Tolstoy'un 1886'da yazdığı “İnsan ne ile yaşar?” adlı
bir kitaptı.
Tanıtım yazısını okudu. Sonra sehpanın üzerine bıraktı.
“Çok hoş bir kitaptır bu. Bu kitaptaki üç hikayeden birinde
‘İnsana ne kadar toprak lazım?’ başlıklı hikayede konuştuğumuz konu çok güzel
anlatılıyor. Açgözlülüğün insanın başına ne felaketler getirebileceğini anlatan
ibretlik bir hikayedir. Tolstoy, gözünü toprak hırsı bürüyen bir insanın, hırsı
sonucu iki metrelik bir çukurla biten hazin öyküsünü anlatıyor. Lise
çağındaki her insan evladının okuması gerektiğini düşünüyorum.”
“O çağlarda okunursa daha sonraki yaşamında insanlar hata
yapmaz mı diyorsun yani?”
Gülümsedi.
“Hikayenin kahramanı köylü Pahom, ‘Bizim tek sıkıntımız,
yeterli toprağımızın olmayışıdır. Eğer istediğim kadar toprağım olsaydı,
şeytandan bile korkmazdım,’ diyor.”
“Çok toprağı olsa hayatının bütün dertleri sona erecekmiş
yani.”
“Bir gün bir yabancı gelmiş uzaklardan. Volga'nın öbür
tarafından geldiğini ve orada çalıştığını söylemiş. Laf lafı açmış ve adam
birçok insanın oraya göçüp yerleştiğini anlatmaya başlamış. Kendi köyünden olan
insanların da oraya göçtüklerini, kütüklerini oraya yazdırıp yirmi beşer dönüm
toprak aldıklarını söylemiş. Toprak o kadar verimliymiş ki, ekilen çavdarlar
bir at boyu yükseliyormuş. Hatta o kadar kalınlaşıyormuş ki, beş tanesi bir
deste yapıyormuş!
''güneş batana kadar çevirebildiğin toprak senindir.''
cümlesi bilgece söylenmiş bir söz, Başkurtların cömertliği ve vericiliği de
aynı şekilde. sahiplenmek için çabaladıklarımızın belli bir süre sonra bize
sahip olduğunu anlatan çok güzel bir hikaye.
Başkurtların reisi, Pahom'a, gözünün gördüğü her yeri bir
şartla alabileceğini söyler. Şartı şudur: Pahom bir noktadan almak
istediği toprağı küçük çukurlar kazarak işaretleyecektir ancak, akşama kadar
istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorundadır.
Yarış sabah güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla da biter.
Pahom güneşin doğuşuyla hoşuna giden merayı büyük bir hızla
işaretlemeye başlar. Yolun yarısı geçmiştir ki güzel bir mera daha
görür. “Burayı da arazimin içine katarsam iyi olur, verimli bir alan”
der. Sağa doğru koşu alanını daha da fazla genişletir. Güneşin
batmasına az kalmıştır. Ayakları yara içindedir, çok yorulmuştur ama ne
olursa olsun başladığı yere güneş batmadan yetişmelidir. Hırs gözünü
bürümüştür. Hızını arttırır, var gücüyle koşar. Alkışlar içinde güneş
batmadan başladığı yere yetişir. O yorgunlukla yığılır kalır. Uşağı
seslenir ama cevap alamaz. Ağzından kan gelmiş ve ölmüştür efendi Pahom.
Yarışın başladığı ve bittiği noktaya, hemen olduğu yere gömülür uşağının
ağzından ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: “Onun İhtiyaç
Duyduğu Üç Arşın Kadar Bir Topraktı…''
“Dik gömülecekse bir metrekare çok bile çok. Öyle değil
mi?”
“Öykünün özeti bu…”
“Evet, maalesef böyleyiz. Hayatımıza daha fazlasını katmak
için çabalarken hayatımızdan ömür dakikalarımız azalıyor… Koşuşturmalar içinde
hayattan keyif alamıyoruz. Bir durup, düşünmeli…”
"Ölüm cezası da, müebbet hapis de aynı derecede ahlâka
aykırıdır; ama ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, kesinlikle
ikincisini seçerdim. İyi veya kötü bir şekilde yaşamak, hiç yaşamamaktan daha
iyidir." şeklinde konuştu.
Hararetli bir tartışma başlamıştı.
