Moskova

Moskova
Osmanlı-Rus savaşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı-Rus savaşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2025 Çarşamba

Puşkin'in tek yurtdışı yolculuğu: "Trabzon'u görebilseydim..."



Kaynak: https://turkrus.com/ 

 

Rus şiirinin simgesi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin sadece 37 yıl yaşadı. Avrupa’nın kültür merkezleriyle ilişkilendirilen bu ölümsüz yazarın hayatı aslında şaşırtıcı derecede dar bir coğrafyada geçti. Paris’i, Roma’yı ya da Berlin’i hiç görmedi. Rusya sınırlarının dışına yalnızca bir kez çıktı; o da bir Avrupa başkentine değil, savaşın ortasındaki Osmanlı topraklarına oldu.

Bu yolculuk hem cesareti hem de dramatik anlarıyla hâlâ büyüleyici kabul edilir. Puşkin sınırı gizlice geçti, ilerleyen bir orduya katıldı, dağ fırtınalarına yakalandı, Osmanlı esirleriyle konuştu, ilk kez İslami ritüelleri izledi, pilav ve şiş kebap tattı ve karşısına çıkan her kâğıt parçasına notlar düşerek ilerledi. Sonunda tüm bu deneyimi “Arzrum Yolculuğu”na dönüştürdü.

Puşkin’in bu sıra dışı yolculuğunun hikâyesi Rus kaynaklarında şöyle özetleniyor: 

Sınırı gizlice geçen bir şair 

1829 baharında Puşkin, hayatını riske atacak bir karar verdi. Çar I. Nikolay’dan izin almadan Kafkasya’ya doğru gizlice yola çıktı. O sırada Osmanlı–Rus Savaşı sürüyordu ve savaş bölgesine izinsiz girmek ciddi bir suçtu. Eğer yakalansaydı onu para cezası değil, askeri mahkeme bekliyordu.

Kararını daha sonra şöyle açıklayacaktı:

“Ben savaşı görmek istiyordum. Gerçek savaşı, kitaplardaki değil.”

 Puşkin’in başarısız kamuflajı

Yola çıkarken Çerkes burkası ve fes giyerek yerli halk gibi görünmeye çalıştı. Ancak bu çabanın işe yaramadığı kısa sürede anlaşıldı: 

* Fransız aksanıyla konuşuyordu.

* Davranışları aristokrat bir şehirli olduğunu belli ediyordu.

* Sürekli not aldığı için dikkat çekiyordu.

Rus askerleri ona hemen bir lakap taktı: “Bizim Frenk şair.”

Yerel halk ise daha da çok yanılıyordu. Onu kimi zaman Ermeni, kimi zaman Gürcü, kimi zaman da “eğitimli bir Farslı” sandılar. Rusça konuşmaya başlayınca kim olduğu anlaşılırdı.

 Not defteri yerine kâğıt artıkları

Yol boyunca düzgün bir defter bulmak zordu. Puşkin notlarını:

* askerî raporların arka yüzlerine,

* tütün kutularının kâğıtlarına,

* pipetabanı sarılıklar üzerine,

* bulduğu her yırtık kâğıt parçasına yazdı. Araştırmacıların bu dağınık arşiv üzerinde yıllarca çalışması gerekti.

 Gümrü’de fırtına ve “cinli gece”

Kars yönünde ilerlerken bir dağ fırtınasına yakalandı. Rüzgârın gücü onu yere mıhlamıştı; ilk kez insanlardan değil, doğanın kudretinden korktuğunu yazdı.

Yerel halk ona şöyle dedi:

“Böyle gecelerde cinler ovaya iner.”

Bu cümleyi özel olarak kaydetti.

 Osmanlı topraklarında ilk adımlar

Sınırı geçtiğinde kendisini tamamen farklı bir dünyada buldu:

Şadırvan başında abdest alan insanlar, minarelerden yükselen ezan, dar ve gölgeli sokaklar, kahve ve tütün kokusu, çarşıların uğultusu…

Daha önce yalnızca Doğu masallarında okuduğu manzaraları ilk kez gerçek hâliyle izliyordu.

Dostlarına şöyle yazdı:

“Hayalî değil, gerçek Doğu’yu gördüm.”

 Osmanlı esirleri: düşmana saygılı bir bakış

Puşkin, Rus kampındaki Osmanlı esirlerini ilgiyle izledi. Şunları özellikle not etti:

* namazlarını düzenli kılmaları,

* bakır kazanlarda yemek hazırlamaları,

* esareti metanetle karşılamaları.

Onlarda öfke değil, derin bir yorgunluk gördüğünü yazar. Bu gözlem onda kalıcı bir insani iz bıraktı.

At sevgisi ve disiplin

Puşkin Osmanlı askerlerinin atlara gösterdiği özeni hayranlıkla anlatır:

“Türkler atlarını kardeşleri gibi sever. Bu hayvanlar onların ulusal gururudur.”

Rus ordusunda at sadece bir araçken Osmanlı birliklerinde neredeyse aile üyesi gibiydi.

 İlk “şişlik”, pilav ve taş fırın ekmeği

Yolculuk notlarında tattığı yemekler önemli bir yer tutar:

* “şişlik” (şiş kebabı),

* pilav,

* şekersiz sert kahve,

* kayalıkların üzerinde pişirilen sıcak ekmek.

Ekmek için “toprağın kokusunu taşıyan bir lezzet” demesi dikkat çekicidir.

Trabzon hayali ve ulaşılamayan kıyı 

Puşkin, Karadeniz’i Osmanlı tarafından görmek istiyordu; en büyük arzusu Trabzon’a ulaşmaktı. Ancak Rus komutanlığı izin vermedi:

* yol tehlikeliydi,

* savaş hattı karışıktı,

* ordu Erzurum’a doğru ilerleyecekti.

Bu, yolculuğun en büyük hayal kırıklığı oldu.

 Erzurum: Doğu’nun kalbi

Erzurum’a vardığında şehir ona Doğu’nun özeti gibi göründü:

* bakırcılar ve tütün satıcıları,

* hanlar ve kervansaraylar,

* rüzgâr alan taş sokaklar,

* harabeler arasında oynayan çocuklar.

Bu gözlemler hem savaş kroniği hem de edebî bir seyahatnâme üslubuyla “Arzrum Yolculuğu”na dönüştü.

 Doğu: Puşkin için kalıcı bir ilham

Dostları Puşkin’in hayatında en çok bu yolculuğa geri döndüğünü söyler:

Gürcü dağları, Ermeni köyleri, Türk askerleri, kahve kokulu sokaklar, Erzurum’un taş duvarları…

Rusya’dan yaptığı ilk ve tek yurtdışı yolculuktu, ama belki de kendini en özgür hissettiği yolculuktu.

