Moskova

Moskova
Uzaybilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzaybilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2025 Salı

Gagarin'in otomobilleri şimdi nerede?


Kaynak: https://turkrus.com/


Sovyetler Birliği’nin uzaya çıkan ilk insanı Yuri Gagarin’in kullandığı araçlar bugün sadece müzelerde değil, aynı zamanda efsanelerle iç içe yaşıyor. Autonews portalı "uzaydaki ilk insanla" özdeşleşen dört özel araçtan her birinin, tarihî ve duygusal birer mirasa dönüştüğünü yazıyor.

Gagarin’in ünlü uzay yolculuğuna giderken bindiği Lvov yapımı LAZ-695B otobüsü, içindeki özel cihazlar, iklimlendirme sistemi ve haberleşme ekipmanlarıyla uzay görevlerine hazırlanmıştı. Ancak otobüs 1967’de Vladimir Komarov’un ölümünün ardından “uğursuz” ilan edilerek kenara çekildi. Yıllar sonra harap halde bulundu, restore edildi ve bugün Smolensk bölgesindeki Gagarin şehrindeki müzenin garajında saklanıyor. Araç nadir durumlarda törenler için gün yüzüne çıkıyor.

Yine Gagarin’in günlük hayatında en çok kullandığı araçlardan biri olan siyah GAZ-21 “Volga”, 78-78 MOD plakasıyla tanınıyor. Sovyet hükümetinin ona hediyesi olan bu araba şu an Gagarin kentindeki müzede cam vitrin arkasında sergileniyor. Mavi iç döşemesi ve sade dış görünümüyle dikkat çeken bu Volga, kosmonotun kişisel efsanesi hâline geldi. 

Tarihin belki de en tartışmalı aracı ise ZIL-111V kabriolet. Gagarin’in uzaydan dönüşünde Vnukovo Havalimanı’ndan Kremlin’e giderken bindiği bu mavi-beyaz araçtan günümüzde iki ayrı örnek “gerçek ZIL” unvanı için yarışıyor. Biri özel bir koleksiyoncunun elinde, diğeri ise Moskova’daki Vadim Zadorojniy Teknik Müzesi’nde restore edilmiş şekilde sergileniyor. İkisinin de orijinal olduğu iddia edilse de, kesin kayıt bulunmuyor.

Son olarak bir de Gagarin’e Fransa tarafından hediye edilen ve onun belki de en kişisel zevkini yansıtan Matra Bonnet Djet V var. Fransız mühendis René Bonnet’nin tasarımı olan bu sportif otomobil, 1965’te Le Bourget Havacılık Fuarı’nda Gagarin’in dikkatini çekmiş ve kısa süre sonra özel olarak Paris’ten Moskova’ya yollanmıştı. Otomobil sanılanın aksine gök mavisi değil, “gris platine irisé” adı verilen metalik bej renkteydi. Araba hâlen Litvanya’nın Kaunas kentinde, antika otomobil koleksiyoneri Kęstutis Indziulas’ın garajında muhafaza ediliyor.

9 Kasım 2024 Cumartesi

Kozmizm: Uzaya ve Ölümsüzlüğe Ulaşmayı Amaçlayan 19. Yüzyıl Hareketi


Tim Brinkhof

Kaynak: https://oggito.com/  

 

Rus Devrimi’nin kıyısında bir grup düşünür hem fütürizmin hem de komünizmin alternatifi olabilecek bir düşünce ortaya attı.

19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Rus Kozmizmi, insanlığın teknolojiyle ilişkisini yeniden tanımlamayı amaçlayan felsefi bir hareketti.

Kimi Kozmistlere göre teknoloji yıkıcı ve dönüştürücüyken kimilerine göre de teknolojinin başlıca rolü mevcut değerleri ve bilgiyi hem korumak hem de sonraki nesillere aktarmaktı.

İki düşünce biçimi arasındaki farklılık ne olursa olsun Kozmist düşüncenin ortak noktasıysa ölümsüzlüğe ulaşma çabası ve uzayın kolonileştirilmesiydi.

Amerikalı fütürist mucit Ray Kurzweil 2009 tarihli Transcendent Man isimli belgeselde ölüme dair düşüncelerini paylaşıyor ve yirmi iki yaşındayken kaybettiği babasının anısını hâlâ acıyla hatırladığını belirtiyor. Kurzweil’e göre ölüm – her ne kadar çoğu düşünür ve teolog tarafından varoluşun kaçınılmaz bir parçası olarak görünse de – hâlâ “büyük bir trajedi ve derin bir kayıp,” demek.

Kurzweil’in bu fikirleriyle 19. Yüzyıl Rus düşünürlerinden Nikolay Fedorov’un düşünceleri arasındaki paralellik dikkat çekici.

Fedorov, ölümünden sonra yayımlanan Philosophy of the Common Task isimli metninde ölümü teknolojik ilerlemeye yön veren bir tasarım kusuru olarak niteliyor ve bu kusuru düzeltme hedefinin, yani ölümsüzlüğe ulaşmanın, ölümden korkan ve tarihsel planda karşıt kutuplarda konumlanan sosyal grupları birleştirmeye hizmet edeceğini belirtiyor.

“Vazifemiz,” diyor Fedorov, “doğayı, doğanın kör gücünü evrensel bir resüsitasyon aracına dönüştürmek ve ölümsüz varlıklardan oluşan bir birlik haline gelmektir.”

Fedorov’un yazıları hiçbir zaman tam anlamıyla kabul görmedi ya da geniş kitlelere ulaşmadı ama Kozmizm olarak bilinen vizyoner bir düşünce hareketini ortaya çıkardı.

Hareket, benzersiz bir toplumsal değişimin vuku bulduğu Sanayi Devrimi esnasında somutlaştı ve genel itibariyle insanlığın teknolojiyle olan ilişkisini yeniden tanımlamaya çalıştı.

Nihai hedefse doğanın kontrol edilemeyen güçlerinin sırlarını keşfetmek ve doğadaki bu gücü düzenlemek suretiyle ölümsüzlüğe ulaşmış varlıklardan oluşan bir birlik haline gelmekti.

Bu yönüyle Kozmizm hem fütürizme hem de komünizme karşı ruhani bir alternatifti.

Komünizm, Kozmist düşünceyi olgunlaşamadan yok etmiş olsa da, Kozmist fikirler günümüzün Büyük Teknoloji çağında yeniden geçerlilik kazanmaya başladı.

Rus ve Slav çalışmaları alanında tanınmış bir isim olan New York Üniversitesi profesörlerinden Boris Groys’un editörlüğünü üstlendiği Russian Cosmism isimli kitapta durumun sebepleri net bir biçimde izah ediliyor.

Rus Kozmizmini anlamak istiyorsak öncelikle aynı dönem ortaya çıkmış akım ve fikirlere bakmamız gerek.

Fedorov’dan çok daha etkili bir isim olan disiplinlerarası bilim insanı Alexander Çijevski, 1931 tarihli  “The Earth in the Sun’s Embrace,” isimli makalesinde insanlık tarihini, Güneş’in etrafında dönmek olarak yorumluyor ve devrimci hareketin enerji gerektirdiği, enerjinin de en temel haliyle güneş tarafından üretildiği önermesinden yola çıkarak astronomik olaylarla tarihsel gelişmeler arasında kimi paralellikler kuruyordu.

Mesela verdiği örneklerden biri, Birleşik Krallık’ta iktidara gelen hükümetlerle ilgiliydi. Çijevski’nin saptamalarına göre güneşteki aktivite arttığında ilerici hükümetler, güneş lekeleri dolayısıyla aktivitenin azaldığı dönemlerdeyse muhafazakâr hükümetler iktidara geliyordu.

Çijevski’nin düşünceleri, ressam Kazimir Maleviç gibi avangart sanatçıları derinden etkiledi. Avangart, doğadaki bu düzensizlikten korkmak yerine onu memnuniyetle karşıladı ve mesela Maleviç, Güneş’in nihai yok oluşunu ve dünyanın kaosa sürüklenişini haber veren “Victory Over the Sun,” isimli fütüristik operanın sahnelenmesine yardımcı oldu.

Groys, editörlüğünü üstlenmiş olduğu kitabın ön sözünde şöyle diyor: “Yirminci yüzyılın başlarında kaos yakın bir ihtimaldi çünkü artık hiç kimse ilahi ya da doğal bir düzenin istikrarına inanmıyordu.”

“İster dini temelleri olsun ister rasyonel, tanıdık yaşam formlarını değiştirmeye, geçersiz kılmaya ve nihayetinde bütünüyle ortadan kaldırmaya hizmet edecek istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetti.

Ve böylece geleneksel bir düzene olan inancın altı oyuldu. 

