Moskova

Moskova
Rusya'nın bilim insanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya'nın bilim insanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2026 Pazartesi

Rusya'da bilim adayı ve bilim doktoru kimlerdir?


Natalya Kochetkova

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Rusya'nın iki kademeli akademik derece sistemi, yabancı araştırmacılar için her zaman açık değildir. Eğer bilim adayı kabaca doktora derecesine denk geliyorsa, o zaman bilim doktoru kimdir? Ve yurtdışında bunun bir karşılığı var mı?

Akademik derece, bir araştırmacının yüksek yeterlilik düzeyini ve bilime katkısını teyit eden resmi bir statüdür. Derece, araştırma tezinin kamuya açık bir şekilde savunulmasının ardından verilir. Rusya'da iki kademeli bir derece sistemi vardır: Bilim Adayı (birinci kademe) ve Bilim Doktoru (en yüksek kademe). Akademik derece ile akademik unvan arasında ayrım yapmak önemlidir: derece bilimsel yeterliliği yansıtırken, unvan (doçent veya profesör) bir bilim insanının öğretim statüsünü gösterir.

 

Bilim Adayı kimdir ve nasıl bilim adayı olunur?

Bilim Doktorası, lisansüstü akademik derecelerin ilkidir. UNESCO Uluslararası Eğitim Sınıflandırma Standardı'na (ISCED) göre, 8. seviyeye (doktora veya eşdeğeri) karşılık gelir ve uluslararası eğitim istatistikleri alanında doktora derecesine eşdeğer olarak kabul edilir.

Rusya'da bir adayın doktora tezini hazırlaması ve savunması, sıkı kurallara tabi bir süreçtir. Bu süreç genellikle birkaç yıl sürer.

Bir adayın doktora tezini savunabilmesi için, öncelikle yüksek lisans veya uzmanlık derecesine sahip olması gerekir. Nadir durumlarda, öğrencinin tezi doktora tezi olarak kabul edilmek üzere önerilebilir. Ancak, mezun olduktan sonra bilim alanında kariyer yapmaya karar veren bir profesyonel genellikle tam zamanlı veya yarı zamanlı lisansüstü eğitime kaydolur veya doktora yolunu (doktora yapmadan) seçer.

Bir yüksek lisans öğrencisinin veya adayın doktora tezini savunmaya hak kazanması için, adaylık için gerekli minimum şartları (uzmanlık alanında, yabancı dilde ve bilim tarihi ve felsefesinde sınavlar) yerine getirmesi; Yüksek Onay Komisyonu (VAK) tarafından önerilen bilimsel dergilerde makale yayınlaması; ve son olarak, yüksek bilimsel değere sahip özgün bir çalışma olan doktora tezini yazması gerekmektedir. Doktora tezi, tüm belgelerle birlikte tez kuruluna teslim edilmelidir.

Sonraki aşama, bir kurul önünde halka açık bir savunmadır. Başarılı olunursa, tez onay için Yüksek Onay Komisyonu'na (HAC) sunulur. Rusya'da akademik dereceler üniversite tarafından değil, tüm tezleri onaylayan federal Yüksek Onay Komisyonu tarafından verilir. Onaylanırsa, Bilim Adayı diploması da verilir.

 

Bilim Doktoru

Bilim Doktoru, Rusya'daki en yüksek akademik derecedir. Çoğu Batı ülkesinde (örneğin ABD'de) doğrudan karşılığı olmayan, "yüksek doktora" olarak adlandırılan bir derecedir. Seviye olarak, Almanya'daki Habilitasyon veya iki kademeli sisteme sahip ülkelerdeki "ikinci doktora" ile karşılaştırılabilir; örneğin, İngiltere'deki Yüksek Doktora.

Bu, Avrupa (örneğin Avusturya, Polonya, Fransa) ve Asya ülkelerinin birçoğunda Felsefe Doktorası'ndan (PhD) sonra gelen en yüksek akademik yeterliliktir. Bir bilim insanının profesör düzeyinde (facultas docendi) bağımsız olarak ders verme yeteneğini teyit eder.

Rusya'da doktora derecesi ancak Bilim Adayı (Doctor of Sciences) derecesi alındıktan sonra elde edilebilir. Bu, adayın tezinden bile daha üstün bir bilimsel katkı gerektirir. Ancak çoğu ülkede doktora sahibi ikinci bir doktora almak için yayınlanmış bilimsel makaleler sunmak zorundayken, Rusya'da (ve genellikle Almanya'da olduğu gibi) doktora, yıllarca süren araştırmaları özetleyen ikinci bir teze dayanmaktadır. Monograflar da dahil olmak üzere çok sayıda yayın da gereklidir.

Bilim Doktorası derecesinde olduğu gibi, halka açık bir savunma ve Yüksek Onay Komisyonu (HAC) tarafından onaylanması gerekmektedir.

Rusya'da akademik derece doğrudan akademik unvanla bağlantılıdır. Sadece Bilim Doktoru unvanına sahip olanlar, Yüksek Onay Komisyonu (HAC) tarafından verilen 'profesör' akademik unvanını alabilirler.

 

Ayrıcalıklar

Rus akademik sisteminde Bilim Adayı veya Bilim Doktoru derecesine sahip olmak önemli kapıları açar. Sadece Bilim Adayı unvanına sahip kişiler yüksek lisans dersleri verebilir ve/veya lisansüstü öğrencilerine danışmanlık yapabilir. Sadece Bilim Doktoru unvanına sahip kişiler profesör akademik unvanını alabilir.

Lisans dereceleri ayrıca burs almak, büyük projelere katılmak, uluslararası konferanslara davet edilmek ve geleceğin araştırmacılarını yetiştirmek için de gereklidir. 


Mali avantajlar ve ayrıcalıklar

Son zamanlarda, lisans mezunlarına yönelik mali teşvikler daha yaygın hale geldi. Bazı üniversiteler tek seferlik ödemeler uygulamaya başladı. Örneğin, Tomsk Politeknik Üniversitesi, bir öğrencinin tez savunması için 400.000 ruble (yaklaşık 5.323 dolar) ve doktora tezi için 700.000 ruble (yaklaşık 9.315 dolar) ödeme yapıyor.

 

Akademik sistemde çalışan bilim insanları aylık maaş ek ödemelerinin yanı sıra, daha uzun süreli ücretli izin (Rusya Bilimler Akademisi enstitülerindeki adaylar için 42 gün, diploması olmayanlar için 28 gün), askerlikten muafiyet imkanı ve konut belgesi alma hakkına da sahiptirler.

 

Rus Diplomalarının Yurtdışında Tanınması

 

Mevcut denklik kriterlerine göre, doktora derecesi (PhD), Bilim Adayı (Kandidat Nauk) derecesine eşdeğer olarak kabul edilmektedir. UNESCO ISECD bunu resmi olarak doktora derecesi olarak sınıflandırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, fizik, kimya, biyoloji ve diğer doğa bilimlerindeki Bilim Adayı derecesi, doktora derecesine eşdeğer olarak kabul edilmektedir. İsveç'te ise İsveç doktora derecesine denk olarak değerlendirilmektedir.

Bilim Doktoru (Doktor Nauk) unvanının Rusça konuşulan dünya dışında doğrudan bir karşılığı yoktur. İki kademeli doktora sistemine sahip ülkelerde, Bilim Doktoru (Doktor Nauk) unvanı ikinci bir doktora (Habilitasyona eşdeğer) seviyesinde tanınmalıdır. Tek doktora sistemine sahip ülkelerde ise, bu tek derece seviyesinde tanınabilir.

Rusya'da alınmış ve yurtdışında çalışmak veya eğitim görmek isteyenlerin, yabancı diplomaların tanınması için gerekli olan denklik işlemine (nostrifikasyon) ihtiyaçları olabilir. Bu işlem Çek Cumhuriyeti, Avusturya ve diğer birçok ülkede zorunludur.

Bazı ülkeler yalnızca belirli uzmanlık alanlarındaki (örneğin, teknik alanlardaki) doktora derecelerini geçerli saymaktadır. Bazı ülkelerde ise tıp, eğitim ve beşeri bilimler alanlarındaki doktora dereceleri kabul edilmeyebilir; çünkü yasal çerçeve yalnızca müfredatların bölüm bölüm karşılaştırılmasını öngörmekte olup, bu durum lisansüstü çalışmalar için geçerli değildir. Genellikle, tez metninin tamamı (sadece özeti değil) ilgili ülkenin dilinde veya İngilizce olarak gereklidir.

Ancak Rusya, niteliklerin 50'den fazla ülkede tanınmasını kolaylaştıran Lizbon Tanıma Sözleşmesi'ne taraftır. Ayrıca, Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) içinde, üye devletlerin vatandaşlarının, düzenlenmiş meslekler (tıp, eczacılık) hariç, istihdam için genellikle tanınmaya ihtiyaçları yoktur.

23 Ekim 2025 Perşembe

Anektod: Sovyetler Birliği döneminde bir garsonun yüksek matematik bilgisi seviyesi

 


Sovyetler Birliği döneminde ünlü matematikçi Vladimir İgoreviç Arnold, bir gün misafiri olan Amerikalı bir meslektaşını ağırlıyordu.

Vladimir İgoreviç şaka yapmayı severdi, değerli konuğuna bir şaka yapmaya karar verir.

Bir Sovyet restoranına giderler.

Vladimir İgoreviç, tuvalete gitmek istediğini söyleyip izin alıp, masadan kalkar.

Koridorda masalarına servis yapan garson kadını bulur.

“Ben misafirime masum bir şaka yapmak istiyorum. Bunun için desteğinize ihtiyacım olacak. Masamıza geldiğinizde ben size ‘Bir kosinüsün integrali nedir?’ diye soracağım. Lütfen siz de ‘aynı argümanın sinüsüne eşit’ olduğunu söyleyin.”

Garson kadın kafasını sallar.

“Merak etmeyin,” der.

Profesör emin olmak için sorar:

“Cevabı hatırlayabiliyor musunuz? Kafanız karışmaz değil mi?”

Garson kadın, tekrarlar:

“Aynı argümanın sinüsü.”

Vladimir İgoreviç Arnold, misafiriyle oturduğu masaya geri döner ve en büyük bilim olan matematiğe bir kez daha kadeh kaldırırlar.

Vladimir İgoreviç, şaka konusunu planladığı gibi başlatır.

