Moskova

Moskova
Okay Deprem'den etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okay Deprem'den etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2020 Cuma

Türkiye'den neden Sovyetolog çıkmadı?





Okay Deprem

Kaynak: http://medyagunlugu.com/

 

 


Sovyetoloji yani SSCB tarihi-ekonomisi ve politikası uzmanlık dalı ile bunun uzmanı kişi yani Sovyetolog nedir sorularının yanıtını en iyi veren örnekler elbette Avrupa başta olmak üzere Batı dünyasından çıkmıştır.

1990'ların 2. yarısında dahi Türkiye'de Sovyetler Birliği (SB) üzerine yazılmış ciddi ve elle tutulur akademik, bilimsel veya en azından ideolojik anlamda doğru düzgün tek bir eser henüz yoktur. Tam da bu yıllarda Paris'te, şehrin birkaç katlı ve katları arasında yürüyen merdiven çalışan kitapevinde yalnızca SB üstüne kaleme alınmış spesifik kitaplardan oluşan pavyonun onlarca metrekare alanı kapladığını görmek beni hayretler içinde bırakmıştı. Nitekim Alman komünisti ve ünlü Sovyetologlardan Willi Dickut'un "Sovyetler Birliği'nde Kapitalizmin Restorasyonu" adlı ünlü eserini ta 1974 yılında yayınladığı düşünülürse; William Bill Bland, Kurt Gossweiler gibi Alman ve İngiliz Sovyetologların SB konusunda çok detaylı ve değerli çalışmalarını henüz 1960'lı ve 1970'li yıllardan itibaren verdikleri gözetildiğinde bu o kadar da şaşırtıcı değildi. Almanya'da kütüphanede "80'li yıllarda Sovyet Mafyası" adlı Amerikalı bir yazarın kitabını gördüğümde ABD'de Sovyetolojik araştırmaların ne kadar dallanıp budaklandığını anlamıştım. Bu gibi örnekler kat be kat çeşitlendirilebilir. 

Peki tam olarak nedir Sovyetoloji ve Sovyetolog?..

Sovyetoloji; başından sonuna değin bir bütün olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin siyasi, ekonomik, diplomatik, toplumsal, sanatsal, kültürel ve popüler tarihçesi; temel bilim ve sanat dalları üzerine yapılan tüm bilimsel, akademik ve entelektüel yazınsal çalışmaların bütünüdür. Buna aday adayı olacak kişi veya kişilerin en başta Rusça kaynakları okuyacak dilsel yetkinlikte olmaları zorunludur. Bunun dışında, ikincil ve üçüncül Avrupa kaynaklarını takip edebilmek için de; en azından Fransızca, Almanca ve İngilizce gibi Avrupa lisanlarını en üst seviyede bilmek de Sovyetologluk için olmazsa olmaz koşullardandır. Yine Sovyetoloji sahasında özel bir dal üstünde çalışabilmek için son dönem Çarlık Rusyası ile, yakın dönem araştırmacıları bakımından da Post-Sovyet devri yani Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) tarihi ve sosyal yapısını asgari ölçüde bilmek de gerekmektedir.   

Çakma ve yakıştırma 'Sovyetolog'lar

Türkiye kökenli olup da Sovyetolog havalarında ortalarda dolanmış veya o şekilde sunulmuş kişiler 2 gruba ayrılmaktadır. 1- Enver Altaylı gibi bazı Soğuk Savaş dönemi MİT görevlileri. Bunlar doğaları gereği SB ve sosyalizm karşıtı oldukları gibi Rusya ve Rus tarihi karşısında da aşağılık kompleksi içinde debelenen ve Kuzey Avrasya jeopolitiğinin söz konusu tarihsel kesitini sadece Türk halkları ve Türklerin tarihini merkeze koymak kaydıyla ele almış olanlardır. Eşyanın tabiatı gereği, bir kişinin SB ile asgari bir siyasi, duygusal veya yaşamsal yakınlığı bulunmadan onun bilim insanı veya araştırmacısı olamaz. Bu durum; Küba Devrimi, Fidel Castro veya Che Guevara düşmanı milliyetçi ya da mukaddesatçı birinin kalkıp da Küba'ya turistik-kültürel gezi düzenlemesine benzer. İkinci grup ise, kendilerine bu sıfatın esas olarak sol-sosyalist birikim ve derinliklerinden dolayı yakıştırıldığı Yalçın Küçük, eski TKP genel başkanı Zeki Baştımar gibi Türkiye Solu'nun simge figürlerinden oluşmaktaydı. Ne var ki Yalçın Küçük gibi aydınlar sanılanın aksine orijinal Rusça kaynakları üst seviyede okuyacak vasfa sahip olmamaları bir yana, Sovyet ülkesinde de yeterli süre ikamet etmiş değillerdi. Sovyetler'de hem yüksek öğrenim hem yaşam deneyimi olan hem de Rusça başta olmak üzere belirli Avrupa dillerine akıcı biçimde vakıf olan Zeki Baştımar gibi bir avuç sosyalist-devrimci siyasinin ise söz konusu alanda özel bir eseri yayınlanmadı.    

Sovyetoloji alanında evrensel çıtada araştırma yapabilecek kişi veya kişilerin Sovyet toplumunda minimum bir yaşam veya uzun süreli seyahat tecrübesi olması gerekir ve tercih edilir. 90'lara kadar yani Soğuk Savaş döneminde Türkiye'den SSCB'ye giden veya gidebilen bir elin parmağını geçmeyen sayıda kişi: 1- TKP bağlantısıyla öğrenci veya mülteci olarak gidenler (Örnek: Ahmet Ümit) 2- Kuzey Kafkas kökenli olup, soy akraba bağlantılarını bir şekilde kullanmak suretiyle doğu tarafından çıkış yapanlar 3- 80'lerin ikinci yarısında SB'de ilan edilen liberalizasyon programı paralelinde Türkiye menşeli firmaların sahip, temsilci veya çalışanları (Misal: Enka'nın girişi 1988). Bu 3 damardan da bir Sovyetolog yetişmemiştir. 1990'lı senelere gelindiğindeyse, henüz Sovyet ülkesi tam anlamıyla yağmalanmadan ve eski dönem hava ve aurası daha tazeyken; maddiyat, organizasyon ve perspektif sorunları yaşayan sol sosyalist yapılar, söz konusu destinasyona herhangi bir temsilci göndermek veya bölgede kadro oluşturmak olanağı yaratamamışlardır.

Türkiye'nin Sovyetoloji alanında kendi bağrından çıkaramadığı kişi ve kişilerin eksikliğini seneler sonra 'çeviri kolaycılığı' ile bir takım yayınevleri gidermeye çalışmaktadır.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Zaferin 75. yılında bazı gerçekler





Okay Deprem





Bugün 9 Mayıs, bundan tam 75 yıl önce Nazi Almanyası’nın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) karşısındaki mutlak mağlubiyetinin, bir diğer ifade ile; Kızıl Ordu’nun 3. Reich’ın başkenti Berlin’i almasını takiben Faşist Alman Ordu karşısındaki kesin ve resmi zaferinin tarihi. 