17 Ağustos 2025 Pazar

Zaporojian Kazakları

Ilya Repin'in "Zaporojian Kazakları" adlı tablosu

 

 

Aleksey Volynets – Tarihçi

Kaynak: https://dzen.ru/

 

N.V. Gogol'un okuldaki şu dizelerini hepimiz hatırlarız: "Bulbba, oğullarının gelişi vesilesiyle tüm yüzbaşıların ve tüm alay rütbelilerinin çağrılmasını emretti... Hemen oğullarını onlara tanıttı ve şöyle dedi: "Bakın, ne kadar iyi adamlar! Yakında onları Sich'e göndereceğim." ... Genç bir adam için Zaporijya Sich'inden daha iyi bir bilim yoktur." Dolayısıyla, tarihten uzak insanlar bile Zaporijya Kazakları'nı bilir. Ama Zaporijya Sich'in tarihi destanını nasıl ve neden tamamladığını çok daha az bilirler.

Bu olay tam 250 yıl önce, 14 Ağustos 1775'te gerçekleşti.

 

"Bu garip cumhuriyet..."

Zaporizhia Sich, diğer tüm Kazak toplulukları gibi, “sınır”, sınır bölgesi, kimsenin toprağı olmayan bir olgudur.

Altın Orda'nın gücü Karadeniz ve Azak bozkırlarında nihayet ortadan kalktığında, ilk Kazaklar, beslenmenin ve savunmanın kolay olduğu Dinyeper akıntılarının güneyinde, adalarda ve taşkın yataklarında ortaya çıktı. Yüzyıllar boyunca üç dünyanın, üç medeniyetin ve üç dinin sınırları burada kesişti: Katolik Polonya-Litvanya Birliği, İslam Kırım Hanlığı ile Osmanlı İmparatorluğu ve Ortodoks Moskova Rusları.

Kazaklar, savaşın neredeyse hiç bitmediği, kimsenin gücünün istikrarlı ve sürekli olmadığı bu sınır bölgesinde varlığını sürdürüyordu. "Kazak" kelimesi, hem özgür bir adamı hem de bozkır muhafızını ifade eden Polovtsian lehçesinden gelir. "Sich", en basit ahşap tahkimat, bir kütük yığını veya bir palisaddır; biraz daha kuzeyde, Moskova tebaası arasında "zasek" terimiyle anılırdı.

Korkunç İvan'dan Büyük Petro'ya kadar, Zaporozhye Kazakları, Dinyeper kıyılarındaki en korkunç, en vahşi topluluk ve bölgenin en önemli tarihi unsuruydu. Yüzyıllar boyunca "Zaporozhye Sich" adı yaygınlaştı.

Gogol, Zaporozhye Kazak dönemi hakkında, "Bu tuhaf cumhuriyet tam da o yüzyılın ihtiyacıydı," diye yazmıştı. "Sich şövalyeleri"nin en romantik imajının yaratıcısı, bu olgunun tüm çelişkilerini gizlememişti: "Tüm Sich tek bir kilisede dua ediyor ve oruç ve perhizden bahsetmek istemese de, kanının son damlasına kadar onu savunmaya hazırdı."

Sich, gerçekten de "askeri demokrasi"ye, yani seçilmiş saha komutanlarının, hetmanların ve atamanların despotik gücüne dayanan bir tür cumhuriyetti. Zaporojya Kazakları, Polonyalılarla ve Polonyalılara karşı, Ruslarla ve Ruslara karşı savaştılar. Müslümanlarla sürekli savaştılar, ancak ateşli Ortodoksluk ve kadim düşmanlık bile onları bazen Türk Sultanı ve Kırım Hanı ile ittifak kurmaktan alıkoyamadı. Zaporojya Ordusu'nun hetmanı olan ünlü Bohdan Hmelnitski, Rus Çarı'na bağlılık yemini etmeden önce, gençliğinde Türk esaretinde kalmayı ve Polonya kralının sancağı altında Smolensk yakınlarında Rus ordusuna karşı savaşmayı başardı.

Ancak 18. yüzyılın başlarında büyük bir değişim yaşandı: Üç gücün sınırında, en kuzeydekinin etkisi giderek güçleniyordu. Moskova Krallığı ve ardından Rus İmparatorluğu, adım adım "Vahşi Saha"da, yani eski Polovtsian bozkırlarında güçlerini kanıtladılar. Yeni koşullarda ise, sınır anarşisinin bu özgür ve vahşi çocuğu Zaporozhye Sich ve Kazakları ya değişmek ya da yok olmak zorundaydı.

 

"Allah korkusunu unutan hain Zaporojya Kazakları..."

Büyük Petro döneminin başlangıcında, sol yakadaki Ukrayna -o dönemin dilinde "Hetmanate"- esasen Rus devleti içinde bir özerklikti. Zaporizhzhya Sich bölgesi de dahil olmak üzere tüm topraklar "Zaporizhzhya Ordusu Hetman'ı" tarafından yönetiliyordu. Ancak Sich'in kendisi de özerklik içinde bir özerklikti ve ayrı bir "koşevoy ataman" tarafından yönetiliyordu.

Ve her iki ortaçağ "özerkliği" de Rus devletinin artan siyasi, ekonomik ve idari etkisini deneyimledi. Sınır bölgelerindeki özgürlüklere alışkın olanlar bundan hoşlanmadı ve Sich sakinleri de "Hetmanate"nin artan gücünden hoşlanmadı. Bu nedenle Zaporojya Kazakları, 1707'de hetman'ın isteğine aykırı olarak, aynı nedenlerle merkezi hükümete karşı ayaklanan Kondratiy Bulavin'in Don Kazaklarının ayaklanmasını destekledi.

Hetman İvan Mazepa, isyan edip İsveçlilerin safına geçme fikrini ortaya attığında, Zaporozhye Sich ile uzun yıllardır anlaşmazlık içindeydi ve I. Petro'ya atamanlarını düzenli olarak ihbar ediyordu. Ancak Poltava Muharebesi yılında, Mazepa'nın uzun zamandır kişisel düşmanı olan Koşevoy Atamanı ve Sich'in lideri Konstantin Gordienko da XII. Charles'ın safına geçti. Her iki düşman da, uzaktaki İsveç'in himayesinin, Rus Çarı'nın ağır elinden ziyade, kendi otokrasileri için daha elverişli olacağını düşünüyordu.

Sonuç olarak, Rus-İsveç savaşı sırasında Ukrayna'da gerçek bir iç savaş patlak verdi ve Kazaklar bölündü. "Hetmanate"de Kazakların çoğu Rusya'ya sadık kalırken, Zaporizhzhya Sich topraklarında bazı Kazaklar hain atamanı destekledi, diğer kısmı ise ne Charles ne de Petro için savaşlara katılmayarak kenarda oturdu.

