Moskova

Moskova
Sesli Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sesli Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2021 Cumartesi

İnsana Ne Kadar Toprak Lazım


Gözüne bir kitap ilişti raflarda. Uzanıp aldı.

Tolstoy'un 1886'da yazdığı “İnsan ne ile yaşar?” adlı bir kitaptı.

Tanıtım yazısını okudu. Sonra sehpanın üzerine bıraktı.

“Çok hoş bir kitaptır bu. Bu kitaptaki üç hikayeden birinde ‘İnsana ne kadar toprak lazım?’ başlıklı hikayede konuştuğumuz konu çok güzel anlatılıyor. Açgözlülüğün insanın başına ne felaketler getirebileceğini anlatan ibretlik bir hikayedir. Tolstoy, gözünü toprak hırsı bürüyen bir insanın, hırsı sonucu iki metrelik bir çukurla biten hazin öyküsünü anlatıyor. Lise çağındaki her insan evladının okuması gerektiğini düşünüyorum.”

“O çağlarda okunursa daha sonraki yaşamında insanlar hata yapmaz mı diyorsun yani?”

Gülümsedi.

“Hikayenin kahramanı köylü Pahom, ‘Bizim tek sıkıntımız, yeterli toprağımızın olmayışıdır. Eğer istediğim kadar toprağım olsaydı, şeytandan bile korkmazdım,’ diyor.”

“Çok toprağı olsa hayatının bütün dertleri sona erecekmiş yani.”



“Bir gün bir yabancı gelmiş uzaklardan. Volga'nın öbür tarafından geldiğini ve orada çalıştığını söylemiş. Laf lafı açmış ve adam birçok insanın oraya göçüp yerleştiğini anlatmaya başlamış. Kendi köyünden olan insanların da oraya göçtüklerini, kütüklerini oraya yazdırıp yirmi beşer dönüm toprak aldıklarını söylemiş. Toprak o kadar verimliymiş ki, ekilen çavdarlar bir at boyu yükseliyormuş. Hatta o kadar kalınlaşıyormuş ki, beş tanesi bir deste yapıyormuş!

''güneş batana kadar çevirebildiğin toprak senindir.'' cümlesi bilgece söylenmiş bir söz, Başkurtların cömertliği ve vericiliği de aynı şekilde. sahiplenmek için çabaladıklarımızın belli bir süre sonra bize sahip olduğunu anlatan çok güzel bir hikaye.

Başkurtların reisi, Pahom'a, gözünün gördüğü her yeri bir şartla alabileceğini söyler.  Şartı şudur:  Pahom bir noktadan almak istediği toprağı küçük çukurlar kazarak işaretleyecektir ancak, akşama kadar istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorundadır.  Yarış sabah güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla da biter.  

Pahom güneşin doğuşuyla hoşuna giden merayı büyük bir hızla işaretlemeye başlar.   Yolun yarısı geçmiştir ki güzel bir mera daha görür.  “Burayı da arazimin içine katarsam iyi olur, verimli bir alan” der.  Sağa doğru koşu alanını daha da fazla genişletir.  Güneşin batmasına az kalmıştır.  Ayakları yara içindedir, çok yorulmuştur ama ne olursa olsun başladığı yere güneş batmadan yetişmelidir.  Hırs gözünü bürümüştür.  Hızını arttırır, var gücüyle koşar. Alkışlar içinde güneş batmadan başladığı yere yetişir.  O yorgunlukla yığılır kalır.  Uşağı seslenir ama cevap alamaz. Ağzından kan gelmiş ve ölmüştür efendi Pahom. Yarışın başladığı ve bittiği noktaya, hemen olduğu yere gömülür uşağının ağzından ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: “Onun İhtiyaç Duyduğu Üç Arşın Kadar Bir Topraktı…''

“Dik gömülecekse bir metrekare çok bile çok. Öyle değil mi?”