2 Mayıs’ta Sovyet ordusu askerlerinin Reichtag’ın (Alman Parlamentosu – bugünkü Bundestag) çatısında kızıl bayrağı dalgalandırması aslında İkinci Dünya Savaşı’nın doğu cephesinin Sovyetlerin zaferiyle sonuçlandığının fiili simgesi olmuştu. 

Birkaç gün sonra Fransa’da Müttefiklerin (İngiltere ve ABD) temsilcileri ile Faşist Alman Orduları generallerinin, Almanya’nın teslim ve kapitülasyon anlaşması imzalamaları Stalin önderliğindeki Sovyet liderliğinin kabul edebileceği bir şey değildi. Onların rest çekip şart koşmaları neticesinde 8’i 9 Mayıs 1945’e bağlayan gece Doğu Berlin’de; bugüne kadar Alman-Rus Müzesi olan binada Alman Ordularının kayıtsız, şartsız teslim olduğunu ve ülkenin topyekûn kapütalize edileceğini resmileştiren nihai anlaşma imzalanmış oldu.
 

Aradan 3 çeyrek asır geçti ancak savaşın temel gerçeklerini gölgeleme amaçlı dolaylı– dolaysız tartışmalar hiç bitmedi. Çoğunlukla Anglo-Amerikan kökenli pek çok kaynağın, Hitler Almanya’sının yenilgisinde SSCB ordularının ve Sovyet halkının belirleyici ve başat rolünü önemsizleştirici ve de savaşta her iki tarafın askeri ve sivil kayıplarının sayısal-oransal dağılımları ile neden ve niçinlerini bulanıklaştırıcı ve çarpıtıcı nitelikteki argümanları halen sona ermedi, aksine devam ediyor. Bu “Batılı” söylemlerin yarattığı kolektif zihin ve bilgi karmaşasında 3 başat soru ve cevaplarıyla anti-faşist direnişin tartışmasız bazı verilerini anımsayalım:


Soru 1: Sovyetler Nazi Almanyası’nı, düşmana nazaran çok daha fazla can kaybı verme pahasına mı yenebildi?..


Cevap 1:  SSCB sivil – asker toplam 27 milyon vatandaşını kaybetmişti. İkinci Paylaşım Savaşı’nın brüt kaybının neredeyse yarısına yakınını teşkil eden bu sayının da yarısına yakını olan 13 milyon yalnızca sivil kayıplardan oluşuyordu. Toplam can kaybının yüzde 45’ine tekabül eden bu muazzam sayının kurbanları; bombardıman, kurşuna dizilme, asılma gibi çok çeşitli bilinçli savaş suçu yöntemleriyle; veyahut da açlık, hastalıklar, toplama ve esir kamplarındaki çalışma ve yaşam şartlarından dolayı yaşamlarını yitirmişlerdi. Savaşın ilk dönemlerinde esir alınan Sovyet askeri sayısı 4.559.000’di. Ve bunların önemli bir kısmı ya kitlesel katliamı tabi tutulmak suretiyle yok edildiler ya da yıllar boyunca Alman savaş endüstrisinin köle emeğinin figüranları olarak çalıştırıldılar. Yani Kızıl Ordu’nun askeri kaybı aslında 14 milyondan fazla değildi. Bu rakama; partizanlar, 18 yaş altı gönüllüler ve yarı sivil direniş birimlerinin mensupları da dâhildi… Kısacası; Sovyetlerin maruz kaldığı bu muazzam kayıp, daha çok savaşın birinci ve ikinci yılında Nazi Ordularının uyguladıkları sivilleri toptan imha etmeye dönük politikasının doğrudan bir sonucuydu.


Soru 2: Müttefiklerin (ABD ve Büyük Britanya) Haziran 1944’teki Normandiya Çıkarması olmasaydı Sovyetler Birliği savaşı kazanabilir miydi, diğer bir deyişle zafer her şeye rağmen Anglo Sakson kuvvetlerinin Almanya’yı Batı ve kuzeyden geriletmesi ve güçten düşürmesi sayesinde mi ancak kotarılabildi?..


Cevap 2: Alman Ordusu’nun “savaş makinesi”nin yüzde 70’i ila 80’i arası salt Doğu Cephesi’nde yani Kızıl Ordu ile yapılan muharebelerde yok olmuştu. Sovyet cephesinde Nazi Ordusu’nun kaybettiği tümen sayısı tam tamına 507 idi!.. Savaşın ancak son senesinde Anti-Hitler Koalisyonu’na dahil olan “müttefikler”in ortadan kaldırdığı Alman tümeni sayısı ise 100 ile sınırlıydı… Bunun da ötesinde, genel bilinenin aksine Alman Orduları saflarında savaşta müttefik sayısız ülkeden yüz binlerce asker yer almıştı. Fransa, İtalya, Macaristan, Slovenya, Slovakya, Romanya, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerden gönüllü birlikler dâhil katılanların sayısı milyon civarındaydı. Sovyetler ise insan günü bakımından savaşın sonuna kadar tek başına, askeri donanım ve cephane açısından ise 44’a dek dış desteksizdi… Bunun dışında da Fransa, Çekoslovakya ve Macaristan ve İsveç başa olmak üzere kıta Avrupası’nın  teknoloji ve sanayi açısından en gelişmiş ülkeleri 1944 hatta yer yer 45 yılına kadar Alman Savaş makinesine her türden savaş araç gereci ve mühimmatı üretmeyi sürdürdü. Kısacası savaş devri Avrupa’sının insan ve teknik gücü adeta Almanya’ya çalışıyordu. Bu da sonuç olarak SSCB aleyhine muazzam eşitsiz bir ortam yaratmış oluyordu…    


Soru 3: Sovyetler Birliği’nin bu büyük askeri zaferine rağmen aradan yarım asır bile geçmeden hukuki-fiziksel varlığı ekonomik-sosyal olanlar başta olmak üzere çok farklı sebepten kaynaklı olarak sona eriyordu; Almanya ise tüm ülke yerle bir olmasına karşın çok kısa sürede toparlanarak iktisadi bir dev haline geliyor, dahası iki Almanya’nın birleşmesini dâhi sağlayabilecek politik bir Avrupa gücü konumuna yükseliyordu. Bu bağlamda Sovyetlerinki uzun vadede ve ne derece kesin bir zafer sayılabilir, kabul edilebilir?!..


Cevap 3: SSCB, kendisine karşı başlatılan adaletsiz ve orantısız BritzKrieg (Yıldırım Savaşı) saldırısıyla başlayan ve hemen hemen dört seneye yayılan harpte tüm maddi servetinin üçte birini kaybetti. Çarlık döneminden devralınma maddi zenginliğin de azımsanmayacak bir kısmının 1. Dünya Savaşı ile iç savaşta heba olduğu düşünülürse, sosyalizmin inşasının kısa süreli ilk döneminde yaratılan kolektif birikimin çok mühim bir kısmı bu şekilde ziyan olmuş oldu. Sermaye ve maddi-teknik birikiminin Almanya’ya kıyasla çok daha mütevazı bir pozisyonda olan ülke, haliyle savaştan sonra çok daha gerilerden, adeta sıfırdan başlamak zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyordu. Dahası, ulusal direnişin ilk örgütleyicileri olan parti, Komsomol (Gençliğin Komünist Birliği) ve NKVD ‘nin (KGB) öncü ve seçkin neferi yüz binlerdi. Bunların hatırı sayılır bir kısmının kaybedilmesi, savaş sonrası Sovyetlerinin ilerleyen on yıllarındaki kapitalist dönüşüm-restorasyonun topluma ideolojik ve siyaseten daha kolay ve hızlı kabul ettirilebilmesi ve tatbik edilebilmesini sağlamış oldu.  