Ünlü Poltava Muharebesi'nde, Hetman Mazepa ve Ataman Gordienko komutasındaki 3.000 Kazak İsveçlilerin safında savaşırken, sadık kalan 8.000 Kazak Rus Çarı'nın safında savaştı. Çığır açan muharebeden bir buçuk ay önce, Mayıs 1709'da, Rus ejderhaları, İgnat Galagan komutasındaki Ukrayna Kazak alayıyla birlikte Zaporizhzhya Sich'in ana tahkimatlarını yerle bir etti. İç savaşlarda sıklıkla olduğu gibi, muharebeler acımasızdı ve esirler esirgenmedi; her iki taraf da toplu halde kazığa oturtma tatbikatı yaptı.

Çar Petro'nun "Küçük Rus halkının tüm topluluğuna" yazdığı özel mektupta, "hain ve mürted Mazepa"nın yanı sıra, "alçak Gordienko" ve "Tanrı korkusunu unutan Zaporozhye hainleri" de anıldı.

İsveçliler yenilgiye uğradı - Kazak destekçileri Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kaçmak zorunda kaldı. I. Petro'nun hükümdarlığının geri kalanında "Hetmanate"nin özerkliği korundu, ancak Zaporijya Sich'i artık orada yoktu. Ancak Dinyeper'in alt kesimlerinde, Kırım Hanlığı topraklarında, Sultan'a bağlı bir kaçak Sich, çeyrek asır boyunca varlığını sürdürdü.

Kaçak Zaporozhyeliler de kâfirlerin yönetimi altında kök salamadılar. 1735'teki bir sonraki Rus-Türk Savaşı'nın başlangıcında, Kazaklar atamanı hızla yeniden seçtiler, İsveçli sevgili Gordienko'yu emekliye ayırdılar ve tekrar Rus vatandaşlığı talep ettiler. İmparatoriçe Anna İoannovna onları affetti - karşılığında Zaporozhyeliler, çarın birliklerinin Kırım Perekop'unu ve Oçakov kalesini ele geçirmesine yardım etti.

Zaporizhzhya Sich'i Rus İmparatorluğu topraklarında yeniden kuruldu. Zaporizhzhya Kazakları da Don, Küçük Rus, Sloboda, Terek, Astrahan, Yaik, Sibirya ve diğer Kazaklarla birlikte yeniden Kazak birliklerinden biri haline geldi.

 

Pogrom, isyan, komplo...

Ancak Sich'in yeniden kurulması, Zaporozhye Kazaklarıyla ilgili sorunları çözmedi. Hatta birkaç parçaya bölündüler - örneğin, Güney Böceği'nin ağzında, Kazakların herkesi soyduğu gerçek bir korsan cumhuriyeti ortaya çıktı. Ve 1761'de eşi benzeri görülmemiş bir şey oldu - üç imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu, Polonya ve Rusya'nın birleşik güçleri, Güney Böceği'nin Zaporozhye korsanlarına karşı ortak bir operasyon düzenledi.

Ertesi yıl, 1762'de II. Katerina Rus tahtına çıktı ve Zaporozhye sorununu kesin olarak çözmek zorunda kaldı. O zamana kadar, en büyük Kazak ordusu olan Don Kazak ordusu, imparatorluk iktidarının dikey yapısına tamamen entegre olmuştu - sadece atamanlar değil, aynı zamanda askeri büyükler de (Rütbe Tablosuna göre, binbaşı ve üzeri subaylar) artık Kazaklar tarafından seçilmiyor, hükümet tarafından atanıyordu.

Bu bağlamda, kötü yönetilen Zaporozhyalılar sürekli bir endişe kaynağıydı. 1768'de, Sich'ten ayrılan Kazak Maksym Gonta'nın bir müfrezesi, o zamanlar hâlâ Polonya'nın Dinyeper kıyısında olan sağ yakada, Polonya-Litvanya Birliği'ne karşı ayaklandı ve Balta kasabasında (şimdiki Odessa Oblastı) büyük bir Yahudi katliamı düzenledi. Katliamdan kaçan Zaporozhyalılar, yakınlardaki Osmanlı İmparatorluğu sınırını geçerek katliamlara devam ederek Dembosasary (bugünkü Transdinyester'deki Dubossary) kasabasını yerle bir ettiler.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusya'ya savaş ilan etmek için bahane olarak kullandığı Zaporojya akını da buydu. Ayrıca, kaçınılmaz çatışmanın arifesinde, St. Petersburg, Zaporojyalı albaylardan birinden Sich liderliğinin tekrar Türklere iltica etmeyi planladığına dair bir ihbar aldı. Ancak hepsi bu kadar değildi - 1768'in sonunda, Sich'te sıradan Kazaklar arasında ileri gelenlere karşı bir isyan patlak verdi. Zaporojyalı Kazak Atamanı Petro Kalnyshevsky, Kazaklarından Rus sınır kalelerinden birinde saklanmak zorunda kaldı. O zamanlar, birkaç yıl içinde sınır kalelerinden birinde sonsuza dek "saklanacağından" henüz şüphelenmiyordu.

Rusya, hem yeni isyanı hem de yeni savaşı başarıyla atlattı. Osmanlı ile altı yıl süren savaşların sonunda (ki bunun sebebi tam da Zaporojya Kazaklarının inatçılığıydı), Sich, Rus topraklarının ortasında gerçek bir "ada" haline geldi. Dinyeper'in ağzı fiilen ve Kırım fiilen Rus oldu ve Zaporojya bozkırları sınır bölgesi olmaktan çıktı.

Türklerle yapılan muzaffer savaş 1774 yazında sona erdi. Aynı yılın sonunda, Yemelyan Pugaçev isyanı bastırıldı ve Yaik Kazakları isimlerini sonsuza dek kaybetti. II. Katerina hükümeti, Zaporozhye Kazakları meselesiyle başa çıkmak için serbest bırakıldı. Özellikle de, itaatsiz "Sich Kazakları" bir kez daha haklı çıktı - bugün Mariupol şehrinin bulunduğu Kalmius Nehri kıyısında, bozkır topraklarını ve otlaklarını paylaşmayan Don ve Zaporozhye Kazakları arasında gerçek bir katliam patlak verdi.

1775'in başlarında, Novorossiya Genel Valisi Grigori Potemkin ve Malorossiya Genel Valisi Mareşal Pyotr Rumyantsev, İmparatoriçe'ye Sich konusunda "kararlı bir eylemde bulunmayı" önerdiler. II. Katerina, Zaporojya Kazaklarının Türklerle yakın zamanda sona eren savaşta sadık kaldıklarını belirterek başlangıçta buna karşı çıktı. Ancak ikna çabalarına ancak Mayıs ayında boyun eğdi.

 

"Çok kötü bir zorunluluk..."