Misafirine şöyle der:

“Biliyor musun dostum, bizim ülkemizde eğitim seviyesi o kadar yükseldi ki, garsonlar bile yüksek matematiği artık çok iyi biliyorlar!”

Amerikalı bilim insanı inanmaz bir surat ifadesiyle bakar:

"Abartıyorsun herhalde, mümkün olamaz," der, atıyorsun, yemezler anlamında elini havada sallar.

“İnanmıyor musun? Peki, en azından şu garson kıza yüksek matematikle ilgili bir şeyler soralım mı?”

“Tamam, soralım.”

Garsonu çağırırlar.

Vladimir İgoreviç, “Kosinüsün integrali nedir?” diye sorar.

Kadıncağız, “bu da soru mu?” diyen bir surat ifadesiyle:

"Aynı argümanın sinüsü," diye cevap verir.

Amerikalı profesör şaşkına dönmüştür.

Şakanın tam bir başarıyla yapılmış olması nedeniyle Vladimir İgoreviç Arnold ise çok mutludur.

Bir iki dakika sonra garson kadın masalarına geri döner ve şöyle der:

“Affedersiniz, eklemeyi unuttum: artı entegrasyon sabiti.”

14 Eylül 2025 Pazar

"Watt'tan önce Polzunov vardı"



Kaynak: https://turkrus.com/

 

Tarih kitapları genellikle buharlı makinenin mucidi olarak James Watt'ı gösterir. Ancak Kommersant gazetesi Rus mühendis İvan Polzunov'un ilk buharlı makineyi Watt'tan beş yıl önce, 1763'te icat ettiğini yazdı. Gazetenin iddiasına göre Polzunov'un "ateşle çalışan makine" projesi, endüstriyel devrimin başlangıcına dair yerleşik tarih anlayışını sorgulatacak nitelikte. 

1730'da bir askerin oğlu olarak dünyaya gelen Polzunov, Yekaterinburg Madenci Birliği okulundan "mekanik öğrencisi" ünvanıyla mezun oldu. Zmeinogorsky gümüş eritme tesisinde çalışırken, boş zamanlarını fizik, matematik ve meteoroloji çalışarak geçirdi. 25 Nisan 1763'te Kolivan Fabrikaları müdürüne sunduğu buharlı makine projesi, dönemin ilkel Newcomen makinelerinden çok daha gelişmişti.

Proje, Çariçe II. Katerina'ya kadar ulaştı ve onay aldı. Çariçe, makinenin inşa edilmesini emrederek Polzunov'a 400 ruble ödül verdi ve onu mekanik alanında eğitim alması için St. Petersburg'a çağırdı. Ancak Polzunov, soğuk bir atölyede çalışırken vereme yakalandı ve makinesinin çalıştırıldığı 6 Haziran 1766'dan sadece bir hafta önce hayatını kaybetti. 

Polzunov'un makinesi sadece iki ay çalışabildi ve 9 bin 500 pound, yani yaklaşık 4,3 ton gümüş cevherini eritmeyi başardı. Makine ise bozulduktan sonra tamir edilmeyerek bir depoya kaldırıldı. 1882'de keşfedilen makine modelleri ve çizimleri, 1925'te İzvestia gazetesinde yayınlanana kadar bu büyük buluş tarihin gölgesinde kaldı.

19 Temmuz 2025 Cumartesi

Rus bilim insanı: Karbondioksitin yer altına yönlendirilmesi iklim değişikliğiyle mücadelede yardımcı olabilir


Kaynak: https://anlatilaninotesi.com.tr

Rus bilim insanı Andrey Afanasyev, karbondioksitin yer altında depolanmasının iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl yardımcı olabileceğini açıkladı.

Moskova Devlet Üniversitesi Mekanik Enstitüsü Genel Hidromekanik Laboratuvarı Başkanı Andrey Afanasyev, karbondioksitin yeraltında depolanmasını öngören projelerin küresel ısınmayı yavaşlatmaya yardımcı olabileceğini söyledi.

Afanasyev, konuyla ilgili farklı görüşler olsa da çoğu bilim insanının küresel ısınmanın var olduğu konusunda hemfikir olduğunu belirterek, şu değerlendirmede bulundu:

"Zamanla bir dengesizlik oluşuyor. İnsanlık, yerkürenin emebileceğinden biraz daha fazla karbondioksit üretiyor. Atmosfer karbondioksit biriktirdiği için biraz daha ısınıyor. Biraz daha sıcak olmasının bir sonucu olarak, atmosfere daha fazla su buharlaşıyor ve su buharı karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazı. Biraz daha fazla karbondioksit salınmış oldu, su buharlaştı ve etki arttı.

Havadan karbondioksitin çıkarılmasına yönelik projeler var. Ancak bence daha akılcı olan yol, doğrudan termik santrallerde bir miktar yakıtın, gaz ya da kömürün yakılması ve yanma ürününün atmosfere salınmasıdır. Çok miktarda karbondioksit içerir. Amaç, içerisinde bol miktarda karbondioksit bulunan bu ‘egzozu’ temizleyip yer altına yönlendirmek. Bu tür projeler sayesinde küresel ısınmanın yavaşlatılmasının mümkün olması bekleniyor.”

Karbondioksitin bileşiminin, ulaşılması zor petrol rezervlerinin çıkarılmasına da yardımcı olabileceğine dikkat çeken Rus bilim insanı, geleneksel yöntemlerle çıkarılabilen petrolün tükenmekte olduğunu, ancak çıkarılması zor çok sayıda petrol rezervi bulunduğunu belirterek, şöyle devam etti:

"Bugünkü sorun, petrol şirketlerinin geçmek durumunda olduğu rezervuarlardan petrol çıkarmak zorunda olmaları ve bu rezervuarların oldukça derinlerde yer almasıdır. Bunlar düşük geçirgenliğe sahip kayalardır. Ve burada, kuyunun delinmesi ve hidrokarbonların kendiliğinden yukarı çıkabilmesi gibi geleneksel yöntemler artık işe yaramıyor. Burada petrol geri kazanımını artırmaya yönelik çeşitli yöntemler sunan modellere talep var. Bu, daha fazla petrol çıkarmak için petrol rezervuarına çeşitli çözücülerin enjekte edilmesiyle ilgilidir. Aynı karbondioksit petrol rezervuarına da enjekte edilebilir, hidrokarbon bileşenlerinde iyi çözünür ve petrol viskozitesini azaltır, ki bu çok önemlidir."

17 Temmuz 2025 Perşembe

Modern hayatımızı onlarsız hayal edemeyeceğimiz, dünyayı fetheden 5 Rus icadı



Kaynak: https://dzen.ru/

 

Rusya, dünyaya birçok devrim niteliğinde buluş kazandırmış zengin bir bilimsel geleneğe sahip bir ülkedir. Teknolojilerin Rus kökenli olduğu pek az kişinin aklına gelse de, bu teknolojiler insanların hayatını kolaylaştırarak ilerlemeyi sürdürüyor. Tıptan uzaya, ev aletlerinden dijital eğlenceye kadar, Rus bilim insanları ve mühendisler tarihin akışını birden fazla kez değiştirdi.

Bu makalede, ülke sınırlarının ötesine geçen ve artık dünya çapında başarıyla kullanılan beş Rus icadı ele alınıyor . Bazıları hayatımıza o kadar derinden yerleşmiş ki, artık uluslararası kabul ediliyorlar, ancak kökleri Rusya'da.

Dünyanın ilk sırt çantası paraşütü

20. yüzyılın başlarında havacılık hızla gelişiyordu, ancak temel sorunlardan biri pilotların güvenliğiydi. Uçak bozulursa, pilotun tek umudu bir mucizeydi; o zamanlar paraşütler hantal, rahatsızdı ve kişiye değil, uçağa bağlıydı. Her şey, 1911'de dünyanın ilk serbest hareketli sırt çantası paraşütünü -hafif, kompakt ve her zaman kullanıma hazır- icat eden mucit Gleb Kotelnikov sayesinde değişti.

Buluşun trajik başlangıcı, pilot Lev Matsievich'in 1910'daki Tüm Rusya Balon Festivali'nde ölmesiydi. Olanlar karşısında şoke olan Kotelnikov, havacıların güvenilir bir kurtarma yöntemine ihtiyaç duyduğuna karar verdi. Mevcut tasarımları -metal kutularda ağır kanvas kanopiler- reddetti ve tamamen yeni bir sistem yarattı. Paraşütü, bir çekme halkası yardımıyla açılan kompakt bir sırt çantasına yerleştirilmişti ve ipek kumaştan yapılmış bir kanopisi vardı, bu da onu inanılmaz derecede hafif kılıyordu. Hatta ipler bile, dolaşmayı önlemek için özel bir şekilde döşenmişti.

İlk testler başarılı oldu: Balondan atılan bir manken sağlam bir şekilde yere indi. Ancak Rus askeri yetkilileri şaşırtıcı bir miyopluk göstererek bu icadı "gereksiz" olarak nitelendirdiler. Kotelnikov pes etmedi ve 1912'de paraşütü Fransa'da tanıttı ve burada büyük beğeni topladı. Bir yıl sonra, Fransız pilotlar "RK-1"i (Rus, Kotelnikov, model 1) kullanmaya başladı ve kısa süre sonra benzerleri diğer ülkelerde de ortaya çıktı.

Ne yazık ki, mucidin kendisi dahi buluşunu yurtdışında patentlemeye vakit bulamadı ve dünya çapındaki şöhret Fransızlara gitti. Ancak, tüm modern havacılık ve iniş sistemlerinin prototipi haline gelen ve binlerce hayat kurtaran sırt çantası tipi paraşütüydü. Bugün herhangi bir paraşüte baktığınızda, güvenle şunu söyleyebilirsiniz: atası Rusya'da, parlak mucit Gleb Kotelnikov'un atölyesinde doğdu.

Aktif karbon

20. yüzyılın başlarında dünya yeni bir tehditle karşı karşıyaydı: kimyasal savaş ajanları. I. Dünya Savaşı sırasında kimyasal silahlar binlerce can aldı ve bilim insanları etkili bir korunma yöntemi bulma göreviyle karşı karşıya kaldı. Çözüm, aktif karbonlu evrensel bir gaz maskesi geliştiren ünlü Rus kimyager Nikolay Dmitriyeviç Zelinski tarafından önerildi. Bu icat, yalnızca cephedeki askerleri kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda sivil hayatta da yaygın olarak kullanıldı.

