Moskova

Moskova
Uluslararası politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uluslararası politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2024 Pazar

Şi Cinping'in ilham kaynağı Rus romanı: "Ne Yapmalı?"


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Çin lideri Şi Cinping, ilham kaynağı olarak sıkça Rus edebiyatına atıfta bulunuyor. The New York Times’ta yayımlanan bir analizde, Şi’nin gençlik yıllarında Nikolay Çernişevski’nin “Ne Yapmalı?” adlı romanını okuyarak etkilendiği belirtiliyor.

Şi Cinping, Ekim ayında Kazan’da düzenlenen BRICS Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, bu romandaki kahramanların azim ve irade gücünden bahsetmişti.

Şi, “Ne kadar zorlu bir dönem olursa, o kadar kararlı bir mücadele yürütmek, değişimlere cesurca karşılık vermek gerekir” ifadelerini kullanarak, Çernişevski’nin devrimci ruhuna vurgu yaptı.

Romanda Şi’nin dikkatini çeken karakter, başkahramanlardan biri olan Rahmetov oldu. Rahmetov, iradesini güçlendirmek için spor yapan, ağır fiziksel işler yapan ve hatta çiviler üzerinde uyuyarak kendini disipline eden bir karakter olarak betimleniyor.

Şi Cinping, gençlik yıllarında Mao Zedong’un “Kültür Devrimi” çağrısı üzerine köyde yaşarken bu karakterden etkilendiğini ve iradesini güçlendirmek için soğuk duş almak, döşeksiz yatmak gibi uygulamalarda bulunduğunu anlatmıştı.

Şi Cinping’in Rus edebiyatına ilgisi yalnızca Çernişevski ile sınırlı değil. Çin lideri, Aleksandr Puşkin, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Mihail Şolohov gibi yazarları da okuduğunu belirtiyor.

Rusça bildiği de belirtilen Şi, Dostoyevski’yi derinlikli, Tolstoy’u ise kapsamlı bir yazar olarak nitelendirerek, Tolstoy’u daha çok tercih ettiğini söylemişti.

Analistler, Şi Cinping’in devrimci ruhu teşvik eden bu alıntıları, ABD’nin etkisini azaltmak ve BRICS ülkeleri arasında dayanışmayı artırmak amacıyla yaptığını ifade ediyor.

9 Kasım 2024 Cumartesi

"Demokrasiden çok kapitalizmin yayılmasına tepki"


Kaynak: https://turkrus.com/

 

ABD'deki başkanlık seçimlerini Donald Trump’ın kazanması, Soğuk Savaş sonrası kurulan liberal düzenin bir tür “başkaldırısının zirvesi” olarak değerlendirildi. New York Times gazetesi yazarı Roger Cohen, liberal düzenin zamanla demokrasinin yayılmasından çok kapitalizmin yayılmasına ve toplumsal bölünmelere yol açtığını, bunun da toplumdaki anlaşmazlıkları artırdığını belirtti. Cohen, bu durumu, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Sovyetler Birliği’nin eski liderlerinden Mikhail Gorbaçov’un Batı’yı "düşmandan mahrum bırakma" sözüyle ilişkilendirerek, Batı’nın bu süreçte bir düşmanı olmadığı için daha derin bir içsel bölünme yaşadığını ifade etti.

Cohen, Gorbaçov’un 1989’daki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasına atıfta bulunarak, Soğuk Savaş’ın sona erdiğini ve Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin bu dönemde dönüştüğünü hatırlattı. Yazar, Gorbaçov’un, dünya politikasında güç kullanımından vazgeçmeyi ve silahlanma azaltımını savunduğu bu konuşmanın, Batı ile ilişkilerin yeni bir boyuta taşınmasında önemli bir rol oynadığını söyledi. Gorbaçov’un önerileri, o dönemde uluslararası ilişkilerde büyük bir değişim yaratmıştı. 

Cohen, "Batı’daki bazı grupların liberalizme karşı duyduğu hayal kırıklığı öylesine derinleşti ki, bu durum, Cumhuriyetçi Parti’nin yeniden Beyaz Saray’a dönmesini engelleyemedi. Demokrasinin ve özgürlüğün kırılganlığına dair yapılan uyarılar ve 20. yüzyılın felaketlerine yapılan göndermeler bile, bu dönüşümün önüne geçemedi. Batı’daki duygusal tepkilerin rasyonel düşünceyi geride bırakmasıyla birlikte güçlü bir lider arayışı ön plana çıktı" dedi. 

Fransız-Amerikalı siyaset bilimci Nicolas Basharan’dan alıntı yapan Cohen, Batı’nın ortak bir düşman ya da gerçeklikten mahrum olmasının, toplumların akılcı bir şekilde hareket etmesini zorlaştırdığını belirtti. "Bu durum, Batı’daki bazı grupların “güçlü bir lider” arayışına yönelmelerine neden oldu" diyen Cohen, bu dinamiklerin, Donald Trump’ın seçim zaferinde ve ardından gelen siyasi gelişmelerde önemli bir rol oynadığını ifade etti.

7 Ekim 2024 Pazartesi

"Putin dışarıda 'savaşçı', içeride 'şefkatli' hükümdar"


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Bugün 72 yaşına basacak olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in kamuya yansıyan imajının evrimi, "Minchenko Consulting" tarafından hazırlanan bir raporda detaylı şekilde analiz edildi. Rapora göre, Putin'in kamuoyundaki imajı son 25 yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Uzmanlar, Putin’in kariyerinde baskın olan imajının "savaşçı-hükümdar" olduğunu belirtiyor. Bu imaj, özellikle 1999’da başkanlık görevine başladığı dönemde, halkın ve devletin ihtiyacı olan lider tipiyle örtüşüyordu. Putin, Boris Yeltsin döneminin sonlarına doğru, zayıflayan ve halk desteğini kaybeden bir "hükümdar" yerine güçlü, kararlı ve tehditlere karşı vatandaşlarını koruyan bir lider olarak halkın karşısına çıktı.

Raporda, *Minchenko Consulting* başkanı Yevgeny Minchenko’nun metodolojisine göre, politikacılar Carl Jung’un arketiplerine benzer şekilde farklı gruplara ayrılıyor. Örneğin, Boris Yeltsin’in kariyerinin başında "isyancı" olarak tanımlandığı ve yerleşik düzenle mücadele ettiği belirtiliyor. Putin ise bu dönemde bir "savaşçı" olarak ortaya çıktı. Yeltsin'in aksine, Putin’in motivasyonu yıkım değil, koruma ve savunma üzerine kurulu. Halkın ve devletin ihtiyaç duyduğu güvenlik ve düzenin sağlanmasında Putin, halkın beklentilerini karşılayan bir lider olarak görüldü.

Ancak 2000’li yılların ortalarına gelindiğinde, Putin’in "savaşçı" imajı yavaş yavaş "şefkatli hükümdar" kimliğiyle birleşmeye başladı. Uzmanlar, Putin’in bu yeni imajının özellikle sosyal politikalar ve vatandaşlarla olan ilişkilerinde kendini gösterdiğini belirtiyor. Örneğin, "anne sermayesi" gibi sosyal girişimler, Putin’in halkın refahına verdiği önemi vurgulayan politikalar arasında yer aldı. Bu dönemde Putin, halka yakın, onların endişelerini anlayan ve dinleyen bir lider olarak kendini konumlandırdı, ancak aynı zamanda otoritesini de korudu. 

