Moskova

Moskova
Anekdotlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anekdotlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2025 Perşembe

Anektod: Sovyetler Birliği döneminde bir garsonun yüksek matematik bilgisi seviyesi

 


Sovyetler Birliği döneminde ünlü matematikçi Vladimir İgoreviç Arnold, bir gün misafiri olan Amerikalı bir meslektaşını ağırlıyordu.

Vladimir İgoreviç şaka yapmayı severdi, değerli konuğuna bir şaka yapmaya karar verir.

Bir Sovyet restoranına giderler.

Vladimir İgoreviç, tuvalete gitmek istediğini söyleyip izin alıp, masadan kalkar.

Koridorda masalarına servis yapan garson kadını bulur.

“Ben misafirime masum bir şaka yapmak istiyorum. Bunun için desteğinize ihtiyacım olacak. Masamıza geldiğinizde ben size ‘Bir kosinüsün integrali nedir?’ diye soracağım. Lütfen siz de ‘aynı argümanın sinüsüne eşit’ olduğunu söyleyin.”

Garson kadın kafasını sallar.

“Merak etmeyin,” der.

Profesör emin olmak için sorar:

“Cevabı hatırlayabiliyor musunuz? Kafanız karışmaz değil mi?”

Garson kadın, tekrarlar:

“Aynı argümanın sinüsü.”

Vladimir İgoreviç Arnold, misafiriyle oturduğu masaya geri döner ve en büyük bilim olan matematiğe bir kez daha kadeh kaldırırlar.

Vladimir İgoreviç, şaka konusunu planladığı gibi başlatır.

Misafirine şöyle der:

“Biliyor musun dostum, bizim ülkemizde eğitim seviyesi o kadar yükseldi ki, garsonlar bile yüksek matematiği artık çok iyi biliyorlar!”

Amerikalı bilim insanı inanmaz bir surat ifadesiyle bakar:

"Abartıyorsun herhalde, mümkün olamaz," der, atıyorsun, yemezler anlamında elini havada sallar.

“İnanmıyor musun? Peki, en azından şu garson kıza yüksek matematikle ilgili bir şeyler soralım mı?”

“Tamam, soralım.”

Garsonu çağırırlar.

Vladimir İgoreviç, “Kosinüsün integrali nedir?” diye sorar.

Kadıncağız, “bu da soru mu?” diyen bir surat ifadesiyle:

"Aynı argümanın sinüsü," diye cevap verir.

Amerikalı profesör şaşkına dönmüştür.

Şakanın tam bir başarıyla yapılmış olması nedeniyle Vladimir İgoreviç Arnold ise çok mutludur.

Bir iki dakika sonra garson kadın masalarına geri döner ve şöyle der:

“Affedersiniz, eklemeyi unuttum: artı entegrasyon sabiti.”

12 Ağustos 2025 Salı

Nasrettin Hoca sanal alemin de bilgesi


M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/nasrettin-hoca-sanal-alemin-de-bilgesi/


Serkan’ın dizüstü bilgisayarı çökmüştü. Kıvranıp duruyordu.

İrina ile Yuliya’ya eğlence çıkmıştı; kapı aralığında kıkırdaşıp, konuşuyorlardı.

“Yine gizliden bir takım uygunsuz web sitelerine girmiş, virüse yakalanmıştır mutlaka,” diyorlar.

Rossiyskaya Gazeta'nın haberine göre Moskova'da her 100 kişiden 57'si bilgisayar oyunu oynuyormuş. Kadınlar daha çok bulmaca tipi oyunlara ilgi gösterirken, erkekler strateji ve simülasyon oyunlarını tercih ediyormuş. 14-17 yaş grubunun favorisi ise macera oyunlarıymış. 

Belki de Serkan’cığın bir kabahati yoktu. Bilgisayardaki teknik bir konudan kaynaklanmıştı sorun, ama şaibe altında kalmıştı işte.

Yüzü kızarmış bir köşeye sinmiş oturuyordu.

Bana bakıp, “Abi yemin ederim ki” diye başlayıp kendisinden kaynaklanan bir arızanın olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

İgor, onun bu halini gösterip göz kırpıyordu.

Neyse ki bu tür konularda bize destek veren Levent ortağı Loşa ile birlikte gelip, imdadımıza yetişti.

Yuliya’dan “wi-fi” şifresini aldıktan sonra işe koyuldu.

Geçenlerde yine bir Türk firmasına gitmişler. Şirketteki görevliye "Kablosuz şifresini söyler misin?" diye sormuş. Görevli, "Söylemem" diye cevap verince şaşırmış; ama şifre oymuş meğerse!

***

Levent ve Loşa, biraz baktıktan sonra bilgisayarın işlemcisinde bir sorun olduğunu söylediler, yeni bir işlemci gerekiyormuş falan. Pek fazla anladığım şeyler değil.

Biz konuşurken İgor, aramızdaki Türkçe konuşmalardan bir şeyler anlamaya çalışıyordu, ama pek bir şey anlamıyordu ki Rusça soruyordu.

Bilgisayar terimlerinin Türkçe karşılıkları konusu İgor’un dikkatini çekmişti.

Konuşurken terimlerin pek çoğunun İngilizcelerini değil Türkçelerini kullanmak konusunda alışkanlığımız oluşmuştu. Bu, bizim kültürümüze yerleşmişti.

Ne güzel.

Örneğin Ruslar, “kompüter” derken, biz “bilgisayar” diyoruz. “İşlemci” diyoruz, “veri tabanı” diyoruz.

Söz konusu teknolojinin İngilizce konuşan ülkeler tarafından geliştirilmesi, dünya dillerinin hemen hepsinin bilgisayar terimleri hususunda İngilizcenin etkisi altında kalmasına sebep olmuştu.

Bizde ise bilgisayar terimlerinin Türkçeleştirilmesi için pek çok araştırmacı gayret göstermiş, terimlerin Türkçe karşılıkları günlük dile yerleşmişti. Bu konuda Türk elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dil bilimci, Türkiye Bilişim Derneğinin onursal başkanı, Bilişim AŞ'nin kurucusu Prof. Dr. Aydın Köksal ve arkadaşlarını özellikle anmak gerekiyor. Zira bilgisayar, bilgi işlem, bellek, veri tabanı  donanım, yazılım, sürüm, bilişim gibi pek çok Türkçe kökenli bilişim terimi onların çalışmaları sonucunda dilimize kazandırılmıştı.

