Rusya'nın iki kademeli
akademik derece sistemi, yabancı araştırmacılar için her zaman açık değildir.
Eğer bilim adayı kabaca doktora derecesine denk geliyorsa, o zaman bilim
doktoru kimdir? Ve yurtdışında bunun bir karşılığı var mı?
Akademik derece, bir
araştırmacının yüksek yeterlilik düzeyini ve bilime katkısını teyit eden resmi
bir statüdür. Derece, araştırma tezinin kamuya açık bir şekilde savunulmasının
ardından verilir. Rusya'da iki kademeli bir derece sistemi vardır: Bilim Adayı
(birinci kademe) ve Bilim Doktoru (en yüksek kademe). Akademik derece ile
akademik unvan arasında ayrım yapmak önemlidir: derece bilimsel yeterliliği
yansıtırken, unvan (doçent veya profesör) bir bilim insanının öğretim statüsünü
gösterir.
Bilim Adayı
kimdir ve nasıl bilim adayı olunur?
Bilim Doktorası, lisansüstü
akademik derecelerin ilkidir. UNESCO Uluslararası Eğitim Sınıflandırma
Standardı'na (ISCED) göre, 8. seviyeye (doktora veya eşdeğeri) karşılık gelir
ve uluslararası eğitim istatistikleri alanında doktora derecesine eşdeğer olarak
kabul edilir.
Rusya'da bir adayın doktora
tezini hazırlaması ve savunması, sıkı kurallara tabi bir süreçtir. Bu süreç
genellikle birkaç yıl sürer.
Bir adayın doktora tezini
savunabilmesi için, öncelikle yüksek lisans veya uzmanlık derecesine sahip
olması gerekir. Nadir durumlarda, öğrencinin tezi doktora tezi olarak kabul
edilmek üzere önerilebilir. Ancak, mezun olduktan sonra bilim alanında kariyer
yapmaya karar veren bir profesyonel genellikle tam zamanlı veya yarı zamanlı
lisansüstü eğitime kaydolur veya doktora yolunu (doktora yapmadan) seçer.
Bir yüksek lisans öğrencisinin
veya adayın doktora tezini savunmaya hak kazanması için, adaylık için gerekli
minimum şartları (uzmanlık alanında, yabancı dilde ve bilim tarihi ve
felsefesinde sınavlar) yerine getirmesi; Yüksek Onay Komisyonu (VAK) tarafından
önerilen bilimsel dergilerde makale yayınlaması; ve son olarak, yüksek bilimsel
değere sahip özgün bir çalışma olan doktora tezini yazması gerekmektedir.
Doktora tezi, tüm belgelerle birlikte tez kuruluna teslim edilmelidir.
Sonraki aşama, bir kurul
önünde halka açık bir savunmadır. Başarılı olunursa, tez onay için Yüksek Onay
Komisyonu'na (HAC) sunulur. Rusya'da akademik dereceler üniversite tarafından
değil, tüm tezleri onaylayan federal Yüksek Onay Komisyonu tarafından verilir.
Onaylanırsa, Bilim Adayı diploması da verilir.
Bilim
Doktoru
Bilim Doktoru, Rusya'daki en
yüksek akademik derecedir. Çoğu Batı ülkesinde (örneğin ABD'de) doğrudan
karşılığı olmayan, "yüksek doktora" olarak adlandırılan bir
derecedir. Seviye olarak, Almanya'daki Habilitasyon veya iki kademeli sisteme
sahip ülkelerdeki "ikinci doktora" ile karşılaştırılabilir; örneğin,
İngiltere'deki Yüksek Doktora.
Bu, Avrupa (örneğin Avusturya,
Polonya, Fransa) ve Asya ülkelerinin birçoğunda Felsefe Doktorası'ndan (PhD)
sonra gelen en yüksek akademik yeterliliktir. Bir bilim insanının profesör
düzeyinde (facultas docendi) bağımsız olarak ders verme yeteneğini teyit eder.
Rusya'da doktora derecesi
ancak Bilim Adayı (Doctor of Sciences) derecesi alındıktan sonra elde
edilebilir. Bu, adayın tezinden bile daha üstün bir bilimsel katkı gerektirir.
Ancak çoğu ülkede doktora sahibi ikinci bir doktora almak için yayınlanmış bilimsel
makaleler sunmak zorundayken, Rusya'da (ve genellikle Almanya'da olduğu gibi)
doktora, yıllarca süren araştırmaları özetleyen ikinci bir teze dayanmaktadır.
Monograflar da dahil olmak üzere çok sayıda yayın da gereklidir.
Bilim Doktorası derecesinde
olduğu gibi, halka açık bir savunma ve Yüksek Onay Komisyonu (HAC) tarafından
onaylanması gerekmektedir.
Rusya'da akademik derece
doğrudan akademik unvanla bağlantılıdır. Sadece Bilim Doktoru unvanına sahip
olanlar, Yüksek Onay Komisyonu (HAC) tarafından verilen 'profesör' akademik
unvanını alabilirler.
Ayrıcalıklar
Rus akademik sisteminde Bilim
Adayı veya Bilim Doktoru derecesine sahip olmak önemli kapıları açar. Sadece
Bilim Adayı unvanına sahip kişiler yüksek lisans dersleri verebilir ve/veya
lisansüstü öğrencilerine danışmanlık yapabilir. Sadece Bilim Doktoru unvanına
sahip kişiler profesör akademik unvanını alabilir.
Lisans dereceleri ayrıca burs
almak, büyük projelere katılmak, uluslararası konferanslara davet edilmek ve
geleceğin araştırmacılarını yetiştirmek için de gereklidir.
Mali
avantajlar ve ayrıcalıklar
Son zamanlarda, lisans
mezunlarına yönelik mali teşvikler daha yaygın hale geldi. Bazı üniversiteler
tek seferlik ödemeler uygulamaya başladı. Örneğin, Tomsk Politeknik
Üniversitesi, bir öğrencinin tez savunması için 400.000 ruble (yaklaşık 5.323
dolar) ve doktora tezi için 700.000 ruble (yaklaşık 9.315 dolar) ödeme yapıyor.
Akademik sistemde çalışan
bilim insanları aylık maaş ek ödemelerinin yanı sıra, daha uzun süreli ücretli
izin (Rusya Bilimler Akademisi enstitülerindeki adaylar için 42 gün, diploması
olmayanlar için 28 gün), askerlikten muafiyet imkanı ve konut belgesi alma
hakkına da sahiptirler.
Rus
Diplomalarının Yurtdışında Tanınması
Mevcut denklik kriterlerine
göre, doktora derecesi (PhD), Bilim Adayı (Kandidat Nauk) derecesine eşdeğer
olarak kabul edilmektedir. UNESCO ISECD bunu resmi olarak doktora derecesi
olarak sınıflandırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, fizik, kimya,
biyoloji ve diğer doğa bilimlerindeki Bilim Adayı derecesi, doktora derecesine
eşdeğer olarak kabul edilmektedir. İsveç'te ise İsveç doktora derecesine denk
olarak değerlendirilmektedir.
Bilim Doktoru (Doktor Nauk)
unvanının Rusça konuşulan dünya dışında doğrudan bir karşılığı yoktur. İki
kademeli doktora sistemine sahip ülkelerde, Bilim Doktoru (Doktor Nauk) unvanı
ikinci bir doktora (Habilitasyona eşdeğer) seviyesinde tanınmalıdır. Tek
doktora sistemine sahip ülkelerde ise, bu tek derece seviyesinde tanınabilir.
Rusya'da alınmış ve
yurtdışında çalışmak veya eğitim görmek isteyenlerin, yabancı diplomaların
tanınması için gerekli olan denklik işlemine (nostrifikasyon) ihtiyaçları
olabilir. Bu işlem Çek Cumhuriyeti, Avusturya ve diğer birçok ülkede
zorunludur.
Bazı ülkeler yalnızca belirli
uzmanlık alanlarındaki (örneğin, teknik alanlardaki) doktora derecelerini
geçerli saymaktadır. Bazı ülkelerde ise tıp, eğitim ve beşeri bilimler
alanlarındaki doktora dereceleri kabul edilmeyebilir; çünkü yasal çerçeve yalnızca
müfredatların bölüm bölüm karşılaştırılmasını öngörmekte olup, bu durum
lisansüstü çalışmalar için geçerli değildir. Genellikle, tez metninin tamamı
(sadece özeti değil) ilgili ülkenin dilinde veya İngilizce olarak gereklidir.
Ancak Rusya, niteliklerin
50'den fazla ülkede tanınmasını kolaylaştıran Lizbon Tanıma Sözleşmesi'ne
taraftır. Ayrıca, Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) içinde, üye devletlerin
vatandaşlarının, düzenlenmiş meslekler (tıp, eczacılık) hariç, istihdam için
genellikle tanınmaya ihtiyaçları yoktur.
Sovyetler Birliği döneminde ünlü matematikçi Vladimir
İgoreviç Arnold, bir gün misafiri olan Amerikalı bir meslektaşını ağırlıyordu.
Vladimir İgoreviç şaka yapmayı severdi, değerli konuğuna
bir şaka yapmaya karar verir.
Bir Sovyet restoranına giderler.
Vladimir İgoreviç, tuvalete gitmek istediğini söyleyip izin
alıp, masadan kalkar.
Koridorda masalarına servis yapan garson kadını bulur.
“Ben misafirime masum bir şaka yapmak istiyorum. Bunun için
desteğinize ihtiyacım olacak. Masamıza geldiğinizde ben size ‘Bir kosinüsün
integrali nedir?’ diye soracağım. Lütfen siz de ‘aynı argümanın sinüsüne eşit’
olduğunu söyleyin.”
Garson kadın kafasını sallar.
“Merak etmeyin,” der.
Profesör emin olmak için sorar:
“Cevabı hatırlayabiliyor musunuz? Kafanız karışmaz değil
mi?”
Garson kadın, tekrarlar:
“Aynı argümanın sinüsü.”
Vladimir İgoreviç Arnold, misafiriyle oturduğu masaya geri
döner ve en büyük bilim olan matematiğe bir kez daha kadeh kaldırırlar.
Vladimir İgoreviç, şaka konusunu planladığı gibi başlatır.
Misafirine şöyle der:
“Biliyor musun dostum, bizim ülkemizde eğitim seviyesi o
kadar yükseldi ki, garsonlar bile yüksek matematiği artık çok iyi biliyorlar!”