1 Nisan 2020 Çarşamba

Kapitalist Rusya'da 'babuşka' olmak





Kaynak: http://medyagunlugu.com/



Rus dilinde hem büyükanne hem de anneanne için tek bir kelime bulunur: Babuşka...

Babuşka sözcüğü, Rusça'da kişinin iki nesil öncesi büyüklerinin bir tarafını betimlemek için kullanılması bir yana aslında, bu zengin lisanın kült tabirlerinden biri olup, pek çok metaforik anlamı da içinde barındır. Sovyetler Birliği'nin son dönemlerine doğru ve bilhassa birliğin dağıtılmasını takip eden yıllarda "babuşka" artık, torunların kendi öz ninelerini kastetmek ve çağırmak için tasarruf ettikleri bir adlandırmanın çok ötesinde bir toplumsal muhtevaya kavuşmuştu. Söz konusu devre kadar vaktiyle, belirli yaşın üzerindeki insanlara doğal saygının, toplumsal adab-ı muaşeretin ve sosyal mesafenin gereği olarak adları ve orta isimleri ile hitap edilirdi. Yevgenya Viktoryevna, Natalya Aleksandrovna, vs. gibi. Hatta birkaç nesil evvel çoğu "babuşka" dahi öz torunlarının kendilerine bu şekilde seslenmesini, hitap etmesini arzu eder ve beklerdi. Ne var ki; toplum yapısının radikal biçimde baştan aşağı tepetaklak olması, ahlaki ve etik bütün değer yargılarının alt üst olması, dahası babuşka denecek yaşa gelmiş dolayısıyla istihdam hiyerarşisinde emekliler kategorisini oluşturan orta-üst ve yaşlı yığınların sosyal statülerinin ve hayat standartlarının adeta "yerin dibine batırılması" neticesinde "babuşka" sahip olduğu o naif ve temiz içeriği çoktan kaybetmişti. 


Kenara atılan yaşlı kuşak

SSCB'nin tarihe karışmasından en fazla etkilenen kesimlerin başında, ortalama yaşın çok genç olmadığı post-Sovyet toplumlarında nüfusun çok önemli bir kısmını meydana getiren çalışma çağının sonlarındaki veya emekli olmuş kitleler geliyordu. Bir anda reel ücretleri veya emekli aylıkları birkaç dolara kadar düşen ve sayıları on milyonları bulan bu kesimler, giderayak önce yoksulluğun ardından da resmen açlığın girdabına terk edilmişti.  Sosyal-ekonomik açıdan yaşam seviyeleri adeta dilenci mertebesine inen 45-50 yaş üzeri nüfus tabakalarının toplumsal statüleri, itibarları ve konumları da kelimenin tam anlamıyla iki paralık oluyordu. 90'lardan itibaren hafif hafif başlayan ve 2000'lere doğru hızlanan ve son birkaç seneye değin adeta katlanan sınıfsal ayrışma ve zenginleşme dünyası adı geçen kesimleri neredeyse hiç kapsamıyordu. Yanı başında oğlu, kızı; veya torunları; yeğenleri; ya da komşularının çocukları bu trende bir şekilde dâhil olup toplumun maddi ortalamasından süratle farklılaşırken, 90'ların başında 40'lı - 50'li yaş ve üzeri olan yetişkin nüfusun buna ne dermanı vardı ne de yeni kapitalist-bireyci mantaliteye adapte olacak zihinsel-kültürel yapısı.


Nesiller arası sınıfsal kopuş      

Yeni Rus dünyasında, toplumsal açıdan cereyan eden nice antagonistlik çelişki ve çatışmanın bir tanesi de kuşaklar arasında yaşanmaya başlanacaktı. Daha düne kadar büyük bir devlet işletmesinde uzman mühendis, önemli bir fabrikada yüksek vasıflı teknisyen ya da saygın bir öğretim kurumunda öğretmen veya akademisyen olan; sosyal ve mesleki konumları, kültürel-entelektüel birikimleri ve yaşamsal deneyim ile yaşları üzerinden toplumun kendilerine hürmet ettiği, isim-orta isimleri ile çağırdığı yetişkin ve yaşlı kadın jenerasyonları bir anda ortak bir ad altında birleştirilivermişti: "Babuşka"! Normal şartlarda ve daha önce de olduğu üzere, herkesin yalnızca kendi anneanne veya babaannesine seslenirken kullanıyor olduğu cins isim bu kez yeni ve genç Rus nesilleri tarafından yaşlı-emekli nüfusun yoksul ve yoksunlardan oluşan çoğunluğunu; kamusal ortamda önemsizleştirmek, itibarsızlaştırmak, kimliksizleştirmek, hor görmek ve de dolaylı olarak aşağılamak için tercih edilmeye başlanacaktı. 


"Babuşka" ile isimsizleştirme furyası

Ellerine geçen birkaç on veya en fazla 1-2 yüz dolar emekli maaşlarıyla daha çok evlerinde, kapı önlerinde, sosyal konutların avlularında vakit geçiren; tramvay, troleybüs ve otobüslerin değişmez müdavimleri; banka kuyruklarının, en ucuz mamullerin satıldığı her türlü pazarın vazgeçilmez müşterileri orta üst ve yaşlı kadın nesillerinin bu saatten sonra ne tahsilleri, ne eski işleri, eski çalışma hayatındaki mevkileri ne de her birinin binlerce kitapla oluşturduğu kültürel birikimleri bir anlam ifade ediyordu. Onların kala kala tek bir kimliği kalmıştı, o da babuşka olmak! Aslında kastedilen mana ile; yaşlanan, elden ayaktan çekilen, bir yerde ölümü bekleyen, şehir merkezlerinde Neo-Rusların tesis ettiği uzamı sınırlı ultra-lüks life-style ortamlarında ortada görünmelerine bile pek dayanılamayan 2. sınıf, kimliksizleştirilmiş ve isimsizleştirilmiş kadınlardı onlar. Kendilerinin yetiştirdiği, onlar eski bir süper gücü inşa ederlerken ayakaltında kısa şortla dolaşan çocuk ve genç nesiller şimdi yepyeni bir toplumun ortaüst ve zengin sınıflarını teşkil ediyor; kimi zaman kendi öz ninelerinin de dâhil olduğu orta-üst emekli kadın nüfusuna; sanki onlar adı konmamış sınırları belirsiz bir gettonun üyeleriymiş gibi salt "babuşka" adlandırmasını layık görüyorlardı. 


