Moskova

Moskova
Troçki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Troçki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2025 Çarşamba

Ada’da Troçki-Lefter “dostluğu”


Kaynak: https://medyagunlugu.com/  


Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Lev Troçki ile Türk futbolunun “Ordinaryüs” lakaplı yıldızı Fenerbahçeli Lefter Küçükandonyadis’in ortak bir yönü olabilir mi?

İlk anda garip bir soru gibi görünse de, Troçki ile Lefter’in gerçekten de en az bir ortak yönü vardı: Büyükada. Üstelik, aralarındaki büyük yaş farkına rağmen tanışıyorlardı.

Troçki, devrimin liderlerinden biri olmasına rağmen, Vladimir Lenin’in 1924’te ölümünün ardından Josef Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince görevlerinden alındı, Komünist Parti’den atıldı ve sürgüne gönderildi. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın aracı olmasıyla Türkiye’ye geldi ve 1929-1933 yılları arasında İstanbul Büyükada’da yaşadı. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Troçki, Türk gazetecilere yaptığı ilk açıklamada Mustafa Kemal Atatürk’ü övdü ve ondan “büyük bir devlet adamı” diye söz etti.

Troçki sürgün günlerini yaşayacağı Büyükada’ya adım attığında 50 yaşındaydı. Aynı adada doğan Lefter ise sadece beş; babasının onunla ilgili bambaşka hayalleri olmasına rağmen küçük yaşta futbol topunun peşine düşmüştü.

Netflix’te kısa süre önce yayına giren ve bir dönemin ünlü futbolcusunun hayatını, dönemin siyasi iklimi eşliğinde anlatan “Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi” filmi son günlerde medyada geniş yer buldu.

İşte anecdote.press sitesi, bambaşka dünya görüşlerine sahip olan ama aynı zaman diliminde Büyükada’da buluşan Troçki ve Lefter konusunda ilginç bir iddia ortaya attı. Sitenin Instagram hesabında yapılan paylaşım şöyle:

“Düşünün… Lev Troçki Büyükada’da top oynuyor. Ve o topu ona geri veren küçük çocuk, yıllar sonra Türk futbolunun ordinaryüsü olarak anılacak olan Lefter Küçükandonyadis…

Bu hikâyeyi güçlendiren tanıklıklar da var. 1999’da Milliyet’e konuşan Troçki belgeselinin yapımcısı Turan Yavuz, ada sakinlerinin anlattıklarına dayanarak Troçki’nin küçük Lefter’le bahçede top oynadığını söyleyenler olduğunu aktarır. Üstelik köşkte görev yapan Rum kadın Despina, Lefter’in teyzesidir.”

“Büyükada Sürgünü”

Uzun süre Milliyet’in Washington muhabirliği görevinde bulunan Yavuz, Türkiye’ye döndükten sonra 2000 yılında Troçki ile ilgili İngilizce “Exile in Buyukada” (Büyükada Sürgünü) filminin yönetmenliğini üstlendi.

Yavuz’un filmin çekiminin başlamasından önce Milliyet gazetesine yaptığı açıklamada gerçekten de Lefter ile ilgili bir bölüm var. “Troçki ünlü futbolcu Lefter’i kucağına alıp severdi” başlığı ile yayınlanan söyleşide Yavuz, Sovyet devrimcinin Büyükada’da yaşadığı dönemle ilgili tanıkların bulunup bulunmadığı sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Var. Mesela futbolcu Lefter’in bir akrabası Troçki’nin evinde aşçı olarak çalışıyormuş. Troçki kucağına alıp başını okşarmış Lefter’in.”

Milliyet’in internet sitesinde hâlâ yayında olan 4 Nisan 1999 tarihli söyleşide Yavuz’un Lefter’le ilgili söyledikleri bu kadar. (Basılı nüshada daha ayrıntılı bilgi olabilir.)

Peki, Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği dört buçuk yılın anlatıldığı belgeselde Lefter’le ilgili bir bölüm var mı?

Yavuz’un yönetmenliğini yaptığı filmde Troçki’yi Rus aktör Viktor Sergaçev canlandırıyor. Şu anda Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü olan Tan Sağtürk belgeselde Troçki’nin oğlu rolünde. Belgeseli ünlü İngiliz oyuncu Vanessa Redgrave seslendirmiş.

112 dakika uzunluğundaki belgeselde Troçki’nin Büyükada’ya gelişi, oradaki çalışmaları, ziyaretçileri, Türk gizli servisi tarafından izlenmesi ve balık tutma merakı anlatılıyor. Ancak “Büyükada Sürgünü” filminde Lefter’le ilgili bir bölüm bulunmuyor. Batı ülkeleri için hazırlanan ve Redgrave tarafından İngilizce seslendirilen filmi izleyecek kitlenin tanıma olasılığının az olması nedeniyle Lefter’den söz edilmemiş olabilir. Müziklerini Fahir Atakoğlu’nun bestelediği film hedef aldığı kitle açısından başarılı oldu ve Milano Uluslararası Film Festivali’nde belgesel dalında Türkiye’ye birincilik getirdi.

Vartan Halis Yıldırım imzasıyla Bianet’te 22 Kasım’da yayınlanan yazıda ise, Troçki’nin Büyükada günleri şöyle anlatılıyor:

“İlk olarak Nizam Caddesi’ndeki Arap İzzet Paşa Köşkü’nde oturdu, daha sonra da yine Nizam Caddesi üzerindeki Con Paşa Köşkü’nün Hamlacı Sokak’a açılan kâgir müştemilatına geçti. Bu evlerde kaldığı dönemde düzenli bir çalışma temposu sürdürdü. Gündelik hayatında dışarıya açık olduğu nadir anlardan biri tıraş için berbere gidişleriydi. Ahmet “Fıstık” Tanrıverdi’nin Hoşçakal Prinkipo kitabında aktardığına göre, Troçki tıraşa geldiğinde, yanında görevli polisler dükkânın çevresinde konuşlanır, sokak ve civar dikkatle gözetim altında tutulurdu. Ada çocuklarının (kim bilir, belki Lefter de bu çocuklar arasındaydı) bu sahneyi, kapı önünde toplanıp içeride tıraş olan “yabancıyı” sessizce izleyerek seyrettikleri aktarılır.”

Turan Yavuz’un belgeselle ilgili Milliyet gazetesine yaptığı açıklamalara dayanarak Troçki ile küçük Lefter’in tanıştığını kesin olarak söylemek mümkün. Birlikte top oynadıkları ise söylenti düzeyinde kalıyor.

Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile yakınlaşmaya çabalarından tedirgin olan Troçki, dört buçuk yıl yaşadığı Büyükada’dan ayrıldı, bir süre Avrupa ülkelerinde yaşadıktan sonra Meksika’ya sığındı. 1940 yılında İspanyol gazeteci gibi kendisiyle röportaj yapmak için gelen Sovyet gizli servisi ajanı Ramon Mercader tarafından öldürüldü. Son sözlerinden biri, “Burjuva basına iyi malzeme olduk!”tu.

Onun ölümünden çok sonra Büyükada yılları ile ilgili belgesel hazırlayan gazeteci Yavuz ise 2007 yılında hayatını kaybetti.


