Moskova

Moskova
Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2024 Cumartesi

Orhan Kemal'in gözünden Sovyetler Birliği...


Kaynak: https://haber.sol.org.tr/  

 

Türk edebiyatının değerli ve önemli ismi Orhan Kemal, 1969 yılında Sovyetler Birliği'nin davetlisi olarak Moskova'ya gider. Dönüşünde Orhan Kemal'le bir söyleşi yapılır ve 1970'de Yeni Edebiyat dergisinde yayımlanır. Orhan Kemal'in gözünden Sovyetler Birliği'nin tasvir edildiği bu söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz...

soL Kültür’ün Notu: Orhan Kemal eşiyle birlikte 1969 yılının Ağustos’unda Sovyetler Birliği’nin davetlisi olarak Moskova’ya gider. Fikret Otyam’ın Cumhuriyet gazetesi için yaptığı haberde şunlar dile getirilir: “Tanınmış Türk yazarı Orhan Kemal eşi refakatinde Moskova'ya gelmiş ve tedavi edilmek üzere önceki gün hastaneye yatırılmıştır. Uzun zamandan beri kist dermoid, tüberküloz ve kalbinden rahatsız olan ünlü roman ve hikaye yazarı Orhan Kemal buraya geldiği ilk günün gecesi önemli bir kanama geçirmiş, davetlisi olduğu Sovyet Yazarlar Birliği, yazarı ertesi gün yazarlar hastanesine kaldırmıştır.”

Sovyet doktorların tavsiyesine uymayıp tedavisinden birkaç gün sonra Türkiye’ye dönen Orhan Kemal ile Doğan Hızlan, Sovyetler Birliği’ndeki gündelik yaşama dair aşağıdaki röportajı gerçekleştirir. Orhan Kemal’in ölümünden bir ay sonra yayımlanan söyleşi, Yeni Edebiyat dergisinin Temmuz 1970 tarihli 9. sayısından aktarılmıştır. Yazım ve noktalama işaretleri olduğu gibi korunmuştur.

***

1.Sovyetler Birliği gezinizde neler dikkatinizi çekti?

İlk dikkatimi çeken, Moskova’nın çok büyük bir Avrupa şehri oluşu. Çok geniş caddeler, gerçekten büyük, düzenli yapılar, bir de, sekiz milyon olduğunu söyledikleri şehirin hemen hemen hiç kalabalık olmayışı, ya da bana öyle gözüküşü. Kaldırımlardan gidip gelen kadınlı, erkekli, çocuklu insanlar telâşesiz, itişip kakışmasız, âdeta sinirsizdiler.

2.Halkın sanatçıyla olan bağları orada nasıl bir durumda?

Dillerini bilmediğim için genel yargılardan kaçınmak zorundayım. Yalnız, başımdan geçen olaylardan birkaçını anlatmakla bilmem sorunuzu gereğince yanıtlıyabilecek miyim?

Mihmandar ve tercümanımız Bayan Vera İvanova ve eşimle birlikte Çekhof müzesini gezmeğe gitmiştik. Daha önce, ziyaretçilerin kimliklerinin bir deftere kaydedilmesi usuldenmiş. Bayan Vera benim adımı da yazdı. Yazılana bakmakta olan yaşlı bayanın birden dikkat kesildiğini gördüm. Tercümanımıza bir şeyler sordu. O da herhalde gerekli karşılığı vermiş olacak ki, yaşlı bayanın yerinden heyecanla kalktığını gördüm. Elimi sıktı. Tercümanımızın anlattığına göre, SUÇLU ve başka romanlarımı Rusça çevirilerinden okumuş. Bir anda müzeye yayıldı bu. İlgi hemen arttı ve deftere Orhan Kemâl olarak Çekhof üzerine bir şeyler yazmam istendi. Müzeyi gezip dolaştıktan sonra istenen birkaç satırı yazdım. Bir de, kaldığım hastahanenin temizlik işlerine bakan, hattâ yerleri paspas eden bir kadının, tercümanımıza benden söz etmesi. “— Ben onun romanlarını okudum…” demesi. Bu iki örnek, yabancı bir yazara karşı gösterilen ilginin derecesini anlatmağa yeter sanırım.

Haydi buna bir de aydın kişinin, hem de bir yazarın dediklerini ekliyeyim: Kaldığımız Pekin oteline gelip benimle konuşan yaşlı bir Ukrayna yazarı aynen şunları söyledi: “— Sizi tanımıyordum. Dergim için sizinle konuşma yapmadan önce, dilimize çevrilmiş eserlerinizi görmek istedim. Kitabevlerine başvurdum. Yapılan çeviriler tamamen satılmış. Birer nüsha olsun bulmak kabil olmadı. Okuma odalarına gittim. Orada da bulamadım. Çünkü kitaplarınız okuyucular tarafından alınmış. Hem de her kitabın daha sonraki tâlipleri kuyruk olmuşlardı. Yâni adlarını yazdıranların kuyruğu…”

Nasıl şaşırdığımı, kuşkusuz, nasıl sevindiğimi kestirebilirsiniz.

3.Edebiyat günlük yaşamlarının bir parçası olabilmiş mi?

Evet diyeceğim. Hiç umulmadık yerlerde, hiç umulmadık zamanlarda ellerinde kitaplarla insanları bol bol görebilirsiniz. Anladığım kadarıyla çok okuyorlar.

4.Yazar Yayınevi ilişkilerinin durumu?

Yayınevi ve yazar ilişkileri.. incelemedimse de, sanıyorum durum şu: Yazar, kitabını yayınevine götürüyor. Yayınevinin ilgilileri kitabı inceliyorlar. Basmağa yatkın buluyorlarsa basıp satıyorlar. Önce herhalde bir miktar avans vermeleri mümkün. Ama asıl kesin hesap, kitabın satışından sonra oluyor. Bu arada öğrendim ki, öyle her kitabı da hemencik basıvermiyorlar. Basılmaya yarıyan kriter nedir bilmem.

5.Ortalama olarak bir hikâye ya da roman, ya da şiir kitabı ne kadar basılıyor ve ne sürede tükeniyor?

Romanların 80, 90, 100 bin civarında basıldığını biliyorum. Hikâye ve şiir kitapları için bir rakam veremiyeceğim. Yalnız şu var ki, roman, hikâye ya da şiir kitaplarının çok kısa sürede tükeniverdiği…

6.Türk edebiyatı örneklerinin bir çok çevirisi —içinde sizin de eserleriniz var— yayınlandı. İlgi uyandırdı mı? Sovyetler birliği okuyucusunun yabancı edebiyata karşı tutumu nedir? Çeviriler bizdeki kadar ilgi görüyor mu ?

Yukarda benimkilerle ilgili birkaç örnek verdim. Bunlara Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’i de eklemem şart. Bu iki yazarımızdan pek çok çeviri yapılmış ve çok ilgi uyandırmış. Sanıyorum ikinci ve daha başka baskıları yapılmış. Sovyetler Birliği okuyucusunun, gördüğüm kadarıyla, yabancı edebiyata karşı büyük bir ilgisi var diyebilirim. Yalnız hastahane bahçesinde rastladığım hastaların ellerindeki kitaplar bana şu fikri verdi ki, kendi yazarlarıyla birlikte yabancıları da harıl harıl okuyorlar.

7.Orada bir konuşma ya da röportaj yaptınız mı? Neler söylediğinizi Türk okuyucusu öğrenebilir mi?

