğimiz günlerde bir belgesel izledim. Adı Büyük Kuzey Yolu. 2019’da yayınlanan bu belgeselde fotoğrafçı ve seyyah Leonid Kruglov’un Semyon İvanoviç Dejnyov’un geçtiği yollardan tekrar geçişi anlatılıyor. Hem tarihe hem de günümüzde orada yaşayan insanların hayatına bir bakış için iyi bir fırsat olduğunu düşündüğüm bu belgeseli izlerken sizler için de notlar aldım. Belki birgün Türkçe çevirisi ile izleme imkanınız olur.

Rusya’nın nehirleri yazı dizisinde sizlere anlattığım Yana, İndigirka, Kolıma, Anadır gibi nehirleri keşfeden ve haritalara ilk işleyen kişi Dejnyov idi. Doğuya yönelik keşif seyahatleri ile ilgili çalışmalarına o zamanlar Sibirya’nın başkenti sayılan Tobolsk’ta başlayan Dejnyov’un okuma-yazması yoktu. Bütün seyahat notları ve haritaları yanında bulunan yazıcıların elinden çıkmaktaydı. Ancak ne yazık ki bu yazıların ve haritaların hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Bugün Avrasya’nın bittiği, en uzak noktada bulunan burnun adı Dejnyov’dur. Bunun dışında Dejnyov hakkında elde olan bilgilerin sayısı ise çok azdır. Tobolsk’a neden geldiği dahi bilinmemektedir. Uzak doğunun sisleri arasına sıkışıp kalan bu hikaye Leonid Kruglov’un yaklaşık onbin kilometrelik bir seyahate çıkmasına neden olur.

Rusya İmparatorluğu döneminde kuzeyde bulunan Beloye ve Barents denizlerinin kıyılarına Pomorye denirdi. O zamanlar ulaşılması hemen hemen imkansız olan bu yerlere Rus İmparatorluğu’nun hem vergi hem din baskısından kaçan, özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar yerleşmişlerdir. Semyon İvanoviç Dejnyov işte bu pomorlardan biri idi. Tobolsk’a geldiğinde otuz yaş civarında olduğu biliniyor. Ondan sonraki hayatı doğuya yaptığı seyahatlerle geçecektir.

Bu seyahatlerin yapıldığı dönemde Avrupa’da Avrasya’nın nasıl bittiği konusunda kimsenin bir fikri yoktu. Bazı seyyahlar Avrasya’nın Amerika ile birleştiğini tahmin ederken, diğerleri arada bir boğaz olabileceğini düşünüyorlardı. İşte belgeselin kahramanı Leonid’i çeken şey de Dejnyov’un o zamanlar bilinmeze yaptığı seyahatin büyüleyiciliği ve bilinmezliği. Şimdilerde taşıt araçları değişmiştir. Ancak yine de doğa şartlarının çetin olduğunu söylememiz gerekir.

Dejnyov’un ekibi köpeklerin çektiği kızaklardan faydalanmaktaydılar. Şimdi ise bunların yerini motorlu kayaklar almıştır. Dejnyov’un sehayati sırasında Ural taygasında Mansiler yaşamaktaydılar. Mansiler evrenin üç kattan oluştuğuna inanmaktaydılar. Üst kat yani gökyüzü tanrıların mekanı idi. Orta katta insanlar ve hayvanlar yaşardı. Aşağı kat ise kötü ruhların mekanı idi. Mansilere göre Dünya üzerinde bu üç katın birleştiği bazı özel yerler vardır. Seyahat sırasında bu yerlerden biri karşımıza çıkıyor. Peçora Nehrin’nin hemen yakınında olan Manpupunyor Platosu. Burası Mansiler için kutsal bir alandı, herkesin girmesine izin verilmezdi. Halk arasında anlatılan bir efsane vardır burası ile ilgili. Ural babanın oğulları ve bir kızı vardı. Hepsi nedense büyüyünce baba evini terk etmek isterler. Ancak Ural baba buna çok kızar ve kaçmakta olan oğullarını kayaya çevirir. Bu sırada öteki yönde kaçmakta olan kızı Peçora’nın arkasından attığı taş ise boşa gider. Çünkü Peçora ani bir şekilde yönünü değiştirmiştir. Peçora Nehri tam da burada ani bir şekilde yönünü değiştirir. Günümüzde buralarda Mansilere rastlanmaz. Rusların gelişi ile Sibirya’nın derinliklerini göçmüştür bu halk.

Bu şekilde Ural Dağları’nı aşan pomorlar burada göçer kabilelerin dünyası ile karşılaşırlar. Bunların ana geçim ve yaşam kaynaklarından biri geyiktir. Pomorların burada kurdukları ilk yerleşim yerinin bugünkü adı Salehard’dır. O zamanlar burası bölgede yaşayan halktan vergi toplanan bir merkez idi. Burada hem fuar, pazar düzenlenir, ticaret yapılır ve Rusya İmparatorluğu kasasına girecek olan vergiler toplanırdı. Bu vergiye Yasak denirdi. Yasak doğal olarak yerli halkın getirdiği kürk ve deri şeklinde olurdu. Günümüzde de kuzey – güney yönünde göç eden Nenets kabileleri yaşar burada. Her yıl geyik koşulu kayak yarışmaları yapılır. Bugün de tıpkı yüzyıllar önce yüzlerce geyikten oluşan sürüler, baharın gelişi ile donmuş Ob nehrini aşarak 800 kilometre sürecek göç yolcululuğu yaparlar. Bu insanlar göç sırasında yanlarına sadece en gerekli eşyaları alırlar. Göç sırasında alınacak eşyalar, çadırların nasıl kurulacağı, nasıl toplanacağı yüzyıllar içinde şekillenmiş bir hayat tarzına dönüşmüştür. Rusların 11. Yy’dan itibaren buradaki insanlarla ticaret yaptıkları bilinir. Ruslar ne askeri ne de dini yöntemlerle bu insanları imparatorluğa kesin bağlı halklar haline getirememişlerdir. Sonuçta ticaretten başka bir çıkar yol bulamamışlardır. Güvenliği sağlama ve serbest ticaret karşılığında vergi ödemeleri için anlaşmaya varmışlardır. Yasak adı verilen bu vergi yılda bir kere toplanırdı. Ancak göçebeler belli bir yerde yerleşik yaşamadıkları için verginin garantisi olarak Amanat denilen, kabilenin önemli bir kişisi rehin alınırdı. Bunu gönüllü olarak yerine getiren kabile sayısı yok gibiydi. Bu yüzden sık sık çatışmalar yaşanırdı. Sibirya’nın imparatorluğa bağlanması işte böyle gerçekleşiyordu. Dejnyov’un işi de işte buydu. Yani Dejnyov imparatorluğun yasak tahsildarı idi.

Sınır bölgeleri her zaman yeni imkanlar demekti. Buraya gelen insanlar kendi kaderlerini tayin edebilir, zenginleşebilir, üst sosyal seviyeye çıkabilirlerdi. O dönemlerde imparatorluğun sınır bölgelerinde görev yapan hekrese Kazak denirdi. Dejnyov da bu şekilde kazak olmuştur. O zamanlar buraya yerleşen kazakların torunlarına bugün de rastlamak mümkündür. Bu insanların atları vardır, hayvancılık ve avcılıkla uğraşırlar.

Dejnyov zamanında buraları bir zamanların altına hücumunu yaşayan Amerika’ya benziyordu. İmparatorluğun temsilcileri vardı ancak bunlar kütükten yapılmış kalelerde yaşarlardı. Dışarıda ise insanın en iyi dostu atı, silahı ve güvenebileceği diğer insanlardı. Bölgenin tek zenginliği olan kürk hayvanları hızlı bir şekilde tükenmekteydi. Doğuya kaçan kürk hayvanlarının peşinden giden insanların macerası da devam ediyordu böylece. Ruslar böylece karşılarındaki en son büyük engel olan Lena Nehri’ne varırlar. Buralarda Yakutlar ve Yukagirler yaşamaktaydı o zamanlar. Dejnyov 1638’de Lena Ostrog’a (bugünün Yakutsk şehri banliyösü) geldiğinde Abakayada isimli bir Yakut kızı ile evlenir. Büyük bir ihtimalle yeni Yakut akrabalarından doğudaki nehirler ve topraklar hakkında bilgi almıştır.

Bu şekilde Lena Nehri’nin öte tarafındaki yerleri araştırmaya çıkan Dejnyov, Oymyakon denilen topraklara varır. Burası mutlak soğuk kutbu olarak bilinir. Leonid’in yeni zamanlarda yaptığı ölçümde hava sıcaklığı -49 idi. Burası Yakutlar ve Venklerden başka kimsenin kolay kolay yaşayabileceği yerler değildir.