Troçki fotoğrafı: wsws.org/tr/

22 Ağustos 2025 Cuma

Büyükada’ya Veda | Lev Troçki

 


Nazmi Özüçelik

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/

 

Portreler 1977 yılında New York’ta basıldı. Kitabın yazılışında 1932-1975 arasında yayımlanan ve Troçki’nin biyografilerini içeren altı farklı yapıttan yararlanıldı. Portreler’de Leon Troçki, çoğu Rus devriminin gözdeleri olan, politik ve üst düzey 25 ünlüyü anlatıyor. Aralarında kimler yok ki. Vladimir İlyiç Lenin, Friedrich Engels, Joseph Stalin, Rosa Lüksemburg, Maksim Gorki, H.G. Wells bunlardan bazıları.

Bütünsel bir biyografi anlayışıyla derlenmeyen Portreler, herhangi bir biyografi yazarının ulaşamayacağı derinlikteki yorumları içeriyor: Troçki ele aldığı insanları yakından tanıyor. Portreler bu yönüyle okuyucuyu, hem Troçki’nin rakipsiz öznel bakışıyla hem de büyük bir yazarın nesnel bakışıyla buluşturuyor ve bu da kitabı çok özel yapıyor.

Portreler arasında gerçek adı bilinmeyen Rum kökenli bir Türkiye vatandaşı da vardır: Charolambos —bir balıkçıdır. Troçki’nin ülkemizdeki sürgün hayatının (1929-33) çoğunu geçirdiği Büyükada’da ona rehberlik yapan, birlikte balığa çıktıkları yirmilerinde bir gençtir Charolambos. 




Troçki’nin Büyükada’yı anlattığı günlüğü, kendisi ve Natalia Sedova Fransa’ya gitmek üzere Türkiye’den ayrılmadan iki gün önce, 15 Temmuz 1933’de yazılmıştır ve başlık: “Büyükada’ya Veda”dır. Bu günce, Portreler’de “Charolambos” başlığıyla yer almadan çok önce, 1934’de aylık bir dergide orjinal adıyla yayımlanmıştır.

Günlük şöyle başlıyor: “İşte! Artık, Fransız vizesi pasaportlarımızda açık ve kesin bir biçimde yer alıyor. İki gün içinde Türkiye’den ayrılıyoruz. Dört buçuk yıl önce, karım ve oğlumla buraya geldiğimde Amerika’da ‘refah’ en parlak zamanını yaşıyordu. Bugün, o günler tarih öncesi, neredeyse efsane gibi görünüyor.”

Günlükte yazılanlar bizi Atatürk döneminin Büyükada’sına götürür. Troçki, Büyükada’yı huzurlu ve unutulmuş bir yer olarak tanıtıyor. Gene de, dünyada olup bitenler adaya gecikerek de olsa gelmekte, ekonomik kriz bile bir yol bulup adaya ulaşmaktadır. İstanbul’dan adaya ziyarete gelenler ceplerindeki parayla birlikte giderek azalmaktadır. “En bol olan ise balık ve fakat ona da talep az.”

Troçki’ye göre, Büyükada, özellikle güz ve kış aylarında tamamiyle insansızlaştığında ve parklarda ağaçkakanlar belirdiğinde, kalemiyle çalışanlar için çok uygun bir yerdir. Tiyatro olmadığı gibi sinema da yoktur. Otomobil ise yasaktır. “Dünyada kaç tane böyle yer vardır?” diye sorar. Evlerinde telefon da yoktur. Eşek anırmalarında sinir yatıştırıcı bir yan bulur. Deniz hemen pencerelerinin altındadır ve adanın hiçbir yerinde denizden kaçış yoktur. Duvarından on metre ötede balık avlar, elli metre ötede ise ıstakoz çıkartırlar. Bazen, deniz haftalarca göl gibi durgundur.

“Fakat, posta sayesinde dünyanın geri kalanıyla yakın bir temasımız var. Postacı günlük gazete, yeni kitaplar, dost ve düşman mektuplarını getirir. O an heyecan doruğa çıkar. Bu basılı ve yazılı kağıtlar umulmadık yükseklikte bir yığın oluşturur. Çoğu da Amerika’dandır. Dünyada, benim ruhumun selametiyle bu aciliyette ilgilenen bunca insanın var olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum” diyen Troçki, ruhunun perişanlığına samimiyetle yardımcı olmaya çalışanların ona gönderdikleri din kitaplarının, değil bir kişinin ruhunu kurtarmak, tescilli günahkarlar ordusuna bile yeteceğini söyler. El yazısından karakter okuyanlar, ona doğum günü ve saatini soran, geleceğini okumak isteyen astrologlar, onu tatlı sözlerle kandırarak imzasını almak ve ünlülerin imza koleksiyonuna eklemek isteyenlerin hemen hepsi Amerikalıdır.

Günlüğünü yazdığında, oturdukları yalı hemen hemen boşalmıştır; aşağı katta tahta kutular genç eller tarafından çivilenmektedir. “Eski ve ihmal edilmiş yalının döşemesi ilkbaharda gizemli tasarımlarla boyandığından beri evdeki masa ve sandalyelerin ayakları, hatta ayaklarımız bile dört ay sonra hâlâ döşemeye hafifçe yapışıyor. Tuhaftır, ama bana öyle geliyor ki, bunca yıldan sonra, sanki Büyükada’ya alıştım” der. Döşeme dahi onları adada tutmaya çalışmaktadır.

Çevresi iki saatte yürünerek katedilebilen adada fazla arkadaşı yoktur. Suyla bağlantısı ise daha fazladır. Ada’da geçirdiği 53 ay süresince, değerli öğretmenim dediği Charolambos sayesinde Marmara Denizi ile dost olur. Charolambos’un evreni ada ve onun dört kilometre açıklarına kadardır. Fakat, o evrenini çok iyi tanır. “Tamam, o eğitimsiz biridir, ama Marmara Denizi’nin güzel kitabını sanatkarca okur.” Sülalesi balıkçıdır. Babası ıstakoz avcısıdır, ağ kullanmadan avlar. Şanslı gününde otuz kırk, belki daha fazla ıstakoz yakalar. Troçki, birlikte çıktıkları ıstakoz avının ayrıntılı sürecini günlüğünde uzun uzun anlatır. Istakoz piyasasıyla ilgili olarak, “Son yıllarda herkes öyle yoksullaştı ki, ıstakoza olan talep Ford otomobillere olan talep kadar” diyecektir.

Denizde, Charolambos’la birlikte olduğunda çokça ağ atarlar, Troçki ağ balıkçılığını da anlatır. Balıkçılığın şaşırtıcı ve konuya uzak insanın asla düşünemeyeceği yönleri ona gözlemlerini en ince ayrıntısıyla günlüğüne aktarmaya zorlar. Charolambos’la balığa çıktıklarında ona verilen görevleri elinden geldiğince yapmaya çalışır. Çaresiz kaldığı durumlarda, arkadaşı imdadına yetişir. Günün sonunda, ağ çekildiğinde parmak kadar bir balığı ağda çırpınırken gördükleri zamanlar olduğu gibi, yüzlerce balığın ağı titrettiğine heyecanla tanık oldukları da olur. Troçki bu farkın nedenini merak ettiğinde, Charolambos, Türkçe “Deniz” diye karşılık verecektir. “Bu aynı zamanda ‘Kader’ demektir.”