“Öykünün özeti bu…”

“Evet, maalesef böyleyiz. Hayatımıza daha fazlasını katmak için çabalarken hayatımızdan ömür dakikalarımız azalıyor… Koşuşturmalar içinde hayattan keyif alamıyoruz. Bir durup, düşünmeli…”

15 Nisan 2020 Çarşamba

Boles / Maksim Gorki





Boles 

Yazan: Maksim Gorki
Çeviren: Ataol Behramoğlu
Seslendiren: Nimet Olcar

Bahis / Anton Çehov


Burak Aşkın'ın sesinden Anton Çehov'un "BAHİS" adlı öyküsü Sesli Kitap Dünyası'nda




"Ölüm cezası da, müebbet hapis de aynı derecede ahlâka aykırıdır; ama ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, kesinlikle ikincisini seçerdim. İyi veya kötü bir şekilde yaşamak, hiç yaşamamaktan daha iyidir." şeklinde konuştu.

Hararetli bir tartışma başlamıştı.

O günlerde şimdikinden daha genç ve sinirli olan banker, birden heyecandan coştu. 

Yumruğunu masaya vurdu ve genç adama bağırarak:

"Doğru değil! İki milyonuna bahse girerim ki, sen hapiste tek başına beş sene bile kalamazsın." dedi.

Genç adam ise:

"Sözlerinde ciddîysen, bahsi kabul ediyorum; ama beş değil 15 sene hapiste kalacağım." diyerek karşılık verdi.

"On beş mi? Kabul!" diye haykırdı banker. "Ortaya iki milyon koyuyorum, beyefendi..."

10 Nisan 2020 Cuma

Küçük Köpekli Kadın / Anton Çehov



Vikipedi, özgür ansiklopedi



"Küçük Köpekli Kadın", Anton Çehov'a ait bir hikâyedir.

İlk defa 1899 yılında yayımlanan öyküde Yalta'da yalnız başlarına tatil yaparken tanışan mutsuz bir evliliği olan Moskovalı bankacı Dimitri Dimitriç Gurov ile evli bir kadın olan Anna Sergeyevna Von Diderits'in arasındaki ilişki ele alınmaktadır. 

Hikâye dört bölümden oluşuyor: I. bölüm Yalta'daki ilk buluşmayı, II. bölüm ilişkinin tamamlanışıyla Yalta'daki kalan süreyi, III. bölüm Gurov'un Moskova'ya dönüşüyle Anna'nın yaşadığı şehre gidişini ve IV. bölüm Anna'nın Moskova'yı ziyaret edişini ele almaktadır. "Küçük Köpekli Kadın", Çehov'un en bilinen hikâyesidir. Örneğin Vladimir Nabokov, eseri bugüne kadar yazılmış en büyük hikâyelerden biri olarak görmektedir.



Konu

Dmitri Gurov, bir Moskova bankasında çalışmaktadır. 40 yaşın altında, evli ve iki oğlu var. Evliliğinden ve hayatındaki monotonluktan ve anlamsızlığından mutsuzdur, sık sık eşini aldatır ve kadınları "ikinci sınıf cins" olarak görür. Yalta'da tatil yaparken küçük Pomeranya cinsi köpeği ile deniz kıyısında yürüyen genç bir kadın görür ve onu tanımaya çalışır. Leydi Anna Sergeyevna da mutsuz evlilik yaşamakta ve eşi olmadan tatil yapmaktadır. Anna ve Dmitri kısa sürede bir ilişki yaşarlar ve yürüyüş yaparak ve yakındaki Oreanda köyüne giderek zamanlarının çoğunu birlikte geçirirler. Anna kocasının Yalta'ya gelmesini beklerken aldığı bir mektupta kocasının gözlerinde bir sorun olduğu ve karısının en kısa zamanda eve dönmesini istediği yazılmıştır. Gurov onu istasyona götürür. Ayrıldıklarında, ikisi de birbirlerini bir daha asla görmeyeceklerini ve ilişkilerinin sona erdiğini düşünür.