Teknolojik gelişmenin salt ilerleme mentalitesine dayalı oluşu, onun istikrara tahammülü olmayan kaotik bir güç olarak algılanmasına sebep oldu. Gelecek hem geçmişin hem de bugünün düşmanıydı. Ve tam da bu görüş dolayısıyla fütüristler geleceği kutsal addettiler çünkü gelecek, olmuş ve olmakta olan her şeyin yok olacağına dair güçlü bir vaat demekti.”

Aynı düşünce tarzı, teknolojik gelişmeleri bir volkanın beklenmedik patlamalarına benzeten anarşist-fütürist şair Alexander Svyatogor’un yazılarında da mevcuttu: yeni bir yaşam adına toprağı zenginleştiren ama üzerinden geçip gittiği ne varsa yok eden şiddetli bir patlama. Svyatogor, “The Doctrine of the Fathers’ and Anarcho-Biocosmism,” isimli makalesinde Fedorov’un bilim ve teknolojiyi restorasyon aracı olarak gören düşüncesini reddediyor ve bunun yerine gelecek nesillerin, “dünyanın ruhunu ve maddesini, tıpkı kili yoğuran ve ona biçim kazandıran heykeltraşlar gibi, kendi elleriyle yoğuracaklarını ve yeni bir kozmos yaratacaklarını” savunuyordu.

Fedorov ve Svyatogor, Groys’un da belirttiği gibi hiçbir zaman bütünleşik bir doktrine sahip olmayan Kozmizm’in birbirine karşıt iki kutbuydu.

Fedorov’un düşüncesine göre teknoloji eski dünyayı yok edip sıfır noktasından yenisini inşa edecek bir güçken Svyatogor’un umudu, bilimsel ilerlemelerin bilgiyi nesilden nesile aktaran ve nihai kurtuluşu müjdeleyen bir güç haline gelmesiydi.

Teknolojinin mesihvari bir güç olduğuna inanan Kozmistler yalnızca kendi içlerinde çatışmakla kalmayıp aynı zamanda Marksist-Leninist ideolojiyle, yeni bir düzen kurulabilmesi için geçmişten gelen bütün sosyal sistemlerin yıkılmasını öngören Komünizmle de çatıştı.

Fedorov’un felsefesi, Sovyetler Birliği’nin vatandaşları hem fiziksel hem de zihinsel anlamda daha itaatkâr ve fedakâr bireyler haline getirmeyi hedefleyen “Yeni Sovyet İnsanı” anlayışına aykırıydı.

Her ne kadar Kozmistler içinde komünizmi benimseyenler olduysa da bunlar,  sosyalist ütopyanın onun faydalarını asla tecrübe edemeyecek nesillerin sırtına yüklenmesine karşı çıktılar ve bu yorum onları, Joseph Stalin ile karşı karşıya getirdi.

Rus Kozmizmi’ne duyulan ilgi kısa bir süre içinde ortadan kalktıysa da, hareket 21. yüzyılda yeniden hayat kazandı, hatta günümüzde eskisine oranla çok daha canlı. En basitinden Elon Musk gibi isimlerin uzayla ilgili projeleri; bu projeler Fedorov ve Svyatogor’un dünyevi felaketlerden kaçınabilmek için uzayda kolonileşmek gerektiği yönündeki fikirlerinin birer yansıması gibi.

Hâlihazırda karşı karşıya olduğumuz iklim felaketini düşünürsek Kozmizm’in doğal dünyaya karşı takındığı ikircikli tavrı anlamak kolaylaşabilir. “Bugün doğayı sevmek bir moda haline geldi,” diyor Groys, “ama doğanın bize karşı olumlu ya da olumsuz herhangi bir tavrı ya da duygusu mevcut değil. O yüzden bu, tek taraflı bir sevgi. Kozmizm’in yönelimiyse bizi koruyabilecek yapay bir dünya yaratmaktı çünkü Kozmistler ancak bu yapay koşullar altında hayatta kalabileceğimize inanıyorlardı.”

Fedorov’un metinlerinde hepimizin aklımızdan çıkarmaması gereken bazı hususlar gizli: teknolojik ilerlemelerin ve bilimsel gelişmelerin asıl maksadı insana ya da başkaca varlıklara zarar vermek değil, yeryüzünü kendi dinamikleriyle birlikte yüceltmektir. “Geçmişe bakmak, kendimize bakmak anlamına gelir,” diyor Gyors, “zira biz de dahil olmak üzere her şey eninde sonunda geçmişin bir parçası haline gelir.”

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

16 Eylül 2024 Pazartesi

Rusya ve Dünyada kozmonot maaşları: Milyoner değiller...

 


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya'da kozmonot maaşları, son dönemde büyük ilgi çeken bir konu oldu. Kozmonot Anna Kikina, yaptığı açıklamada, uzaya yapılan bir uçuş için kozmonotların 4 ila 12 milyon ruble arasında bir ödeme aldığını söyledi. Ancak bu rakamlar her ne kadar yüksek görünse de, kozmonotların yaşamlarının ve maaşlarının detaylarına indiğimizde işin biraz daha karmaşık olduğu anlaşılıyor. 

N. İzvestiya'nın derlediğine göre Rusya'da kozmonot maaşları, deneyim ve görev sayısına göre değişiyor. Bir kozmonot adayının başlangıç maaşı 129 bin 535 ruble (1430 dolar) iken, uzaya uçmuş bir kozmonotun maaşı 139 bin 256 rubleye kadar çıkabiliyor. Bunun yanı sıra, görevde geçirilen süre, performans ve bilimsel başarılar gibi etkenlerle maaşlar artıyor. Örneğin, bir uzay uçuşu gerçekleştiren kozmonotlara 40%’a kadar ek prim ödemesi yapılabiliyor. Uçuş sonrası maaşlar ise 300 bin ila 500 bin ruble arasında değişiyor.

Uzaya gitmek kozmonotlar için oldukça uzun bir hazırlık süreci gerektiriyor. Örneğin, Anna Kikina, 2012'de kozmonot olarak kabul edildikten sonra, uzaya ilk uçuşunu ancak 10 yıl sonra, 2022'de gerçekleştirebildi. Rusya'da şu anda 24 aktif kozmonot bulunuyor ve bunlardan sadece 8'i uzaya uçma fırsatı bulmuş durumda. Uçuşların nadirliği ve hazırlık sürecinin uzunluğu, kozmonotların maaşlarını büyük ölçüde etkiliyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde NASA astronotları, GS-13 ve GS-14 adlı devlet maaş kategorilerine göre ücretlendiriliyor. Yıllık maaşları 88 bin 520 dolardan başlayarak 135 bin 987 dolara kadar çıkabiliyor. Bu maaşlar, ABD’deki ortalama maaşın yaklaşık iki katı olsa da, astronotlar için finansal olarak büyük bir avantaj sağlamıyor. Avrupa’da ise astronotların maaşları ülkeye göre değişiklik gösteriyor. Fransa’da ortalama 702 bin 000 ruble (yaklaşık 7 bin euro) kazanırken, İngiltere'de bu rakam 645 bin 000 ruble (yaklaşık 6 bin 500 sterlin) civarında.

Her ne kadar uzay uçuşu yapan kozmonotlar ve astronotlar yüksek maaşlar alsa da, bu maaşlar onları gerçek anlamda milyoner yapmaya yetmiyor. Ayrıca, yıllarca süren hazırlık ve bekleme süresi, maaşları etkileyen önemli faktörlerden biri. Ancak kozmonot ve astronotlar, maddi kazançtan ziyade, uzaya gitmenin getirdiği eşsiz deneyim için bu mesleği tercih ediyor.

7 Ocak 2024 Pazar

Şimdi ve sonra

 


Şimdi ve sonra

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru


Vladimir İvanoviç’le dertleşiyoruz.

Aslında dertleşmek için değil, birbirimizin yeni yılını kutlamak için bir araya gelmiştik.

2023 ne yazık ki pek hayırla anacağımız bir yıl değildi, 2024’ün en azından bir önceki yıl kadar lanet bir yıl olmamasını diliyoruz.

“Gelen gideni aratır” sözünü hatırladıkça da ürperiyoruz.

Uzun zamandır kötü olayların pençesindeyiz.

Pandemi, vekalet savaşları, ekonomik zorluklar,.. say say bitmiyor.

Malum beylik kutlama sözleri vardır. Sağlık, mutluluk, başarı, huzur, falan filan diliyoruz gibilerinden…

İyilik ve kötülük, 12 raunt, sanki asırlardır ringde dövüşen boksörler gibi. Umarız bu son raunt olur; iyilik, sıkı bir sol kroşe ile kötülüğü yere indirip nakavt eder; rahatlar, feraha çıkarız.