Zelinsky, kömürün sorpsiyon özelliklerini inceleyen ilk kişi olmasa da, onu aktive etmek için bir yöntem geliştiren kişiydi; bu yöntem, kömürün emilim kapasitesini önemli ölçüde artıran özel bir işlemdi. Bilim insanı, kömüre ısıl işlem ve buhar uygulandığında, malzemede en küçük toksik madde parçacıklarını bile tutabilen çok sayıda mikroskobik gözenek oluştuğunu keşfetti. Bu ilke, 1915'te Rus ordusu tarafından kabul edilen ve kısa sürede gaz saldırılarına karşı en etkili koruma aracı haline gelen gaz maskesinin temelini oluşturdu.

Zelinsky'nin icadı hızla askeri kullanımdan öteye geçti. Aktif karbonun yalnızca havayı değil, aynı zamanda suyu, alkolü ve tıbbi solüsyonları da arıtabildiği ortaya çıktı. Günümüzde tıpta, gıda endüstrisinde, filtreleme sistemlerinde ve hatta dünyanın dört bir yanındaki ev ecza dolaplarında kullanılmaktadır. Tüm bunların ardındaki teknolojinin, yüz yıldan fazla bir süre önce, bilimi öncelikle insanlara hizmet etmenin bir yolu olarak gören bir Rus bilim insanı tarafından geliştirildiğini çok az kişi bilir.

Zelinsky'nin adı sıklıkla gaz maskesiyle anılsa da, aktif karbonla yaptığı çalışmalar gerçek bir çığır açmış ve insanlığa kirlilik ve toksinlerle mücadelede evrensel bir araç kazandırmıştır. Ve bugün aktif karbon sıradan bir şey olarak kabul ediliyorsa, bunun tek nedeni Rus kimyagerin dehasının onu mükemmel hale getirmesidir.

Elektrik motoru

19. yüzyılda Sanayi Devrimi'nin zirvesinde, dünya elektriğin gücünü henüz keşfetmeye başlamışken, Rus bilim insanı Boris Semenovich Jacobi, dünyanın ilk pratik elektrik motorunu yaratarak teknolojide devrim yarattı. 1834 yılında, zamanının onlarca yıl ötesinde, elektrik enerjisini mekanik harekete dönüştürebilen bir cihazın çalışan bir modelini geliştirdi; bu, günümüz modern elektrik mühendisliğinin temelini oluşturan bir prensiptir.

O dönemde Rusya'da çalışan Jacobi, Batılı meslektaşlarından kökten farklı bir yol izledi. Sadece çalışma prensibini gösteren deneysel modellerin aksine, motoru tam teşekküllü bir makineydi. Mucit, 1838'de etkileyici bir deney gerçekleştirdi: Galvanik hücrelerden oluşan bir bataryayla çalışan Jacobi'nin elektrik motoruna sahip bir tekne, Neva Nehri boyunca akıntıya karşı 14 yolcu taşıdı. Bu, tarihteki ilk pratik elektrikli ulaşım örneğiydi; bu teknolojinin küresel bir trend haline gelmesinden 180 yıl önce.

Avrupa'nın içten yanmalı motorlardan kademeli olarak vazgeçeceğini duyurarak aktif olarak elektrikli otomobillere geçtiği bugünlerde, elektrikli ulaşım fikrinin Rusya'da doğduğunu çok az kişi hatırlıyor. Modern Tesla, Porsche Taycan ve diğer elektrikli otomobiller, Jacobi'nin bu icadının doğrudan torunlarıdır. Kaderin cilvesi şu ki, artık "geleceğin yeniliği" olarak konumlandırılan bu teknolojinin aslında Rus kökenleri ve neredeyse iki asırlık bir geçmişi var.

Jacobi'nin çalışmaları yalnızca motorla sınırlı kalmadı; galvanoteknik, telgraf ve maden elektrik mühendisliğinin gelişimine de temel katkılarda bulundu. Ancak, endüstriyel makinelerden ev aletlerine, metrodan elektrikli arabalara kadar modern dünyanın onsuz hayal edilemeyeceği temel taşı, elektrik motoruydu. Ve eğer bugün insanlık nihayet çevre dostu ulaşıma geçmenin önemini fark ettiyse, bu büyük ölçüde, modern teknoloji markaları arasında adı haksız yere unutulan Rus mucit sayesindedir.

Radyo

7 Mayıs 1895'te, St. Petersburg Üniversitesi'nin duvarları arasında iletişim tarihinin seyrini değiştiren bir olay gerçekleşti. Aleksandr Stepanoviç Popov, elektromanyetik dalgaları kablosuz olarak yakalayabilen bir cihaz olan dünyanın ilk radyo alıcısını tanıttı. Günümüzde Rusya'da Radyo Günü olarak kutlanan bu günde, Popov yalnızca bilimsel bir gelişmeyi sergilemekle kalmadı, aynı zamanda modern dünyanın onsuz hayal edilemeyeceği kablosuz iletişimin yolunu da insanlığa açtı.

Popov'un buluşunun dehası, basitliği ve verimliliğiydi. Bir koherer (metal talaşlı cam tüp) ile donatılmış alıcısı, radyo dalgalarını elektrik sinyallerine dönüştürebiliyordu. Sistemin en önemli unsuru, Popov tarafından geliştirilen ve sinyal alım menzilini önemli ölçüde artıran paratoner anteniydi. Bilim insanı, Mart 1896'da tarihi bir deney gerçekleştirerek, "Heinrich Hertz" yazılı dünyanın ilk radyogramını 250 metrelik bir mesafeye iletti; bu, o dönem için gerçek bir atılımdı.

Popov uluslararası alanda hemen tanınmadı. Benzer araştırmalar yürüten İtalyan mucit Guglielmo Marconi, 1896'da İngiltere'de sisteminin patentini almayı başardı. Bu, radyonun icadının önceliği konusunda yıllarca süren tartışmaların temelini oluşturdu. Ancak tarihi belgeler, Popov'un Marconi'nin patentinden bir yıl önce çalışan bir radyo alıcısı gösterdiğini tartışmasız bir şekilde kanıtlıyor. Marconi'nin 1902'de Rusya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Popov ile görüşmüş ve radyo teknolojisinin gelişimine katkısını takdir etmiş olması dikkat çekicidir.

Günümüzde dünya, hücresel iletişimden Wi-Fi'ye, uydu televizyonundan navigasyon sistemlerine kadar görünmez bir radyo dalgası ağıyla sürekli olarak kuşatılmışken, bu teknolojik devrimin Rus bilim insanları tarafından başlatıldığını hatırlamak özellikle önemlidir. Aleksandr Popov sadece radyoyu icat etmekle kalmadı, aynı zamanda tüm modern kablosuz iletişimin temelini oluşturarak bilginin hava sahası üzerinden iletilebileceğini kanıtladı. Uluslararası toplum bu buluşun önceliği konusunda farklı görüşlere sahip olsa da, gerçek şu ki: Küresel iletişim çağına doğru belirleyici adım Rusya'da atıldı.

Akkor lamba

Thomas Edison'un adı ampulle özdeşleşmeden önce, Rus mühendis Aleksandr Nikolayeviç Lodygin dünyanın ilk pratik akkor lambasını icat etti. 1872'de St. Petersburg'da, cam bir ampul içinde karbon çubuklu bir aydınlatma armatürü geliştirdi - tüm modern lambaların prototipi. Bu devrim niteliğinde bir buluştu: Batılı mucitler çabuk yanan ve çok pahalı olan platin tellerle deneyler yaparken, Lodygin basit ve etkili bir çözüm buldu.

Lodygin'in başlıca yeniliği, cam bir şişede vakum yaratmaktı. Oksijen olmadan bir karbon çubuğun anında yanmadan parlak bir parıltıya kadar ısınabileceğini ilk fark eden oydu. 1874'te Rusya'da bir patent alan mucit, ardından St. Petersburg Bilimler Akademisi'nin prestijli Lomonosov Ödülü de dahil olmak üzere uluslararası alanda tanındı. Lambaları daha o zamandan St. Petersburg sokaklarını, dükkanları ve hatta bir denizaltını aydınlatıyordu; bu, 19. yüzyıl için gerçek bir teknolojik atılımdı.

Thomas Edison 1879'da lambanın kendi versiyonunu tanıttığında, dünya tasarımdaki bir gelişmeyi öğrendi: Amerikalı mucit, karbon çubuğu kömürleşmiş bambu lifiyle değiştirdi ve bu da kullanım ömrünü 1.200 saate çıkardı. Ancak cihazın temel tasarımı Lodygin'inkiyle aynı kaldı. Dahası, 1890'larda Lodygin, bugün hala akkor lambaların temelini oluşturan bir teknoloji olan tungsten filamanları kullanmayı önererek yeni bir çığır açtı.

Günümüzde dünya LED teknolojisine geçiş yaparken, elektrikli aydınlatmanın başlangıcının Rusya'da atıldığını hatırlamak önemlidir. Edison ticari başarı elde etmiş olsa da, bir asır boyunca tüm dünya için standart haline gelen akkor lamba konseptini geliştiren Lodygin'di. Onun icadı sadece evleri aydınlatmakla kalmadı, aynı zamanda insan yaşamının ritmini de değiştirdi ve insanların elektrik ışığının yardımıyla geceyi fethetmelerini sağladı. Ve bugün herhangi bir anda bir düğmeye basabiliyorsak, bu büyük ölçüde, adı haksız yere daha çok tanınan bir Amerikan markası tarafından gölgede bırakılan Rus mühendis sayesindedir.

11 Şubat 2025 Salı

İklim değişikliğinden bahseden İLK kişi bir Sovyet bilim insanıydı!


Aleksandra Guzeva

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Grigory Avsyuk, 1917 Bolşevik Devrimi'nden önce doğdu ve askeri bir topograf olmak istiyordu. Moskova Jeodezi Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra, 1930'larda Arktik'e seyahat etti. Daha sonra, Kuzey Deniz Rotası Ana Müdürlüğü'nde çalışmaya gitti.

Birkaç kez Uzak Kuzey'e keşif gezilerine çıktı ve hatta iki kışı bir kutup istasyonunda geçirdi.

“Arktik tundrada köpekli kızaklarla geziler yapan [Avsyuk], kutup buzlarıyla tanıştı. O zamandan beri buz, önce deniz buzu ve sonra buzul buzu, araştırmasının ana konusu oldu,” diye yazdı meslektaşı Alexander Drozdov.