***

Levent, Serkan’ın bilgisayarındaki sorunu halletmeye çalışıyorken Serkan sabırsız, ikide bir “N’oldu, ne zaman bitecek?” diye çocuğun başına çökmüş, onu bunaltıyordu.

Sonunda Levent’in sabrı taştı, “En iyisi biz bu bilgisayarı alıp gidelim, bizim orada bakımını yapalım. Bir iki saatte yapılacak bir iş değil,” dedi.

Serkan’ın mutsuz, beceremedin mi diye soran bakışlarını görünce araya bir fıkra sıkıştırdı:

“Bir gün bilgisayarına virüs giren bir komşusu Nasrettin Hocanın kapısını çalar:

‘Aman Hocam, sen her derde çare bulursun, beni bu virüsten kurtar,’ der.

Hoca bilgisayarın başına geçer, orasını tıklar, burasına tıklar, ama nafile bir türlü virüsü bulup temizleyemez.

Pes edip, ‘Komşu, kusura bakma bir türlü beceremedim,’ der.

Hocadan ümidi kesen komşusu, ‘Ayıp Hocam, ayıp, başına koskoca sarığı geçirmişsin, ama bir virüsü bulamadın,’ deyince Hoca, kızıp başından sarığı çıkarıp komşusunun başına geçirmiş, ‘Keramet sarıktaysa buyur sen bul!’ der.  

Güzel cevap değil mi?

Bu benim çok iyi bildiğim eski bir Nasrettin Hoca fıkrasını çağrıştırıyor.

Levent’e soruyorum onaylıyor.

Meğer bunun gibi pek çok fıkra sanal aleme uyarlanmış.

Serkan, Levent’i bunaltmaya hala devam ediyor.

“Yanınızda fazla bir bilgisayarınız varsa benimki düzelene kadar kullanmam için bırakın bari,” dedi.

Levent, “Ne yazık ki yok,” diye cevap verdi, ama olsa da vermezdi gibi bir havası vardı.

***

Levent’in gönülsüz olmasının sebebini başına gelen Nasrettin Hoca’nın “Kazan doğurdu” fıkrasına benzer olayı anlattığında öğrendik.

Bir arkadaşı bilgisayarını ödünç istemiş.

“Hiç düşünmeden verdim,” diye başladı. “Arkadaşım ne de olsa, nasıl vermeyeyim?”

İki gün sonra arkadaşı bilgisayarı geri getirmiş, yanında bir mikrofon ve kulaklık varmış. Ne olduğunu sorduğunda arkadaşından “senin bilgisayar doğurdu” cevabını almış.

Gülmüş. Şaka, ama ince armağan diye düşünmüş. Teşekkür etmiş.

Bir hafta sonra aynı arkadaşı kapısını çalıp bilgisayarını yine ödünç istemiş, üç gün sonra bilgisayarı geri getirdiğinde bu defa yanında bir ‘mouse pad’ varmış.

“Benim bilgisayar yine mi doğurdu?” diye sormuş, gülüşmüşler.

Aradan biraz zaman geçmiş, arkadaşı bir akşam yine gelince hiç tereddüt etmeden bilgisayarını vermiş.

Geri geldiğinde yanında bu kez “web kamerası” varmış.

Bu ilişki hoşuna bitmeye başlamış.

Tabii yani, kaz gelecek yerden hiç tavuk esirgenir mi?

Zaten kullanmadığı eski bir bilgisayarı olduğu için arkadaşı bir daha isteyince yine sevinerek vermiş.

Ancak aradan neredeyse bir ay geçmiş bilgisayar ortada yok. Arkadaşı geri getirmemiş.

Meraklanmış. Bu defa o, arkadaşının kapısına dayanıp sormuş.

Arkadaşı, “Senin bilgisayar öldü,” demiş.

“Yahu, hiç bilgisayar ölür mü?” diye çıkışınca “Be birader, doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?” cevabını almış.

Hikaye güzel, fıkrayı bildiğimiz halde güldük.

“Sonra ne dedin, peki?” diye soruyor Serkan.

"Ne diyeyim, Windows’un çöksün, ICQ’un kopsun da ele güne muhtaç ol inşallah, ‘Chat’in ortasında klavyen bozulsun, diye beddua ettim."

Neyse ki arkadaşı bu şakayı tadında bırakıp bilgisayarını geri vermiş.

***

Levent iyice havaya girmişti, yaşadığı bir başka olayı anlatmaya başladı:

Meğer Levent ve Loşa, bize gelmeden önce alacaklı oldukları bir müşterilerine uğrayıp ne zaman borcu kapatacaklarını sormuşlar. Müşterinin cevabı aynı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibiymiş.

Müşterisi bir sürü hikaye anlatmış. Bin türlü mazeret...

Bildiğimiz “Abi, vallahi param yok, canımı mı alacaksın? En kısa zamanda ödeyeceğim” numaraları…

Kısmetimiz Nasrettin Hoca fıkralarından açılmıştı.

Fıkrada Nasrettin Hocanın bir ahbabından borç aldığından bahis vardı.

Hoca, gerçekten elde olmayan nedenlerle zor duruma düşmüştü.

Alacaklısı daha vadesi gelmeden Hoca’nın kapısını aşındırmaya başlamış.

Elde avuçta olsa hemen ödeyecek, ama yoksulluğun iki gözü de kör olsun.

Bir böyle, iki şöyle derken yine bir gün alacaklı borcunu istediğinde adamın ısrarından bunalan Hoca, “Şu anda param yok, ama çok yakında ödeyeceğim,” demiş

Adam pek inanmamış. Alacaklının böylesi düşman başına. Israrla:

“Söyle Hoca, ne zaman vereceksin, kimden bulup vereceksin!” diye sormuş.

Hoca mazlum mazlum bakarak:

“Evin önüne çalı ektim!” diye cevap vermiş.”

