Moskova

Moskova
Daça sevdası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daça sevdası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2026 Pazartesi

Herkesin derdi başka

 


Herkesin derdi başka

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 Kaynak: https://medyagunlugu.com/herkesin-derdi-baska/


Konumuzun içinde yine İrina’nın bir yakını, bir karga ve büyük, küçük dertlerimiz var.

***

Moskova’da bu sene havalar ilginçti.

Alıştığımızdan da fazla, rekor kar yağışına şahit olduğumuz uzun bir kışın arkasından Nisan ortalarında bahar geldi diye sevinmiştik, ancak aniden normal üstü sıcak bir dönem yaşadık. Bu sefer yaz erken mi geldi derken, sonra birden yeniden hava soğudu, “yeşil kış”ı yaşadık.

Neyse, bir kaç gündür hava güzel. İgor’un keyfi yerinde, yazlık evinde, daçasında, geçireceği günlerin tadını çıkarmak için sabırsız, heyecanlı. Planlar yapıyor.

Evde tohumdan yetiştirdiği fideler artık daçasının bahçesinde toprakla buluşmaya hazır hale geldiler.

İgor, mutlu, ama onu endişelendiren, canını sıkan bir şey var. Durmadan başının derdi bir haşeratla nasıl başa çıkabileceğine kafa yoruyor.

Rusların “İspanskiy Slizen” dedikleri İspanyol sümüklüböceği (Arion vulgaris). Lusitan sümüklüböceği olarak da biliniyormuş.

Yaz aylarını daçalarında geçiren bütün Rusların gündeminde şu sıralar bu konu varmış.

Öyle küçük bir şey de değillermiş. Ortalama 7-14 cm uzunluğunda oluyorlarmış. Neredeyse tüm bitki türlerine saldırıyorlarmış.

İspanyol sümüklüböceklerinin Rusya'da ilk kez görüldüğüne dair raporlar 2000'li yılların başlarında ortaya çıkmış. Başlangıçta sayıları azmış, ancak popülasyonları her yıl artmış.

Her yaz Rus şehirlerinde ortaya çıkıyorlar ve büyüklükleriyle de şok etkisi yaratıyorlarmış. Kırmızı veya kahverengi İspanyol sümüklüböcekleri kaldırımlara, park yollarına ve oyun alanlarına tırmanarak ayak altlarına ve araçların altlarına yerleşiyorlarmış. Uzmanlara göre, bu istila sadece çirkin görünmekle kalmıyor, aynı zamanda hem çevre, hem de insan sağlığı için potansiyel olarak tehlikeliymiş.

***

Serkan yine işin gırgırında, nerden aklında kaldıysa bir çocuk şarkısını mırıldanıyor:

“Sümüklü Böcek Duvarda Gezecek / Annesi Onu Yanağından Öpecek / Annesi Hasta Vah Vah Vah / Babası Dişci Ah Ah Ah / Abisi Boksör Güm Güm Güm / Ablası Dansöz Şıngır da Mıngır.”

“Evladım, İgor’u kızdıracaksın. Adamcağız sıkıntılı, bu haşerat bütün sebzelerini kemirip, perişan ediyormuş,” diye uyarıyorum.

“Haşerat, emek hırsızı yani,” diyor.

Serkan, İgor’un dünyada bu kadar çok sorun varken haşerat konusundan dolayı dertlenmesine anlam veremiyor.

“Herkesin derdi başka,” diyorum.

“Yani dertler muhtelif,” deyip başka bir şarkı mırıldanmaya başlıyor, “Dertlerimi zincir yaptım / Birbirine ekliyorum.”

***

İgor’un konuşmalarına şahit olan İrina, “Aaaa, bunlar benim yeğenimin arkadaşları!” diye çığlık attı.

Hepimiz, ne alaka, diye meraklanıp baktık.

İrina’nın Mariya Sergeyevna isimli çok hoş bir yeğeni var.

Yazık, meğer kızcağız bir illete yakalanmış. Kendisini sümüklüböcek zannediyormuş.

Serkan,”Tam tımarhanelik yani,” diyor, sonra kulağıma eğilip “Haklısın abi, herkesin derdi başka,” diye fısıldıyor.

“Evet, dertler muhtelif,” diye onaylıyorum.

İrina’nın anlattığına göre yeğeni uzun bir uğraşının ardından bu dertten kurtulmuş.

Kendi rızasıyla Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiş.

Bir değil, bir kaç psikiyatrist kızcağızın tedavisi için seferber olmuş.

“Sen sümüklüböcek değilsin, insansın!”

Sabahtan akşama kadar kızcağıza telkin ettikleri bu.

Soruyorlarmış:

“Hayvanları anlatır mısın? Kaç hayvan türü var?”

“Hayvanlar ikiye ayrılır. İlk grup, aslan, kaplan, fil, gergedan, kedi, köpek gibi iyi huylu, sakin hayvanlar. İkinci grup ise tavuk, ördek, karga, güvercin gibi yırtıcı ve zalim hayvanlar,” diye cevaplıyormuş.

Hoppala!

Hadi, yeni baştan tedaviler başlıyormuş.

Neyse uzun tedavilerden sonra kızcağız normal bir hale gelmiş.

Artık hastanede yatmasına gerek yok, eskiden olduğu gibi normal hayatına geri dönecek.

Herkes mutlu. Gelecekten umutlu.

Son olarak “Sen kimsin, nesin?” diye sormuş doktor.

“Ben, bir insanım. Adım Mariya Sergeyevna. Mesleğim bankacılık.”

Doktorun yüzünde zor ve uzun tedavi sürecinin sonunda hastasını iyileştirmiş olmanın memnuniyeti varmış.

Vedalaşmışlar.

Mariya Sergeyevna, hastanenin bahçesinde çıkış kapısına doğru ilerlerken doktor arkasından el sallıyor, sonra odasına dönüyor.