Buz, evrimi, erime süreçleri ve hareketi üzerine çalışmalar yaptı. Havacılar için özel hava yolu haritaları ve şemaları yaptı. Pilot Valery Chkalov'un Kuzey Kutbu'ndaki efsanevi kesintisiz uçuşunu planlarken ona yardımcı olan genç jeodezist'in verileriydi. 

Avsyuk aynı zamanda buzul erimesi ile iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı anlayan ilk kişilerden biriydi. Bu sorun, bugün dünyayı endişelendiriyor.

Ve Sovyet buzul biliminin, doğal buz biliminin babalarından biri oldu. SSCB Bilimler Akademisi'nde Buzul Bilimi Bölümü'nü kurdu ve yönetti ve dağ buzulları üzerinde ilk gözlem istasyonlarını başlattı.

9 Kasım 2024 Cumartesi

Kozmizm: Uzaya ve Ölümsüzlüğe Ulaşmayı Amaçlayan 19. Yüzyıl Hareketi


Tim Brinkhof

Kaynak: https://oggito.com/  

 

Rus Devrimi’nin kıyısında bir grup düşünür hem fütürizmin hem de komünizmin alternatifi olabilecek bir düşünce ortaya attı.

19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Rus Kozmizmi, insanlığın teknolojiyle ilişkisini yeniden tanımlamayı amaçlayan felsefi bir hareketti.

Kimi Kozmistlere göre teknoloji yıkıcı ve dönüştürücüyken kimilerine göre de teknolojinin başlıca rolü mevcut değerleri ve bilgiyi hem korumak hem de sonraki nesillere aktarmaktı.

İki düşünce biçimi arasındaki farklılık ne olursa olsun Kozmist düşüncenin ortak noktasıysa ölümsüzlüğe ulaşma çabası ve uzayın kolonileştirilmesiydi.

Amerikalı fütürist mucit Ray Kurzweil 2009 tarihli Transcendent Man isimli belgeselde ölüme dair düşüncelerini paylaşıyor ve yirmi iki yaşındayken kaybettiği babasının anısını hâlâ acıyla hatırladığını belirtiyor. Kurzweil’e göre ölüm – her ne kadar çoğu düşünür ve teolog tarafından varoluşun kaçınılmaz bir parçası olarak görünse de – hâlâ “büyük bir trajedi ve derin bir kayıp,” demek.

Kurzweil’in bu fikirleriyle 19. Yüzyıl Rus düşünürlerinden Nikolay Fedorov’un düşünceleri arasındaki paralellik dikkat çekici.

Fedorov, ölümünden sonra yayımlanan Philosophy of the Common Task isimli metninde ölümü teknolojik ilerlemeye yön veren bir tasarım kusuru olarak niteliyor ve bu kusuru düzeltme hedefinin, yani ölümsüzlüğe ulaşmanın, ölümden korkan ve tarihsel planda karşıt kutuplarda konumlanan sosyal grupları birleştirmeye hizmet edeceğini belirtiyor.

“Vazifemiz,” diyor Fedorov, “doğayı, doğanın kör gücünü evrensel bir resüsitasyon aracına dönüştürmek ve ölümsüz varlıklardan oluşan bir birlik haline gelmektir.”

Fedorov’un yazıları hiçbir zaman tam anlamıyla kabul görmedi ya da geniş kitlelere ulaşmadı ama Kozmizm olarak bilinen vizyoner bir düşünce hareketini ortaya çıkardı.

Hareket, benzersiz bir toplumsal değişimin vuku bulduğu Sanayi Devrimi esnasında somutlaştı ve genel itibariyle insanlığın teknolojiyle olan ilişkisini yeniden tanımlamaya çalıştı.

Nihai hedefse doğanın kontrol edilemeyen güçlerinin sırlarını keşfetmek ve doğadaki bu gücü düzenlemek suretiyle ölümsüzlüğe ulaşmış varlıklardan oluşan bir birlik haline gelmekti.

Bu yönüyle Kozmizm hem fütürizme hem de komünizme karşı ruhani bir alternatifti.

Komünizm, Kozmist düşünceyi olgunlaşamadan yok etmiş olsa da, Kozmist fikirler günümüzün Büyük Teknoloji çağında yeniden geçerlilik kazanmaya başladı.

Rus ve Slav çalışmaları alanında tanınmış bir isim olan New York Üniversitesi profesörlerinden Boris Groys’un editörlüğünü üstlendiği Russian Cosmism isimli kitapta durumun sebepleri net bir biçimde izah ediliyor.

Rus Kozmizmini anlamak istiyorsak öncelikle aynı dönem ortaya çıkmış akım ve fikirlere bakmamız gerek.

Fedorov’dan çok daha etkili bir isim olan disiplinlerarası bilim insanı Alexander Çijevski, 1931 tarihli  “The Earth in the Sun’s Embrace,” isimli makalesinde insanlık tarihini, Güneş’in etrafında dönmek olarak yorumluyor ve devrimci hareketin enerji gerektirdiği, enerjinin de en temel haliyle güneş tarafından üretildiği önermesinden yola çıkarak astronomik olaylarla tarihsel gelişmeler arasında kimi paralellikler kuruyordu.

Mesela verdiği örneklerden biri, Birleşik Krallık’ta iktidara gelen hükümetlerle ilgiliydi. Çijevski’nin saptamalarına göre güneşteki aktivite arttığında ilerici hükümetler, güneş lekeleri dolayısıyla aktivitenin azaldığı dönemlerdeyse muhafazakâr hükümetler iktidara geliyordu.

Çijevski’nin düşünceleri, ressam Kazimir Maleviç gibi avangart sanatçıları derinden etkiledi. Avangart, doğadaki bu düzensizlikten korkmak yerine onu memnuniyetle karşıladı ve mesela Maleviç, Güneş’in nihai yok oluşunu ve dünyanın kaosa sürüklenişini haber veren “Victory Over the Sun,” isimli fütüristik operanın sahnelenmesine yardımcı oldu.

Groys, editörlüğünü üstlenmiş olduğu kitabın ön sözünde şöyle diyor: “Yirminci yüzyılın başlarında kaos yakın bir ihtimaldi çünkü artık hiç kimse ilahi ya da doğal bir düzenin istikrarına inanmıyordu.”

“İster dini temelleri olsun ister rasyonel, tanıdık yaşam formlarını değiştirmeye, geçersiz kılmaya ve nihayetinde bütünüyle ortadan kaldırmaya hizmet edecek istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetti.

Ve böylece geleneksel bir düzene olan inancın altı oyuldu. 

Teknolojik gelişmenin salt ilerleme mentalitesine dayalı oluşu, onun istikrara tahammülü olmayan kaotik bir güç olarak algılanmasına sebep oldu. Gelecek hem geçmişin hem de bugünün düşmanıydı. Ve tam da bu görüş dolayısıyla fütüristler geleceği kutsal addettiler çünkü gelecek, olmuş ve olmakta olan her şeyin yok olacağına dair güçlü bir vaat demekti.”

Aynı düşünce tarzı, teknolojik gelişmeleri bir volkanın beklenmedik patlamalarına benzeten anarşist-fütürist şair Alexander Svyatogor’un yazılarında da mevcuttu: yeni bir yaşam adına toprağı zenginleştiren ama üzerinden geçip gittiği ne varsa yok eden şiddetli bir patlama. Svyatogor, “The Doctrine of the Fathers’ and Anarcho-Biocosmism,” isimli makalesinde Fedorov’un bilim ve teknolojiyi restorasyon aracı olarak gören düşüncesini reddediyor ve bunun yerine gelecek nesillerin, “dünyanın ruhunu ve maddesini, tıpkı kili yoğuran ve ona biçim kazandıran heykeltraşlar gibi, kendi elleriyle yoğuracaklarını ve yeni bir kozmos yaratacaklarını” savunuyordu.

Fedorov ve Svyatogor, Groys’un da belirttiği gibi hiçbir zaman bütünleşik bir doktrine sahip olmayan Kozmizm’in birbirine karşıt iki kutbuydu.

Fedorov’un düşüncesine göre teknoloji eski dünyayı yok edip sıfır noktasından yenisini inşa edecek bir güçken Svyatogor’un umudu, bilimsel ilerlemelerin bilgiyi nesilden nesile aktaran ve nihai kurtuluşu müjdeleyen bir güç haline gelmesiydi.

Teknolojinin mesihvari bir güç olduğuna inanan Kozmistler yalnızca kendi içlerinde çatışmakla kalmayıp aynı zamanda Marksist-Leninist ideolojiyle, yeni bir düzen kurulabilmesi için geçmişten gelen bütün sosyal sistemlerin yıkılmasını öngören Komünizmle de çatıştı.

Fedorov’un felsefesi, Sovyetler Birliği’nin vatandaşları hem fiziksel hem de zihinsel anlamda daha itaatkâr ve fedakâr bireyler haline getirmeyi hedefleyen “Yeni Sovyet İnsanı” anlayışına aykırıydı.

Her ne kadar Kozmistler içinde komünizmi benimseyenler olduysa da bunlar,  sosyalist ütopyanın onun faydalarını asla tecrübe edemeyecek nesillerin sırtına yüklenmesine karşı çıktılar ve bu yorum onları, Joseph Stalin ile karşı karşıya getirdi.

Rus Kozmizmi’ne duyulan ilgi kısa bir süre içinde ortadan kalktıysa da, hareket 21. yüzyılda yeniden hayat kazandı, hatta günümüzde eskisine oranla çok daha canlı. En basitinden Elon Musk gibi isimlerin uzayla ilgili projeleri; bu projeler Fedorov ve Svyatogor’un dünyevi felaketlerden kaçınabilmek için uzayda kolonileşmek gerektiği yönündeki fikirlerinin birer yansıması gibi.

Hâlihazırda karşı karşıya olduğumuz iklim felaketini düşünürsek Kozmizm’in doğal dünyaya karşı takındığı ikircikli tavrı anlamak kolaylaşabilir. “Bugün doğayı sevmek bir moda haline geldi,” diyor Groys, “ama doğanın bize karşı olumlu ya da olumsuz herhangi bir tavrı ya da duygusu mevcut değil. O yüzden bu, tek taraflı bir sevgi. Kozmizm’in yönelimiyse bizi koruyabilecek yapay bir dünya yaratmaktı çünkü Kozmistler ancak bu yapay koşullar altında hayatta kalabileceğimize inanıyorlardı.”