“Niye?”

“Koyun sürüleri geçerken yünleri çalıya takılacak.”

“Sonra?”

“Bizim hatun bu yünleri toplayacak, yıkayacak, tarayacak, eğirecek, dokuyacak, ben de götürüp satacağım.”

“Eee?”

“Ne eee’si be adam, sordun ya, senin paranı o zaman öyle ödeyeceğim.”

Alacaklı kendini tutamamış gülmeye başlamış.

Adam kasıklarını tuta tuta gülünce Hoca:

“Gidinin hâlden bilmezi,” demiş, “Peşin parayı gördün ya, gül bakalım!”

***

Levent, buna benzer bir olayla karşılaşınca siniri tepesine çıkmıştı, ama gülmeden de edememişti.

Dışarı çıkmışlar Metroya doğru giderken Nasrettin Hoca heykelinin önünden geçmişler, iyice gülmeleri tutmuştu.

Biliyorsunuzdur belki, Nasrettin Hoca'nın Moskova’da Maladejnaya Metrosu'nun hemen yanında, Yartsevskaya Sokak, 25A adresinde bulunan binanın önünde bir heykeli var. Elinde bir kitap ve her zaman yoldaşı olan bir eşekle birlikte Hoca’nın bu bronzdan anıtını heykeltıraş Andrey Orlov yapmış.

Nasrettin Hoca sadece akıllarda, kitaplarda, filmlerde kalmamış, onun adına anıtlar da dikilmiştir.

Moskova’daki heykel 1 nisan 2006’da açılmış.

1 Nisanın Dünya Mizah Günü olarak Rusya’da da kutlandığını hatırladığımızda Nasrettin Hoca anıtının açılış tarihinin bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz.

Ancak bu heykeldeki bizim bildiğimiz Nasrettin Hoca değil.

Nasrettin Hoca, sadece Türkiye'de değil, Türk kültür ekolojisinin hemen her yerinde yaşamış birden çok bilge kişiyi ve ortak şahsiyeti temsil eden bir fıkra kahramanı.

Nasrettin Hoca tiplemesi, Anadolu’da, Orta ve Yakın Asya’da ve hatta Balkanlarda halk bilgeliğinin ortak simgesi.

Bizim Nasrettin Hocamızın 1208 yılında Sivrihisar’da doğmuş, 1285’te Akşehir’de öldüğü söylenir. Ansiklopedilerdeki bilgiler böyle. Günümüz yaşamı için de ders çıkarılabilecek pek çok fıkranın başkahramanı olan "gülerken düşündüren Hoca", pek çok araştırmacı tarafından Türk mizah geleneğinin en önemli fıkra tipi olarak gösterilmektedir.

Türkiye ile Rusya’nın, daha doğrusu Avrasya’nın, eski Sovyet coğrafyasının en güçlü ortak paydalarından birinin de Nasrettin Hoca olduğunu bilen bilir.  

Özdemir İnce, “Kırk yıl önce Paris’te, Globe Kitabevi’nden satın aldığım, Çin Halk Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Fransızca bir dergide, Nasreddin Hoca’nın Sinkiang’lı (Doğu Türkistanlı Uygur) bir halk kahramanı olduğunu yazıyordu. ...Özetle şunu söyleyeceğim: Nasreddin Hoca tipine bütün Türk ve Türkik toplumlarında rastlanıyor. Fıkralar doğu-batı arasında hangi yöne doğru yolculuk etti, bunu tarihçiler bilir,” diye yazmış.

***

Levent, parasını hala alamamış olmasının etkisinden kurtulamamıştı.

Serkan’ın da biraz sakinleştiğini görünce birer çay doldurup peşi peşine Hoca anlatılan fıkralarıyla dolu muhabbetimize devam ettik.

Kızlar, hala Serkan’ın durumunu hatırlayıp gülüşmeye devam ediyorlardı.

Levent, Serkan’ı savunmak için yine bir fıkra sıkıştırdı araya:

“Nasrettin Hoca'nın bilgisayarına ‘lamer’ girmiş. Arkadaşları konuşmaya, öğüt vermeye başlamışlar. Hocam ‘firewall’ koysaydın,.. Hocam ‘update’lerini yapsaydın,  Hocam antivirüs kursaydın, falan, filan. Nasrettin Hoca sinirlenmiş:  Yahu bana öğüt veriyorsunuz, beni eleştiriyorsunuz da bu ‘lamer'ın hiç mi suçu yok?” demiş.

***

Levent’in anlattığı sanal kültür ortamına uyarlanan, güncellenen fıkraların pek çoğunu Ferhat Aslan bir makalesinde derlemiş meğer.

Bunlar, sözlü ve yazılı kültürde yüz yıllardır varlığını devam ettiren, canlılığını koruyan o güzel Nasrettin Hoca fıkralarının modern Türkiye’de, sanal kültür ortamında ne gibi değişikliklere uğradığını anlamak açısından ilginç.

Hasılı Nasrettin Hoca’nın o ezbere bildiğimiz fıkraları, teknolojik gelişme ve bilgisayarların günlük yaşamın çeşitli alanlarında çok etkin olmasından dolayı, gençler arasındaki yaygın ifadesiyle "update” edilmiş, yani "güncelleme" olmuş.

Yüz yıllar öncesindeki yaşanmışlıkların sözlü kültür ortamında üretilen ve ancak daha sonraki devirlerde yazıya geçirilebilmiş olan Nasrettin Hoca fıkraları, bilgisayar terimlerini iyi bilen, internet ortamında sosyalleşen genç insanların katkılarıyla sanki bir zaman makinesinin içinde günümüze aktarılmışlardı.

Levent, arkası arkasına anlatıyor.

Güzel uyarlamalar.

Bunlardan aklımda kalanların bazılarını merak edenler okusun diye aşağıda aktarıyorum.

Fıkraların zaten ezbere bilinen hallerini vaktinizi almamak için tekrardan yazmıyorum. Bilenler de Hoca’nın dediği gibi bilmeyenlere anlatsın.

Başlamadan önce bir özür: Yukarıda bahsettiğim terimlerdeki Türkçe hassasiyeti maalesef bazı fıkralarda yok. Umarım bunların da dilimizdeki uygun karşılıkları bulunur ve yaygınlaşır.