Orda sohbet, edebî sohbet nev’inden konuşmalar yaptım kuşkusuz. Bu konuşmalarımızı tahmin edebilirsiniz, tamamiyle edebiyat ve sanat çerçevesi içinde oldu. Benimle röportajlar da yaptılar. Bütün konuşmalar ve röportajlar, edebiyatımızı tanımak isteyenlere, imkân nispetinde, gerekli bilgileri vermekten ibaret kaldı. Sorular hemen hemen şimdi bana sizin sorduğunuz cinsten şeylerdi. Türkoloji’deki konuşma en ilginci sayılabilir. Çünkü Türkoloji’nin fonksiyonu zâten yurdumuz edebiyat, sanat ve bilhassa diliyle ilgili. Bana, öz Türkçeciliğin durumunu sordular. Yâni, yeni tilciklerin halk tarafından tutulup tutulmadığını. İyi kullanıldığı takdirde halkın da hemen benimsediğini söyledim ki, gerçekten de böyle. Buna, dilimizin sâdeleştirilmesinden yana olduğumu da ekledim. Daha sonra yeni edebiyat sanat akımları üzerinde durdular. Bizden sonraki kuşaklardan adlar verdim. Birçoğunu, hattâ pek çoğunu isimleriyle biliyorlar. Bu kurumun ödevi Türk sanatıyla ilgilenmek olduğundan, durumumuz meçhulleri değil. Yalnız, en genç kuşak yazar ve şairlerine —Ben yolladımsa da— kitaplarını yollamalarını salık veririm.

8.Orada Yazarlar Birliği’nin görevi, ödevi ve taşıdığı fonksiyonu kısaca anlatır mısınız?

Sovyet Yazarlar Birliği devletin teminatı altında bir kurum. Maddî bakımdan çok zengin, birçok imkânlara sahip. Yazarları sâdece korumak değil, öyle sanıyorum ki sağlık durumları, maddî ihtiyaçlarıyla da ilgileniyor. Bu kurum, dünyanın çeşitli ülkelerinden çeşitli yazarı, sanatçıyı dâvet edip, yediriyor, içiriyor, barındırıyor ve yazarların ülkeleriyle yakınlıklar kurulmasına çalışıyor. Yalnız bu kadarıyla bile işin önemi meydanda. Bana, benden önce giden arkadaşlarımı karşı da aynı ilgiyi göstermiş. Bununla, halklar arasındaki yakınlaşmayı sağlamağa çalışıyor ki, faydası meydanda. Şunu ekliyeyim, yabancı bir yazar olduğum halde, benim bile hastalığımla yakından ilgilendiler. En aşağı üç, hattâ beş, altı ay orada kalmamı, tedavi sonra da nekahet devrimi orada geçirmemi ısrarla istediler. Bir yandan fazla kalamadım. Çünkü ancak bu kadarcık bir zaman için İstanbul’dan ayrılmıştım. Okullar açılacaktı, çocukların çeşitli okul ihtiyaçları, yaklaşan kış için odun, kömür temini…

25 Eylül 2019 Çarşamba

Bir yabancı gazeteci gözüyle Rusya







Bir yabancı gazeteci gözüyle Rusya-Avrupa yaşam kıyaslaması hafta sonundan Rusya'da en çok tartışılan konulardan biri oldu. Alman gazeteci Dominik Kalus, Rusların ve Avrupalıların yaşam tarzlarındaki farklılıkları değerlendiren bir yazı kaleme aldı. Yazar, sanılanın aksine Rusya'da hayatın pek çok açıdan Avrupa'dan ileride olduğunu vurguladı.

Ostexperde.de sitesinde çıkan yazıda Kalus, öncelikle Rusyalıların büyük bir bölümünün İngilizce bilmediğine dikkat çekiyor. Alman gazeteci bankamatiklerde ve bilet terminallerinde İngilizce menü seçeneği olsa da, taksilerde, süpermarketlerde ve sokaklarda neredeyse tek geçerli dilin Rusça olmasından yakınıyor. Yazara göre bu, Rusçaya tam manasıyla hakim olmayan bir yabancı için gerçek bir "stres testi" demek.

Dominik Kalus yazısında ayrıca, Rusların diğer yabancılara kıyasla "daha ciddi ve daha asık suratlı" olduğu tespitine yer veriyor. Ancak Kalus'a göre, Rusya gibi bir ülkede bu "yürekten gelen bir gülümsemenin" kıymetini arttıran bir özellik.

Gazetecinin dikkatinden kaçmayan bir diğer özellik de Rusların metroda oldukça katı bir davranış biçimine sadık kalmaları. Bu bağlamda Kalus'u en çok şaşırtan, metro vagonlarındaki sessizlik ve canlı sohbet eksikliği. İnsanların çantalarını boş koltuklara koymak yerine kucaklarından hiç ayırmamaları da Alman gazetecinin not ettiği davranış biçimlerinden.

Gazeteciye göre, Rusya'da metrolar oldukça temiz olsa da, istasyonlarda çöp kutusu bulunmaması bir eksiklik. Kalus, Avrupa'dan farklı olarak Rus metroralarında daha çok kitap okunduğuna da dikkat etmiş. Rusların klasik edebiyata düşkünlüğü de gazetecinin gözünden kaçmayanlardan. Zira Kalus'a göre, Rusya'nın aksine, Almanya'da mesela Goethe'nin eseri "Genç Werther'in Acıları"nı gerçekten okuyan pek az kimse var.

Moskova metrosundaki sessizliğin aksine şehirdeki gürültü düzeyi, Kalus'a göre, bir Avrupalı için çok fazla. Gazetecinin dikkatini çeken hususlar arasında Rusya'da müze kuyruklarının daha uzun olması, kaliteli peynir bulmanın neredeyse imkansız oluşu, Almanya'ya göre bisiklet kültürünün daha zayıf olması, maaşların iki haftalık ödenmesi ve kartla ödemelerin ekseriyetle temassız gerçekleşmesi de var.

Rusya'yı teknolojik açıdan geri kalmış olmakla suçlayanlara ise Kalus, metroda ve parklarda bedava kablosuz internetin iyi çalıştığını, bankacılık sisteminde online uygulamaların çok ileri olduğunu not ederek veriyor.

19 Ağustos 2019 Pazartesi

Evlendiler, mobilya dükkânı yerine dünyayı gezdiler




İsmail SARI



Begüm (29) ve Buğrahan (32) Uzunca çifti iki yıl önce işlerinden ayrıldı. Begüm özel bir şirkette marka danışmanlığı yapıyordu, Buğrahan ise insan kaynakları uzmanıydı. İlber Ortaylı’nın “Evlenip mobilya dükkânı gezeceğinize dünyayı gezin” sözünü şiar edinip düğün yapmadan, evlerine eşya almadan sırt çantasıyla dünya turuna çıktılar. İran’ı 40 gün boyunca otostopla gezdiler, Rusya’da 10 bin km. yol yaptılar; Japonya’da iki, Filipinler’de bir ay, Güney Kore’de 40 gün kaldılar. Uzunca çifti ile seyahat maceralarını konuştuk.

Böyle radikal bir kararı nasıl verdiniz?

Begüm: Kına, nişan ve düğün gibi gelenekler ilgimizi çekmiyordu. Birkaç saatlik eğlence için para saçmayı anlamsız buluyoruz. Hatta bu yüzden araları bozulan çok aile ve çift tanıyorum. Eğer aileniz zengin değilse, en güzel eşyaları almak, düğün yapmak için kredi çekiyorsunuz. Sonra da yıllarca bu borcu öde dur. Eşya ve düğün parasıyla birkaç ülke gezeriz diye düşündük. 


Evlendiniz ama ev tutup eşya almadınız mı?

Buğrahan: Çalışma dönemimde aldığım 1+1 küçük bir evim vardı. Seyahat etmediğimiz zamanlarda dinlenmek için kullandığımızdan içine yatırım yapıp eşya almak çok mantıklı gelmedi. Olabilecek en sade şekilde hayatlarımızı birleştirmek istedik. Üç-dört bardak ve tabaktan fazlasına gerek duymadık. Evde yatak, dolap, masa ve çekyat var. 


İş hayatından, düzenli gelirden vazgeçmek zor değil mi?


Buğrahan: Fabrikadaki müdürümüz görevi başında kalp krizi geçirip yaşamını yitirdi. Vefat haberini aldıktan bir saat sonra her şey normale dönmüş, insanlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeye başlamıştı. Bu beni sarstı. Üstelik kullanma fırsatı bulamadığı sekiz yıllık izin hakkı vardı. Zaten her sabah işe kendimi ve hayatı sorgulayarak gidiyordum. Cesaretimi topladım ve “İstifa etmek istiyorum” dedim. Müdür de, “Ben de seni çağıracaktım. İsteksiz çalıştığın çok belli, seninle yolları ayırmaya karar verdik” dedi. Yani kovuldum mu işi mi bıraktım tam olarak belli değil. Sonra Begüm de işi bıraktı.