Bazen karamsarlaşıyoruz, ancak sonra yeniden gücümüzü topluyor iyimser bir ruh halini kuyruğundan yakalıyoruz.

İnsanlar genellikle umudunu tümüyle kaybetmiyor, içlerinde her şeye rağmen yeni yılın eski yılı aratmayacak olmasına dair bir ümidi yeşertiyorlar. Yılbaşlarını coşkuyla kutluyorlar.

Hele hele bu, Rusya’da önemli bir gelenek halinde.

Bu sene de öyle oldu. Yeni yılın gelişi sıkıntılara rağmen neşeyle kutlandı diyebiliriz.

***

Canımız bir şeylere sıkıldığında insan, bazen bir zaman makinesine binip ütopyaların vadettiği iyi bir zaman dilimine dertlerin üzerinden atlayarak ulaşmak veya geri vitesine takıp geçmişe, güzel olduğunu düşündüğümüz günlere geri dönmek, eskileri yeniden yaşamak hayalini kuruyor.

“Ben ikisine de razıyım,” diyorum.

Vladimir İvanoviç,“Sen de çok şey istiyorsun,” diyor. “Ve hatta kolaycısın, bu pasifist bir tutum; tam tersine günün zorluklarına göğüs gerip, iyilikler için mücadele etmelisin.”

Düşünüyorum, “Haklısın,” diyorum. “Bugün mesajlara bakarken gördüm Elon Musk, yılın ilk gününde ‘Today is the first day of the rest of your life’ diye bir mesaj paylaşmış, bugün yaşamınızın geri kalan kısmının ilk günü diyor.”

Gülüyor:

“Aferin ona, bazen doğru laflar ediyor, ancak bu, sosyal medyada dolaşıp duran yazarı belirsiz bir şiirden alınmış bildik bir dize.”

***

Vladimir İvanoviç’e bizim Serkan’ın anneannesinin bir hikayesini anlatıyorum.

Serkan, anneannesine sormuş, “Nine, zaman makinen olsa n’apardın?” diye.

Meğer kadıncağız senelerden beri komşusu Nezahat Hanıma içerlermiş. O, oğlunun düğününde geline bir cumhuriyet altını takmış, Nezahat Hanım ise onun kızının düğününde sadece bir çeyrek altın takmış.

“Ah, öyle bir zaman makinem olsa atlar giderdim yirmi sene geriye, cumhuriyet altını yerine ben de çeyrek altın takardım, ah aptal kafam,” diye söyleniyormuş.

***

Bazı bilim insanlarına göre, çok hızlı yolculuk yapmak zamanda geleceğe gitmemizi sağlarmış. Zamanda geçmişe gitmek ise birçok fizik modeline göre imkânsızmış.

Bilemiyorum.

Benim aklım, bildiklerim, popüler bilim kitaplarının ötesindeki şeyleri anlamaya pek yetmiyor. Onun için haddimi bilip, fazla derin konulara girmiyorum.

Vladimir İvanoviç’in de topa girmeye pek niyeti yok.

Yine de ucundan, kenarından devam ediyoruz.

Zaman makinesi henüz icat edilmedi, fikrini ise ilk dillendirenlerden biri ünlü İngiliz bilim kurgu yazarı Herbert George Wells idi.

Wells’in ilk romanı olan Zaman Makinesi 1895 yılında yayımlandı.

Roman, bir mucidin uzak geleceğe yaptığı yolculuğu anlatıyordu.

Romanda Victoria dönemi Londra’sında yaşayan bir bilim insanı zamanda yolculuk yapmak üzere icat ettiği makineyle geleceğin İngiltere’sini ziyaret ediyor. Ve Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılında yaşadığı serüveni bir dost, arkadaş toplantısında etrafındakilere anlatıyor.

Geleceğin dünyası ayrıcalıklı insanların rahat, dertsiz, tasasız bir hayat sürdükleri bir yermiş meğer.

Wells, romanında Victoria dönemi İngiltere’sindeki zenginlerle yoksullar arasında giderek büyüyen uçuruma yönelik eleştirisini dile getirir. Tarihin ve gelişmenin anlamını sorgular. Toplumsal adaletsizliğin sürüp gitmesi halinde meydana gelecek felaketlere dair uyarılarda bulunur.

Yazar, 1866’da doğmuş, 1946 yılında yaşamını yitirmişti. Ve haliyle iki büyük dünya savaşı felaketine de şahitlik etmişti.

Romanındaki gibi bir zaman makinesine sahip olsaydı kuşkusuz bu zaman dilimlerini atlamak isterdi.

İlave bir bilgi: Wells, Rusya'yı 1914, 1920 ve 1934'te üç kez ziyaret etmiş, Sovyet liderleri Vladimir Lenin ve Joseph Stalin ile görüşmüş.

***

Zamanda yolculuk sadece bir olasılık olarak görülmüyor, aynı zamanda yaşanıyor, ama galiba Wells’in hayal ettiği bir şekilde değil.

Vladimir İvanoviç’in aklına Sergey Krikalyev geliyor.

Sergey Konstantinoviç Krikalyev, 27 Ağustos 1958 Leningrad doğumlu, Rusya Kahramanı, Sovyet ve Rus havacılık sporcusu ve kozmonot… SSCB'nin pilot-kozmonotu.

Uzayda geçirilen toplam süre rekorunu elinde tutuyor. Bu rekor 803 gün. Bu, kozmonot tarafından altı fırlatmada başarıldı. Ayrıca Sergey Krikalyev toplam 41 saat 26 dakika süren sekiz uzay yürüyüşü gerçekleştirdi.

Sovyet kozmonotu Sergey Krikalyev'in meslek yaşamının uzay araştırmaları tarihinde özel bir bölümü ve ilginç bir hikayesi var.

Kazakistan'daki Baykonur fırlatma sahasından Sovyetler Birliği zamanında Soyuz roketiyle uzaya başarıyla gönderilmiş, ancak görev süresinin uzamasıyla Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dönebilmişti.

Sergey Krikalyev, Sovyetler Birliği vatandaşı olarak başladığı yolculuğunu farklı bir ülke vatandaşı olarak tamamlayan tek kozmonot olma hüviyetiyle tarihe geçti.

Sergey Krikalyev'in 1991'de nasıl "uzayda unutulduğuna" dair bir hikaye var; ancak kozmonotun kendisi bunun gazetecilerin türettiği düzmece bir haberden ibaret olduğunu söylemişti. Yani "unutulma" söz konusu değildi.

“O sırada ana keşif gezimin yarısı geçmişti ve benzer üç zaman dilimi daha uzayda kalmak zorunda kaldım,” demişti.

Princeton Üniversitesi Fizik Bölümü akademisyeni J. Richard Gott'a göre, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük zaman gezgini Sergey Krikalyev imiş.

Sovyetler Birliği'nin çöküşü nedeniyle 311 gün - yani 10 aydan biraz fazla - uzayda mahsur kalmıştı.

Sovyetler Birliği çöktüğünde uzaydaydı. Eve dönemeyince, başlangıçta olduğundan iki kat daha fazla zaman harcadı ve bambaşka bir tarihi dönemde yurduna döndü.

Her türlü zorlukla baş edebilmek için özel bir eğitim görmüş bir bilim insanı ve kozmonot olmasına rağmen bu zaman atlama haline belki Sergey Krikalyev de şaşırmıştır.

*** 

ODTÜ Fizik Bölümü’nden, bilim ustası Özgür Can Özüdoğru, Bilim ve Gelecek Dergisi’nde yayımlanan “Zaman yolculuğunun kısa bir tarihçesi” başlıklı bilimsel makalesinde konuyla ilgili şöyle yazmış:

“H. G. Wells, ilk romanı The Time Machine’i (Zaman Makinesi) 1895’de; yani Büyük Britanya Kraliçesi Victoria’nın hükümdarlığının sona ermesinden yalnızca birkaç yıl önce yayımlamıştı. Tıpkı bu hanedanın bitişi gibi, o dönemde dünyada başka bir hanedanlık da etkisini yitirmekteydi: 200 yıllık Newton fiziği… 1905 yılında Albert Einstein özel görelilik kuramını yayımladı. Kuram Newton’ın “elma fiziği”ni bir kenara atıp, Wells’in varsayımlarını mutluluğa boğuyordu, çünkü kuramın mümkün kıldığı şeylerden biri de zamanda yolculuktu. Böyle bir şeyi Newton fiziğinde düşünmek bile imkânsızdır, zira Newton fiziği için zaman düz akan bir ok gibidir, ne hızlanır ne de yavaşlar. Fakat Einstein için zaman “göreli”ydi.