Yuppiler için dizayn edilmiş toplum

Modern Yuppi-Rus toplumunda hayat esas olarak orta üst ve üst sınıfsal tabakalara mensup genç ve orta yaş kitleleri için tasarlanıp yapılandırılmıştır. Açık fiziki alanda gezip tozan da Barbi-Sindi genç kızlar nesli, anasının karnından suşi müptelası olarak doğduklarından her Allah'ın günü soluğu Japon lokantalarında alıp ha deyince bir emekli maaşını hesap olarak ödeyenler de orta yaş yeni nesil hacmi büyük-kütlesi küçük Rus orta yaş grupları, bitmek bilmeyen Rus bayram-seyranlarında Antalya-Tayland-Maldivler arası mekik dokuyan da gene belirli bir sınıfsal azınlığın genç ve orta yaş kesimleridir. Tam da bundan dolayı, çok ufak ve istisnai bir kesim sayılmaz ise tatillerde Rus "babuşkaları" her şey dâhil tesislerde, fiyakalı seyahatlerde, "şoppingler"de ve dünya mutfağının lezzetlerini Rusların ayağına getiren şaşaalı restoranlarda fazla göremezsiniz. Hâlbuki bilindiği gibi Avrupa ve Kuzey Amerika'nın gelişmiş ülkelerinde ise neredeyse tam tersidir. 


Yaşlısına verdiği değere bak!

Ortalama yaşam süresinin eski Sovyet dünyasına göre çok daha uzun olduğu, insanlar emekliye ayrıldıktan sonra normal şartlarda en az 15-20 hatta 25 sene kadar yaşayabildiği kalkınmış Batı toplumlarında; emekli ve yaşlı kesimler oldukça tatmin edici maaşlarıyla diledikleri gibi ülkelerini ve dünyayı gezip dolaşmakta; kendilerini her açıdan geliştirebilecek sayısız hobbi ve boş zaman etkinliği ile uğraşmaya mümkün kılan harcamaları yapabilecek reel yaşam standartlarına sahiplerdir. Bundan dolayı olsa gerek kimse onların alayına sabah akşam "babuşka" benzeri tek tipleştirici kodlarla hitap etmemekte, bu şekilde aşağılamamaktadır. Her toplumu, her ülkeyi gerçek anlamda değerli kılan yaşamsal kriterler, hayati ölçütler vardır. Bunların başından gelenlerden birisi de şüphesiz, o toplumun anneannelerine - babaannelerine, kısacası "babuşkalarına" nasıl bir hayat reva gördüğüdür. Bu bağlamda da Rus toplumu kendi değerini fazlasıyla teslim etmektedir...


Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Türkler Slavlar karşısında neden başarısız oldu?




Okay Deprem





Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılana kadar, yani tam 25 önce Orta Asya'da "Türki Cumhuriyetler" adı verilen 4 adet bağımsız devlet ortaya çıkan değin (Tacikistan etnik açıdan Türki değil, Farsi bir ülkedir) dünyada Türk halklarının nüfustaki paylarından bağımsız olarak, hâkim ve esas olarak yönetici etnik grubu teşkil ettiği bağımsız devlet olarak bir tek Türkiye vardır.*

Oysa ki tüm Avrasya çapında Türk dillerini konuşan onlarca halk ve ulus mevcut olup bunların nüfus toplamları ise zamanında Türkiye ve Orta Asya'dakilerin çok çok üzerindedir. On milyonlarla ölçülen bu devasa, dağınık ve çoktürel kitle yüzyıllardır temel olarak Rus, Çin ve İran toplumlarında; demografik anlamda ezici bir çoğunluğa sahip olmasalar da egemen/yönetici ulus konumundaki başka milletler tarafından yönetilmektedirler. İran; yüzyıllardır idari sınıfının / yönetici hanedanın ve askeri elitlerinin ağırlıklı olarak güney Azerilerden oluşması itibariyle bu bakımından biraz istisna gibi gözükse de; bünyesindeki geniş Türk-Azeri nüfusunun asırlardır yazı dili yönünden, entelektüel-edebi bakımlardan kendini Pers-Fars aidiyetinde tanımlaması dolayısıyla; aslında kültürel, sosyal ve diğer pek çok açıdan Fars-Pers kavminin kimliğinde eriyegelmiştir.

Bir diğer taraftan her ne kadar SSCB; bir halklar mozaiği, eşit temelde bir milletler ve kültürler birliği olsa da - ki doğru; başından sonuna kadar ülke fiilen asıl olarak Doğu Slav halkları tarafından yönetilmiş; özellikle ikinci döneminde kültürde, bilimde, sanatta; sosyal, yazınsal, edebi hayatta çok yüksek oranda Rus dili ve tabii ki kültürü tayin edici ve baskın olmuştur. 

Ölçü Slavlarla kıyas 

Türk halklarının Uygur kolu, Çin'in Tibet dışındaki en büyük coğrafi bölgesine hükmetmesine karşın, nüfus açısından Çinlilere kısasla çok mütevazı bir insan kitlesine sahip olduğundan; yüzyıllardır egemen-idareci millet/etnik grup pozisyonunda olan Çinlilerce yönetiliyor ve de toplumsal, kültürel ve dilsel bakımlardan onların ağırlıklı tesiri altında bulunuyor olmaları şaşırtıcı değildir. Buradan Balkan coğrafyasına geçildiğinde ise; Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonraki 100-150 sene boyunca Balkan Türkleri adı verilen azınlıkların Bulgar, Makedon ve Sırpların hâkim-yönetici durumda oldukları devletlerde yaşamlarını sürdürdükleri görülüyor. Bu uzunca zaman diliminde en demokratik ve halkçı idareye sahip Yugoslavya'da da son kertede Sırp, Sloven ve Hırvatlardan oluşan Hıristiyan Slavları iktisadi, sosyokültürel ve dilsel açıdan topluma egemen olup; politik anlamda da siyasi sınıfın ağırlıklı bileşimini meydana getirmekteydiler. Yine de her şeye karşın, Türk halklarının en yoğun, çeşitli ve düzensiz olarak yaşadıkları coğrafya SSCB iken; günümüzde sayısal ve oransal olarak eskisi kadar olmasa da Rusya Federasyonu, Türk-Tatar milletlerinin önemli bir kısmına halen ev sahipliği yapmaktadır. Hem bu açıdan hem de Tatar-Türk ve Moğol halklarının (Moğollar doğrudan Türk kavmi olmamasına rağmen belli ölçüde akrabalık bağlarından dolayı aynı geniş kategoride değerlendirilmiştir.)

M.S.2. milenyumda Avrasya'daki en önemli rakiplerinin genel olarak Slav halkları özel olarak ise Doğu Slavları / Rus kavmi olmasından dolayı; Türkler ve Slavlar birbirleriyle en yakın kıyaslanabilecek budunlardır. Nitekim Türk halklarının toplamda etnik bakımdan en çok karıştığı, kültürel-sosyal ve antropolojik açıdan da en çok alışveriş halinde oldukları halkların başında Doğu Slavlar, yani Ruslar gelmektedir. Nereden nereye geldikleri bağlamında Türk halklarının özellikle son 1000 yıldaki başarı(sızlık)larını anlamanın en iyi yollarından birisi bu mukayeseyi yapmaktan geçiyor...  