Daha yarım saat geçmemişken odasının kapısı açılıyor. Hastası, bizim İrina’nın yeğeni Mariya, alı al, moru mor, nefes nefese kapının eşiğinde beliriyor.

Doktor şaşırmış, “Hoppala, niye döndün?” diye sormuş.

“Ya, hiç sormayın doktor bey! Yine aynı şey...”

“Yahu sen artık sümüklüböcek değilsin, normal bir insansın, öyle değil mi?”

“Tamam doktor bey biliyorum, ben sümüklüböcek değilim. İnsanım, adım Mariya Sergeyevna, mesleğim bankacılık.”

“Eeee!?”

“Ben sümüklüböcek olmadığımı biliyorum da, bahçede bir ağacın dalında kocaman bir kara karga var. Bana kötü kötü baktı. Acaba o, benim sümüklüböcek olmadığımı biliyor mu?”

Neyse, bu ufak olaydan sonra kızcağız tamamen iyileşmiş, derdinden kurtulmuş olarak günlük hayatına geri dönmüş.

Hatta İrina’nın söylediğine göre kariyerinde ilerleyebilmek için yüksek lisans yapma, yeni tanıştığı erkek arkadaşıyla evlenme ve çocuk yapma planları bile yapmaya başlamış.

***

Geçen gün Mariya, İrina’yı ziyarete geldi.

Öğle yemeği için hep birlikte yakınlardaki bir kafe-restorana gitmeye karar verdik.

Yedik, içtik; keyfimiz yerinde dönerken Serkan, yine bir muziplik yapmaya kalktı. Sululuk ya da densizlik demek daha doğru.

“Aaa bakın, şu daldaki kargayı görüyor musunuz? Ne kadar sevimsiz, çirkin bir yaratık!” diye bağırdı.

Hepimiz o yöne baktık.

İrina’nın yeğeni, gülümseyerek “Gerçekten de öyle,” dedi.

Serkan’ın planı tutmamıştı.

Ama bu arada Yuliya’nın çantası bu tatsız şakası nedeniyle bizim densiz Serkan’ın kafasına inmişti bile.

Bu arada İgor, koluma yapışmış, hararetle daçasının bahçesindeki İspanyol sümüklüböcekleriyle nasıl mücadele edeceğini anlatıyor:

“Sümüklüböcek istilasıyla nasıl doğru şekilde mücadele edileceğini çok araştırdım. Böcek ilaçları bu yumuşakçalara karşı etkisiz. En etkili yöntem aslında elle toplamak, ancak zahmetli, bu işlem yem tuzağı hazırlayarak kolaylaştırılabilir. Bu sümüklü böcekler birayı çok seviyorlarmış. Onlardan hızlıca kurtulmak istiyorsan, birayı küçük kaplara doldurup, akşamları bölgeye yerleştirip, tuzak kurmak bir yol. Böylece kokuya çekilen sümüklü böcekler tuzağa girer ve sıvıda boğulur. Bu, denenmiş, başarılı bir yöntem. Ancak bu uygulama beklenmedik sonuçlara yol açabiliyormuş: örneğin, İngiltere'de bu defa kirpilerin kaselerden bira içip sarhoş olduktan sonra bahçelerde dolaşmaya başladığı bir olay yaşanmış," diye anlatıyor.

Serkan, İgor’a “Sen birayı bana ikram et, ben senin daçana gelip elle toplarım,” diyor.

Onun derdi de başka.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Rusya'da halkın yarısına göre daça geçim kapısı değil, dinlenme yeri






Rusya'da son dönemde yapılan reformlarla popülerliği azaldığı belirtilen daça (yazlık ev) geleneğiyle ilgili halk ne düşünüyor? Yapılan bir ankete göre halkın yüzde 56'sı, daçayı dinlenme ve eğlence mekanı olarak görüyor.

Yüzde 32'lik bir kesim ise daçalara bahçecilik yapılabilecek bir geçim kapısı gözüyle bakıyor. Daçalarda yetiştirdiği meyve-sebzeyi satarak gelir elde etmeyi amaçlayanların oranı her geçen yıl azalıyor. 2005 yılında bu oran yüzde 60 seviyesinde idi.

Devlete bağlı kamuoyu yoklama kurumu VTsİOM'un araştırmasına katılanların yüzde 62'si daçaya yalnızca yaz sezonunda gittiğini söyledi. Bu kişilerin yüzde 20'si hafta sonları şehirden ayrılırken, yüzde 8'i tüm yazı daçada geçiriyor. Yaz boyunca daçaya sadece 3 veya 4 kez gidenlerin oranı ise yüzde 21.

VTsİOM'un anketine katılanların yüzde 31'i daçada bahçe işleriyle uğraşmayı tercih ediyor. Yüzde 26'lık bir kesim dinlenmek, yüzde 26'lık bir kesim ise piknik yapmak ve "mangal keyfi" daçaya gidiyor. 

Daçalarda sadece kendi ihtiyacı için bahçecilik yapanların oranı 2005 yılında yüzde 72 iken bugün yüzde 71 seviyesinde. Daçalarda peyzajla uğraşmayı tercih edenlerin oranı ise yüzde 34.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Moskova Akşamları


‘Подмосковные вечера’ [Padmaskóvnıyi viçirá] (Moskova Akşamları)