***

Yolda karşılaştığı adamın biri Nasrettin Hoca’ya sormuş:

Hocam bir mizah sitesi hacklenmiş duydun mu?

“Bana ne!” diye cevap vermiş.

 “İyi ama Hocam, senin site ‘hack’lenmiş.”

“İyi de, o zaman sana ne!”

***

Hocanın yüzsüz komşularından biri kapısına dayanıp ‘5+1 home cinema’ ses sistemini istemiş.

Kendisinden sık sık bir şeyler isteyen bu komşusundan bıkmış olan Hoca, savuşturmak için “Benim ‘home cinema’ arızalı,” der.

Ancak o sırada içeride pc’yi karıştıran Hocanın karısı farkında olmadan ‘winamp’ı çalıştırınca dışarıya gümbür gümbür bir müzik sesi gelir.

Bunu duyan yüzsüz komşu, “Hocam bari yaşından utan. Yalan söylemeye utanmıyor musun, bak içerden müzik sesi geliyor,” diye sitem etmiş.

Hoca kızmış, “Ne yani, sen bana değil de, bir makine parçasına mı inanıyorsun?” diye çıkışmış.

***

Hoca bir foruma "Timurleng2" nik’iyle üye olmuş, her gün saatlerce online olup bildiği, bulduğu ne varsa paylaşıyormuş, ama ne bir teşekkür eden var, ne “rep” veren, ne de sen kimsin diyen...

Buna çok içerleyen Hoca bir başka e-posta adresi kullanıp, aynı foruma "Cilveli Naciye" “nik”iyle üye olup giriş yapmış ki bir de ne görsün, tüm forum yönetimi ve bilcümle üyeden “hoş geldin” mesajları yağmaya başlamış. Uygunsuz yerlere açtığı konular için bile “admin” ve “mod”lardan “rep”ler gelmiş.

Hoca kendi kendine kıs kıs gülüp, “Yaa Hoca demiş, sanal âlemde itibar bilgi ve paylaşıma değil, ‘nick’inin cinsinedir,” demiş.

***

Bill Gates, Nasrettin Hoca’nın köyüne bakmaları için bir sürü “Windows server” vermiş. Bu “server”ler yazılım lisansları, “update”ler ve danışmanlık ücretleri nedeniyle köylülerin altından kalkamadığı bir meblağa ulaşmış.

Canlarına tak diyen köylüler Nasrettin Hoca’ya giderek, “Hocam sen bizim büyüğümüzsün, gel bize öncülük et, birlikte şu Bill Gates’e gidelim bu “server”leri alsın ucuz “server”ler alıp Linux kuralım, “cluster” yapalım,” demişler.

Hoca da, “Tabi olur zaten ben de özgür yazılımın en büyük savunucusuyum,” demiş.

Önde Nasrettin Hoca, arkada köylüler yola düşmüşler.

Billl Gates’in hışmından korkan bazı köylüler yolda giderken Nasrettin Hoca’nın arkasından kaçıp, eksilmişler.

Huzura çıktığında Hoca arkasına dönüp, baktığında hiç kimsenin kalmadığını fark etmiş ve çok kızmış.

Köylülere unutamayacakları bir ders vermek şart olmuş.

Bill Gates’in karşısında tek başına kalan Nasrettin Hoca, “Ey Yüce, Haşmetlü Bill Gates! Bizim köylüler “server”lerden çok mutlu oldular. Senin bu Windows 2003’ler bizi kesmedi, sen bize Windows 2008 ver.”

***

Hocaya sormuşlar.

“Hocam dünyanın merkezi neresi?”

Hoca, “Google’a girip ‘dünyanın merkezi’ diye aratın,” demiş.

***

İgor, bana soruyor, yazdığın yazılar kaç “like” alıyor, kaç kez tıklanıp okunuyor diye.

“Bir kaç yüz,” diyorum.

Adamın biri de Hocaya “Hocam siten kaç tekil hit alıyor?” diye sormuş.

Hoca da “Aylık 10.000,” demiş.

Aradan birkaç yıl geçmiş, aynı adam tekrar sormuş: 

“Hocam siten kaç tekil hit alıyor?” 

O, yine “10.000” demiş.

“İyi de Hocam bunca yıldır hiç değişmedi mi?”

Hoca, “Erkek adamın ağzından laf bir kere çıkar,” diye cevap vermiş.

7 Mayıs 2025 Çarşamba

Anton Çehov'dan günlük mutluluklar için şaşırtıcı derecede basit fikirler


 

Okuyun ve uygulayın; bunlar herkesin dikkat etmesi gereken inanılmaz derecede akıllıca şeyler!

Anton Pavloviç Çehov’un kartvizitindeki yazar, oyun yazarı, yayıncı, doktor, kamu figürü gibi uzun bir listeye ek olarak, bir başka dikkat çekici ünvanı daha vardı: Güzel edebiyat kategorisinde İmparatorluk Bilimler Akademisi Fahri Akademisyeni.

Ayrıca Anton Pavloviç insan psikolojisinden de iyi anlayan bir adamdı.

Bu mesleki becerileri ve hayat tecrübesiyle insan mutluluğuna ulaşmak için bazı önermeler ortaya koydu.

Üstelik bu mutluluk, onun tavsiyeleri doğrultusunda, çok zor yaşam durumları dışında, kesinlikle herkes için mümkündür.

Tezlerini okuduğunuzda hayatın ne kadar basit olduğunu, mutluluk duygusuna ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu görünce şaşıracaksınız.

Önemli olan bu tezleri her gün tekrarlama alışkanlığını geliştirmektir.

Çehov Antov mutluluk hakkında şunları söylemiştir/yazmıştır:

"Hayat çok tatsız bir şeydir, ancak onu harika hale getirmek çok kolaydır. Bunu yapmak için 200.000 kazanmak, Beyaz Kartal'ı almak, güzel bir kızla evlenmek, iyi niyetli bir insan olarak tanınmak yeterli değildir - tüm bu faydalar geçicidir ve alışkanlığa tabidir. Keder ve üzüntü anlarında bile, kesintisiz bir şekilde kendinizde mutluluk hissetmek için şunları yapmanız gerekir:

a) şimdiki zamanla yetinebilmek ve b) “her şeyin daha kötü olabileceği” bilgisiyle sevinebilmek.