Zamanda yolculuk yalnızca mümkün olarak görülmüyor, aynı zamanda yaşanıyor, yalnızca Wells’in hayal ettiği bir biçimde değil. Princeton Üniversitesi Fizik Bölümü akademisyeni J. Richard Gott’a göre, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük zaman gezgini Sergei K. Krikalev’dir. 1985’de başlayan uzun kariyeri boyunca Sovyet kozmonot, uzayda kesintisiz olarak 803 gün geçirdi. Einstein’ın da kanıtladığı gibi, onun için zaman Mir Uzay İstasyonu’nda, Dünya’ya göre çok daha yavaş geçti. Tüm bunların sonucunda Krikalev, dünyada bulunan tüm varlıklardan 1/48 saniye daha az yaşlandı, yani başka bir açıdan baktığımızda zamanda 1/48 saniye geleceğe gitmiş oldu.

Zamanda yolculuğu gözlemlemek, çok yüksek hızlarda çok uzun mesafeler kat edildiğinde daha kolay anlaşılır. Eğer Krikalev Dünya’yı 2015 yılında terk edip Betelgeuse yıldızına, ışık hızının yüzde 99,995’ı gibi bir hızda gidip geri gelseydi (Betelgeuse 520 ışık yılı uzaktadır), döndüğünde Dünya’da 1000 yıla yakın bir zaman geçmiş ve tanıdığı herkes ölmüş olacaktı. Onun için ise, yalnızca 10 yıl gibi bir süre geçmiş olurdu. “Zamanda yolculuğu nasıl yapacağımızı biliyoruz,” diyor Gott, “bu tamamen para ve mühendislik meselesi”.

***

Benim zaman makinesiyle orda burda dolaşma hayalimden vazgeçip ayaklarımı yere basmam gerekiyor sanırım.

Bildiğimiz uluslararası olaylara benzemeyen yeni bir dönem yaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde sorun var. Hem sıcak, hem de soğuk savaş bir arada yaşanıyor. Bu yeni soğuk savaşta delikanlılık da iyice tarihe karışmış durumda.

Eskisinde uzay yarışı vardı mesela. Bilime, teknolojiye bir nebze katkısı vardı hiç olmazsa. Şimdiyse neredeyse unutuldu.

Sosyal bilimciler, “Tarihin tekerleği hep ileriye ve iyiye doğru döner,” der.

Hızla ileriye doğru döndüğünü bildiğimiz bir tekerlek bazen geriye dönüyormuş gibi görünebiliyor. Belli bir noktaya gelindiğinde önce tekerlekler daha yavaş dönüyor gibi görünür, sonra kısa süreliğine duruyor gibi görünür ve devamında da geriye dönüyormuş gibi görünür.

Bu bir yanılsamadır.

Yani telaşa, enseyi karartmaya gerek yok!

Tolstoy, “En güçlü iki savaşçı, sabır ve zamandır,” demiş. 

13 Kasım 2021 Cumartesi

Putin: İnsanların iletişim ve eğitim için meta evrenlere ihtiyacı var


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, insanların mesafelere rağmen aralarında iletişim kurmak ve eğitim görmek için meta evrenlerin sunduğu olanaklardan yararlanmaları gerektiğini belirtti.

Artificial Intelligence (AI) Journey 2021 uluslararası yapay zeka ve veri analizi konferansında konuşan Putin, “Metaverse terimi, 30 yıl önce ünlü bilim kurgu yazarı (Neal Stephenson) tarafından önerilmişti. Onun kitabında, insanlar kelimenin tam anlamıyla gerçek dünyanın kusurlarından kaçarak kurtuluşu meta evrende buluyor. Ancak bu yaklaşım bugün bizim için fazla karamsar ve bence bu yoldan kesinlikle gitmeye değmez. Aksine, insanların uzun mesafelere bakmaksızın iletişim kurabilmeleri, birlikte çalışabilmeleri, okumaları, ortak yaratıcı, iş projelerini uygulayabilmeleri için meta evrenlerinin sunduğu olanakları kullanmak gerekir” ifadesini kullandı.

Putin, bunun, şirketler için ulaşmaları gerektiği yeni zirve olduğunu da sözlerine ekledi.

18 Nisan 2021 Pazar

Uzaya çıkışın 1. yıl dönümünde Gagarin'in yaptığı kutlama konuşması renklendirildi: ''Yaşasın barış''


VİDEO HABER

© RT

 

Russia Today (RT) Rus kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının 60. yıldönümü vesilesiyle eşsiz bir video hazırladı. Renklendirilmiş videoda Gagarin’in uzay yolculuğunun birinci yıldönümünde yaptığı konuşma yer alıyor.

Rus kozmonotun tebrik mesajı 1962’de 35mm’lik bir filme kaydedilmişti ve merkez televizyonda yayınlanmıştı.

Yapay sinir ağı teknolojisi yardımıyla arşiv görüntüleri tamir edilip renklendirildi, ayrıca görüntülerdeki ses de düzeltildi. Bu sayede yıllar sonra dünyanın ilk kozmonotunun görüntüleri renkli olarak izlenebiliyor.




5 Aralık 2020 Cumartesi

Rus fizikçiler geleceğin teknolojisini anlattı: Saniyede onlarca terabit



 

Kaynak: https://tr.sputniknews.com/

 

Bilim dünyası, fotonik temelli aygıtların eninde sonunda alışık olduğumuz elektronik cihazların neredeyse tamamının yerini alacağından emin. Saniyede onlarca terabit hızında kablosuz iletişim, saniyede onlarca gigabit hızında veri işleme, ‘havada’ üç boyutlu görüntüler oluşturan hologramlar, modern fotonik biliminin yalnızca en yakın hedefleri.

 

Ulusal Nükleer Araştırma Üniversitesi MEPhI’den (UNAÜ MEPhI) bilim insanları, Rusya’nın bu alanın gelişimini hızlandıran önde gelen çalışmalarını Sputnik’e anlattı.

Alışılagelen elektronik aygıtlar ne zaman geçerliliğini yitirecek?

Fotonik, ışığın yayılma süreçleri, kaydı ve özelliklerinin değiştirilmesi ile ilgilenen bir bilim ve teknoloji dalı olup, fotonik temelli cihazlar yalnızca olağan optik iletişim ve lazer diskler değil, aynı zamanda diğer birçok gelecek vadeden cihazlardır. UNAÜ MEPhI Lazer ve Plazma Teknoloji (LaPlaz) Enstitüsü Lazer Fiziği Kürsüsü fotonik ve optik bilgi işleme laboratuvarında görevli bilimciler, 21. yüzyılın fotoniğin yüzyılı olduğundan emin.

Uzmanlara göre gelecek 10-20 yıl içinde fotonik hem eski teknik sistemlerin gelişiminde devrim, hem de temelden yeni sistemlerin ortaya çıkmasını sağlayacak. İlk sırada saniyede terabitler hızında herkese açık dijital iletişim, saniyede onlarca gigabit geçirme kapasitesi olan veri işleme sistemleri ve ayrıca hem iki boyutlu, hem de üç boyutlu, holografik gigapiksel ekranlar ortaya çıkacak.

Fotonik teknolojinin temel avantajları ışığın bilgilendirici özelliklerinden ibaret. UNAÜ MEPhI bilim insanlarının açıkladığı gibi optik sinyaller, radyo sinyallerinden binlerce kat daha yüksek doğal titreşim frekansına sahip, bu da parametrelerinin çok daha hızlı değiştirilebileceği anlamına geliyor. Bu nedenle ışık sinyali tarafından iletilen frekans aralığı son derece geniştir, örneğin tek bir optik kanal üzerinden tüm radyo bantlarının sinyali aynı anda iletilebiliyor.

UNAÜ MEPhI’den Prof. Rostislav Starikov, “Işık iletilirken verileri temsil eden iki ve üç boyutlu uzamsal dağılımlar oluşturmak mümkün, oysa iletkenden geçen elektrik sinyali tek boyutludur. Bu nedenle fotonik sistemler, diğer her şey sabitken, bugün tarafımızca kullanılan elektronik öncüllerinden birkaç kat daha yüksek hız ve enerji verimliliğine sahip olabilir” açıklamasında bulundu.

Yarının gerçekliği, holografik video

Işık sinyalini oluşturma teknolojileri daha şimdiden holografik videonun kaydedilmesine ve oynatılmasına izin veriyor. Ancak UNAÜ MEPhI bilim insanlarına göre bu tür sistemler hala çok pahalı ve kusurlu olup, kitlesel uygulamaları için bir takım problemlerin çözülmesi gerekiyor. Özellikle de hologramların hızlı oynatılması, ayrıca mevcut dijital iletişim ağları üzerinden iletilmesi ile ilgili sorunlar mevcut.