Slavlar sahnede yokken...  

Günümüzden tarih öncesine kadar değil, yalnızca birkaç yüz sene öncesine gittiğimizde, somut olarak 16. yüzyıla kadar Avrasya'nın çok önemli bir kısmına siyasi-sosyal ve ekonomik olarak Türk-Tatar ve Moğol halklarının egemen durumda olduğunu görürüz. Hatta 13. yüzyılın başlarına kadar geri gidildiğinde bugünün Rusya'sının, düne kadar ise Sovyetler Birliği topraklarının çok önemli bir kısmına meşhur Moğol / Cengiz Han İmparatorluğu'nun (Rus Çarlığı ile birlikte dünya tarihinde topraksal açıdan en büyük iki devletten birisi) hâkim durumda olduğunu gözlüyoruz.

Moğol genişlemesinin öngününde, yani 1200'lerin başlarında Avrasya haritasına baktığımızda ise Sibirya'nın (Eski Rusya'da Ural Dağları'nın doğusunun tamamı bu isimle anılıyordu) kuzeydoğu bölgelerinde dağınık halde yaşayan Paleo-Sibir, Yakut halkları ve kuzey taraflarında Eskimo kavimleri göze çarpıyordu. Orta Asya dolaylarında Karahitay ve Uygur Hanlığı devletleri varlığını sürdürürken; asırlardır dünyanın belleğinde Rus dünyasının kalbi olarak bilinen bugünün Avrupa Rusya'sında ise Türk asıllı olan Volga Bulgarları ile Kuman/Kıpçak Hanlığı egemen konumdadır. İşte o günün siyasi konjonktüründe sonradan Rus, Belarus ve Ukraynalı olarak biçimlenecek olan Doğu-Slav kavimleri İskandinavya, Baltık ve Kuzey Denizi arasında kalan çok ufak bir üçgene sıkışmış; birkaç prenslik ve beylik biçimindeki sosyal örgütlenmeler üzerinden; çevrelerindeki büyük ve eski Tatar-Türk-Kıpçak-Peçenek ve Moğol toplumları arasında adeta varlık ve yokluk mücadelesi verir durumda ve de bütünüyle savunma pozisyonundadırlar...

Halkların kaderi değişiyor

Cengiz Han döneminin sona ermesinin ardından eş zamanlı bir Tatar-Türk ve Moğol devleti niteliğini taşıyan ve 16. asrın başlarına kadar mevcudiyetini devam ettirecek olan Altun Orda devleti döneminde de Rus-Slav dünyası halen bugünün Ukraynası ve etrafındaki Kiev-Rus prensliği, Moskova Dükalığı ve Novgorod Knyazlığı'ndan ibaret ufacık bir alanda varlık göstermektedir. 1500'lerin başında Altın Ordu'nun sona ermesinin hemen ardından Kuzey Avrasya coğrafyasının çok önemli bir bölümünde bu sefer Kırım, Kazan, Astrahan, Sibir ve Nogay Hanlıkları belirecektir. Doğu Slav dünyasının topyekûn kaderini değiştirecek olan Rus hükümdar IV. İvan, nam-ı değer "Korkunç İvan"ın 16. yüzyılın ortasına doğru sahneye çıkması ile Slav halklarının olduğu kadar Türk kökenli halkların da Kuzey Avrasya'daki 1-2 bin yıllık uzun siyasi, nüfussal, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan dominant konumları, geri gelmeyecek şekilde tersine dönmeye yüz tutacaktı.

Türki halkların İran Platosu'ndan Küçük Asya'ya sirayet eden Oğuz Boylarının kuracakları Osmanlı medeniyeti bir tarafa, Hazar ve Karadeniz'in kuzey ve doğusunda kalan uzaktan akrabalarının tümü, sadece birkaç yüzyıl zarfında Slavların her bakımdan egemen ve yönetici uluslar olacakları Rus Çarlığı bünyesinde eriyecekti. Peki nasıl oldu da, o zamanlara değin Hunlardan Hazarlara kadar; sayısız imparatorluk, devlet, hanlık ve krallığın kurucusu, sahibi ve idarecisi olarak yaşamış Türk-Tatar-Moğol boy ve kavimleri; Orta Çağ'ın en karanlık dönemlerinde Avrupa'dan doğuya doğru serf, tebaa göçü-kaçışı ile oluşan heterojen bir kitle olarak kabul edilen Slav halklarının kuracakları ve 19. yüzyılda dünya tarihinin en büyük devleti haline gelecek olan imparatorluğun çatısı altında erimeye, asimile olmaya ve "yönetilen" halklar seviyesine gerilemeye başlamışlardı?..

Bu çok zor ve derin tarihsel mevzunun nedenlerini yazımızın 2. bölümünde kısaca da olsa tartışmaya açıp, sorgulamaya çalışacağız.

*KKTC dışında.

Türkler Slavlar karşısında neden başarısız oldu-2

Okay Deprem

 

16. yüzyıla kadar öyle ya da böyle Kuzey Avrasya'nın hâkim gücü olan Türkler ve, Tatarlar gibi Türk kökenli halkların, çok değil sadece birkaç yüzyıl içerisinde Slav kavimleri karşısında önce askeri ve siyasi ardından da diğer bakımlardan ağır yenilgiler alıp sonuç olarak tarihsel açıdan başarısız olmalarının doğaldır ki sayısız ve çok çeşitli nedenleri bulunmaktadır.

1500'lerden itibaren başta Ruslar olmak üzere doğu Slavların Rus Çarlığı bünyesinde topraklarını inanılmaz derecede genişletmeleri ve nispeten kısa bir süre içinde dünya çapında "Batılı-Avrupai" bir medeniyet kurabilmelerinin başında gelen en önemli sebeplerden birisi yerleşik ve "ovada" yaşayan halklar olmalarıdır. Bu bağlamda göçebelik-yerleşiklik yönünden kuzey Avrasya halklarını temel anlamda üç ana grupta toplayacak olursak: Moğollar tamamen göçebe bir kavim olup bu noktada, askeri egemenlikleri ve siyasi sınırları ile kurdukları uygarlığın güçlülüğü ve kalıcılığı / sürekliliği ters orantılıdır. Türk-Tatar halkları ise yarı-göçebe kavimler özelliği gösterip; medeniyet konseptleri yerel, sınırlı ve cılız olup, politik olarak hükmeder gözüktükleri sınırlara da haliyle ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan gerçek anlamda ve uzun erimli tam olarak egemen olamamışlardır. 

 

Dağlı olmaları dezavantaj

Ağırlıklı olarak ve yüzyıllar boyunca Tanrı Dağları, Altay Dağları, Ural Dağları, Trans-Kafkas Dağları, vs. gibi yüksek ve geniş dağlık alanlarda ve yine buraların etrafındaki yüksek rakımlı yaylalarda yaşayan Türkik kavimler, bu göreli coğrafi dezavantajlarından dolayı "homojen" şekilde yayılamamışlardır. Engebeli ve düz olmayan arazide ilerlemeleri; farklı boy, kavim ve etnik grupların aralarda engin çöller, büyük deniz ve gölleri de bırakacak biçimde düzensiz ve gelişine yayılmaları neticesinde; toplamda aynı dil ailesine mensup ve aynı ırk-etnolojik kökene ait olmalarına rağmen zamanla, her birinin arasında çok ciddi ve ayırt edici lisan, lehçe ve diyalekt ayrımları dahası kültür farklarının gireceği onlarca farklı gruba ayrılmışlardır.