Ağ çekilirken karşılaşılan tehlike yunus balıklarıdır. Troçki onların nasıl savuşturulacağını da öğrenir; yunuslar kurusıkı bir tabanca atışıyla korkutularak uzaklaştırılır. Tek düşman yunus da değildir. Ağ denizde uzun süre kalmamalıdır. Diğer balıklar da saldırır. En kötüsü de balık ağı hırsızlarıdır. Balıklarla birlikte ağ da gider. Troçki, on kiloya kadar balıkların misinayla tutulabileceğini yazar. Kendisi ne zaman bir balık tutsa Charolambos ona saygıyla “Büyük Mösyö” der. O da “Büyük Charolambos” diye karşılık verir.

İkili kendi aralarında anlaşmak için bir dil geliştirmiştir. Bu dil, Türkçenin, Yunancanın, Rusçanın ve Fransızcanın içinden çıkmakta; çarpık çurpuk, yerinde kullanılmayan sözcüklerden oluşmaktadır. İki veya üç yaşındaki çocukların konuşmalarındaki gibi sözcükleri yanyana getirmeye çalışırlar. Dil konusunda, “Genellikle onunla Türkçe konuşuyordum. Rastlantıyla bizi duyan biri benim Türkçeye hakim bir insan olduğumu bile düşünür. Hatta, gazeteler benim Amerikalı yazarları Türkçeye çevirdiğimi yazdılar —ufak bir abartma!” diye yazar.

“Bu sabah, balık tutma işi yavaşladı. Sezon bitti. Balıklar derin sulara döndü. Ağustos sonuna doğru yeniden gelecekler. Fakat Charolambos artık bensiz balığa çıkacak. O şimdi aşağıda kitap kutularını çiviliyor” diyen Troçki, kafasında Ada’ya vedaya artık hazırdır. “Kütüphanedeki boş raflar uykulu bir esneyiş içinde. Yaşam, yalnızca pencere kemerinin üst köşesinde yuva yapmış olan kuluçkadaki kırlangıçla eskisi gibi sürüyor ve o Fransız vizesiyle hiç ilgilenmiyor.” Troçki, açık olan pencereden adadaki yazlıklarına dönenleri getiren vapura belki de son bir kez bakar ve günlüğünü tamamlar: “Şöyle ya da böyle, ‘Büyükada’ adlı bölüm bitti.”

 

Çeviri ve anlatı: Nazmi Özüçelik

14 Ekim 2023 Cumartesi

Lenin felç olmasaydı…


Osman Akdemir

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Komünist Parti’nin 27 Mart 1922’de toplanan, altı gün süren XI. kongresinde partinin ve Ekim Devrimi’nin lideri, Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin artık hasta bir adamdı. Elli iki yaşındaydı. Bir önceki yılın kış aylarından itibaren uykusuzluk çekiyordu. Şiddetli baş ağrıları vardı. Sık sık midesi bulanıyor, zaman zaman bayılıyordu.

Kongrede asıl adı Josef Vissariyonoviç Cugaşvili olan Josef Stalin, Lenin’in önerisiyle Merkez Komitesi genel sekreterliğine atandı. Bu atama yapıldıktan bir hafta sonra Lenin’in en yüksek hükümet organı olan, ilk başkanlığını yaptığı Halk Komiserleri Kurulu’nun başkan vekilliği için Lev Troçki’yi önermesi her ne kadar Troçki bu teklifi bazı gerekçelerle geri çevirmiş olsa da kendisinden sonra yerine geçmesini umduğu isim için önemli ipucuydu. Bir taht kavgası için şartlar oluşmuş durumdaydı.

Karın ağrıları ve kusma şikayetlerinin artması üzerine 26 Mayıs’ta Lenin’i muayene etmesi için davet edilen Dr. Rozanov‘un dikkatini çeken, sindirim sistemiyle ilişkili şikayetlerden ziyade konuşmasındaki bozulma ve sağ koldaki, bacaktaki hafif güç kaybı oldu. Yirmi ay sonraki ölümün nedeni olacak felç ataklarının ilki buydu. Mümkün olduğu kadar az mesai yapacağı bir istirahat önerildi. Önceleri bir ölçüde iyileşme görüldü; hatta doktorlar Kremlin’deki mesaisine dönmesine izin verdiler. Ancak Aralık ayında bulantı, kusma, baş ağrıları ve uyku sorunları tekrarladı ve daha önce hafif şiddette olan sağ taraf güç kaybı aniden belirgin hale geldi. Bu, ikinci felç atağıydı. Bundan kısa bir süre sonra Stalin ile ilgili tereddütlerini ilk kez ifade ettiği kısa bir not yazdırdı:

“Yoldaş Stalin’in elinde genel sekreter olmasıyla birlikte sınırsız güç var; ve bu gücün yeterince özenle nasıl kullanılacağını her zaman bilebileceğinden emin değilim.”

Doktorları artık daha fazla istirahat etmesi gerektiği konusunda ısrar ediyorlardı. Gorki’deki evinde kalması, ziyaretçi kabul etmemesi, gelişmelerden haberdar edilmeyerek siyasetten uzak tutulması gerekiyordu. Ne var ki bunları uygulayabilmek zordu; düşüncelerini politikadan uzak tutabilmek imkansız gibiydi. Her gün birkaç dakika da olsa bazı notlar yazdırmayı sürdürüyordu ki bunlar şüphesiz günlük siyasete dair görüşleriydi. Stalin’i ve pek çok kişiyi 30 Aralık tarihli notunda “tipik Rus bürokratları, haydutlar, şiddet düşkünleri” olarak niteledi.

Ocak ayına gelindiğinde ise, “Stalin çok kaba saba; bu belki biz komünistler arasındaki ilişkilerde bir miktar tolere edilebilir bir kusurdur. Ancak genel sekreterlik konumu için katlanılması güç hale geliyor. Bizim yoldaşlar Stalin’i o konumdan uzaklaştıracak bir yol bulmalı ve daha toleranslı, nazik, sadık, yoldaşlarına karşı anlayışlı ve daha az kaprisli kısacası onun tam zıddı özellikleri olan birisini bu göreve atamalılar” diye yazacaktı.

Stalin’e muhalif sesler giderek yükseliyordu. Lenin hayatta kalabilse, hele iyileşebilseydi Stalin’in en azından siyasi hayatı sona erebilirdi.

Ancak aleyhine gelişen sıkışık, zorlu sürecin düğümü 9 Mart 1923’te bir bakıma çözülüverdi: Lenin üçüncü kez felç geçirdi. 