Dijital hologramlardan üç boyutlu videonun aktarımı ve hızlı oynatımının entelektüel yöntemleri, proje No. 20-79-00291 olarak Rusya Bilim Vakfı’nın desteğiyle UNAÜ MEPhI bünyesindeki Lazer Fiziği Kürsüsünde geliştiriliyor. Bilim insanları, bu alandaki çalışmaların ticari holografik 3 boyutlu video sistemlerini 2030'ların ortalarına doğru alışılagelmiş hale getireceğinden eminler.

Bu alandaki araştırmaların başındaki genç uzman, UNAÜ MEPhI’den Doç. Pavel Çeryomhin, “Dijital hologramların ikili gösterimi için, onların iletmeye daha uygun bir biçimde yeniden kodlanmasını mümkün kılan yeni bir yöntem, ayrıca analoglarından neredeyse iki kat üstün olan ve bunun yanı sıra son görüntülerde kabul edilebilir bir kalite kaybı seviyesi sağlayan yeni sıkıştırma yöntemleri önerdik ve başarıyla test ettik” diye konuştu.

Foton radyosu neler getirecek?

Gelecek vaat eden bir diğer alansa, radyo sinyallerinin ışığın yardımıyla iletilmesi ve işlenmesi olasılıklarını inceleyen mikrodalga fotoniği veya radyo fotoniği. Bu tür sistemler arka fon ses bağışıklığı, gürültü ve ağırlık-boyut özellikleri açısından geleneksel radyo sistemlerinden çok daha üstün ve en önemlisi, 100 gigahertz’i aşan son derece geniş bir sinyal bandına sahipler.

Radyo fotonik sistemlerin mevcut deneysel modelleri, geleneksel elektronik cihazların ulaşamadığı sinyal işleme hızı ortaya koyuyor. Örneğin bu cihazlar, analogdan sayısala dönüşmeleri mevcut elektronik cihazlardan bin kat daha hızlı gerçekleştiriyor.

UNAÜ MEPhI bilim insanlarının belirttiği gibi şu anda hem dünyada, hem de Rusya’da muazzam bilgi saklama kapasitesine sahip olan fotonik radyo sinyal iletim hatları yaygın olarak uygulanıyor. Gelecekte, ışığın hem radyo sinyallerinin işlenmesi için (fotonik radarlarda), hem de (gelecekte) uzak mesafeden yüksek doğrulukla her türlü hedefi takip etmeyi sağlayacak fotoniğe dayalı aktif faz dizinli radarda kullanıldığı cihazların ortaya çıkması kaçınılmaz.

UNAÜ MEPhI bünyesindeki Lazer Fiziği Kürsüsünde Prof. Starikov önderliğinde, mikrodalga fotoniğinin analog-sayısal sistemleri alanında teorik ve deneysel araştırmalar başarılı bir şekilde yürütülüyor. Özellikle de bu yakınlarda optik bilgi işleme laboratuvarında görevli uzmanlar, radyo sinyallerinin santimetre bandında (S-band) analog-sayısal işlenmesi için bir fotonik sistem yarattı.

UNAÜ MEPhI uzmanları, diğer Rus kuruluşlarından bilim insanları ile birlikte bu aygıtın temelinde Rusya’da ilk, dünyada ise ilklerden biri olan ve saha testlerini başarıyla geçen mikrodalga fotonik unsurlu bir radyo teknik sistemi yarattı. Bilimcilere göre bu tür cihazlar, elektronik muadillerine göre çok daha hafif ve enerji açısından daha verimli.

İnanılmaz hız ve mükemmel kalite

Gelecekte uzamsal optik sinyalleri paralel olarak işleyerek kullanan optik-dijital sistemler, örneğin görüntülerin tanımlanmasında ya da bilgilerin kodlanmasında saniyede 100 gigabite kadar veri işleme hızı sağlayabilecek. UNAÜ MEPhI’de yürütülen iki boyutlu optik sinyallerin işlenmesi alanındaki araştırmalar, tutarlı lazer ve tutarsız radyasyon kullanan kırınımlı ve holografik sistemlerin yaratılmasına odaklanmış durumda.

Rostislav Starikov, “Ekibimiz, muazzam miktardaki bilginin hatasız ve kayıpsız olarak sunulmasını sağlayacak olan, belirlenmiş bilgilendirici ışık dağılımlarının yüksek hızda ve yüksek hassasiyette oluşturma yöntemlerini başarıyla geliştiriyor” açıklamasında bulundu.

Özellikle de şu anda UNAÜ MEPhI bünyesindeki Lazer Fiziği Kürsüsünde Prof. Nikolay Yevtihiyev önderliğinde, Rus Bilim Vakfı’nın 19-19-00498 no.lu projesi çerçevesinde bilgilerin kodlanması için tasarlanmış yeni bir tür optik-dijital kırınım sistemi geliştirilmekte. Yaratıcılara göre, saniyede onlarca gigabit seviyesinde bir çalışma hızı sağlayan ikili veri kodlama sistemi zaten oluşturulmuş ve test edilmiş durumda.

Kürsü uzmanları tarafından yapılan diğer araştırmalar, görsel imajları tanımak için yüksek hızlı akıllı sistemler oluşturmayı amaçlıyor. Bilim insanlarına göre şu anda, megapiksel görüntülerinin saniyede on bin karenin üzerinde bir hızda tanıma olanakları deneysel olarak gösterildi ve bu, elektronik analogların potansiyel yeteneklerinin yüzlerce kat üzerinde.

4 Ekim 2020 Pazar

Distopik Bir Rus Bilimkurgu Komedisi: Kin-Dza-Dza!


Sinan İpek

Kaynak: https://www.bilimkurgukulubu.com/

 

Kişisel olarak sürrealist sanatla aram pek iyi değil… Hele iş bilimkurguya gelince daha da tutuculaşıyorum. Sırf konusu uzayda geçiyor ve içinde zaman yolculuğu (ya da garip makineler) var diye yazılan her kitaba ya da çekilen her filme bilimkurgu denmesine karşıyım. Bilimkurgunun biraz ciddi olması gerektiğine inanırım.

Yine de öyle eserler var ki, apaçık biçimde parodi ya da alegori olmasına ve bilim namına pek az şey içermesine rağmen yine de onları sevmeden edemezsiniz. Otostopçu’nun Galaksi Rehberi gibi…

Bunlardan biri de 1986 yapımı bir Rus filmi olan Kin-dza-dza!

Sovyet dönemine (Komünizm) şahit olmamış genç kuşak için bazı şeyleri bilmeden filmi tam olarak anlamak mümkün değil. Filmin çekildiği sırada Rusya’daki komünist rejim henüz çökmemiş, ama çökmek üzereydi. Komünist rejim tek parti egemenliğine dayanıyordu; bu tek parti ise Komünist partiydi. (En azından sosyalizmin Rusya’daki yorumu buydu.) Rejim, parti tarafından istihbarata dayalı bir baskı idaresine dönüştürülmüştü. Bazılarına göre bir çeşit distopyaydı bu.

 

Elbette bu baskı rejiminden sanat da payını alıyordu. Sanatçılar ve ürettikleri sanat eserleri, ciddi bir gözetim ve sansür denetimi altındaydı. Birçok sanatçı ya kovuşturmaya uğruyor ya da yapıtları rejim tarafından sansürlenerek kuşa çevriliyordu.

Kin-dza-dza!’nın kahramanları da sanatlarını kafes içinde icra eden iki şarkıcı. Kafes, büyük ihtimalle sanatın baskı altında olmasını simgeliyor.

Filmde bunun gibi birçok gönderme var. Örneğin, bir avuç sözcük içeren Pluke dilinde hemen hemen her anlama gelebilen “Ku!” sözcüğü, zamanın Parti Genel Sekreteri K. U. Chernenko‘nun adının baş harflerinden oluşuyordu. Bu durum filmin yapılmasına büyük bir engel teşkil etmekteydi. Neyse ki genel sekreter 1985 yılında öldü de film yapılabildi.

Ondan sonra gelen Gorbaçov ise içki karşıtıydı. Bu yüzden filmin senaryosunda yer alan şarap, sirke ile yer değiştiriverdi. Sirkenin tadına bakan uzaylılar, durumdan hiç memnun kalmazlar. Dünya’dan gelen kemancının çantasında neden sirke taşıdığı da yanıtsız bir soru olarak kalır.