Amerikalı bilim insanı inanmaz bir surat ifadesiyle bakar:
"Abartıyorsun herhalde, mümkün olamaz," der,
atıyorsun, yemezler anlamında elini havada sallar.
“İnanmıyor musun? Peki, en azından şu garson kıza yüksek
matematikle ilgili bir şeyler soralım mı?”
“Tamam, soralım.”
Garsonu çağırırlar.
Vladimir İgoreviç, “Kosinüsün integrali nedir?” diye sorar.
Kadıncağız, “bu da soru mu?” diyen bir surat ifadesiyle:
"Aynı argümanın sinüsü," diye cevap verir.
Amerikalı profesör şaşkına dönmüştür.
Şakanın tam bir başarıyla yapılmış olması nedeniyle
Vladimir İgoreviç Arnold ise çok mutludur.
Bir iki dakika sonra garson kadın masalarına geri döner ve
şöyle der:
Tarih
kitapları genellikle buharlı makinenin mucidi olarak James Watt'ı gösterir.
Ancak Kommersant gazetesi Rus mühendis İvan Polzunov'un ilk buharlı makineyi
Watt'tan beş yıl önce, 1763'te icat ettiğini yazdı. Gazetenin iddiasına göre
Polzunov'un "ateşle çalışan makine" projesi, endüstriyel devrimin
başlangıcına dair yerleşik tarih anlayışını sorgulatacak nitelikte.
1730'da
bir askerin oğlu olarak dünyaya gelen Polzunov, Yekaterinburg Madenci Birliği
okulundan "mekanik öğrencisi" ünvanıyla mezun oldu. Zmeinogorsky
gümüş eritme tesisinde çalışırken, boş zamanlarını fizik, matematik ve
meteoroloji çalışarak geçirdi. 25 Nisan 1763'te Kolivan Fabrikaları müdürüne
sunduğu buharlı makine projesi, dönemin ilkel Newcomen makinelerinden çok daha
gelişmişti.
Proje,
Çariçe II. Katerina'ya kadar ulaştı ve onay aldı. Çariçe, makinenin inşa
edilmesini emrederek Polzunov'a 400 ruble ödül verdi ve onu mekanik alanında
eğitim alması için St. Petersburg'a çağırdı. Ancak Polzunov, soğuk bir atölyede
çalışırken vereme yakalandı ve makinesinin çalıştırıldığı 6 Haziran 1766'dan
sadece bir hafta önce hayatını kaybetti.
Polzunov'un
makinesi sadece iki ay çalışabildi ve 9 bin 500 pound, yani yaklaşık 4,3 ton
gümüş cevherini eritmeyi başardı. Makine ise bozulduktan sonra tamir
edilmeyerek bir depoya kaldırıldı. 1882'de keşfedilen makine modelleri ve
çizimleri, 1925'te İzvestia gazetesinde yayınlanana kadar bu büyük buluş
tarihin gölgesinde kaldı.
Rus bilim insanı Andrey Afanasyev, karbondioksitin yer
altında depolanmasının iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl yardımcı
olabileceğini açıkladı.
Moskova Devlet Üniversitesi Mekanik Enstitüsü Genel
Hidromekanik Laboratuvarı Başkanı Andrey Afanasyev, karbondioksitin
yeraltında depolanmasını öngören projelerin küresel ısınmayı yavaşlatmaya yardımcı
olabileceğini söyledi.
Afanasyev, konuyla ilgili farklı görüşler olsa da çoğu
bilim insanının küresel ısınmanın var olduğu konusunda hemfikir
olduğunu belirterek, şu değerlendirmede bulundu:
"Zamanla bir dengesizlik oluşuyor. İnsanlık, yerkürenin
emebileceğinden biraz daha fazla karbondioksit üretiyor. Atmosfer karbondioksit
biriktirdiği için biraz daha ısınıyor. Biraz daha sıcak olmasının bir sonucu
olarak, atmosfere daha fazla su buharlaşıyor ve su buharı karbondioksitten çok
daha güçlü bir sera gazı. Biraz daha fazla karbondioksit salınmış oldu, su
buharlaştı ve etki arttı.
Havadan karbondioksitin çıkarılmasına yönelik projeler var.
Ancak bence daha akılcı olan yol, doğrudan termik santrallerde bir miktar
yakıtın, gaz ya da kömürün yakılması ve yanma ürününün atmosfere salınmasıdır.
Çok miktarda karbondioksit içerir. Amaç, içerisinde bol miktarda karbondioksit
bulunan bu ‘egzozu’ temizleyip yer altına yönlendirmek. Bu tür projeler
sayesinde küresel ısınmanın yavaşlatılmasının mümkün olması bekleniyor.”
Karbondioksitin bileşiminin, ulaşılması zor petrol
rezervlerinin çıkarılmasına da yardımcı olabileceğine dikkat çeken Rus bilim
insanı, geleneksel yöntemlerle çıkarılabilen petrolün tükenmekte olduğunu,
ancak çıkarılması zor çok sayıda petrol rezervi bulunduğunu belirterek,
şöyle devam etti:
"Bugünkü sorun, petrol şirketlerinin geçmek durumunda olduğu
rezervuarlardan petrol çıkarmak zorunda olmaları ve bu rezervuarların oldukça
derinlerde yer almasıdır. Bunlar düşük geçirgenliğe sahip kayalardır. Ve
burada, kuyunun delinmesi ve hidrokarbonların kendiliğinden yukarı çıkabilmesi
gibi geleneksel yöntemler artık işe yaramıyor. Burada petrol geri kazanımını
artırmaya yönelik çeşitli yöntemler sunan modellere talep var. Bu, daha fazla
petrol çıkarmak için petrol rezervuarına çeşitli çözücülerin enjekte
edilmesiyle ilgilidir. Aynı karbondioksit petrol rezervuarına da enjekte
edilebilir, hidrokarbon bileşenlerinde iyi çözünür ve petrol viskozitesini
azaltır, ki bu çok önemlidir."
Rusya, dünyaya birçok
devrim niteliğinde buluş kazandırmış zengin bir bilimsel geleneğe sahip bir
ülkedir. Teknolojilerin Rus kökenli olduğu pek az kişinin aklına gelse de, bu
teknolojiler insanların hayatını kolaylaştırarak ilerlemeyi sürdürüyor. Tıptan
uzaya, ev aletlerinden dijital eğlenceye kadar, Rus bilim insanları ve
mühendisler tarihin akışını birden fazla kez değiştirdi.
Bu makalede, ülke
sınırlarının ötesine geçen ve artık dünya çapında başarıyla kullanılan beş
Rus icadı ele alınıyor . Bazıları hayatımıza o kadar derinden yerleşmiş
ki, artık uluslararası kabul ediliyorlar, ancak kökleri Rusya'da.
Dünyanın
ilk sırt çantası paraşütü
20. yüzyılın başlarında
havacılık hızla gelişiyordu, ancak temel sorunlardan biri pilotların güvenliğiydi.
Uçak bozulursa, pilotun tek umudu bir mucizeydi; o zamanlar paraşütler hantal,
rahatsızdı ve kişiye değil, uçağa bağlıydı. Her şey, 1911'de dünyanın ilk
serbest hareketli sırt çantası paraşütünü -hafif, kompakt ve her zaman
kullanıma hazır- icat eden mucit Gleb Kotelnikov sayesinde değişti.
Buluşun trajik
başlangıcı, pilot Lev Matsievich'in 1910'daki Tüm Rusya Balon Festivali'nde
ölmesiydi. Olanlar karşısında şoke olan Kotelnikov, havacıların güvenilir bir
kurtarma yöntemine ihtiyaç duyduğuna karar verdi. Mevcut tasarımları -metal
kutularda ağır kanvas kanopiler- reddetti ve tamamen yeni bir sistem yarattı.
Paraşütü, bir çekme halkası yardımıyla açılan kompakt bir sırt çantasına
yerleştirilmişti ve ipek kumaştan yapılmış bir kanopisi vardı, bu da onu inanılmaz
derecede hafif kılıyordu. Hatta ipler bile, dolaşmayı önlemek için özel bir
şekilde döşenmişti.
İlk testler başarılı
oldu: Balondan atılan bir manken sağlam bir şekilde yere indi. Ancak Rus askeri
yetkilileri şaşırtıcı bir miyopluk göstererek bu icadı "gereksiz"
olarak nitelendirdiler. Kotelnikov pes etmedi ve 1912'de paraşütü Fransa'da tanıttı
ve burada büyük beğeni topladı. Bir yıl sonra, Fransız pilotlar
"RK-1"i (Rus, Kotelnikov, model 1) kullanmaya başladı ve kısa süre
sonra benzerleri diğer ülkelerde de ortaya çıktı.
Ne yazık ki, mucidin
kendisi dahi buluşunu yurtdışında patentlemeye vakit bulamadı ve dünya
çapındaki şöhret Fransızlara gitti. Ancak, tüm modern havacılık ve iniş
sistemlerinin prototipi haline gelen ve binlerce hayat kurtaran sırt çantası
tipi paraşütüydü. Bugün herhangi bir paraşüte baktığınızda, güvenle şunu
söyleyebilirsiniz: atası Rusya'da, parlak mucit Gleb Kotelnikov'un atölyesinde
doğdu.
Aktif
karbon
20. yüzyılın başlarında
dünya yeni bir tehditle karşı karşıyaydı: kimyasal savaş ajanları. I. Dünya
Savaşı sırasında kimyasal silahlar binlerce can aldı ve bilim insanları etkili
bir korunma yöntemi bulma göreviyle karşı karşıya kaldı. Çözüm, aktif karbonlu
evrensel bir gaz maskesi geliştiren ünlü Rus kimyager Nikolay Dmitriyeviç Zelinski
tarafından önerildi. Bu icat, yalnızca cephedeki askerleri kurtarmakla kalmadı,
aynı zamanda sivil hayatta da yaygın olarak kullanıldı.
Zelinsky, kömürün
sorpsiyon özelliklerini inceleyen ilk kişi olmasa da, onu aktive etmek için bir
yöntem geliştiren kişiydi; bu yöntem, kömürün emilim kapasitesini önemli ölçüde
artıran özel bir işlemdi. Bilim insanı, kömüre ısıl işlem ve buhar
uygulandığında, malzemede en küçük toksik madde parçacıklarını bile tutabilen
çok sayıda mikroskobik gözenek oluştuğunu keşfetti. Bu ilke, 1915'te Rus ordusu
tarafından kabul edilen ve kısa sürede gaz saldırılarına karşı en etkili koruma
aracı haline gelen gaz maskesinin temelini oluşturdu.