Fedorov’un metinlerinde hepimizin aklımızdan çıkarmaması gereken bazı hususlar gizli: teknolojik ilerlemelerin ve bilimsel gelişmelerin asıl maksadı insana ya da başkaca varlıklara zarar vermek değil, yeryüzünü kendi dinamikleriyle birlikte yüceltmektir. “Geçmişe bakmak, kendimize bakmak anlamına gelir,” diyor Gyors, “zira biz de dahil olmak üzere her şey eninde sonunda geçmişin bir parçası haline gelir.”

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

28 Nisan 2024 Pazar

Pyotr Çihaçov


Vikipedi, özgür ansiklopedi

 

Pyotr Aleksandroviç Çihaçov (Pierre de Tchihatchef) (16 Ağustos 1812 – 13 Ekim 1890) Altay dağları, Avrupa ve Orta Doğu'da doğa bilimi çalışmaları yapmış Rus doğa tarihçisi, coğrafyacı ve yerbilimcidir.

Çihaçov soylu bir ailenin çocuğu olarak St. Petersburg yakınlarındaki Gaçina malikânesinde 1812(1808) yılında doğdu.

Eğitim hayatında ilk olarak Rus Çarlığı'nda devlet adamı yetiştiren Çarskoye Sele okulunun eğitimcileri tarafından evinde yetiştirildi. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamlayan Çihaçov politika bilimi diploması almış ve diplomat olarak mezun olmuştur.

1835'ten itibaren yurt dışına görevlendirmeyle giden Çihaçov bu görevi sırasında Avrupa'da jeoloji eğitimi almıştır.

Çihaçov Freiburg, Münih, Berlin ve Paris'te jeoloji eğitimi görmüş ve dönemin en büyük jeologu Elie de Beaumont'dan ders almıştır. 1841'de de ilk jeolojik etüdlerini Güney İtalya'da Gargano dağı'nda ve Nice kenti civarında yapmıştır.

Çihaçov'un ilk büyük araştırma gezisi 1842'de kuzeydoğuya Sibirya'ya doğru olmuştur ve Altay dağlarının jeolojisi üzerine çalışmıştır. Altay dağlarının modern anlamda ilk ayrıntılı çalışması olarak literatüre geçen bu gezi önceki çalışmaların ötesinde oldukça önemli sonuçlar üretmiştir. Altayların Paleozoyik'ten genç kaya formasyonlarını bulundurmadığını, Paleozoyik sonrası jeolojik açıdan aktif bir hale geldiğini ve bu bölgede bulunan fosil topluluklarının Avrupa ve Amerika'da bulunan fosil topluluklarına uymadığını belirlemiştir. 1845'te Paris'te bu bilimsel yapıtını yayımlamıştır.

Çihaçov, Altaylarda çalıştıktan sonra İtalya'da Calabres bölgesinde jeolojik araştırmalar yapmıştır.

Çihaçov'un bu çalışmaları Avrupa'da ciddi şekilde ilgiyle karşılanmış ve ünlü jeolog Elie de Beaumont'un "Yabancı Bilginlerden Seçmeler" adlı yapıtında Çihaçov'un çalışmaları da yer almıştır.

1845 yılında İstanbul'a Türk dilini incelemek amacıyla diplomatik görevle atanan Çihaçov, uzun sürecek Yakın Doğu araştırmalarına başlayacaktı.

Kısa süre sonra görevi bırakan Çihaçov bir gezgin olarak Osmanlı ülkesinde uzun soluklu araştırma gezilerine çıkmıştır. Akdeniz kıyılarından Fırat kıyılarına, Doğu Karadeniz'den Musul'a ve Suriye'den Mısır'a dek uzanan ve binlerce kilometre karelik bir alan kaplayan 6 saha çalışmasını 11 yılda tamamlamıştır.

Yaya olarak gerçekleştirdiği 11 yıllık bu saha çalışma dönemini laboratuvar ve büro çalışmaları izlemiştir. Nihayet ilk olarak 1853'te anıtsal yapıtı olan Asie Mineure; description physique, statistique et archéologique de cette contrée'yi 4 cilt ve 3 atlas olmak üzere bastırdı. İklim bilimsel, coğrafi, jeolojik ve botanik incelemeleri kapsayan bu geziler ve çalışmaların en önemli yanı Anadolu'nun modern anlamda bilimsel olarak ilk kez ele alınmış olmasıdır.

Çihaçov'un bir diğer önemli yapıtı, Osmanlı başkenti İstanbul'un genel bir jeolojik ve coğrafi incelemesi olan Le Bosphore et Constantinople adlı çalışmadır.

Bu yapıt İstanbul'un konu edildiği ilk bilimsel çalışmadır ve İstanbul'un jeolojisi, coğrafyası ve iklimi çeşitli gözlemler ve ölçümlerle incelenmiştir. Çihaçov özellikle Boğaziçi'nin kuzeybatısında o dönem Devoniyen yaşlı olduğu düşünülen kayaçların varlığını belgeleyip yine Boğaz'ın kuzeyinde Kretase yaşlı geniş volkanik arazileri de gözlemlemiştir.

İklimsel olarak İstanbul'un kendisiyle aynı enlemde bulunan kentlere göre minimum sıcaklıklar konusunda daha soğuk olduğunu belirlemiştir. Ayrıca Strabo'dan beri benimsenen Anadolu'nun doğu-batı orografik çatı modelini reddederek bu bölgedeki dağ oluşumlarını kuzeybatı ve kuzeydoğu yönlü geçişler üzerinden kurmuş ve Anadolu'nun genç oluşumunu yansıtan genç yaşlı kayaçlarda da bunu destekleyen veriler bulmuştur.

Çihaçov'un 1864 tarihli yapıtı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan İstanbul ve Boğaziçi adıyla 2019 yılında çıkmıştır.

Doğa bilimleri alanındaki katkılarının yanı sıra Kırım savaşı öncesi özellikle Orta Anadolu'daki Rum ve Ermeni tebaanın sosyal ve dini yaşamına yönelik günlüğüne kaydettiği pek çok ayrıntı dikkati çeker. Rotasındaki antik kentlere de özel ilgi göstermiştir.

1870 yılından itibaren Pierre de Tchihatchef (Çihaçov) bilimsel gezilerini daha az yorularak ve eşiyle beraber yapmaya başlamıştır.

Bu gezilerini Mağripler üzerinde yapan Çihaçov, Avrupa'ya döndüğünde bu gezilerinden çıkan sonuçları yayımladı.

Ayrıca l'Asie Mineure adlı çalışmasındaki notları, verileri ve gözlemleri tekrar gözden geçirerek bu kez de Almanca Kleinasien adıyla 1887'de yayımlamıştır.

Bu tarihten 3 yıl sonra 13 Ekim 1890'da Floransa'da hayata gözlerini yummuştur.

Çalışma hayatı boyunca pek çok kez Fransa Bilimler Akademisi ve Fransa Jeoloji Kurumu dergilerinde yazılar yazan Çihaçov ölümünden önce Fransa Bilimler Akademisi'ne 100 bin Frank bağışlanmasını vasiyet etmiş ve bu vasiyeti bizzat kendi el yazısıyla noter huzurunda kaleme almıştır.

27 Mart 2024 Çarşamba

1957'deki ilk Sovyet cep telefonu neden hiç üretime geçmedi?

 


Kaynak: https://www.rbth.com/

 

Birkaç yıl boyunca Sovyetler Birliği vatandaşları birbirleriyle her yerden konuşabilme beklentisiyle yaşadılar.

Buluş, doğrudan bilim kurgudan çıkmış bir cihaz olarak tanımlandı. Ama sonra bir şeyler ters gitti.

 

1953'te, 'Baumanka'dan (Sovyet mühendisleri ve mucitlerinin Moskova'daki yuvası olarak kabul edilen Bauman Moskova Devlet Teknik Üniversitesi) yeni mezun olan Leonid Kupriyanoviç adında genç bir Sovyet radyo mühendisi kendine bir iş buldu. Ailesine nerede olduğunu bile söyleyemedi. Ancak her açıdan bakıldığında işlerde işler iyi gitti çünkü dört yıl sonra adı Sovyetler Birliği'nde yankılandı: İlk cep telefonunu icat etmişti.

 

"Nedir peki bu? Bir peri masalı mı?”

Kupriyanoviç, buluşunu ilk kez 1957'de halka sundu. İlk Sovyet cep telefonu LK-1'in deneysel modeli, bugün cep telefonu olarak bildiğimiz şeye pek benzemiyordu. 3 kg ağırlığındaydı ve daha çok büyük bir ansiklopedi cildine benziyordu (aynı zamanda tartılmıştı). 

Cihazın pil ömrü yaklaşık 24 saatti. Ayrıca bir araba aküsünden de şarj edilebiliyordu. Cep telefonundan iki anten çıkıyor ve eski tip sabit hatlı telefonlarda olduğu gibi aramalar döner tuşla yapılıyordu.

LK-1 dünyadaki ilk cep telefonu değildi. 1946'dan itibaren ABD'deki AT&T Bell Laboratuvarları şirketi, içinde telefon bulunan araba kiralama hizmeti sunan bir hizmet sunuyordu. Hizmet pahalıydı ve bağlantı kalitesi berbattı ancak bu, Kupriyanoviç'in telefonunu bulmasından 11 yıl önceydi. 

Bununla birlikte, bilgiye erişim konusunda yalnız kalan Sovyetler Birliği'ndeki insanlar, LK-1 haberi karşısında şaşkına döndü. 'Bilim ve Yaşam' ve 'Direksiyon Arkası' dergilerinde buluşla ilgili yazılar yayınlandı, TASS ve APN haber ajanslarında buluşla ilgili haberler yapıldı ve 'Bilim ve Teknoloji' haber dizisinde konuyla ilgili belgesel haber çekildi. Raporda, LK-1'in ilk gösterimi Lenin Eyalet Çiftliği'nde gerçekleştirildi ve ardından gelen bir çağrı hareket halindeki bir araçta, iki giden çağrı ise tarlalarda ve nehir kıyısında gösterildi.