Başka bir örnek de Pluke gezegeninde üstün grup olan Chatlanianlar ile aşağı grup olan Patsakların isimleri… Chatlanian sözcüğü Pluke dilinde para demek olan chatl’dan geliyor, yani “para sahipleri” anlamına geliyor. Öte yandan Patsak kelimesini tersten okuyunca Ukraynalıların Ruslar için kullandığı aşağılayıcı kelimeyle karşılaşıyoruz: Kastap.

Film bunun gibi bir çok göndermeyle dolu ve izleyiciler açısından oyunun bir parçası da bu göndermeleri çözümlemek olduğundan, ben fazla bir şey yazmak istemiyorum. 

Ancak, filmin insanlar arasındaki hiyerarşik sömürü ilişkilerine olan alaycı bakış açısı takdire şayan. Kimlerin Patsak, kimlerin Chatlanian olacağının hiçbir sosyal ya da biyolojik temeli olmaması gibi… Buna aptal bir makine karar veriyor. Yeşil yanarsa Patsak oluyorsunuz, kırmızı yanarsa Chatlanian… Patsaksanız burnunuza köleliğiniz simgeleyen bir çan takmak ve yanağınızı tokatlayıp dizlerinizi kırarak Chatlanian efendilerinizi selamlamak zorundasınız. Ancak, bu sadece Chatlanian gezegenlerinde böyle… Patsakların efendi olduğu bir gezegene giderseniz, bu kez efendi siz oluyorsunuz.

Pluke bir çöl gezegeni. Nedeni, pepelats denen garip aracı çalıştırmak için gereken yakıt olan “luts“un sudan elde edilmesi. Tabi, doğal olarak (!) Pluke gezegeninin sakinleri, gezegendeki bütün suyu tüketmişler! Ve hala kendilerini “uygar” olarak görebiliyorlar. Burada Sovyet rejimine bir gönderme var. Sovyetler yanlış tarım politikaları yüzünden Dünya’nın dördüncü büyük gölü olan Aral Gölü’nü kurutmuşlardı. Göl kuruduktan sonra çöl kumlarının ortasındaki gemi enkazları ilginç ve sürreal bir manzara oluşturuyordu. Çölün ortasındaki bu gemi enkazlarından Pluke gezegeninde de var.

Son olarak, filmin oyuncularının da Rusya’da oldukça tanınmış büyük aktörler olduğunu söylemeliyiz. Özellikle Wef ve Bee rolünde oynayan iki aktöre şapka çıkaracaksınız.

[imdb id=”tt0091341″]


Yazar Hakkında

Sinan İpek, Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar:TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist. Ithaki yayınları Pangea serisinin 5. üyesi "Beyin Kırıcı" adlı bir romanı var.

https://www.ilknokta.com/sinan-ipek/beyin-kirici.htm

 

22 Mayıs 2020 Cuma

SSCB ve Rusya’da bilimkurgu




Metin Uçar




Bilimkurgu denince aklınıza ne geliyor acaba?

İçinde Dünya dışı akıllı canlılar, başka dünyalar, uzay gemileri, robotlar olan gelecekten hikayeler değil mi?

Çoğunuz bilimkurgu denince konusu uzayda geçen filmleri ya da dizileri hatırlayacaktır. Bunların hepsi doğru. Yalnız bilimkurgu inanılmaz derecede farklı sanat dallarına sinmiş, kendini yazılı edebiyat, görsel eserler ve müzik aracılığıyla dile getiren çok ama çok geniş bir evrendir. İlk bakışta soğuk, rasyonel, diyalektik düşünceye sahip Sovyetler ülkesinde pek de gelişmiş olmasına ihtimal verilmeyecek bir alandır bilimkurgu. Diğer yandan Dünya edebiyatına Tolstoy, Dostoyevskiy, Gogol, Puşkin, Çehov gibi devleri kazandırmış bir ülkede bilimkurgu alanında da bir şeyler yapılmış olduğunu beklemek gayet normaldir. Özellikle de bilimkurgu sevenler tarafından. Bilimkurgunun SSCB ve Rusya’daki geçmişine şöyle bir bakacak olursak farklı, başta edebiyat ve sinema olmak üzere çeşitli sanat dalında Dünya klasiği olmuş eserlere rastlarız. Sözüm o ki SSCB’nin yetiştirdiği insanlar da diğer insanlar gibi hayal etmeyi sever, yıllar sonra nasıl bir dünyada yaşıyor olacağımızı ya da başka dünyalarda akıllı canlılar olup olmadığını merak ederlerdi. Bunlardan yazıya kabiliyeti olanlar bilimkurgunun saygı duyulan eserlerini yazmışlar, sinemacıları yine artık kült olmuş bilimkurgu filmleri çekmişlerdir. Bu yazıda hayallerini yazıya, ekrana aktarabilmiş insanlardan ve eserlerinden bahsedeceğiz.

SSCB’de bilimkurgunun babası olarak Konstantin Eduardoviç Tsiolkovskiy kabul edilir. Aslında uzay araştırmaları ve uzay araçları konusunda birçok öncü düşüncenin sahibi olan Tsiolkovskiy’in kaleminden çıkan ve 1918 yılında ‘Doğa ve insanlar’ dergisinde yayınlanan ‘Dünya dışında’ adlı öyküsünde reaktif bir roketin nasıl olması gerektiği anlatılır. Diğer yandan tam anlamıyla SSCB’nin ilk ‘kozmik’ kitabı 1922-1923 yıllarında yayınlanan Aleksey Tolstoy’un ‘Aelita’ adlı romanıdır. Bu roman ‘Kızıl Yenilik’ dergisinde ‘Mars’ın sonu’ adı altında yayınlanmıştı. Tolstoy bu romanını yurtdışında göçmen iken yazmıştı ve Edgar Rice Burrougs’un ‘Mars’ öykülerinden etkilendiği açıktır. Ancak romanının başkahramanı Gusev, güzel prenses Aelita’nın kalbini çalmakla kalmaz, hazır Mars’a kadar gitmişken gerçek bir komünist olarak bir de devrim gerçekleştirir.

1920’li yıllarda SSCB’de iki kitap daha çıkar. Her ikisinin de kahramanları uzaya yolculuk yaparlar. Komsomol Andrey ve bilim insanı Nikodim Ay’daki yerlileri örgütleyerek devrim yaparlar (‘Gezegenlerarası seyyah’ ve ‘Psihomaşina’ - 1924). Aleksandr Yaroslavkiy’in 1926 yılında yayınlanan ‘Evren’in Argonotları’ adlı romanında kahramanlar Mars’a giderler. Andrey Platonov’un 1926 yılında çıkan kitabı ‘Ay bombası’ ve 1928’de basılan Valeriy Yazvitskiy’in ‘Ay’a ve Mars’a seyahat’ adlı kitabında yakın uzayda yaşanan olaylara tanık oluruz. Graal Arelskiy’in 1925’te yayınlanan ‘Mars hikayeleri’ ve 1929’da yayınlanan S. Gorbatov’un ‘Ay Colomb’unun son seferi’ adlı kitaplarda dünya dışı zeka ile tanışırız. Nikolay Muhanov’un 1924 yılında yayınlanan ‘Yangın yeri derinlikler’ adlı eserinde SSCB bilimkurgusunda bir ilk olarak gezegenler arası savaşa tanık oluruz. Söz konusu savaş Dünya ve Mars orduları arasında yaşanır. Savaşta ışın silahının etkin bir şekilde kullanıldığını öğreniriz.

Görüleceği gibi SSCB’de bilimkurgunun şafağında çok sayıda eser ortaya çıkmıştır. Ancak bunlardan sadece Tolstoy’un Aelita’sı bir ilk olarak kabul edilir. Belki konusu etkileyici olmasa da Tolstoy’un kaleminin güçlü olması bu kitabı ilk sıraya yerleştirmiştir diyebiliriz (Bu arada bizim Lev Tolstoy ile karıştırmayınız!).

1930’lu yılların başına SSCB bilimkurgu kütüphanesine birkaç kitap daha katılır. Bunlar arasında 1930’da yayınlanan Abram Paley’in ‘KİM gezegeni’, 1931 yılında yayınlanan Yan Larri’nin ‘Mutlular ülkesi’ ve 1933’te yayınlanan Aleksandr Belyayev’in ‘Hiçliğe sıçrama’ sayılabilir.

Yan Larri’den biraz daha detaylı bahsetmemiz gerekir. Çünkü yazar Sovyet çocuk fantazyasının klasiği sayılan ‘Mutlular ülkesinde’ yakın zamandaki komünist toplumun nasıl olacağını yazmıştır. Bu konunun yanı sıra uzayın fethedilmesi gerekliliği de işlediği temalardan biridir. İş böyle olunca yazarın politik düzen ile ilgili kendi görüşlerini yazması gerekmiştir ki bu yüzden de uzun bir süre boyunca göz ardı edilmiştir. Bu sessizlik saf yazarı Yoldaş Stalin için bir fantastik roman yazmaya iter. Yazar romanında bir uzaylının anlattığı Sovyet sistemi ile ilgili eksiklerden dem vurur. Eserini imzasız olarak Stalin’e gönderir. Sonuçta 1941’de NKVD (KGB’nin öncülü) tarafından tutuklanır ve 10 yıl hapis cezası alır.