Potemkin'in Zaporozhye Kazaklarını iyi tanıması, bir süre Sich'teki "kuren"lerden birinde yaşaması ve hatta Gritsko Neches adıyla Zaporozhye Kazakları'na kabul edilmesi önemlidir. "Kazak Gritsko", yeni tarihsel koşullarda Sich'in tasfiyesinin başlıca başlatıcısı oldu.

Bu kararın doğrudan uygulayıcısı, tarihin en az kendisi kadar renkli bir karakteri olan General Peter Tekeli'ydi. Sırbistan'da, Avusturya-Osmanlı İmparatorluğu sınırında doğan Tekeli, Balkanlar'dan gelen binlerce yerleşimciyle birlikte Rus ordusuna katıldı. Prusya ile yapılan savaş sırasında, Sırp Tekeli, tarihimizde ilk kez Berlin'i işgal eden Rus komutanlar arasındaydı. Daha sonra Polonyalılara ve Türklere karşı cesurca savaştı.

Tekeli'nin Zaporozhyalılara karşı bir garezi vardı - 18. yüzyılın ortalarında Rusya, Balkanlar'dan Ortodoks göçmenleri aktif olarak davet ederek onları Dinyeper'in iki yakasındaki sınır bölgelerine yerleştirmişti. Ortodoks Zaporozhyalılar ise, bozkır toprakları için onlarla rekabet ederek, dindaşlarına karşı son derece acımasız davrandılar. Sonuç olarak, General Tekeli'nin Zaporozhyalıları silahsızlandırma operasyonu, "Yeni Sırbistan"dan (şimdiki Ukrayna'nın Kirovograd bölgesi) gelen mızrak alayları ve Don'dan gelen Kazak alayları tarafından gönüllü olarak yürütüldü.

Sich'in tasfiyesi kurşunsuz gerçekleşti. Atamanın kıyafetleri ve arşivi Moskova'ya gönderildi ve son Sich atamanı Petro Kalnyshevsky daha da ileriye, Solovetsky Manastırı'na götürüldü ve burada çeyrek asır hapis yattı.

Tüm bunların en büyük zaferi, tam 250 yıl önce, 14 Ağustos (eski takvime göre 3 Ağustos) 1775'te yayınlanan II. Katerina'nın özel manifestosuydu. Bu manifestoda, kraliçe yaşananların nedenlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve Zaporizhzhya Sich'in tasfiyesini "çok iğrenç bir zorunluluk" olarak nitelendirmişti. Manifesto, Zaporizhzhya Kazakları etrafında biriken tüm sorunları ele almış ve o dönemin üslubuyla günahlarını sıralamıştı: "Vapurlarında ve akıntılarında başıboş dolaşan bir siyasi kalabalık... çoğunlukla soygunla beslenen, tam bir aptal... tam bir aylaklık, en iğrenç sarhoşluk ve aşağılayıcı cehalet içinde boğulmuş."

Ancak II. Katerina hükümeti, akıllıca bir hareketle, baskı ve ahlakçılıkla yetinmedi - Sich'in ve kolektif toprak mülkiyetinin tasfiyesinin ardından, tüm sadık Kazak ve atamanlara toplu bir toprak dağıtımı başladı. Neyse ki, Karadeniz bölgesinde Türklerden geri alınan çok sayıda toprak vardı. Bunların arasında, Sich'in eski koşevoy atamanlarından Filip Pylepenko da büyük bir toprak aldı - gençliğinde Poltava yakınlarında İsveçlilerin safında savaşmış olmasına rağmen.

Zaporozhye isyanlarının temel nedenlerinden birinin, bekar gençlerin Sich'te kitlesel olarak toplanması olduğuna inanan Rus hükümeti, evli tüm Zaporozhye sakinlerine beş ruble vermeye başladı. Zaporozhye ileri gelenlerinin çoğu, Kont Potemkin'in kararıyla Rus ordusunda subay rütbesine layık görüldü ve torunları sıradan Rus soylularından farksızdı.

Zaporizhzhya Sich'in tarihi tam 250 yıl önce sona erdiyse de, Zaporizhzhya Kazaklarının tarihi o gün, 14 Ağustos 1775'te sona ermemiştir. Eski Sich Kazaklarının çoğu, 18. yüzyılın sonunda Kuban'a taşınan ve Kuban Kazakları adını alan Karadeniz Kazak Ordusu'nu kurmuştur. Hatta Türklere sığınan ve neredeyse iki nesil boyunca Tuna Nehri'nin ötesinde yaşayan Zaporizhzhya Kazaklarının çoğu, 1828'de Berdyansk ve Mariupol arasında yerleşerek Rus vatandaşlığına geri dönmüştür.

9 Ağustos 2025 Cumartesi

Türkiye ve Rusya, savaş ve barış


Fuat Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Türk-Rus ilişkilerinin tarihinden bahsederken çoğunlukla herkesin aklına iki ülke arasında yıllarca süren savaşlar geliyor.  

Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin resmi başlangıç tarihi 1497. Bu tarihten sonra, 1677-1918 yılları arasında Osmanlı ve Rusya imparatorlukları 13 defa savaştı. Türk-Rus savaşlarının kaba bir hesapla 50 yıllık bir süreci kapsadığını varsaysak bile kalan 470 yılı aşan dönemde ilişkilerde çeşitli olumlu gelişmelerin yaşandığını söylemek mümkün. 

Öncelikle Osmanlı’dan çeşitli vesilelerle Rus çarlarına gönderilen hediyeler iyi ilişkilerin örneklerden biri. Kremlin Sarayı Müzesi’nde sergilenen bu hediyeler 16. ve 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ve Moskova Çarlığı arasındaki dostluk ilişkilerini gösteriyor. Bu tarihlerde Rus çarları Osmanlı padişahları tarafından gönderilen çok sayıda hediye aldı. Hediyeler arasında altın silahlar, kılıçlar, zırhlar, altın takımları, kaftan kumaşlar gibi tarihi eşyalar da bulunuyor. 

Kremlin Sarayı Müzesi Genel Müdürü Yelena Gagarina da 2017 yılında Moskova’da Tsaritsino Müzesi’nde “Alev ve Şark Mutluluğu: 1760 – 1840’ların Rus Kültüründe Türk İzleri” konulu serginin açılış törenindeki konuşmasında, “Türkiye bizim için tarihte sadece savaş ve sürekli çatışma yeri olarak algılanmamalı. Türkiye aynı zamanda Rusya’da sevilen ve takdir edilen sihirli baharatlar, muhteşem kumaşlar, güzel kıymetli taşlar demek. Türkiye bizim için en yakın, en tanıdık ve en sevimli Doğu” demişti. Bu sözlerin sahibi Gagarina aynı zamanda, uzaya ilk çıkan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in kızı. 