Moskova'ya, sevgisiz evliliğine ve günlük rutinlerine dönen Gurov, gündüz çalışır ve gece kulüplere gider ve genç Anna'yı yakında unutacağını ümit eder fakat Anna'nın anıları hafızasında canlanır. Birçok ilişkiden sonra ve tıpkı orta yaşlara yaklaşırken beklenmedik bir şekilde hayatında ilk kez derin bir şekilde aşık olur. Ortadaki zorluklara rağmen Anna'yı görmesi gerektiğini hisseder. Bazı işlerle ilgilenmek için St. Petersburg'a gitme gerekçesiyle, Anna'yı bulmak için şehre doğru yola koyulur. Ailenin ikametgâh yerini bir otel hamalından öğrenerek evi bulur ancak davetsiz gelmenin boşuna olacağını fark eder. Çaresizlik içinde, Anna'nın onu unuttuğunu ve başka birini bulmuş olduğunu düşünür ve oteline geri döner.
Akşamleyin, o sabah gördüğü ve dikkatini çektiği Geyşa adlı tiyatro oyununu hatırlar. Anna ve kocasının da katılabileceği düşünerek tiyatroya gider. Çift girer ve Gurov dikkatle izler. İlk ara verilince koca, sigara içmek için dışarı çıkınca Gurov, şaşkın ve ondan kaçan Anna'yı selamlar. Tiyatro boyunca onu takip eder, onunla yüz yüze gelir. Anna, Gurov'u sık sık düşündüğüne dair sırrını açık eder. Korkan Anna, gitmesi için Gurov'a yalvarır ve Moskova'ya onu görmeye geleceğine dair söz verir.

Anna, kocasına hasta olduğunu ve doktora görüneceğini söyleyerek Moskova'ya gitmek için zaman zaman bahaneler yaratır. "Ve kocası ona inandı, ya da inanmadı." İkisi de artık hayatlarında ilk kez gerçekten aşık olduklarının farkındadırlar ve her ikisi de yüzleşecekleri birçok zorluğun üstesinden nasıl geleceklerini merak etmekte ve daimi olarak birlikte yaşamaya dair isteklerini gerçekleştirirler. Umutsuzca bir plan bulmaya çalışırlar ancak hikâye bir çözüm sunmadan sona erer:

"Sonra birbirlerine danışarak epey bir süre konuştular, gerekli gizlilikten nasıl kaçınacakları, aldatma, farklı şehirlerde yaşama ve birbirlerini uzun süre görememeleri üzerine konuştular. Bu dayanılmaz esaretten nasıl kurtulacaklardı? (...) Şurası açık seçikti, ikisi için de önlerinde uzun, uzun bir yol vardı ve bunun en karmaşık, en zor kısmı daha yeni başlıyordu."

Nabokov, bu alışılmadık son hakkında şunu yazmıştır:

"Tüm geleneksel kurallar (...) bu harika hikâyede çiğnenmiştir (...) problem yok, düzenli dönüm noktası yok, sonunda amaç yok. Ve şimdiye kadar yazılmış en büyük hikayelerden biridir."

Tarihsel arka planı

1898-99 kışında Yalta'da yaşarken "Çehov da 1901'de evleneceği oyuncu Olga Knipper'e aşık olmuştu. Gurov ve Anna'nın müşfik ilişkisini Çehov'un yeni keşfedilen aşkı ışığında görmek cazip geliyor."

"Anna ve Dmitry gibi Olga ve Anton da gezinti yolunda dolaşıyorlardı ve o yaz Oreanda'daki manzaradan okyanusa hayran kaldılar; Anna gibi Olga Knipper da bir Alman soyadına sahipti; Anna ve Dmitry gibi Olga ve Anton da ayrı yaşamak zorunda kaldılar."  Hem Anna hem de Olga, erkek partnerlerinden yaşça daha küçüktür.