O günlerde şimdikinden daha genç ve sinirli olan banker,
birden heyecandan coştu.
Yumruğunu masaya vurdu ve genç adama bağırarak:
"Doğru değil! İki milyonuna bahse girerim ki, sen
hapiste tek başına beş sene bile kalamazsın." dedi.
Genç adam ise:
"Sözlerinde ciddîysen, bahsi kabul ediyorum; ama beş
değil 15 sene hapiste kalacağım." diyerek karşılık verdi.
"On beş mi? Kabul!" diye haykırdı banker.
"Ortaya iki milyon koyuyorum, beyefendi..."
"Küçük Köpekli Kadın", Anton Çehov'a ait
bir hikâyedir.
İlk defa 1899 yılında yayımlanan öyküde Yalta'da yalnız
başlarına tatil yaparken tanışan mutsuz bir evliliği olan Moskovalı bankacı
Dimitri Dimitriç Gurov ile evli bir kadın olan Anna Sergeyevna Von
Diderits'in arasındaki ilişki ele alınmaktadır.
Hikâye dört bölümden oluşuyor: I. bölüm Yalta'daki ilk
buluşmayı, II. bölüm ilişkinin tamamlanışıyla Yalta'daki kalan süreyi, III.
bölüm Gurov'un Moskova'ya dönüşüyle Anna'nın yaşadığı şehre gidişini
ve IV. bölüm Anna'nın Moskova'yı ziyaret edişini ele almaktadır. "Küçük
Köpekli Kadın", Çehov'un en bilinen hikâyesidir. Örneğin Vladimir
Nabokov, eseri bugüne kadar yazılmış en büyük hikâyelerden biri olarak
görmektedir.
Konu
Dmitri Gurov, bir Moskova bankasında çalışmaktadır. 40
yaşın altında, evli ve iki oğlu var. Evliliğinden ve hayatındaki
monotonluktan ve anlamsızlığından mutsuzdur, sık sık eşini aldatır ve kadınları
"ikinci sınıf cins" olarak görür. Yalta'da tatil yaparken
küçük Pomeranya cinsi köpeği ile deniz kıyısında yürüyen genç bir
kadın görür ve onu tanımaya çalışır. Leydi Anna Sergeyevna da mutsuz evlilik
yaşamakta ve eşi olmadan tatil yapmaktadır. Anna ve Dmitri kısa sürede bir
ilişki yaşarlar ve yürüyüş yaparak ve yakındaki Oreanda köyüne
giderek zamanlarının çoğunu birlikte geçirirler. Anna kocasının Yalta'ya
gelmesini beklerken aldığı bir mektupta kocasının gözlerinde bir sorun olduğu
ve karısının en kısa zamanda eve dönmesini istediği yazılmıştır. Gurov onu
istasyona götürür. Ayrıldıklarında, ikisi de birbirlerini bir daha asla
görmeyeceklerini ve ilişkilerinin sona erdiğini düşünür.
Moskova'ya, sevgisiz evliliğine ve günlük rutinlerine dönen
Gurov, gündüz çalışır ve gece kulüplere gider ve genç Anna'yı yakında
unutacağını ümit eder fakat Anna'nın anıları hafızasında canlanır. Birçok
ilişkiden sonra ve tıpkı orta yaşlara yaklaşırken beklenmedik bir şekilde
hayatında ilk kez derin bir şekilde aşık olur. Ortadaki zorluklara rağmen
Anna'yı görmesi gerektiğini hisseder. Bazı işlerle ilgilenmek için St.
Petersburg'a gitme gerekçesiyle, Anna'yı bulmak için şehre doğru yola
koyulur. Ailenin ikametgâh yerini bir otel hamalından öğrenerek evi bulur
ancak davetsiz gelmenin boşuna olacağını fark eder. Çaresizlik içinde,
Anna'nın onu unuttuğunu ve başka birini bulmuş olduğunu düşünür ve oteline geri
döner.
Akşamleyin, o sabah gördüğü ve dikkatini çektiği Geyşa adlı
tiyatro oyununu hatırlar. Anna ve kocasının da katılabileceği düşünerek
tiyatroya gider. Çift girer ve Gurov dikkatle izler. İlk ara verilince
koca, sigara içmek için dışarı çıkınca Gurov, şaşkın ve ondan kaçan Anna'yı
selamlar. Tiyatro boyunca onu takip eder, onunla yüz yüze gelir. Anna, Gurov'u
sık sık düşündüğüne dair sırrını açık eder. Korkan Anna, gitmesi için Gurov'a
yalvarır ve Moskova'ya onu görmeye geleceğine dair söz verir.