Ölmek var, ofise dönmek yok



Nasıl bir hazırlık yaptınız?

Buğrahan: Gideceğimiz yerleri belirledik. Çantalarımız 10 kiloyu geçmedi. Burada önemli olan bütçeyi ayarlamak. Belli bir tazminat alsak da sonuçta para mutlaka suyunu çekecek ve artık işlerimiz de yok.

Begüm: Bir mızıka satın aldık, İstanbul ve Eskişehir’de mızıka çalıp bir kağıda dünya turumuz için para topluyoruz yazdık. 30 TL topladık. Büyük bir miktar olmasa da bize bazı şeyler öğretti. Satarım diye bileklikler de hazırladım. 2,5 senedir Instagram üzerinden kazandığımız küçük paralarla hayatımızı idame ettiriyoruz ama bir gün işler yolunda gitmezse ben bileklik satarım, Buğra ise mızıka çalar diye her zaman alternatif planımız var. Yani ölmek var ofislere dönmek yok!


Biraz turunuzun rotasından bahsedebilir misiniz?

Begüm: Önce yurtiçinde otostopla kısa turlar yaptık. Buğra yıllarca otostop çekmiş ve alışık. Ben ilk otostop çekişimde çok utanmıştım. Düşünsenize birkaç ay öncesine kadar ceket ve topuklu ayakkabı giyen bir işkadını, terlik ve şalvarla otobanın kenarında otostop çekiyor. Uzun soluklu ilk gezimize Hatay’dan başladık. Van’dan İran’a geçip İran’ın en güneyindeki Keşm Adası’nda bitirdik. Bu seyahatimiz boyunca sadece otostop kullandık, 75 gün sürdü. Ardından Rusya ve Uzakdoğu gezimiz geldi. Tam 178 gün sürdü. Rusya’yı Trans-Sibirya treni ile baştanbaşa geçtik. Oradan Güney Kore’ye gidip iki buçuk ay kaldık. Filipinler’de bir ay, Japonya’da da iki ay kaldıktan sonra köpeğimiz Paris’in hasretine dayanamayarak geri döndük.

Tur boyunca aklınızda kalan en önemli anlar nelerdi?

Buğrahan: Dostoyevski’nin, Gorki’nin, Tolstoy’un yaşadığı evleri gezebilmek, Gogol’un, Gonçarov’un, Dostoyevski’nin mezarlarını ziyaret edebilmek harikaydı. Donmuş Neva Nehri’nin kenarında yürüyüşler yapmak, eksi 35 derecelik havada her yer bembeyazken ve sadece tren sesi eşliğinde 172 saat tren yolculuğu yapmak... Kore’de Budist tapınağında konaklamak, Budistlerin ibadetlerini öğrenip iki gün onlar gibi yaşamak, sokaklarda uyumak ve Filipinler’de tenekede yaşayan yoksul bir ailenin barakasına misafir olmak güzel deneyimlerdi.

Güney Kore’de hamamböceği haşlaması
Japonya’da ahtapot topları...


Sizi en çok neresi etkiledi?

St. Petersburg. Şehir başlı başına bir sanat galerisi. İhtişamlı binaların olduğu sokaklarda yürümek insanı büyülüyor. Bunda Rus edebiyatı hayranlığımızın da etkisi olabilir. 


Hiç ilginç lezzetler tattınız mı?

Güney Kore’de sokak yemekleri çok meşhur. Balık kekleri çok hoşumuza gitmişti. Yalnız hamamböceği haşlaması için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Japonya’da ahtapot toplarının tadı çok ilginç. İçinde tempura artıkları, zencefil turşusu ve taze soğan var. Bir de Filipinler’de kahvaltıda patlıcan tortang talong diye bir şey yiyorlar. Omlet gibi tadı çok tuhaf.


Yeni rotanızda neresi var?

Japonya’dayken Vietnam vizemizi almıştık ve Kamboçya, Tayland, Malezya, Endonezya ve diğer ülkeleri kapsayan bir geziye devam etme niyetindeydik. Sanırım onu gerçekleştireceğiz.

22 Haziran 2019 Cumartesi

Moskova'da, Yevgeniy Grinko'nun ezgileriyle birlikte




MFÖ’nün Fuat Güner’i  ‘Aramızda Müzik Var'da; bu kez Moskova'da, ünlü Rus piyanist Yevgeniy Grinko'nun ezgileriyle birlikte.

Fuat Güner'in 21 Mayıs 2019 tarihinde, Moskova'da Yevgeniy Grinko ile yaptığı program gün yüzüne çıkmış...

Video klibin başında Moskova anlatılıyor. Ama sakın sıradan turistik bir Moskova gezisi diye izlemeyi kısa kesmeyin. Videonun devamında Yevgeniy Grinko'nun ezgileri ve onunla yapılmış söyleşi var.

Yevgeniy, genç bir besteci-icracı. Moskova'nın yakınında Zhukovsky adlı küçük bir kasabadan çıkan fakat kısa sürede adını tüm dünyaya duyuran genç piyanist, geniş bir keman ailesi ve akordeoncu 5 müzisyen ile sahne alıyor.

Türkiye'de de konserleri olacak. Fırsat bulursanız kaçırmayın. Çok zevk alacaksınız.

Farkında olmayanlara not: Yevgeniy, Türkiye'de hayret edilecek kadar biliniyor ve çok seviliyor.

8 Mart 2019 Cuma

Turistler, Rusya'da gezilecek en iyi 10 yeri belirledi







Rusya'yı gezen turistler arasında yapılan bir anket çalışmasına göre, Rusya'nın en iyi turizm merkezi St. Petersburg şehri seçildi. İkinci sırada Baykal gölü, üçüncü sırada Soçi var.

Momondo.ru seyahat sitesinin düzenlediği 'Momondo Open World Award' kapsamında bir anket çalışması gerçekleştirildi ve 13 bin 500 gezgine çeşitli sorular soruldu.

Buna göre St. Petersburg en iyi destinasyon seçildi. Petersburg, ister kış olsun ister yaz, Rusya içerisinde yılın her döneminde popülaritesini koruyor.

Ülkenin en önemli doğal cazibe merkezi olan Baykal gölü ise listede ikinci sırada yer aldı. İrkutsk şehri Baykal gezisinin en sık başladığı noktalardan biri.

Oylamada en fazla üçüncü oyu olan şehir Soçi oldu. Rusya'nın Karadeniz kıyısında bulunan bu şehir; deniz, kum, güneş ve eğlence mekânlarıyla ülkenin Antalya'sı gibi.

Soçi'den biraz daha az oy olan Kamçatka dördüncü sırada. Rusya'nın uzak doğusunda yer alan Kamçatka adası, eşsiz doğal güzellikleriyle özellikle doğa tutkunu gezginlerin ilgisini çeken bir güzergâhtır. Bölgede 160 kadar yanardağ bulunuyor.

Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan da en çok ziyaret edilmek istenen ancak uzun süren uçuş sebebiyle ulaşılamayan yerlerden birisi. Kul Şerif Camii'siyle meşhur şehir 5'inci sırada.

6 - Rusya'dan çıkmadan Avrupa'ya açılmak istiyorsanız Kaliningrad şehri tam size göre.

7 - Ormanları, nehirleri ve diğer el değmemiş çeşitli doğal güzellikleriyle Karelya. Az bilinen ama görülmesi gereken bir yer.

8 - Başkent Moskova listeye 8. sıradan girmeyi başarmış. Ancak verilere bakıldığın Moskova'nın genellikle iş seyahatleri ve transit geçişler için kullanıldığı anlaşılıyor. Yine de Rusya'da gezilebilecek en önemli şehirlerden biri. Sadece müzeleri gezmeniz bile birkaç haftanızı alabilir.

9 - Listede 9'uncu sırayı Vladivostok ve Elbruz paylaşıyor.

10 - Listenin kapanış şehri Krasnodar. Eğlence mekanları çok olan ve 3-4 saatlik araç yolculuğuyla Karadeniz'e ulaşabileceğiniz bir şehir.