Ve bu hiç de zor değil:

🌟Cebinizde kibrit yandığında sevinin ve cebinizde barut fıçısı olmadığı için Tanrıya şükredin.

🌟Yoksul akrabalarınız fakirhanenize geldiğinde keyfinizi kaçırıp solgunlaşmayın, zafer kazanmış gibi haykırın: "İyi ki gelenler polis değiller!"

🌟Parmağınıza kıymık battığında sevinin: "İyi ki gözünüze kaçmamış!"

🌟Eğer eşiniz veya baldızınız gam çalıyor ve kafanızı şişiriyorsa, sinirlenmeyin, aksine bir oyun dinlediğinizin, çakalların ulumasını veya kedilerin konserini dinlemediğinizin sevinciyle kendinizden geçin.

🌟Atlı trendeki at değilsin, Kochov virgülü değilsin, trişin değilsin, domuz değilsin, eşek değilsin, çingenelerin güttüğü ayı değilsin, tahtakurusu değilsin...

🌟Sakin ol ki, topal değilsin, kör değilsin, sağır değilsin, dilsiz değilsin, kolera değilsin...

🌟Şu anda sanık sandalyesinde oturmadığınız, karşınızda bir alacaklı görmediğiniz ve Turbo ile bir ücret hakkında konuşmadığınız için mutlu olun.

🌟Çok da uzak olmayan bir yerde yaşıyorsanız, o kadar uzak bir yere düşecek kadar şanssız olmadığınızı düşünerek mutlu olamaz mısınız?

🌟Dişiniz ağrıyorsa sevinin ki tüm dişleriniz ağrımıyor.

🌟"Vatandaş"ı okumama, kanalizasyon çukurunun üstünde oturmama, üç çocukla evlenmeme fırsatına sahip olduğunuz için mutlu olun...

🌟Seni karakola götürdüklerinde ateşli Cehenneme götürmedikleri için sevinçten zıplayın.

🌟Eğer huş ağacıyla kırbaçlanıyorsanız, bacaklarınızı birbirine çarpıp ve haykırın: "Ne kadar mutluyum ki, ısırgan otu ile kırbaçlanmıyorum!"

🌟Eğer karınız sizi aldattıysa, ülkenizi değil sizi aldattığına sevinin.

Ve benzeri...

Tavsiyelerimi dinle dostum, göreceksin hayatın sürekli sevinç yumaklarıyla dolu olacak."

16 Temmuz 2024 Salı

Kaleci iyi yer tutarsa

 

 


Kaleci iyi yer tutarsa

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Konumuz milli takımımızın kalecisi Mert Günok’un Avusturya maçının son saniyelerinde yaptığı, herkese “vay be, helal olsun!” dedirten kurtarışı.

Kaleci iyi yer tutarsa top kucağına düşer.

Ne demek şimdi bu?

Yani, doğru zamanda, doğru yerde olmak mı?

Bir forvet oyuncusu için de doğru değil mi, bu?

Mesela Galatasaraylı Tanju için hep söylenir. Top Tanju’nun önüne düşerdi, gol olması için onun sadece ayağının ucuyla topa dürtmesi yeterliydi falan diye.-Değil tabii…

Şans mı, yoksa oyunu iyi okuma becerisi mi?

Ne zaman, nerede olacağını bilmek…

Kuşkusuz bu da değerli bir şey, ama umulanın dışında bir şey yapabilmek, bir mucizeye imza atmak çok daha değerli.

Yani iyi yer tutmak tamam da, bence imkansızı başarabilmek daha önemli.

Fizik kurallarıyla dalga geçmek.

Kurtarılamaz olan topları çıkarmak.

Koşullara kafa tutmak.

Gerçekçi olup, imkânsızı istemek.

Kahramanlar da zaten bunu yapabilenler arasından çıkıyor.

***

Hayatta da böyle değil mi, zaten?

Tam yeknesak bir hayatın rutini içine girmişken bazen risk alıyorsun, bir başka maceraya girmeye cesaret edebiliyorsun.

Kaderini değiştirmek istiyorsun.

Sonrası?

Sonrası biraz sana ve koşullara, biraz da şansa bağlı.

İşin veya maçın sonunda yenmek de var, yenilmek de…

Moskova’dayım. Yaz aylarında dünyanın en güzel şehirlerinden biri burası.

Bense hala hep İstanbul’umun anıları ve hayalleriyle yaşıyorum.

Senelerdir hiç hesapta yokken geldiğim, ne zaman döneceğim de belli olmayan bir hayat dilimindeyim.

Düşünüp, anlamaya çalışıyorum. Hangi kategoriye giriyor benim yaşadıklarım?

Köşelerden çıkardığım toplar da oldu, ama hiç topu kucağımda bulduğum olmadı. İyi yer tutamamışım mı demek lazım?

Yani kafam biraz karışık…

Vladimir İvanoviç’le bunu fazla konuşmak istemiyorum. “Yine mızmızlanıyorsun!” diyecek diye korkuyorum.

Neyse…

***

Mert Günok’un, o, artık şimdiden efsanelere karışan muhteşem kurtarışı olmasa bunlar aklıma gelir miydi?

Gelmezdi sanırım.

EURO 2024 son 16 turunda Türkiye`ye 2-1 mağlup olarak elenen Avusturya`nın teknik direktörü Ralf Rangnick, büyük bir hayal kırıklığı yaşadıklarını belirterek, "Türkiye`nin Gordon Banks`ini geçemedik," demiş.

Doğru, o kurtarış, İngiltere kalecisi Gordon Banks’in 1970 Dünya Kupası maçında Pele’ye “Dur!” dediği o müthiş enstantenenin neredeyse kopyası idi.

Yorumcular, futbol tarihçileri, Gordon Banks’in kurtarışına 20. Yüzyılın en büyük kurtarışı diyorlar, Mert Günok’un kurtarışı için de 21. Yüzyılın en büyük kurtarışı diyeceklerdir belki.