Anna, kocasına hasta olduğunu ve doktora görüneceğini
söyleyerek Moskova'ya gitmek için zaman zaman bahaneler yaratır. "Ve
kocası ona inandı, ya da inanmadı." İkisi de artık hayatlarında ilk
kez gerçekten aşık olduklarının farkındadırlar ve her ikisi de yüzleşecekleri
birçok zorluğun üstesinden nasıl geleceklerini merak etmekte ve daimi olarak
birlikte yaşamaya dair isteklerini gerçekleştirirler. Umutsuzca bir plan
bulmaya çalışırlar ancak hikâye bir çözüm sunmadan sona erer:
"Sonra birbirlerine danışarak epey bir süre
konuştular, gerekli gizlilikten nasıl kaçınacakları, aldatma, farklı şehirlerde
yaşama ve birbirlerini uzun süre görememeleri üzerine konuştular. Bu dayanılmaz
esaretten nasıl kurtulacaklardı? (...) Şurası açık seçikti, ikisi için de
önlerinde uzun, uzun bir yol vardı ve bunun en karmaşık, en zor kısmı daha yeni
başlıyordu."
Nabokov, bu alışılmadık son hakkında şunu yazmıştır:
"Tüm geleneksel kurallar (...) bu harika hikâyede
çiğnenmiştir (...) problem yok, düzenli dönüm noktası yok, sonunda amaç
yok. Ve şimdiye kadar yazılmış en büyük hikayelerden biridir."
Tarihsel
arka planı
1898-99 kışında Yalta'da yaşarken "Çehov da 1901'de
evleneceği oyuncu Olga Knipper'e aşık olmuştu. Gurov ve Anna'nın
müşfik ilişkisini Çehov'un yeni keşfedilen aşkı ışığında görmek cazip
geliyor."
"Anna ve Dmitry gibi Olga ve Anton da gezinti
yolunda dolaşıyorlardı ve o yaz Oreanda'daki manzaradan okyanusa hayran
kaldılar; Anna gibi Olga Knipper da bir Alman soyadına sahipti; Anna ve
Dmitry gibi Olga ve Anton da ayrı yaşamak zorunda kaldılar." Hem
Anna hem de Olga, erkek partnerlerinden yaşça daha küçüktür.
Yayım
tarihi
Hikâye, Çehov'un ilerleyen tüberkülozu nedeniyle
sıcak iklimden yararlanmak için doktorunun tavsiyesine uyarak gittiği Yalta'da
yazılmıştır. İlk olarak 1899 Aralık tarihli Russkaya Mysl (Rusça
Düşünce) dergisinde "Bir Hikâye" ("Rasskaz") alt başlığıyla
yayımlandı. O zamandan beri pek çok koleksiyonda ve dilde yayımlandı ve
Çehov'un en bilinen hikâyelerinden biri oldu.
BİR ZAMANLAR iki Kırıntı
yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya
gelmişlerdi:
Biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı,
sakal avcının suratında bitmişti, avcı ormanda çayır çimen üzerinde uyur,
önünde de köpeği pineklerdi.
Avcının ekmeğin içini yemesi,
sonra tüfeğini doldurması, sonra eliyle sakalını düzeltmesiyle başladı hikaye;
iki Kırıntı böylece düştü avcının avucundan ve sakalına yerleşti.
Öylece yan yana yaşayıp
gidiyordu iki Kırıntı; işleri yoktu, dertleri yoktu, böbürlenmeye başladılar.
"Ben," dedi Baruttan
olan Kırıntı, "güçlüyüm, korkuncum, ben ateşim, bütün dünyayı
tutuşturacağım! Ya sen?" diye sordu.
Şöyle cevapladı onu Ekmek
Kırıntısı:
"Ben de insanı
doyururum."
"Doyur," dedi ona
Barut Kırıntısı, "ama bakarsın ben insanı da tutuşturuveririm!"
Ekmek Kırıntısı ona, "Yok
ya!" dedi. "İnsan aklını Ekmekten alır, aklıyla da ateşi bile yener!
Bense ekmek kızıyım: Demek oluyor ki senden güçlüyüm!"