Söz:M. Matusovskiy
Müzik: V. Solovyev-Sedoy

Rusça
Okunuşu
Türkçe Tercümesi
ПОДМОСКО́ВНЫЕ ВЕЧЕРА́ 
MOSKOVA AKŞAMLARI
Не слышны́ в саду́ да́же шо́рохи,
[Ni slışnı́ fsadú dájı şórahi] 
Bahçede hışırtılar bile duyulmuyor
Всё здесь за́мерло до утра́.
[Fsyó zdes’ zámirla da utrá] 
Burada her şey sabaha kadar kıpırdamaz oldu
Е́сли б зна́ли вы, как мне до́роги
[Éslip ználi vı kak mne dóragi] 
Keşke bilseydiniz benim için ne kadar değerli olduğunu
Подмоско́вные вечера́.
[Padmaskóvnıyi viçirá] 
Bu Moskova akşamları!
Ре́чка дви́жется и не дви́жется,
[Réçka dvíjıtsa i ni dvíjıtsa] 
Nehir bir hareket ediyor bir hareket etmiyor
Вся из лу́нного серебра́.
[Fsya iz lúnnava siribrá] 
Tastamam gümüş ay ışığı dolu.
Пе́сня слы́шится и не слы́шится
[Pésnya slı́şıtsa i ni slı́şıtsa] 
Şarkı bir duyuluyor bir duyulmuyor
В э́ти ти́хие вечера́.
[V éti tíhiyi viçirá]
Bu sakin sessiz akşamlarda
Что ж ты, ми́лая, смо́тришь и́скоса,
[Ştoş tı mílaya smótriş ískasa] 
Bitanem, neden hep yan yan bakıyorsun
Ни́зко го́лову наклоня́?
[Níska gólavu naklanyá] 
Başını eğilerek?
Тру́дно вы́сказать и не вы́сказать
[Trúdna vı́skazat’ i ni vı́skazat’] 
Ne kadar zordur söylemek ve söylememek
Всё, что на́ сердце у меня́.
[Fsyo şto ná sirtsı u minyá] 
Kalbimde neler olduğunu.
А рассве́т уже́ всё заме́тнее.
[A rassvét ujé fsyo zamétniyi] 
Şafak vakti yavaş yavaş yaklaşıyor
Так, пожа́луйста, будь добра́,
[Tak pajálusta but’ dabrá] 
Lütfen, ne olur,
Не забу́дь и ты э́ти ле́тние
[Ni zabút’ i tı éti létniyi] 
Sen de unutma bu yaz
Подмоско́вные вечера́!
[Padmaskóvnıyi viçirá] 



Meraklısına bilgiler:
‘Подмосковье’ (Padmoskovye), yani ‘Moskova banliyösü’, bugünkü anlamıyla ‘Moskova Bölgesi’.
Sovyetler Birliği döneminde neredeyse tüm çalışanlara devlet tarafından şehir dışında yazlık evler (‘дача’ [dáça]) verilirdi.
Moskova Bölgesinde yeşil ormanlar içinde ve nehir kıyılarında binlerce daça, yazlık ev vardır. Moskovalılar yazın hafta sonlarında bu evlere gidip dinlenir.
Konumuz olan ‘Подмосковные вечера’ (Padmosvkovnıye Veçera) şarkısı da bu doğa ile iç içe olan ve romantik duygularla dolu akşamların havasını vermekte.
Şarkı, SSCB zamanında Spartakiad spor oyunlarının belgeseli için yazıldı ve Vladimir Troşın adındaki sanatçı tarafından söylendikten sonra popüler oldu.
‘Подмосковные вечера’ şarkısı, farklı dillerde söylemesi, farklı sanatçılar ve orkestraların yorumlama sayısı açısından Guinness Rekorlar Kitabına girmiştir.
Şarkının İngilizce, Fransızca, Çince, Japonca, Arapça v.s. versiyonları vardır. Şarkı, Mireille Mathieu, Тото Cotugno, ‘Kenny Ball and His Jazzmen’, ‘Deep Purple’ gibi sanatçı ve gruplar tarafından yorumlandı.

‘Подмосковные вечера’ şarkısı, ‘Kalinka’ ve ‘Katyuşa’ şarkıları gibi Rusya’nın sembolleri arasında yer alır.

Kaynak: http://tr.sputniknews.com/rusca_dersleri/20150204/1013782220.html#ixzz3QsKI1Bam

17 Haziran 2015 Çarşamba

Gazete okuma merakı / M. Hakkı Yazıcı


Kaynak: http://www.turkrus.com/81475-gazete-okuma-meraki--xh.aspx

Geçenlerde Olga Teyzeyi, üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in karısını bizim padiyezdin, yani apartman girişinin önündeki bankta otururken gördüm.

Mayıs bayramlarından beri Vladimir İvanoviç ve Olga Teyze daçalarındaydılar. Uzun zamandır görüşememiştik.

Ben de yanına çöktüm, muhabbete başladık.

Konuştu da konuştu, sonunda yine konuyu Vladimir İvanoviç’in çok içtiğine getirdi, şikayetlendi.

Halbuki bu, Rusya’da normal bir durum.

Bir de etrafını unutup, gazeteleri en küçük haberlerine kadar okumasını eleştirdi. Hani ölüm ilanlarına kadar okumak derler ya, öyle okuyormuş. Gerçi artık ihtiyarladığından mı, yoksa çok içtiğinden mi nedir, o kadar çok okuyamıyormuş.

“İyice yaşlandı zavallı. Artık gözlüksüz iri puntolu başlıkları bile zor okuyor. Hemen yoruluyor, içkinin de tesiriyle sızıp, uyuyor.”

Suskunlaştı. Sanki mazide kısa bir gezinti yapıp, geri döndü; sonra devam etti:

“Biliyor musun?” dedi, “Ben senelerce gazetelerin hep birinci ve son sayfalarını okudum. Kocamın nadiren elinden bıraktığı gazetelerin ilk ve son sayfalarını okumakla yetindim. Kahvaltıda, dinlenme bahanesiyle otururken, otobüste, metroda… Ve hep o gazete okuyan adamın, kocamın yüzünü görmek istedim.”

Bu, ince bir sitem ve sorgulamaydı hayatlarına dair.

Aslında onların birbirlerine çok düşkün olduğunu, yılların yıpratamadığı bir aşklarının olduğunu biliyordum.