Sağ tarafı hiç tutmuyordu. İlk felcinden sonra sol elle yazmayı öğrenmişti; ancak şimdi sol el, kol ve bacaklarda da güç kaybı başlamıştı. En önemlisi, artık konuşamıyordu. Tedavisini üstlenmiş olan nöroloji uzmanı Profesör Kramer, günlüğüne Lenin’in bilincinin yerinde olduğunu, anlaşılamaz sesler çıkararak bir şeyler söyleyebilmeye gayret ettiğini yazmıştı. Tüm sorulara “vot-vot” (*) biçiminde bir sesi tekrarlayarak yanıt veriyordu. Eşi Nadejda Krupskaya üzerinde harflerin işlendiği bazı kartlarla ona “kongre”, “halk”, “devrim” gibi kelimeleri telaffuz etmeyi öğretmeye çalışıyordu. Bu dönemde Lenin aralarında nörologların, psikiyatristlerin, Rossolimo, Strümpell, Behterev gibi ünlü profesörlerin bulunduğu 26 farklı uzman tarafından muayene edildi. Aylarca süren bu kritik dönem sonrasında Lenin yavaş yavaş iyileşmeye başladı.

Doktorları durumunun düzelebileceğine dair iyimser olmaya başladılar.

Karamsar olma sırası, ölümüyle önü açılacak olan Stalin’de gibi görünüyordu.

Beklenmeyen sonun tarihi 21 Ocak 1924 olarak kayıtlara geçti. O sabah Lenin güne kendisini son zamanlarda olduğu gibi iyi hissederek başlamıştı. Ancak ilerleyen saatlerde iştahının kesildiği, bir şeyler yemek istemediği fark edildi. Yatağına uzandı. Gündüz saatlerini büyük ölçüde uyuyarak geçirdi. Akşam saat 18.00 civarında solunumu zorlaştı. Şiddetli kasılmalar gelişti. Saat 18.50’de hayata gözlerini yumdu.

Zehirlenmiş olabilir miydi? 

Her ne kadar bu iddia akla yakın gelmiş olsa da bunu destekleyen güçlü deliller yoktu. Otopsi yapılmış, toksikoloji analizi eksik bırakılmış olsa da beyin dokusunda geçirilmiş krizlerin bulguları ve beyin damarlarında ileri derece damar sertliğinin yaygınlığı mükemmel biçimde rapor edilmişti. Kendisiyle aynı yaşta kaybedilen babasının durumuna bakıldığında erken damar sertliğinin aileden kalıtıldığı yorumu akla yakın görünüyordu.

Değişmeyen gerçek şu ki hastalığı Lenin’in kendisinden sonra partisinin ve ülkesinin liderini belirlemede oynayacağı rolü engellemişti. Gerek Stalin gerekse Troçki kendilerini davalarına adamış komünistlerdi. Ne var ki kişilik yapıları, felsefeleri, entelektüel seviyeleri bir hayli farklıydı. Hastalığının öncesinde Lenin, Stalin’i yönetimde önemli konumlara yükselmesini sağlayan liderdi. Ancak son yıllarında Stalin’den yana çekinceleri belirginleşmiş, halefi olarak Troçki’yi tercih edebileceğini hissettirmişti.

Lenin’den sonra Stalin’in yerinde Troçki olsaydı dünya siyaseti ve batı dünyasının komünizmle ilişkisi nasıl bir seyir izlerdi? Bu sorunun yanıtı halen bir muamma olma özelliğini koruyor.

Yine de tahmin etmek güç değil: Bazı şeyler farklı olurdu…

 

*Rusçada vot “işte…” anlamına gelir..

Kaynaklar:

·Friedlander W.J.: About Three Old Men: An Inquiry Into How Cerebral Arteriosclerosis Has Altered World Politics: A neurologist’s view. Stroke 1972;3: 467-73

·Teive et al.: Historical aphasia cases. “Tan-tan”, “Vot-vot”, and “Cr nom!”. Arq Neuropsiquiatr 2011;69:555-8

4 Ocak 2021 Pazartesi

Troçki, Galata Rıhtımı’nda


Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) İstanbul’un sosyal ve kültürel hayatına, günümüzde varlığını sürdürmeyen mekânlarına, toplumsal ve siyasal olaylarına tanıklık eden ve binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020’de koruma altına alındı. İST’in her sayısında usta fotoğrafçının bir karesiyle İstanbul’un geçmişine yolculuk yapıyoruz.

Tarih - Belge

 

Cengiz KAHRAMAN

Kaynak: https://www.istdergi.com/

 

1917 Ekim Devrimi’nin liderlerinden ve Kızıl Ordu’nun kurucusu olan siyasetçi Lev Troçki ülkesi Sovyetler Birliği’nden kovulunca, Almanya ve İngiltere’ye vize başvurusunda bulundu ancak olumlu yanıt alamadı. Bunun üzerine, 12 Şubat 1929’da İlyiç adlı vapurla İstanbul’a geldi. Önce Beyoğlu’nda bulunan Sovyet Konuk Evi’nde, sonra yine Beyoğlu’ndaki Tokatlıyan Oteli’nde, daha sonra da Bomonti’de bir evde konakladı. Ancak, Bomonti’de yaşayan Beyaz Rusların varlığından rahatsız olmuştu; 1929 yılının Mayıs ayında Büyükada’daki İzzet Paşa Köşkü’ne taşındı ve uzun bir süre burada ikamet etti. 1 Mart 1931’de İzzet Paşa Köşkü’nde çıkan yangının ardından aynı adadaki Yanaros Köşkü’ne geçti. 6 Nisan’da ise Moda’ya, avukat Hasan Fehmi Bey’in köşküne taşındı. 1932 yılı Aralık ayı başında Danimarka Sosyal Demokrat Öğrenciler Birliği’nin davetlisi olarak “Rus Devrimi’nin 15’inci Yıl Dönümü” konulu bir konferans vermek üzere Kopenhag’a gitti.

Foto muhabiri Faik Şenol’un çektiği bu tarihî fotoğrafta Troçki ikinci eşi Natalia Ivanovna Sedova ve kâtibi ile Kopenhag’dan İstanbul’a dönüşte Galata Rıhtımı’nda görülüyor. 11 Aralık 1932 Pazar günü İstanbul’a dönen Troçki’nin şehrimizdeki serüveni Sovyet vatandaşlığından çıkarılmasıyla birlikte sona yaklaştı. Türkiye tarafından oturma izni yenilenmeyen Troçki, 17 Temmuz 1933 tarihinde Bulgaria adlı vapurla İstanbul’dan ayrıldı ve 1937’de Meksika’ya sığınıncaya kadar Fransa ve Norveç’te yaşadı. 1940’ta öldürüldü.