17 Şubat 2019 Pazar

Pablo Neruda’nın Sovyetler Birliği ziyareti





Sovyetler Birliği’nde

1949 yılında, sürgünden döneli az olmuştu, Soyvetler Birliği’ne Puşkin’in 150. doğum yılı nedeniyle davet edildim. Bu ülkeye ilk gidişim olacaktı. Baltık Denizi’nin bu donuk incisiyle, eski ve yeni, soylu ve kahraman Leningrad’la randevuma geldiğimde akşamın alaca karanlığı kentin üzerine çöküyordu. Büyük Petro ve Büyük Lenin’in bu kentinin de Paris gibi bir “meleği” vardı. Bu “melek” griydi! Çelik grisi rengi geniş caddeler, taştan, kurşun rengi saraylar ve koyu yeşil bir deniz. Bu dünyanın en güzel müzeleri, çarların hazineleri, tabloları, üniformaları, baştan çıkarıcı mücevherleri, tören giysileri, silâhları, yemek takımları… Bütün bunlar gözlerimin önüne serildi. Ve anılarımda, Lenin’in kafasından geçenleri gerçekleştirmek amacıyla topları ile geçmişi yok eden ve tarihte yeni kapılar açan ‘Aurora’ kruvazörü canlandı!

Sonra Aleksander Puşkin’le olan randevuma gittim, bundan yüz yıl önce ölen, sayısız ölümsüz destanın ve romanın yazarıyla. Halk yazarlarının prensi kabul edilen Puşkin Sovyetler Birliği’nin kalbidir. Onun yüz ellinci doğum günü nedeniyle Ruslar çarların sarayını yeni baştan inşa ettiler. Nazi toplarının yerle bir ettiği sarayın taşlarını tek tek enkazın altından çıkarıp, duvarlarını tekrar yükselttiler. Sarayın eski planlarını ve ellerindeki belgeleri kullanarak renkli kilise pencerelerini, saçak süslerini ve değişik motifli sütun başlarını yeniden yarattılar. Bütün bu çabalar geçmiş zamanların en değerli yazarına bir müze yaratmak için yapıldı.

Sovyetler Birliği’nde bende en çok izlenim bırakmış olan şey, gözün alabildiğine uzanmasına karşın insana bir bütün etkisi yapan doğası, ucu bucağı görünmeyen çayırlar ve kayın ağaçları, dev ormanlar, sonsuz nehirler, buğday tarlaları ve dalgalar gibi ilerleyen at sürüleri…

Ben Sovyet toprağını daha ilk gördüğüm anda sevdim ve insan yaşamını etkisi altına alan etik bir doktrinin niçin bu topraklardan çıkıp, yayılmış olduğunu kavradım. Yaratmanın ve paylaşmanın zamanla buralarda gerçekleşeceğini, bozkırlarında yakın gelecekte dev bir kalkınmanın yaşanacağını da anladım. Bütün insanlık biliyor ki, şimdi orada yaratılmakta olan dev bir gerçek. Ve bütün dünya hayret dolu bir merakla bu ülkede neler olup biteceğini bekliyor. Kimileri ürkek ve korkuyla, kimileri öyle ilgisiz, kimileri de ne olacağını önceden biliyormuş gibi…

Üzerlerinde geleneksel giysiler Puşkin’in şiirlerini dinleyen binlerce köylüyle birlikte bir orman ortasındayım. Her şey titreşiyor. İnsanlar, ağaç yaprakları, üzerlerinde genç buğdayların oluşmaya başladığı ucu bucağı görünmeyen tarlalar. Sanki, bu anda doğa ile insan üstün bir birim oluşturmuş. Puşkin’in Mihaylovskoye ormanlarındaki o şiirlerden yücelecek bir insan günü geldiğinde başka bir gezegene uçacaktı…

Köylüler saygı duruşuna geçtiği anda bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Çok yakınımıza düşen yıldırım, kocaman bir ağaçla, altına sığınmış bir adamı küle çevirdi. Seller aktı. Bütün bu yaşananlar beni çok etkiledi. Ne de olsa böyle bir doğa, dehşetli bir yağmurun eşlik ettiği şiirler benim de kitaplarımda yer alıyordu.

Sovyetlerin ülkesi hızla değişiyor. Koskocaman kentler kuruluyor, dev su yolları açılıyor. Sanki ülke coğrafyası değişiyor. Sovyetler Birliği’ne yapmış olduğum bu ilk ziyarette şunu fark ettim, daha önce bana yabancı ve erişilmez gelen şeylerle aramda sanki bir akraba yakınlığı vardı.

Moskova’da yazarlar hep bir kaynama noktasındalar ve aralarında sürekli tartışıp duruyorlar. Batıda yankı uyandıran olaylara çok düşkün bazı kişiler daha farkına varmadan ben bu ziyaretimde Mayakovski’nin yanısıra Pasternak’ın da Sovyetlerin ilk ünlü şairi olduğunu kavradım. Bir gök gürültüsünü andıran sesi ve güneş yanığı yüzüyle Mayakovski tam bir halk şairiydi. O hoş gören yüreği ile politik şiirin en zor sorunlarını ele alırdı. Pasternak benim gözümde alacakaranlığın şairidir. Dürüst bir gericidir, vatanındaki değişmeleri kendini aydın kabul eden bir zangocun ilgisiyle izlerdi. Pasternak’ın politik alanda hareketsiz biri olduğunu eleştirenler bana kimi zaman onun şiirlerini ezbere okur.

Bütün sanat dallarında Sovyet dogmatizminin uzun süre geçerli olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak burada şunu da belirtmek gerekir, bu dogmatizm sürekli hata olarak kabul edilmiş, değişik görüşteki kişiler ona karşı çıkmıştır. Mükemmel bir dogmacı olan Jdanov’un eleştirel yazıları Sovyet kültürünün gelişmesini bir dönem çok ciddi engellemişti. Ancak bir zaman sonra onu sorgulayanlar çıkmaya başlamıştı. Bizler biliriz ki yaşam kimi kurallardan daha güçlü ve daha inatçıdır. Devrim yaşamdır, kurallar ise şimdi girecekleri tabutu arıyorlar.

İlerlemiş yaşına karşın Ehrenburg Sovyet kültürünün en gerçekçi ve en diri büyük eylemcisidir. Bu yaşlı dostumu sonraki yıllarda Gorkiy caddesindeki, duvarları Picasso’nun yağlı boya tabloları ve litografileriyle dolu evinde veya Moskova yakınlarındaki yazlığında bir kaç kez ziyaret ettim. Bitkileri çok seven Ehrenburg günün çoğu saatlerini bahçesinde geçirir, bir yandan yabani otları söker, bir yandan da çevresinde olup bitenler üzerine kafa yorardı.

Daha sonraki yıllarda, şiirlerimi çok başarıyla Rusça’ya çeviren şair Kirsanov’la da derin bir dostluk kurdum. Kirsanov bütün Rus vatandaşları gibi ateşli bir yurtseverdir. Şiirleri kıvılcımlar saçar, kaleminin dokunduğu yerden Rus dilinin güzelliği parlar, çağlayanlar oluşturur.



Moskova’da ve taşrada başka büyük bir şairle de sık sık buluştum. Türk Nâzım Hikmet’le. 

“Şiirin gelecek olduğuna inanıyorum,” diyen bu büyük şair, Sovyet Rusya’da yaşıyordu. “Şiir, insan ruhundan devamlı bir şeyler talep eder,” dediğini de anımsıyorum. 