***
Vladimir İvanoviç’le bu ortak gazete okuma merakımızı daha önce çokça konuşmuştuk.
Bilmiyorum, siz de benim gibi gazete okuma merakını bırakamayanlardan mısınız? Hem de haberler o kadar içinizi karartsa, yaralasa bile…

Ben hala öyleyim. Ama Rusya’da bu zevkten mahrum oluyorsunuz. Türkiye’de olup bitenleri gazetelerin internet versiyonlarından takip etmekle yetinmek zorunda kalıyorsunuz.
Türkiye’ye iş, dinlenmek ya da aile ziyareti için gittiğimde hafta sonlarında yine gazete alıyorum. Ve dönüşte bunları yanımda getiriyorum.

Vladimir İvanoviç’e bu gazeteleri gösterince şaşırmıştı.

İlaveleriyle birlikte, her biri neredeyse yarımşar kiloluk renkli gazeteler. Eskiden bu gazetelerin rekabet amacıyla ansiklopedi, tencere, tava bile dağıttıklarını anlatmıştım; iyice şaşırmıştı.

Gazeteler, eski gazeteler değil. Eskiden boyalı basın diye, promosyon niyetine tencere-tava dağıtıyorlar diye küçümsediğim gazetelerin eski hallerini bile arayacağımı o zaman söyleseler gülerdim.

Halbuki gazetelerin haber vermenin ötesinde ne kadar çok önemli toplumsal işlevleri var, değil mi?

Mesela eskiden olsa rahatlıkla “Bir sinekle bir kötü siyasetçi arasındaki benzerlik nedir?” sorusuna “ikisini de gazeteyle öldürebilirsin!” cevabını verebilirdik.

Son yıllarda gazetelerin, gazetecilerin siyasilerle, iş dünyasıyla, kulüp başkanlarıyla, polis şefleriyle, paşalarla daha içli dışlı olduğu; bundan güç, kuvvet aldıkları, beslendikleri bir yeni zamanı yaşıyoruz.

Şimdi birileri sen iyice yaşlandın da, hafızanı mı kaybettin, bu hep böyle değil miydi diye çıkışacaktır.

Doğru herhalde,…ama ben yüreğim inciniyor da başka türlü hatırlamak istiyorum belki.  

Ancak şimdilerde bariz bir fark var; yurtdışı muhabirleri dahi kalmamış bir gazetecilik dönemini yaşıyoruz. Ne yazık!

Kendi hesabıma eski Moskova muhabirleri Hakan Aksay’ı, Cenk Başlamış’ı çok özlüyor ve arıyorum; canına dişine takmış direnen ve iyi bir iş başaran Turkrus.com ve Kompas’ın yaratıcısı, yayıncısı Suat Taşpınar ve birkaç kişi olmasa kendimi daha da kötü hissedeceğimi biliyorum.

Tek ümidim bunların değişeceği yeni bir döneme girilebilme ihtimali. Israrla ve iyimserce benim bu ihtimali sevme halimi seviyorum.

Vladimir İvanoviç’e Hakan Aksay’ın aktardığı, bildiğim bir soğuk savaş fıkrasını anlatmıştım. Fıkra şöyleydi:

Güya Büyük İskender, Cengizhan ve Napolyon Kızıl Meydan’da bir askerî töreni izlerken konuşuyorlarmış. Büyük İskender, geçen tankları göstermiş, “Böyle, tanklarım olsaydı dünyayı ele geçirirdim,” demiş. Cengizhan, “Böyle füzelerim olsaydı, dünya benim olurdu” diye hayalini anlatmış. Napolyon ise Sovyetler döneminin 10-12 milyon tirajlı efsanevi gazetesi Pravda’yı kastederek şöyle demiş: “Böyle bir gazetem olsaydı, Waterloo Muharebesi’ni kaybettiğimi kimse öğrenemezdi”

Vladimir İvanoviç, başını sallayıp, gülmüştü.

Gazeteler bu kadar önemli yani…

Bunun farkında olan güçlüler de bu durumu kullanıp, kendi yandaş medyalarını yaratıyorlar. Yağdanlıklarını da tabii… Aslında sadece yağdanlık gazeteciler yok, bir de ne kadar iyi şey yapsa icraatları haber olamayan siyasiler var.

Rövanş olsun diye bununla ilgili bir anektodu da Vladimir İvanoviç anlatmıştı:

Güya Sovyetler döneminde bir valiyi gazeteciler nedense hiç sevmezmiş. Yaptığı iyi şeylere bile burun kıvrılırmış. Bu duruma kızıp, içerleyen adam, fantezi bu ya, bir gün bir basın duyurusu yayınlayıp, şu gün, şu saatte Volga’nın en geniş ve en derin yerinde nehrin üzerinde yürüyeceğini ilan etmiş. Vakit kışın nehrin donduğu günlerde değil, buzların tamamen eridiği, debisinin yüksek olduğu yaz başlarındaymış… Neyse gün gelmiş, gazeteciler o mahale gelmişler, vali dediği gibi nehrin en derin ve en geniş yerinden, hoplaya zıplaya yürüyerek karşıya geçmiş. Gazeteler ertesi gün iri puntolarla şu başlığı atmış: “Vali yüzme bilmiyor!”

***
Olga Teyze, Vladimir İvanoviç’i çekiştirmeye devam ediyor.

Birazcık havayı değiştirmek için araya laf sokuyorum; Vladimir İvanoviç’le çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.

“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır,” diye cevap veriyor.

Ancak nafile, bunu söylüyor, ama yine çekiştirmeye devam ediyor.

“Biliyor musun ne oldu?” diyor.

Anlatmadan önce de Vladimir İvanoviç’e söylemeyeceğimin sözünü alıyor.

Vladimir İvanoviç, daçada da olsa gazete okuma merakından vazgeçmemiş, yakındaki köyde gazete satan dükkana üşenmeden her sabah gitmiş.

“Gazeteleri alıyor, okurken bir yandan da içmeye devam ediyor,” diyor Olga Teyze.
Sonra yoruluyor, alkolün de etkisiyle sızıp, uyuyormuş.

Bu her defasında böyle oluyormuş. Olga Teyze de “Madem okuyamayacaksın, ne diye alıyorsun,” diye söyleniyormuş.