Bundan dolayı aradan asırlar geçtikten sonra; aralarında kısmi ve izafi benzerlikler bulunsa dahi, Anadolu'dan, İran Platosuna, oradan Urallar'a ve Uzak Asya'ya kadar sayısız Türki halk, değil sadece yakın çağlardan itibaren veya günümüzde, çok uzun zamanlardır dilsel açıdan neredeyse birbirlerini anlayamayacak duruma düşmüşler ve de iktisadi yapı, sosyal-antropolojik-kültürel nitelikler itibariyle büyük oranda farklılaşmışlardır.

 

Ovaya egemen olan kazanır

Genel olarak Doğu Slav halkları, özel olarak ise Rus topluluklarının Türkik kavimlere kısasla büyük bir potansiyel avantajları vardı. O da; hepsinin de ovada, yani en düşük rakımlı yeşil ve verimli düzlüklerde uygarlık sahnesine çıkmaları ve devletleşme serüvenlerine başlamalarıydı. Bunun tabii bir sonucu da; Türklere nazaran çok daha "bağdaşık" olarak, kendi kavim ve boyları arasında fazla ayrışma, farklılaşmaya mahal vermeden azami derecede ve alanda ilerleyebilmişlerdir. Yine tam da bundan dolayı bugüne gelindiğinde Polonya sınırından Pasifik Okyanusu kıyısındaki Vladivostok şehrine; Kuzey Buz Denizi'nden Fars-Afgan ve Çin hudutlarına değin, çok ufak ve önemsiz şive başkalıkları bir kenara bırakılırsa, hemen hemen aynı ve standart Rusça dili konuşulmaktadır.

Uygarlık kurmak ve onu kurumsallaştırmadaki "yerleşik-göçebe" ile "ovalı-dağlı" ikili karşıtlığının yarattığı esas potansiyel avantajlar ise: Birincisi yerleşik olan kolektif fiziksel, ussal enerjisini daimi olarak medeniyet ve kültürü ilerletmek için kullanır, üretici güçlerini de bu uğurda seferber ederken, göçebe ve yarı göçebe toplumlarda ise bu gizil gücün çok mühim bir kısmı savaşlara, fetihlere ve yağmalara harcanır. İkinci olarak da; çok daha zorlu coğrafi, topografik ve iklimsel şartlarda bulunan budunlar, kuvvetlerinin azımsanmayacak bir kısmını devamlı surette doğa ile maksimum mücadeleye ayırmak durumundadırlar. Soğuk her iki kavim için bağımsız değişken iken; geriye kalan faktörler ise Türkler aleyhine, Rusların ise lehine olmuştur.    

 

Avrupa'nın beyin gücü

Askeri açıdan belli bir hız kazanmalarının ve topraklarını yeterli ölçüde büyütmeye başlamalarının ardından bilhassa 17. yüzyıl sonu ve. 18. yüzyılın başlarından itibaren Rus İmparatorluğu'nun egemen etnik grubu doğu Slav halklarında, kendilerini aynı toprakların öncel hâkim kavimleri ve hemen sınır komşularından 180 derece ayıran kayda değer yapısal- sosyal dönüşümler başlar. Özellikle, Osmanlıların kompleks ve yenilgi psikolojilerinden dolayı "Deli" lakabını taktıkları Büyük / 1. Petro devrinde Avrupa'nın merkantilist üretiminin gelişkin olduğu ve ticaret burjuvazinin de güçlü olduğu ileri ülkelerinden sayısız yüksek vasıflı zanaatkar, sanatçı, teknik uzman kendilerine her anlamda cezbedici ayrıcalıklar verilme vaadiyle Rus toplumuna davet edilir. Ve bunlar Çarlık ülkesine yerleşerek zaman içinde farklı bölgelere yayılacaktır. I. ve II. Yekaterina dönemlerinde ise bu bilinçli politika daha da güç kazanır ve ordunun ileri gelenlerinin, pek çok kentin kurucuları ve şehir planlamacılarının Avrupa kökenlilerden devşirilecek şekilde, sayılamayacak kadar çok sahada Avrupa'nın beyin gücünden maksimum şekilde faydalanılma yoluna gidilir. Bu bakımdan Rusluk giderek bir üst toplumsal hüviyet ve vatandaşlık kimliği haline gelecektir. 18. ve 19. asırlarda Avrupa ülkelerindeki feodal ve aristokratik çözülme esnasında buna direnen nüfuslu ve nitelikli pek çok isim de Ruslara sığınır ve hızla Rus kimliği içinde isteyerek asimile olur.

 

Türk-Tatar Hanlıkları 

Osmanlılar bir yerde tutulursa; başta Astrahan, Kazan ve Kırım Tatar-Türk Hanlıkları olmak üzere kuzey Avrasya'nın Türki devletlerinin tümü de, her ne kadar Kırım Tatarları ve Orta Asya Türk devletleri dışındakiler Yakın Çağ'ı göremedilerse de, hiçbir zaman kendi yerel sosyokültürel kodlarından çıkıp, sıyrılıp dönemin evrensel ve Avrupa kültürü ile en asgari temelde de olsa kaynaşma, temasa geçme yoluna gitmemişlerdir. Dahası üzerinde bulundukları coğrafya ile farkındalık bağları her zaman geri ve lokal kalmıştır. Buna en çarpıcı misal Kırım Tatarları olarak verilebilir. Rus-Slavları yarımadaya hâkim olana kadar neredeyse tek başlarına ve tam 300 sene boyunca buraya egemen olmalarına karşın ne kıyıda/sahilde ciddi bir kent kurarlar ne de elle tutulur bir deniz kültürüne sahip olmak akıllarına gelir. Ne var ki Ruslar, yalnızca birkaç on yıl içinde Kırım'da bir deniz uygarlığı yaratabilmişlerdir. Küçük Asya'da 2 - 2.5 milenyum öncesinin denizcilik ve deniz kültürünün, yaklaşık 1000 yıldır sahada başat etnik grup olan Türklerden fersah fersah ileri olması gibi...

Öte yandan, Türk kavimlerinin hemen hemen hepsinin dilsel gelişiminde alfabeleri birkaç kere değişmiştir. Osmanlı Türkleri Arapça Abecesi'nden Latin Abecesi'ne; Orta Asya'da ve Kafkaslardakiler de Kiril yazı diline geçerlerken yaşadıkları kırılma yüzünden uygarlık dili gelişimlerinde süreklilik ve bütünlük sağlanamamıştır. Başta Ruslar olmak üzere Slav halklarında ise alfabe ve dil birliğinde süreklilik korunabilmiştir. Her şey bir yana, Türkik kavim ve halkların aksine Rus-Slav toplumları, etnografik ve folklorik yönden temelde Asyatik-doğu toplumu olarak kalmalarına karşın, yüksek kültürde evrenselleşerek / dünya toplumu mertebesine yükselip sosyal bir katarsis yaşamayı başarmışlardır.


Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.


13 Temmuz 2019 Cumartesi

Nostaljizm: Bir çocukluk hastalığı



Okay Deprem






Nostalji, hem Julio iglesias'ın kadife sesinde dile gelen unutulmaz şansonda hem büyük Sovyet film yönetmeni Andrey Tarkovskiy'in son yapıtında; hem de bunlar gibi sayısız toplumsal, sanatsal ve kültürel eserde fenomenolojik olarak dahi ele alınan, özel türde bir birey ve kitle psişik halinin karşılığı bir sözcük.

Uzun yıllardır insanlığın gündeminde olan; her toplumda, her insan kitlesinde, belki de tek tek her bireyde belirli dönemlerde ortaya çıkan, canlanan, baskınlaşan nostalji kavramı; çoktandır kimi topluluklarda, coğrafyalarda artık patolojik bir kitle psikolojisine tekabül eden bir durumu ifade ediyor. SSCB dağıtılalı neredeyse çeyrek asır geçmesine karşın; eski Sovyet dünyasının genelinde, özel olarak ve daha çok da Rusya ve Ukrayna gibi zamanın büyük Sovyet cumhuriyetlerinde bitmek bilmeyen bir eski dönem nostaljisi, yani "geçmişe duyulan aşırı özlem" haleti ruhiyesi hâkim olmaya devam ediyor. 24 yılı aşkın zamandır, her geçen gün derecesi, yoğunluğu artarak süren Sovyet nostaljisinin çok farklı sosyolojik nedenleri ve yol açtığı sosyal sonuçlar mevcut.    

Yapıcı da olabilir, yıkıcı da...

Geçtiğimiz haftalarda Rusya'nın birinci kanalında, Vladimir Salovyev'in sunduğu ve ülkenin en popüler ve önemli siyasi tartışma-münazara televizyon programı olan "Voskresnıy Veçer"de, bayram değil seyran değil denilebilecek bir ortamda, durduk yerde konu "Sovyetler Birliği döneminde Rusların hayatının nasıl olduğu" üzerindeydi. Komünist Parti lideri Züganov, ünlü sinemacı K. Şahnazarov gibi, söz konusu programların ve benzer buluşmaların vazgeçilmez müdavimlerinden olan katılımcıların sahne aldığı oturumdaki tema açıkçası, çok özel bağlamı olmaksızın defalarca ele alınmıştı bugüne değin. Belli bir kişinin, belirli bir toplumun nostalji havasına girmesinin ya bir yapıcı ya da bir yıkıcı etkisi olabilir. Geçmişin herhangi bir anlamda olumlu, ilerici ve daha iyi yanlarını örnek almak suretiyle yapıcı; şimdiki zamanın olumsuz ve kötü taraflarını bir nevi ört bas edici şekilde kendini sürekli tekrar eden bir geçmiş övgüsü, iftiharı yapmak suretiyle ise yıkıcı bir işlev görmektedir. 

Bugünün övüncünde geçmiş cephaneliği     

90'lı yıllardan bu yana adım adım daha fazla yoksulluk ve yoksunluk girdabına sürüklenen eski Sovyet halkının bugün hayatta kalan temsilcilerinin azımsanmayacak bir kesiminde nostalji duygusunun birinci dereceden tezahürü; bitmek bilmeyen bir geçmişle aşırı övünme durumu ile sanki bunun başka halklar ve milletler karşısında şimdi halen devam eden bir üstünlük konumuna dayanak yapılmaya çalışılmasıdır. Başta Ruslar olmak üzere, eski Sovyet dünyasını oluşturan halkların değil sadece günümüzde, çok uzun bir süredir, dünyanın eskiden beri en gelişmiş ülkeleri ile, son on yıllarda çok hızlı kalkınmakta olan bir takım toplumlar karşısında ekonomik, teknolojik, bilimsel, kültürel ve sanatsal alanlarda övünecek hemen hemen hiçbir artısı, avantajı ve özelliği bulunmamaktadır. Zamanında kendi ayarlarında tahayyül ettikleri batılı ülkelerin insanları, kendileriyle esas olarak aktüel düzeylerini baz alarak övünç duyarlarken, eski SSCB topraklarının bugünkü sakinleri ise hemen hemen yalnızca bundan onlarca yıl öncesini temel alarak, sürekli suretle "o altın dönemi" ön çıkartarak bir gurur duygusu içine girmekte ve olayı dengelemeye çalışmaktadır. Kısacası gelişmiş Batı veya Uzakdoğu ülkelerinin "bugünü" ile Rus dünyası ancak "dün"ü ile yarışabilmekte, ancak bu şekilde bir toplu rahatlama ve kolektif orgazmlar yaşayabilmektedir.   

Nostalji kolektif ataletin kılıfı 

Rusya Federasyonu'nda (RF) kendilerini hala yeryüzünün birinci liginde görme halüsinasyonundaki kitlelerin azımsanmayacak bir kısmı için zaman 80'lerde hatta ve tercihen Leonid Brejnev döneminin "istikrar yıllarında" donup kalmıştır. Aradan geçen onlarca seneyi bir bakıma "zoraki" yaşayan bugünün fiili bağımsız devletler topluluğu üyesi ülke vatandaşları, içine çekildikleri ve bir türlü cayamadıkları nostaljizm psiko-patolojik pozisyonunu; epeydir kendilerini bir türlü ve gerçek anlamda ilerletmemek, uygarlık seviyeleri üzerine hakiki bir tuğla daha koymamak ve çağın en ileri bilimsel-teknik çıtasını yakalamamak adına çaba sarf etmemek için paravan olarak kullanmaktalar adeta. Onlar çoktandır için kolayını bulmuştur ve onlara bakılırsa, kendilerine asla tükenmez bir yakıt sağlayan "eski toplumlarının nostaljisi",bugün bile kendilerini kiminle kıyaslarsa kıyaslasınlar onlara kurgusal bir aşkın yer atfetmektedir. Öte yandan, Rusların giderek artan biçimde ana dilleriyle böbürlenme alışkanlığının dolaylı bir nedeni de, gelinen noktada kabarmalarını sağlayacak yaşayan rezervlerinden kala kala bir tek lisanlarının kalması gerçeğidir. Rusça konuşanlar adına işin trajikomik tarafı ise; dünyanın en büyük kelime ve kavram sayısına sahip dili İngilizce, tarihi manada felsefe dili olan Almanca ile 2. Cihan Harbi'ne kadar yerkürenin lingua-frankası niteliğindeki Fransızca'yı konuşanların, sadece bir dili kıvanç vesilesi haline getirmeyi asla akıllarına getirmemeleri, bu komplekse malik olmamalarıdır.      