Gordon Banks, Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu’nun araştırma ve kayıtlarına göre, Lev Yaşin’den sonra 20. Yüzyılda dünyanın en büyük 2. kalecisi.

Evet, benim çocukluğumun kahramanı, Nazım’ın komşusu Lev Yaşin’den sonra.

***

Vladimir İvanoviç’le “Bak, hava ne güzel, hadi!” gezmelerimizden birindeydik.

Birlikte yürümeye başladık. 2. Pesçanaya Sokağı’na kadar gittik. Efsane Rus kalecisi Lev Yaşin’in evinin önünde durup, onu andık.

Yolun karşısında, tam da Yaşin’in yaşadığı apartmanın çaprazında Nazım Hikmet’in evi var.

Bir banka oturduk.

Mutad ziyaret mekanımızda, Nazım’ın evinin önündeki parktaydık yine.

Ben bu mekanda oturmayı çok seviyorum. Huzur buluyorum.

Parkta oturduğumuz bankın bir tarafından Nazım’ın evini, diğer tarafından şimdiki neslin babalarının, dedelerinin efsanesi Lev Yaşin’in evini görüyorduk.

***

Lev İvanoviç Yaşin (Лев Ивaнович Я́шин), Türkiye'de belli bir yaşın üstündeki bütün futbolseverlerin tanıdığı, sevdiği Sovyetler Birliği Millî Futbol Takımı'nın efsane kalecisiydi.

Çok atletik bir vücuda ve müthiş reflekslere sahip olduğu için çok güzel kurtarışlar yapardı. Onun koruduğu kaleler de kale gibiydi yani…

Lev Yaşin,1950'lerde dünyadaki kalecilik anlayışını değiştirmişti. O güne kadar kale çizgisini terk etmeyen, ceza alanı dışına pek çıkmayan bir kaleci tipi yaygındı. Ancak, Yaşin, bu anlayışı değiştirdi. Ceza alanına atılan topları tutmak için kalesini terk etmekten çekinmiyordu. Ayrıca çok iyi yer tutuyordu. 

Başarılı file bekçisi, kariyerine Dinamo Moskova kulübünde başladı ve 1949 ile 1971 yılları arasında bu kulüpte top koşturdu.

Yaşin, kariyerinde 150’den fazla penaltı kurtarmış - ki bu sayı, Dünya tarihinde bir rekormuş.

Vladimir İvanoviç, “Onu penaltı kurtarırken izlemek Gagarin’i uzayda izlemek kadar heyecanlıydı,” diyor. 

Ben de Moskova’ya geldiğim ilk yıllarda bir Rus takımı tutmam gerektiğini düşünmüştüm.

Moskova’da olduğuma göre tutacağım takım bir Rus takımı olmalıydı.

Dinamo Moskova, CSKA, Lokomotiv Moskova…

Bizim ev Dinamo Stadyumu’na da CSKA Stadyumu’na da yürüme mesafesinde. İkisinden biri olabilirdi mesela. Ancak Yaşin’den dolayı tutacağım takımın Dinamo Moskova olması daha makuldü, ama ne yazık ki Dinamo o eski efsanevi dönemlerindeki başarısından uzun yıllardır uzaktaydı.

O yüzden de o iş öyle kaldı.

***

“Nazım’la, Yaşin komşuymuşlar, ama acaba birbirlerini tanır, komşuluk yaparlar mıydı?” diye soruyorum.

Vladimir İvanoviç, “Olabilir,” diye cevap veriyor. “Nazım’ın karısı Vera, Yaşin’le eşine Türk kahvesi bile yapmıştır belki de.”

Meğer Nazım’ın karısı Vera da tutkulu bir Dinamo Moskova taraftarıymış.

Müjdat Gezen, Nazım’ın sevgili vatanı dışındaki yaşamının son on üç yılında onun can dostu olan Ekber Babayev’den bizzat dinlediği anıyı birkaç kez anlatmıştı.

Nazım Hikmet, Vera’ya aşık olduğunda o, eski kocasından henüz ayrılmamıştı.

Sonra boşanıyor ve evleniyorlar.

Vera’nın Nazım’dan bir ricası oluyor.

Cumartesi, pazar günleri Dinamo Moskova’nın maçları oluyor ya, haftada bir gün kendisi gibi koyu Dinamo Moskova taraftarı olan eski kocasıyla birlikte maç izlemeye gitmesine izin vermesini istiyor.

Nazım, düşünüyor, medeni bir insan olarak izin veriyor; ama bir yandan da kıskançlık içini kemiriyor.

Bir gün Nazım’la Ekber Babayev evde birlikte çalışıyorlar. Vera evde yok. Yalnızlar.

Kağıtların, kitapların yayıldığı masanın bir köşesinde Nazım, öbür köşesindeyse Ekber Babayev oturuyor. Hummalı bir çalışma içindeler.

Nazım, önündeki daktiloda yazdıklarını Ekber Babayev’e uzatıyor. O da Rusçaya çeviriyor.

Ancak Nazım’ın bir gözü de karşısındaki televizyon ekranında.

Televizyon Dinamo Moskova maçını naklen veriyor.

Bir, iki,.. Ekber Babayev, sonunda dayanamayıp soruyor:

“Yahu, sen, futboldan anlamazsın, sevmezsin de; ne diye ikide bir televizyondaki maça bakıyorsun?”

“Yahu, Vera, eski kocasıyla maçı seyretmeye gitti.”

“Eee?”

Nazım, “Kamera arada tribünlerdeki seyircileri gösteriyor. Belki onları da gösterir, kocası es kaza Vera’nın elini tutuyor mu diye bakıyorum,” diyor.

Bu anı beni her hatırladığımda güldürür, ama Nazım’a olan sevgimi biraz daha arttırır.

Sanatını da, insan hallerini de daha çok içimde hissederim.

En güzel memleket, vatan hasreti şiirlerini yazan Nazım, aynı zamanda en güzel aşk şiirlerini de yazmış.

Ve o, her haliyle bir insan.

Tutkulu, büyük bir insan.