Dejnyov’un da içinde bulunduğu tahsilciler Evrin adlı bir kabilenin liderini amanat olarak rehin alırlar. Bu kabilenin ödeyeceği yasağın garantisidir. Ancak Evrinler buna karşı çıkarlar ve Rus tahsildarların etrafını kuşatırlar. Birkaç gün süren çarpışmalarda iki taraftan da yaralanmayan kimse kalmaz. Her şey bitti derken Yakutlar ve Venkler Dejnyov’un yardımına yetişirler. Kazaklar hayatlarını bu şekilde kurtarırlar, ancak atlarının hepsi ya kaçmış ya da ölmüştür. Yürüyerek geri dönmeleri mümkün değildir. Tek yapılabilecek şey hemen yakınlardaki nehir üzerinden ilerlemektir. İşte bu olaydan sonra Dejnyov ve yanındakiler burada akan Kolıma Nehri’ni öğrenirler.

Nehire doğru ilerlerken Yakutların Tas-Kıstaabıt (insanların yaşadığı taşlık yer) Dağları dedikleri yere gelirler ve burada yine Yakutların Kisliyahi (Kişi) dedikleri fantastik doğal kaya oluşumlarını görürler. Bu dağ sırtını aşarak İndigirka Nehri’nin kıyısına varır ve sal inşaatına başlarlar. O zamanlar buralarının daha kalabalık olduğunu söylemek gerekir. Dejnyov ve ekibi dışında buraya zenginlikler peşinde koşan çok sayıda insan ulaşmıştır. Her birinin yolu farklıdır. Gittikleri yerlerde kasaba ve köyler kurmaktadırlar. Ancak şimdilerde o zaman kurulan yerleşim yerlerinden pek azı kalmıştır. Çünkü bu yerlerin kuruluşuna neden olan kürk hayvanları kayboldukça insanlar da buraları terk etmeye başlamışlardı.

Dejnyov ve yanındakiler İndigirka üzerinden kuzeye giderek Buz Okyanusu’na çıkmayı planlarlar. Burada deniz kıyısı boyunca Kolıma Nehri deltasına ulaşmak istemektedirler. Günümüzde buralarda mamut kemikleri ve dişi arayıcılarına rastlamak mümkündür.

Yoluna devam eden Dejnyov ve ekibi daha önce Rusların hiç görmedikleri topraklara ayak basarlar. Yerli halktan daha doğuda bulunan Anadır Nehri’ni öğrenirler. Oralarda çok sayısız kürk hayvanı bulunmaktadır. Ancak oralara gitmek için paraya ihtiyaç vardı. Rus İmparatorluğu yasak toplamayı biliyordu ama bu tür araştırma ekiplerini finanse etmeyi düşünmüyordu. Böylece büyük borç altına giren Dejnyov’un doğuya olan ilk seyahat denemesi başarısız olur. Önüne çıkan aşılmaz buz engeller geri dönmesine neden olur. Artık beş kuruşu kalmamıştır. Tam o sırada zengin bir tüccar aile yardımına koşar. Tam böyle bir seyahat planlanmaktadır ve deneyimli bir rehbere ihtiyaç vardır. Dejnyov bu fırsatı kaçırmaz. Böylece toplanan 7 gemi yola çıkar. Kolıma deltasından başlayarak, eriyen buzları takip ederek 3 gün boyunca ilerleyen gemiler Çukçi yerleşim yerleri olan kıyılara varırlar. Dejnyov’un Çukçilerle ilk diyaloğu biraz garip olur. Çünkü Çukçi dili bilen kimse yoktur aralarında. Tanımadıkları bu insanlara karşı dikkatli davranan Ruslar kıyıya verebilecekleri ne varsa bırakır ve gemiye dönerler. Çukçiler bırakılan malzemelerden bazılarını alırlar. Bunun karşılığında ise beyaz bir maddeden yapılmış el oyması hediyeler bırakırlar. Dejnyov hemen altın damarına rastladığını anlar. Bu Avrupa’da çok para eden Mors dişidir. Burada yaşayan insanların hayatı morslara ve burayı bir göç yolu olarak bilen gri balinalara bağlıdır. Tüm dünyada sadece Çukçilere, Eskimolara ve Aleutlara gri balina avlama izni verilmiştir. Dejnyov’un da içinde bulunduğu gemiler altı gün sonra dalgalı bir kıyıya ulaşırlar ve zorlukla demir atarlar. Altı günde bin kilometreden fazla yol katetmişlerdir. Bu yerin şimdiki adı Dejnyov Burnu’dur!

İşin ilginç tarafı Dejnyov hiçbir zaman coğrafik bir keşif yaptığını öğrenememiştir. Aslında vardığı yer Avrasya ve Amerika kıtası arasında bir bağlantı olmadığının kanıtıdır. Dejnyov burada karşılaştığı tüm halklara Çukçi demiştir. Ancak aralarında Eskimolar da bulunuyordu. Bölgenin en önemli Eskimo yerleşim yeri Naukan’dır ve kırklı yıllarda SSCB tarafından sınırların kapatılmasına kadar Alaska’daki Eskimo akrabaları arasında sıkı bağlar bulunmaktaydı. Günümüzde Naukan’da kimse yaşamamaktadır. Çünkü yabancılarla bağlantıları olduğu gerekçesi ile bu yerleşim yeri 1958’de lağvedilmiştir, sakinleri ise diğer kasaba ve köylere göç ettirilmiştir. SSCB artık yoktur, ancak Naukan’a dönmek isteyen kimse de kalmamıştır.

Dejnyov bu zorlu topraklarda yerel halk olmadan varolmanın mümkün olmadığını anlamış ve saraya yazdığı yazılarda buradaki halkların kültürlerinin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Bir bakıma yerel halkların kültürlerine karışmama şeklindeki devlet politikasının temelini atmıştır. Farkında olmadan! Ancak burada Dejnyov ve yanındakilerin başına bir felaket gelir. Bugün nedeni bilinmiyor ancak Çukçi’ler gelen misafirlere saldırırlar. Aceleyle gemilerine kaçan kazaklar geç kalmışlardır. Denizde kopan fırtına ve kıyıdan gelen Çukçiler arasında sıkışan gemilerin çoğu batar. Yüzer halde kalan tek gemi Dejnyov’un da bulunduğu gemidir ve çok uzaklarda kıyıya vurur. Doksan kişilik ekipten sadece 12 kişi hayatta kalmıştır. Yürüyerek Anadır Nehri deltasına varan bu insanların yola devam etmekten başka çareleri yoktur. Deniz yoluyla dönmeleri mümkün değildir ve kış başlamak üzeredir. Dejnyov ve kalan diğerleri Anadır Nehri boyunca içerilere ilerlerler. 20 günlük zorlu, aç yürüyüşten sonra karşılarına Anaullar çıkar. Önce çatışma çıkar ancak daha sonra beraber yaşamak zorunda kalırlar. Dejnyov burada da imparatorluk adına işini yapar. Yasak toplar, ancak bunun gönderilebileceği bir yer ya da kimse yoktur. Geriye kalan Dejnyov ve yanındakiler artık bir daha evlerine dönemeyeceklerini düşünmeye başlarlar.

İki yıl sonra Anadır’a karadan ulaşan kazak birlikleri buraya gelirler. Dejnyov’un eve dönme şansı doğmuştur. Ancak seyahat sırasında neyi varsa kaybetmiştir. Topladığı yasak ancak devlet kasasına olan borcunu kapatmaya yetecektir. Bu yüzden eve değil yaşlı bir Anaul’un göstermeyi söz verdiği yere gitmeye karar verir. Anadır boyunca denize geri dönerler. Burada etrafında hiçbir yerleşim yeri olmayan bir mors yerleşkesine varırlar. Bu Dejnyov için El Dorado demektir. Dejnyov burada yıllarca kalır ve mors dişi toplar. Topladığı malı bizzat kendisi Moskova’ya götürür. Burada Ataman ünvanı alır ve zengin bir adam olur. Ancak Moskova’da uzun süre kalamaz. Sibirya’nın özgür doğası onu kendine geri çağırmaktadır.

Dejnyov ve onun gibi insanlar Moskova Knyazlığı’nın sınırlarını Pasifik Okyanusu’na kadar genişletmişlerdir ve bugünün Rusya’sı işte bu şekilde Dünya’nın yüzölçümü en büyük devleti haline gelmiştir.