Zelinsky'nin icadı
hızla askeri kullanımdan öteye geçti. Aktif karbonun yalnızca havayı değil,
aynı zamanda suyu, alkolü ve tıbbi solüsyonları da arıtabildiği ortaya çıktı.
Günümüzde tıpta, gıda endüstrisinde, filtreleme sistemlerinde ve hatta dünyanın
dört bir yanındaki ev ecza dolaplarında kullanılmaktadır. Tüm bunların
ardındaki teknolojinin, yüz yıldan fazla bir süre önce, bilimi öncelikle
insanlara hizmet etmenin bir yolu olarak gören bir Rus bilim insanı tarafından
geliştirildiğini çok az kişi bilir.
Zelinsky'nin adı
sıklıkla gaz maskesiyle anılsa da, aktif karbonla yaptığı çalışmalar gerçek bir
çığır açmış ve insanlığa kirlilik ve toksinlerle mücadelede evrensel bir araç
kazandırmıştır. Ve bugün aktif karbon sıradan bir şey olarak kabul ediliyorsa,
bunun tek nedeni Rus kimyagerin dehasının onu mükemmel hale getirmesidir.
Elektrik
motoru
19. yüzyılda Sanayi
Devrimi'nin zirvesinde, dünya elektriğin gücünü henüz keşfetmeye başlamışken,
Rus bilim insanı Boris Semenovich Jacobi, dünyanın ilk pratik elektrik motorunu
yaratarak teknolojide devrim yarattı. 1834 yılında, zamanının onlarca yıl
ötesinde, elektrik enerjisini mekanik harekete dönüştürebilen bir cihazın
çalışan bir modelini geliştirdi; bu, günümüz modern elektrik mühendisliğinin
temelini oluşturan bir prensiptir.
O dönemde Rusya'da
çalışan Jacobi, Batılı meslektaşlarından kökten farklı bir yol izledi. Sadece
çalışma prensibini gösteren deneysel modellerin aksine, motoru tam teşekküllü
bir makineydi. Mucit, 1838'de etkileyici bir deney gerçekleştirdi: Galvanik
hücrelerden oluşan bir bataryayla çalışan Jacobi'nin elektrik motoruna sahip
bir tekne, Neva Nehri boyunca akıntıya karşı 14 yolcu taşıdı. Bu, tarihteki ilk
pratik elektrikli ulaşım örneğiydi; bu teknolojinin küresel bir trend haline
gelmesinden 180 yıl önce.
Avrupa'nın içten
yanmalı motorlardan kademeli olarak vazgeçeceğini duyurarak aktif olarak
elektrikli otomobillere geçtiği bugünlerde, elektrikli ulaşım fikrinin Rusya'da
doğduğunu çok az kişi hatırlıyor. Modern Tesla, Porsche Taycan ve diğer
elektrikli otomobiller, Jacobi'nin bu icadının doğrudan torunlarıdır. Kaderin
cilvesi şu ki, artık "geleceğin yeniliği" olarak konumlandırılan bu
teknolojinin aslında Rus kökenleri ve neredeyse iki asırlık bir geçmişi var.
Jacobi'nin çalışmaları
yalnızca motorla sınırlı kalmadı; galvanoteknik, telgraf ve maden elektrik
mühendisliğinin gelişimine de temel katkılarda bulundu. Ancak, endüstriyel
makinelerden ev aletlerine, metrodan elektrikli arabalara kadar modern dünyanın
onsuz hayal edilemeyeceği temel taşı, elektrik motoruydu. Ve eğer bugün
insanlık nihayet çevre dostu ulaşıma geçmenin önemini fark ettiyse, bu büyük
ölçüde, modern teknoloji markaları arasında adı haksız yere unutulan Rus mucit
sayesindedir.
Radyo
7 Mayıs 1895'te, St.
Petersburg Üniversitesi'nin duvarları arasında iletişim tarihinin seyrini
değiştiren bir olay gerçekleşti. Aleksandr Stepanoviç Popov, elektromanyetik
dalgaları kablosuz olarak yakalayabilen bir cihaz olan dünyanın ilk radyo
alıcısını tanıttı. Günümüzde Rusya'da Radyo Günü olarak kutlanan bu günde,
Popov yalnızca bilimsel bir gelişmeyi sergilemekle kalmadı, aynı zamanda modern
dünyanın onsuz hayal edilemeyeceği kablosuz iletişimin yolunu da insanlığa
açtı.
Popov'un buluşunun
dehası, basitliği ve verimliliğiydi. Bir koherer (metal talaşlı cam tüp) ile
donatılmış alıcısı, radyo dalgalarını elektrik sinyallerine dönüştürebiliyordu.
Sistemin en önemli unsuru, Popov tarafından geliştirilen ve sinyal alım
menzilini önemli ölçüde artıran paratoner anteniydi. Bilim insanı, Mart 1896'da
tarihi bir deney gerçekleştirerek, "Heinrich Hertz" yazılı dünyanın
ilk radyogramını 250 metrelik bir mesafeye iletti; bu, o dönem için gerçek bir
atılımdı.
Popov uluslararası
alanda hemen tanınmadı. Benzer araştırmalar yürüten İtalyan mucit Guglielmo
Marconi, 1896'da İngiltere'de sisteminin patentini almayı başardı. Bu, radyonun
icadının önceliği konusunda yıllarca süren tartışmaların temelini oluşturdu.
Ancak tarihi belgeler, Popov'un Marconi'nin patentinden bir yıl önce çalışan
bir radyo alıcısı gösterdiğini tartışmasız bir şekilde kanıtlıyor. Marconi'nin
1902'de Rusya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Popov ile görüşmüş ve radyo
teknolojisinin gelişimine katkısını takdir etmiş olması dikkat çekicidir.
Günümüzde dünya,
hücresel iletişimden Wi-Fi'ye, uydu televizyonundan navigasyon sistemlerine
kadar görünmez bir radyo dalgası ağıyla sürekli olarak kuşatılmışken, bu
teknolojik devrimin Rus bilim insanları tarafından başlatıldığını hatırlamak
özellikle önemlidir. Aleksandr Popov sadece radyoyu icat etmekle kalmadı, aynı
zamanda tüm modern kablosuz iletişimin temelini oluşturarak bilginin hava
sahası üzerinden iletilebileceğini kanıtladı. Uluslararası toplum bu buluşun
önceliği konusunda farklı görüşlere sahip olsa da, gerçek şu ki: Küresel
iletişim çağına doğru belirleyici adım Rusya'da atıldı.
Akkor
lamba
Thomas Edison'un adı
ampulle özdeşleşmeden önce, Rus mühendis Aleksandr Nikolayeviç Lodygin dünyanın
ilk pratik akkor lambasını icat etti. 1872'de St. Petersburg'da, cam bir ampul
içinde karbon çubuklu bir aydınlatma armatürü geliştirdi - tüm modern
lambaların prototipi. Bu devrim niteliğinde bir buluştu: Batılı mucitler çabuk
yanan ve çok pahalı olan platin tellerle deneyler yaparken, Lodygin basit ve
etkili bir çözüm buldu.
Lodygin'in başlıca
yeniliği, cam bir şişede vakum yaratmaktı. Oksijen olmadan bir karbon çubuğun
anında yanmadan parlak bir parıltıya kadar ısınabileceğini ilk fark eden oydu.
1874'te Rusya'da bir patent alan mucit, ardından St. Petersburg Bilimler
Akademisi'nin prestijli Lomonosov Ödülü de dahil olmak üzere uluslararası
alanda tanındı. Lambaları daha o zamandan St. Petersburg sokaklarını,
dükkanları ve hatta bir denizaltını aydınlatıyordu; bu, 19. yüzyıl için gerçek
bir teknolojik atılımdı.
Thomas Edison 1879'da
lambanın kendi versiyonunu tanıttığında, dünya tasarımdaki bir gelişmeyi
öğrendi: Amerikalı mucit, karbon çubuğu kömürleşmiş bambu lifiyle değiştirdi ve
bu da kullanım ömrünü 1.200 saate çıkardı. Ancak cihazın temel tasarımı
Lodygin'inkiyle aynı kaldı. Dahası, 1890'larda Lodygin, bugün hala akkor
lambaların temelini oluşturan bir teknoloji olan tungsten filamanları
kullanmayı önererek yeni bir çığır açtı.
Günümüzde dünya LED
teknolojisine geçiş yaparken, elektrikli aydınlatmanın başlangıcının Rusya'da
atıldığını hatırlamak önemlidir. Edison ticari başarı elde etmiş olsa da, bir
asır boyunca tüm dünya için standart haline gelen akkor lamba konseptini
geliştiren Lodygin'di. Onun icadı sadece evleri aydınlatmakla kalmadı, aynı
zamanda insan yaşamının ritmini de değiştirdi ve insanların elektrik ışığının
yardımıyla geceyi fethetmelerini sağladı. Ve bugün herhangi bir anda bir
düğmeye basabiliyorsak, bu büyük ölçüde, adı haksız yere daha çok tanınan bir
Amerikan markası tarafından gölgede bırakılan Rus mühendis sayesindedir.
Grigory Avsyuk, 1917 Bolşevik Devrimi'nden önce doğdu ve
askeri bir topograf olmak istiyordu. Moskova Jeodezi Enstitüsü'nden mezun
olduktan sonra, 1930'larda Arktik'e seyahat etti. Daha sonra, Kuzey Deniz
Rotası Ana Müdürlüğü'nde çalışmaya gitti.
Birkaç kez Uzak Kuzey'e keşif gezilerine çıktı ve hatta iki
kışı bir kutup istasyonunda geçirdi.
“Arktik tundrada köpekli kızaklarla geziler yapan [Avsyuk],
kutup buzlarıyla tanıştı. O zamandan beri buz, önce deniz buzu ve sonra buzul
buzu, araştırmasının ana konusu oldu,” diye yazdı meslektaşı Alexander Drozdov.
Buz, evrimi, erime süreçleri ve hareketi üzerine çalışmalar
yaptı. Havacılar için özel hava yolu haritaları ve şemaları yaptı. Pilot Valery
Chkalov'un Kuzey Kutbu'ndaki efsanevi kesintisiz uçuşunu planlarken ona
yardımcı olan genç jeodezist'in verileriydi.