Nostaljizmde bile samimiyet yok  

Eski SSCB dünyasının RF merkezli kayda değer bir oranı, bir yandan sosyalizm dönemi nostaljisi ile yatıp kalkarken, bir diğer yandan da adı geçen hissiyatlarındaki samimiyet kıstaslarında sınıfta kalmaktadır. Bir taraftan, sabah akşam eski Sovyet filmlerini izlerken, zamane Sovyet şarkı-türkülerini dinlerken, evinin-işyerinin her bir köşesini Sovyet amblem-rozet-poster-flama ve resimleri ile süslerken, karakol ve istihbarat şubelerinde bile halen Feliks Dzerjinskiy fotoğrafları asmak moda olmayı sürdürürken; bir diğer taraftan ise eskinin tüm değer ve kalıtını organik olarak yaşatma, geleceğe taşıma ve en mühimi de onu praksise yansıtma noktasında çoğu zaman kıllarını bile kıpırdatmamaktadırlar. Saçlarını bir kez nostaljizm-kolaycılığı rüzgârına kaptırmış milyonlarca Rus-dünyası sakini, ne savunuyor gözüktüğü dönemin ideolojik-fikri platformunu müdafaa eden partilere güç verir, onların eylem-gösteri ve yürüyüşlerine katılır, ne özlediği izlenimini verdiği "eski dünya"nın yeniden kurulması mücadelesine zihinsel-eylemsel ve maddi destek verir, ne de sosyalist devrin tüm pozitif karakteristiklerini yeni kuşaklara aktarma namına emek sarf etmeye girişir.                 

En üst aşaması: Körleşme  

Birincisi; sonu gelmez bir nostaljizm sarmalında kaybolan eski Sovyet jenerasyonları, içine düştükleri yarı-paradoksal eksende hem muazzam bir tembellik kimliği kazanmakta ve bu sayede muazzam boyutta enerji kaybetmekte ve bu biçimde her açıdan yerlerinde saymaya devam etmekteler. İkincisi; bir yerde hayatın gerçeklerinden kopmakta, kaçmaya çalışmakta; verili, güncel durumu, sorunları görme, analiz etme ve yorumlama refleksleri giderayak körelmektedir. Üçüncüsü; buradan hareketle yakıcı, acil ve somut çözümler bulma, alternatifler geliştirme noktasında devamlı bir çıkmaza girmekte, kilitlenmektedirler. Çünkü nostaljizmin ulaştığı en son safha, toplu bir körleşmenin yaygınlaşması ve katmerleşmesidir.

7 Temmuz 2019 Pazar

Doğuştan gelmeyen bir karizma




Cenk Başlamış-Okay Deprem




Sydney Pollack’ın yönettiği 2005 yılı yapımı “The Interpreter” (Çevirmen) filminden bir sahne…*

Birleşmiş Milletler’in (BM) New York’taki merkezinde çevirmenlik yapan Silvia Broome (Nicole Kidman), bir suikast planıyla ilgili konuşmaya tesadüfen tanık olur ve durumu hemen güvenlik kuvvetlerine iletir. Ayrıntıları öğrenmek için gelen gizli servis görevlisi Tobin Keller’la (Sean Penn) biraz da gergin bir havada konuşurken aralarında şöyle bir diyalog geçer:
- Sizin gizli servisteki göreviniz tam olarak nedir?

- Yabancı devlet adamlarının güvenliğinden sorumluyum…

- Yıllardır bu binada çalışıyorum, sizi gördüğümü hiç hatırlamıyorum.

- Gizli servislerde çalışanları sıradan görünümlü insanlardan seçerler!

Bu diyaloğu duyunca aklıma hemen Vladimir Putin geldi…

Başbakanlık yaptığı dört yılı da katarsak tam 18 yıldır Rusya’yı yöneten Vladimir Putin bu süreçte uluslararası kamuoyunda kuşkusuz adından en çok söz ettiren lider oldu. Bunun nedeni sadece onun önderliğinde Rusya’nın ayakları üzerinde doğrulması değil, çok planlı ve başarılı bir şekilde uygulanan imaj çalışması. 


Kimi zaman bir savaş uçağının kokpitinde, kimi zaman bir leoparın yanında, kimi zaman üstü çıplak at sırtında gördüğümüz Putin “maço” görüntüsü veriyor. Gözünü budaktan sakınmayan, argo konuşmaktan kaçınmayan, masaya yumruğunu vurmaktan korkmayan bir lider var karşımızda. İmaj çalışması o kadar başarılı oldu ki, Putin’i bir ayının üstünde gösteren photoshop çalışmasını gerçek sananlar hiç de az değil! Bu ayrıntılar bir araya geldiğinde hem Rusya’da dışarıda çok konuşulan ve neredeyse itirazsız kabul edilen bir “Putin karizması”ndan söz ediyor herkes.

Putin gerçekten karizmatik mi?

Elimize Putin’in bir fotoğrafını alalım ve kim olduğunu unutmaya çalışarak inceleyelim. Boyu sadece 1.70 metre, buna karşılık 65 yaşından beklenmeyecek kadar dinç, hatta kaslı bir vücudu var. Henüz alarm verecek boyutta olmasa da son yıllarda kilo almaya başladığını söyleyebiliriz. Kırışmamış yüzünü, 2000’lerin ortasında geçirdiği rivayet edilen operasyona borçlu olduğunu varsayabiliriz. Zaten ince telli olan sarı saçları son yıllarda giderek seyrekleşiyor. 

Bir bütün olarak değerlendirildiğinde-bana göre- karşımızda karizmatik bir kişiden çok yaşına göre hayli iyi görünen ama dış görünümü açısından sıradan bir Rus var. Moskova’da ya da herhangi bir Rus kentinde sokakta rastlayabileceğimiz ve dönüp bir daha bakmayacağımız bir insan. Geçmişteki Sovyet-Rus liderlerin, örneğin Vladimir Lenin, Jozef Stalin, Leonid Brejnev, Mihail Gorbaçov ve selefi Boris Yeltsin’in karizmatik yönleri vardı. Putin doğuştan gelen böyle bir özelliğe sahip olmadığı için onun karizması Rus devletinin güçlü propaganda makinesi sayesinde sonradan “yaratıldı”.

Elbette karizmatik olmamak suç değil, bu yazının amacı da eleştiriden çok tespitlerde bulunmaya çalışmak…

“The Interpreter” filminden alıntı yapılmasının nedeni de bu zaten.

Putin’in KGB’nin radarına takılmasının ve sonradan onun sadık bir parçası haline gelebilmesinin temelinde de bence öncelikle bu “sıradan” görünüşü yatıyor. Hangi gizli servis, dış görünüşü dikkat çeken, bir kadını ya da erkeği ajan olarak toplumun içinde görevlendirir ki? Tersine, ajanlar dikkat çekmemeli, bir gördüğümüzde bir daha bakma gereği hissettirmeyecek kadar sıradan olmalı. Dolayısıyla, Putin’in iktidar merdivenlerini tırmanmasını karizması değil, tersine, sıradan bir görünüme sahip olması sağladı kanımca. Hatta belki de, gerçekten karizmatik bir görüntüye sahip olsaydı önü rakipleri tarafından çoktan kesilirdi.

*"Vladimir Vladimiroviç Putin: Rusya'yı Ayağa Kaldıran Lider" kitabından alınmıştır. Cenk Başlamış-Okay Deprem, Doğan Kitap, 2018, İstanbul