5 Aralık 2020 Cumartesi

Rus malı Hollywood



 

Metin Uçar

 

 

Yanlış okumadınız. Meşhur Hollywood’u yaratanlar da Rusmuş! Nasıl mı? Bakın İrina Karabaç Internet sayfasında neler yazmış. Bu yazının arkasına bir küçük not da kendim düştüm. Okuyunca Hollywood’un Ruslar tarafından kurulmuş olduğuna inanacaksınız. Hollywood Los-Angeles’in bir mahallesi, ancak bugün ABD sinema endüstrisi ile özdeşleşmiş bir isim. Bu mahalleyi bildiğimiz Hollywood’a çevirenler arasında ise Rusya’nın Rıbinsk şehrinden iki kardeş bulunuyor: Nikolay ve İosif Şeynker. Kısaca bu başdöndürücü hikayeye dalalım, ne dersiniz?

Her şey Şeynker ailesinin başı Haim’in ABD’ye göç etmeye karar vermesi ile başlar. Haim merkezi Rıbinsk’te bulunan Volga Gemi Taşımacılık şirketinde çalışan bir memur idi. Çok sayıdaki çocuğu ile ailesine bakmak için yol arıyordu. O dönemler Rusya İmparatorluğu için çok zorlu geçmekteydi. Böylece 1893 yılında Şeynker ailesi ABD’ye göç eder. Yazımızın kahramanları Nikolay ve İosif kardeşler bu şekilde ABD’ne gelirler. Yeni aldıkları isimleri Nicholas Michael Schenck ve Joseph Michael Schenck olur. İş hayatına gazete satarak başlayan kardeşler daha sonra bir eczanede çalışırlar. Birkaç yıl sonra bu eczaneye ortak olurlar. Hayatın gidişhatını çok iyi hisseden bu iki kardeş eğlence endüstrisinin yakın zamanda çok iyi para getireceğine karar verirler. 1909 yılında Marcus Law ile ‘Palisades’ eğlence parkını ve birkaç sinema salonunu satın alırlar.

Joseph daha sonra film yapımcısı olmaya karar verir ve 1917’de yolları kardeşi ile ayrılır. Joseph, Hollywood’a yerleşerek Marcus Law ile sinema işletmeciliğine devam eder. Sinema zinciri gittikçe büyümektedir. Metro Pictures ve Goldwyn Pictures şirketleri de onlara aittir artık. Marcus Law’un ölümünden sonra şirketler Joseph’e kalır ve bundan sonra kardeşi Nicholas ile birlikte çalışmaya başlarlar. Şirketleri Metro-Goldwyn-Mayer kısa sürede Amerika’nın en tanınır markası haline gelir. Nicholas yöneticilik, Joseph ise film yapımcılığı ile uğraşmaktadır.

Hollywood’un altın çağı Schenck kardeşlerin yaptıkları filmlerle başlar. Rüzgar gibi geçti, Oz büyücüsü, Küçük kadınlar, Tom ve Jerry o zamana damgasını vuran filmler arasındadır. Loan Chaney, Joan Crawford, Jean Harlow, Clark Gable, Cahrlie Chaplin, Spencer Tracy, Caterine Hepburn, Judy Garland, Marilyn Monroe o dönemin yıldızları arasındadır. Schenck kardeşler Oscar ödüllerinin de kurucuları arasındadırlar. Schenck kardeşlerin akrabaları hala Rıbinsk şehrinde yaşamaktadır ve Çkalov sokak, 72 No’lu binanın duvarına kitlesel sinemanın temellerini atan kardeşlerin anısına, granit bir levha takılmıştır. İrina’nın anlatısı burada bitiyor.

Bu yazının hemen arkasına eklemek istediğim isim ise Konstantin Sergeyeviç Stanislavskiy. 1863 doğumlu Stanislavskiy tiyatro yönetmeni, aktör, tiyatro eğitimcisi, fiyatro reformatörü ve teorisyenidir. Tüm dünyada bilinen ve kendi adını taşıyan aktörlük sistemini yaratmıştır. Hollywood da dahil olmak üzere yıldız mertebesindeki hemen hemen tüm kadın ve erkek oyuncular bu sistemde eğitim almışlardır. Velhasıl Hollywood’u Hollywood yapanlar da Rusya’dan çıkmıştır.

7


Metin Uçar

 

7 öyle sıradan bir rakam değil. Gökkuşağının yedi rengi vardır, haftanın yedi günü. Müzik notalarının sayısı yedidir. Tanrı dünyayı yedi günde yaratmıştır. Velhasıl 7 kutsal bir rakam sayılır ve şans getirir. Bu öyle bir rakamdır ki dünyanın en önemli şehirleri hep yedi tepe üzerinde kuruludur. Roma, Lizbon, Bergen, İstanbul, Atina, Moskova, Hanta-Mansiysk ve Kiev yedi tepe üzerine kurulu şehirlerin başında gelir.

Yalnız Roma, İstanbul ve Moskova’nın yedi tepe üzerinde kurulması dışında ortak bir özellikleri daha vardır. Moskova’nın yedi tepe üzerinde kurulu olmasında bu ortak özelliğin rol oynadığı söylenir. O da Hristiyanlık dini. Hristiyanlığın merkezi sayılan Roma Katoliklik ve Ortodoksluk olarak ikiye ayrıldığında Konstantinopol 2. Roma ünvanını alır. Çünkü ortodoks inancına göre gerçek dinin merkezi ancak 2. Roma olabilirdi. Ancak 1453’te Konstantinopol’ün Osmanlı toprağı olması ile gerçek hristiyanlığın merkezi ortadan kalkmış olur. Moskova işte o zaman ortodoks inancının yeni merkezi olmak istediğini dünyaya açıklar. Rusya ortodoksluk dinini Bizans’tan almıştır, Rürikoviç sülalesi ve Paleolog sülalesi arasında evlilikten kaynaklanan soy ortaklığı vardır.

Velhasıl Moskova’nın 3. Roma olmayı istemesi son derece doğal görünüyor. Moskova 3. Roma düşüncesi 15. yy’da Rusya’nın ana politik yönü haline gelmiştir. Bu bağlamda her üç Roma’nın yedi tepe üzerinde kurulmuş olması bir rastlantı değil gibi görünüyor. Bir dönem Moskova’daki tepe sayısını sayanlar yediden fazla bir rakam elde ederler. Ancak tarihçiler bu gibi şüphecilere bir zamanlar Vorobyovı Gorı’nın dahi Moskova dışı kabul edildiğini söylerler, ardından da tarihi tepelerin hangileri olduğunu sayarlar. Ancak ben bu tartışmalara girmeyeceğim, çünkü tarihçiler bile kendi aralarında anlaşamamışlar. Sadece bunlardan en bilinen ikisinin adını vereceğim: Kremlin tepesi ve Tagan tepesi (şimdilerde Taganskaya meydanı).

Yeri gelmişken meydana adını veren taganın Türkçe bir kelime olduğunu notlarımıza alalım. Ateşte yemek pişirmek için kullanılan, genelde üç ayaklı sehpalara tagan denirdi. Burada Moskova’nın ünlü tagan ustaları çalıştığı için meydana da bu ad verilmiştir.

 


Kolbasa mı dediniz? O da ne ola ki?






Metin Uçar

 




Kolbasa, kalbasa diye okunur.

Internet ortamında rastladığım bir Rus sosis ve sucuğa takmış. Ben de merak ettim ‘ne var bunda?’ diye. Meğerse birçok Rus sosiska (sosis) kelimesinin nereden geldiğini bilmiyormuş. Bizim Rus’un tanıdıkları bu soruya ‘sasat’ (emmek) fiilinden geliyor diye cevap vermişler. Siz de kabul edersiniz ki sosis emilerek yenilen bir şey değil. Yazar aldığı cevaplarla hayal kırıklığına uğramış ve başlamış araştırmaya. Sosis kelimesinin Fransızca ‘saucisse’den geldiğini öğrenmiş. Anlamı ise kolbasa (sucuk) imiş. Bunu öğrendikten sonra sosise başka bir isim mi verirsiniz, yoksa yemekten tamamen mi vazgeçersiniz bilmem ama bizim sosisin adı oradan geliyor. Ancak hemen heyecan yapmayın! Diğer Avrupa dillerinde de sosis benzeri şekillerde adlandırılıyor: İngilizce "sausage" (sosic), İspanyolca "salchicha" (saltsitsa) ya da İtalyanca "salsiccia" (salsiça). Bunların hepsinin babası ise Latince "salsicia" (salsitisia), bu ise "salsus" yani tuzlu kelimesinden geliyor. Aslında sal ve sol (her ikisi de tuz demektir) kelimelerinin benzer olması şaşırtıcı olmasın. Çünkü hepsinin Hintavrupa dil ailesine aitler. İşte böylece aslında tuzlanmış et parçası olan kolbasa (sucuk) çıkar karşımıza.