23 Haziran 2020 Salı

Lev Troçki ve İstanbul Günleri




Adnan Genç




Anlattım bir vakitler; hayatımın değişik dönemlerindeki ‘öğrenme süreçleri’ benim için zorlu geçmiştir. Yani PDA, lafını ilk duyduğumda bu neyin kısaltması diye, kimseye soramamıştım. Yuh yahu, bunu da bilmeyecek ne var derler, diye. Sonra emperyalizmi ve oligarşiyi zor bela öğrendim. Öğrensem iyi ikisini birden cümle içinde kullanıp, insanlara da tekrar ettirirdim (onlar da öğrensinler, diye). Bir de tuğla gibi bir kitap vardı, SBKP tarihi (hadi siz bulun bunu da); Lenin kim; Troçki niye sevilmez; Dmitri Hvorovstovsky’nin sesi niye muhteşem diye, kendimce araştırmalar yapardım…

Adalar Belediyesi’nde de 8 yıl kadar önce belediye başkan danışmanı gibi bir görev üstlendim. Rica ettiler de gittim, inanın; ama para mara da vermediler. Davayı da kazandım ama para yüksek yargıda duruyor… Duydum ki, Troçki’nin İstanbul’da kaldığı birkaç evden biri de Büyükada’daymış. Kazık kadar adamım ama ünlü teorisyenin yaşadığı yeri bilmiyorum. Daha büyük utanç olur mu? Kimseye de net olarak soramıyorum: ‘Yahu bir Rus yazar varmış, evi buralarda bir yerdeydi, tam sokağını unuttum’ derdim. Onlar da her seferinde sallama bir yokuşlu sokağı söylerler, ben de ha, hı deyip, gece vakti gider bakardım. Tabela falan var mı, diye? Var ya, kapının zilinde hâlâ Tıroçki yazıyor… Efendim, Traçki bizde iyiydi valla ve zaten iki hükümet arasında; burada ona dokunulmayacak, anlaşması vardı. Meksika’ya gitti ve orada buldular ve öldürdüler… Buradaki günleri de hakkında çekilen kimi film ve belgesellerde hep anıldı…

Meğer filmin bir bölümü, coğrafyası pek benziyor diye Datça’nın yakınlarında çekilmiş. aa’da uzun süre muhabir ve yönetici olarak çalışan sevgili gazeteci dostum Süleyman Boyoğlu’nun belediye sitesi üzerinden bulduğu görseller ve yerel bir araştırmacının blog adresinden edindiği daha başka bilgileri bana geçti.

Ben de size aktarayım da, Daçta’nın Kargı koyu da ‘Troçkist turistlerle’ dolsun… Hikâyenin kalan kısmı bu iki metinden kuruludur ve ‘Troçki kimdir?’ deseniz, her yerde bulabileceğiniz bilgilerdir. Peki biz niye bugün yazıyoruz. Ne doğum günü, ne de ölüm günü… ‘Sürekli Devrim’ kitabını yazmaya başladığı gün bugünlerdeki bir gün de o yüzden… Daha hayırlı bir sebep bulamadım, umarım tarihi geçmeyiz… Hadi devam:
Datça Belediyesi Instagram hesabında paylaşmış sözünü ettiğim fotoğrafla. Berivan Tanrıverdi çekmiş. Kargı koyuna giderken, hemen solda kayalıkların üzerinde eski bir ev. Yıkık, dökük, harabe. Dokunsan yerle bir olacak sanki. Tam virane. Bu ev, bu haliyle bile Datça’ya gelen turistlerin uğrak yerlerinden biri. Çünkü manzarası şahane. İnsanlar gelip fotoğraf çekiyor buradan. Selfi yapıyorlar Kargı’nın doğal tablosuna karşı. Sonra sosyal medyada paylaşıyorlar bu fotoğrafları. Datça’nın tanıtımına katkı sağlıyorlar.

Oysa, bu yıkık dökük evin tarihi değeri o kadar büyük ki. Avrupa’nın herhangi bir kentinde olacak, hemen onarılır ve müze yapılır. Turist dolup taşar. Çünkü bu evde yıllar önce önemli bir film çevrilmiş.

Bir iddiaya göre Sovyet devrimci Troçki’nin hayatını konu olan film. Başka bir iddiaya göre Dr. Zhivago’nun yazarı Rus şair Boris Leonidoviç Pasternak’in hayatının çekildiği ev. Bir film seti yani. Filmin çekildiği kesin çünkü yaşayan canlı tanıklar var.

Datça’nın köylerindeki, özellikle de eski Datça’daki bazı evlerin kapı ve pencerelerini bu eve taşımışlar. Kameralar saatlerce çekim yapmış burada. Üstelik birçok Datçalı figüran olmuş filimde. Böylesine önemli bir ev bu ev. Şimdi ise kaderine terkedilmiş durumda.

İnsan düşünmeden edemiyor. Çok önemli bir filmin çekildiği bu ev şimdi neden bu halde? Arazi devletin ayrıca. Neden onarılmıyor? Neden eski haline getirilmiyor? Datça’da görev yapan kaymakamlar neden bir proje hazırlamıyor? Burası bir müze olsa, o filmden fotoğraflarla, görüntülerle süslense, bir kültür sanat evi haline getirilse, ülkeye ve Datça’ya bir artı değer katmaz mı? Gerçekten neden? Kültürden sanattan bu kadar mı uzaklar? Osmanlı’nın ender aydınlarından, devlet adamı Ziya Paşa ünlü Gazel’inde şöyle demişti: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.”

Günümüz Türkçe’siyle; “Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm. İslam ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.” Başka söze gerek var mı? https://kayasedatt.blogspot.com/ 


Filmden söz edelim…

Trotsky, yönetmenliğini Leonid Maryagin’nin yaptığı 1993 yılı ABD, Avusturya, İsviçre, Meksika, Rusya ve Türkiye ortak yapımı; konusu Lev Troçki‘nin hayatının anlatıldığı biyografi ve dram türünde filmdir. Troçki’nin özellikle sürgün hayatını geçirdiği filmin finaldeki Türkiye sahneleri dikkate değerdir.

20. yüzyıl tarihine yön veren Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin’in yol arkadaşı ve kendine halef olarak seçtiği Lev Troçki, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince vatansız bir sürgün olarak yaşamına çeşitli ülkelerde devam eder ve bu sürgünlük 1940 yılında Meksika’da öldürülmesiyle son bulur.

Bir eylem adamı olduğu kadar aynı zamanda bir fikir adamı, bir teorisyen de olan Troçki’nin sürgün yıllarında yolu İstanbul’dan da geçer.

İşte ünlü siyasi liderin, yaşadığı sürgün hayatı sorasında İstanbul’a gelmesi ve üç ayrı ev tutarak oturması üzerine konuşacağız. Ve tabii ki, hayatını anlatan ve yukarıda adı geçen filmin çekildiği yerlerden biri olan Datça’nın Kargı koyundaki yıkık dökük yapıların, filmle ilgisini anlatacağız. Bu konudaki kaynağımız tarihi bilgiler ve Datça Belediyesi’nin instsagram sayfasında Sedat mahlasını kullanan bir araştırmacının konuya ilişkin notları ve bulduğu fotoğraflar olacak…


1. Kızıl Ordunun Başkomutanı

7 Kasım 1879’da Güney Ukrayna’nın küçük bir köyünde dünyaya gelen Lev Davidoviç Bronştayn, küçük toprak sahibi bir Yahudi ailenin çocuğudur. Matematik ve hukuk eğitimi alır. 1902 yılından itibaren Troçki adını kullanmaya başlar, 1897’de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurunca Çar polisince tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Uzun süren sürgün ve kaçışların ardından 1917 Devrimiyle Rusya’ya döner. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliğini üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurar. 1924 yılında Lenin’in ölümünün ardından, partinin tüm yetkilerini kendinde toplamaya başlayan Stalin ile iktidar mücadelesine girişir. Bu mücadelede giderek güç kaybedince elindeki tüm yetkileri de teker teker kaybeder.