Yayım tarihi

Hikâye, Çehov'un ilerleyen tüberkülozu nedeniyle sıcak iklimden yararlanmak için doktorunun tavsiyesine uyarak gittiği Yalta'da yazılmıştır. İlk olarak 1899 Aralık tarihli Russkaya Mysl (Rusça Düşünce) dergisinde "Bir Hikâye" ("Rasskaz") alt başlığıyla yayımlandı. O zamandan beri pek çok koleksiyonda ve dilde yayımlandı ve Çehov'un en bilinen hikâyelerinden biri oldu.

21 Şubat 2020 Cuma

İKİ KIRINTI



ANDREY PLATONOV

BİR ZAMANLAR iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: 
Biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti, avcı ormanda çayır çimen üzerinde uyur, önünde de köpeği pineklerdi. 
Avcının ekmeğin içini yemesi, sonra tüfeğini doldurması, sonra eliyle sakalını düzeltmesiyle başladı hikaye; iki Kırıntı böylece düştü avcının avucundan ve sakalına yerleşti.
Öylece yan yana yaşayıp gidiyordu iki Kırıntı; işleri yoktu, dertleri yoktu, böbürlenmeye başladılar.
"Ben," dedi Baruttan olan Kırıntı, "güçlüyüm, korkuncum, ben ateşim, bütün dünyayı tutuşturacağım! Ya sen?" diye sordu.
Şöyle cevapladı onu Ekmek Kırıntısı:
"Ben de insanı doyururum."
"Doyur," dedi ona Barut Kırıntısı, "ama bakarsın ben insanı da tutuşturuveririm!"
Ekmek Kırıntısı ona, "Yok ya!" dedi. "İnsan aklını Ekmekten alır, aklıyla da ateşi bile yener! Bense ekmek kızıyım: Demek oluyor ki senden güçlüyüm!"
Parladı bunu duyan Barut Kırıntısı: "Ne olmuş sen daha güçlüysen," dedi, "ben de daha kötüyüm."
"Madem benden kötüsün," dedi o zaman Ekmek Kırıntısı, "ben de senden iyiyim o halde."
"Gel hadi gücümüzü deneyelim," dedi Barut Kırıntısı. "Şimdi bir parlarsam seni de yakarım insanı da! Kim daha güçlü sayılacak o zaman?"
"Beni yenersin," diye yanıtladı Ekmek Kırıntısı, "ama insanın hakkından gelemezsin !"
"İnsan uyuyor ya işte," dedi diğer Kırıntı, "onu da alt ederim. Bak hele nasıl parlayacağım!"
"Bekle bir, yanma," diye rica etti Ekmek Kırıntısı. "Önce ben deneyeyim gücümü."
"Olmaz, önce ben!" diye bağırdı Barut Kırıntısı.
"Hayır, ben!" dedi Ekmek Kırıntısı.
"Şimdi tutuşturacağım seni ateşle!"
"Ben de insanı uyandırırım!"
"Ben de yakarım onu!"
"Yok ya! Senden güçlü ki o!"
Bu sırada Barut Kırıntısı daha yakından, daha iyi tutuşturabilmek için Ekmek Kırıntısına doğru kaydı.
Ekmek Kırıntısı ondan uzaklaşıp uyuyan avcının gözüne vardı, gözü örten kapağı gördü, çıktı üzerine gözkapağının, orta yere oturdu.
"Eh," diye düşündü, "ne edeceğim ben şimdi?"
Bir serçe ilişti gözüne. Serçe oturduğu daldan Ekmek Kırıntısına bakıyor, onu gagalamak istiyor ama insandan korkuyordu.
"Ye beni," diye rica etti Ekmek Kırıntısı, "yumuşağımdır." "Ne diye ateşte yanayım," diye düşünüyordu, "serçeyi beslerim daha iyi."
Cesaret bulan serçe daldan kalktı ve avcının alnına kondu.
Avcı serçeden uyandı, gözünü açtı, Ekmek Kırıntısını göz kapağından aldı, baktı ona, ağzına atıp çiğnedi: Boşa gitmesin nimet.
Serçeyse ekmek zannettiği Barut Kırıntısını bir çırpıda yiyiverdi ve korkudan göğe uçtu.
O sırada Ekmek Kırıntısı insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu.
Barut Kırıntısıysa serçenin içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü.
Avcı önündeki çimene pişmiş bir serçenin düştüğünü gördü, onu köpeğine verdi.
Köpek serçeyi yedi ve göğe baktı:
Bir pişmiş kuş daha düşmez miydi ki oradan?
Ekmek Kırıntısıysa artık İnsanla bir yaşıyordu, gülümsedi ve "Tüm dünyayı tutuşturmak istiyordu, anca bir serçeyi pişirdi !" dedi.
Böylece sonuçlandı uyuyakalmış insanın sakalındaki iki Kırıntının kavgası.