Vladimir İvanoviç, köye gitmeye üşenmeye başlayınca bu defa Olga Teyzeye askıntı olmuş, “Sen nasıl olsa alışverişe gidiyorsun, gitmişken gazete de al,” diye; o da biraz dirense de dayanamamış, çaresiz kabul etmiş.

Olga Teyze dediysem, öyle düşkün, yatalak babuşkalardan falan değil; o da kocası gibi dinç. Yani zıpkın gibi… Bisikletine atladığı gibi pır diye yakındaki köye gidiyor.

“Günlerce her sabah gazete taşıdım ona. Ama o, her defasında daha gazeteyi eskisi gibi okuyamadan sızıp, uyudu,” diye anlatıyor Olga Teyze, “Sonunda ben de bıktım. Dükkandan bu kez aynı gazeteden yedi tane aldım, her sabah yeni almış gibi birini verdim. Yine aynı şekilde gazeteyi bitiremeden sızdı. Bir hafta sonra bana ne dedi biliyor musun?”

“Ne dedi?”

“Gazetedeki baş sayfadaki bir kaza haberini kastederek, ‘Yahu Olga, bu dünyada ne aptal insanlar var; yedi gündür, aynı adam, her gün arabasıyla aynı ağaca çarpıp kaza yapıyor,’ dedi.”

28 Haziran 2014 Cumartesi

Herkesin bir daça öyküsü vardır Rusya'da...




























Cathy Newman  / National Geographic

Daça olarak adlandırılan yazlık evler, ülke ruhunun -ve Rusya'daki kültürel uçurumun- sergilendiği yerler.  Rusya'da herkesin bir "daça" öyküsü vardır. Bu, gökyüzünde asılı kalan güneş sayesinde geç saatlere kadar top oynanan, semaver ateşi güzel koksun diye kozalak toplanan veya uzun mu uzun yemyeşil ladinlerin kuşattığı buz gibi bir gölette yüzülen çocukluk anılarında kalmış bir öykü olabilir.

Sessiz ama romantik bir öykü de olabilir. Mevsim sonunda solan ya da kök salıp evliliğe kadar uzanan bir ilk aşk mesela. Ya da dokunaklı bir öyküdür söz konusu olan, hatta kişinin kendini kurtarmasıyla sonuçlanan.

Yaşlıca bir kadın, işten eve geldiğinde kocasını en yakın arkadaşıyla yatakta bulduğu günü anlatıyor. Kocasını evden kovmuş önce. Sonra da, önünde uzanan (ve kocasız geçecek olan) emeklilik yaşamını düşündüğünde, şimdi ne yapacağım diye sormuş kendi kendine. Bu sorusuna 500 rubleye aldığı, yakınında mantar toplayabileceği bir orman, bir göl ve bir de bahçesi olan daça yanıt olmuş. "Daça benim hayatımı kurtardı," diyor.

Elinizdeki, Rusya'nın trajik tarihinden yansıyan kederle örülmüş bir öykü de olabilir. Nataliya Ivanova'nın genç yaşta iki çocukla dul kalan anneannesininki gibi. Anneannesi yeniden evlendiğinde, ikinci eşi Moskova yakınlarında bir daça satın almış. Ve eşi Stalin'in çalışma kamplarından birinde yitip gidince, o da ömrünün sonuna dek bu daçada kalmış. Asla bir şey dikmemiş. Çiçek bile. "Gitgide sıklaşan çimen hariç," diye anlatıyor Moskova'da yaşayan editör-yazar Nataliya. "Çocukluk fotoğraflarımdan birinde, çimenler boyumu aşıyor."
Acı ya da tatlı, hüzün dolu veya eğlenceli... Öykü daima yazın geçiyor. Ne de olsa daça, yazlık ev.

Boris Vişnyekov'un da daça öyküleri var. Onunkiler kaba kuvvet ve caka satmayla örülü. Bir defasında, Rusya'nın kuzeybatısında, Valday adlı kentin yakınlarındaki daça sitesinde içki içip teypten bangır bangır müzik çalan bir grup gençle kavga etmiş. "Birkaçını aldım, tuttum göle daldırıp daldırıp çıkardım. Onların anladığı tek dil bu çünkü, güç gösterisi," diyor. Bir defasında da iri yarı bir maganda, daça adabını hiçe sayıp köpeğinin gölde yüzmesine izin vermiş. "Damadım güreşçi. Onu çağırdım yanıma. Sorun halloldu."

Boris, daçasında olmadığı zamanlarda taksi şoförlüğü yapıyor. Bir gün yolda hızla giderken, büyük kentlerde yaşayan daçalıların araba kapılarını açıp çöplerini fırlatıp attıkları çukuru gösterdi bana. "Rusya'da durum işte bu hale geldi," diye homurdandı. Ama Boris'in bir planı var. Suçluları yakalamak için bir foto kapan kuracak.

Buz mavisi gözleri, basket topu yutmuş gibi kocaman bir göbeği ve insanda Moskova'dansa Hawaii'deymiş gibi bir duygu yaşatan, kısa kollu, rengârenk desenli türlü türlü gömleğiyle 63 yaşındaki bu adam, o ana dek benim için sadece taksi şoförü Boris'ti. Sonra diğer kimliğini keşfettim. O, bir yandan da Valday'da bin kadar daçadan oluşan Nyertsı sitesinin yoğun çalışan lideri, Başkan Boris.

Boris'in krallığını oluşturan daçalar diyarı, Rusya'ya özgü bir şey. Her üç Rus'tan birinin daçası var. Bir milyon kadar daçanın bulunduğu Moskova çevresinde cuma akşamları başlayan daça trafiğinde bir araba uzun saatler boyunca kıpırdamaksızın kalabiliyor.