Zaman içinde insanlar eti öğüterek hayvan bağırsaklarına tıkmayı akıl etmişlerdir. Rostov-na-Donu’da yaşayan Ermeniler hala eski yöntemle böyle kolbasa yaparlar ve buna sucuk derler! Bizde de bu lezzetli yiyeceğe sucuk dendiğini ben ekleyeyim. Aklı karışanlar biraz durun! Mademki sosis bildiğimiz kolbasa (sucuk) imiş, peki öteki dillerde sosise ne diyorlar? Sosisi kolbasadan nasıl ayırıyorlar? Lütfen heyecan yapmayalım, anlatmaya devam ediyoruz.

Rus’ta kolbasa çok eski zamanlardan beri bilinen bir besin. Ona o zamanlar ‘k’lb’ derlerdi. Şimdiki karşılığı kanlı kolbasadır. Bu kelimenin kökeni bilinmiyor. Bu konuda tartışma çok ama akla yatkın bir açıklama yok. Yazar çok sayıdaki açıklamalar arasında kelimenin kökeninin Türkçe olabileceğini düşünüyor. Çünkü Türk dillerinde ‘özel et’ (kul bastı) ya da elle ezilmiş (kul basu) kelimesi bulunuyor.

Bu eski Rusça kol (sopa) kelimesinden de gelebilir, kolo (yuvarlak) kelimesinden de. Şimdi de olduğu gibi o zamanda kolbasa hem sopa hem de daire şekilde yapılırdı.

Gelelim diğer ülkelerde sosise ne isim verildiğine. Avrupalılar sosis ve kaynatılmış kolbasa arasında pek bir fark görmüyorlar. İngilizce’de Almanca Brühwurst kelimesi kullanılıyor ya da bunun yerine sadece scalded sausage (haşlanmış kolbasa) diyorlar. Sosise ise Viyana kolbasası diyorlar. İşin ilginç tarafı Viyana bunu kendinden kabul etmez ve onlara Frankfurt kolbasası derler - "Frankfurter Würstchen".

Yazarın anlatımı burada bitiyor. Ancak bu sefer de sazı ben alayım elime diyorum. Çünkü mesele ciddi! Açlık, tokluk meselesi. Şöyle bir süpermarkete uzanıp ilgili raflara göz atarsanız gözleriniz döner, ağzınızın suyu akar. Sosisin, kolbasanın sayısız çeşidi vardır. Bunlar arasında adı ‘sucuk’ (суджук) olan da vardır, basturma (бастурма) yani pastırma olan da! Buradaki adının daha Türkçe olduğunu da notumuza ekleyelim. Ben şahsen Vkusvill süpermarketlerinde satılan geleneksel basturmayı denedim ve severek alıyorum. Size de tavsiye ederim.

28 Kasım 2020 Cumartesi

SSCB uçak markaları



Metin Uçar

 

Entellektüel-teknolojik yaratıcılık bakımından birçok alanda dünyanın önünde giden SSCB, uçak yapımında da ön sırada yeralır. Günümüzde bunu daha çok askeri uçaklar alanında görüyoruz. Ancak SSCB döneminde Aeroflot’un dünyanın en büyük havayolu işletmesi olduğunu hatırlatayım. O dönemde üretilen yolcu uçakları sadece SSCB’de değil Sovyet bloku ülkelerinde ve Sovyetlere yakın ülkelerde de kullanılmaktaydı. Aeroflot farklı yıllarda dünyanın bir yılda en fazla yolcu taşıyan (100 milyon), en fazla yol kateden ve en büyük havayolu işletmesi olmuştur. SSCB’nin dağılması ile paylaşılan Aeroflot adı sadece Rusya’ya kalmış, ayrılan diğer ülkeler ise kendi havayolu şirketlerini kurmuşlardır. SSCB döneminde sadece yerli uçak kullanan işletmede şimdilerde ABD ve Avrupa menşeli uçaklar ezici çoğunluktadır. Rusya döneminde başlatılan yeni projelerin başarıya ulaşıp ulaşmayacağını ise zaman gösterecek.

Şimdi gelin SSCB’de uçak üretmiş olan OKB’lere (Deneysel Konstrüktörlük Bürosu) bir bakalım. SCCB’de bu alanda özel mülkiyet olmadığı için uçak üreticilerine OKB adı altında numara verilirdi. Ancak bu OKB’lerde üretilen uçakların isimlerinde, o uçakların dizaynını yapan, hayata geçiren konstrüktörlerin isimlerini görürüz. Yazımda tüm OKB’leri belirtmek niyetinde değilim. Listemde sadece dünyaca ve sizin de biliyor olabileceğiniz markaları göreceksiniz.

 

OKB-23 MYASİŞŞEV

Vladimir Mihayloviç Myasişşev’in kurduğu bu büronun daha çok stratejik bombardıman uçakları yaptığını görüyoruz. En bilinen uçak M-4’tür. Bu uçağın BM-T adlı modifikasyonu Sovyet uzay mekiği Buran’ı sırtına taşıyabiliyordu. Myasişşev’in uçaklar yanı sıra çok sefer kullanılabilir uzay mekikleri projeleri yaptığını da notumuza alalım. Myasişşev’in diğer bir modeli M-55 Geofizika ise 20 bin metrede uçabilen bir keşif ve araştırma uçağıdır.

 

OKB-49 BERİYEV

Georgiy Mihayloviç Beriyev’in (Beriaşvili) adını taşıyan OKB’nin daha çok amfibik uçaklar yaptığını görüyoruz. Bu büronun günümüzde en tanınan uçağı Be-200’dür. Geçtiğimiz günlerde yaptığı manevralar ile Antalya’daki insanları şaşkına çeviren bu uçak günümüzde orman yangınları söndürmede kullanılır ve dünyanın suya iniş yapabilen jet motorlu tek uçağıdır.

 

OKB-51 SUHOY

Pavel Osipoviç Suhoy’un adını taşıyan bu OKB dünya havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Suhoy aslında ayrı bir yazıya konu olacak kadar çeşitli hava aracı üretmiş bir bürodur. Günümüzde adını en çok duyduğunuz Su kısaltmalı SSCB ve Rusya yapımı uçaklara sadece birkaç örnek vereceğim. Su-27 ve modifikasyonları havacılık alanında devrim yapmışlardır. Su-25 tanklara karşı mücadele için düşünülmüş bir savaş uçağıdır. Suriye’de düşürüldüğü için hafızalarımıza giren Su-24 ise uzun menzilli bir keşif ve bombardıman uçağıdır. Su-26, Su-29 ve Su-31 hava akrobasisi alanında pilotların en sevdiği uçaklar arasındadır. Suhoy’un Süperjet 100 adlı yolcu uçağı hayatının hemen başındadır ve dünyada birkaç havayolu şirketinde alıcı bulabilmiştir. OKB’nin son ürünü Su-57 ise 5. Nesil uçaklara Rusya’nın kazandırdığı isimdir. İlk uçuşunu 1966’da yapan Su-17 ise bazı ülkelerin hava kuvvetlerinde hala kullanılmaktadır. Bu bakımdan en uzun süre kullanılan savaş uçağı ünvanına sahiptir. Dedim ya Suhoy ayrı bir dünyadır.

 

OKB-115 YAK

SSCB’nin yine efsane OKB’lerinden biridir. Aleksandr Sergeyeviç Yakovlev’in adını taşır. Bu büronun dizayn masasından savaş uçakları, yolcu uçakları, eğitim uçakları ve dikey iniş-kalkış yapabilen uçaklar çıkmıştır. En bilinen uçak modelleri Yak-40 ve Yak-42 yolcu uçağıdır. Yak-52 tüm dünyaca bilinen bir eğitim ve akrobasi uçağıdır. Yak-38 sovyetlerin ilk uçak gemisi konuşumlu dikey iniş-kalkış yapan uçağı idi. Ancak SSCB tarafından askeri stratejide yeri olmadığı için rafa kaldırılmıştır. Rusya’nın bugün elinde olan tek uçak gemisi daha çok eğitim amaçlı kullanılmaktadır. Yak-130 İtalyan Aermacchi ile ortaklaşa üretilen bir eğitim uçağıdır. Büronun şu anda üzerinde çalıştığı en önemli proje Boeing ve Airbus’a rakip olması hedeflenen MS-21 adlı yolcu uçağıdır.