Parladı bunu duyan Barut
Kırıntısı: "Ne olmuş sen daha güçlüysen," dedi, "ben de daha
kötüyüm."
"Madem benden
kötüsün," dedi o zaman Ekmek Kırıntısı, "ben de senden iyiyim o
halde."
"Gel hadi gücümüzü
deneyelim," dedi Barut Kırıntısı. "Şimdi bir parlarsam seni de
yakarım insanı da! Kim daha güçlü sayılacak o zaman?"
"Beni yenersin,"
diye yanıtladı Ekmek Kırıntısı, "ama insanın hakkından gelemezsin !"
"İnsan uyuyor ya
işte," dedi diğer Kırıntı, "onu da alt ederim. Bak hele nasıl
parlayacağım!"
"Bekle bir, yanma,"
diye rica etti Ekmek Kırıntısı. "Önce ben deneyeyim gücümü."
"Olmaz, önce ben!"
diye bağırdı Barut Kırıntısı.
"Hayır, ben!" dedi
Ekmek Kırıntısı.
"Şimdi tutuşturacağım
seni ateşle!"
"Ben de insanı
uyandırırım!"
"Ben de yakarım
onu!"
"Yok ya! Senden güçlü ki
o!"
Bu sırada Barut Kırıntısı daha
yakından, daha iyi tutuşturabilmek için Ekmek Kırıntısına doğru kaydı.
Ekmek Kırıntısı ondan
uzaklaşıp uyuyan avcının gözüne vardı, gözü örten kapağı gördü, çıktı üzerine
gözkapağının, orta yere oturdu.
"Eh," diye düşündü,
"ne edeceğim ben şimdi?"
Bir serçe ilişti gözüne. Serçe
oturduğu daldan Ekmek Kırıntısına bakıyor, onu gagalamak istiyor ama insandan
korkuyordu.
"Ye beni," diye rica
etti Ekmek Kırıntısı, "yumuşağımdır." "Ne diye ateşte
yanayım," diye düşünüyordu, "serçeyi beslerim daha iyi."
Cesaret bulan serçe daldan
kalktı ve avcının alnına kondu.
Avcı serçeden uyandı, gözünü
açtı, Ekmek Kırıntısını göz kapağından aldı, baktı ona, ağzına atıp çiğnedi:
Boşa gitmesin nimet.
Serçeyse ekmek zannettiği
Barut Kırıntısını bir çırpıda yiyiverdi ve korkudan göğe uçtu.
O sırada Ekmek Kırıntısı
insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu.
Barut Kırıntısıysa serçenin
içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü.
Avcı önündeki çimene pişmiş
bir serçenin düştüğünü gördü, onu köpeğine verdi.
Köpek serçeyi yedi ve göğe
baktı:
Bir pişmiş kuş daha düşmez
miydi ki oradan?
Ekmek Kırıntısıysa artık
İnsanla bir yaşıyordu, gülümsedi ve "Tüm dünyayı tutuşturmak istiyordu,
anca bir serçeyi pişirdi !" dedi.
Böylece sonuçlandı uyuyakalmış
insanın sakalındaki iki Kırıntının kavgası.
Dostoyevski’nin insanlığın kaderi hakkında gerçek bir umut
ışığı yaktığı tek anlatısı, son hikâyesi olan “Gülünç Bir Adamın Düşü”dür:
insana has bütün o zulmeti biz yarattık; oysa yardımı esirgediğimiz o küçük
kıza elimizi uzatmak yeter karanlıktan kurtulmak için.
Sabah.
Saat daha yedi olmadığı halde Makar Kuzmiç Bliostkov’un berber dükkânı açık.
Şık giyimli, ama üstü-başı kir içinde, henüz yüzünü bile yıkamamış bulunan,
yirmi yaşlarındaki dükkân sahibi Makar sabah temizliği yapmakta. Aslında nereyi
temizlediği de belli değil, gene de hayli terlemiş. Elindeki bezle bir yerleri
siliyor, şuraya-buraya parmağını sürüyor, duvarda gördüğü bir tahtakurusuna
fiske atıyor…
Dükkân
küçük mü küçük, daracık, pis bir yer. Kütüklerden örtülü duvarlara arabacıların
gömleği gibi soluk duvar kâğıtları yapıştırılmış. Camları rutubetten
donuklaşmış, ışık sızdırmaz iki pencere arasında elinizi hızla vursanız
parçalanacakmış gibi duran, gıcırtılı bir tahta kapı; kapının üstündeyse durduk
yerde marazlı marazlı şangırdayan, titrek sesli, pastan yeşillenmiş bir
çıngırak göze çarpıyor. Duvardaki aynaya şöyle bir bakmayagörün, suratınız dört
bir yana çarpılır, kendinizi tanıyamazsınız. Makar, bu aynanın karşısında,
saç-sakal tıraş etmektedir. Aynanın önündeyse dükkân sahibi kadar pis, yağa bulanmış
berber gereçleri var: Taraklar, makaslar, usturalar, birkaç kapiğe alınan krem
ve pudralar, içine bolca su katılmış bir şişe kolonya… Berber dükkânını toptan
satmaya kalksanız beş ruble bile etmez.