Hikmet yaşamının on sekiz yılını hapishanelerde geçirmiş, sayısız işkenceye dayanmıştı. Türk deniz kuvvetlerinde ‘askeri isyana teşvik etmekle’ suçlanan Nâzım Hikmet inanılmaz cezalara çarptırılmıştı. Duruşması bir savaş gemisinde olmuştu. Bana anlatılanlara göre Nâzım önce bitkin düşene kadar güvertede yürütülmüş, sonra da beline kadar ayakyolundaki pisliğin içine sokulmuş. Benim şair dostum pislik kokusundan bayılacak ve aklını yitirecek duruma gelmiş. Fakat son anda kendini toparlamış. Düşünmüş, cellatlar beni bir yerden gözetliyorlar. Çöküp, pisliğin içine devrileceğimi görmek, kötü kaderime sevinmek istiyorlar. İşte o anda gururuyla gücü de geri geliyor. Önce ağırdan, usul usul şarkı söylemeye başlıyor. Sonra sesini yükseltiyor, iyice bağıra bağıra şarkılar söylüyor. O anda aklına gelen, bildiği halk türkülerini, aşk türkülerini, şiirlerini, halkının ezgilerini… İşte böyle yenmişti pislikleri ve acılarını.

Bana bütün bunları anlattıktan sonra şöyle demiştim ona:

“Kardeşim, sen o türküleri herkes için söyledin! Bizler bundan sonra ne yapmamız gerektiğini düşünmekten hiç çekinmeyeceğiz! Ne zaman şarkı söylemeye başlamamız gerektiğini de artık biliyoruz.”

O bana halkının çektiği acıları da anlatmıştı. Ülkesinin derebeyleri köylülere hep acımasızca zulmetmişti. Nâzım onların hapishanelere atıldığını yaşamış, yiyecekleri ekmeği verip, tütün aldıklarını, sonra da açlıktan avludaki otlara bakıp durduklarını görmüştü. Önce biraz ilgiyle, ardından aç gözlerle. Ve bir kaç gün sonra da otları kökleriyle koparıp, çılgınlar gibi ağızlarına atmışlardı. Ertesi gün ise otlayan atlar örneği çimenlerde dört ayak üzerinde durmuşlar ve otları hiç çekinmeden yemişlerdi.

Ateşli bir dogmatizm karşıtı olan Nâzım uzun yıllar Sovyetler Birliği’nde sürgünde yaşadı. Onu kabul etmiş bu ülkeye olan sevgisini şöyle açıklamıştı:

“Ben şiirin geleceğine inanıyorum. Buna inanmamın nedeni, yaşadığım bu ülkede şiirin insan ruhundan devamlı bir şeyler talep etmesi.”

Onun bu sözlerinde bizlerin uzaklardan fark edemediği bir çok sır gizli. Bütün kütüphanelerin, bütün konferans salonlarının, bütün tiyatroların kapılarının kendisine açık olduğu Sovyet insanı ülke edebiyatçılarının ana konusudur. Edebiyatın hedefi üzerine yapılan tartışmalarda bunun ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekir. Yeni şekillendirilme ve gerekli değişiklikler günümüz edebiyatını aşmalı, şimdiye kadar geçerli kalıplarını parçalamalıdır. Şimdi politik, ekonomik ve sosyal değişimlerle karşı karşıya duran, yeni filizlenmeye başlamış koskocaman bir toplumu ülkenin en önemli konularının dışında tutabilir miyiz? Her türlü istilacının üzerine saldıracağı, acımasız emperyalizmin ve karanlık işler çevirenlerin çevresini saracağı bu halkı tek başına bırakabilir miyiz? Böylesine önemli gelişmeler karşısında edebiyat ve sanat ısrarla burnu büyük davranıp, sürekli kayıtsız kalabilir mi?

Gökyüzü bembeyaz. Akşamüstü saat dört olduğunda ise kapkara. Kentte gece daha o saatte başlıyor. Moskova benim için bir kış kentidir. Güzel bir kış kenti! Sonsuzluğa uzanan damlar karmaşası silme karla kaplı. Sürekli temizlenen kaldırımlar ise çöken karanlıkta ışıl ışıl parlıyor. Kristal gibi hava sert ve duru. Lapa lapa kar yağıyor, buz gibi soğuk sanki umurlarında değilmiş gibi binlerce yaya sağa sola gidip geliyor. Bu çok değişik, düşsel ve canlı süslemeleriyle Moskova benim için koskocaman bir kış sarayını andırıyor.

Moskova’da soğuk sıfırın altında otuz derece. Bu soğuk içinde kent sanki ateş ve kardan bir yıldız, dünyanın göğsünde yanan bir yürek!

Pencereden dışarı bakıyorum. Caddelerde nöbet tutan askerler görüyorum. Ne oluyor burada? Kar da bir an için durdu. Büyük Visinski’nin cenaze töreni var. Cenaze kortejinin geçmesi için caddeler açılıyor. Kışın ortasında her yer sessiz. Kışın yüreğinde büyük savaşçı için her şey sessiz. Visinski’nin ateşi Sovyet anavatanıın temellerine geri dönüyor.

Cenaze korteji önlerinden geçerken askerler selâma duruyor. Arada sırada içlerinden biri eldivenli ellerini havaya kaldırıyor, uzun çizmeli ayaklarını yere vuruyor, dans eder gibi hareketler yapıyor. Diğerleri ise hiç kıpırdamıyor.

İspanyol bir dostum anlatmıştı. Büyük savaşın buz gibi günlerinde, bombaların hemen ardından Moskovalıların caddelerde dondurma yediğini görmüştü.

“İşte o anda kavramıştım, bu insanlar savaşı kazanacaktı!” demişti dostum. “Dehşetli bir savaşın ortasında, buz gibi soğuk bir kış gününde rahat rahat dondurma yiyorlardı…”

Parkın ağaçları karla dolu. Moskova kışında ağaçları süsleyen kristal çiçeklerin güzelliğini başka bir yerde göremezsiniz. Sanki şeffaflar, güneş onları delip geçiyor, kristal çiçeklerden beyaz alevcikler oluşuyor. Dallar karışımının oluşturduğu evrenin ardından Kremlin’in tarihi kuleleri, Aziz Basilius kilisesinin binlerce yıllık ince kuleleri, altın kaplı kubbesi görünüyor…

Moskova’dan ayrılıp, başka bir kente giderken upuzun, bembeyaz yollar görüyorum. Onlar donmuş nehirler. Hiç hareketsiz nehirlerin üzerinde arada sırada, parıldayan bir masa örtüsünün üzerindeki sineği andıran kara bir leke gibi öyle duran balıkçının silüeti dikkati çekiyor. Uzaklardan noktayı andıran bu insan arada sırada bu donmuş bozkırda elindeki küçük çapayla ayaklarının altına saklanmış sular taşana kadar buzları kırıyor. Fakat buz kırarken yaptığı gürültü balıkları ürkütüp kaçırttığı için hemen olta sallandıramıyor. Kaçanların geri dönmesi için önce yiyecek bir şeylerle yemler atıyor sulara. Sonra ucunda iğne oltasını yavaş yavaş delikten aşağı sallandırıyor. Ve bu acımasız soğukta saatlerce bekliyor, balığın gelmesini.

Bana göre bir yazarın çalışması da bu buz balıkçılarının çalışmasına benziyor. Yazar da kendine hep bir nehir arar. Ve bulduğu nehir donmuşsa, buzunu kırmak zorundadır. O da çok sabırlı olmak, her türlü sıcağa ve soğuğa, kötü niyetli eleştirilere dayanmak, alay edenlerle başa çıkmak, kendine uygun derinlikleri arayıp bulmak, doğru iğneyi seçmek ve uzun uğraşıların sonunda yakaladığı balık küçük de olsa onunla yetinip, mutlu olmak zorundadır. Ve günü geldiğinde tekrar balık tutmaya gitmek zorundadır, soğuğa, buzlara, sulara, eleştirilere hep karşı koyarak, tâ ki günün birinde en büyük balığı tutmayı başarana kadar!

Beni bir yazarlar kongresine davet ettiler. Kongre başkanlığını büyük balıkçılar, daha doğrusu Sovyetler Birliği’nin büyük yazarları üstlenmişti. Bilge gülümseyişli, saçlarına ak düşmüş Fadeyev, bir İngiliz balıkçısını anımsatan Fedin, üzerinde o gün ilk kez giymiş olduğu belli bir takım elbise, sanki az önce uyanmış ve yataktan çıkmış gibi saçları karmakarışık Ehrenburg. Ve Nikolai Tihonov.