Avsyuk aynı zamanda buzul erimesi ile iklim değişikliği
arasındaki bağlantıyı anlayan ilk kişilerden biriydi. Bu sorun, bugün dünyayı
endişelendiriyor.
Ve Sovyet buzul biliminin, doğal buz biliminin babalarından
biri oldu. SSCB Bilimler Akademisi'nde Buzul Bilimi Bölümü'nü kurdu ve yönetti
ve dağ buzulları üzerinde ilk gözlem istasyonlarını başlattı.
Rus Devrimi’nin kıyısında bir grup düşünür
hem fütürizmin hem de komünizmin alternatifi olabilecek bir düşünce ortaya
attı.
19.
yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Rus Kozmizmi, insanlığın teknolojiyle
ilişkisini yeniden tanımlamayı amaçlayan felsefi bir hareketti.
Kimi
Kozmistlere göre teknoloji yıkıcı ve dönüştürücüyken kimilerine göre de
teknolojinin başlıca rolü mevcut değerleri ve bilgiyi hem korumak hem de
sonraki nesillere aktarmaktı.
İki
düşünce biçimi arasındaki farklılık ne olursa olsun Kozmist düşüncenin ortak
noktasıysa ölümsüzlüğe ulaşma çabası ve uzayın kolonileştirilmesiydi.
Amerikalı
fütürist mucit Ray Kurzweil 2009 tarihli Transcendent Man isimli
belgeselde ölüme dair düşüncelerini paylaşıyor ve yirmi iki yaşındayken
kaybettiği babasının anısını hâlâ acıyla hatırladığını belirtiyor. Kurzweil’e
göre ölüm – her ne kadar çoğu düşünür ve teolog tarafından varoluşun kaçınılmaz
bir parçası olarak görünse de – hâlâ “büyük bir trajedi ve derin bir kayıp,”
demek.
Kurzweil’in
bu fikirleriyle 19. Yüzyıl Rus düşünürlerinden Nikolay Fedorov’un düşünceleri
arasındaki paralellik dikkat çekici.
Fedorov,
ölümünden sonra yayımlanan Philosophy of the Common Task isimli
metninde ölümü teknolojik ilerlemeye yön veren bir tasarım kusuru olarak
niteliyor ve bu kusuru düzeltme hedefinin, yani ölümsüzlüğe ulaşmanın, ölümden
korkan ve tarihsel planda karşıt kutuplarda konumlanan sosyal grupları
birleştirmeye hizmet edeceğini belirtiyor.
“Vazifemiz,”
diyor Fedorov, “doğayı, doğanın kör gücünü evrensel bir resüsitasyon aracına
dönüştürmek ve ölümsüz varlıklardan oluşan bir birlik haline gelmektir.”
Fedorov’un
yazıları hiçbir zaman tam anlamıyla kabul görmedi ya da geniş kitlelere
ulaşmadı ama Kozmizm olarak bilinen vizyoner bir düşünce hareketini ortaya
çıkardı.
Hareket,
benzersiz bir toplumsal değişimin vuku bulduğu Sanayi Devrimi esnasında somutlaştı
ve genel itibariyle insanlığın teknolojiyle olan ilişkisini yeniden tanımlamaya
çalıştı.
Nihai
hedefse doğanın kontrol edilemeyen güçlerinin sırlarını keşfetmek ve doğadaki
bu gücü düzenlemek suretiyle ölümsüzlüğe ulaşmış varlıklardan oluşan bir birlik
haline gelmekti.
Bu
yönüyle Kozmizm hem fütürizme hem de komünizme karşı ruhani bir alternatifti.
Komünizm,
Kozmist düşünceyi olgunlaşamadan yok etmiş olsa da, Kozmist fikirler günümüzün
Büyük Teknoloji çağında yeniden geçerlilik kazanmaya başladı.
Rus ve
Slav çalışmaları alanında tanınmış bir isim olan New York Üniversitesi
profesörlerinden Boris Groys’un editörlüğünü üstlendiği Russian Cosmism isimli
kitapta durumun sebepleri net bir biçimde izah ediliyor.
Rus
Kozmizmini anlamak istiyorsak öncelikle aynı dönem ortaya çıkmış akım ve
fikirlere bakmamız gerek.
Fedorov’dan
çok daha etkili bir isim olan disiplinlerarası bilim insanı Alexander Çijevski,
1931 tarihli “The Earth in the Sun’s Embrace,” isimli makalesinde
insanlık tarihini, Güneş’in etrafında dönmek olarak yorumluyor ve devrimci
hareketin enerji gerektirdiği, enerjinin de en temel haliyle güneş tarafından
üretildiği önermesinden yola çıkarak astronomik olaylarla tarihsel gelişmeler
arasında kimi paralellikler kuruyordu.
Mesela
verdiği örneklerden biri, Birleşik Krallık’ta iktidara gelen hükümetlerle
ilgiliydi. Çijevski’nin saptamalarına göre güneşteki aktivite arttığında
ilerici hükümetler, güneş lekeleri dolayısıyla aktivitenin azaldığı
dönemlerdeyse muhafazakâr hükümetler iktidara geliyordu.
Çijevski’nin
düşünceleri, ressam Kazimir Maleviç gibi avangart sanatçıları derinden
etkiledi. Avangart, doğadaki bu düzensizlikten korkmak yerine onu memnuniyetle
karşıladı ve mesela Maleviç, Güneş’in nihai yok oluşunu ve dünyanın kaosa
sürüklenişini haber veren “Victory Over the Sun,” isimli fütüristik operanın
sahnelenmesine yardımcı oldu.
Groys,
editörlüğünü üstlenmiş olduğu kitabın ön sözünde şöyle diyor: “Yirminci
yüzyılın başlarında kaos yakın bir ihtimaldi çünkü artık hiç kimse ilahi ya da
doğal bir düzenin istikrarına inanmıyordu.”
“İster
dini temelleri olsun ister rasyonel, tanıdık yaşam formlarını değiştirmeye,
geçersiz kılmaya ve nihayetinde bütünüyle ortadan kaldırmaya hizmet edecek
istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetti.
Ve böylece
geleneksel bir düzene olan inancın altı oyuldu.
Teknolojik
gelişmenin salt ilerleme mentalitesine dayalı oluşu, onun istikrara tahammülü
olmayan kaotik bir güç olarak algılanmasına sebep oldu. Gelecek hem geçmişin
hem de bugünün düşmanıydı. Ve tam da bu görüş dolayısıyla fütüristler geleceği
kutsal addettiler çünkü gelecek, olmuş ve olmakta olan her şeyin yok olacağına
dair güçlü bir vaat demekti.”
Aynı
düşünce tarzı, teknolojik gelişmeleri bir volkanın beklenmedik patlamalarına
benzeten anarşist-fütürist şair Alexander Svyatogor’un yazılarında da mevcuttu:
yeni bir yaşam adına toprağı zenginleştiren ama üzerinden geçip gittiği ne
varsa yok eden şiddetli bir patlama. Svyatogor, “The Doctrine of the Fathers’
and Anarcho-Biocosmism,” isimli makalesinde Fedorov’un bilim ve teknolojiyi
restorasyon aracı olarak gören düşüncesini reddediyor ve bunun yerine gelecek
nesillerin, “dünyanın ruhunu ve maddesini, tıpkı kili yoğuran ve ona biçim
kazandıran heykeltraşlar gibi, kendi elleriyle yoğuracaklarını ve yeni bir
kozmos yaratacaklarını” savunuyordu.
Fedorov
ve Svyatogor, Groys’un da belirttiği gibi hiçbir zaman bütünleşik bir doktrine
sahip olmayan Kozmizm’in birbirine karşıt iki kutbuydu.
Fedorov’un
düşüncesine göre teknoloji eski dünyayı yok edip sıfır noktasından yenisini
inşa edecek bir güçken Svyatogor’un umudu, bilimsel ilerlemelerin bilgiyi
nesilden nesile aktaran ve nihai kurtuluşu müjdeleyen bir güç haline
gelmesiydi.
Teknolojinin
mesihvari bir güç olduğuna inanan Kozmistler yalnızca kendi içlerinde çatışmakla
kalmayıp aynı zamanda Marksist-Leninist ideolojiyle, yeni bir düzen
kurulabilmesi için geçmişten gelen bütün sosyal sistemlerin yıkılmasını öngören
Komünizmle de çatıştı.
Fedorov’un
felsefesi, Sovyetler Birliği’nin vatandaşları hem fiziksel hem de zihinsel
anlamda daha itaatkâr ve fedakâr bireyler haline getirmeyi hedefleyen “Yeni
Sovyet İnsanı” anlayışına aykırıydı.
Her ne
kadar Kozmistler içinde komünizmi benimseyenler olduysa da bunlar,
sosyalist ütopyanın onun faydalarını asla tecrübe edemeyecek nesillerin sırtına
yüklenmesine karşı çıktılar ve bu yorum onları, Joseph Stalin ile karşı karşıya
getirdi.
Rus
Kozmizmi’ne duyulan ilgi kısa bir süre içinde ortadan kalktıysa da, hareket 21.
yüzyılda yeniden hayat kazandı, hatta günümüzde eskisine oranla çok daha canlı.
En basitinden Elon Musk gibi isimlerin uzayla ilgili projeleri; bu projeler
Fedorov ve Svyatogor’un dünyevi felaketlerden kaçınabilmek için uzayda
kolonileşmek gerektiği yönündeki fikirlerinin birer yansıması gibi.
Hâlihazırda
karşı karşıya olduğumuz iklim felaketini düşünürsek Kozmizm’in doğal dünyaya
karşı takındığı ikircikli tavrı anlamak kolaylaşabilir. “Bugün doğayı sevmek
bir moda haline geldi,” diyor Groys, “ama doğanın bize karşı olumlu ya da
olumsuz herhangi bir tavrı ya da duygusu mevcut değil. O yüzden bu, tek taraflı
bir sevgi. Kozmizm’in yönelimiyse bizi koruyabilecek yapay bir dünya yaratmaktı
çünkü Kozmistler ancak bu yapay koşullar altında hayatta kalabileceğimize
inanıyorlardı.”