Aleksandr Belyayev’in ‘Hiçliğe sıçrama’ romanı Tsiolkovskiy tarafından da beğenilir. Romanda bir uzay gemisine binerek dünyadaki devrim süreçlerinin bitmesini beklemeye karar veren burjuvaların hikayesi anlatılır. ‘Ark’ adlı gemilerinin yolu Venüs’e düşer. Gemide burjuvalar ve hizmetçileri arasında kavga çıkar. Emekçiler bu kavgadan galip çıkarlar ve kendi yanlarına geçen burjuvalar ile Dünya’ya geri dönerler. Döndüklerinde komünist ütopyanın gerçek olduğunu görürler.

1934 yılında Sovyet Yazarları Kongresi düzenlenir. Ancak bu kongre bilimkurgu için hiç de hayırlı olmayacaktır. Kongre bilimkurguyu sadece yeni yetişmekte olan nesillere yazılı eserler üreten bir komitenin himayesine verir ve yapılacak çalışmanın genç nesillere bilimsel-teknik bilgi vermek olduğu tespitini yapar. İşte bu durumda karşımıza ‘yakın dönemi hedefleyen’ bir bilimkurgu akımı çıkar. O dönemin fantastik romanlarında genelde karşımıza çıkan tema şöyledir: Bir fabrikada ya da bilimsel araştırma enstitüsünde çalışan dahi bilim insanı, genç komünist (Komsomol) arkadaşları ile sosyalist ekonomiye hizmet edecek muhteşem bir teknoloji üzerinde çalışır. Hemen yanlarına kadar sızan bir ‘yabancı ajan’ ise düzen düşmanlarını kullanarak ortalığı bulandırır. Ancak sonuçta kahraman güvenlik teşkilatı çalışanlarıyla beraber tüm kötüler ‘zırhlı trenin’ darbesi ile darmadağın olurlar. 1939’da yayınlanan Grigoriy Adamov’un ‘İki okyanusun gizi’ adlı romanı bunlara güzel bir örnektir.

Ancak bu yukarıdan indirilen çerçeveye sığmak istemeyen yazarlar da vardı tabii. Onların yazdığı romanlardaki kahramanlar sürünmeyi değil uzayda yolculuğu arzulamaktaydılar. Aleksandr Belyayev’in 1936’da yayınlanan ‘KETS yıldızı’ adlı romanında olaylar bir yörünge istasyonunda geçer. 1937’e yayınlanan ‘Gökten gelen misafir’ adlı romanı ise yıldızlara seyahati konu edinmiştir. Vladimir Vladko ‘Evren Argonotları’ (1938) romanında kahramanları Venüs’e, Boris Anibal ise ‘Evren denizcileri’ romanında (1940) kahramanlarını Mars’a gönderir. A. Tarasov’un ‘Ay kraterleri üzerinde’ romanındaki kahramanlar ise (1941) Ay’a giderler. Bu kitaplar beklenen ilgiyi görmez, ardından savaş başlar.

Büyük kırılma

Savaşın zaferle sonuçlanmasından sonra da öyle sık bir şekilde bilimkurgu kitapların basılmadığını görürüz. Sergey Belyayev 1945’de savaş-macera konulu ‘Onuncu gezegen’ romanını yazar. 1947’de İvan Yefremov’un ‘Yıldız gemileri’ romanı çıkar. Yine bu dönemde çıkan Vladimir Obruçev’in ‘Gezegenlere seyahat’ adlı romanı daha çok bilgilendirme amaçlı bir eser gibidir. Boris Lyaponov ‘Evrenin derinliklerinden gelen’ romanında Tungusk meteorunu anlatır (1950). Bu dönemim bilimkurgusu ayağı Yer’e basan, yakın geleceği anlatan bir özelliği vardır. O dönemin bilimkurgu romanlarında birkaç yıl, en fazla on, onbeş yıl sonra yaşanacak bir gelecek ile tanışırız. Bilimkurgu yazarlarının çalışmalarında batıdaki meslektaşlarına benzemeye çalışıyor olabilecekleri riski de her zaman vardı. Ancak zaman ilerliyordu ve Sovyet bilimkurgu yazarlarının da günü gelecekti. 1954’te Aleksandr Dovjenko’nun sinemaya aktarılmak üzere yazılan ancak sonuçta rafta kalan ‘Kozmos’un derinliklerinde’ adlı romanını görürüz (1954). Bir yıl sonra ise Vladimir Savçenko’nun ‘Yıldızlara’ adlı öyküsü ‘Bilgi-Güçtür’ dergisinde yayınlanır. Bu romanda yıldızlara gidecek ilk uzay gemisi 1977’de fırlatılır. Ardından Georgiy Martonov’un 1955’te yayınlanan ‘Yıldız gemisinde 220 gün’ ve 1957’de yayınlanan ‘Gezegen misafiri’ adlı romanları gelir. Bunlar daha sonra seri haline gelecek ‘Yıdız seyyahları’ ve ‘Kallisto’ serilerinin başlangıcıdırlar. Bu romanlarda Güneş Sisteminin fethi, uzaylıların Dünya’ya ziyareti ve komünizmin inşa edilmiş olmasına tanık olmaları gibi temalar işlenir. 1957’de İvan Yefremov’un ‘Andromeda bulutsusu’ adlı romanı çıkar. Bu roman Sovyet bilimkurgusunun ikinci doğuşunu simgeler. O dönemde toplumda da ‘ılımlaşma’ yaşanmaktadır, bilimsel alanda çok önemli atılımlar yapılmaktadır. Yefremov’un romanındaki iyimserlik dönemin ruhuna tam olarak uymaktaydı. İnsanlar uzun yaşamanın sırrını bulmuşlar ve ‘Büyük ring’i kurmak üzere yıldızlara yolculuk yapabilmektedirler. Yefremov 1959’da yazdığı ‘Yılanın kalbi’ adlı romanında Dünya’lıların ‘yabancı’ ırkı uzaylılarla ilk temasını anlatır.

Sovyet bilimkurgusu açısından dönüm noktası 1959’da çıkan ‘Kızıl bulutlar ülkesi’ adlı romandır. Bu Arkadiy ve Boris Strugatskiy’lerin ilk romanıydı. Bu romanda yazarların bilimsel-teknolojinin ve macera temalarından ziyade insan karakteri çözümlemelerine girdiklerini görürüz. Strugatskiy’lerin kahramanları çok kez ahlaki tercih yapmak zorunda kalan kişilerdir. 1960’ta çıkan ‘Amalteya yolu’ ve 1962’de çıkan ‘Stajyerler’ romanlarının kahramanları Güneş Sistemi’ni fethetmeye çalışırlar. 1963’de en iyi romanlarından biri olan ‘Uzaktaki gökkuşağı’ yayınlanır. Bu arada 1960’ta çıkan İgor Zabelin’in ‘Hayat kemeri’ romanından da bahsetmek gerekir. Bu diğer gezegenlerde terraformasyon konulu ilk romandır. Yine uzayın fethi konulu romanlar arasında Genrih Altov’un 1961’de çıkan ‘Yıldız kaptanları hakkında efsaneler’ serisi, Valentina Juravlyova’nın 1963’te çıkan ‘Evren’e seyahat edenler’, 1965’te çıkan Georgiy Gureviç’in ‘Biz Güneş Sistemi’ndeniz’ romanı sayılabilir. O dönemde bilimkurgu roman ve öykü yazanlar arasında İgor Rosohovatskiy, Anatoliy Dneprov, Vladimir Mihaylov’u görürüz.

Yıldızlara dönüş

Çok gariptik ki Yuriy Gagarin’in uzaya çıkışı Sovyet bilimkurgusunda bir durgunluğa yol açar. Artık uzay büyük bir hayal olmaktan çıkmış, günlük bir iş haline gelmiştir. Ancak bilimkurgu sevenlerin sayısı da oldukça yüksek idi ve eskisi kadar sık olmasa da bu türde eserler çıkmaktaydı. Bu alanda en dikkat çekici eser, Sergey Snegov’un üç kitaptan oluşan ‘Tanrı gibi insanlar’ıdır. 1966’da çıkan ‘Galaktik keşif’, 1968’de çıkan ‘Perseus’a saldırı’ adlı ilk bölümlerin yayınlanmasından hemen sonra yazara karşı, batı esinli kozmik opera yaptığı ile suçlaması yapılır. Burada anlatılan galaktik ölçekteki savaş teması Sovyet okuyucuları için yabancı idi. Bu nedenle son bölüm ‘Geriye giden zaman ringi’ ancak 1977’de yayınlanmıştır.