Kongre komitesinde Moğol görünümlü insanlarla, Sovyetler Birliği’nin en ücra köşelerinde yaşayan, adını bile duymadığım, alfabeleri olmayan göçebe toplulukların, ilk eserleri kısa süre önce yayınlanmış genç temsilcileri de vardı.


Pablo Neruda
Yaşadığımı İtiraf Ediyorum
Çeviren: Ahmet Arpad
Anılar
Evrensel Yayınları

28 Ekim 2018 Pazar

St. Petersburg (Leningrad)



Aydın Boysan

90’lı yıllardan eski bir Gezi-Anı yazısı



St. Petersburg istasyonlarından birinde, trenden indik. Şehrin adı değişmiş de, istasyonda hala Leningrad yazısı duruyor.

Şehirlerin adını değiştirmek, tuhaf bir iş…

Önceki gelişlerimde Leningrad olan şehir, şimdi yine eski Hıristiyan adına dönmüş, İsa Havarisi Aziz Peter (Piyer) adıyla anılıyor. Bir zamanlar Petrograd da olmuştu.

Taksi, bir km yol için, beş dolar. istasyon taksileri, ruble kabul etmiyor.

Otelimiz Helen, Fontanka Kanalı kıyısında, Lermontovsky Bulvarı'nda ve oldukça merkezde.

Şikayetimiz yok.

Yerleştik ve hemen şehir gezilerine başladık. Mevsim yaz başı. Kış gezilerinde olduğu gibi, soğuk ısırmıyor ve şehrin bazı önemli bölümleri, yürüyerek kolayca gezilebiliyor.

Neva kıyılarını adımlıyoruz, Nevsky Bulvarı'nı arşınlıyoruz.

Ününü hak eden, güzel bir şehir burası… Deniz - nehirler - koylar - kanallar kucak kucağa... Çok sayıda güzel köprü, ulaşım ilişkilerini kolaylaştırıyor.

Öğle yemeğini, daha önce kaldığım Leningrad Oteli'nde yemek istedik. Elbet o da olmuş, Sankt Petersburg Oteli. Gezip eski günleri andım.

Öğlende hafif yemek konusunda, Melih'le anlaştık. Ekspres büfe denen yere girdik.

Açık zengin büfe. Borç ve balık çorbasından başlayan çeşitleme, salata ve yemeklerde de sürüp gidiyor. Hafif yiyelim derken, yine fazla kaçırdık. Ödediğimiz ruble, adam başı bir dolar karşılığı.

Dünyanın en büyük üç görsel sanat müzesinden biri olan Ermitage'ı, sabırla geziyoruz. Peter ve Paul Kalesi, St. lsaac katedrali, Aurora kruvazörü ve gezmeye değer başka yerleri ziyaret etmeyi savsaklamıyoruz.

Ayrıntılarını daha önce Dünyayı Severek ve Yollarda kitaplarımda yazdığım için, ayrıca burada anlatmıyorum.

Çar 1. Petro (Büyük Petro, ya da Deli Petro) , Sankt Petersburg şehrinin kurucusu. 1703 yılında birkaç günde inşa ettirdiği bir şantiye barakasında, yıllarca yaşamaktan vazgeçmemiş. Ta ki şehrin kurulmuş olduğuna, artık terkedilmeyeceğine, inanıncaya kadar.

Üç odalı bu ufacık ev, o zamanki gibi korunmuş. Yığma ağaç tomruklarla yapılan bu şantiye binası, yüzyılların hava etkilerinden korunması için bir başka kılıf binasının içine alınmış.

Şehrin eski gelişmelerini gösteren tarihi resimler ilginç.

Melih bir müzeye girerken, film makinesi için 500 ruble istenmesinden hoşlanmadı.

Ben karıştım: "Değmez sözünü etmeye. Dört dolar bile değil." Sonra 500 rubleyi verdik. Ama sorun parada değil. Kırtasiyecilikten kurtulamaz olmuşlar. Tanesi bir rublelik 500 tane makbuzu alıncaya kadar, geçen zamana sıkıldık. Başka makbuz yokmuş.

Neva'da nehir gezisine katıldık. Kapalı pazaryerini dolaştık. Hıyar turşusu alıp, geze geze yedik. Çok lezzetli geldi.

Hususi arabalara el sallıyoruz. Onlar da dolar verdikten sonra, istediğimiz yere götürüyorlar. Taksilerle pazarlık etmeye başladık. 10 isterlerse 5 verip, 7'de anlaşıyoruz. Kısa mesafelere 4 dolardan fazla vermiyoruz. Biz buralara fazla alıştık galiba.

Melih bir olaya parmak basıyor: "Burada dolarlı yaşayış başka, rubleli yaşayış başka.

Biz ikisini de yaşamakta olduğu­muz için, bunların bambaşka koşullar yarattığını görüyoruz." Aradaki anlaşılmaz farklar, bizi de şaşırtıyor, akordumuz bozuluyor.

Melih bu halimizi de özetliyor:

"Akordumuz, akortsuzluğumuzdur."

Her akşam, başka bir otelde yemeğe gidiyoruz. Bunlardan Pulkovskaya Oteli'nin binası, çok iyi ve güzel yapılmış.

Masaya oturduk. Dolarlı hayat kolay ya, havyarımızı ısmarladık. Beuf Strogonof çok iyi . Sosu da öyle.

Pistte dans edenler arasında, o gün evlenmiş bir çift dönüyor. Kız güzel mi güzel. Gelinliği de çok dekolte, sanki soyunmaya başlamış gibi.

Burada bir uluslararası büyük otel havası var. Yerel görünüşler de silinmiş. Barlardan birinin adı: Harry's Bar. Kocaman duvar fotoğraflarıyla dekore edilmiş. New York'un ünlü gökdelenleri olan Chrysler ile Empire State Building, duvarlar kaplıyor.

Bunlar da şaşırmış. Uluslararası sevişme piyasasında, standart duvar çiçeğini bir porsiyon koklamanın fiyatı, yaklaşık 100 dolar. Bu döviz karaborsada, çalışan bir kişinin buradaki 5-10 aylık ücreti ediyor. Bu dengesizlikler, beklenmedik yerlerden fışkırıyor. Dövizle sevişen kadın sayısı artmış. Gündüz uslu uslu çalışan kadınlar arasında, bu gece işini yapanlar bollaşmış. Her büyük otelin "duvar çiçeği" kadroları kendiliğinden oluşuvermiş. İkişer-üçer, masalarda oturuyorlar. Hem hiç de, "o meslekten" hanımlara benzemiyorlar. Hepsi hanım-hanımcık gibi sanki.

Puşkin - Dostoyevski

Aleksander Sergeyeviç Puşkin, Rus edebiyatının unutulmaz kişisi (1799-1837).

Moika kıyısındaki evi, müze olarak gezilebiliyor. Ev, yaşadığı çağda olduğu gibi korunmuş. Yazı masasındaki tüylü kalemine kadar bütün kişisel eşyaları, el yazıları, ölümüne neden olan düello tanıklarının anlaşma tutanakları, her şeyi... 13 dilden binlerce kitabı...

Puşkin olağanüstü güzellikteki bir kadınla, Natalya Gonçarova ile umutlu başlayan bir evlilik yapmış. Sonrası: Bir kadının, mostralık toplum yaşayışına kendini kaptırışı... Kocasını mutsuzluğa gömüşü... Puşkin'in, eşi yüzünden olduğu söylenen bir düelloya sürüklenmesi… Konuk Fransız subayı d'Anthes tarafından, sanki cinayet sayılabilecek bir düelloda, ölümcül yaralanması... Bu yüzden yaşama veda edişi ...

İşte bu müze ev, büyük şair-yazarın, dramatik yaşayışının sahnesi… Sanki her şey, yeni olmuş gibi. Saat bile, öldüğü dakikada duruyor.

Ömür boyu insan hakları, özgürlük ve insan onuru uğruna, despot çar yönetiminden çekinmeden savaşmış olan şairin cenazesi, halktan gizlenerek gömülüyor. Çarlık karşıtı bir gösteriye dönüşmesin diye ... Ölümü sonradan öğrenen binlerce kişi, soğuğu umursamadan evinin önünde bekleşiyor ancak.