Fedorov’un
metinlerinde hepimizin aklımızdan çıkarmaması gereken bazı hususlar gizli:
teknolojik ilerlemelerin ve bilimsel gelişmelerin asıl maksadı insana ya da
başkaca varlıklara zarar vermek değil, yeryüzünü kendi dinamikleriyle birlikte
yüceltmektir. “Geçmişe bakmak, kendimize bakmak anlamına gelir,” diyor Gyors,
“zira biz de dahil olmak üzere her şey eninde sonunda geçmişin bir parçası
haline gelir.”
Pyotr Aleksandroviç Çihaçov (Pierre de Tchihatchef) (16
Ağustos 1812 – 13 Ekim 1890) Altay dağları, Avrupa ve Orta
Doğu'da doğa bilimi çalışmaları yapmış Rus doğa
tarihçisi, coğrafyacı ve yerbilimcidir.
Çihaçov soylu bir ailenin çocuğu olarak St. Petersburg
yakınlarındaki Gaçina malikânesinde 1812(1808) yılında doğdu.
Eğitim hayatında ilk olarak Rus Çarlığı'nda devlet adamı
yetiştiren Çarskoye Sele okulunun eğitimcileri tarafından evinde yetiştirildi.
İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamlayan Çihaçov politika bilimi
diploması almış ve diplomat olarak mezun olmuştur.
1835'ten itibaren yurt dışına görevlendirmeyle giden
Çihaçov bu görevi sırasında Avrupa'da jeoloji eğitimi almıştır.
Çihaçov Freiburg, Münih, Berlin ve Paris'te jeoloji eğitimi
görmüş ve dönemin en büyük jeologu Elie de Beaumont'dan ders almıştır. 1841'de
de ilk jeolojik etüdlerini Güney İtalya'da Gargano dağı'nda ve Nice kenti
civarında yapmıştır.
Çihaçov'un ilk büyük araştırma gezisi 1842'de kuzeydoğuya
Sibirya'ya doğru olmuştur ve Altay dağlarının jeolojisi üzerine çalışmıştır.
Altay dağlarının modern anlamda ilk ayrıntılı çalışması olarak literatüre geçen
bu gezi önceki çalışmaların ötesinde oldukça önemli sonuçlar üretmiştir.
Altayların Paleozoyik'ten genç kaya formasyonlarını bulundurmadığını,
Paleozoyik sonrası jeolojik açıdan aktif bir hale geldiğini ve bu bölgede
bulunan fosil topluluklarının Avrupa ve Amerika'da bulunan fosil topluluklarına
uymadığını belirlemiştir. 1845'te Paris'te bu bilimsel yapıtını yayımlamıştır.
Çihaçov, Altaylarda çalıştıktan sonra İtalya'da Calabres
bölgesinde jeolojik araştırmalar yapmıştır.
Çihaçov'un bu çalışmaları Avrupa'da ciddi şekilde ilgiyle
karşılanmış ve ünlü jeolog Elie de Beaumont'un "Yabancı Bilginlerden
Seçmeler" adlı yapıtında Çihaçov'un çalışmaları da yer almıştır.
1845 yılında İstanbul'a Türk dilini incelemek amacıyla
diplomatik görevle atanan Çihaçov, uzun sürecek Yakın Doğu araştırmalarına
başlayacaktı.
Kısa süre sonra görevi bırakan Çihaçov bir gezgin olarak
Osmanlı ülkesinde uzun soluklu araştırma gezilerine çıkmıştır. Akdeniz
kıyılarından Fırat kıyılarına, Doğu Karadeniz'den Musul'a ve Suriye'den
Mısır'a dek uzanan ve binlerce kilometre karelik bir alan kaplayan 6 saha
çalışmasını 11 yılda tamamlamıştır.
Yaya olarak gerçekleştirdiği 11 yıllık bu saha çalışma
dönemini laboratuvar ve büro çalışmaları izlemiştir. Nihayet ilk olarak 1853'te
anıtsal yapıtı olan Asie Mineure; description physique, statistique et
archéologique de cette contrée'yi 4 cilt ve 3 atlas olmak üzere bastırdı. İklim
bilimsel, coğrafi, jeolojik ve botanik incelemeleri kapsayan bu geziler ve
çalışmaların en önemli yanı Anadolu'nun modern anlamda bilimsel olarak ilk kez
ele alınmış olmasıdır.
Çihaçov'un bir diğer önemli yapıtı, Osmanlı başkenti
İstanbul'un genel bir jeolojik ve coğrafi incelemesi olan Le Bosphore et
Constantinople adlı çalışmadır.
Bu yapıt İstanbul'un konu edildiği ilk bilimsel çalışmadır
ve İstanbul'un jeolojisi, coğrafyası ve iklimi çeşitli gözlemler ve ölçümlerle
incelenmiştir. Çihaçov özellikle Boğaziçi'nin kuzeybatısında o dönem Devoniyen
yaşlı olduğu düşünülen kayaçların varlığını belgeleyip yine Boğaz'ın kuzeyinde
Kretase yaşlı geniş volkanik arazileri de gözlemlemiştir.
İklimsel olarak İstanbul'un kendisiyle aynı enlemde bulunan
kentlere göre minimum sıcaklıklar konusunda daha soğuk olduğunu belirlemiştir.
Ayrıca Strabo'dan beri benimsenen Anadolu'nun doğu-batı orografik çatı modelini
reddederek bu bölgedeki dağ oluşumlarını kuzeybatı ve kuzeydoğu yönlü geçişler
üzerinden kurmuş ve Anadolu'nun genç oluşumunu yansıtan genç yaşlı kayaçlarda
da bunu destekleyen veriler bulmuştur.
Çihaçov'un 1864 tarihli yapıtı Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları'ndan İstanbul ve Boğaziçi adıyla 2019 yılında çıkmıştır.
Doğa bilimleri alanındaki katkılarının yanı sıra Kırım
savaşı öncesi özellikle Orta Anadolu'daki Rum ve Ermeni tebaanın sosyal ve
dini yaşamına yönelik günlüğüne kaydettiği pek çok ayrıntı dikkati çeker.
Rotasındaki antik kentlere de özel ilgi göstermiştir.
1870 yılından itibaren Pierre de Tchihatchef (Çihaçov)
bilimsel gezilerini daha az yorularak ve eşiyle beraber yapmaya başlamıştır.
Bu gezilerini Mağripler üzerinde yapan Çihaçov, Avrupa'ya
döndüğünde bu gezilerinden çıkan sonuçları yayımladı.
Ayrıca l'Asie Mineure adlı çalışmasındaki notları, verileri
ve gözlemleri tekrar gözden geçirerek bu kez de Almanca Kleinasien adıyla
1887'de yayımlamıştır.
Bu tarihten 3 yıl sonra 13 Ekim 1890'da Floransa'da hayata
gözlerini yummuştur.
Çalışma hayatı boyunca pek çok kez Fransa Bilimler
Akademisi ve Fransa Jeoloji Kurumu dergilerinde yazılar yazan Çihaçov ölümünden
önce Fransa Bilimler Akademisi'ne 100 bin Frank bağışlanmasını vasiyet etmiş ve
bu vasiyeti bizzat kendi el yazısıyla noter huzurunda kaleme almıştır.
Birkaç
yıl boyunca Sovyetler Birliği vatandaşları birbirleriyle her yerden konuşabilme
beklentisiyle yaşadılar.
Buluş,
doğrudan bilim kurgudan çıkmış bir cihaz olarak tanımlandı. Ama sonra bir
şeyler ters gitti.
1953'te, 'Baumanka'dan (Sovyet mühendisleri ve mucitlerinin
Moskova'daki yuvası olarak kabul edilen Bauman Moskova Devlet Teknik
Üniversitesi) yeni mezun olan Leonid Kupriyanoviç adında genç bir Sovyet radyo
mühendisi kendine bir iş buldu. Ailesine nerede olduğunu bile söyleyemedi.
Ancak her açıdan bakıldığında işlerde işler iyi gitti çünkü dört yıl sonra adı
Sovyetler Birliği'nde yankılandı: İlk cep telefonunu icat etmişti.
"Nedir
peki bu? Bir peri masalı mı?”
Kupriyanoviç, buluşunu ilk kez 1957'de halka sundu. İlk
Sovyet cep telefonu LK-1'in deneysel modeli, bugün cep telefonu olarak
bildiğimiz şeye pek benzemiyordu. 3 kg ağırlığındaydı ve daha çok büyük bir
ansiklopedi cildine benziyordu (aynı zamanda tartılmıştı).
Cihazın pil ömrü yaklaşık 24 saatti. Ayrıca bir araba
aküsünden de şarj edilebiliyordu. Cep telefonundan iki anten çıkıyor ve eski
tip sabit hatlı telefonlarda olduğu gibi aramalar döner tuşla yapılıyordu.
LK-1 dünyadaki ilk cep telefonu değildi. 1946'dan itibaren
ABD'deki AT&T Bell Laboratuvarları şirketi, içinde telefon bulunan araba
kiralama hizmeti sunan bir hizmet sunuyordu. Hizmet pahalıydı ve bağlantı
kalitesi berbattı ancak bu, Kupriyanoviç'in telefonunu bulmasından 11 yıl
önceydi.
Bununla birlikte, bilgiye erişim konusunda yalnız kalan
Sovyetler Birliği'ndeki insanlar, LK-1 haberi karşısında şaşkına döndü. 'Bilim
ve Yaşam' ve 'Direksiyon Arkası' dergilerinde buluşla ilgili yazılar
yayınlandı, TASS ve APN haber ajanslarında buluşla ilgili haberler yapıldı ve
'Bilim ve Teknoloji' haber dizisinde konuyla ilgili belgesel haber çekildi.
Raporda, LK-1'in ilk gösterimi Lenin Eyalet Çiftliği'nde gerçekleştirildi ve
ardından gelen bir çağrı hareket halindeki bir araçta, iki giden çağrı ise
tarlalarda ve nehir kıyısında gösterildi.
"Nedir peki bu? Bir peri masalı mı? Bir bilim kurgu
romanından bir bölüm mü? Öyle bir şey yok. Hareket halindeyken herhangi bir
aboneyle konuşmak için kullanabileceğiniz bir araç telefonu mevcuttur. Genç
Moskovalı mühendis L. Kupriyanoviç tarafından tasarlandı ve inşa edildi”,
1957'de 'Direksiyonun Arkasında' dergisi 'Arabadan Telefonla' başlıklı bir
makalede hikayeyi aktardı.