Rapora göre, Putin’in dış dünyaya yönelik imajı ise farklı bir çizgide ilerledi. 2007 yılında Münih'te yaptığı konuşma, Batı’ya karşı sert bir eleştiri olarak kabul edildi ve Putin bu dönemde uluslararası arenada bir "isyancı" gibi algılandı. Ancak raporda, bu konuşmanın içerik olarak "isyancı" görünmesine rağmen, Putin’in temel imajının hâlâ "savaşçı" olarak kaldığı belirtiliyor. Batı’da "isyancı" olarak algılansa da, Putin’in amacı mevcut uluslararası sistemi yıkmak değil, onu yeniden şekillendirmek ve Rusya’nın çıkarlarını savunan daha adil bir düzene katkıda bulunmaktı.

Son yıllarda ise Putin’in imajında "yaratıcı hükümdar" unsuru daha fazla öne çıkmaya başladı. Bu imaj, hem iç hem de dış politikada Rusya’nın yeni bir düzen kurma çabasını temsil ediyor. Putin, ülkede yeni kurallar getiren, yerleşik düzeni modernize eden ve yeni bir elit sınıfı şekillendiren bir lider olarak tanımlanıyor. Raporda, Putin’in hem iç hem de dış politikada bu farklı imajları dengeleyerek hareket ettiği ve iç kamuoyunda "şefkatli hükümdar", dış dünyada ise "savaşçı" olarak kalmaya devam ettiği vurgulanıyor. 

Uzmanlar, Putin’in bu çok katmanlı imajının özellikle Global Güney ve Doğu ülkelerinde daha olumlu karşılandığını belirtiyor. "İsyancı" imajının Batı’da daha fazla öne çıktığına dikkat çekerken, aslında Putin’in kendi halkı için her zaman bir "savaşçı-hükümdar" ve "yaratıcı lider" olarak hareket ettiğini savunuyorlar.

18 Mart 2024 Pazartesi

Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

 


Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

 


M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 

Prag'dan projedeki bir konu ile ilgili olarak birlikte çalıştığımız Çek firmasından bir genç kız geldi ofise. -Ben hala dalgınlığıma yenilip Çekoslovakya’dan diyorum.

Bizim kızlar hemen kaynaşıp, sahip çıktılar. Öğlen yemeğini birlikte yediler.

Yemekten sonra da hararetle konuşmaya devam ediyorlar.

Kızın ismi Eva. Sevimli, cana yakın bir kız.

Serkan, gözünün ucuyla izliyor.

Kafa bulmak için “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” diyorum.

Esprimi anlamıyor. “Ne demek istedin abi?” der gibi bakıyor.

Prag’dan gelen kızcağız oldukça genç, ama kendi ülkesinin tarihini mutlaka iyi biliyordur. Ona sorsam “Evet öyleyim, haberiniz yok mu, eskiden tek bir ülke olan Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrıldı” diyecekti muhtemelen.

“Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” sözcüğü geçmişte dil becerilerinin geliştirilmesi için kullanılan, Türkiye’de her ilköğretim öğrencisinin karşılaştığı en belalı tekerlemelerden biriydi.

Ama şimdilerde bir öğrenciye sorsanız cevabını alamazsınız. Zira böyle bir ülkenin varlığını ancak orta yaştaki insanlar hatırlayabilir.

Baksanıza, Serkan bile anlayamadı espriyi.

Bazıları eskiden çok popüler olan bu Türkçe tekerlemenin İngilizcede bir yerine çok sayıda kelimeyle ifade edilebildiğinden dem vurup Türkçe ile övünür.

 'Are you one of those people whom we could not make to be Czechoslovakian?' 

Aslında haksız da sayılmazlar.

***

Neyse bizim konumuz dil bilimi değil, değinmek istediğim şey dünya politikası.

Peki, niye Çekoslovakya örneğinden girdik?

Misafirimiz Eva bu ülkeden de o yüzden. Onu görünce birden aklıma geldi.

Yoksa örneği çok.

Mesela benim de ilgili olduğum konu, baba tarafından Selanik göçmeni, 3. Kuşak Lozan Mübadili olmam nedeniyle Balkanlar.

Son zamanların uluslararası siyasetin popüler konularından biri de yine Balkanlar; Kosova, Arnavutluk, Sırbistan arasındaki çelişkiler.

Yani eski Yugoslavya coğrafyası.

Sorunun kökleri geçen yüzyılın son çeyreğine kadar uzanıyor.

Yugoslavya’nın dağılmasıyla, yani Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin Josip Broz Tito'nun ölümünden sonra artan etnik çekişmeler, ekonomik bunalım ve Doğu Avrupa'daki değişiklikler nedeniyle 1980'lerin sonlarından 2000'li yıllara kadar yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda yedi ayrı egemen ülkeye bölünmesiyle başlamıştır diyebiliriz.

Çok eskilere gitmez, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasına kadar giden eski süreci saymazsak tabii…

***

Biz İgor’la konuyu konuşmaya devam ediyoruz.

Serkan’a konu çok ciddi ve sıkıcı geliyor.

“Abi, bu kız Sparta Prag taraftarı mıdır acaba?” diyor.

“Ne bileyim, evladım.”

Serkan’ın aklı hala Galatasaray’ın Avrupa macerasını sonlandıran Sparta Prag maçında kalmış.

“Serkan’cım, bir kadınla futbol muhabbetine girmeye kalkarsan eğer bir nebze varsa bile yakınlaşma şansını baştan kaybedersin, ona göre,” diyorum.

Öğüdümü haklı bulmuş olmalı ki “Tamam abi, haklısın,” diye cevap veriyor.

Kızlarla muhabbet daha cazip geliyor, o tarafa doğru seyirtiyor.

***

Serkan’ın aklı gerçekten Sparta Prag-Galatasaray maçında, o konuyu açmamak için kendisini zor tutuyor.

Yuliya da sağlam bir edebiyat okuru olarak misafirimizle Prag’lı yazarlardan; Franz Kafka’dan, Jaroslav Haşek’ten, Milan Kundera’dan ve onların kitaplarından konuşmak istiyor.

Serkan’a takılması için malzeme olsun diye uzaktan, “Yuliya, Eva’ya Kafka’nın Metamorfoz romanını sor bakalım. Serkan’a anlatsın,” diye sesleniyorum.

Kafka’nın Türkçede “Dönüşüm” adıyla yayımlanan benim çok sevdiğim, bir çırpıda okuduğum bu kısa romanında bir sabah uyandığında kendini odasında, yatağının yanında yerde ters dönmüş yatan dev bir böceğe dönüşmüş bulan satış elemanı zavallı Gregor Samsa’nın hikayesi anlatılır.

Tam Serkan’nın rüyalarına girecek, onu delirtecek bir hikaye.

***

Biz, İgor’la kendi mevzumuza dönüyoruz.

“Alexander Dubçek için Çekoslovakya’nın erken Gorbaçov’u idi denilebilir mi?” diye soruyorum.

“İlginç! Yani, uymayan yanlar var tabii, ama öyle denilebilir de,” diyor.