Fyodor Dostoyevski'nin son oturduğu ev de, Edebiyat Müzesi yapılmış, geziyoruz.

Burası eski tip bir apartman dairesi. Biraz sıkıntılı bile.

Karamazof Kardeşler bu evde yazılmış. Geceleri ve mumla... Bu ev de, tıpkı yazarın yaşadığı zamandaki gibi korunmuş. Yazı masası, sanki dün bırakmış gibi. Kızının el yazısı : "Ocak 28, 1881. Baba bugün öldü."

Melih diyor ki : "Bu insanlar yazarları ve şairleri, bağırlarına basmışlar. Toplum kendilerine özel yer vermiş. Bizim devlet ve politika adamları, yazarları küçümsüyor. Halk da bundan etkileniyor."

Doğru elbet... Bu küçümseme huyu, düzeyi düşük insanların her şeyi, kendi küçüklüklerine indirme yeltenişidir. Huyumdur, gittiğim yerlerden ufak-tefek anı eşyası alırım.

Bizim otelin dükkanından bir tişört almak istedim.

Kız bir tane uzattı, üstünde kocaman Gorbaçov kafası basılıydı. İstemedim.

Bir tane Yeltsin kafalı uzattı, onu da istemedim.

Zaten müze gezdiğimiz gündü, sordum:

"Sizde Puşkin ya da Dostoyevski resmi olan tişört yok mu?"

Kız:

"Hayır, yok" dedi. –

"Pekiyi, öteki ler niye var?"

Kızcağız söyledi : "Onlar bizim umudumuz idi".

Bu "idi" eki beni, bir soru daha yöneltmeye götürdü; "Pekiyi , şimdi umudunuz kim?"

Kadın, B. Amerika Başkanı'nın adını söyledi : "Bush !" (o günlerde henüz ayrılmamıştı).

Acayip! ..

Evet, Sankt Petersburg muydu, Leningrad mıydı, yoksa bir zamanlar Petrograd mıydı, işte bu şehirde, hoş günler geçirmiştik.

Ayrılıyoruz artık. Akşamdan 15 dolara peylediğimiz bir taksiye bindik. Havaalanına vardık. iyi ki erken gitmişiz. Çıkış gümrüğünde uzun kuyruklar var. Bavullar röntgenden geçiyor. 

Aradıkları silah falan değil, havyar. Resmen 30 dolara alındığı kanıtlanmayan aynı 6 dolarlık havyarlara, el koyuyorlar.

Kadın orada: "Umudum ABD Başkanı" diyor, bunlar nelerle uğraşıyorlar?

Bizde hiç havyar yok. Ama bir saati aşan kuyruk işkencesine katlanmak zorundayız.

Uçağımız Sankt Petersburg Havalimanı'ndan kalktı, biraz sonra Helsinki'ye indik.


Zaten bu Finlandiya, hep sessizlik içindedir. Telaş gözükmez ama, her şey hızlı işler. Sorun fiyatlara katlanabilmekte. Otele yerleştik. Biraz dinlendikten sonra, şehir gezilerine başladık. Esplanat, liman, tertemiz. Bu güzel şehir, makine gibi işliyor. Her şey o denli düzenli ve h ızlı ki , bu parlak "işleyiş"ten, biz biz olarak rahatsız bi le oluyoruz. Nereliyiz ki , alışmamışız. Akşamüstü bir bara girip girip, "uvertür'' yaptık. Altı viskiye 40 dolar ödedik. Bu sefer bir Helsi nki büyük otelinde yediğimiz akşam yemeği iyiydi ama, ateş pahasıydı.

Sankt Petersburg'daki dolar sultanlığı sona erdi . Karşılaştırıp, bir durum saptaması yapıyoruz: "Sankt Petersburg'da günde 10 dolarl ık yemeği göçüren bir kişi , 10 gün sonra çok yemekten çatlar. Aynı kişi bu işi , aynı koşullarla Helsinki'de yaparsa, açlıktan geberir."

23 Ağustos 2018 Perşembe

YASNAYA POLYANA




Melih Cevdet Anday



Tolstoy'un köyü. Bu büyük romancının, yaşadığı, yarattığı, sonra bir gece yarısı doktorunu uyandırarak gizlice arabasına atlayıp kaçtığı evi görmek heyecanlandırıyor beni. Otomobilimizi aşağıda bırakıp sık ağaçlı yoldan yürüyoruz. Az sonra soylu romancının evi karşımıza çıkıyor. Tolstoy burayı Kont Bolkonski'den satın almış. Savaş ve Barış'ın kahramanlarından olan Bolkonski. Şaşırtıcı bir şey, küçük, iki katlı bir Göztepe köşkü. Evin içinin sadeliği, sabitliği daha da şaşırtıcı. Kont Leon Tolstoy'un malikanesi deyince karşınıza bir saray, ya da küçük bir saray çıkacak sanırsınız. Alt katın küçük holünden dar bir merdiven çıkıyor yukarı. Önce salon ... Burada iki piyano ve yemek masası var. Masada Tolstoy'un oturduğu iskemle, baştan ikinci. Oradan içeri, romancının çalışma odasına geçiyoruz. Masanın üzerinde şamdanlar, açık duran bir kitap, son okuduğu kitaptır bu, Dostoyevski 'nin Karamazofları. Oradan da yatak odasına geçiyoruz. Basit bir karyola, yıkanma kapları, duvarda gocuğu, tüfeği. Kısa boylu, sakallı, sert bakışlı romancı, bir yerden karşımıza çıkacak sanki. Gene aşağı iniyoruz. Doktorunun yattığı oda, onun yanında misafir odası. Çehov burada kalmış ... Gorki'nin de belki bir gece bu yatakta yatmış olduğu tahmin ediliyor. İkisinin, Tolstoy ile Gorki'nin bahçede çekilmiş bir resimleri var. "

İşte şu ağacın altında çekilmiş, diyorlar.

Resimde Gorki elleriyle kemerini tutmuş, başını gururla geri atmış. Tolstoy ise, kaşları çatık, delici bakışlarla bakıyor.

İşte orada Alman Faşistlerinin rezaletini dinliyoruz. İkinci Dünya Savaşında buraya kadar geliyorlar. Tolstoy'un evinde karargah kuruyorlar. Ama çekilmek zorunda kaldıkları gün, bu büyük romancının evini yakıp yıkmağa kalkıyorlar. Nefretimi yazıyorum aşağıdaki deftere. Sonra dışarı çıkıyoruz. İşte Tolstoy'un arabası, arabalıkta duruyor. Bir gece yarısı bu araba ile kaçmıştı. Doyulmaz güzellikteki bahçeden büyük romancının mezarına gidiyoruz. Bu sırada yanımızdan iki köylü geçti. 8unlardan biri çok yaşlı idi. Uzun boylu bir köylü. Yanımızda müze müdürü de var, ben "

Sorabilir miyiz şu yaşlı köylüye, dedim. "Acaba Tolstoy'u görmüş mü? "

Seslendiler. Adam durdu. bir az Gorki 'ye benziyor, uzun bıyıklı, zayıf, ince.

" Bir kez konuştum kendisiyle." diyor.

Yaşar Kemal hemen fotoğrafını çekmek istiyor. Ama adam eliyle önledi onu :

" Ben önemli bir adam değilim, çekmeyin fotoğrafımı, " dedi.

Sonra anısını anlattı. Çar polisinden eziyet görmüş, bir atın arkasına bağlayıp sürüklemişler, sonra da hapse atmışlar. İçerdeyken bir gün hapishane müdürü, onun da bulunduğu koğuşu teftiş ediyormuş, önünde durmuş, köylü : "

Ben ayağa kalkmadım. " diye anlattı. "Tolstoy başımdan geçenleri duymuş, bir tanıdıkla çağırttı beni hapisten çıktıktan sonra. Bir akşam gittik."