Rus tarihçi, gazeteci-yazar Mihail Pılyayev de, kaleme aldığı ‘Eski Moskova’ adlı kitabında Çariçe 2. Katerina ve Osmanlı Sultanı 1. Abdülhamid arasındaki dostluk ilişkilerini anlatıyor. Yazara göre, 1774 yılında Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzalamasının ardından dönemin Türk Elçisi Abdülkerim Efendi Moskova’da üst düzeyde ağırlandı. 2. Katerina Sultan 1. Abdülhamid’in altın, pırlantalardan oluşan çeşitli hediyelerinden çok memnun kaldı. Çariçe yabancılara yazdığı mektubunda Sultan’la olan samimi ilişkilerini için, “Birçokları kardeş gibi sevdiğim Abdülhamid ile olan dostluğumuzu kıskanıyor” dedi.

Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı’nın 1798-1800 yılları arasında askeri iş birliği yapması da ortak tarihin önemli olaylarından biri. Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart 1789 yılında Mısır’ı işgal etti ve o dönem İyonya Denizi’ndeki yedi büyük adanın statüsü böylece değişti. Adalar Fransa’nın kontrolüne geçince Ruslar ve Türkler bu durumda endişe duymaya başladı. Adaların Fransa’dan geri alınması için 1798 yılında Rusya ve Osmanlı ittifak yapma kararı aldı ve buradaki en önemli kale olan Korfu’nun Fransız askerlerinden geri alınması için ortak bir plan hazırladı. Nihayet 18-19 Şubat’ta Türk-Rus filosu operasyona başladı. Operasyon sonucunda dördü general 2 bin 931 Fransız askeri esir alındı. Çatışmada 130 Rus, 168 Türk ve Arnavut askeri hayatını kaybetti. Böylece Rus İmparatorluğu’ndan Amiral Fyodor Uşakov ve Osmanlı Devleti’nden Kadir Bey’in yönetimindeki müttefik donanmanın Adriyatik Denizi’ne ve kıyılarındaki kalelere yönelik operasyonları sonucunda başta Korfu Kalesi olmak üzere bölge Fransa işgalinden kurtarıldı. 

1831 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu zor duruma düşüren Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında Rusya’nın Osmanlı’yı kurtarması da ikili ilişkilerin ilginç olaylarından biri. Mehmet Ali Paşa İstanbul’u işgal etmeye hazırlanırken, Padişah II. Mahmud, Büyük Britanya ve Fransa’dan yardım istedi. Fakat Fransa’nın Mehmet Ali Paşa’yı desteklemesi, İngiltere’nin de Osmanlı’nın iç işlerine karışmak istememesi üzerine Padişah, Rusya Çarı 1. Nikolay’dan yardım istemek zorunda kaldı. Rus tarihçilerine göre, Rusya, Amiral Mihail Lazarev yönetimindeki donanmasını İstanbul kıyılarına gönderdi. Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması 8 Temmuz 1833 yapıldı ve Rus donanması İstanbul’a demirledi. 

Rus tarihçilerine göre, Çar 2. Nikolay’a dönemin Osmanlı Sultanı hediye olarak Türk tütünü gönderiyordu. Rus Çarı’nın Türk tütün tutkunu olduğu da biliniyordu. 

Çar 2. Nikolay’ın, 1913 yılında Osmanlı’nın Rusya Büyükelçisi Türkhan Paşa’ya (1846-1927) hediye ettiği faberge enfiye kutusu, Londra’daki Christie’s müzayede evinde 2010 yılında 937 bin sterline satılmıştı. Rus Çarı, dönemin Rusya başkenti St. Petersburg’daki büyükelçilik görevinin beşinci yılını tamamlaması dolayısıyla Türk diplomatı ödüllendirerek onurlandırmıştı. Rus tarihçilerine göre, Çar’ın Türk Elçisi’ne böyle mücevher süslü bir eşyayı hediye etmesi iki ülke arasındaki samimi ve dostluk ilişkilerin olduğunu ortaya koyuyor. Çar Nikolay tabakayı o dönemde Rusya’ya bağlı olan Finlandiya’daki ustalara özel yaptırdı. Çar 2. Nikolay’ın resmi bulunan tabaka elmas taşlar ve altın çerçeve ile de süslü. Rus tarihçilerine göre kutunun Avrupa’ya kadar nasıl gittiği ise bir muamma. 


Rus tarihçi yazar Prof. Dr. Rudolf İvanov, faberge enfiye kutusuyla ilgili olarak, “Böyle kıymetli taşlarla süslü bir hediyenin Çar tarafından Türk elçisine armağan edilmesi şunu ortaya koyuyor: Bazı sorunlara rağmen iki imparatorluk arasında samimi ve dostluk ilişkileri vardı. Gerçi ertesi yıl patlak veren Birinci Dünya Savaşı her şeyi alt üst etti” diyor.

Cumhuriyet döneminde de Türk-Sovyet iş birliğine dair önemli sayfalar bulunuyor. Bunlardan bazıları şöyle:  

-SSCB kurucusu Vladimir Lenin’in Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e Kurtuluş Savaşı sırasındaki askeri ve diğer yardımları,  

-Sovyet pilotlarının Türkiye’de eğitim vermesi,  

-Sovyetlerin Türkiye’de sanayi tesislerinin inşa etmesi,  

-Türkiye’nin Sovyet sporuna yönelik uluslararası ambargoları delerek iş birliği yapması,  

-“Soğuk Savaş” dönemindeki karşılıklı üst düzey ziyaretler,  

-Sovyet dönemi sonrası Türk inşaat firmalarının Rusya’da başarılı çalışmaları, 

-İkili ticaret, turizm, kültürel ve insani iş birliğinin canlanması,  

-2004 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ankara’ya yaptığı resmi ziyaretin, 500 yıllık ilişkiler boyunca Moskova’dan Ankara’ya yapılan lider düzeyinde ilk ziyaret olması,  

-Mavi Akım, Türk Akımı, Akkuyu gibi önemli ortak projeler.

 

Görsel: pl.pinterest.com

18 Aralık 2024 Çarşamba

Alayın kızı Ayşe

 


Alayın kızı Ayşe

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak:  https://medyagunlugu.com/alayin-kizi-ayse/


Merak etmiş Donizetti Paşa’nın Mahmudiye Marşı’nı dinliyordum.

Star Wars’un İmparatorluk Marşı’ndan bin kat daha iyi bir marş, inanın.

Kapı çaldı.

Üst kat komşum Vladimir İvanoviç.

“Seni yine memleket hasreti basmışken yakaladım,” diyor gülerek.

Boynumu büküyorum.

“Çok mu özledin?” diye sordu.

Dışarıda kar yağıyordu. Yine neredeyse adam boyunu bulmuştu yol kenarlarına kümelenen karın yüksekliği.

“Özlenmez mi?”