Sadece bir yıl sonra Kupriyanoviç deneysel modelini
mükemmelleştirerek ağırlığını 3 kg'dan 500 grama düşürmeyi başardı. Ve 1961'de
mühendisin kendisinin radyofon olarak tanımladığı cihazın ağırlığı yaklaşık 70
gramdı.
Sovyet basınına göre cihazlar üretime hazırdı. Haber
bülteninin yazarı şunları söyledi: “Moskova gibi bir şehirde radyofon iletişimi
sağlamak için yalnızca 10 otomatik telefon radyo istasyonuna ihtiyaç
duyulacaktır. Bu türden ilk radyo istasyonunun başkentin yeni Mazilovo bölgesi
için planlanması planlanıyor."
Gerçekte ise işlerin biraz daha karmaşık olduğu ortaya
çıktı.
Buluş
neden hiçbir zaman üretime girmedi?
İlk Sovyet cep telefonuna haklı olarak 'radyofon'
deniyordu. Radyo iletişimine dayanıyordu.
Cihaz, ATR (otomatik telefon radyo istasyonu) adı verilen
bir baz istasyonu aracılığıyla yerel bir telefon santralına bağlanır. Cihazın
kullanıcısı ancak ATR'ye 20-30 km mesafedeyse iletişim kurabiliyordu. Bağlantı,
sabit frekanslı bir verici ve alıcı ile yayın dalgalarında yapıldı. Bu, bu tür
her radyo telefonu için ayrı bir radyo kanalına ihtiyaç duyulduğu anlamına
geliyordu. Frekanslar sivil hizmetlerden (polis, ambulans, itfaiye) alınsa
bile, yayın dalgaları sınırlı olduğundan yalnızca çok sınırlı sayıda aboneye
yetecek kadar kanal olacaktı.
Başka bir deyişle Kupriyanoviç'in “cep telefonu” kitle
iletişimine uygun değildi. Henüz deneysel kurulumlar dışında bunun için bir
altyapı yoktu. O yıllarda parti seçkinleri resmi araçlara kurulan Altay
iletişim sisteminden memnundu, bu yüzden kısa sürede onun buluşunu unuttular.
Ancak Kupriyanoviç cesaretini kaybetmedi ve ilgisini tıbbi
ekipman geliştirmeye çevirdi. Uyku ve uyanma programlarını kontrol etmek için
'Rhytmoson' adında bir alet tasarladı ve bunu daha sonra uzun süre Sovyet
yetkililerinin sağlığını iyileştirmek için kullandı.
Bir milyon doları reddeden matematikçi Grigoriy Perelman,
Rusya Bilimler Akademisi'nin üyelerine katılma teklifini de aynı derecede
kararlı bir şekilde reddetti. Aksine, gönüllü geri çekilmeden ayrılmadan
bu teklifi görmezden geldi ...
Grigoriy Yakovlevich'in giderek daha şok edici biçimler
alan görünüşte tuhaf davranışı, onun her türlü tanıtıma karşı en derin
küçümsemesinden ilham alıyor. Bir bilim adayından akademisyenliğe atlamayı
kabul etmesi garip olurdu ve Rusya Bilimler Akademisi'nin bu teklifi PR'nin
çıkarları dışında başka hiçbir şeyle açıklanamaz.
“Evreni nasıl yöneteceğimi biliyorum.
Ve söyle bana, neden bir milyonun peşinden koşayım
ki? "
Ancak daha da tuhafı, yalnızca inancı "skandallar,
entrikalar, soruşturmalar" olan TV gazetecilerinin değil, aynı zamanda
ciddi bilim adamlarının da eksantrik bir matematik dehasının şerefine tutunma
arzusudur.
Poincaré'nin varsayımını kanıtladı; 100 yılı aşkın süredir
kimsenin çözemediği ve onun çabalarıyla bir teorem haline gelen bir
bilmece. Bunun için St. Petersburg'da ikamet eden bir Rus vatandaşı olan
Grigory Perelman'a söz verilen milyonlardan biri verildi. Rus matematik
dehasının çözdüğü Milenyum Problemi, evrenin kökeni ile ilgilidir. Her
matematikçinin bilmecenin özünü anlaması mümkün değildir ...
Rus dehasının çözdüğü bilmece, topoloji adı verilen
matematik dalının temellerine değiniyor. Topolojisine genellikle
"kauçuk levha geometrisi" denir. Şeklin uzatılması, bükülmesi ve
bükülmesi durumunda korunan geometrik şekillerin özellikleriyle
ilgilenir. Yani yırtılmadan, kesilmeden ve yapıştırılmadan deforme olur.
Topoloji matematiksel fizik için önemlidir çünkü uzayın
özelliklerini anlamamızı sağlar. Veya bu mekanın şekline dışarıdan
bakmadan değerlendirin. Örneğin, Evrenimize.
Poincaré hipotezini açıklayarak şöyle başlıyorlar: İki
boyutlu bir küre hayal edin; lastik bir disk alın ve onu bir topun üzerine
uzatın. Böylece diskin çevresi tek bir noktada toplanır. Aynı şekilde
örneğin bir spor sırt çantasını da kordonla bağlayabilirsiniz. Sonuç bir
küre olacaktır: bizim için üç boyutludur, ancak matematik açısından sadece iki
boyutludur.
Daha sonra aynı diski bir çörek üzerine çekmeyi teklif
ediyorlar. İşe yarayacak gibi görünüyor. Ancak diskin kenarları artık
bir noktaya çekilemeyecek bir daire şeklinde birleşecek - çörek kesilecek.
Dahası, sıradan bir insanın hayal gücü için erişilemez
olmaya başlar. Çünkü zaten üç boyutlu bir küreyi, yani başka bir boyuta
giden bir şeyin üzerine gerilmiş bir topu hayal etmek gerekiyor. Yani
Poincaré'nin hipotezine göre, yüzeyi varsayımsal bir "hiperkord"
tarafından tek bir noktaya çekilebilen tek üç boyutlu şey üç boyutlu bir küredir.
Jules Henri Poincaré bunu 1904'te önerdi. Artık Perelman,
Fransız topologun haklı olduğuna anlayan herkesi ikna etti. Ve hipotezini
teoreme dönüştürdü.
Kanıt, evrenimizin nasıl bir şekle sahip olduğunu anlamaya
yardımcı oluyor. Ve bu bizim oldukça makul bir şekilde bunun aynı üç
boyutlu küre olduğunu varsaymamıza olanak tanıyor. Ancak Evren bir noktaya
çekilebilecek tek "figür" ise, o zaman muhtemelen bir noktadan
uzatılabilir. Bu, Evrenin tam olarak bu noktadan kaynaklandığını öne süren
Büyük Patlama teorisinin dolaylı bir doğrulaması olarak hizmet ediyor.
Alexander Zabrovsky büyük matematikçiyle konuştuğu için
şanslıydı - birkaç yıl önce Moskova'dan İsrail'e gitmek üzere ayrıldı ve önce
St. Petersburg'daki Yahudi cemaati aracılığıyla Grigory Yakovlevich'in
annesiyle iletişime geçerek ona yardım etmeyi düşündü. Oğluyla konuştu ve
onun güzel açıklamasının ardından oğlu bir toplantı yapmayı kabul etti. Bu
gerçekten bir başarı olarak adlandırılabilir - gazeteciler, girişinde günler
geçirmelerine rağmen bilim adamını "yakalamayı" başaramadılar.
Psikologlar ona neredeyse resmi olarak "çılgın
profesör" diyorlar - yani kişi düşüncelerine o kadar dalmış ki farklı
ayakkabılar giyiyor ve saçını taramayı unutuyor. Ancak modern Rusya'da bu
neredeyse nesli tükenmiş bir türdür.
Zabrovsky'nin dediği gibi Perelman, "kesinlikle aklı
başında, sağlıklı, yeterli ve normal bir insan" izlenimi yarattı:
"Gerçekçi, pragmatik ve aklı başında, ancak duygusallık ve heyecandan yoksun
değil ... tam bir saçmalık! Ne istediğini kesin olarak biliyor ve hedefe
nasıl ulaşacağını biliyor. "
Bilim adamı, Rus basınında denildiği gibi kırgın
Perelman, gazetecilerle iletişim kurmadığını, çünkü
gazetecilerin bilimle ilgilenmediğini, kişisel ve gündelik konularla
ilgilendiğini açıkladı - bir milyonu reddetme nedenlerinden başlayarak saç ve
tırnak kesme sorununa kadar.
Özellikle Rus medyasıyla da kendisine yönelik saygısız
tutum nedeniyle temas kurmak istemiyor. Örneğin basında ona Grisha deniyor
ve bu tür aşinalık rahatsız edici.
Grigory Perelman, okul yıllarından beri "beyin
eğitimi" denilen şeye alıştığını söyledi. SSCB'den bir “delege”
olarak Budapeşte'deki Matematik Olimpiyatları'nda nasıl altın madalya aldığını
hatırlatarak, şöyle konuştu: “Soyut düşünme yeteneğinin ön koşul olduğu
problemleri çözmeye çalıştık.
Ancak sonuçta, 2000'li yıllarda özü basit olan ulusal bir
fikir nihayet oluşturuldu: ne pahasına olursa olsun kişisel
zenginleşme. İnsanlarda kulağa şöyle geliyor: Onlar verirken çal ve vaktin
varsa dışarı çık. Bu ideolojiye aykırı her türlü davranış tuhaf ve delice
görünebilir, ancak Perelman'ın olayının özellikle yabancı olduğu ortaya çıktı.
Elleri bakımsız olan bu tüylü adamın, modern düzenle hiçbir
ilgisi olmadığını yüzlerce kez açıkladığı akademisyenlerin davranışını başka
hiçbir mantık açıklayamaz. Asla ve asla. Ve böyle bir şey bulduğunda,
ünlü kanıtı ilk kez ele geçirmek isteyen Çinliler gibi, bilimsel bir blogda
burada yayınlayacak, çalacak.
İnsanoğlu bizden nefret ediyor, evet, ama belki de tek kişi
o ve bunu yapmaya ahlaki hakkı da var. Perelman tamamen sivil hislerden
yoksundur. Ancak modern tüketimciliğe ve vahşi kapitalizmin dayattığı
ulusal kimliğin kaybına radikal bir şekilde karşı çıkan tek kişi o.