İplerin kopması ve Rusya’dan ayrılış…

1926’da Politbüro’dan çıkartılır, 1928’de de Alma Ata’ya sürülür. Fakat burası Troçki için geçici bir sürgün yeridir, çünkü Stalin’in asıl istediği, Troçki’yi Rusya’dan kovarak başka bir ülkeye sürgüne yollamaktır.

Bu konuda birçok ülkeyle Troçki’yi kabul etmeleri için görüşmeler yapılır, ama hiçbir ülke, savaş rüzgârlarının yeniden estiği bir dönemde Troçki gibi siyasi birini kabul etmeye yanaşmaz. Ankara’daki Sovyet Elçisi Çiçerin de Troçki’ye ülke arayanlardan biridir. Çiçerin, Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’la defalarca görüşür ve sonunda Türk hükümetini razı ederek vize almayı başarır.



Ancak Türkiye’nin Troçki’yi kabul etmek için bazı koşulları vardır:

“Troçki, politik bir göçmen olacak, ona özel ve ayrıcalıklı işlem yapılmayacaktır. Başka ülkeye gitmekte de serbest olacaktır. Bunun dışında Türkiye’de komünizm faaliyeti göstermeyecek, ancak istediğini yazabilecek ve bunları dışarıda bastırıp yayabilecektir. Troçki’ye Türkiye’de Rusya tarafından hiçbir suikast düzenlenmeyecek, Türk Emniyeti her türlü güvenlik önlemlerini alacaktır.”

Aynı günlerde İçişleri Bakanlığı, hem İstanbul Valiliğine, hem de Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’ne iki uyarı mektubu yazarak valilikten, herhangi bir suikasta karşı önlem alınmasını, Basın-Yayından da gazetelerin Troçki ile ilgilenmemesi ister.




Troçki İstanbul’da

Moskova, Türk hükümetinin koşullarını kabul edince 23 Ocak 1929’da Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğinden Troçkilere “Sedov” adıyla vize verilir. Çok sert geçen hava koşulları nedeniyle uzun süren bir yolculuktan sonra Troçki, 12 Şubat 1929 Salı günü İstanbul’a getirilir. Yanında ikinci karısı Natalya, oğlu Lev Sedov ve iki de (GPU) Sovyet gizli polisi vardır. Troçki’yi getiren İlyiç Vapuru, öğleye doğru Büyükdere açıklarında demirler, gemiye binen bir Türk görevli, gelenlerin pasaportlarını inceler. Bu sırada Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Türk görevliye Atatürk’e sunulmak üzere bir mektup verir. Troçki’nin imzasını taşıyan mektup şöyledir:


Atatürk’e yazılan mektup

“Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul’un kapısında size şunu bildirmekle onur duyuyorum: Türkiye sınırlarına kendi dileğimle gelmedim. Bu sınırlardan içeri zorla sokuluyorum. Rusya’dan çıkarıldıktan sonra, dilini bildiğim ve tanıdığım bir ülkeye gitmeyi yeğlerdim. Fakat sürenler, sürülenlerin bu isteklerine çok ender özen gösteriyorlar. Ülkemden çıkarılmam sorunun sonu değildir. Olaylar kısa ya da uzun sürede gelişecektir. Ben Marks’ın okulunda tarihe sabırla bakmayı öğrendim. En iyi duygularımı kabul buyurunuz Bay Başkan. Lev Troçki.”


Dilini bilmediğim bir ülkede yaşamam zor

Troçki, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilir ve cebinde yaklaşık 1.500 doları vardır. Ama Troçki’nin maddi konuda güvendiği, Avrupa’daki dostları ve yazacaklarından alacağı telif ücretleridir. Bu nedenle Almanya’dan yanıt beklediği günlerde durmadan yazar, İngiliz, Fransız ve Amerikan gazetelerine durumunu anlatır. Özellikle de “Türkiye’ye zorla sokulduğunu” öne sürer.

Troçki Türk basınıyla ilk konuşmasını Türkiye’ye gelişinden 34 gün sonra Milliyet yazarı Ahmet Şükrü Esmer’le yapar ve bu konuşmasında bazı şeylerin altını önemle çizer: “Türkiye’ye gelir gelmez Rus Başkonsolosluğu’na indim. Almanya’dan vize istemiştim. Buna yanıtın kısa zamanda geleceğini umuyordum. Bu nedenle otele geçmek istemedim. Sizlerle konuşmayı bugüne kadar ertelememin nedeni de böyle bir toplantıyı konsolosluk gibi resmi bir yerde yapmak istemeyişimdir. Şimdi herkesle konuşuyorum. Türkiye’den neden ayrılmak istediğimi sorabilirsiniz. Türkçe bilmediğim için… Artık yaşlıyım ve yeni bir dil öğrenemem. Yoksa çok sevdiğim ve konukseverliğine tanık olduğum ülkenizde oturmamam için hiçbir neden yoktur.”


Troçki’nin, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilmesi Moskova’yı rahatsız eder ve elçiliğe Troçki’nin bir an önce konsolosluktan çıkartılması bildirilir. 8 Mart gece yarısına doğru Troçki konsolosluktan çıkarılarak Türk polisinin önlemleriyle İstiklal Caddesi’ndeki Tokatlıyan Oteli’ne yerleştirilir. Bir müddet de burada kalan Troçki, karısı ve oğlu, 1 Nisan 1929’da bu otelden ayrılarak Bomonti’de kiraladıkları bir eve yerleşirler.


İstenmeyen adam

Fakat Troçkilerin sorunları kendi evlerine taşınmalarıyla da bitmez. Bu sefer de mahalle halkı bir anda çevrelerinin polislerle ve tanımadıkları insanlarla dolmasından rahatsızlık ve korku duyduklarından şikâyete başlarlar.

Köşkün, çevredeki evlere yakın olması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik açığı Troçki’yi de huzursuz ettiğinden, korunma yönünden kolaylık sağlayacak, çevresi açık yeni bir ev aranmaya başlar.

Bu arada Troçki vize almak için Almanya ve İngiltere’ye başvurur ama başvurusu kabul edilmez. Bunun üzerine bir müddet daha Türkiye’de kalması gerektiğini anlayan Troçki ve ailesi 1929 Mayıs’ında Büyükada İskelesine oldukça yakın olan Arap İzzet (Hulo) Paşa Yalısına taşınır. Burası polisin Büyükada’ya gelip gidenleri kolaylıkla denetleyebileceği ve büyük bahçeli evde istediği gibi koruma önlemleri alabileceği bir yerdir.





Troçki’nin Büyükada günleri

Büyükada’ya yerleştikten sonra çok yoğun çalışamaya başlayan Troçki, gazetelere yazılar yazar, kitaplarına yoğunlaşır. Bu arada bir de tekne alan Troçki, boş zamanlarının çoğunu Yunan balıkçı Haralambos ile birlikte balık tutarak değerlendirir. Köşke bir tane de doğal ıstakoz havuzu yaptırır. Balığa çıkmanın yanı sıra kayıkla Kartal’a uzanıp Samandıra gibi uzak ormanlık alanlara bıldırcın ve tavşan avına çıkar. Yine böyle bir av partisini uzatınca hava bozduğu için Şile yakınlarındaki bir köyde mahsur kalır. Geceyi beraberindeki jandarma, polis, sekreteri ve muhafızı Bilal Ertürk’le köyün imamının evinde geçirir.