8 Mart 2019 Cuma

Gülünç Bir Adamın Düşü – Dostoyevski (sesli öykü)





Dostoyevski’nin insanlığın kaderi hakkında gerçek bir umut ışığı yaktığı tek anlatısı, son hikâyesi olan “Gülünç Bir Adamın Düşü”dür: insana has bütün o zulmeti biz yarattık; oysa yardımı esirgediğimiz o küçük kıza elimizi uzatmak yeter karanlıktan kurtulmak için.





Şişman ile Zayıf / Anton Çehov




Şişman ile Zayıf

Yazan: Anton Çehov

Çeviren: Mehmet Özgül
Seslendiren: Nimet Olcar



17 Şubat 2019 Pazar

Berber Dükkanında – Anton Çehov (öykü)




Berber Dükkanında 

Sabah. Saat daha yedi olmadığı halde Makar Kuzmiç Bliostkov’un berber dükkânı açık. Şık giyimli, ama üstü-başı kir içinde, henüz yüzünü bile yıkamamış bulunan, yirmi yaşlarındaki dükkân sahibi Makar sabah temizliği yapmakta. Aslında nereyi temizlediği de belli değil, gene de hayli terlemiş. Elindeki bezle bir yerleri siliyor, şuraya-buraya parmağını sürüyor, duvarda gördüğü bir tahtakurusuna fiske atıyor…

Dükkân küçük mü küçük, daracık, pis bir yer. Kütüklerden örtülü duvarlara arabacıların gömleği gibi soluk duvar kâğıtları yapıştırılmış. Camları rutubetten donuklaşmış, ışık sızdırmaz iki pencere arasında elinizi hızla vursanız parçalanacakmış gibi duran, gıcırtılı bir tahta kapı; kapının üstündeyse durduk yerde marazlı marazlı şangırdayan, titrek sesli, pastan yeşillenmiş bir çıngırak göze çarpıyor. Duvardaki aynaya şöyle bir bakmayagörün, suratınız dört bir yana çarpılır, kendinizi tanıyamazsınız. Makar, bu aynanın karşısında, saç-sakal tıraş etmektedir. Aynanın önündeyse dükkân sahibi kadar pis, yağa bulanmış berber gereçleri var: Taraklar, makaslar, usturalar, birkaç kapiğe alınan krem ve pudralar, içine bolca su katılmış bir şişe kolonya… Berber dükkânını toptan satmaya kalksanız beş ruble bile etmez.




Kapının üstündeki zilin hastalıklı sesi duyuluyor, içi kürklü bir gocuk ve keçe çizmeler giymiş yaşlıca bir adam dükkâna giriyor. Adamın başı, boynu kadın şalıyla sarılı. Makar Kuzmiç’in vaftiz babası Erast İvanoviç Yagodov’dur bu gelen. Kendisi konservatuvarda bekçiydi bir zamanlar, şimdiyse oturdukları Krasniy Prud Mahallesi’nde tesviyecilik yapıyordu.