Önce aşağı katta oturmuşlar. Yemek zamanı, Kontes Tolstoy, " Yemeğe gelsinler." diye haber yollamış, çıkmışlar yukarı, sofraya oturmuşlar, Tolstoy daha ortalıkta yokmuş, yandaki odadan girmiş içeri, köylünün ta burnunun ucuna kadar sokulmuş. "

Bakışları sanki delip geçiyordu, diyor. " Sakalları değdi göğsüme. Kısa boylu bir ihtiyardı. Bana, ' Kusura bakma, seni hemen tanıyamadım, görüşmeyeli çok oldu her halde, dedi. Hayır dedim, ilk görüyorsunuz beni.' Sonra oturduk, başımdan geçenleri dinledi yemekte. ' Hapishane müdürüne ayağa kalksaydın keşke, o da bir insandır. ' dedi.

Teşekkür edip ayrılıyoruz köylüden. Edebiyat fakültesini bitirmiş, Tolstoy üzerine çalışmış olan genç müze müdürü "

Konuşmalar tam Tolstoy'un konuşmaları, onun üslubu, dedi.

Az sonra Tolstoy'un mezarındayız. Ağaçların arasında küçük bir tümsek. Üstü yemyeşil. Buraya çiçek getirmek yasaktır. " Yasak olmasa, her gün yığınla insanın getirdiği çiçeklerden mezar kaybolup giderdi,” diyor müze müdürü.

Öğle yemeğimizi aşağıda, küçük şirin bir lokantada yedikten sonra, kırlar, bağlar, bahçeler, kolhozlar arasından, karakteristik Rus köylü evlerinin arasından geçerek geri dönüyoruz. Bu evlerin hepsinde pencereler oymalı ve renkli. Tula'dan geçiyoruz. Gogol'ün hikayelerinden bilirim bu adı. Küçük bir kasaba iken büyük bir şehir olmuş.

Moskova'yı bir hafta için bırakacağız. Azerbaycan 'a ve Özbekistan 'a gideceğiz, sonra gene geleceğiz buraya. Moskova üstüne söyleyeceklerimi o zaman tamamlayacağım.

3 Mart 2018 Cumartesi

Dünyanın öbür ucuna yolculuk!




Vogue Dergisinden fotoğrafçı Giulia Mangione Trans Sibirya tren yolculuğunu görüntüledi.

Fotoğrafçı 9288 km’lik bu uzun yolculukta neler yaşadığını nerelerden geçtiklerini bir fotoğraf serisi haline getirdi.

Yol boyunca tanıştığın insanları da görüntüleyen Mangione Voge dergisine, "Tanıdığım insanların hikayelerini öğrenmek paha biçilemezdi" diye yazdı.

Trans-Sibirya Ekspresi turu Moskova-Vladivostok ya da Vladivostok-Moskova arasında yapılan tarihi yolculuk.

Ulan Bator yolu da dahil edilirse tam 10 bin 650 kilometrelik bir tur. Dünyanın yaklaşık üçte birini, sekiz farklı saat dilimini geçiyorsunuz.

Rusya'nın başkenti Moskova'dan hareket eden Trans-Sibirya treni tam yedi gün sonra Pasifik kıyısındaki Vladivostok'a varıyor.





















23 Mayıs 2016 Pazartesi

HERKESE BİR KONUT


Erdal Öz

Kaynak: Allı Turnam, Cem Yayınevi, 1975; Sovyetler Birliği’nde bir geziden Erdal Öz’ün belleğinde kalanlar

Leningrad’daki on dört kilometrelik büyük Moskova Caddesinin bitişiyle Leningrad kenti de sona eriyor.

Kentin dış kesimlerine yaklaştıkça, bizdeki gibi, yapılar küçülüp seyrekleşmiyor. Sovyetler Birliği’nde gördüğüm hiçbir kentte böyle bir şeye rastlamadım. ‘Kenar mahalle’, 'Kenar semt’ diye bir olgu yok. ‘Gecekondu’ diye bir kavram kalmamış. Yok böyle şeyler. Kent, merkezde nasılsa öylece genişleyip gidiyor ve birden bitiveriyor.

Büyük blok yapılar, konut sorununu kökünden çözümlemiş.

Bütün yapıların caddeden girilen ilk katları, büyük mağazalar olarak kullanılıyor. Mağazaların içleri yiyeceklerle, giyeceklerle dolu. Sonsuz bir kalabalık, sürekli alışveriş yapıyor.

Konutlar, bu mağazaların üst katlarından başlıyor. Toprak düzeyinde hiçbir yerleşme yeri bırakılmamış. Özellikle büyük kentlerde, büyük blok yapılarda bu hep böyle. Bodrum katında oturmak diye bir şey yok. İlk giriş katlarını bile oturma yeri olmaktan çıkaran böyle bir konut politikası, emekçilerin egemen olduğu bu yeni düzenin vardığı başarılı sonuçlardan biri.

Alma-Ata’da bir şoförle konuşmuştum. Çocuğu yoktu. Yeni evliydi.

«Elli beş metrekarelik bir evim var,» demişti, demişti de küçümsemiştim biraz. İkinci kattaydı onun evi de. Leningrad’da bir başka şoförle, aynı konuyu konuşurken, durum aydınlığa çıkıvermişti.

«Kırk beş metrekarelik bir evde oturuyoruz.»

«Kaç kişisiniz?»

«Üç kişiyiz. Karım, çocuğum, bir, de ben.»

Neden sonra anlamıştım bu alanın hiç de sanıldığı kadar küçük olmadığını. Bir salon, iki de oda. Toplam alan kırk beş metrekare. Ancak, girişteki hol, koridor, mutfak, banyo, helâ, balkonlar ve yirmi metrekarelik bir eşya odası, bu kırk beş metrekarelik alanın dışında kalıyor, hesaplanmıyordu. Çünkü bu saydığım birimler, herkes için kaçınılınız, zorunlu alanlardı. Adam, oturduğu alanın kırk beş ya da elli beş metrekare olduğunu söylerken, yalnızca salon ve odaların toplam alanını söylüyordu. Bir an, bizdeki Karadenizli müteahhitlerin, sözde ‘sosyal konut’ olarak şıpın işi diktikleri betebe suratlı uyduruk apartmanların yüzer metrekarelik satılık daireleri geldi aklıma.

Başımı sessizce önüme eğdim.

Üstelik, Sovyetler Birliğinde bugün kimse açıkta değil. Herkesin bir konutu var. Herkesin bir konutta oturma hakkı ve özgürlüğü var. Yerler tahta parke. Bu bir gelenek olmuş artık. Bir merkezden ısıtılan konutlar hepsi de. Küvetli banyosu, kaloriferi, hiç kesilmeyen sıcak suyuyla herkesin rahat bir konutu var. Gördüğüm kentlerde bütün konutlar böyleydi. Görmediğim kentlerde de hep böyleymiş. Halk tipi blok konutlar. Ve elektrik ve sıcak su ve kalorifer yakıt ücreti ve kira ücreti olarak ayda toplam 6 ile 8 ruble arasında ücret ödüyor herkes. Yani bütün bu giderler için bizim paramızla 120 ile 140 lira arasında para ödeniyor. Harcamak için ne kadar çok paraları kaldığını düşününce, o insanları kıskanmamak güç olur sanıyorum.

Leningrad da, Moskova da, Sovyetler Birliğinin en yoğun yerleşme merkezleri. Moskova’da sekiz milyon, Leningrad’da ise dört milyon insan yaşıyor. Leningrad'da bir çocuklu aileye kırk beş metrekarelik konut hakkı tanınıyorsa, bu, nüfusun orada yoğun oluşu yüzündenmiş. Oysa nüfusun daha seyrek olduğu yerleşme merkezlerine doğru gidildikçe, konut hakkı olarak tanınan bu alanlar da değişiyor, örneğin, bir milyon insanın yaşadığı Alma-Ata’da bir çocuklu aileye, Leningrad’dakinden daha geniş bir yerleşme alanı tanınıyor.

Ve yine belirtmeden edemeyeceğim: Sovyetler Birliğinde kimse açıkta değil. Herkesin bir konutu var. Çünkü herkesin bir konutta yaşama hakkı var. Bu haktan doğan konut alanları ailenin kişi sayısına göre değişiyor. Yurttaş olma hakkı bu. Emekçilerin yönetimde olduğu bir düzende insanların insanca yaşama hakkı.