Marşın bestecisi Giuseppe Donizetti, Osmanlı Sarayı’nın İtalyan maestrosu sonradan Donizetti Paşası oluyor ve 1856 yılındaki vefatına kadar da İstanbul’da yaşıyor.

Donizetti Paşa, 2. Mahmut’un daveti ile 1828 yılında İstanbul’a gelişinin 4. Ayında Mahmudiye Marşı’nı bestelemişti.

Reformlarıyla ülkesine çağ atlatan, Rusların en sevilen çarlarından Büyük Petro (Pyotr Velikiy) dedikleri 1. Petro’yu Osmanlı tarihindeki en çok hangi padişaha benzetirsiniz diye sorulduğunda hiç tereddüt etmeden 2. Mahmut diyor bazı tarihçiler.

O da yaptığı reformlarla tanınan bir padişah.

Onun davet ettiği Donizetti, Türkiye'yi 19. yüzyılda batı müziği ile tanıştıran ve ilk Türk bandosu olan Mûsikâ-i Hümâyûn'un gelişmesinde en büyük katkıyı sağlamış olan kişiydi.

28 yıl boyunca Osmanlı Devleti'nin hizmetinde çalışan ve kendisine "Paşa" unvanı verilen Donizetti, hükümdarın kurduğu modern ordunun bando teşkilatını hayatı boyunca yönetti ve ikinci vatanı olan İstanbul'da öldü.

“İtalyan maestro Osmanlı paşası olarak ölüyor,” diyorum.

“Niyetle kısmet arasındaki fark,” diye cevap veriyor Vladimir İvanoviç.

Bu ifade benim hiç hesapta yokken başlayıp devam eden Rusya’daki hayatımı da anlatıyor aslında.

Bunun benzeri binlerce yaşam örneği vardır mutlaka.

Biz konuşurken Youtube otomatik olarak bir başka Donizetti’nin, Donizetti Paşa’nın küçük kardeşi, tanınmış bir opera bestecisi olan Gaetano Donizetti’nin “La fille du régiment” (Rusça: Doç polka, Türkçe: Alayın Kızı) Operasından bir parçayı çalmaya başladı.

Operanın konusu Alay'ın maskotu veya kızı olan Marie isimli bir genç kızın hikayesi.

Alayın askerleri savaşta Marie'yi çok küçük yaşta bulmuş ve yetim kalan bu kızcağızı yetiştirmişlerdir.

Vladimir İvanoviç, “Ben sana bunun benzeri bir olayı, hem de daha etkileyici olanını; Marie gibi askerler tarafından bulunan Mariya’nın hikayesi anlatacağım,” diyor.

Askerler tarafından bulunan, himaye edilen, büyütülen, yine “Alayın Kızı” diye bilinen, benzer, hüzünlü hikayelere sahip iki farklı insan Marie ve Mariya.

Vladimir İvanoviç, asıl adı Ayşe olan “Alayın kızı Mariya”nın yine “niyetle kısmet arasındaki fark” ifadesine uyan hikayesini anlatıyor.

“Sanırım bizde az biliniyor. Örneğin ben daha önce duymadım,” diyorum.

***

93 Harbi sırasında başlayan “Alayın Kızı Ayşe”nin, sonraki ismiyle Mariya Keksgolmkaya'nın hikayesi gerçekten çok hüzünlü ve etkileyici.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak bilinir.

Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit ve Rus çarı 2. Alexander döneminde yapılmış olan önemli savaşlardan biri olan bu Osmanlı – Rus Savaşı'nda Balkanlar ve Anadolu'da Kars, Ardahan ve Bayezid bölgeleri Ruslar tarafından işgal edilmişti.

Savaşın sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve Bayezid sancakları Rusya'ya verilmişti.

Savaşın başlıca sebepleri; Osmanlı Devleti'nde yaşanan azınlık isyanları, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme siyaseti, Romanya ve Bulgaristan'ın bağımsızlık istekleriydi.

Rusların 10 Aralık 1877’de Plevne’yi ele geçirmesinden sonra 40.000 civarındaki Osmanlı askeri Ruslara esir düşmüş, bu esirlerin yaklaşık 30.000’i ağır kış koşulları altında Rusya’ya götürülmüştü. 

600 yılı aşkın ömür sürmüş, küçük bir beylikten koca bir imparatorluk kurma başarısına ulaşmış olan bir devletin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma sürecinde önemli etkisi olan, tarihinde yaşanmış en sarsıcı olaylardan biriydi bu savaş.

İlber Ortaylı, 19. yüzyıl için “Bütün Osmanlı camiasının en hareketli, en sancılı, yorucu, uzun bir asrıdır,” diyor.

***

Keksgolmskaya Alayı'nın kızının hikayesi zor bir dönemde başlamıştı.

93 Harbi’nde, doğu cephesinde, Tuna Nehri’nin hemen güney yakasında yer alan yerleşim birimleri olan Pirgovo, Kuruçeşme, Trastenik ve Maçka köyleri civarında meydana gelen Maçka Muharebesi sonrasıydı.

1878 yılı Ocak ayında, soğuk, rüzgarlı kış günlerinde, Rus Ordusu tarafından takip edilen Türkler, Edirne Yolu boyunca geri çekiliyordu.

12.1.1878 (25.1) tarihinde, Rus-Türk Savaşı sırasında küçük bir kız askerler tarafından kurtarılmıştı.

Sonradan “Keksgolm alayının kızı” olarak anılacak ve Mariya Konstantinovna Keksgolmskaya (Doğumu: 1874/1875‒Ölümü 20.8.1920) adını alacak olan bu küçük kız bir Rus askeri tarafından ölmekte olan annesinin yanında tesadüfen bulunmuştu ​​ve ardından Keksgolm Grenadier Alayı tarafından evlat edinilmişti.

***

Ortalık toz dumandı.

Her tarafta korkunç bir kargaşa vardı: Mülteci kalabalıkları kaçışıyordu, devrilmiş arabalar ortalığa saçılmıştı, ayrıca asker kaçakları olan 'başıbozuklar' tarafından soyulan ve öldürülen yerel halkın cesetleri de ortadaydı.

Her yer ölü ve yaralılarla doluydu.

Yaralı, aç, donmuş yaşlı insanlar, kadınlar ve çocuklar.

Ve askerler…

Kucağındaki çocuğuna sarılmış, ölmek üzere olan bir kadın inleyerek, yalvarır bir sesle askerlere seslendi. Kadın ağır yaralanmıştı, bunlar onun son saatleri, belki de dakikalarıydı.

Kadın yolun hemen kenarında, yıkıntıların arasında oturuyordu. Askerlere anlamadıkları bir dille bir şeyler söyledi ve onlara küçük çocuğunu gösterdi.