 

OKB-153 ANTONOV

Oleg Konstantinoviç Antonov’un adını taşıyan bu büro ilk başta Novosibirsk’te kurulmuştu. Daha sonra Ukrayna’ya taşınan ve günümüzde Ukrayna menşeyli kabul edilen Antonov, yolcu ve özellikle de yük taşıma konusunda dünyanın lideri uçaklar üretmiştir. Bunlardan sadece en bilinenlerini yazıma ekliyorum. An-2 hala kısa mesafe uçuşları için, paraşüt sporları için kullanılan bir uçaktır. An-2 halk arasında ‘Mısırcı’ (Kukuruznik) olarak bilinir. Bu ismi Po-2 adlı eski bir savaş uçağından almıştır. Her türlü araziye iniş yapabildiği için bu ismi aldığı söylenir. An-2 Guiness Rekorlar Kitabı’na 70 yıldan fazladır üretilen tek uçak olarak girmiştir. Benim de Ankara Etimesgut THK tesislerinde ilk bindiğim uçak işte böyle bir An-2 idi. İkinci yolcu uçağı An-24 hala kısa mesafe uçuşlarda kullanılan bir yolcu uçağıdır. An-12 Sovyet ordusunun en önemli nakliye uçağı idi. An-22 Antey ise şu anda orduda kullanılan en büyük nakliye uçağıdır. Hemen ardından gelen An-124 dünyanın en büyük seri üretimi yapılan nakliye uçağıdır. Dünyanın en büyük uçağı ünvanı yine Antonov’un adını taşıyan An-225 Mriya’dır ve sadece bir adet üretilmiştir. Şu anda Ukrayna malıdır.

 

OKB-155 MiG

Yine havacılık tarihinin efsane bir ismi ile karşı karşıyayız. Mikoyan Artyom İvanoviç ve Gureviç Mihail İosifoviç’in adını taşıyan bu ismi de bilmeyen yoktur. Bu büronun ürünü olan MiG-15, Amerikan McDonalds Phantom II uçağı ile jet çağı hava savaşlarını başlatan uçak olarak tarihe geçmiştir. Bunun ardından yine havacılık tarihinin efsane ismi MiG-21 gelir. 65 ülkenin hava kuvvetlerinde görev yapmıştır. Bazılarında hala kullanılmaktadır. Üçgen kanadı yüzünden Sovyet pilotları ona ‘Balalayka’ derlerdi. Diğer bir efsane MiG-25 yüksek irtifada ve çok yüksek hızlarda uçmak üzere yapılmıştır ve kendi alanında hız rekorunu ve yükseklik (37 650 m) elinde tutar. Son modifikasyonu olan MiG-31 hala Rus hava kuvvetlerinde kullanılır.

 

OKB-156 TUPOLEV

Andrey Nikolayeviç Tupolev’in kurduğu KB dünyaca bilinen çok sayıda uçağın üreticisidir. Bu uçaklar arasında uzun mesafe bombardıman uçakları ve yolcu uçakları bulunur. Bu nedenledir ki SSCB’nin ilk yolcu uçağı, Tu-16 adlı bombardıman uçağının bir modifikasyonu olarak ortaya çıkar. SSCB’nin jet motorlu ilk yolcu uçağının adı Tu-104 idi. Yine diğer bir efsanevi bombardıman uçağı Tu-95’in modifikasyonu Tu-114 adı altında pervaneli bir yolcu uçağına dönüşür. Tu-104’ün peşinden Tu-134 ve havayolu taşımacılığının efsane uçağı Tu-154 gelir. Bu ailenin bir zamanlar devrim yaratan son uçağı Tu-144 olur. Bu sesten hızlı ilk uçuşu gerçekleştiren yolcu uçağıdır. Gelelim Tupolev’in efsanevi bombardıman uçaklarına. Yukarıda bahsettiğim pervaneli Tu-95 hala kullanımdadır. Halk arasında Beyaz Kuğu olarak bilinen Tu-160 Rusya’nın stratejik bombardıman filosunun belkemiğidir. Tupolev’in son zamanlarda ürettiği Tu-204 ve Tu-334 yolcu uçakları piyasadaki rekabete henüz gereken cevap niteliği taşımamaktadır.

 

OKB-938 KAMOV

Nikolay İlyiç Kamov’un adını taşıyan KB SSCB ve Rus ordusunun efsanevi helikopterlerini üretir. Kamov’un adını taşıyan en bilinen helikopter markalarına bakacak olursak, öncelikle Ka-25’ten bahsetmemiz gerekir. Ka-25 deniz kuvvetleri için üretilmiş bir helikopter idi ve aynı eksende, birbirine farklı yönlerde dönen rotorları ile diğer helikopterlerden ayrılır. Kamov’un helikopterlerinde bu yüzden kuyruk rotoru yoktur. Kara Köpekbalığı Ka-50 bir savaş helikopteridir. Rus ordusunda kullanılan diğer bir savaş helikopteri ise Aligatör denilen Ka-52’dir.

 

İLYUŞİN

Sergey Vladimiroviç İlyuşin yine SSCB dendiğinde adı hemen akla gelen isimlerdendir. İlyuşin adı altında yine çeşitli bombardıman uçakları ve yolcu uçakları üretilmiştir. Bu markanın en bilinen uçakları arasında İl-18 yolcu uçağı vardı ki Kuzey Kore’de bir tanesi hala yolcu taşımacılığında kullanılır. İl-38 modeli ise deniz kuvvetlerinde kullanılan bir keşif uçağıdır. İl-62 SSCB’nin ürettiği kıtalararası uçuş yapabilen ilk yolcu uçağıdır. Bu markayı taşıyan diğer bir yolcu uçağı İl-86’dır. İl-86’nın son modifikasyonu olan İl-96 ise devlet başkanını taşır. İl adını taşıyan diğer bir efsane uçak ise nakliye uçağı İl-76’dır. Herhangi bir yere yük taşınacaksa mutlaka İl-76 oradadır.

 

Mi

Dünyanın en bilinen helikopterleri arasında yeralan Mi, Mihail Leontyeviç Mil’in adını taşır. Bu büro tarafından üretilen Mi-2 birçok havacılık kulübünde hala kullanılmaktadır. Ancak bu markayı taşıyan iki helikopter vardır ki tüm dünyada bilinir. Birincisi Mi-8. Çok sayıda ülkede kullanılan Mi-8’in kullanılmadığı alan yok gibidir. Günümüzde Sibirya’nın vazgeçilmez taşıma aracıdır. Birleşmiş Milletler ordusunun da en çok kullandığı helikopterdir. Mi-24 ise SSCB’nin Afganistan müdahalesi sayesinde tüm dünyada bilinir hale gelen bir savaş helikopteridir. Mi KB’nun ürettiği B-12 dünyanın en büyük helikopteri ünvanına sahipti, ancak bugün uçan tek bir tanesi yoktur. Ancak dünyanın en büyük helikopteri ünvanı yine Mi’ye aittir. Mi-26 bugün seri olarak üretilen, dünyanın en büyük helikopteridir ve helikopterler arasındaki tüm rekorları elinde bulundurur.

 

SİKORSKİY

Bu yazımda İgor İvanoviç Sikorskiy’in adından bahsetmeden geçemeyeceğim. Efsanevi Rus konstrüktör helikopterin babası sayılır. Rusya İmparatorluğu’nda başlayan konstrüktörlük çalışmalarını devrim sonucunda bırakmak zorunda kalır ve ABD’ne göç eder. Başta ABD ordusu olmak üzere dünyanın her yerinde kullanılan sayısız askeri ve sivil helikopter modelini üreten Sikorskiy’in hayatına ve eserlerine ayrı bir yazıda değineceğim.

Şöyle bir bakınız. Dünya havacılık tarihinin en önemli sayfaları SSCB ve Rus konstrüktörleri tarafından yazılmıştır. Bugün bu insanların ürettiği uçakların havada yaptığı manevraları tekrar edebilen uçakları üretebilecek başka bir ülke daha yoktur.

Bayan

 


Metin Uçar


 

Tüm dünyada bilinen bir müzik aletleri ailesi vardır. İçine harmonika, akordeon ve bunların çeşitlemeleri girer. Rusların bu aileye kattıkları müzik aletinin adı ise bayandır. Bayan Rusya’da halkın ruhunu en iyi yansıtan bir müzik aletidir ve balalaykadan çok daha yaygın bir şekilde kullanılır. Halk müzik orkestralarının ayrılmaz parçasıdır.

Şimdi kısaca tarihçeye bir göz atalım. Tarihi antik çağlara kadar uzanan organ bu ailenin atasıdır denilebilir. Çalışma prensipleri hemen hemen aynıdır. Harmonika ve akordeon bu dev müzik aletinin minyatüre halidir diyebiliriz. 1892 yılında Bavaria’dan getirilen Alman harmonikasına Rus ustaları bazı teknik yenilikler eklerler. 20 yy’da Moskova’da üretilen harmonikaların sol klavyelerinde şaft sistemi kullanılır. Buna daha sonraları Moskova düzeni denir ki şimdi de kullanılan bir standarttır. 1906’dan itibaren Tula’da üretilen müzik aletleri en bilinenlerdir.