Çar Deli Petro'nun St. Petersburg dışındaki toprakları saray erkânına dağıtmaya başlamasından itibaren daçalar, Rus kültürünün dokusuna işlemiş. ("Daça" sözcüğü Rusçada "vermek" fiilinden türemiş.) Rusya'da yazları sergilenen dramın (veya komedinin) sahnelendiği yer daça. Bu topraklarda yaz değerli ve kısa. Kışsa bitmek bilmiyor. İnsanların, St. Petersburg çevresindeki tayganın üzerinde ürün yetiştirmek için kısacık dört ayı var. (Bu süre Batı Avrupa'da sekiz ayı bulabiliyor.) Rusya topraklarının beşte biri Kuzey Kutup Dairesi'nin üzerinde. Yarıdan fazlasının altında buzu çözülmeyen toprak alt tabakası var. Özetle baharın ve ardından yazın gelişi, bu topraklarda bir tür peri masalı tadında. Toprağın buzu gibi, ruhların da buzu çözülmeye başlıyor.

National Geographic Türkiye'nin Temmuz 2012 sayısından alınmıştır. 

Fotoğraf: JONAS BENDIKSEN

Rusya'da daçan varsa, keyfin var!

Kaynak: http://www.moskovalife.com/

Daça, Rusların geleneksel "yazlığı".

VTsIOM'un dün sonuçlarını açıkladığı son ankete göre, Rusya'da şehirlerde yaşayanların yüzde 46'sı daça sahibi olduğunu söylüyor. 2013'te bu oran yüzde 48 idi. Yuvarlak bir ifadeyle, şehirli halkın yarısının daçası var. 

Anket, genel olarak sahiplerinin yüzde 29’u daçalarını "sadece yazın" kullandıklarını gösteriyor. Büyük şehirlerde bu oran yüzde 44'e çıkıyor. Yüzde 8'lik kitle, şehir dışındaki evlerini "sürekli ikamet için" kullandıklarını söylüyor. Daçada esas olan mülkiyet. Sadece yüzde 1'lik kitle daça kiralıyor.

Daça kiralayanlar genellikle çocuklu genç aileler. Moskova'da en popüler daça bölgeleri Kaşirskoye ile Novorijskoye şoselerinin arasında, batı ve güney batı bölgesinde yoğunlaşıyor.
En ucuz daça kirası Moskova civarında şu an aylık 25 bin rubleden başlıyor. "Business class" havuzlu, süper konforlu daça isterseniz rakam 150 bin rubleye kadar çıkıyor!


Rusların yüzde 76'sı daçasına "elektriçka" denen banliyö trenleri ile ulaşıyor. Daçaların yüzde 52'sinde içme suyu sistemi var. Yüzde 39'unda banyo var. Yüzde 66'lık kitle daçanın tiryakisi olduğunu ve "her fırsatta" gittiğini söylüyor.

25 Ekim 2013 Cuma

Daçaya Veda



TürkRus.Com yazarı M. Hakkı YAZICI'nın kaleminden:


                                   




Geçen hafta sonunda İgor, bizi “Daçaya Veda Partisi”ne davet etti.

Okullar açılalı çok olmuş,  “General Kış”ın kapıyı çalmasına az kalmıştı.

Rusya’da, Moskova civarında  “daça sezonu”,  geleneksel olarak, hemen her yıl Mayıs tatilinde başlayıp, Ekim sonunda biter.

Aslında İgor, sezonu Nisan sonunda açmış, Mayıs Bayramlarını da daçasında karşılamıştı. Karısı ve çocukları neredeyse bütün yazı daçalarında geçirmiş, kendisi de Cuma akşamları işten erken kaçıp, her hafta sonu daçasına gitmişti.

Çıkarken gökyüzüne baktık. Hava puslu ve soğuktu. Yağmur da yağabilirdi. Bütün işimiz bulutların insafına kalmıştı.

Yulia, “Bütün yaz torbaya girdi sanki bizi davet etmek ancak aklına geldi,” diye söylendi.

Belki haklıydı, ama İgor’u kırmak olmazdı.

Hep beraber; ben, Aleks, Yulia, Ersin ve karısı Natalya bir arabaya doluşup daçanın yolunu tuttuk. 

Yola çıkmadan önce Aleks, “Bak sen araba kullanacaksın, sakın içki içme,” dedi.

İgor’un ısrar edip, bana zorla içirmeye çalışacağını biliyordu.

“Merak etme,” dedim; “Son trafik cezalarından sonra içki içecek kadar deli değilim.”

Ersin, fırsat bilip:
“Abi, istersen arabayı ben kullanayım,” dedi, “Senin temponla akşama ancak varırız.”

Karısı Natalya, arkasından çekiştirdi:
“Aman sen kullanma, huzur içinde, sakin sakin gidelim.”

Daha hala daçasına veda edememiş Moskova’lılar nedeniyle trafik yine saç baş yolduruyordu. 

Moskovalıların en büyük ve de bir türlü çözülemeyen derdi trafik yoğunluğu: Probki.

Rusların bütün bu çileyi çekerek her hafta sonu daçalarına koşuşturmalarına şaşmamak elde değil.

Bir ara araç denizi arasında kaplumbağa hızında ilerlerken bunalmış vaziyette Aleks’e sordum:
“Söyle bakalım Moskova’dan daçaya mı, yoksa Antalya’ya mı gitmek daha kolay?”

***

Rusların günlük sohbetlerinde ağızlarından sıkça duyulabilecek hayati öneme sahip üç şey var: Kvartira, maşina, daça; yani ev, araba ve yazlık. Bunların hepsine birden sahip olan orta direk bir Rus için hayat yarı yarıya garanti demektir.

***

Neyse, uzun yolun kısa lafı; sonunda daçaya vardık.

İgor, karısı ve oğlu Maksim bizi kapıda karşıladılar.

Onların dışında, yine bizim gibi aileleriyle birlikte misafir olan, artık acıkmaya başlayıp, yolumuzu gözleyen Roman ve Pavel de bizi görünce sevindiler ve tezahürata başladılar.

Neredeyse herşey hazırdı, Rusların keyifle yaptıkları “şaşlık partisi” için bizi bekliyorlardı.