O dönemde, yani Soğuk Savaş döneminde, Sovyet Bloku içinde yer alan Macaristan’da 1956 yılındaki, Çekoslovakya’da da 1968 yılındaki kitlesel protesto gösterilerinin sert şekilde bastırılması sonucu iki ülkede toplam yaklaşık 2750 kişi hayatını kaybetmişti.

Çekoslovakya, Orta Avrupa’da 1918 ile 1992 arasında varlığını sürdürmüş kısa ömürlü bir cumhuriyetti.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra, bugünkü Çek ve Slovakya topraklarında kurulmuştu.

1938'de Almanya Çekoslovakya'yı işgal etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrasındaysa, 1945-1990 yılları arasında, Varşova Paktı'na katılmıştı.

25 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra 1 Ocak 1993'te Slovakya ve Çekya adlı iki bağımsız devlete bölündü.

Alexander Dubçek, Çekoslovakya Komünist Partisi’nin Birinci Sekreteri olduktan sonra ÇeKP Merkez Komitesi tarafından,1968'in Nisan ayında “Çekoslovakya'nın sosyalizm yolu” adı verilen bir “reform programı” yürürlüğe kondu.

Ancak Dubçek, uygulamak istediği bu reform programı nedeniyle Sovyetler Birliği ile ters düştü.

Halbuki bu politikaları uygularken, SSCB yönetimine, programının Çekoslavakya’nın sosyalizme bağlılığını tehlikeye düşürmeyeceği teminatını vermişti. 

Bu gelişmeler SSCB'de ihtiyatla karşılanmıştı.

Bu süreç, Çekoslovakya'ya Ağustos 1968'de Sovyetler Birliği ve diğer Varşova Paktı üyesi devletler tarafından müdahale edilmesiyle sona erdi.

Çekoslovakya'daki gelişmelerden ve liberalleşme eğilimlerinden memnun olmayan SSCB ve Varşova Paktı üyesi diğer ülkeler, 20 Ağustos 1968 gecesi Çekoslovakya'ya müdahale ettiler.

Dubçek ve Prezidyum'un diğer beş üyesi tutuklanarak Moskova'ya götürüldü.

Daha sonra Prag'a dönen Dubçek, duygusal bir konuşma yaparak halkın daha fazla desteğini istedi. Fakat giderek durumu zayıflayan Dubçek'in yardımcıları görevlerinden uzaklaştırıldı.

Kendisi de Nisan 1969'da Parti birinci sekreterliğinden alınarak Federal Meclis başkanlığına getirildi.

İlginç bir ayrıntı: Ocak 1970'te Türkiye'ye büyükelçi olarak tayin edildi.

Aynı yıl Partiden ihraç edilerek Prag'a geri çağrıldı. Bratislava'da orman idaresi müfettişliğine getirildi. Bratislava'da gözetim altında yaşadı.

Çekoslovak Komünist Partisi ve Prezidyum üyelerinin topluca istifa etmelerinden sonra 28 Aralık 1989 tarihinde oy birliğiyle parlamento başkanlığına seçildi.

17 Ocak 1990 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından verilen Saharov Ödülü'nü alırken yaptığı bir konuşmada Çekoslovakya'nın gelecekte Avrupa'daki yerini alması için her şeyi yapacağını ve ülkesinin Avrupa Topluluğu'na üyeliğinin yalnızca zaman meselesi olduğunu söyledi.

27 Haziran 1992 tarihinde yeni seçilen Çekoslovakya Parlamentosu'nun başkanlığına seçildi.

Arzu ettiklerine ulaşamadan, 7 Kasım 1992’de, 71 yaşındayken Prag’ta bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.

Garip bir kader…

***

İgor:

“Batılılar, özellikle Atlantikçiler, bu ‘bahar’ imgesini pek seviyorlar nedense?” diyor.

“Evet, ‘Arap Baharı’, ‘Prag Baharı’, hep böyle...Aynı hikaye…”

“Hokus pokus, abrakadabra…Batılı egemenler bu işleri iyi biliyor. İşlerine nasıl geliyorsa; bazen iki Almanya’dan bir Almanya yaratıyorlar; bazen Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi bir ülkeden iki ülke; bazen de Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bir ülkeden yedi ülke yaratıyorlar.”

“Bazen de İsrail örneğinde olduğu gibi yoktan var ediyorlar. Filistin, örneğinde olduğu gibiyse yok ediyorlar. Örnek çok…”

İgor devam ediyor:

“Vladimir Putin, Eylül 2023’te, Sovyetler Birliği’nin Macaristan ve Çekoslovakya’yı işgalini “hata” olarak nitelemişti.

Vladivostok’ta düzenlenen Doğu Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada sözü Batı’nın Afrika’yı sömürgeleştirme sürecine getirmiş, “Bana fotoğraflar gösterdiler, daha 1957 yılında insanları Afrika’dan Belçika’ya kafesler içinde getirdiler. Bunlara gözyaşı dökmeden bakmak imkansız. Bu insanları aileleri ve çocuklarıyla birlikte kafeslerde sergilediler. Bu nasıl mümkün olabilir? Afrika’dan hiç kimse bunu unutmayacak” demişti.

Bunun üzerine toplantının yöneticisi, TV sunucusu İlya Dronov Putin’e;

“Peki, ama Baltık ülkeleri, Çekya, Macaristan, Prag’a ya da Budapeşte’ye tanklarını gönderen Rusya’nın (Sovyetler Birliği) da sömürgeci gibi davrandığını söylüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye sormuştu.

Putin bu soruyu, “Sovyetler Birliği’nin bu politikasının hatalı olduğunu uzun zamandır kabul ediyoruz. Bu politika sadece gerginlik yarattı. Dış politikada diğer halkların çıkarlarıyla açık şekilde çelişen şeyler yapamazsınız. İşte bu kadar!” diye yanıtlamıştı.”

***

1968 Çekoslovakya müdahalesi ile dünyanın 68’i aynı yıla denk gelmişti.

Çekoslovakya’daki “Prag Baharı” ve dünyada gençliğin 68 hareketi…

Türkiye’nin de 68’i vardı. Anti-emperyalist, “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” özlemi olan bir gençlik hareketi.

Çekoslovakya meselesi Türkiye’de de çok tartışılmış, Türkiye solunu tam ortasından yarmıştı.

O kadar çok anlattım ki İgor bunları ezbere biliyor artık.

“Bak, sana ilginç bir ayrıntı söyleyeyim. Alexander Dubçek, Ocak 1970'te Türkiye'ye büyükelçi olarak tayin edilmişti. Aynı dönemde ben de Ankara’da üniversitede öğrenciydim.”

“Hiç karşılaştınız mı?”

“Yok canım, nerden karşılaşacağız?”

***

Serkan, kızların muhabbetinin içine giremediği için biraz sıkılmış olarak yerine döndü.

Biraz gönlünü almak için konuyu değiştiriyorum:

“Sen, Çekoslovak orta saha oyuncusu Antonin Panenka'yı biliyor musun?” diye soruyorum.

Boş gözlerle bakıyor.

Haklı, nerden bilsin çocuk. Tevellüdü müsait değil ki.