Grigory Yakovlevich'in kendisinin sivil misyonunun farkında
olmadığını ve bu konu hakkında hiç düşünmediğini göz ardı etmiyorum. O,
Forbes listesinin ayrıcalığın ana ölçüsü olduğu, hayvani gerçekliğimize paralel
bir dünyada yaşıyor.
Perelman, refahla dolup taşan "hayatın
efendileri"nin aksine, bir normallik modelidir. Perelman'ın yerine
birinin onur ve zenginlikle baştan çıkarması pek olası değil, ama o bunu asla
yapmayacak. Birilerinin topluma ne durumda olduğunu, vicdanının nerede
olduğunu göstermesi gerekiyor.
“Bugüne kadar yaşamış en büyük matematikçi kimdir?” gibi
tartışmaya açık bir soruyu araştırdığınızda karşınıza bazı listeler çıkar.
Pisagor vardır mesela o listelerde… Çünkü dünyanın şeklinin düz olmadığını ilk
söyleyen kişilerden biridir. Hypatia vardır, hatta onun hikayesini anlatan “Agora”
adlı filmden sonra biraz daha ünü artmıştır. Gauss’u okul yıllarından
hatırlarız hayal meyal. Ama yine de matematikçiler, fizikçiler kadar ünlü
değildir nedense. Nobel ödüllerinde bile en parlak kategori fizikken, matematik
diye bir kategori bile yoktur. O yüzden matematiğin Nobel’i olarak görülen
bir Fields Madalyası verilme ihtiyacı görülmüştür ama sorarım size
kaçınız duydu bu Fields madalyasını? Biz Isaac Newton’ı çok duyarız, Einstein’ı
sokaktaki vatandaş bile tanır ama matematikçi George Cantor desem kim
bilir?
Ben bunu matematiğin anlaşılması çok zor bir dil olmasına
bağlıyorum. Matematik bu evrendeki her şeyden farklı geliyor bana. Bu evreni
anlamak için fizikçilerin kullandığı deney ekipmanlarına, astrofizikçilerin
koca koca teleskoplarına, teorik fizikçilerin yerin altında kilometrelerce
uzanan parçacık çarpıştırıcısı tünellerine, milyon dolarlık laboratuvarlara
filan hiç ihtiyaç duymuyor matematikçiler. Sadece bir kağıt ve kalemle,
önlerindeki problemleri olabilecek en saf, en net, en pür şekilde çözüyorlar.
Biz de öylece bakıyoruz. Bırakın çözümünü, daha soruyu bile
anlayamıyoruz.
Matematik öyle bir dil ki, dünyada çok az kişi o dili konuşabiliyor.
İşte Gauss’ların, Pisagorların olduğu bu dünyanın gelmiş
geçmiş en iyi 10 matematikçisi listesindeki isimleri de o yüzden tanımıyoruz.
Oysa o kadar ilginç hikayeleri var ki. Bakın bu listedeki 10 kişiden sadece iki
kişi hayatta. O iki kişiden biri objektif değerlendirmelere göre yaşayan en
dahi matematikçi olarak kabul ediliyor. Gerçekten de öyle ve onun hikayesini de
başka bir videoda anlatmak istiyorum. Ama bana göre, yani sübjektif olarak
diğeri çok daha ilginç bir matematikçi.
Her ikisi de matematiğin Nobel’i olarak görülen Fields
Madalyası’na layık görüldü. Ama o bunu almayı reddetti. Binyıl ya da
milenyum problemleri olarak adlandırılan çözülmesi en zor 7 matematik
probleminden bugüne kadar sadece biri çözülebildi ve tahmin edebileceğiniz gibi
o çözdü. Ama ödül törenine katılan yüzlerce matematikçi arasında bir tek ona
ayrılan koltuk boştu. Törene katılmadı ve 1 milyon dolarlık ödülü almayı yine
reddetti. Onunla ilgili çekilmiş bir film yok. Rusça hazırlanmış kısa bir yapım
dışında herhangi bir belgesel yok. Doğru dürüst bir fotoğrafı bile
yok. Hakkında yazılmış tek kitap bu ve onu yazan kişi bile kendisini görememiş.
Şu anda yaşayan en büyük iki matematikçiden biri dedim ama yaşayıp
yaşamadığından bile emin değiliz.
Peki
kim bu matematikçi?
En zor problemi nasıl çözdü? Ve sonra neden tüm dünyayla
ilişkisini kesti? Yaşayan bu en ilginç matematikçiye ne oldu?
Bunlar Milenyum problemleri… 1000 yılın en zor 7
matematik problemi olarak gösteriliyor. Clay Matematik Enstitüsü tarafından her
birinin başına 1 milyon dolar ödül kondu. Milenyum için Milyon! Hangisini
çözerseniz çözün, bir milyon dolar garanti.
Birch ve Swinnerton-Dyer Sanısı
Hodge Sanısı
Navier-Stokes Denklemi
P vs NP
Riemann Hipotezi
Yang-Mills Teorisi ve Kütle Problemi
Poincaré Sanısı
Bırakın çözümlerini bulmayı, bu soruları dahi hayatımız
boyunca anlayamayabiliriz. Her bir problem ayrı bir kariyer gerektiriyor.
Bazıları için 20-30 yıl çalışanlar var. Yine de çözümü bulmaya ömürleri
yetmiyor.
Fermat’ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini,
1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra çözen Sir Andrew Wiles’ın da
dediği gibi: “Bu problemlerin ne zaman çözülebileceğini ya da çözülüp
çözülemeyeceğini bilemiyoruz.” Bunun için 5 yıl da bekleyebiliriz 100 yıl
da…
İşte matematik dünyası 2000’lı yıllara yani yeni milenyuma
böyle bir meydan okumayla girdi. Ve sadece bir kişi, bu 7 problemden sadece
birinin çözümünü, sadece 2 yıl sonra buldu.
Evet
bu kişi Rus matematikçi Grigori Perelman.
Ben aklımda daha kolay tutabilmek için ona “Gizemli
Grigori” lakabını taktım
Onun neden gizemli olduğuna geçmeden önce çözdüğü problemin
neden önemli olduğunu anlamaya çalışalım.
Bu kitap sadece o problemle ilgili. Yine dahi
matematikçilerden biri olan Fransız Henri Poincare tarafından 1900’lü yıllarda
ortaya atılmış. “Conjecture” kelimesini varsayım ya da hipotez olarak değil de
“sanı” olarak çevirmek daha uygun olacak gibi. Ortaya atılan problem, öyle
Pazar bulmacası gibi bir şey değil. İçinde yaşadığımız evrendeki nesneleri, o
evrenin şeklini ve hatta olası başka evrenleri ve boyutları bile anlamamızın
kapılarını açacak türden bir şey…
Problem, matematiğin topoloji alanından… Yani şekiller
üzerinde yaptığımız esnetme, bükme, deformasyon gibi eylemlerin incelendiği
matematik dalı. Örneğin şu küp şeklindeki hamuru alıp, elimle masada
yuvarlayarak bir küre haline getirebilirim. Ya da bu küreyi alıp,
şöyle biraz bastırıp ortasına da bir delik açarak simit yani torus şeklini
yapabilirim. İşte tüm bu eylemleri matematik diline döktüğümüzde, topoloji
alanı ortaya çıkıyor.
Poincaré sanısı da tam olarak bununla alakalı. Az önce
yaptığım simidin bir deliği var. Fakat bu simitten küreye geçiş yapmak, bunu
kesip sıkıştırmadığım ya da deliği kapatmadığım sürece, öyle eğip büzerek
şeklini değiştirerek filan mümkün değil. Yoksa bu simidi şurasından keser, bir
solucan yapardım. Sonra da bunu sıkıştırıp küreye dönüştürürüm. Oldu bitti!
Fakat bunu yapmak yasak. İsterseniz siz de deneyebilirsiniz. Bu simidi alıp,
şöyle bir fincana dönüştürebilirim! Çünkü ikisinin de sadece tek bir deliği
var. Topografi açısından bu fincanla bu simit arasında temel bir farklılık yok.
Hatta fincanın içindeki pipet bile aynı grupta. Çünkü onun kaç deliği var? İki
gibi gözükse de aslında bir. Ve onu da sadeleştirdiğinizde bir simide yani
torus şekline ulaşabilirsiniz. Kısaca simitlerle küreler temelde birbirinden
farklılar. Aralarındaki farkı da delikli olup olmamaları belirliyor.
İşte Henri Poincaré ortaya bir sanı atıyor, yani bir
tahminde, varsayımda bulunuyor. Eğer başlangıçta hiçbir deliği olmayan, küçük
bir cisim alırsanız, yani sonsuza kadar falan uzatamayacağınız, sınırlı boyuta
sahip bir cisim bu… Bu cisim bir küredir ya da küreye dönüştürülebilir diyor.
Şimdi az önceki simit ve küre durumuna bakınca ve delik açmanın, kesmenin yasak
olduğunu da düşününce, gayet sezgisel ve akla yatkın geliyor. Fakat bunun
sadece üç boyutta değil, dört, beş… Tüm boyutlarda doğru olduğunu iddia ediyor.
Tabii dört boyutlu bir küre nasıl olur o çok daha karmaşık bir konu. Fakat
hatırlayın, bazı fizik teorileri çok boyutlu uzay-zamanlardan bahsediyor. Bu
nedenle çok boyutlu durumlarda da ne olduğunu anlamak gerek.
Neden önemli ki bu problem? Yani bu küreyi ezdim, büzdüm
yok kupa oldu falan… Küre için burada önemli bir özellik var. Üzerine eğer bir
çember çizecek olursanız, bu çemberi bir kement gibi büzüştürerek bir
noktaya sıkıştırabilirsiniz. Fakat aynısını bir simitte (torusta) yapmak
mümkün değil. Buraya çizeceğimiz hiçbir çemberi, bir noktaya
sıkıştıramıyoruz.
Şimdi taaa antik Yunan’a gidelim. Ta dediğime bakmayın.
Dilek yarımadasının hemen karşısında Sisam Adası var ya. İşte orada doğan başka
bir büyük matematikçi var: Pisagor. 2500 yıl önce dünyanın düz olmadığını
söylemişti. Düz gibi görünen bir yüzeyin üstünde bir karınca misali yaşarken nasıl
böyle bir iddia da bulunabildi? Matematik düşüncesiyle. İkinci boyuttan, üçüncü
boyuta fiziksel olarak çıkamadı ama zihinsel olarak çıktı. Ondan binlerce yıl
sonra, insanlar uzaya çıktıklarında bize iki boyutlu gibi gözüken Dünya’nın
üçüncü boyuttan küreselliğini “görsel” olarak gösterdi.