Gelelim bayan kelimesinin ne anlama geldiğine. Harmonika Rusya’ya geldiğinde ve Rusların verdiği yeni şekilden sonra ona yeni de bir isim konması gerekir. Bunun için en uygun isim Eski Rus dans ve şarkı tanrısı Boyan olur. Bayan adı çıkardığı seslerin özelliğinden dolayı artık tüm dünyada kullanılan bir isim haline gelmiştir. Farklı ülkelerde farklı isimler verilse de başına Bayan ismi konur.

Bayan ve bunun daha küçüğü olan hormon Rus kültürüne hemen girer. Müzik tarihçilerinin tespitlerine göre slav halkına özgü enerjiyi, canlılığı çok iyi dışa vuran bir enstrümandır. Öyle ki balalaykanın yanında kendine hemen saygın bir yer edinir. Bu enstrüman özellikle ülkenin içinde bulunduğu zor günlerde büyük rol oynar. 2. Dünya Savaşı’nda cepheye gönderilmek üzere binlerce hormon ve bayan üretilir. Her birlikte tüfeğinin yanında bu müzik enstrümanlarını taşıyan askerler görebilirdiniz. Savaşın mola verdiği anlarda hormondan çıkan melodilerin yorgun askerler için nasıl iyi geldiğini anlamak için Rus olmak gerekir.

Bugün bile özellikle köy ve kasabalarda bu müzik aletini kullanabilenler karşınıza çıkar. Rus ruh halini en güzel yansıtan melodileri dinleyebilirsiniz. Ben kendim böyle bir sahneye şahid oldum. Yılbaşı gece onikiden sonra canlanan hayat sabah saat 3’e doğru gelen bir akrabanın bayanı sayesinde ikinci bir soluk alır. Bunu yazdım da Rusya’da yeni yıl gecesi sabah beşten önce yattığımı hatırlamıyorum. Ama o ayrı bir yazının konusu olsun! Bu arada İnsan Rusya’yı neder sever? Yazımı okuyanlar hatırlayacaklar. Burada aldığım müzik aletlerinden biri de minyatür bir hormon idi. Yani biraz klavyelerine basmışlığım vardır.

Rus göçmenler Konstantinopol’de


 



TASS Haber Ajansı bildiriyor!


 



Metin Uçar

 

100 yıl önce bugünlerde dünya tarihinin en büyük dramlarından biri yaşanıyordu. Bu, bir ucu Rusya’da diğer ucu Türkiye’de olan bir dramdı. Ekim Devrimi’ne karşı savaşan ve Beyaz Ordu olarak bilinen Çarlık yanlısı birlikler yanlarındaki sivillerle birlikte Kırım’da gemilere binerek memleketlerini terk ederler. TASS Haber Ajansı’nın resmi sitesinde yayınlanan İgor Gaşkov’un yazısını sizin için çevirdim. 100 yıl önce olup biteni anlamak bugünü anlamamıza da yardımcı olacaktır. Çünkü 100 yıl önce bu günlerde bugünümüzü şekillendiren tarihi olaylar yaşanmaktaydı.




İgor Gaşkov

 

Her şeyi bırakıp, yeniden başlamak. 100 yıl önce beyazlar Rusya’yı terk ettiler.

100 yıl önce Rusya topraklarından çıkan en büyük göç yaşanır. Kırım Tahliyesi. Göçmenlerin gittikleri Konstantinopol’de onları türlü sıkıntılarla dolu bir hayat bekliyordu.

Fransız Düşes Lucien Mürat yaşadığı beklenmedik karşılaşmadan dolayı şoke olmuştu. Yabancıların oturduğu mahallede yeralan popüler bir gece kulübünün garderobunda Peterburg’dan tanıdığı bir kişiyi görür: Albay Y. Türk başkentinde bu adamın yanında sokak ayakkabı boyacısı baron S. ve bardaki işine giden düşeş V. vardır. Kadınlar arasında bir sohbet başlar, Fransız hanım sarsılmıştır. Mürat, o günleri şöyle hatırlıyor: ‘Dükün kızı bana çok üzücü bir hikaye anlattı. Bolşeviklerden kaçışını, büyükbaş hayvanlarla dolu bir vagonda yaptıkları seyahati."

1920 yılı kasım ayı ortalarında Konstantinopol’e 150 bin Rus göçmen gelir ve daha önce gelmiş olan 50 bin göçmene karışır. Bunların çoğu kendilerini en düşük sosyal seviyede bulurlar. Çok az bazılarına ikinci şans doğar. Medved, Maksim, Moskovit restoranları açılır. Rus hanımlara has kısa saç modası şehre yayılır. Kırım’daki benzer ilk plajlar ortaya çıkar.

Bosfor’daki en iyi Jazz Kulübü’nü bile Afroamerikan kökenli, Moskova’lı işadamı Frederick Bruce Thomas açmıştır. Herkesi şaşkına çeviren 'siyah Rus’, eskiden restoranlarına müşteri olarak gelen soylu kesimden insanlara iş verir olmuştur.

Boş iş alanı bulunamayanlar için ise Fyodor Fyodoroviç Tomas bedelsiz yemek veriyordu. Kırım’dan Konstantinopol’e (ancak 1930’dan sonra İstanbul olur) haberler gelmekteydi. Bu haberleri duyup ta geri dönmeye cesaret eden kimse çıkmamıştı.

Rus göçmenler Konstantinopol’de dostane bir karşılamayı beklemiyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın müttefiki olarak Rusya’nın karşısındaydı. Savaş pek de Türklerin istediği gibi gitmiyordu. 1914 Sarıkamış operasyonu 90 bin askerin hayatına malolmuştu. Birden, bu olayın üzerinden altı yıl geçmişken Rus askerlerini taşıyan gemiler Konstantinopol’de kıyıya yanaşırlar. Yerel tüccarlar Rusları canı gönülden karşılarlar, çünkü sattıkları malların karşılığında astronomik rakamlar talep etmektedirler. Gemi güvertesinden iple kıyıya indirilen ailevi ziynet eşyalarının karşılığında ekmek alınırdı. Birçok insanın bundan başka çıkar yolu yoktu. Günlük olarak verilen çorba ve kuru ekmek hayatta kalmak için yetecek gibi değildi. Kadınlar ve çocuklar bundan en çok acı çekenlerdi.

Rusların şansından Türkler her zaman istediklerini alamıyorlardı, çünkü onlar da şimdi kaybedenler tarafındaydılar. Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra şehir Britanya ve Fransız ordularının işgalindeydi. Vrangel’in ordusundan bazı askerler bu birliklere katılırlar. Eski birlik askerleri olarak Rusları esir almaları mümkün değildi, bu yüzden de İstanbul’a yakın yerlere Rusları yerleştirirler. Çok geçmeden de çoğunu o zamanlar Fransa’nın kontrolü altında bulunan Tunus’a götürürler. Rusların elinde kalan filo da oraya gönderilir.

Akdeniz kıyılarında Rus göçmenleri zor günler beklemekteydi. Öncelikle Vrangel taraftarlarına Konstantiopol’den kaçış karşılığında bir fatura keserler. Eldeki gemiler yok pahasına satılır. Ardından Sovyet hükümeti tarafından açılan dava gelir. SSCB’nin ve Fransa’nın birbirlerini tanımasından sonra Bolşevikler bu gemilerin geri verilmesini talep ederler, ancak sonuç alamazlar. Dava o kadar uzun sürmüştür ki gemilerin piyasa bedelleri neredeyse sıfıra iner. Sonuçta imparatorluk filosunun son gemileri hurdaya verilir.

Kendine Konstantinopol’de bir gelecek oluşturamayan Ruslar için sayısız yol açıktı, ancak hiçbiri çekici değildi. Çoğunluk sonuçta Fransa’ya yerleşir. Çünkü Fransa az da olsa Vrangel’e yardım eden tek ülke olur. Bazıları Yugoslavya’ya yerleşirler. Başkent Belgrad, sürgündeki mimar Krasnov sayesinde Sankt-Peterburg’u hatırlatır olur. Subaylar savaşın çıkması muhtemel olan Güney Amerika’ya, Paraguay’a giderler. O günler geldiğinde Konstantinopol’de hemen hemen hiç Rus kalmamıştı. 20’li 30’lu yıllarda uygulanan yabancılar kanunu burada çalışma imkanı bırakmıyordu. Bazıları sonuçta tekrar Kırım’a döner ve Bolşeviklerin yanında yeralırlar.