Temizlik işiyle uğraşan Makar Kuzmiç’e;

– Merhaba Makarcığım! Ne haber, gözümün nuru? diye sesleniyor içeri girer girmez.

Öpüşüyorlar. Yagodov şalı başından çekip alıyor, ıstavroz çıkardıktan sonra bir iskemleye çöküyor.

– Yol ne kadar uzunmuş! diyor oflayıp puflayarak. Şaka değil, ta Krasnıy Prud’dan Kaluga kapısına değin yaya geldim.

– E, nasılsınız bakalım? İyi misiniz?

– Hiç sorma, iyi değilim. Yakınlarda bir hastalık atlattım.

– Ne hastalığı?

– Evet, bir ay kadar ateşler içinde kıvrandım. Öleceğim sanıyordum, ama sonunda kefeni yırtık. Şimdi de saçlarım dökülüyor. Doktor saçlarımı kestirmemi söyledi. Yerine daha gür çıkarmış. Ben de tuttum, sana geldim. “Yabancıya gitmektense bir yakınım kessin saçlarımı. Hem daha iyi tıraş eder, hem de para almaz” dedim. Doğrusunu söylemek gerekirse yol biraz uzun, ama ne zararı var? Benim için bir gezinti oldu.

– Ne olacakmış canım. Seve seve tıraş ederim. Buyurun, oturun!
Makar Kuzmiç saygıyla eğilerek tıraş masasının arkasındaki koltuğu gösteriyor. Yagodov gösterilen yere oturarak aynada kendine bakıyor. Oradaki görüntüden pek hoşnut kalmış olmalı. Neden derseniz, Moğol dudaklı, küt, yayvan burunlu, gözleri alnına kaymış bir surat beliriyor orada. Makar Kuzmiç vaftiz babasının omuzlarına sarı sarı lekeli, beyaz bir çarşaf örttükten sonra makası şıkırdatmaya başlıyor.

– Saçlarınızı cascavlak keseceğim, ne dersiniz?

– En güzelini yapmış olursun. Tatarlara benzet beni, bomba gibi bir şey olayım. Sonunda daha gür çıkacak nasıl olsa.

– E, hanım teyzemiz nasıllar?

– Nasıl olsun, yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde binbaşının karısına doğuma çağırmışlardı, tam bir ruble vermişler.

– Ya, bir ruble vermişler, ha? Kulağınızı tutar mısınız biraz?

– Tuttum… Sakın keseyim deme, e mi? Of, acıttın be! Neden çekiyorsun saçımı?

– Zararı yok, zararı yok. Bizim meslekte böyle şeyler olmadan olmaz. Anna Erastovna iyiler mi?

– Kızım mı? Yerinde rahat durduğu yok ki! Geçen çarşamba Şeykin’le nişanını yaptık. Sen niçin gelmedin?

Makas şıkırtıları şıp diye kesiliyor. Makar Kuzmiç’in elleri aşağı düşüyor, korku okunan bir sesle;

– Kim? Kimi nişanladınız? diye soruyor.

– Bizim Anna’yı, canım!

– Nasıl olur? Kiminle?

– Şeykin’le. Prokofi Petroviç Şeykin’le. Teyzesi Zlatoustenski Sokağı’nda zengin bir ailenin vekilharçlığını yapıyor, iyi bir kadındır. Şükürler olsun, hepimizi sevindiren bir iş kıvırdık. Bir hafta sonra da nikahı var. Sen de gel, eğleniriz.

Şaşkınlıktan yüzü sararan Makar Kuzmiç omuzlarını silkiyor.