Yani biz daha dışarıya çıkmadan, nasıl bir şeyin içerisinde
olduğumuzu matematik, geometri sayesinde biliyorduk.
Şimdi bunu bir boyut daha arttırın? Evrenin geometrisini
nasıl biliyoruz? Nasıl anlayabiliyoruz? Eğer elimize bir ip alıp,bir uzay
aracından dışarıya salarak evrende şöööyle bir tur atsaydık ve sonra ipin
saldığımız ilk ucunu tutup, birbirine bağlasaydık… Ardından ipi bir ucundan
çekmeye başlasaydık… Ne olur?
İki şey olabilir.
Çektiniz çektiniz çektiniz… Hop, gelmiyor! Bu, tıpkı bir
simidin üzerinde halka yapmak gibi. Eğer yolculuğumuza buradan başladıysak ve
böyle dolaşıp bitirdiysek, ipi çektikten sonra bir noktada sıkışır
gelmez!
Fakat ikinci bir ihtimal daha var. Eğer ipi çekmeye devam
edebiliyorsak… Çektik, çektik, çektik… Hooop, küçüldü büzüştü ve bir nokta
oldu. İşte Poincaré sanısı bize bu noktada, bir kürede yer aldığımızı
söylüyor.
Pratikte elbette uzay aracına atlayıp bunu yapamayız Fakat
tıpkı antik Yunan’da olduğu gibi, matematik sayesinde, içinde bulunduğumuz
şeyleri daha onun dışına çıkmadan anlayabiliriz.
Matematik,
daha gözümüzle görmeden, zihnimizle görebilmemizi mümkün kılar. Evrenin dışına
çıkmadan onun nasıl bir şey olabileceğini bize anlatan bir dil gibidir
matematik.
Maalesef çok az kişinin konuşabildiği bir dil.
Bunlardan biri Grigori Perelman. Kendisi Rusların ünlü
matematik ekolünden yetişmiş. Leningrad Üniversitesi’nde doktorasını bitirmiş.
Rusya’da kazanılabilecek tüm matematik yarışmalarını kazanmış. Tabi hemen
ABD’den davet almış. Gerek doğuda New York bölgesinde ve gerekse batıda
Kaliforniya’da meşhur matematikçilerin derslerine katılmış. Hem Princeton ve
hem Stanford gibi üniversitelerden iş teklifi almış. Ama bunları reddetmiş.
Richard Hamilton adlı bir matematikçinin Ricci akışı denkleminden çok
etkilenmiş ve buna odaklanmaya karar vererek 1995’te Rusya’ya geri dönmüş. O
zamanlar Berkeley’den bir yakını giderken kendisine şöyle söylediğini
aktarıyor: “Sanırım bunu nasıl çözeceğimi biliyorum.”
Sonra ne mi olmuş? 7 yıl süren bir sessizlik.
İşte Perelman’ın ortadan kaybolup tek bir konuya
odaklanmasının 5. Yılında yani 2000’e girerken milenyum problemleri ilan
edildi.
2002’de, Perelman bir internet sitesine bir yazı yükledi.
Bu bile çılgın bir hareket. Çünkü milenyum ödüllerini düzenleyen enstitüye
değil makalelerin ön basımlarının yüklendiği genel bir siteye yükeldi bu
yazısını. Aslına bakarsanız çok riskli bir hareket.
39 sayfalık bu yazıda birçok konuyla birlikte sonlara doğru
Poincaré sanısının çözümü de var. İyi de bu doğru olabilir mi? Poincaré sanısı,
tarihte belki de en çok yanlış çözüm yapılan sanılardan biri. Her gün bir sürü
çözüm yükleniyor ama hepsi hatalı. Dolayısıyla Perelman’ın çözümü ilk anda göze
çarpmadı. Ama çok geçmeden birileri, “yahu bu doğru olabilir sanki” demeye
başladı. Giderek bu makaleye olan ilgi arttı. Perelman’ı önceki çalışmalarından
tanıyanlar, durumun ciddi olabileceğinin farkına vardı. Birçok kişi bu çözümü
anlamaya çalıştı. Fakat alanının uzmanı matematikçiler için bile, bu yazının
tek bir bölümünü anlamak dahi kolay değil. O yüzden cevabın doğruluğundan emin
olmak için komiteler kuruldu.
Bir milyon dolar ödül vaat eden Clay Matematik Enstitüsü,
2010 yılında nihayet bu çözümün doğru olduğunu kabul etti ve Perelman bu ödüle
layık görüldü. Bir başka deyişle onun 7 yılda çözdüğü bu problemin cevabının
anlaşılması 8 yıl sürdü.
Problemin çözümüyle bunun ödüllendirilmesi arasında geçen
bu 8 yıllık dönemde bir yandan Perelman’ın şöhreti büyürken bir yandan da zaten
çok fazla kişiyle görüşmeyen Perelman iyice ortalıktan kayboldu. Rusya’ya
döndüğünde babası ailesini terk ederek İsrail’e yerleşmişti. Daha sonra kız
kardeşi de babasına katıldı. Ailesinden görüştüğü tek kişi annesi
kalmıştı.
2005’te Rusya Steklov Enstitüsü’ndeki işinden de bir anda
ayrıldı.
İşte tam burada bana istifa mektubunu verdi. Bunu iyi
düşündün mü diye sordum. Evet kesin kararlıyım dedi.
Artık maaş aldığı bir işi yoktu. Matematik dünyasından
görüştüğü iş arkadaşları kalmamıştı. Batı dünyasında kendisi hakkında bir sürü
övgü dolu yazı yazılırken ona ulaşan gazetecilerin hiçbiriyle görüşmek
istemedi.
Science dergisi onun çözümünü “10 yılın Atılımı”
olarak ilan etti.
New Yorker dergisinden Sylivia Nasar, aynı problemi
çözdüğünü iddia eden Çinli matematikçilerin foyasını ortaya çıkartan çok
etkili bir makale yazdı. Bu arada kendisi öyle bir yazar ki başka bir
kitabı “A Beatiful Mind” Hollywood tarafından film yapılınca kimsenin
tanımadığı başka bir matematikçi John Nash bir anda meşhur olmuştu.
Ama Perelman kendisini meşhur etmeye çalışan tüm bu
gazeteci ve yazarlardan giderek uzaklaştı. “Eğer yaptığım çözüm doğruysa başka
bir ödüle gerek yok” deyip kestirip attı.
İşte yine aynı dönemde matematiğin Nobel’i olan Fields
madalyasına layık görüldü ama reddetti. Bu kez de şu sözleri söyledi: “Parayla
veya şöhretle ilgilenmiyorum. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek
istemiyorum. Ben matematiğin kahramanı falan değilim. Sanıldığı kadar başarılı
bile değilim. Bu nedenle herkesin bana bakmasını istemiyorum.”
Es kaza ona telefonla ulaşmayı başaran bir gazeteciye
söylediği son şeyler şu oldu: “Beni rahatsız etmeyin,
mantarlarımla uğraşıyorum.”
İşte böyle bir durumda nihayet 1 milyon dolarlık milenyum
ödülünü almak için davet edildi. Matematik dünyasından arkadaşları onun bu tür
ödüllerle ilgilenmediğini ama paraya ihtiyacı olabileceğini biliyordu, çünkü
2005’ten beri çalışmıyordu. O yüzden Uluslararası Matematik Birliği başkanı Sir
John Ball uçağa atlayıp onun yaşadığı St. Petersburg’a gitti. Soğuk ve
yağmurlu iki gün boyunca toplamda 10 saat onunla konuşup ikna etmeye çalıştı.
Ama Perelman ne ünvanı ne de para ödülünü kabul etmedi.
2010 yılından bugüne Grigori Perelman’ın gizemi daha da
arttı. 13 yıl önce elinin tersiyle reddettiği bu ödülden sonra neredeyse kimse
ona ulaşamadı.
2014’te İsveç’te nanoteknoloji üzerinde çalıştığı yolunda
Rus medyasında bir haber çıktı. Ama kısa süre sonra yaşadığı St.
Petersburg’da gazetecilerden kaçmaya çalışırken görüntülendi.
İşte bu onun son görüntüleriydi. Yaklaşık 10 yıldır
kendisinden haber alınamıyor. Kimse şu anda onun nerede olduğunu ve ne
yaptığını bilmiyor.
Neden tüm bu ödülleri reddetti? Bunun da sebebini tam
olarak bilmiyoruz. Yaptığı çözümde başka bir matematikçinin, daha önce sözünü
ettiğimiz Richard Hamilton’ın geliştirdiği bir yöntemi kullanıyor ve
bunu da zaten makalesinin her yerinde belirtiyor. Sebebi onun da en az kendisi
kadar bu çözümde payı olduğunu düşünmesi olabilir.
Matematikçi arkadaşları onu asla yalan söylemeyen, kusursuz
derecede dürüst bir insan olarak tanımlıyor. Belki de oldukça kusurlu bu
dünyanın, yine kusurlu bir ödül mekanizması içine tam olarak sinmediği için
olabilir.
Onu yetiştiren öğretmeni matematikçi Aleksandrov ölüm
döşeğindeyken “ben geometriyle ilgilenmiyorum, ahlakla ilgileniyorum.” demişti.
Sebebi kusursuz bir ahlak arayışı olabilir.
Çünkü matematik bazılarına göre bilimin kraliçesidir ve
aynı zamanda mantığın ve ahlakın bilimidir.
Ödüllerle
ilgilenmeyen, gazetecilerden kaçan, asosyal bir dahi.
Bu gezegenin üstünde sadece birkaç kişinin anlayabileceği
bir çözüm sundu. Bir zamanlar sadece birkaç kişinin anlayabildiği Pisagor gibi.
Pisagor dünyanın göründüğü gibi düz olmadığını başka bir boyuta çıkmadan
anlamıştı. Belki de Perelman da çözdüğü problemle evrenin dışına çıkmadan onun
matematiksel dilini anladı.
Belki de bunu konuşabileceği, kendisini anlayabilecek hiç
kimsesi yok.
Belki de Matematik ona istediği her şeyi verdi. Kesin
kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada, yalnızlık, karmaşıklık ve derinlik.