Köşkte yangın ve Ada’dan Moda’ya

1 Mart 1931 günü Troçki’nin evi birden alevler içinde kalır. Troçki bunu önce suikast girişimi sansa da sonrasında karısı Nathalie’nin unutkanlık sonucu açık bıraktığı şofbenin yangına neden olduğu anlaşılır.

Ama Stalin’in yayımlanmasından korktuğu belgeler, fotoğraflar ve fotokopilerin büyük bir bölümünü kapsayan bir koleksiyon bu yangında kül olur. Yangından sonra geçici olarak Savoy Otel’e yerleştirilen Troçki için yeni bir ev aranmaya başlar.

Gazetelere verilen ilan sonucunda Moda semtinde Şifa Sokakta Dr. Mahmut Ata’ya ait olan ev kiralanır. Fakat Troçki, Büyükada’da geçirdiği günleri unutamaz.

Moda’daki bu ev hemen sokağın yanı başında olduğundan Troçki için yine huzursuz geceler başlar. Bir gece bahçeye atlayan iki kişinin alarm zillerini çalıştırmasıyla Troçki bu evden ayrılmaya kesin karar verir.

Valilik ve Emniyet’in gayretleriyle Büyükada’daki Yanaros Köşkü Troçki’nin yeni evi olarak kiralanır. 21 Mart 1932’de yeni aldığı motorlu kayıkla Pendik kıyısındaki Pavli adası civarında balık avlarken motorlu kayığı bozulan ve bu arada çıkan fırtınada mahsur kalan Troçki ve yanındakiler zorunlu olarak Pavli adasına çıkar ve adadan devletin motoruyla Büyükada’ya dönebilir.

En güvenilir yer olarak gözlerden ırak Büyükada’yı mesken tutar ve fasılalarla tam 4,5 yıl burada kalan Troçki teorik olarak hayatının en verimli yıllarını İstanbul’da geçirir. İhanete Uğrayan Devrim, Sürekli Devrim, Sanat ve Edebiyat gibi başyapıtlarını İstanbul’da yazar. Ayrıca Rusya’daki taraftarlarıyla bağlantısını asla koparmaz, Stalin’in ajanlarına rağmen pes etmez ve mücadelesini sürdürür.


Sürgünlerle geçen ve suikastla biten bir yaşam

Troçki’nin bu faaliyetlerinden rahatsız olan Sovyet ve Türk hükümetleri onu yeniden sürgüne zorlarlar. 1933 yılında ayrıldığı Büyükada’dan sonra kısa sürelerle İsveç ve Fransa’da ikamet eder, ancak Stalin onun peşini hiç bırakmaz ve nihayet Meksika’ya sığınmak zorunda kalır.

Bu yılmak bilmez mücadele adamı orada da boş durmaz ve küresel bazda örgütlenme çalışmalarını sürdürür, ta ki 1940 yılında bir ajan tarafından buz baltasıyla katledilinceye kadar.

Bugün Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akınına uğrayan bir müzeye dönüştürülmüştür. Büyükada’daki Arap İzzet Paşa Köşkü ise halen sahipleri ve Büyükşehir Belediyesi arasında ihtilaf konusu olarak müze olacağı günleri beklemektedir.


Bana Türkofil dediler

Troçki İstanbul’da yaptığı ilk basın toplantısında gazetecilere kitaplarından birinde Türkiye ile ilgili görüşlerini anlattığı bir bölümü göstererek Türklere duyduğu hayranlığı şöyle ifade eder:

“İşte, kitaplarımdan ikisi… Türkiye için yazdıklarımdan bazıları burada. Birini 1909’da yazmıştım. Bu ve daha sonraki yazılarımda Türkleri o kadar övdüm ki, bana Türkofil dediler. O tarihlerde Rusya’da Türklere karşıt çok insan vardı. Türk dostluğunu daha sonra Türklerin ulusal savaşında da gösterdim. Dostum General Frunze’yi Rus ordularının temsilcisi olarak Ankara’ya yolladım. Türkiye’nin bağımsızlık savaşını çok büyük ilgiyle izledim ve sonuçtan kıvanç duydum. Bağımsızlığınızı, bu uğurdaki savaşı büyük önderinizin yönetimine borçlusunuz. Atatürk’ün büyüklüğü artık dünyaca kanıtlanmış bir gerçektir, öyle bir gerçek ki burada yinelenmesinden ben de tat duyuyorum. Türk-Sovyet ilişkileri içtenliklidir ve böyle kalacaktır. Politik alandaki bu dostluğun ticaret ve ekonomiye dönüşmesini isteriz.”

Sadede gelip hemen bitirelim, yazıyı… Ben, 4 koca ay çalıştım belediyede ve milyon kere gittim Büyükada’ya ama evin yerini hâlâ bilmem. Oysa bütün adalılar bilir, haberiniz olsun… Off, ideolojik bir yanlışa düşmeden yazıyı selâmetle kapattık ya, burada. Afferim bana…

10 Mart 2017 Cuma

Leon Troçki’nin Büyükada’da Sürgün Yılları Belgeseli


Ramazan Bedük

Troçki’yi bilenler bilir, bilmeyenler içinse bir kaç cümleyle…

20.yüzyılın tarihine yön veren Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin, 1918 yılında Troçki’yi en önemli vazifeye getirir: Harbiye ve Bahriye komiserliğine.

Troçki  bundan sonra tüm batı dünyasına korku salan Kızıl Ordu’yu kurar, başkumandanı olur. Sonrasında Lenin’in halefi olarak anılmaya başlanır.

Lenin öldükten sonra ise Stalin’le verdiği iktidar mücadelesini kaybeder. Çünkü Troçki eylem adamlığının yanında aynı zamanda bir fikir adamıdır, bir teorisyendir. Marksist teoride adı altın harflerle anılan “Sürekli Devrim”  kuramı ona aittir.

Lenin’in 1924’de ölümünden sonra iktidarı devralan Stalin, 1925 yılında Troçki’yi Harbiye komiserliğinden uzaklaştırır. 1927 yılında ise Orta Asya’ya Alma Ata’ya sürgün eder. 

Böylece Troçki’nin 1940 yılında Meksika’da öldürülmesiyle son bulan sürgün hayatı başlar.
Troçki bu sürgün yaşamının 1929-1933 yılları arasındaki bölümünü İstanbul-Büyükada’da geçirir. “Leon Troçki’nin Büyükada’da Sürgün Yılları Belgeseli” de bu 4 yılı konu alıyor.

Belgesel, Toçki’nin Alma Ata’daki sürgünlüğünden Odessa Limanına gelişi ve oradan İstanbul’a getirilişiyle başlıyor. Geliş dönemindeki gazete başlıkları, o dönemi anlatan fotoğraflarla beraber.

Belgeselin müziği Fahir Atakoğlu’na ait. Troçki’nin oğlunu ise Tan Sağtürk oynuyor.