Hangi dille, ne söylendiği önemli değildi, durum her şeyi anlatıyordu. Kadının “Ben ölüyorum, Allah rızası için kızımı kurtarın!” diye yalvardığı belliydi.

Er Mikhail Saenko, saflarından çıkıp, koşarak kadının yanına gelerek küçük kızı elinden aldı ve paltosuna sardı. 

Keksgolm Alayı askerinin bu dokunuşu zavallı küçük kız için bir şans anıydı. Kim bilir kaç yavru bu şansı yakalayamadan canından olmuştu. 

Askerler, "Tanrı bize bir kız çocuğu bağışladı" dediler ve her biri sırayla onu kollarında taşımaya başladılar.

Savaşın kötü bir şey olduğunu en iyi onu kanıyla, canıyla yaşayan askerler bilir.

Tek bir can bile olsa kurtarmak onları mutlu etmişti.

Küçük kızın adı Ayşe idi.

Alayın askerleri ile birlikte Edirne'den İstanbul’un varoşlarına, Ayastefanos’a, yani Yeşilköy’e kadar uzun bir yol yürüdü.

***

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 31 Ocak 1878'de Edirne Mütarekesi ve barış antlaşmasına esas olacak sulh mazbatası imzalandı. Osmanlı Devleti, sulh mazbatası ile Karadağ'ın, Sırbistan'ın ve Romanya'nın bağımsızlığını tanıdı ve sulh mazbatası esas alınarak 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Askerlerin Rusya'ya dönme zamanı geldiğinde, Alayın bir toplantısında Ayşe'yi yanlarına almaya, “Alayın kızı” olarak onu büyütmeye karar verdiler.

Ve öyle yaptılar.

1879'da Ayşe vaftiz edildi ve o zamanın çariçesi Mariya Aleksandrovna'nın onuruna Ortodoks adı Mariya'yı aldı. Vaftiz babası Teğmen Konstantin Konovalov'un onuruna baba adı (otçetsva) Konstantinovna'yı aldı ve soyadı Alayın adından dolayı Keksgolmskaya olarak kayda geçti.

Çar 2. Aleksandr Varşova'dayken bir alay toplantısına katıldığında oturma odasında bulunan küçük bir kızın fotoğrafıyla ilgilenmeye başladı. Çara, Alayın kızı Maşa'nın ilginç hikayesi anlatıldı ve o da Mariya Keksgolmskaya'nın Varşova Asil Bakireler Enstitüsü'ne kaydedilmesi için Çariçeye şahsen mektup yazacağına söz verdi.

Maşa, sonraki yıllarda Panyutin ailesinin himayesinde, manevi kızları olarak büyüdü ve on yaşındayken Noble Maidens Enstitüsü'nde öğrenci oldu.

Alayın kızı Mariya, ona sahip çıkan askerleri hiç mahcup etmedi.

Çalışmalarında gayretliydi. Aldığı notlar her hafta alay toplantısında ilan ediliyordu. Ayrıca Maşa, iyi davranışlarıyla da dikkat çekiyordu.

Arkadaşları onu bazı kötü şakalara ortak etmeye çalıştığında ciddi bir ifadeyle şöyle cevap veriyordu: "Umurumda değil, ama bütün alayın benim hatalarım nedeniyle yüzünün kızarmasını istemem!"

Mariya Keksgolmskaya sadece akıllı ve çalışkan değildi, aynı zamanda siyah, örgülü saçları, pürüzsüz kadife yumuşaklığında cildi ve keskin hatlı, büyüleyici bir güzelliğe sahip yüzüyle herkesin hayranlığını kazanmıştı.

Alay onunla çok gurur duyuyordu.

1890'da Alay, Maşa'yı enstitüden parlak bir öğrenim hayatının sonunda mezun olması nedeniyle kutladı ve ona zarif bir elmas bileklik hediye etti.

Aynı yıl, Çar ailesi - 3. Aleksandr ve Çariçe Mariya Feodorovna, ordunun büyük ölçekli Rivne manevralarının yapıldığı Volyn'e geldi. Mariya Keksgolmskaya Çariçe ile tanıştırıldı ve kendisine çarlık karargâhından geçit törenini izleme onuru verildi.

Yükseköğreniminden sonra Maşa, tüm Noel ve Maslenitsa balolarına ve eğlencelerine katılarak dünyaya açılmaya başladı.

Alayın eski subayları artık ona ilk ismiyle hitap ediyor ve "Maşa" diyorlardı, akranları olan genç kuşak ise yalnızca "Sen" veya "Mariya Konstantinovna" diyordu.

Büyükler için onların sevgili küçük kızları, yaşça küçükler içinse herkesin saygıyla baktığı bir ablalarıydı artık.

***

Ve iki yıl sonra Alay kızını evlendirdi.

33. İzyum Dragoon Alayı subayı Aleksandr Schlemmer, Keksgolm Alayı subaylarına Maşa'yla evlenme isteğini iletti ve onların onayını aldı.

Maşa'yı eski geleneklere göre, çeyizi olmayan bir yetim gibi değil, Alayın kızının düğününe verebileceği tüm güzelliklerle birlikte iyi bir şekilde evlendireceklerdi.

Düğün sırasında, subayların toplantısında basit bir asker somunu olan ekmek ve tuz ikram edildi. Maşa'ya Çariçe Mariya Feodorovna'dan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Hükümdarından, Alay Komutanından değerli bilezikler hediye edildi.

Ayrıca özel bir "baba" hediyesi de verildi: Bunu üzerinde Alay armaları olan hane halkına mahsus gümüş, diye anımsıyor o sırada Keksgolm alayında görev yapan B.V. Adamoviç.

Geline, Avusturya İmparatoru Franz Joseph ve Çariçe Mariya Feodorovna'nın tebrikleri sunuldu.

Ve onu kurtaran kişinin, er Mikhail Saenko'nun yürekten tebrikleri…

Kurtarıcısı Mikhail Saenko, düğüne katılamamıştı, ancak tebrik telgrafı göndererek mutluluğunu ifade etmişti.

Mariya Konstantinovna, kocasıyla birlikte önce Oryol vilayetine gittiler, ardından Schlemmer çifti Moskova'da yaşamaya başladı.

Ancak Alay ile bağlantısı hiçbir zaman kesilmedi.

Önce kocasıyla, ardından iki oğlu Pavel ve Georgi ile birlikte sık sık Alayı ziyarete gitti.

Oğulları büyüdüğünde her ikisi de Keksgolm Alayına katıldı.

Mariya Konstantinovna, Varşova ve Minsk'teki alay kiliselerinin inşası için cömertçe bağışlarda bulundu.

Kartvizitinde şunlar yazıyordu:

“Mariya Konstantinovna Schlemmer, Keksgolm Alayının kızı."