Taksi



Metin Uçar

 

Modern şehirlerin popüler taşıma aracıdır taksi. Diğer taşıtlardan ayırt edilebilmeleri için sarıya boyanır, üzerine taksi levhası asılır vs vs. Bir zamanlar pencere hizasına çizilen damalı şeritler vardı. Hep merak ederdim bunu nasıl boyuyorlar diye. Cevabını Malatya’da kaportacılık yapan bir akrabamın tamir atölyesinde bulmuştum. Boyası biten taksinin damalı şeridi yapılacaktı. E, ben fırsatı kaçırır mıyım? Uzaktan izliyorum. Boyama işini yapacak olan akrabam cebinden bir kağıt yığını çıkarıyor. Bunlar bizim okul yıllarında ders kitaplarının ve defterlerinin üzerine yapıştırdığımız etiketler. Hani şu adınızı, soyadınızı, hangi dersin kitabı olduğunu falan yazdığınız etiketler. Velhasıl bu etiketle dama kareleri hesabı arabaya yapıştırılıyor. Üzerine siyah boya geçiliyor. Kuruduktan sonra etiketleri çıkarıyorsunuz ve işte taksi hazır. Hem de dama şeritli.

Bugün bu dama şeridin nereden çıktığını öğrendim. Bu bilgi beni önce Rusya’ya oradan da ABD’ne götürdü. Rusya İmparatorluğu’nun Smolensk şehrinde yaşayan, Yahudi bir ailenin 19 yaşındaki çocuğu Zalman Tamarkin 1912’de ABD’ne göç eder. Göçmen dairesinde çalışan birinin verdiği 25 USD para ile ABD’ne giren Zalman, Moris Markin adını alır. Chicago’da terzilikle başlayan hayatı Markin Automobile Body adlı büyük bir otomobil işletmesinin sahipliğine kadar gider. Moris bununla da yetinmez. Kısa bir süre sonra Mogul marka kamyon üreten Commonwealth Motors’u satın alır. Bu şirket ABD’nin büyük taksicilik şirketi Checker Taxi için otomobil üretmekteydi. O yıllarda yeni kurulmuş olan Yellow Cab Company aniden popüler olmuştu. Moris yeni iş alanının burada olduğunu hemen anlar. 1937’de Checker Taxi’nin sahibi olduğunda bütün taksilerin sarı renkli olmasını ister. Ancak rakip şirketten ayırt edilmek için bir belirtece ihtiyacı vardır. Moris oto yarışlarını çok seven biriydi ve bu belirteci oto yarışlarında finişi simgeleyen bayraktan alır. Zaten bu finiş bayrağı Checker’in logosunda da bulunmaktadır. Böylece tüm Checker taksileri boydan boya dama şeritle işaretlenir. ABD’nin büyük işletmelerinden olduğu için damalı şerit daha sonra diğer taksi işletmeleri tarafından da kullanılmaya başlanır. Bu işaretleme 1947’de Sovyetler Birliği’nde de kullanılmaya başlanır.

İnsanın bu Ruslar nereye gitsek karşımıza çıkıyorlar diyesi geliyor. Ama öyle!

14 Kasım 2020 Cumartesi

Ohansk – B25




Metin Uçar

 

1942 yılı, nisan ayı. 2. Dünya Savaşı tüm hızıyla devam ediyor. Birkaç ay önce Pearl Harbour Japonlar tarafından bombalanmış. İşte o günlerde Perm Eyaleti sınırları içinde bulunan Ohansk kasabası sakin bir güne başlamıştı. Kama Nehri kıyısında 1547’de kurulmuş olan bu yerleşim yeri adını dip balıkları avlarken kullanılan ohan adlı bir olta çeşidinden alıyordu. Ohansk sakinleri günlük işlerine devam ederlerken tuhaf bir şeyler olduğunu hissettiler. O günün gecesi uykusuz bazı köylüler, geç vaktinde kasabaya gelen bir askeri aracın boş ve harap haldeki eski bir malikane binasının önünde durduğunu görmüşlerdi. Gelenler malikaneye yerleşmişlerdi. Ancak kimsenin oraya yaklaşmasına izin vermiyorlardı. Çok ilginç bir şeyler olduğu kesindi, ancak kasaba sakinlerinin çoğu ne olduğunu öğrenemeyeceklerdi bile. Olan biten her neyse çok gizli idi.

Siz okuyucularımızın ise bu olayı öğrenme şansınız var. Çünkü aradan çok uzun yıllar geçti ve o dönemde gizliliği gerektiren şartlar ortadan kalktı.

İlginç olaylar dizisi birkaç gün önce Rusya’nın Uzak Doğusu’nda, Nahodka yakınlarında bulunan Unaşi askeri havaalanında başlar. Burada MBR-2 tipi amfibi uçaklardan meydana gelen bir birlik bulunmaktadır. Japonya, ABD’ye saldırarak fiilen SSCB’nin de bulunduğu ülkelere karşı savaşa girmiştir. Ancak SSCB ve Japonya arasına tarafsızlık anlaşması vardır. SSCB ordularının büyük bir kısmı çok uzaklardaki batı cephesinde faşist Alman ordularına karşı çarpışmaktadır. Unaşi havaalanında günlük işlerini yapan askerler verilen alarm ile hemen yerlerini alırlar. Tipi ve kime ait olduğu bilinmeyen bir uçak havaalanına doğru yaklaşmaktadır. Sınır görevlileri çok geçmeden uçağın ABD ordusuna ait olduğu ve motorlarından birinin çalışmadığını, diğerinin ise aralıkla durduğunu bildirirler. Havaalanı komutanının şaşkın bakışları arasında bu yaralı B25 bombardıman uçağı güçlükle iniş yapar. Havaalanı pistinin orta yerinde durur. Oradaki Sovyet askerleri hemen uçağın yanına koşarlar. Amerikalı pilotlar tutuklanırlar. Moskova’ya acil mesaj çekilir.

Çok geçmeden durum anlaşılır. Unaşi havaalanına inen B25, Amerikan Hornet uçak gemisinden havalanan Doolittle grubuna ait idi. 18 nisan 1942’de uzun eğitim çalışmalarından sonra uçak gemisinden havalanan 16 B25 bombardıman uçağı Tokyo’yu bombalar. Bu Pearl Harbour’un intikamı harekatıdır. Ancak bu uçakların havalandıkları uçak gemisine dönecek benzinleri yoktur. SSCB uçakların kendi topraklarına inmesine izin vermemiştir. Bu şekilde kendi kaderlerine terkedilen uçaklar bombardıman görevini tamamlar ve Çin’e doğru nasıl biteceği belli olmayan bir yolculuğa çıkarlar. Bu sırada dört uçak Japonlar tarafından düşürülür. 11 uçağın ise havadayken benzini biter ve mürettebat paraşütle atlayarak uçakları terk ederler. Bunlardan bazıları Japonlara esir düşer, bazıları ise yine SSCB topraklarında yere inerler. Tokyo bombardımanından sağ çıkan tek uçak ise Unaşi havaalanına inendir. SSCB ve Japonya arasındaki tarafsızlık anlaşmasının ihlali ihtimaline karşı bu olay gizli tutulur. Ohansk’taki malikaneye yerleşenler arasında hem istihbaratçılar hem de Amerikan pilotları bulunmaktadır. Bu pilotlar uzunca bir süre SSCB’de yaşamak zorunda kalırlar. Bir şehirden diğerine taşınırlar. Olayın açığa çıkmaması için çok çaba sarfedilir. Sonuçta istihbarat için de yük haline gelen Amerikalıların o sırada İngiltere işgalinde bulunan İran’a kaçmalarına yardım edilir. Böylece önce İran’a geçen Amerikalı pilotlar memleketlerine geri dönerler. Paraşütle atlayan diğer pilotlar da aynı şekilde memleketlerine geri gönderilirler. Unaşi havaalanına inen B25’in ise daha sonra SSCB tarafından çeşitli bombardımanlarda kullanılmıştır. Ancak bu ilginç bir detay değil, çünkü SSCB ordusunda leasimg esasında başka tipte Amerikan avcı uçakları da kullanılmaktaydı zaten.