“Futbolda ‘Panenka’ veya ‘Kaşık’ tarzı vuruş, topun sanki askıya alınmış bir şekilde kaleye atıldığı bir penaltı yöntemi. Teknik, adını 1976 Avrupa Futbol Şampiyonasında Batı Almanya milli takımına karşı penaltıyı bu şekilde atan Çekoslovak orta saha oyuncusu Antonin Panenka'dan almıştı.”

Serkan, şimdi “Almanya’nın bir Batısı, bir de Doğusu mu vardı?” diye sorar mı diye bakıyorum. Neyse sormuyor, anlatmaya devam ediyorum.

“Panenka, Alman takımının kalecisi Mayer köşeye uçarken topu doğrudan merkeze atmıştı.

Bu tarz vuruş, aslında oldukça riskli, zira kaleci rastgele bir köşeye koşmaz ve kalenin ortasında kalırsa topu kolayca yakalar. 

Pele, 11 metreden yapılan bu vuruşun yaratıcısı olan Çekoslovak futbolcu için ‘Panenka ya deli ya da dahi’ demişti. 

Alman kaleci Sepp Mayer'e gelince, karizmasının çizildiğini düşünmüş, Panenka'nın böyle bir vuruş yapması onu çok rencide etmiş. Darılmış, meğer o andan itibaren Mayer artık Panenka ile hiç konuşmamış.

Panenka’yı yolda görseydin tip olarak bizim mahallenin manavı zannederdin, ama çok teknik bir futbolcuydu.”

Serkan, konuyu anlıyor.

“Galatasaraylı İcardi de çok seviyor bu tür vuruşları,” diyor. “Konyaspor’un Arnavut futbolcusu Sokol Çkaleşi de,” diye devam ediyor.

Serkan, seviyor bu muhabbeti. Bıraksak sabaha kadar konuşur.

UEFA Uluslar Ligi'ndeki grup eşleşmeleri belli olmuştu. Turnuva, 5-10 Eylül'de oynanacak karşılaşmalarla başlayacak.

Türkiye, 4. Grupta; Çekya, 1. Grupta.

Serkan’ın aklı da orada.

“Abi, bir bakarsın Türkiye ile Çekya final oynarmış,” diyor.

“Daha çok konuşacağız Çek Cumhuriyeti’ni bu gidişle,” diye cevap veriyorum.

“Böyle olursa Çekya’yı bilmeyen yurdum insanları da öğrenecek.”

“Herkes yine ‘ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum, futbolcu’ diyecek.”

 

 

7 Ocak 2024 Pazar

Şimdi ve sonra

 


Şimdi ve sonra

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru


Vladimir İvanoviç’le dertleşiyoruz.

Aslında dertleşmek için değil, birbirimizin yeni yılını kutlamak için bir araya gelmiştik.

2023 ne yazık ki pek hayırla anacağımız bir yıl değildi, 2024’ün en azından bir önceki yıl kadar lanet bir yıl olmamasını diliyoruz.

“Gelen gideni aratır” sözünü hatırladıkça da ürperiyoruz.

Uzun zamandır kötü olayların pençesindeyiz.

Pandemi, vekalet savaşları, ekonomik zorluklar,.. say say bitmiyor.

Malum beylik kutlama sözleri vardır. Sağlık, mutluluk, başarı, huzur, falan filan diliyoruz gibilerinden…

İyilik ve kötülük, 12 raunt, sanki asırlardır ringde dövüşen boksörler gibi. Umarız bu son raunt olur; iyilik, sıkı bir sol kroşe ile kötülüğü yere indirip nakavt eder; rahatlar, feraha çıkarız.

Bazen karamsarlaşıyoruz, ancak sonra yeniden gücümüzü topluyor iyimser bir ruh halini kuyruğundan yakalıyoruz.

İnsanlar genellikle umudunu tümüyle kaybetmiyor, içlerinde her şeye rağmen yeni yılın eski yılı aratmayacak olmasına dair bir ümidi yeşertiyorlar. Yılbaşlarını coşkuyla kutluyorlar.

Hele hele bu, Rusya’da önemli bir gelenek halinde.

Bu sene de öyle oldu. Yeni yılın gelişi sıkıntılara rağmen neşeyle kutlandı diyebiliriz.

***

Canımız bir şeylere sıkıldığında insan, bazen bir zaman makinesine binip ütopyaların vadettiği iyi bir zaman dilimine dertlerin üzerinden atlayarak ulaşmak veya geri vitesine takıp geçmişe, güzel olduğunu düşündüğümüz günlere geri dönmek, eskileri yeniden yaşamak hayalini kuruyor.

“Ben ikisine de razıyım,” diyorum.

Vladimir İvanoviç,“Sen de çok şey istiyorsun,” diyor. “Ve hatta kolaycısın, bu pasifist bir tutum; tam tersine günün zorluklarına göğüs gerip, iyilikler için mücadele etmelisin.”

Düşünüyorum, “Haklısın,” diyorum. “Bugün mesajlara bakarken gördüm Elon Musk, yılın ilk gününde ‘Today is the first day of the rest of your life’ diye bir mesaj paylaşmış, bugün yaşamınızın geri kalan kısmının ilk günü diyor.”

Gülüyor:

“Aferin ona, bazen doğru laflar ediyor, ancak bu, sosyal medyada dolaşıp duran yazarı belirsiz bir şiirden alınmış bildik bir dize.”

***

Vladimir İvanoviç’e bizim Serkan’ın anneannesinin bir hikayesini anlatıyorum.

Serkan, anneannesine sormuş, “Nine, zaman makinen olsa n’apardın?” diye.

Meğer kadıncağız senelerden beri komşusu Nezahat Hanıma içerlermiş. O, oğlunun düğününde geline bir cumhuriyet altını takmış, Nezahat Hanım ise onun kızının düğününde sadece bir çeyrek altın takmış.

“Ah, öyle bir zaman makinem olsa atlar giderdim yirmi sene geriye, cumhuriyet altını yerine ben de çeyrek altın takardım, ah aptal kafam,” diye söyleniyormuş.

***

Bazı bilim insanlarına göre, çok hızlı yolculuk yapmak zamanda geleceğe gitmemizi sağlarmış. Zamanda geçmişe gitmek ise birçok fizik modeline göre imkânsızmış.

Bilemiyorum.

Benim aklım, bildiklerim, popüler bilim kitaplarının ötesindeki şeyleri anlamaya pek yetmiyor. Onun için haddimi bilip, fazla derin konulara girmiyorum.

Vladimir İvanoviç’in de topa girmeye pek niyeti yok.

Yine de ucundan, kenarından devam ediyoruz.

Zaman makinesi henüz icat edilmedi, fikrini ise ilk dillendirenlerden biri ünlü İngiliz bilim kurgu yazarı Herbert George Wells idi.

Wells’in ilk romanı olan Zaman Makinesi 1895 yılında yayımlandı.

Roman, bir mucidin uzak geleceğe yaptığı yolculuğu anlatıyordu.

Romanda Victoria dönemi Londra’sında yaşayan bir bilim insanı zamanda yolculuk yapmak üzere icat ettiği makineyle geleceğin İngiltere’sini ziyaret ediyor. Ve Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılında yaşadığı serüveni bir dost, arkadaş toplantısında etrafındakilere anlatıyor.