Kızlar, yardım için mutfağa gittiler.

İgor’un mangal için hazırladığı beryoza odunları yağmurda ıslandığından yanmakta nazlanıyorlardı. Bana dönüp:

“Sen geç kaldığın için cezalısın. Maksim’le yandaki komşunun bahçesine gidip sarayından biraz kuru odun getirin,” dedi.

Benim elalemin sarayından izinsiz odun almak ayıp olmaz mı gibilerinden baktığımı görünce hemen cep telefonuna sarılıp komşusu İvan’ı arayıp onayını aldı.

Sarayın Türkçedeki anlamı malum… Farsçadan dilimize geçen, sultanlara yakıştırdığımız görkemli yapılardan söz ederken kullandığımız bu sözcüğün Rusçadaki karşılığı “сарай”ın anlamıysa evlerin yanındaki müştemilat bile diyemeyeceğimiz küçük, derme çatma mütevazi ambarlara, depolara verilen ad. Belli ki, belki de Tatarcadan Rusçaya geçen bu sözcüğün aktarılış sürecinde işin içine biraz mizah karışmış.

İgor’un daçasının bahçesinde üç tane de saray var, dersek olay daha iyi anlaşılır.

Biz, Maksim’le birlikte odunları taşırken aklıma Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”  operası aklıma geldi. Ne iş, elalem saraydan kız kaçırırken biz odun kaçırıyorduk.

Zihnimde melodisini yakalayıp ıslıkla çalmaya başladım. Igor, hemen müdahale etti.

“Sen, şirkette para işlerine bakıyorsun; ıslık çalma, uğursuzluk getirir, para kaçar,” dedi

Öyle ya bir de bu işler vardı. Rusların bizimkine benzer batıl inançları...

***

Rusların “daça (Дача)” merakı yeni değil. Taa 17. Yüzyıla kadar uzayan bir geçmişi var.

Daça sözcüğü Rusça “davat” vermek sözcüğünden türetilmiş. Çarın imtiyazlılara verdiği arazilerden kaynağını alıyor.

Rusya tarihinde daçalar önemli yazarlara, şairlere, müzisyenlere, bestecilere, bilim adamlarına, yüksek rütbeli subaylara ve benzeri bürokratlara ödül olarak verilen, "statüko" ögeleri olmuş.

Yani apoletindeki yıldız sayısı, makam arabanın, odanın lükslüğü gibi bir şey… Bir nevi düzenin yandaşlarına verilen avantalarmış. Çoğu zaman bakım, onarımları ve hizmetleri, hatta yiyecek, içecek ihtiyaçları bile devlet tarafından karşılanırmış.

Bu imparatorluk döneminde de, Sovyet döneminde de böyle olmuş.

İmparatorluk döneminde başlayan bu merak, tutku, Sovyet Döneminde devam etmiş ve hatta günümüzde daha da artarak yaşamın önemli parçası olmayı sürdürmektedir. 

Yüksek statüye sahip birisi, alt düzeyden birisini hizaya getirmek, yani “balans çekmek” isterse 

“Daçan kadar konuş, kardeşim,” diyebilirmiş.

Aslında yöneticiler için dizginleri elde tutmak için de iyi bir yöntem…

Gözden düştün mü, daça da elden gidiyor.

18. yüzyılın başlangıcında, Büyük Petro zamanında daçalar daha popülerleşmiş, asillerin yaz tatillerinde yaşadığı yerler,  yani bizim anladığımız dilde “yazlık”  olarak kullanılmaya başlanmış.  Sadece sakin bir tatil amacıyla değil, davetler, kutlamalar için de kullanılırmış.

19. yüzyılın başlarında artık bir ev ve daça sahibi olmak, hem zenginlerin, hem de orta sınıfın olmazsa olmazı olmuş. Daça, konu olarak Aleksandr Puşkin, Anton Çehov gibi Rus edebiyatçılarının eserlerine de girmiş.  Örneğin 20. Yüzyılın başında Maksim Gorki “Daçniki” isimli eleştirel bir oyun yazmıştır. Malum Gorki, Ekim Devrimi’nin savunucusu en itibarlı, önde gelen yazarlardandı.

Ve nitekim zenginlerin daçalarının bazıları Devrim sonrasında işçilerin tatil evlerine dönüştürüldü.

1950’ler sonrasında bu tutkunun daha fazla yoğunlaşmasının nedeni Savaş boyunca aynı zamanda açlıkla da savaşmış bu insanlar için daçalarının bahçelerinde yetiştirebildikleri ürünlerin bir bakıma kötü günler için yaşam garantisi olmasıydı. Bu ihtiyaç, zamanla alışkanlık haline dönüşmüştür.

Nitekim 1980’lerde mağazalarda, pazarlarda yiyecek sıkıntısı olduğunda daçalarda yetiştirilen ürünlerle yetinilir duruma bile gelinmiş. Haliyle böyle durumlarda daçada ekip, biçme, keyif olmaktan çıkıp, zarurete dönüşüyor.

1990’ların sonunda, sistemin değişmesiyle birlikte, daçalar özelleştirilmiş, isteyen daçasını piyasa değerinin de altında kendi üzerine alabilir olmuş.

Dışarıdan bakan pek çok yabancı Rusların havaların el vermesiyle, Nisan ayından başlayıp Kasım ayına kadar hemen hemen her hafta sonunda saatlerce yoğun trafik çilesiyle (probki) boğuşarak daçalarına gidip döndüklerine akıl sır erdiremez. 

Aslında cevabı çok basit.

Bir kaç yıl Moskova’da yaşayınca kolay anlıyorsunuz.