– Nasıl olur, Erast İvanoviç? Bunu nasıl yaparsınız? Olamaz! Anna Erastovna ile ben… ben ona karşı iyi duygular besliyordum… Niyetim onunla… Bu nasıl şey, bilmem ki!

Makar Kuzmiç’in yüzünde ter damlaları tomurcuklanıyor. Makası masanın üstüne bıraktıktan sonra yumruğuyla burnunu ovuşturmaya başlıyor.

– Benim ona karşı temiz niyetlerim vardı. Olacak şey değil, Erast İvanoviç! Ben onu sevdim, en saf duygularımı sundum. Karınız, hanım teyze de söz vermişti. Size karşı hep öz babam gibi saygı gösterdim… her zaman bedava tıraş ediyorum. Benden iyilikten başka ne gördünüz? Babam öldüğü zaman evdeki kanepeyle on rublemi aldınız, sonra geri vermediniz. Anımsıyorsunuz, değil mi?

– Anımsamaz olur muyum? Hatırımdadır hep. Ama, gözümün nuru, sen iyi bir güvey olabilir misin, Makarcığım? Söyle, iyi bir güvey olabilir misin? Ne paran var, ne mevkiin, ne de işe yarar bir mesleğin!

– Peki, Şeykin zengin mi?

– Taşeronluk yapıyor. Tam bin beş yüz ruble pey akçesi yatırmış bu işe. Yetmez mi, iki gözüm? Her neyse, olan oldu bir kere, geri dönemeyiz, Makarcığım, sen kendine başka bir kız ara. Elini sallasan ellisi gelir sana. E, ne duruyorsun? Hadi tıraş etsene!

Makar Kuzmiç konuşmadan dikiliyor, sonra cebinden mendilini çıkararak ağlamaya başlıyor. Erast İvanoviç onu yatıştırmaya çalışıyor:

– Aman canım, böyle şeylere de ağlanır mı? Hadi, sus bakalım. Kadınlar gibisin vallahi!… Önce saçımı kes, sonra ne yaparsan yap. Hadi, makası al eline!

Makar Kuzmiç makası alıyor, ona bir dakika şaşkın şaşkın baktıktan sonra yine masaya bırakıyor. Eli titremektedir.

– Yapamayacağım. Kalsın şimdi, elimin gücü kesildi. Ah, ne talihsiz bir insanmışım ben? O da çok mutsuz şimdi… Birbirimizi seviyorduk, söz vermiştik. Kötü insanlar acımadan ayırdılar bizi. Dükkânımdan gidin, Erast İvanoviç! Sizi gördükçe tuhaf oluyorum.

– Öyleyse yarın gelirim, Makarcığım. Tıraşı yarın bitirirsin.

– Peki, nasıl isterseniz.

Erast İvanoviç saçlarının yarısı kökünden kesilmiş başıyla tıpkı bir kürek mahkûmuna benziyor. Böyle bir başla ortalıkta dolaşmak pek hoş değil ama başka ne yapılabilir? Başına şalı yeniden sarıyor, berber dükkânından çıkıyor. Makar Kuzmiç yalnız kalınca bir sandalyeye oturuyor, sesssiz sessiz ağlamasını sürdürüyor.

Ertesi sabah Erast İvanoviç erkenden dükkândadır. Makar Kuzmiç soğuk bir sesle;

– Bir şey mi var? Ne istiyorsunuz? diye soruyor.

– Tıraşı bitir Makarcığım. Bak, daha yarısı duruyor.

– Parası peşin, lütfen. Bedava tıraş etmem!

Erast İvanoviç tek söz söylemeden kalktığı gibi dükkândan dışarı fırlıyor. O günden beri başının yarısında saçları uzun, öbür yarısında ise kısacık. Parayla tıraş olmayı lüks saydığından başının yarısındaki saçların kendiliğinden büyümesini bekliyor. Kızının düğününde bile ortalıkta böyle dolaştı.


Anton Pavloviç Çehov