Geleceğin dünyası ayrıcalıklı insanların rahat, dertsiz, tasasız bir hayat sürdükleri bir yermiş meğer.

Wells, romanında Victoria dönemi İngiltere’sindeki zenginlerle yoksullar arasında giderek büyüyen uçuruma yönelik eleştirisini dile getirir. Tarihin ve gelişmenin anlamını sorgular. Toplumsal adaletsizliğin sürüp gitmesi halinde meydana gelecek felaketlere dair uyarılarda bulunur.

Yazar, 1866’da doğmuş, 1946 yılında yaşamını yitirmişti. Ve haliyle iki büyük dünya savaşı felaketine de şahitlik etmişti.

Romanındaki gibi bir zaman makinesine sahip olsaydı kuşkusuz bu zaman dilimlerini atlamak isterdi.

İlave bir bilgi: Wells, Rusya'yı 1914, 1920 ve 1934'te üç kez ziyaret etmiş, Sovyet liderleri Vladimir Lenin ve Joseph Stalin ile görüşmüş.

***

Zamanda yolculuk sadece bir olasılık olarak görülmüyor, aynı zamanda yaşanıyor, ama galiba Wells’in hayal ettiği bir şekilde değil.

Vladimir İvanoviç’in aklına Sergey Krikalyev geliyor.

Sergey Konstantinoviç Krikalyev, 27 Ağustos 1958 Leningrad doğumlu, Rusya Kahramanı, Sovyet ve Rus havacılık sporcusu ve kozmonot… SSCB'nin pilot-kozmonotu.

Uzayda geçirilen toplam süre rekorunu elinde tutuyor. Bu rekor 803 gün. Bu, kozmonot tarafından altı fırlatmada başarıldı. Ayrıca Sergey Krikalyev toplam 41 saat 26 dakika süren sekiz uzay yürüyüşü gerçekleştirdi.

Sovyet kozmonotu Sergey Krikalyev'in meslek yaşamının uzay araştırmaları tarihinde özel bir bölümü ve ilginç bir hikayesi var.

Kazakistan'daki Baykonur fırlatma sahasından Sovyetler Birliği zamanında Soyuz roketiyle uzaya başarıyla gönderilmiş, ancak görev süresinin uzamasıyla Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dönebilmişti.

Sergey Krikalyev, Sovyetler Birliği vatandaşı olarak başladığı yolculuğunu farklı bir ülke vatandaşı olarak tamamlayan tek kozmonot olma hüviyetiyle tarihe geçti.

Sergey Krikalyev'in 1991'de nasıl "uzayda unutulduğuna" dair bir hikaye var; ancak kozmonotun kendisi bunun gazetecilerin türettiği düzmece bir haberden ibaret olduğunu söylemişti. Yani "unutulma" söz konusu değildi.

“O sırada ana keşif gezimin yarısı geçmişti ve benzer üç zaman dilimi daha uzayda kalmak zorunda kaldım,” demişti.

Princeton Üniversitesi Fizik Bölümü akademisyeni J. Richard Gott'a göre, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük zaman gezgini Sergey Krikalyev imiş.

Sovyetler Birliği'nin çöküşü nedeniyle 311 gün - yani 10 aydan biraz fazla - uzayda mahsur kalmıştı.

Sovyetler Birliği çöktüğünde uzaydaydı. Eve dönemeyince, başlangıçta olduğundan iki kat daha fazla zaman harcadı ve bambaşka bir tarihi dönemde yurduna döndü.

Her türlü zorlukla baş edebilmek için özel bir eğitim görmüş bir bilim insanı ve kozmonot olmasına rağmen bu zaman atlama haline belki Sergey Krikalyev de şaşırmıştır.

*** 

ODTÜ Fizik Bölümü’nden, bilim ustası Özgür Can Özüdoğru, Bilim ve Gelecek Dergisi’nde yayımlanan “Zaman yolculuğunun kısa bir tarihçesi” başlıklı bilimsel makalesinde konuyla ilgili şöyle yazmış:

“H. G. Wells, ilk romanı The Time Machine’i (Zaman Makinesi) 1895’de; yani Büyük Britanya Kraliçesi Victoria’nın hükümdarlığının sona ermesinden yalnızca birkaç yıl önce yayımlamıştı. Tıpkı bu hanedanın bitişi gibi, o dönemde dünyada başka bir hanedanlık da etkisini yitirmekteydi: 200 yıllık Newton fiziği… 1905 yılında Albert Einstein özel görelilik kuramını yayımladı. Kuram Newton’ın “elma fiziği”ni bir kenara atıp, Wells’in varsayımlarını mutluluğa boğuyordu, çünkü kuramın mümkün kıldığı şeylerden biri de zamanda yolculuktu. Böyle bir şeyi Newton fiziğinde düşünmek bile imkânsızdır, zira Newton fiziği için zaman düz akan bir ok gibidir, ne hızlanır ne de yavaşlar. Fakat Einstein için zaman “göreli”ydi.

Zamanda yolculuk yalnızca mümkün olarak görülmüyor, aynı zamanda yaşanıyor, yalnızca Wells’in hayal ettiği bir biçimde değil. Princeton Üniversitesi Fizik Bölümü akademisyeni J. Richard Gott’a göre, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük zaman gezgini Sergei K. Krikalev’dir. 1985’de başlayan uzun kariyeri boyunca Sovyet kozmonot, uzayda kesintisiz olarak 803 gün geçirdi. Einstein’ın da kanıtladığı gibi, onun için zaman Mir Uzay İstasyonu’nda, Dünya’ya göre çok daha yavaş geçti. Tüm bunların sonucunda Krikalev, dünyada bulunan tüm varlıklardan 1/48 saniye daha az yaşlandı, yani başka bir açıdan baktığımızda zamanda 1/48 saniye geleceğe gitmiş oldu.

Zamanda yolculuğu gözlemlemek, çok yüksek hızlarda çok uzun mesafeler kat edildiğinde daha kolay anlaşılır. Eğer Krikalev Dünya’yı 2015 yılında terk edip Betelgeuse yıldızına, ışık hızının yüzde 99,995’ı gibi bir hızda gidip geri gelseydi (Betelgeuse 520 ışık yılı uzaktadır), döndüğünde Dünya’da 1000 yıla yakın bir zaman geçmiş ve tanıdığı herkes ölmüş olacaktı. Onun için ise, yalnızca 10 yıl gibi bir süre geçmiş olurdu. “Zamanda yolculuğu nasıl yapacağımızı biliyoruz,” diyor Gott, “bu tamamen para ve mühendislik meselesi”.

***

Benim zaman makinesiyle orda burda dolaşma hayalimden vazgeçip ayaklarımı yere basmam gerekiyor sanırım.

Bildiğimiz uluslararası olaylara benzemeyen yeni bir dönem yaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde sorun var. Hem sıcak, hem de soğuk savaş bir arada yaşanıyor. Bu yeni soğuk savaşta delikanlılık da iyice tarihe karışmış durumda.

Eskisinde uzay yarışı vardı mesela. Bilime, teknolojiye bir nebze katkısı vardı hiç olmazsa. Şimdiyse neredeyse unutuldu.

Sosyal bilimciler, “Tarihin tekerleği hep ileriye ve iyiye doğru döner,” der.