***

93 Harbi sonrasında yaşanan bu hikaye devrimler öncesi dönemini yaşayan Rusya’da bir peri masalı gibiydi.

Ölümün kenarından kurtulan, daha sonra mucize kabilinden yeni bir aile kuran yetim kızın yaşam serüveni güzel bir Noel hikayesini anımsatıyordu adeta.

Ancak dönem Rusya için zordu.

Her şey yolunda değildi, dolayısıyla hikayenin devamı da zorluklarla doluydu.

***

Peri masalının sonuna yaklaşılmıştı.

1914'te Büyük Savaş, 1. Dünya Savaşı başladı.  

Alay yeni bir sefere çıktı ve Mariya Konstantinovna hemen göreve koştu - merhametli bir kız kardeş olarak hizmet ettiği Mogilev'e gitti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında hemşire olarak görev yaptı ve askerler ona şevkati ve ilgisi nedeniyle "azizlerin azizi" adını taktılar.

Orada Mariya tüberküloza yakalandı. 

Bolşevik Devrimi sırasında Vladikavkaz'daydı ve oradan Soçi'deki bir tüberküloz sanatoryumuna gitmişti.

Tedavi pek işe yaramamıştı.

Arkasından ülkede bir iç savaş başladı.

İç savaşta büyük oğlu Pavel öldü. Kocası ile irtibatı kayboldu, bir süre savaşta kayıp olarak kabul edildi.

Karı, koca birbirlerini ancak 1920'de bulabildiler.

Mariya’nın sağlığı iyice bozulmuştu.

Bu defa Yalta'da tedavi gördü, ancak 20 Ağustos 1920'de sessizce yaşamını yitirdi.

Mütevazı bir şekilde gömüldü.

Mariya, ağır bir tifüs tedavisi sonrasında ancak iyileşebilen kocası Aleksandr Schlemmer ve dört Keksgolm subayı tarafından son yolculuğuna uğurlandı.

Almanya'ya göç eden en küçük oğlu Georgi Aleksandroviç Schlemmer, 1974'teki ölümüne kadar orada yaşadı.

Mariya Konstantinovna Keksgolmkaya'nın anısı, daha önce Keksgolm adını taşıyan Priozersk şehrinde hala yaşıyor.

2001 yılından bu yana her yıl şehrin en başarılı mezunlarına Mariya Kekgolmkaya'nın adını taşıyan bir burs verilmekte.

***

Vladimir İvanoviç, hüzünlü başlayıp, peri masalına dönen, ancak yine hüzünlü biten bu hikayeyi anlattıktan sonra derin bir iç çekti.

Duygulanmıştık.

Aynı yıllarda, 1895 yılında, yakın coğrafyada, Ayşe’nin doğduğu köyden birkaç yüz kilometre ötede Selanik-Karaferye’de doğan babaannemi düşününce iyice hüzünleniyorum.

Bu kadarla da kalmıyor, benim sevgili muhacirciklerimin söylediği bir Rumeli türküsü dudaklarımdan dökülüyor.

“Dayler dayler, viran dayler
Yüzüm güler, kalbim ağlar
Yüreğimden kanlar damlar
Min olaydı, min olaydı
O senin pamuk ellerin”

Vladimir İvanoviç’in meraklı bakışlarına aldırmadan mırıldanıyorum.

“Edirne köprüsü taştan…”

Bu Rumeli türküsü, Selanik yöresine ait. Mustafa Kemal Atatürk'ün musiki meclislerinin değişmez icralarından, Safiye Ayla’ya defalarca söylettiği türküymüş.

Türk edebiyatının ustalarından Florina’lı Lozan muhaciri Necati Cumalı “Viran dağlar” romanının ismi için bu türküden ilham almış.

O senin pamuk ellerinden öperim, kalbi kan ağlayan, ama yüzü gülen babaanneciğim.

***

“Bundan da çok güzel bir roman konusu çıkar, ama değil mi?” diyor Vladimir İvanoviç.

“Veya Türk-Rus ortak yapımı bir filmin hikayesi.”

“Bu kadar sıra dışı bir hikayenin henüz sinemaya aktarılmamış olması aslında şaşırtıcı.”

Vladimir İvanoviç, bu hikayeyi anlattıktan sonra biraz daha araştırdım. Bizden gazeteci İsmail Güneş bir yazı yazmış, Rusçada daha çok yazı var, ama bu ilginç hikaye daha çok araştırmaya değer bir konu.

17 Aralık 2017 Pazar

Osmanlı elçilerinin Moskova rezidansı


FUAD SAFAROV




Son günlerde çok konuşulan Türk-Rus ilişkilerinin tarihi bir hayli geçmişe gidiyor, 31 Ağustos 1492 Prens 3. İvan tarafından Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt'a gönderilen resmi mektup iki ülke arasındak ilk diplomatik ilişkinin başlangıcı kabul ediliyor.

3. İvan mektubunda, Beyazıt'tan Moskova'dan elçileri ve tüccarları için serbest geçiş ve ticaret izni istiyor, Sultan, bu mektuba olumlu yanıt verince 1495'de 3. İvan elçisi Pleşçeyev'i İstanbul'a gönderiyor.

Moskova'ya gelen Türk elçi ve tüccarların nerede kaldığına ilişkin Rus kaynaklarında ilginç bilgiler var. Örneğin Moskova Belediyesi tarih sitesi mdn.ru'ya göre, kentin merkezindeki Kitay-Gorod semtinde şimdiki Nikolski ara sokağında Posolski Dvor (Büyükelçilik Bahçesi) olarak adlandırılan yerde yabancı ülkelerin elçileri kalıyordu. Türk elçi ve tüccarlarının kaldığı yer de burasıydı. Rus tarihçi (1862-1918) Sergey Belokurov da ilk dönemlerde Türklerin Moskova'da sürekli rezidansı bulunmadığı için Kitay-Gorod semtinde kaldığını yazıyor. Belokurov uzun yıllar Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı arşivinde çalışmıştı.


O dönem Danimarka'ya bağlı olan Alman Schleswig-Holstein eyaletinin kralı 3. Friedrich'in Moskova'daki elçisinin sekreteri Adam Olearius (1599-1671) da "Schleswig-Holstein eyaleti Elçiliği'nin Moskova ve İran gezisi" adlı eserinde Türk elçilerin Moskova'da Kitay-Gorod semtinde kaldığını onaylıyor. Alman diplomat ve gezginin yazdıklarına göre, Hristiyan elçilerinden farklı olarak Türk, İran ve Tatar elçiler Moskova Prensi'nin el öpme törenine katılmıyordu. Alman diplomat, Türk elçilerinin Kitay-Gorod'daki Posolski Dvor'da İsveç elçiliğine komşu binada kaldığını ve elçilerle birlikte Moskova'ya gelen Rum kökenli Osmanlı konuklarının kilisede ayinlere katıldığını da anlatıyor.