"Nedir peki bu? Bir peri masalı mı? Bir bilim kurgu romanından bir bölüm mü? Öyle bir şey yok. Hareket halindeyken herhangi bir aboneyle konuşmak için kullanabileceğiniz bir araç telefonu mevcuttur. Genç Moskovalı mühendis L. Kupriyanoviç tarafından tasarlandı ve inşa edildi”, 1957'de 'Direksiyonun Arkasında' dergisi 'Arabadan Telefonla' başlıklı bir makalede hikayeyi aktardı.

Sadece bir yıl sonra Kupriyanoviç deneysel modelini mükemmelleştirerek ağırlığını 3 kg'dan 500 grama düşürmeyi başardı. Ve 1961'de mühendisin kendisinin radyofon olarak tanımladığı cihazın ağırlığı yaklaşık 70 gramdı.

Sovyet basınına göre cihazlar üretime hazırdı. Haber bülteninin yazarı şunları söyledi: “Moskova gibi bir şehirde radyofon iletişimi sağlamak için yalnızca 10 otomatik telefon radyo istasyonuna ihtiyaç duyulacaktır. Bu türden ilk radyo istasyonunun başkentin yeni Mazilovo bölgesi için planlanması planlanıyor."

Gerçekte ise işlerin biraz daha karmaşık olduğu ortaya çıktı.

 

Buluş neden hiçbir zaman üretime girmedi?

İlk Sovyet cep telefonuna haklı olarak 'radyofon' deniyordu. Radyo iletişimine dayanıyordu.

Cihaz, ATR (otomatik telefon radyo istasyonu) adı verilen bir baz istasyonu aracılığıyla yerel bir telefon santralına bağlanır. Cihazın kullanıcısı ancak ATR'ye 20-30 km mesafedeyse iletişim kurabiliyordu. Bağlantı, sabit frekanslı bir verici ve alıcı ile yayın dalgalarında yapıldı. Bu, bu tür her radyo telefonu için ayrı bir radyo kanalına ihtiyaç duyulduğu anlamına geliyordu. Frekanslar sivil hizmetlerden (polis, ambulans, itfaiye) alınsa bile, yayın dalgaları sınırlı olduğundan yalnızca çok sınırlı sayıda aboneye yetecek kadar kanal olacaktı. 

Başka bir deyişle Kupriyanoviç'in “cep telefonu” kitle iletişimine uygun değildi. Henüz deneysel kurulumlar dışında bunun için bir altyapı yoktu. O yıllarda parti seçkinleri resmi araçlara kurulan Altay iletişim sisteminden memnundu, bu yüzden kısa sürede onun buluşunu unuttular.

Ancak Kupriyanoviç cesaretini kaybetmedi ve ilgisini tıbbi ekipman geliştirmeye çevirdi. Uyku ve uyanma programlarını kontrol etmek için 'Rhytmoson' adında bir alet tasarladı ve bunu daha sonra uzun süre Sovyet yetkililerinin sağlığını iyileştirmek için kullandı.

7 Ocak 2024 Pazar

Yaşayan en büyük matematikçi

 


Grigoriy Perelman

Yaşayan en büyük matematikçi

 

Kaynak: https://mysticalmagazine.com/

 

Bir milyon doları reddeden matematikçi Grigoriy Perelman, Rusya Bilimler Akademisi'nin üyelerine katılma teklifini de aynı derecede kararlı bir şekilde reddetti. Aksine, gönüllü geri çekilmeden ayrılmadan bu teklifi görmezden geldi ...

Grigoriy Yakovlevich'in giderek daha şok edici biçimler alan görünüşte tuhaf davranışı, onun her türlü tanıtıma karşı en derin küçümsemesinden ilham alıyor. Bir bilim adayından akademisyenliğe atlamayı kabul etmesi garip olurdu ve Rusya Bilimler Akademisi'nin bu teklifi PR'nin çıkarları dışında başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

“Evreni nasıl yöneteceğimi biliyorum.

Ve söyle bana, neden bir milyonun peşinden koşayım ki? "

Ancak daha da tuhafı, yalnızca inancı "skandallar, entrikalar, soruşturmalar" olan TV gazetecilerinin değil, aynı zamanda ciddi bilim adamlarının da eksantrik bir matematik dehasının şerefine tutunma arzusudur.

Poincaré'nin varsayımını kanıtladı; 100 yılı aşkın süredir kimsenin çözemediği ve onun çabalarıyla bir teorem haline gelen bir bilmece. Bunun için St. Petersburg'da ikamet eden bir Rus vatandaşı olan Grigory Perelman'a söz verilen milyonlardan biri verildi. Rus matematik dehasının çözdüğü Milenyum Problemi, evrenin kökeni ile ilgilidir. Her matematikçinin bilmecenin özünü anlaması mümkün değildir ...

Rus dehasının çözdüğü bilmece, topoloji adı verilen matematik dalının temellerine değiniyor. Topolojisine genellikle "kauçuk levha geometrisi" denir. Şeklin uzatılması, bükülmesi ve bükülmesi durumunda korunan geometrik şekillerin özellikleriyle ilgilenir. Yani yırtılmadan, kesilmeden ve yapıştırılmadan deforme olur.

Topoloji matematiksel fizik için önemlidir çünkü uzayın özelliklerini anlamamızı sağlar. Veya bu mekanın şekline dışarıdan bakmadan değerlendirin. Örneğin, Evrenimize.

Poincaré hipotezini açıklayarak şöyle başlıyorlar: İki boyutlu bir küre hayal edin; lastik bir disk alın ve onu bir topun üzerine uzatın. Böylece diskin çevresi tek bir noktada toplanır. Aynı şekilde örneğin bir spor sırt çantasını da kordonla bağlayabilirsiniz. Sonuç bir küre olacaktır: bizim için üç boyutludur, ancak matematik açısından sadece iki boyutludur.

Daha sonra aynı diski bir çörek üzerine çekmeyi teklif ediyorlar. İşe yarayacak gibi görünüyor. Ancak diskin kenarları artık bir noktaya çekilemeyecek bir daire şeklinde birleşecek - çörek kesilecek.

Dahası, sıradan bir insanın hayal gücü için erişilemez olmaya başlar. Çünkü zaten üç boyutlu bir küreyi, yani başka bir boyuta giden bir şeyin üzerine gerilmiş bir topu hayal etmek gerekiyor. Yani Poincaré'nin hipotezine göre, yüzeyi varsayımsal bir "hiperkord" tarafından tek bir noktaya çekilebilen tek üç boyutlu şey üç boyutlu bir küredir.

Jules Henri Poincaré bunu 1904'te önerdi. Artık Perelman, Fransız topologun haklı olduğuna anlayan herkesi ikna etti. Ve hipotezini teoreme dönüştürdü.

Kanıt, evrenimizin nasıl bir şekle sahip olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. Ve bu bizim oldukça makul bir şekilde bunun aynı üç boyutlu küre olduğunu varsaymamıza olanak tanıyor. Ancak Evren bir noktaya çekilebilecek tek "figür" ise, o zaman muhtemelen bir noktadan uzatılabilir. Bu, Evrenin tam olarak bu noktadan kaynaklandığını öne süren Büyük Patlama teorisinin dolaylı bir doğrulaması olarak hizmet ediyor.

Alexander Zabrovsky büyük matematikçiyle konuştuğu için şanslıydı - birkaç yıl önce Moskova'dan İsrail'e gitmek üzere ayrıldı ve önce St. Petersburg'daki Yahudi cemaati aracılığıyla Grigory Yakovlevich'in annesiyle iletişime geçerek ona yardım etmeyi düşündü. Oğluyla konuştu ve onun güzel açıklamasının ardından oğlu bir toplantı yapmayı kabul etti. Bu gerçekten bir başarı olarak adlandırılabilir - gazeteciler, girişinde günler geçirmelerine rağmen bilim adamını "yakalamayı" başaramadılar.

Psikologlar ona neredeyse resmi olarak "çılgın profesör" diyorlar - yani kişi düşüncelerine o kadar dalmış ki farklı ayakkabılar giyiyor ve saçını taramayı unutuyor. Ancak modern Rusya'da bu neredeyse nesli tükenmiş bir türdür.

Zabrovsky'nin dediği gibi Perelman, "kesinlikle aklı başında, sağlıklı, yeterli ve normal bir insan" izlenimi yarattı: "Gerçekçi, pragmatik ve aklı başında, ancak duygusallık ve heyecandan yoksun değil ... tam bir saçmalık! Ne istediğini kesin olarak biliyor ve hedefe nasıl ulaşacağını biliyor. "

Bilim adamı, Rus basınında denildiği gibi kırgın

Perelman, gazetecilerle iletişim kurmadığını, çünkü gazetecilerin bilimle ilgilenmediğini, kişisel ve gündelik konularla ilgilendiğini açıkladı - bir milyonu reddetme nedenlerinden başlayarak saç ve tırnak kesme sorununa kadar.

Özellikle Rus medyasıyla da kendisine yönelik saygısız tutum nedeniyle temas kurmak istemiyor. Örneğin basında ona Grisha deniyor ve bu tür aşinalık rahatsız edici.

Grigory Perelman, okul yıllarından beri "beyin eğitimi" denilen şeye alıştığını söyledi. SSCB'den bir “delege” olarak Budapeşte'deki Matematik Olimpiyatları'nda nasıl altın madalya aldığını hatırlatarak, şöyle konuştu: “Soyut düşünme yeteneğinin ön koşul olduğu problemleri çözmeye çalıştık.

Ancak sonuçta, 2000'li yıllarda özü basit olan ulusal bir fikir nihayet oluşturuldu: ne pahasına olursa olsun kişisel zenginleşme. İnsanlarda kulağa şöyle geliyor: Onlar verirken çal ve vaktin varsa dışarı çık. Bu ideolojiye aykırı her türlü davranış tuhaf ve delice görünebilir, ancak Perelman'ın olayının özellikle yabancı olduğu ortaya çıktı.

Elleri bakımsız olan bu tüylü adamın, modern düzenle hiçbir ilgisi olmadığını yüzlerce kez açıkladığı akademisyenlerin davranışını başka hiçbir mantık açıklayamaz. Asla ve asla. Ve böyle bir şey bulduğunda, ünlü kanıtı ilk kez ele geçirmek isteyen Çinliler gibi, bilimsel bir blogda burada yayınlayacak, çalacak.