Hızla ileriye doğru döndüğünü bildiğimiz bir tekerlek bazen geriye dönüyormuş gibi görünebiliyor. Belli bir noktaya gelindiğinde önce tekerlekler daha yavaş dönüyor gibi görünür, sonra kısa süreliğine duruyor gibi görünür ve devamında da geriye dönüyormuş gibi görünür.

Bu bir yanılsamadır.

Yani telaşa, enseyi karartmaya gerek yok!

Tolstoy, “En güçlü iki savaşçı, sabır ve zamandır,” demiş. 

3 Aralık 2023 Pazar

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

 

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

“Kissinger’e de kalmadı dünya,” diyorum.

“Evet, ya! Bu yılın 27 Mayıs’ında 100 yaşına girmişti,” diyor Vladimir İvanoviç.

“Herkese bu kadar uzun yaşamak nasip olmuyor doğrusu.”

Nixon döneminin Dışişleri Bakanı, dünya ve Amerikan diplomasisinin en tartışmalı ismi Henry Kissinger 100 yaşında yaşamını yitirmişti.

Diplomasi dünyasının tartışmalı bir ismiydi.

Cumhuriyetçi başkanlarla çalışmış, uluslararası siyasetin hem teorisini, hem de pratiğini yapmıştı.

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum:

“Bizim ritüellerimizde cenaze namazını kıldıran imam cemaate sorar, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ diye. Kötü bilinse de cemaat ‘iyi biliriz’ diye bağırarak cevap verir. Tersi pek nadiren olur.”

Geleneklerimizde ölenin arkasından konuşulmaz diye bir şey var, ama nasıl anlatmak gerekir?

Zor iş velhasıl…

Henry Kissinger, kendi ülkesinde her kesimden siyasetçinin övgüyle söz ettiği,  hayranlık duyduğu ve hatta kahramanlaştırdığı kurt bir politikacıydı, ancak gerçek şu ki dünyanın geri kalan kısmında isminden pek hayırla bahsedilmiyordu.

Beraber yürüdüğü bütün diğer siyasi aktörler zaman içinde tarih sahnesinden silinmiş olsalar da o, 100 yaşına, yani yaşamının sonuna kadar uluslararası siyasette önemli bir figür olmayı başarmıştı.

Ölümünün ardından hemen hemen bütün devlet insanı mesajlar yayınladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soğuk Savaş sonrasında Moskova'yla daha yakın ilişkileri savunan Kissinger'ı "bilge ve ileri görüşlü bir devlet adamı" olarak anmış.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise "Çin halkının eski ve iyi bir dostu" ifadelerini kullanmış.

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev de "Kissinger'ın gerçekleri dikkate aldığını ve yalnızca ABD politikasının kurallarını takip etmekle kalmadığını" belirtmiş. “Şimdi onun gibi insanlardan ne Beyaz Saray’da ne de Batı dünyasında eser kalmadı” ifadelerini kullanmış.

Ve daha pek çok benzer mesaj…

Bunlar yaşamını yitiren bu önemli diplomatın arkasından nezaketen sarf edilen diplomatik sözler midir sadece?

Yoksa?

Bilemiyorum.

***

Heinz Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923'te Almanya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Kissinger’in ailesi, 1938 yılında Nazi baskısı nedeniyle Almanya’dan kaçıp ABD'ye yerleşmişti. 1943'te Amerikan vatandaşı olmuştu.

Arkasından İkinci Dünya savaşında orduda görev yapmış, Harvard'da okumuş, akademisyen olmuştu.

Dış politikada Amerikan hükümetine danışmanlık yapıyordu.

John F. Kennedy'den Joseph R. Biden Jr.'a kadar 12 başkana - bu görevi yürütenlerin dörtte birinden fazlasına - danışmanlık yaptı.

1960'lı ve 70'li yıllarda ABD dış politikasına yön veren en önemli aktörlerdendi.

1969'da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'un ulusal güvenlik danışmanı oldu. Dış politikada reelpolitik olarak adlandırılan ulusal çıkarlara dayalı pragmatik bir yol izledi.

Bismarck’ın ‘reel politik’ anlayışını acımasızca pratiğe döken bir diplomat olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Kissinger, Nixon'un 1972'de Çin'e ve Sovyetler Birliği'ne tarihi ziyaretlerini organize eden isimdi. Bu ziyaretler ABD'nin gerilimi azaltmayı öngören yumuşama politikasının ilk adımlarıydı.

ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki düşmanları Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin yumuşatılmasında gayreti oldu.

1973'te ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.

Böylece ABD'nin ülke sınırları içinde doğmayan ilk dışişleri bakanı olarak tarihe geçmiş oldu.

Çok zeki ve iyi eğitimliydi. Entellektüel birikimi ve müzakere becerisinin yüksek olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca bir taktik ustasıydı.

Vietnam savaşını sona erdirilmesinde önemli bir rol oynadı.

Kissinger, Vietnam Savaşını sona erdirmek için yürüttüğü müzakerelerle 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

İsrail ve Mısır arasında 1973'te patlak veren savaşın ardından Ortadoğu'da tansiyonu düşürmek için yürüttüğü mekik diplomasisiyle de takdir kazandı. Mısır ile İsrail arasında barış anlaşması imzalanmasını sağladı.

Kissinger, dışişleri bakanlığı görevi 1977'de sona erdikten sonra Georgetown Üniversitesi'nde akademik çalışmalarına devam etti.

1985'te yeniden hükümet görevi üstlendi. Başkan Ronald Reagan döneminde Dış İstihbarat Danışma Kuruluna girdi.

Evet, Henry Kissinger, hiç kuşkusuz ABD'nin en tanınan dışişleri bakanlarındandı.

Onu eleştirenler de var, takdir edenler de…

Eleştirilerin başında Vietnam Savaşı'nda Kamboçya'nın bombalanmasındaki rolü geliyor. Halı bombardımanının hedefi Kuzey Vietnam'ı ikmal yollarından yoksun bırakmaktı. Kissinger, bu bombardıman nedeniyle savaş suçlusu olmakla itham edildi.

Endonezya'nın Doğu Timor'u işgalini desteklediği için de eleştirildi.

1973'te Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende askeri darbeyle devrildiğinde Kissinger ABD'nin ulusal güvenlik danışmanıydı.

Henry Kissinger, kariyeri boyunca hem fikirleriyle hem yaptıklarıyla çok tartışıldı ve konuşuldu.

Tartışmalı kariyerine rağmen Amerikan dış politikasını kökünden değiştiren isim olarak adını tarihe yazdırdı.

Herkesin mutabık olduğu nokta izlediği politikalarla ABD’nin hegemon olduğu uluslararası düzenin mimarlarından biri olarak tanınması.

Kissinger’ın dış politikasını bir cümleyle, hem de kendi ağzından, “Amerika’nın kalıcı dostu veya düşmanı yoktur, sadece çıkarları vardır” sözleriyle özetlemek mümkün sanırım.

Henry Kissinger’in “Parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder” sözü de bugünü anlamak için önemli.

***

Henry Kissinger, Rockefeller’in Cumhuriyetçi Parti’deki temsilcisiyken Brzezinski aynı çıkar gurubunun Demokrat Parti’deki adamıydı.