***

Yine yürüyerek bizim avluya döndük.

Akşamı etmiştik.

Konuşmaktan yorulmuş muyduk ne?

Suskunduk.

Yine lafın belini kırmıştık.

Şu günlerde sadece Türkiye’de değil, pek çok ülkede gündemin üst sıralarında olan futbolla başlayıp, Nazım’la bitirmiştik.

Konunun birinden başlayıp, ilgisiz bir başkasıyla biten; dağdan, tepeden, ilgili ilgisiz her şeyden…

“Biz ne konuştuk?” dedim.

Avlumuzun daldan dala atlayarak dolaşan sincaplarından birini gösterdi.

“İşte şunun gibi yaptık,” dedi, gülerek, “Ha, unutmadan söyleyeyim; sizin çocukları çok beğendim. Yetenekli futbolculardan çok genç bir takım kurmuşsunuz, bu defa olmadı, ama ileride bu genç çocuklar büyük başarılara imza atacaklar,” dedi.

2 Mart 2024 Cumartesi

Anna Karenina


Tolstoy bu romanı yazarken hizmetçisine; "sakın içeri girme” diye tembihlemiş. 

“Anna Karenina kitabına odaklanmalıyım, benim yemeklerimi kapıya bırakırsın,” demiş .

“Çok önemli bir şey olursa kapıyı çalarsın, yoksa rahatsız edilmek istemiyorum.” 

Hizmetçi de korkuyor tabii Tolstoy'dan, hiç çalmamış kapısını. 

Bir gün ne görsün bıraktığı yemekler öylece duruyor.

Belki canı istememiştir diye düşünmüş önce. 

Fakat oda ne, akşam yemeği de duruyor.

Hizmetçi bir şey oldu sanıp kapıyı çalmış. 

Ses gelmeyince tedirginliği iyice artmış 

Tolstoy sakın içeri girme dediği için kapıyı açıp bakmaya da korkmuş. Gidip Tolstoy'un akrabalarına haber vermiş; 

"Endişeleniyorum, galiba bir şey oldu. Siz bakabilir misiniz?” demiş. 

Akrabaları gelip telaşla kapıyı açmışlar. 

Oda ne !?

Tolstoy yerde yatıyor.

İki büklüm olmuş, ağlayıp duruyormuş.

“Ne oldu diye?” soruyorlar Tolstoy'a. 

Tolstoy biraz toparlanıp:

“Anna Karenina öldü,” diyor.

21 Şubat 2024 Çarşamba

Banyo bahane, sosyalleşmek şahane

 


Banyo bahane, sosyalleşmek şahane

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 

Ofiste İgor, “Hadi banyoya gidiyoruz” deyince aklım çıktı.

Kış günü, hamam! Aman allahım!

Serkan, “İrina da gelecek mi?” diye soruyor.

İgor, “Yok evladım, onlar başka bir zaman kendileri giderler,” diye cevap veriyor.

***

Benim öyle hamama gitme gibi alışkanlıklarım yok.

Çok küçükken akraba ziyaretine Bolu Göynük’e gittiğimizde kadınlar gününde annem beni de hamama götürmüştü. Daha doğrusu götürememişti. Utanıp, içeri girmek istememiştim. Annemin, akrabalarımızın zorlamalarına rağmen girmemiş, dışarıda kapıda beklemiştim.

Daha, henüz altı yaşımdaydım, hani Türkiye’de biraz ergenleşmiş bir erkek çocuğunu annesi hamama götürdüğünde hamamdaki diğer kadınlar kızar, “Hanım bir dahaki sefere babasını da getir bari!” diye tepki gösterirler ya, onu da bilecek yaşta değildim. Ama direnip, girmemiştim işte.

Serkan, “Abi, sonradan çok pişman olmuşsundur, kesin,” deyip gülüyor.

***

İgor, Rus banyosunun faziletlerini anlata anlata bitiremiyor.

Banyo, Rus kültürünün önemli bir parçası; geleneksel olarak sadece vücudun temizlenmesi için bir araç değil, aynı zamanda özel bir ulusal ritüel.

“Türk hamamı da öyle, sadece gidilip yıkanılan bir yer değil, bir büyük kültürün parçasıdır,” diyorum ben de.

Malum, Rus banyosu, Türk hamamı, Fin saunası dünyaca popüler…

Halk arasında buhar banyosu ya da yalnızca banyo olarak da bilinen Rus banyosu, yüzyıllardır Rusya’da, yaşamın değişmez bir parçası olagelmiş. Çarlardan köylülere kadar tarih boyunca Ruslar, Rus banyosunu sadece yıkanmak için değil, aynı zamanda birtakım dini seremoniler düzenlemek ve hastalıklarına şifa bulmak için de kullanmışlar.

Rusya’da erkek erkeğe banyoya gidip sosyalleşme çok yaygın.

Kadınlar arasında şöyle konuşmalara sıkça şahit olabilirsiniz:

Eğer kocanız, sizi olmadık şeylerden dolayı sinirlendirmiyorsa, içip sızmıyorsa, televizyonda maç izlemiyorsa, cep telefonunda saçma sapan oyunlar oynamıyorsa, arkadaşlarıyla hamama gitmiyorsa, bir divanda kaykılmış kımıldamadan yatıyorsa onu bir sopayla dürtün, ölmüş olabilir.

Rus banyosunun özelliği, nem oranının atmosferdeki nem oranına yakın oluşudur. Normal bir saunada nem oranı yüzde 5-10, sıcaklık ise 100 derecenin üzerindedir. Diğer tip banyolarda, örneğin Türk hamamında nem oranı yüzde yüze yakınken, sıcaklık ise 40 dereceyi geçmez. Rus banyosunda ise nem oranı yaklaşık yüzde 60-70 olup, sıcaklık ise en fazla 80 dereceye kadardır.

Rus hamamında iyice terledikten sonra kar banyosu için dışarı koşturmak, donan nehir ya da göllerde delikler açıp buz gibi sulara girmek Ruslar arasında oldukça yaygın bir gelenek.

Bırrrr! Hiç bana göre değil. Rusya’da benim hala alışamadığım, alışmaya da hiç niyetimin olmadığı şeyler var.