Belgesel 6 bölüm ve ne yazık ki İngilizce.

Umarım yakın zamanda dublajı yapılırda benim gibi İngilizce bilmeyenler belgeseli keyif alarak izlerler.

Yaklaşık 72 dakika süren belgesel 6 bölümden oluşuyor. Bölümlerin linkleri parti parti aşağıdadır.



Gece ne kadar karanlıksa yıldızı o kadar parlak olur!


Chris Stephenson


Troçki biyografisinin sürgün yılları Türkçe'de: Gece ne kadar karanlıksa yıldızı o kadar parlak olur!

Almanya’daki Kasım 1932 seçimlerinde Naziler oyların sadece yüzde 33’ünü almıştı. Sosyal Demokrat Parti yüzde 20,4 ve Komünist Parti yüzde 16,9 oya sahipti. Toplamda Nazilerin karşısında yüzde 37,3 oy vardı. İki partinin de üyeleri, Nazileri sokakta durduracak yeteneğe ve deneyime sahipti. Hatta Nazilerin oyları bir önceki seçime göre yüzde 4 azalmış; Komünist Parti’nin oyları artmıştı.

Ne var ki Hitler’i iktidara taşıyan 1933 seçimlerinin hemen öncesinde Komünist Parti, sosyal demokratları “sosyal faşist” olarak tanımlıyor ve Hitler başbakan olsa bile “Hitler’den sonra biz iktidar olacağız” diyordu.

Trajik değil mi? Ama belki daha da trajik olan, Komünist Parti’nin bu yaptığını, yani kasap ile çobanı aynı kefeye koymanın yaratmakta olduğu ölümcül sonuçları görmesine karşın bunu engelleyebilecek gücü olmayan Marksist teorisyen ve devrimci Lev Troçki’nin durumuydu.

Tarih bize başka hiçbir yerden öğrenemeyeceğimiz çok kıymetli deneyimler sunuyor. Aynı felaketleri yaşamadan, aynı çukurlara düşmeden yol almak ancak tarihi doğru okumakla mümkün.

Tarihin hangi versiyonu?

George Orwell kült romanı 1984’te şöyle diyor: “Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden geçmişi de kontrol eder.”

Tarih, iktidarı ellerinde tutanların çıkarlarına uygun olarak yazılır. Hemen her politik tartışmada atıfta bulunulan bu resmi tarihe göre, önemli değişimlerde büyük kalabalıklar, ‘sıradan insanlar’ en iyi ihtimalle pasif gözlemcilerdir ve rolleri genellikle çok sınırlıdır. 

Mesela büyük İngiliz ve Fransız burjuva devrimleri bile sadece yönetici sınıf içindeki hizip savaşları olarak gösterilir tarihin bu tür versiyonlarında.

Tarihin yeniden yazılımının amacı, bugün neyin mümkün olabileceğine dair fikirlerimizi etkilemektir. İngiliz ve Fransız devrimlerinde kitlelerin rolünün inkârı, toplumu devrimci dönüşümün mümkün olmadığına ikna etme çabasının önemli parçalarından biridir.

Türkiye de bu genel durumdan muaf değil elbette. Türkiye’nin resmi tarihindeki efsaneler de benzer bir işlevi yerine getiriyor. Gerçek Türkiye tarihi, İnkılap Tarihi derslerinde kafamıza kazınan resmi versiyonundan hem daha heyecanlı, hem daha trajiktir.

Tarihin, sıradan insanların ve sosyal grupların günlük ekonomik-siyasal yaşamları ana hattı üzerinden nasıl okunabileceğinin güzel örneklerinden birisi Rus Devriminin en önemli iki liderinin, Lenin ve Troçki’nin, Tony Cliff tarafından yazılmış biyografileridir.

Tarihten ders ve ilham almamızın belki de en gerekli olduğu şu son zamanlarda toplumsal mücadeleye kafa yoran her okura tavsiye edebileceğim bu biyografilerin Türkçe basımları Troçki biyografisinin dördüncü cildinin de piyasaya çıkmasıyla nihayet tamamlandı.

Karanlık bir dönemde devrimci olmak

Türkçe basımı ilk kez yapılan kitap, 1917’deki Ekim Devrimi’nin Lenin’den sonraki ikinci lideri olan Troçki’nin Tony Cliff tarafından kaleme alınan biyografisinin dördüncü ve son cildi. Daha 26 yaşındayken tarihin ilk işçi hükümetinin liderlerinden biriydi Troçki. Devrim, 13 işgalci ordu tarafından tehdit edilmeye başlandığında 5 milyonluk Kızıl Ordu’yu kurup liderlik yaptı. Savaş sonrası halkın açlık çektiği bitap düşmüş Rusya’nın altyapısını yeniden organize etme işine girişti. Ne var ki Avrupa’da beklenen devrimler yenilgiye uğradı ve Rusya’daki devrim yalnız kalıp izole oldu. Savaşlar ve açlık işçi sınıfın en bilinçli insanlarını yok etmiş, kalanlarını da üretimden, işyerlerinden koparıp devlet bürokrasisinin içine hapsetmişti. Ekim Devrimi’nin demokratik mirası gücünü yitirdikçe devrimin getirdiği çoğunluk demokrasisinin yerini azınlık diktatörlüğü almaya başladı. Stalin yeni dönemin lideri oldu. Troçki önce iktidardan sonra partiden uzaklaştırıldı. Sınır dışı edilip sürgüne gönderildi. Sonunda da Stalin’in bir ajanı tarafından Meksika’da öldürüldü.

Troçki’ye göre, hayatının en önemli dönemi sürgün ve izolasyon yıllarıydı. 1930’larda Troçki neredeyse tek başına kalmıştı. Bu dönemi hayatının en önemli devresi olarak tanımlaması bundan dolayıdır. Gerçek devrimci geleneğin savunusunda onun yerini doldurabilecek kimse kalmamıştı.

Biyografinin dördüncü cildi Troçki’nin yaşamının bu dönemini konu alıyor. 1930’ların büyük tarihsel olayları, Hitler’in yükselişi, Fransa’daki “Halk Cephesi” deneyimi, İspanyol İç Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması gibi önemli olaylar karşısında Troçki’nin fikirleri yaşananları anlamamıza ışık tutuyor.

Irkçılığın, otoriter iktidar eğilimlerinin ve bazen de faşist partilerin yükselişiyle yeniden karşı karşıyayız. Troçki’nin 80 yıl önce yaptığı parlak analizler bize, bu dönemde dünyanın her yerinde yükselen gericiliğin yeni formlarıyla yüzleşmek için hazır reçeteler sunmuyor elbette. Ancak bunlardan öğrenilecek çok şey var.


Troçki Biyografisi 4. Cilt – Gece Ne Kadar Karanlıksa Yıldızı O Kadar Parlak Olur (1927-1940); Tony Cliff, Marx21 Yayınları; İstanbul; 2017

Biyografinin diğer ciltleri:

1. Cilt – Ekim’e Doğru (1879-1917); 2013
2. Cilt – Devrimin Kılıcı (1917-1923); 2014
3. Cilt – Yükselen Stalinist Bürokrasiye Karşı Mücadele (1923-1927); 2015