İnsanoğlu bizden nefret ediyor, evet, ama belki de tek kişi o ve bunu yapmaya ahlaki hakkı da var. Perelman tamamen sivil hislerden yoksundur. Ancak modern tüketimciliğe ve vahşi kapitalizmin dayattığı ulusal kimliğin kaybına radikal bir şekilde karşı çıkan tek kişi o.

Grigory Yakovlevich'in kendisinin sivil misyonunun farkında olmadığını ve bu konu hakkında hiç düşünmediğini göz ardı etmiyorum. O, Forbes listesinin ayrıcalığın ana ölçüsü olduğu, hayvani gerçekliğimize paralel bir dünyada yaşıyor.

Perelman, refahla dolup taşan "hayatın efendileri"nin aksine, bir normallik modelidir. Perelman'ın yerine birinin onur ve zenginlikle baştan çıkarması pek olası değil, ama o bunu asla yapmayacak. Birilerinin topluma ne durumda olduğunu, vicdanının nerede olduğunu göstermesi gerekiyor.

Yaşayan en ilginç matematikçi

 


Barış Özcan

Kaynak: https://barisozcan.com/

 

“Bugüne kadar yaşamış en büyük matematikçi kimdir?” gibi tartışmaya açık bir soruyu araştırdığınızda karşınıza bazı listeler çıkar. Pisagor vardır mesela o listelerde… Çünkü dünyanın şeklinin düz olmadığını ilk söyleyen kişilerden biridir. Hypatia vardır, hatta onun hikayesini anlatan “Agora” adlı filmden sonra biraz daha ünü artmıştır. Gauss’u okul yıllarından hatırlarız hayal meyal. Ama yine de matematikçiler, fizikçiler kadar ünlü değildir nedense. Nobel ödüllerinde bile en parlak kategori fizikken, matematik diye bir kategori bile yoktur. O yüzden matematiğin Nobel’i olarak görülen bir Fields Madalyası verilme ihtiyacı görülmüştür ama sorarım size kaçınız duydu bu Fields madalyasını? Biz Isaac Newton’ı çok duyarız, Einstein’ı sokaktaki vatandaş bile tanır ama matematikçi George Cantor desem kim bilir? 

Ben bunu matematiğin anlaşılması çok zor bir dil olmasına bağlıyorum. Matematik bu evrendeki her şeyden farklı geliyor bana. Bu evreni anlamak için fizikçilerin kullandığı deney ekipmanlarına, astrofizikçilerin koca koca teleskoplarına, teorik fizikçilerin yerin altında kilometrelerce uzanan parçacık çarpıştırıcısı tünellerine, milyon dolarlık laboratuvarlara filan hiç ihtiyaç duymuyor matematikçiler. Sadece bir kağıt ve kalemle, önlerindeki problemleri olabilecek en saf, en net, en pür şekilde çözüyorlar. Biz de öylece bakıyoruz. Bırakın çözümünü, daha soruyu bile anlayamıyoruz. 

Matematik öyle bir dil ki, dünyada çok az kişi o dili konuşabiliyor. 

İşte Gauss’ların, Pisagorların olduğu bu dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 10 matematikçisi listesindeki isimleri de o yüzden tanımıyoruz. Oysa o kadar ilginç hikayeleri var ki. Bakın bu listedeki 10 kişiden sadece iki kişi hayatta. O iki kişiden biri objektif değerlendirmelere göre yaşayan en dahi matematikçi olarak kabul ediliyor. Gerçekten de öyle ve onun hikayesini de başka bir videoda anlatmak istiyorum. Ama bana göre, yani sübjektif olarak diğeri çok daha ilginç bir matematikçi. 

Her ikisi de matematiğin Nobel’i olarak görülen Fields Madalyası’na layık görüldü. Ama o bunu almayı reddetti. Binyıl ya da milenyum problemleri olarak adlandırılan çözülmesi en zor 7 matematik probleminden bugüne kadar sadece biri çözülebildi ve tahmin edebileceğiniz gibi o çözdü. Ama ödül törenine katılan yüzlerce matematikçi arasında bir tek ona ayrılan koltuk boştu. Törene katılmadı ve 1 milyon dolarlık ödülü almayı yine reddetti. Onunla ilgili çekilmiş bir film yok. Rusça hazırlanmış kısa bir yapım dışında herhangi bir belgesel yok. Doğru dürüst bir fotoğrafı bile yok. Hakkında yazılmış tek kitap bu ve onu yazan kişi bile kendisini görememiş. Şu anda yaşayan en büyük iki matematikçiden biri dedim ama yaşayıp yaşamadığından bile emin değiliz. 

Peki kim bu matematikçi?

En zor problemi nasıl çözdü? Ve sonra neden tüm dünyayla ilişkisini kesti? Yaşayan bu en ilginç matematikçiye ne oldu?

Bunlar Milenyum problemleri… 1000 yılın en zor 7 matematik problemi olarak gösteriliyor. Clay Matematik Enstitüsü tarafından her birinin başına 1 milyon dolar ödül kondu. Milenyum için Milyon! Hangisini çözerseniz çözün, bir milyon dolar garanti. 

Birch ve Swinnerton-Dyer Sanısı

Hodge Sanısı

Navier-Stokes Denklemi

P vs NP

Riemann Hipotezi

Yang-Mills Teorisi ve Kütle Problemi

Poincaré Sanısı

Bırakın çözümlerini bulmayı, bu soruları dahi hayatımız boyunca anlayamayabiliriz. Her bir problem ayrı bir kariyer gerektiriyor. Bazıları için 20-30 yıl çalışanlar var. Yine de çözümü bulmaya ömürleri yetmiyor. 

Fermat’ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini, 1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra çözen Sir Andrew Wiles’ın da dediği gibi: “Bu problemlerin ne zaman çözülebileceğini ya da çözülüp çözülemeyeceğini bilemiyoruz.” Bunun için 5 yıl da bekleyebiliriz 100 yıl da…

İşte matematik dünyası 2000’lı yıllara yani yeni milenyuma böyle bir meydan okumayla girdi. Ve sadece bir kişi, bu 7 problemden sadece birinin çözümünü, sadece 2 yıl sonra buldu. 


 

Evet bu kişi Rus matematikçi Grigori Perelman.

Ben aklımda daha kolay tutabilmek için ona “Gizemli Grigori” lakabını taktım 

Onun neden gizemli olduğuna geçmeden önce çözdüğü problemin neden önemli olduğunu anlamaya çalışalım. 

Bu kitap sadece o problemle ilgili. Yine dahi matematikçilerden biri olan Fransız Henri Poincare tarafından 1900’lü yıllarda ortaya atılmış. “Conjecture” kelimesini varsayım ya da hipotez olarak değil de “sanı” olarak çevirmek daha uygun olacak gibi. Ortaya atılan problem, öyle Pazar bulmacası gibi bir şey değil. İçinde yaşadığımız evrendeki nesneleri, o evrenin şeklini ve hatta olası başka evrenleri ve boyutları bile anlamamızın kapılarını açacak türden bir şey… 

Problem, matematiğin topoloji alanından… Yani şekiller üzerinde yaptığımız esnetme, bükme, deformasyon gibi eylemlerin incelendiği matematik dalı. Örneğin şu küp şeklindeki hamuru alıp, elimle masada yuvarlayarak bir küre haline getirebilirim. Ya da bu küreyi alıp, şöyle biraz bastırıp ortasına da bir delik açarak simit yani torus şeklini yapabilirim. İşte tüm bu eylemleri matematik diline döktüğümüzde, topoloji alanı ortaya çıkıyor.

Poincaré sanısı da tam olarak bununla alakalı. Az önce yaptığım simidin bir deliği var. Fakat bu simitten küreye geçiş yapmak, bunu kesip sıkıştırmadığım ya da deliği kapatmadığım sürece, öyle eğip büzerek şeklini değiştirerek filan mümkün değil. Yoksa bu simidi şurasından keser, bir solucan yapardım. Sonra da bunu sıkıştırıp küreye dönüştürürüm. Oldu bitti! Fakat bunu yapmak yasak. İsterseniz siz de deneyebilirsiniz. Bu simidi alıp, şöyle bir fincana dönüştürebilirim! Çünkü ikisinin de sadece tek bir deliği var. Topografi açısından bu fincanla bu simit arasında temel bir farklılık yok. Hatta fincanın içindeki pipet bile aynı grupta. Çünkü onun kaç deliği var? İki gibi gözükse de aslında bir. Ve onu da sadeleştirdiğinizde bir simide yani torus şekline ulaşabilirsiniz. Kısaca simitlerle küreler temelde birbirinden farklılar. Aralarındaki farkı da delikli olup olmamaları belirliyor.

İşte Henri Poincaré ortaya bir sanı atıyor, yani bir tahminde, varsayımda bulunuyor. Eğer başlangıçta hiçbir deliği olmayan, küçük bir cisim alırsanız, yani sonsuza kadar falan uzatamayacağınız, sınırlı boyuta sahip bir cisim bu… Bu cisim bir küredir ya da küreye dönüştürülebilir diyor. Şimdi az önceki simit ve küre durumuna bakınca ve delik açmanın, kesmenin yasak olduğunu da düşününce, gayet sezgisel ve akla yatkın geliyor. Fakat bunun sadece üç boyutta değil, dört, beş… Tüm boyutlarda doğru olduğunu iddia ediyor. Tabii dört boyutlu bir küre nasıl olur o çok daha karmaşık bir konu. Fakat hatırlayın, bazı fizik teorileri çok boyutlu uzay-zamanlardan bahsediyor. Bu nedenle çok boyutlu durumlarda da ne olduğunu anlamak gerek.

Neden önemli ki bu problem? Yani bu küreyi ezdim, büzdüm yok kupa oldu falan… Küre için burada önemli bir özellik var. Üzerine eğer bir çember çizecek olursanız, bu çemberi bir kement gibi büzüştürerek bir noktaya sıkıştırabilirsiniz. Fakat aynısını bir simitte (torusta) yapmak mümkün değil. Buraya çizeceğimiz hiçbir çemberi, bir noktaya sıkıştıramıyoruz. 

Şimdi taaa antik Yunan’a gidelim. Ta dediğime bakmayın. Dilek yarımadasının hemen karşısında Sisam Adası var ya. İşte orada doğan başka bir büyük matematikçi var: Pisagor. 2500 yıl önce dünyanın düz olmadığını söylemişti. Düz gibi görünen bir yüzeyin üstünde bir karınca misali yaşarken nasıl böyle bir iddia da bulunabildi? Matematik düşüncesiyle. İkinci boyuttan, üçüncü boyuta fiziksel olarak çıkamadı ama zihinsel olarak çıktı. Ondan binlerce yıl sonra, insanlar uzaya çıktıklarında bize iki boyutlu gibi gözüken Dünya’nın üçüncü boyuttan küreselliğini “görsel” olarak gösterdi.