Kapının
üstündeki zilin hastalıklı sesi duyuluyor, içi kürklü bir gocuk ve keçe
çizmeler giymiş yaşlıca bir adam dükkâna giriyor. Adamın başı, boynu kadın
şalıyla sarılı. Makar Kuzmiç’in vaftiz babası Erast İvanoviç Yagodov’dur bu
gelen. Kendisi konservatuvarda bekçiydi bir zamanlar, şimdiyse oturdukları Krasniy
Prud Mahallesi’nde tesviyecilik yapıyordu.
Temizlik
işiyle uğraşan Makar Kuzmiç’e;
–
Merhaba Makarcığım! Ne haber, gözümün nuru? diye sesleniyor içeri girer girmez.
Öpüşüyorlar.
Yagodov şalı başından çekip alıyor, ıstavroz çıkardıktan sonra bir iskemleye
çöküyor.
– Yol
ne kadar uzunmuş! diyor oflayıp puflayarak. Şaka değil, ta Krasnıy Prud’dan
Kaluga kapısına değin yaya geldim.
– E,
nasılsınız bakalım? İyi misiniz?
– Hiç
sorma, iyi değilim. Yakınlarda bir hastalık atlattım.
– Ne
hastalığı?
– Evet,
bir ay kadar ateşler içinde kıvrandım. Öleceğim sanıyordum, ama sonunda kefeni
yırtık. Şimdi de saçlarım dökülüyor. Doktor saçlarımı kestirmemi söyledi.
Yerine daha gür çıkarmış. Ben de tuttum, sana geldim. “Yabancıya gitmektense
bir yakınım kessin saçlarımı. Hem daha iyi tıraş eder, hem de para almaz”
dedim. Doğrusunu söylemek gerekirse yol biraz uzun, ama ne zararı var? Benim
için bir gezinti oldu.
– Ne
olacakmış canım. Seve seve tıraş ederim. Buyurun, oturun! Makar Kuzmiç saygıyla eğilerek tıraş masasının arkasındaki koltuğu
gösteriyor. Yagodov gösterilen yere oturarak aynada kendine bakıyor. Oradaki
görüntüden pek hoşnut kalmış olmalı. Neden derseniz, Moğol dudaklı, küt, yayvan
burunlu, gözleri alnına kaymış bir surat beliriyor orada. Makar Kuzmiç vaftiz babasının
omuzlarına sarı sarı lekeli, beyaz bir çarşaf örttükten sonra makası
şıkırdatmaya başlıyor.
–
Saçlarınızı cascavlak keseceğim, ne dersiniz?
– En
güzelini yapmış olursun. Tatarlara benzet beni, bomba gibi bir şey olayım.
Sonunda daha gür çıkacak nasıl olsa.
– E,
hanım teyzemiz nasıllar?
– Nasıl
olsun, yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde binbaşının karısına doğuma
çağırmışlardı, tam bir ruble vermişler.
– Ya,
bir ruble vermişler, ha? Kulağınızı tutar mısınız biraz?
–
Tuttum… Sakın keseyim deme, e mi? Of, acıttın be! Neden çekiyorsun saçımı?
–
Zararı yok, zararı yok. Bizim meslekte böyle şeyler olmadan olmaz. Anna
Erastovna iyiler mi?
– Kızım
mı? Yerinde rahat durduğu yok ki! Geçen çarşamba Şeykin’le nişanını yaptık. Sen
niçin gelmedin?
Makas
şıkırtıları şıp diye kesiliyor. Makar Kuzmiç’in elleri aşağı düşüyor, korku
okunan bir sesle;
– Kim?