Kissinger, daha çok meşhur eseri “The Diplomacy”(Diplomasi) ile bilinirken Brzezinski, 1997’de yayınlanan kitabı “The Grand Chessboard” (Büyük Satranç Tahtası) ile ün yaptı.

Her ikisi de ABD’nin dış politikasını belirleyen teorisyenlerdendir.

ABD’nin dün ve bugün sürdürdüğü uluslararası politikaların izlerini, esasını Kissinger, Fukuyama, Huntington, Brzezinski ve diğerlerinin söylemlerinde, kitaplarında görmek mümkün.

ABD’nin jeostratejik çıkarlarının teorisyenlerinin gezegenimizdeki haksız savaşlarda, yoksullukta, açlıkta, gerici hükümetlerin iktidarlarının desteklenmesinde, anti-demokratik baskılarda ve her türlü acıda paylarının olmadığını söylemek mümkün değil kuşkusuz.

Başta Kissinger olmak üzere Brzezinski’nin görüşlerini destekleyen teorisyenler Avrasya’da ABD dışında başka güçlerin yükselmesine izin verilmesi durumunda ileride hem ekonomik hem askeri gücün ABD’nin elinden çıkacağını iddia etmişlerdir.

Kissinger, dünya hala ısrarla yeni bir düzen arayışında olsa da, neredeyse dört yüzyıl önce Almanya’nın Vestfalya bölgesinde gerçekleştirilen bir barış konferansında tasarlanan çalışmadan beri gerçek anlamda bir dünya düzenin hiç var olmadığını söylemişti.

Ama nasıl yeni bir dünya düzeni? 

***

Şu ahir ömrümde ben de dünyanın değişimine tanıklık edebileceğim bir dönem yaşar mıyım acaba diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Çocukluğum, gençliğim Soğuk Savaşın travmatik ortamında geçti. Yahu, geçti mi acaba derken bir yenisi ile burun burunayız.

“Soğuk savaş”, soğuk nevale!

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında dünya olaylarını jeopolitik kavramları ile açıklamak çok yaygın hale geldi

Ancak insanı merkezine oturtmayan bütün teorik söylemlerin ne derece doğru olduğunu tartışmak gerekir.

Yalnız insanı değil, doğayı, bütün canlıları da içine dahil etmeyen, merkezine koymayan bütün yaklaşımları…

***

Bence 20. Yüzyıl, insanlık tarihi açısından iki büyük savaşı ile ve arkasından gelen Soğuk Savaşı ile pek hayırla anılacak bir yüzyıl değil.

Kissinger için de 100 yıllık uzun yaşamıyla 20. Yüzyılın önemli simgelerinden ve mevcut durumun müsebbiplerinden biriydi demek mümkün sanırım.

Şimdilerdeyse her ne kadar karanlık günler yaşıyor olsak da herkes, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye sıkça konuşuyor.

Evet, bir şeyler değişecek. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Vladimir İvanoviç, “Bu adam olmasaydı belki de şu an, çoktan farklı bir gerçeklikte yaşıyor olabilirdik,” diyor.

“Yani…Belki,” diyorum.

Oscar Wilde, “Bazı insanlar dünyayı ancak terk ederek geliştirir,” demiş.

Bakalım. Yaşayıp göreceğiz.

14 Ekim 2023 Cumartesi

Para pul olmuş meğer!



M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 

Geçen hafta 1 dolar 100 rublenin üzerine çıktı, sonra geri indi. Gözlerimiz bir anda ekonomi nereye gidiyor haberlerine çevrildi.

Serkan, bir haber okumuş, kendine göre yorumlayıp, değerlendiriyordu.

"Dünyada dolara karşı, adil değerine kıyasla en düşük seviyede seyreden para birimi ruble imiş, abi," diyor.

Dinliyoruz.

Ria ajansına bağlı analistler Rusya'da adil dolar kurunun 33 ruble olması gerektiğini açıklamışlar. 

Ria'nın analizi farklı ülkelerdeki kombo tabir edilen burger, kola ve patates fiyatlarının karşılaştırılmasına dayanıyor. Buna göre dünyada en pahalı kombo Almanya'da, en ucuzu ise Rusya'daymış. 

Dolara karşı gerçek değerinin altında seyrettiği iddia edilen para birimleri arasında Türk lirası da varmış. Ria analistlerinin satın alma gücü paritesi hesabına göre dolar-TL kuru gerçek değerinin 1,6 kat üzerindeymiş. Salı itibarıyla 1 dolar 27,7 TL'den işlem görüyor.

Araştırmada bazı para birimlerinin de olması gerekenin üzerinde değere sahip olduğu sonucuna varılmış. Buna göre euro-dolar kuru adil değerinin yüzde 16, ABD doları-Kanada doları kuru da yüzde 15 üzerindeymiş.”

Falan da filan...

***

İgor, Serkan’a “Yeter bu kadar gevezelik ettiğin, hadi bize birer köpüklü Türk kahvesi yap da içelim,” diyor.

“Yaparım olur, ama mödevik tatlısı ısmarlama da senden,” diye cevap veriyor.

Mödevik, Rusların popüler tatlılarından.

Kapı aralığında bizi dinleyen Yuliya, “Ohooo! Bir kahvenin karşılığı bir mödevik tatlısı mı yani şimdi?” diye lafa karışıyor.

Gerçekten düşünülmesi gereken bir soru.”

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, bir mödevik tatlısının kaç yıl hatırı olur, gibi yani?”

Moskova’da Türk kahvesi yaygın değil. Türk restoranlarında var, siparişe göre yapıyorlar.

İrina:

“Bizim kafede bir mödeviğin fiyatı 290 ruble, latte kahve ise yaklaşık   210 ruble olmalı,” dedi.

İgor, “Kahve ve mödevik paritesi değişiyor mu? Değişiyorsa hangi etkenlere göre?” diye bir başka zihni sinir sorusu daha ortaya attı.

“Vay vay vay! Artık paranın hükmü kalmayınca insanlar ta eski çağlara, mal takasının, trampanın olduğu zamanlara geri mi dönecek yani?” diye tepki veriyorum.

***

Sanırım bu para meselesi, ABD Dolarının rezerv para olma durumunu devam ettirip ettiremeyeceği konusu, dünyayı oldukça uğraştıracak.

Görünürdeki bütün jeopolitik kavga, gürültünün arkasında gerçekte egemenlerin ekonomik sorunlarını çözmek için bilek güreştirmesi var.

Aklıma “BRICS parası yolda mı?” başlıklı yazımdaki konular geldi yeniden:

“Herkes sıkça konuşuyor ya, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye. Evet, bir şeyler değişiyor. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Aslında her gün haberlerde izlediğimiz olayların arkasında bilinmesi, incelenmesi gereken tarihi, ekonomik, jeopolitik anlamlar var.

Ukrayna sorunu derken, Güney Pasifik, Afrika, Balkanlar, Ermenistan-Azerbaycan, Irak, Suriye’deki son gelişmeler…

Yarın nasıl bir güne uyanacağımızı bilemiyoruz,” demiştik ve derken neler oldu yine neler!

Genel kanaat sorunun artık dünyadaki mevcut düzenin sürdürülemez bir boyutta olmasından kaynaklandığı yönünde.