Yani biz daha dışarıya çıkmadan, nasıl bir şeyin içerisinde olduğumuzu matematik, geometri sayesinde biliyorduk. 

Şimdi bunu bir boyut daha arttırın? Evrenin geometrisini nasıl biliyoruz? Nasıl anlayabiliyoruz? Eğer elimize bir ip alıp,bir uzay aracından dışarıya salarak evrende şöööyle bir tur atsaydık ve sonra ipin saldığımız ilk ucunu tutup, birbirine bağlasaydık… Ardından ipi bir ucundan çekmeye başlasaydık… Ne olur? 

İki şey olabilir.

Çektiniz çektiniz çektiniz… Hop, gelmiyor! Bu, tıpkı bir simidin üzerinde halka yapmak gibi. Eğer yolculuğumuza buradan başladıysak ve böyle dolaşıp bitirdiysek, ipi çektikten sonra bir noktada sıkışır gelmez! 

Fakat ikinci bir ihtimal daha var. Eğer ipi çekmeye devam edebiliyorsak… Çektik, çektik, çektik… Hooop, küçüldü büzüştü ve bir nokta oldu. İşte Poincaré sanısı bize bu noktada, bir kürede yer aldığımızı söylüyor. 

Pratikte elbette uzay aracına atlayıp bunu yapamayız  Fakat tıpkı antik Yunan’da olduğu gibi, matematik sayesinde, içinde bulunduğumuz şeyleri daha onun dışına çıkmadan anlayabiliriz. 

Matematik, daha gözümüzle görmeden, zihnimizle görebilmemizi mümkün kılar. Evrenin dışına çıkmadan onun nasıl bir şey olabileceğini bize anlatan bir dil gibidir matematik. 

Maalesef çok az kişinin konuşabildiği bir dil.

Bunlardan biri Grigori Perelman. Kendisi Rusların ünlü matematik ekolünden yetişmiş. Leningrad Üniversitesi’nde doktorasını bitirmiş. Rusya’da kazanılabilecek tüm matematik yarışmalarını kazanmış. Tabi hemen ABD’den davet almış. Gerek doğuda New York bölgesinde ve gerekse batıda Kaliforniya’da meşhur matematikçilerin derslerine katılmış. Hem Princeton ve hem Stanford gibi üniversitelerden iş teklifi almış. Ama bunları reddetmiş. Richard Hamilton adlı bir matematikçinin Ricci akışı denkleminden çok etkilenmiş ve buna odaklanmaya karar vererek 1995’te Rusya’ya geri dönmüş. O zamanlar Berkeley’den bir yakını giderken kendisine şöyle söylediğini aktarıyor: “Sanırım bunu nasıl çözeceğimi biliyorum.”

Sonra ne mi olmuş? 7 yıl süren bir sessizlik. 

İşte Perelman’ın ortadan kaybolup tek bir konuya odaklanmasının 5. Yılında yani 2000’e girerken milenyum problemleri ilan edildi. 

2002’de, Perelman bir internet sitesine bir yazı yükledi. Bu bile çılgın bir hareket. Çünkü milenyum ödüllerini düzenleyen enstitüye değil makalelerin ön basımlarının yüklendiği genel bir siteye yükeldi bu yazısını. Aslına bakarsanız çok riskli bir hareket. 

39 sayfalık bu yazıda birçok konuyla birlikte sonlara doğru Poincaré sanısının çözümü de var. İyi de bu doğru olabilir mi? Poincaré sanısı, tarihte belki de en çok yanlış çözüm yapılan sanılardan biri. Her gün bir sürü çözüm yükleniyor ama hepsi hatalı. Dolayısıyla Perelman’ın çözümü ilk anda göze çarpmadı. Ama çok geçmeden birileri, “yahu bu doğru olabilir sanki” demeye başladı. Giderek bu makaleye olan ilgi arttı. Perelman’ı önceki çalışmalarından tanıyanlar, durumun ciddi olabileceğinin farkına vardı. Birçok kişi bu çözümü anlamaya çalıştı. Fakat alanının uzmanı matematikçiler için bile, bu yazının tek bir bölümünü anlamak dahi kolay değil. O yüzden cevabın doğruluğundan emin olmak için komiteler kuruldu. 

Bir milyon dolar ödül vaat eden Clay Matematik Enstitüsü, 2010 yılında nihayet bu çözümün doğru olduğunu kabul etti ve Perelman bu ödüle layık görüldü. Bir başka deyişle onun 7 yılda çözdüğü bu problemin cevabının anlaşılması 8 yıl sürdü. 

Problemin çözümüyle bunun ödüllendirilmesi arasında geçen bu 8 yıllık dönemde bir yandan Perelman’ın şöhreti büyürken bir yandan da zaten çok fazla kişiyle görüşmeyen Perelman iyice ortalıktan kayboldu. Rusya’ya döndüğünde babası ailesini terk ederek İsrail’e yerleşmişti. Daha sonra kız kardeşi de babasına katıldı. Ailesinden görüştüğü tek kişi annesi kalmıştı. 

2005’te Rusya Steklov Enstitüsü’ndeki işinden de bir anda ayrıldı. 

İşte tam burada bana istifa mektubunu verdi. Bunu iyi düşündün mü diye sordum. Evet kesin kararlıyım dedi.

Artık maaş aldığı bir işi yoktu. Matematik dünyasından görüştüğü iş arkadaşları kalmamıştı. Batı dünyasında kendisi hakkında bir sürü övgü dolu yazı yazılırken ona ulaşan gazetecilerin hiçbiriyle görüşmek istemedi.

Science dergisi onun çözümünü “10 yılın Atılımı” olarak ilan etti. 

New Yorker dergisinden Sylivia Nasar, aynı problemi çözdüğünü iddia eden Çinli matematikçilerin foyasını ortaya çıkartan çok etkili bir makale yazdı. Bu arada kendisi öyle bir yazar ki başka bir kitabı “A Beatiful Mind” Hollywood tarafından film yapılınca kimsenin tanımadığı başka bir matematikçi John Nash bir anda meşhur olmuştu. 

Ama Perelman kendisini meşhur etmeye çalışan tüm bu gazeteci ve yazarlardan giderek uzaklaştı. “Eğer yaptığım çözüm doğruysa başka bir ödüle gerek yok” deyip kestirip attı. 

İşte yine aynı dönemde matematiğin Nobel’i olan Fields madalyasına layık görüldü ama reddetti. Bu kez de şu sözleri söyledi: “Parayla veya şöhretle ilgilenmiyorum. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek istemiyorum. Ben matematiğin kahramanı falan değilim. Sanıldığı kadar başarılı bile değilim. Bu nedenle herkesin bana bakmasını istemiyorum.”

Es kaza ona telefonla ulaşmayı başaran bir gazeteciye söylediği son şeyler şu oldu: “Beni rahatsız etmeyin, mantarlarımla uğraşıyorum.”

İşte böyle bir durumda nihayet 1 milyon dolarlık milenyum ödülünü almak için davet edildi. Matematik dünyasından arkadaşları onun bu tür ödüllerle ilgilenmediğini ama paraya ihtiyacı olabileceğini biliyordu, çünkü 2005’ten beri çalışmıyordu. O yüzden Uluslararası Matematik Birliği başkanı Sir John Ball uçağa atlayıp onun yaşadığı St. Petersburg’a gitti. Soğuk ve yağmurlu iki gün boyunca toplamda 10 saat onunla konuşup ikna etmeye çalıştı. Ama Perelman ne ünvanı ne de para ödülünü kabul etmedi. 

2010 yılından bugüne Grigori Perelman’ın gizemi daha da arttı. 13 yıl önce elinin tersiyle reddettiği bu ödülden sonra neredeyse kimse ona ulaşamadı. 

2014’te İsveç’te nanoteknoloji üzerinde çalıştığı yolunda Rus medyasında bir haber çıktı. Ama kısa süre sonra yaşadığı St. Petersburg’da gazetecilerden kaçmaya çalışırken görüntülendi. 

İşte bu onun son görüntüleriydi. Yaklaşık 10 yıldır kendisinden haber alınamıyor. Kimse şu anda onun nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmiyor.

Neden tüm bu ödülleri reddetti? Bunun da sebebini tam olarak bilmiyoruz. Yaptığı çözümde başka bir matematikçinin, daha önce sözünü ettiğimiz Richard Hamilton’ın geliştirdiği bir yöntemi kullanıyor ve bunu da zaten makalesinin her yerinde belirtiyor. Sebebi onun da en az kendisi kadar bu çözümde payı olduğunu düşünmesi olabilir. 

Matematikçi arkadaşları onu asla yalan söylemeyen, kusursuz derecede dürüst bir insan olarak tanımlıyor. Belki de oldukça kusurlu bu dünyanın, yine kusurlu bir ödül mekanizması içine tam olarak sinmediği için olabilir.

Onu yetiştiren öğretmeni matematikçi Aleksandrov ölüm döşeğindeyken “ben geometriyle ilgilenmiyorum, ahlakla ilgileniyorum.” demişti. Sebebi kusursuz bir ahlak arayışı olabilir. 

Çünkü matematik bazılarına göre bilimin kraliçesidir ve aynı zamanda mantığın ve ahlakın bilimidir. 

Ödüllerle ilgilenmeyen, gazetecilerden kaçan, asosyal bir dahi. 

Bu gezegenin üstünde sadece birkaç kişinin anlayabileceği bir çözüm sundu. Bir zamanlar sadece birkaç kişinin anlayabildiği Pisagor gibi. Pisagor dünyanın göründüğü gibi düz olmadığını başka bir boyuta çıkmadan anlamıştı. Belki de Perelman da çözdüğü problemle evrenin dışına çıkmadan onun matematiksel dilini anladı.

Belki de bunu konuşabileceği, kendisini anlayabilecek hiç kimsesi yok. 

Belki de Matematik ona istediği her şeyi verdi. Kesin kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada, yalnızlık, karmaşıklık ve derinlik. 

Tıpkı evrenin kendisi gibi…