Sovyet bilimkurgusu için alışılmadık, uzay temalı romantik hikaye ‘Aramis nöbeti’ 1967’de Olga Larionova’nın kaleminden çıkar. Larionova’nın bazı hikayelerinin Strugatskiy kardeşlerin seviyesinde olduğu söylenir. Strugatskiy kardeşler bu dönemde (1971) yazdıkları ‘Ufaklık’ adlı romanda insanlara çok yabancı bir uygarlık ile temasta ortaya çıkan ahlaki tercih konusunu masaya yatırırlar. Yevgeniy Voyskunskiy ve İsay Lukodyanov’un 1970’de çıkan ‘Yıldız denizlerinin sesi’ adlı romanın kahramanları Venüs’te terraformasyon ile uğraşırlar. Çalıştıkları ortam tam bir komünist ütopyadır. Sergey Jemaytis 1973’te yazdığı ‘Kızıl Gezegen’ adlı romanın kahramanları Mars’ta yıkılmış bir uygarlığın izine rastlarlar. Kir Bulıçev’in yine bu dönemde çıkan eserleri insan psikoloji üzerine çok doğru betimlemeler içerir.

1970’li yılların ortalarından itibaren 1980’li yıllar Sovyet bilimkurgusu için yine durgunluk dönemidir. Bunun nedeni yine aktifleşen politik ‘conta sıkıştırma’ ile ilgilidir. Ağırlaşan günlük hayat şartlarında uzayın fethedilmesi artık o kadar ilgi çekmemektedir. Amerikalılarla yapılan ‘Ay yarışı’ kaybedilmişti. Uzay mekiği programının gerçekleştirilmesinde de ciddi sıkıntılar yaşanmaktaydı. Sosyalist bloktan kozmonotlar sıra sıra uzay istasyonunda çalışma yapmaya gidip gelmekteydiler. Bu ortamda ‘Molodoya Gvadriya’ yayınevi kimsenin ilgisini çekmeyen bazı kitaplar basmaktaydı. Bunlar arasında kozmonotlar tarafından yazılmış bazı bilimkurgu Levon Haçaturyan’ın ve Yevgeniy Jrunov’un ‘Mars yolu’ (1979), ‘Asteroidde’ (1984), ‘Selam Fobos’, ‘Kara sessizlik’ gibi eserler de vardı! O dönemin kayda değer en önemli eseri 1978’de yayınlanan, Sergey Pavlov’un ‘Ay gökkuşağı’ adlı romanıdır. Bu romandaki kahramanlar eski istihbaratçı iken insanlıktan çıkıp, garip canlılar haline gelmektedirler. 1976’da yayınlan, Vladimir Mihaylov’un ‘Kardeşimin bekçisi’ ve 1983’te yayınlanan ‘Öyleyse gelin, hüküm verelim’ adlı eserlerinde Strugatskiy kardeşlerin son dönem eserlerindekine benzer sosyal-filosofik temaların net bir şekilde işlendiğini görürüz.

Sonucunda SSCB’nin dağılmasını getiren Perestroyka (yeninden yapılanma) döneminde bilimkurguya olan ilgi hemen hemen ortadan kalkar. Modern dönem bilimkurgu yazarlarının eserlerinin büyük çoğunluğu kozmik opera olarak kabul edilir. Bu dönemin belki de tek olumlu özelliği bir zamanlar batılı ideolojileri taşıdığı için Rus piyasasına pek giremeyen yabancı bilimkurgu eserlerinin kitlesel şekilde Rusça’ya kazandırılmasıdır. Bugün Rusça’ya çevrilmemiş bir bilimkurgu romanı yoktur diyebiliriz.

Sovyet bilimkurgusunun ilk 10 kitabı:

Aleksey Tolstoy «Аelita»
İvan Yefremov «Andromeda bulutsusu»
Arkadiy ve Boris Strugatskiy kardeşler «Kızıl bulutlar ülkesi», «Amalteya yolu», «Stajyerler»
Aleksandr Belyayev «Hiçliğe sıçrama»
Georgiy Martınov «Каllisto»
Yevgeniy Voykunskiy, İsay Lukodyanov «Yıldız denizlerinin sesi»
Sergey Snegov «Tanrılar gibi insanlar»
Georgiy Gureviç «Biz, Güneş Sistemi’ndeniz»
Sergey Jemaytis «Kızıl gezegen»
Sergey Pavlov «Ay gökkuşağı»

28 Temmuz 2019 Pazar

Svetlana Savitskaya, 35 sene önce uzayda yürüyen ilk kadın oldu



© Sputnik / Aleksandr Mokletsov




Uzay yolculuğu yapan ikinci kadın olan Svetlana Savitskaya, 25 Temmuz 1984 tarihinde katıldığı Salyut-7 uçuşu esnasında uzayda 3 saat 35 dakika yürüyerek, uzayda yürüyüşü yapan ilk kadın kozmonot oldu.

Svetlana Savitskaya, 8 Ağustos 1948 tarihinde dünyaya geldi. Havacılık Enstitüsü’nden mezun olmasının ardından uçuş eğitmeni olarak çalışan Savitskaya, 1970 yılında uçuş sporları alanında 18 dünya rekoru kırdı. Bu süreçte 20 farklı uçakla çalışan pilot, gökyüzünde 1500 saatten fazla vakit geçirdi.

19 Ağustos 1982 tarihinde Aleksandır Serebrov ve Leonid Popov ile birlikte Soyuz T-7 uzay aracıyla Salyut 7 uzay istasyonuna uçan Savitskaya, Valentina Tereşkova’dan sonra uzay yolculuğu yapan ikinci kadın oldu.

Savitskaya o günleri “Her daim uzay yolculuğu yapmayı hayal etmiştim. Evet, aslında ben de uçuş sporlarıyla ilgileniyordum. Ancak yine de bu hayalimi kimseyle paylaşmadım. Kozmonot olmanın kadınların işi olmadığı düşünülen zamanlardı. Uzay yolculuğu yapan ilk kadın bizim vatandaşımızdı. Belli ki bu herkes için yeterliydi, daha fazlasına gerek yoktu” sözleriyle hatırlıyor.

İkinci uzay uçuşuna ise bundan 2 yıl sonra Soyuz T-12 uzay aracıyla katılan Savitskaya, uzay aracından çıktı ve Vladimir Janibekov ile birlikte açık uzayda metalleri kesmeye ve kaynak yapmaya yarayan bir aleti denedi. Böylece uzay aracı dışında 3 saat 35 dakika kalan Savitskaya, uzay yürüyüşü yapan ilk kadın oldu. Bu başarısının üzerine Sovyetler Birliği Kahramanı unvanını alan ilk kozmonot olarak, Lenin Nişanı’yla da ödüllendirildi. Aynı zamanda kendisinin adını taşıyan ‘4118 Sveta’ isimli bir asteroid de bulunmaktadır. 

Uzayda yürümesi ile ilgili konuşan Savitskaya, “İkinci uçuşumun en kilit noktası buydu. Nitekim uzay alanında ülkemizin önde bir konumda olmasını sağlanması, açık uzayda bulunan ilk kadının Sovyet bir kadın olması söz konusuydu. Bu daha gergin bir işti ve daha tehlikeliydi. Çok daha eğitimli, çok daha tedbirli, çok daha dakik ve çok daha dikkatli olmam, kendimi çok iyi kontrol etmem gerekiyordu. Ancak korku ve kaygıya yer yoktu.”

Savitskaya’nın uzaydaki kendinden emin başarısı, uzay bilimleri ve kozmonotluğun erkek işi olmadığını da tüm dünyaya göstermiş oldu. Savitskaya’nın ardından pek çok kadın kozmonot daha uzay yolculuğu yaptı.

Savitskaya’nın ilk uçuşundan sonra Dünya Kadınlar Günü nedeniyle sadece kadın kozmonotlardan oluşan bir Soyuz ekibin Salyut-7 istasyonuna gitmesi planlanmıştı. Ancak Savitskaya’nın komuta etmesi planlanan uçuş, bazı sorunlardan dolayı 1985 yılında iptal edilmişti.

Ünlü kozmonot bugün, Rusya parlamentosunun alt kanadına bağlı Savunma Komitesi'nin üyesi ve Sovyetler Birliği Kahramanları Derneği Başkan Yardımcısı olarak aktif olarak siyasetle uğraşıyor.