Yeni, adil, barış içinde yaşanılan bir dünyaya gereksinim var.”

...

Evet, bu rezerv para konusu çok önemli,” diye yazmıştım.

***

Serkan, son İstanbul gidişinde duyduğu, bir yakınının başına gelen, duruma uyan bir olayı anlatmıştı.

Matrak bir hikaye.

Ben onu öyküleştirmiştim, Oggito’da yayımlandı:

https://oggito.com/icerikler/para-pul-olmus-meger/67862

Sıkılmazsanız aşağıdaki kısa öyküyü okuyun.

Korkmayın, fazla uzun değil.

***

Para pul olmuş meğer!

 

“Ulan oğlum, bu kadar da mı salaksın yani, sen artık!”

Çaycı Burhan, Sultanhamam’da Tuhafiyeciler Çarşısı’ndaki çay ocağını oğluna emanet edip, fındığını toplamak için memleketine gidip, dönmüştü.

Döndüğünde karşılaştığı manzarayı görünce de emanet ettiğine edeceğine pişman olmuştu.

Yanında büyük ablasının kocası banka emeklisi Ragıp eniştesi vardı.

“Enişte bu heriften adam olur mu?”

“Sakin ol evladım, delikanlı çocuğa bu kadar yüklenmek doğru değil.”

Burhan, memlekete gitmeden önce toptancısından aldığı çay markası kutularının  neredeyse tamamının olduğu gibi rafta durduğunu görünce deliye dönmüştü..

Bunlar para demekti.

Halbuki normal zamanda böyle miydi?

Çay markalarını çarşı komşusu müşterilerine yüz, yüz elli adet, artık onların tiryakilik derecesine, gelen misafirlerinin çokluğuna göre bazen iki yüz, üç yüz adet peşin verir, içilen çayların, kahvelerin karşılığında markalarını geri toplardı.

Çay, kahve trafiği olağan bir şekilde devam etmiş, karşılığında markalar toplanmış, ama yeni marka alma neredeyse yarı yarıya düşmüştü.

İş başa düştü deyip, yeni demlenmiş çayları iki tepsiye sıralayıp bir eline bir askıyı, diğer eline diğer askıyı aldı. Koltuğunun altına sıkıştırdığı bir marka kutusuyla askıları sallaya sallaya müşterilerinin dükkanlarını, ofislerini dolaşmaya başladı.

Askılarda çay kalmadı. Hepsini dağıttı. Ancak hiç kimse yeni marka almadı.

“Sağol bizim kifayetli markamız var,” dedi çoğu.

Çay ocağına döndükten sonra bir kenara oturup hesap çıkarmaya çalıştı. Oğlu, bir köşeye sinmiş ona bakıyordu.

Aklı karışmıştı. Bu kadar çay sattıysak, bu kadar marka dönmesi lazım… Ama öyle değil.

Eeee!!??

Deli olmak işten değil.

“Ragıp enişte, onca senelik bankacısın bu durumu sen bile açıklayamazsın belki, d’il mi?”

Bu durumu Ragıp enişte bile belki çözemezdi, ama kahve siparişi için gelen tuhafiye toptancısı, fermuarcı Müzeyyen abla imdada yetişti.

“Abla, sen tiryakilerin sultanısın, n’oldu rejime mi başladın, çayı azalttın mı, misafirin mi az geliyor? Niye yeni marka almıyorsun?”

“Yok be çocuğum bende marka var. Bitince tabii alırım. Geçende şu bizim düğmeci Rıza, benden bir ay önce aldığı borcu ödemedi. Kapısına dayandım. Param yok, bana biraz müsade dedi. Evladım, benim de paraya ihtiyacım var, imalatçıya ödemem var, dediysem de ağladı sızladı. Hiç mi paran yok deyince çekmecelerindeki düğmeleri gösterip sana düğme vereyim dedi. Yok, be yavrum ben düğmeci miyim ki, n’apim ben düğmeyi dedim. Abla yemin ederim param yok, şu kadar çay markası var onu vereyim dedi. Devede kulak. Dişimin kovuğuna sığmaz, ama ver ulan o zaman dedim. Senden aldığı markaların hepsini bir torba içinde bana verdi. Hala onları kullanıyorum.”

Tuhaf bir durum. Düğmeci Rıza da marka almıyordu.

Astarcı Zühtü ve iplikçi Hüseyin de...

Tuhafiyeciler Çarşısı’nda anlaşılmaz, tuhaf bir durum vardı.

Peki, ama bunların çay, kahve, oralet siparişleri azalmıyordu da niye yeni marka almıyorlardı.

Üstelik son aldığı markaların kutuları bile açılmamışken çay ocağındaki marka sayısı artmıştı.

Hem işini yapıyor, hem de düşünüyordu. Demlenmiş yeni çayları tepsilere dizdi, Ragıp eniştesini de yanına alıp, iki elinde askıları sallaya sallaya komşuları bir daha dolaşıp bir daha işin aslını faslını anlamaya çıktı.

Telacı Süleyman’ı, kurdeleci Ayşe’yi, çıtçıtçı Eşref’i, çengelli iğneci Niyazi’yi, ponponcu Mustafa’yı tek tek dolaştı.

Meğer düğmeci Rıza, herkese, kimine üç kuruş, kimine beş kuruş borçlanmıştı. Sadece o mu, diğer esnaf ta birbirine borçlanmıştı.

Rıza, Müzeyyen ablaya borcunu Burhan’ın çay markalarıyla ödedikten sonra şeytana uyup, toptancısına koşturup yirmi kutu çay markası almıştı. Alacağını tahsile gelen komşularına çay markalarıyla ödeme yapmaya başlamıştı.

Astarcı, telacı, kurdeleci, çıtçıtçı, çengelli iğneci, ponponcu, düğmeci, fermuarcı, hepsi borcunu çay markası ile ödemeye başlamıştı.

***

Ragıp enişte, hemen kabaca bir hesap çıkardı.

Burhan’a, “Çayın bardağını kaça veriyorsun?” diye sordu.

“En son beş lira oldu.”

“Plastik markaları kaça alıyorsun?”

“En son toptancıdan 100’lük kutusunu 30 liraya aldım.”

“Markanın tanesi 30 kuruşa yani.”

“Evet.”

“Mesela ortada satılacak mal filan olmasa, çay, kahve falan da olmasa yani; 30 kuruşa aldığın bir adet plastik markayı bir bardak çayın fiyatına, 5 liraya satsan 100 markalık bir kutudan 470 lira cebine kalır. D’il mi? Artık kaç kutuluk marka kakalarsan o kadar karın olur.”

“Doğru be enişte! Vay alçak Rıza, vay…Vay cinin önde geleni…”

Ragıp enişte, “Vay ya, evladım şu senin komşu düğmeci Rıza, adeta ABD Dolarına rakip rezerv para yaratmış senin plastik çay markalarıyla,” diyor kahkahalarına hakim olamayarak.

Çaycı Burhan, “Para, ne yazık ki, yalnızca değerlerimizi değil, hayatlarımızı da bir hiçliğe indirebiliyor, bu örnekte göründüğü gibi,” dedi.

 “Enflasyonun müsebbibini bulduk.”

“Öyle enişte, para pul olmuş meğer.”