Kosovorotka – geleneksel Rus gömleği



 

Metin Uçar

 

 

Kosovorotka (‘kasavarotka’ şeklinde okunur) Rusya’nın dünyada en bilinen giyimidir. Erkekler, kadınlar ve çocukların giydiği bu kıyafet aslında uzun kollu bir gömlektir. XV. Yy’dan başlayarak XX. Yy’a kadar köylülerin garderobunda mutlaka olan bir kıyafet idi kosovortoka. Farklı havalarda ya da farklı durumlarda başka kıyafetler giyilse bile bu gömlek ilk giyilen şey idi. Köylülerin giydiği gömlek genelde beyaz renk olurdu. Bele bağlanan bir iple vücuda sağlamca oturması sağlanırdı. Bayram günlerinde süslemeki yakası ve kolluğu olan gömlekler giyilirdi. Günlük ip yerine de püsküllü, işlemeli bir kemer takılırdı. Yazın sadece kosovorotka ile dolaşılırdı. Mekan içinde bunun üzerine cepken giyilir, kışın dışarı çıkarken ise kaftan kullanılırdı. Kosovorotka sıradan beyaz kumaştan da olabilirdi, atlas ya da ipekten de.

Kadınların giydiği kosovorotka yere kadar uzanırdı. Kadınlar bunun üzerine kolsuz sarafan giyerlerdi. Kadınların giydiği kosovortkaların sayısız çeşidi vardı. Genç kızların, evli kadınların, gelin olanların giydiği gömlekler birbirinden ayrılırdı. Bunların arasında anlamı olan işlemeleri ile yakalı ve kolluklu gömlekler de bulunurdu. Küçük bebeklere bile giydirilirdi bu geleneksel Rus gömleği.

Pekala kosovorotka adı nereden çıkmıştı? Aslında çok basit. Bu gömleğin adı kosoy (yatık, eğik) ve vorot (yaka) kelimelerinin birleştirilmesinden meydana geliyor. Gerçekten de kosovorotkanın yaka ve ön kesimi ortada değildi. Çoğunlukla ikisi de sola kayık yapılırdı. Kültür araştırmaları konusunda uzman bilim insanların göre bu çok pratik bir amaçla yapılmıştı. Ruslar geleneksel olarak boyunlarında haç taşırlardı. Gömlek kesiminin ortada olmaması sayesinde tarlada çalışan köylülerin haçları aralıktan sarkıp çalışmalarına engel olmuyordu böylece. Devrimden sonra kosovorotkanın eskisi kadar kullanılmamasının da belki de asıl nedeni budur. Çünkü artık eskisi gibi haç taşımaya gerek kalmamıştı.

Yine devrim öncesine dönelim. Çünkü kosovorotkanın daha anlatılacak hikayesi var. 1880’de Türkistan garnizonundaki askerlere bu gömleklerden dağıtılmıştı. Askerler bu gömleği jimnastik hareketleri yaparken giymekteydiler. Ancak bu şekilde Türkistan’ın yakıcı sıcaklarında beden haraketleri bir derece daha kolay oluyordu. Zamanla bu gömleğin omuzlarına apoletler eklenir. Böylece Rus ordusunda kullanılan jimnastyorka (jimnastik gömleği) ortaya çıkar. Kazaklar, atlı birlikleri ve güneyde görev yapan askeri birliklerde yaygın olarak kullanılan bir üniformadır jimnastyorka. Askerler palasklarını bu gömleğin üzerine takarlardı. Bu üniformanın kosovorotkadan bir farkı da yatık kesim ve yakanın artık düz yapılması idi.

18., 19. Yy’larda Rus aristokratları kosovorotka giymezlerdi. Ancak bunların arasında bazı istisnalar da yok değildi. Kosovorotkanın en tanınan meraklısı Lev Tolstoy idi. Tolstoy belki de halka olan yakınlığını ifade etmek için sevdiği kosovorotka ile Yasnaya Polyana’a dolaşırdı. Yalnız Tolstoy’un giydiği gömleğin de kesimi eskisi gibi yatık değildi, tam ortada bulunuyordu. Tolstoy’un bu gömleği İngilizce’ye Russian peasant shirt (köylü gömleği) ya da Tolstoy shirt (Tolstoy gömleği) olarak bilinir. Zaman içinde bu kıayfet Rus dilinde tolstovka olarak yerleşir. Zaman içinde bu kelime hudi denilen, kapşonlu hırkalar için kullanılır olmuştur.

Kosovorotka giyen diğer bir ünlü isim Sergey Yesenin’dir. Ancak bunu köylü kökenli bir şair izlenimi vererek başkentteki edebiyat çevrelerini şoke etmek için yapmıştır.

Kosovorotka çok sayıda filmde de tarihe malolmuştur. Ancak bunlar arasında 1965 yapımı Doktor Jivago’nun ayrı bir yeri vardır. Çünkü bu film SSCB’de çok eleştirilmiştir. Filmde Rusya havası vermek için yapılan çok sayıda hatadan (klükva) bahsedilir. Eleştirilen hususlardan biri yönetmen David Lean’in Jivago’yu oynayan Ömer Şerif’in Rus’a benzemek için giydirdiği kosovorotkadır. Sovyet eleştirmenler romanda anlatılan olayların geçtiği yıllarda artık kosovorotkanın giyilmediğini ifade ederler.

 

13 Kasım 2020 Cuma

Koy onu yerine!



Metin Uçar

 

Büyük Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin çok sayıda kilise ve kiliseye bağlı binayı yıktıkları ya da dinle bağdaşmayacak amaçlarla kullandıkları bilinen bir şeydir. Bu yazımda halk arasında bir anekdot olarak dolaşan bir olayı anlatacağım. Rastlantı eseri öğrendiğim bu olay bana çok mantıklı geldi. Hep merak ederdim onca kilise yıkılırken bazılarına neden dokunulmamıştı? Bunlardan belki en önemlisi Kızıl Meydan’ın incisi ve Rusya’nın dünyaca bilinen güzelliği Vasiliy Blajennıy Kilisesi (Mutlu Vasiliy). Yazımdan bazı tarihi kişileri sempatik gösterme amacı güttüğümü düşünenlere hemen ‘hayır öyle değil’ diyerek devam ediyorum. Bu sadece bir anekdot.

Yeni sovyet devleti halkı eski hayat sisteminden uzaklaştırmak için çaba sarfetmekteydi. Bu sistemlerin belki de en güçlüsü kayıtsız şartsız boyun eğmeyi şart koşan Ortodoks Kilisesi idi. Dolayısı ile Ekim Devrimi’nden sonra bir kilise yıkma furyası başlar. Sadece Moskova’da 433 kilisenin yıkıldığı söylenir. Bunların en büyüğü olan Kurtarıcı İsa Kilisesi 1931’de yıkılmıştı. Yıkım işinin başında Stalin’e yakın parti çalışanı Lazar Moiseyeviç Kaganovskiy vardır. Kaganosvkiy yıkım işini öyle bir iştahla yönetmekteydi ki yıkılacak kilise listesinin sonu yok gibiydi. Vasiliy Blajennıy Kilisesi de bunlardan biri idi. Kaganoviç’e göre bu kilise Kızıl Meydan’ın hemen çıkışında yolu tıkayan bir yapı idi. Geçit törenlerinin yapılmasını zorlaştırıyordu.

1930’lu yıllarda Moskova’nın kapsamlı bir rekonstrüksiyon çalışması başlatılır. Kaganoviç bu çalışma sırasında kiliseden kurtulmayı planlar. Kaganoviç’in o dönemde yürüttüğü çalışmaların önemli bir kısmı metro inşaatı ile ilgidir. 1935 – 1955 yılları arasında Moskova Metrosu onun adını taşımıştır. Günümüzün Ohotnıt Ryad metro istasyonu 1957’ye kadar onun adını taşımıştır. O yıllarda yaşanan yıkım olayları konusunda hem eleştirilen hem de övülen bir kişidir. Biz kendisini tarihin sayfalarına bırakıp Kızıl Meydan’a dönelim.

Dediğim gibi Vasiliy Blajennıy Kilisesi Kaganoviç’e göre yıkılması gereken yapılardan biri idi. Kaganoviç sadece kiliseyi değil tarihi GUM binasını da yıkmak istemektedir. Ancak bu düşüncesine ilk karşı çıkan Moskova’nın o dönemdeki baş mimarı Borovskiy olur. Borovskiy ‘ölürüm de buna izin vermem’ der. Ancak Kaganovskiy yoluna devam eder. Hazırladığı maket ile Kızıl Meydan’ın rekonstrüksiyonu konusu ile Stalin’in huzuruna çıkar. Söz anlatımı sırasında Vasiliy Blajennıy Kilisesi’ne gelir. Kaganovskiy kilisenin olmaması halinde çıkışın nasıl ferahlayacağını göstermek için maketi yerinden oynatır. Stalin kısa bir aradan sonra net bir şekilde konuşur: ‘Lazar! Kiliseyi yerine koy, dokunma!’

Başka söze gerek var mı?