Kimi nişanladınız? diye soruyor.
– Bizim
Anna’yı, canım!
– Nasıl
olur? Kiminle?
–
Şeykin’le. Prokofi Petroviç Şeykin’le. Teyzesi Zlatoustenski Sokağı’nda zengin
bir ailenin vekilharçlığını yapıyor, iyi bir kadındır. Şükürler olsun, hepimizi
sevindiren bir iş kıvırdık. Bir hafta sonra da nikahı var. Sen de gel,
eğleniriz.
– Nasıl
olur, Erast İvanoviç? Bunu nasıl yaparsınız? Olamaz! Anna Erastovna ile ben…
ben ona karşı iyi duygular besliyordum… Niyetim onunla… Bu nasıl şey, bilmem
ki!
Makar
Kuzmiç’in yüzünde ter damlaları tomurcuklanıyor. Makası masanın üstüne
bıraktıktan sonra yumruğuyla burnunu ovuşturmaya başlıyor.
– Benim
ona karşı temiz niyetlerim vardı. Olacak şey değil, Erast İvanoviç! Ben onu
sevdim, en saf duygularımı sundum. Karınız, hanım teyze de söz vermişti. Size
karşı hep öz babam gibi saygı gösterdim… her zaman bedava tıraş ediyorum.
Benden iyilikten başka ne gördünüz? Babam öldüğü zaman evdeki kanepeyle on
rublemi aldınız, sonra geri vermediniz. Anımsıyorsunuz, değil mi?
–
Anımsamaz olur muyum? Hatırımdadır hep. Ama, gözümün nuru, sen iyi bir güvey
olabilir misin, Makarcığım? Söyle, iyi bir güvey olabilir misin? Ne paran var,
ne mevkiin, ne de işe yarar bir mesleğin!
– Peki,
Şeykin zengin mi?
–
Taşeronluk yapıyor. Tam bin beş yüz ruble pey akçesi yatırmış bu işe. Yetmez
mi, iki gözüm? Her neyse, olan oldu bir kere, geri dönemeyiz, Makarcığım, sen kendine
başka bir kız ara. Elini sallasan ellisi gelir sana. E, ne duruyorsun? Hadi
tıraş etsene!
Makar
Kuzmiç konuşmadan dikiliyor, sonra cebinden mendilini çıkararak ağlamaya
başlıyor. Erast İvanoviç onu yatıştırmaya çalışıyor:
– Aman
canım, böyle şeylere de ağlanır mı? Hadi, sus bakalım. Kadınlar gibisin
vallahi!… Önce saçımı kes, sonra ne yaparsan yap. Hadi, makası al eline!
Makar
Kuzmiç makası alıyor, ona bir dakika şaşkın şaşkın baktıktan sonra yine masaya
bırakıyor. Eli titremektedir.
–
Yapamayacağım. Kalsın şimdi, elimin gücü kesildi. Ah, ne talihsiz bir
insanmışım ben? O da çok mutsuz şimdi… Birbirimizi seviyorduk, söz vermiştik.
Kötü insanlar acımadan ayırdılar bizi. Dükkânımdan gidin, Erast İvanoviç! Sizi
gördükçe tuhaf oluyorum.
Erast
İvanoviç saçlarının yarısı kökünden kesilmiş başıyla tıpkı bir kürek mahkûmuna
benziyor. Böyle bir başla ortalıkta dolaşmak pek hoş değil ama başka ne
yapılabilir? Başına şalı yeniden sarıyor, berber dükkânından çıkıyor. Makar
Kuzmiç yalnız kalınca bir sandalyeye oturuyor, sesssiz sessiz ağlamasını
sürdürüyor.
Ertesi
sabah Erast İvanoviç erkenden dükkândadır. Makar Kuzmiç soğuk bir sesle;
– Bir
şey mi var? Ne istiyorsunuz? diye soruyor.
–
Tıraşı bitir Makarcığım. Bak, daha yarısı duruyor.
–
Parası peşin, lütfen. Bedava tıraş etmem!
Erast
İvanoviç tek söz söylemeden kalktığı gibi dükkândan dışarı fırlıyor. O günden
beri başının yarısında saçları uzun, öbür yarısında ise kısacık. Parayla tıraş
olmayı lüks saydığından başının yarısındaki saçların kendiliğinden büyümesini
bekliyor. Kızının düğününde bile ortalıkta böyle dolaştı.