İgor, “Venik stoğumu kontrol etmem lazım,” diyor. “Tabii ki votka ve yiyecek durumunu da.”

Eeee, işin sosyalleşme tarafına destek olacak en küçük ayrıntıları dahi unutmadan plan yapmak gerek.

***

Rus banyosunun demirbaşlarından biri ‘venik’tir. Kesinlikle unutulmaması gerek. Rusçada süpürge anlamına gelen venik sözcüğü, Rus banyosunda, güzel kokulu huş ağacı yaprakları veya ince meşe dallarından yapılan yaprak süpürgesi anlamında kullanılır. Venik yardımıyla vücuda uygulanan masaj, kan dolaşımını hızlandırdığı gibi, metabolizmanın faaliyetlerini de arttırır. Venik masajı ayrıca, vücuttaki zararlı mikrop ve virüsleri yok eder ya da üremelerini engeller. En önemlisi ise, metabolizmanın faaliyetlerini arttıran venik, cildin erken yaşlanmasını önler.

Hamam, birçok hastalığın, özellikle de soğuk algınlığının tedavisi için de kullanılır.

Rus buhar banyosu ayrıca bir kişinin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda zihinsel olarak da temizlenmesini sağlar.

Buhar, kan dolaşımının ve metabolik süreçlerin düzenlenmesi için etkili bir mekanizmadır.

Yazlık evi, daçası olan Ruslar arasında Rus banyosu çok yaygındır. Rusya'da çoğu daçanın yanında kendi banyosu da bulunur. Buralarda buhar banyosundan sonra Ruslar soğuk su havuzları yerine, kendilerini evlerinin bahçesindeki tertemiz kara bırakarak vücut ısılarını düşürürler.

İyi bir banyosu olanlar her zaman itibar görür.

Rus Hamamı ve Türk hamamı her zaman birbirinin ciddi rakibi olmuşlar.

İgor, “Rus banyosundan çıktığınızda kendinizi 10 yıl genç, cildinizin ise bebek gibi yumuşak ve pürüzsüz olduğunu hissedeceksiniz,” diyor

Serkan, bize göre genç ya, “O sizin derdiniz,” diye takılıyor.

***

Neyse, fazla direnemedik İgor’un sıkça gittiği bir banyoya gittik.

Serkan, bir ara havlusunu getirmeyi unuttuğunu düşünüp panikledi; sonra bulunca rahatlamıştı.

Duvardaki "Lütfen perdelerle kurulanmayın!"  yazan bir tabelayı gösteriyorum, “Havlusunu unutanlar için yazmışlardır kesin,” diyorum.

İgor, oğlu Maksim’in okulunda öğretmeninin sorusuna bir sınıf arkadaşının verdiği cevabı anlatıyor.

Gülüyoruz.

Öğretmen, “Çocuklar, Rodin'in ‘Düşünen Adam’ adını verdiği şu çıplak adam heykeli resmine bakın. Sizce ne düşünüyor olabilir?” diye sormuş.

Sonra bir çocuğa dönüp, “Valodya, senin bir cevabın var mı?”

Valodya, bir süre düşündükten sonra, “Öğretmenim bu düşünen adam galiba banyoda elbiselerini çaldırmış, şimdi ben elbiselerim olmadan nasıl dışarı çıkıp eve giderim diye kara kara düşünüyor,” diye cevabını vermiş.

***

Korktuğum kadar olmamıştı.

Alıştıktan sonra keyfim yerine gelmişti. Bizimkiler de ortamın havasını yakalamıştı.

Durur muyum, benim de çenem açıldı.

Hamamın bizim kültürümüzde de yeri önemli ya, hemen aklıma gelen fıkraları sıralıyorum:

Hoca ne zamandır hamama gitmiyormuş. Bir gün şöyle dört başı mamur, tenine yakışır bir hamam sefası yapmak niyetiyle hamamın yolunu tutmuş.

Hamam ashabından kim tanır ki Nasreddin Hocayı? Mübarekler gün yüzü mü görüyorlar, el içine mi çıkıyorlar ki? Hocaya bakmışlar hırpani kılıklı bir âdemoğlu; ilgilenmemişler bile. Verdikleri tasın bakırı çıkmış vaziyetteymiş; tuttukları peştamal eski mi eskiymiş…

Hoca işini bitirip çıkarken aynacıya on akçe bahşiş bırakmış.

Şaşırıp, sevinen hamamcılar paşalar gibi uğurlamışlar Hocayı, ama hoş karşılamayınca hoş uğurlama neye yarasın…

Ertesi hafta Hoca yine hamama gitmiş. Bu sefer Hoca’yı el üstünde tutmuşlar. Hizmetin en kusursuzunu yapmışlar, hürmetin en kusursuzunu etmişler.

Hoca kurulanmış, taranmış, çıkarken aynacıya bir akçe bırakmış. Söylemeyi de unutmamış:

“Yanlış anlamayın çocuklar, bugünün ücretini geçen hafta ödemiştim; bu bir akçe geçen haftanın ücreti!” 

***

Yine bir Nasrettin Hoca fıkrası patlatıyorum:

Malum Türklerle Rusların benzerliklerinden biri de tarihte bir dönem Moğol istilasına maruz kalmaları.

Bir gün Hoca, Timur’la hamamda yıkanırken Timur sormuş:
“Pazar olsa, köle diye satılsam. Kaça akçe verirler, ederim nedir?” diye biten bir rubai parçası okuyup, “Hoca demiş, sahi, ben kaç akçe ederim?”

Hoca, ilk defa görüyormuş gibi Hünkârı süzdükten sonra:

“Elli akçeden fazla değil,” demiş.
“Ne diyorsun be” demiş, Timur, “üstümdeki peştamal elli akçe eder!”

Hoca ne cesaretle cevap verdiyse vermiş:

“İyi ki üstünde o elli akçelik peştamal var, ya olmasaydı!”

***

Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık. Hamam sefasına son verip, toparlanma zamanı gelmişti.

Banyo bahane, sosyalleşmek şahane…

“Yahu İgor, sen bizi sık sık banyoya götürsen ne iyi olur,” diyorum.