Rusların doğaya karşı büyük bir sevgisi ve açlığı var. Sert uzun kışın arkasından havalar düzelince Ruslar kendilerine bağa, bahçeye, ormana atıyorlar. İklim koşullarının tarıma pek elverişli olmadığı bu ülkede halkın çiçek, böcek; sebze, meyve konusunda ne kadar bilgili olduklarını görüp, şaşırırsınız. Hemen herkes daçasının bahçesinde imkanları ne kadarsa mutlaka bir şeyler ekip, yetiştirir. Domates, biber, patlıcan,…Ne olabilirse…

Sezonun başında fidelikler, fidanlıklar tıklım tıklım dolar; daçacılar o sene ekeceklerini alırlar. Eksik bahçe aleti, malzemesi, eşyası varsa alınıp, telafi edilir. Bazıları Moskova civarında yetişebilen domates, salatalık, patates, gibi geleneksel daça bahçesi ürünlerinin dışında fantezi peşine düşüp, yeni şeyler denerler, keşfederler. Ekilip, sonuçları heyecanla beklenir. Bir dönem Sibirya taraflarında sakura modası başlamış mesela.

Bir sure sonra emeklerinin karşılığını almaya başlarlar. Kendi yetiştirdikleri sebzeleri iftiharla, afiyetle yerler. Bir kısmını da kışın tüketmek için konservesini, turşusunu, reçelini yaparlar. Patatesler kilerlere konur. Bahçelerde büyüyen çiçekler bir süre de evlerin içindeki vazolarda misafir edilirler.

Ve hatta tüketebildiklerinden fazlasını satanlar bile vardır.

Daçacılar, yeni deneyimlerini dostlarıyla paylaşırlar, birbirleriyle fide ve tohum takası yaparlar, muhabbetini yaparlar. Dost meclislerinde tatlı bir ziraat muhabbeti uzar, gider. İşi aşırıya götürenler bunu bir yıl boyunca, kışın dahi sürdürürler.
  
Kışın bazıları şehirdeki evlerinde, pencere önlerinde, normalde çöpe atılacak teneke kutularda, plastik meşrubat şişelerinin üst kısmını kesip atarak yaptıkları basit saksılarda tohumlardan daça için fideler üretirler. 

Yazın daçada yaşamaya doyamayanlar, şehirle çok ilişki zorunluluğu olmayanlar, örneğin emekliler, yeterli donanımı, ısıtma, banyo gibi imkanlarını geliştirerek kışın da daçalarında yaşamaya devam ederler.

1990’lar sonrasının bazı yeni zengin görgüsüzleri,işi iyice aşırıya götürmüşlerdir. Eski daça evlerinin yerine içinde her türlü lüksü olan devasa villalar yaptırmışlar. Bahçelerinde timsah, iguana gibi ekzotik hayvanlar besleyenleri bile varmış. 

1960’ların başında sanırım görünüm kaygılarıyla dikilecek ağaç sayısı gibi bazı konularda resmi sınırlamalar ve denetim getirilmiş, ancak kısa bir sure sonra bundan vazgeçilmiş, kotalar kaldırılmış.

Şimdi her şey serbest. Arazi büyüklüğü konusundaki eski sınırlamalar da kalmamış. Paran varsa al alabildiğin kadar. Bu nedenle spekülasyonu da başlamış işin. Ticaret, gayrımenkule yatırım ve tatil, hepsi bir arada…

İgor’un daçasında ana bina birbuçuk katlı ahşap bir ev.

Hayalinde bir de mütevazi yüzme havuzu var. Havuz şimdilik yok, ancak yerini kafasında tasarlamış, oraya ağaç falan dikmiyor. Bahçesinde ilaveten bir banyo ve üç saray var.

Genel kanı o ki, Ruslar için daça, büyük şehir keşmekeşinden kaçışın sembolü, “kaybedilmiş cennete dönüş”tür.

***

Bunların çoğunu İgor, şaşlık yaparken, bir yandan mangal ateşini harlar, bir yandan da etleri pişme durumlarına göre çevirirken kaşla göz arasında anlattı.

Abartı varsa günahı onun.

Bu arada İgor’un karısı kapının aralığından kafasını dışarı uzattı. Kendi yapması gereken salata, akroşka, falan, her şeyi yapmış kızlarla birlikte sofrayı kuruyordu.

Şaşlığın henüz hazır olmadığını görünce kızdı, İgor’u bir güzel haşladı.

İgor, bu fırçalara alışıktı,fazla aldırmadı. İki elini “Ne yapabilirim?” der gibi iki yana açıp, “Vat ken ay du?” dedi.

İgor’un İngilizce “What can I do?” dediğini zannetmiştik, ancak içeri gidip, birazdan koltuğunun altında iki votka şişesi ve bardaklarla döndüğünde ses benzerliğini kullanıp muziplik yaptığını, aslında Rusça “Водку найду” (Vodku naiydu), yani mealen “Votka bulmaya gidiyorum,” dediğini anladık.

Aleks’in gözlerinin parladığını fark ettim. Asıl daça keyfi şimdi başlıyordu.

***

Daçadaki bu seneki son şaşlık partisinin neşe ve mutluluk içinde geçtiğini söylemeye gerek yok.

Şansımıza yağmur yağmadı ve hatta bulutların insafa geldiği bir ara güneş kendisini gösterip bizi ısıttı bile diyebilirim.

İgor, bol bol içip, dostlarla sevgili daçasında birlikte olmanın keyfini çıkardı. Benim araba kullanacağım bahanesiyle içki içmediğime bile kızmadı.

Her şey çok güzeldi. Hele dostlarla bir arada olununca…

Şimdilik hoşça kal Daça!  Seneye Mayıs Bayramı’ndan sonra,  güneş yüzünü gösterip içimizi ısıttığında yine görüşürüz.

Tabii İgor, bizi yeniden davet ederse. Daha da önemlisi havaların uygun olduğu güneşli günlerde çağırırsa…


***

Dönüş yolunda da keyfimiz sürdü.

Tesadüf bu ya arabanın radyosunda Konstantin Tetruyev (Константин Тетруев)'in Daça (Дача) şarkısı çalıyordu. O da keyfimize keyif kattı.

Siz de bu videodan izleyin keyiflenin: