Moskova

Moskova
Eli öpülesi insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eli öpülesi insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2025 Salı

İklim değişikliğinden bahseden İLK kişi bir Sovyet bilim insanıydı!


Aleksandra Guzeva

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Grigory Avsyuk, 1917 Bolşevik Devrimi'nden önce doğdu ve askeri bir topograf olmak istiyordu. Moskova Jeodezi Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra, 1930'larda Arktik'e seyahat etti. Daha sonra, Kuzey Deniz Rotası Ana Müdürlüğü'nde çalışmaya gitti.

Birkaç kez Uzak Kuzey'e keşif gezilerine çıktı ve hatta iki kışı bir kutup istasyonunda geçirdi.

“Arktik tundrada köpekli kızaklarla geziler yapan [Avsyuk], kutup buzlarıyla tanıştı. O zamandan beri buz, önce deniz buzu ve sonra buzul buzu, araştırmasının ana konusu oldu,” diye yazdı meslektaşı Alexander Drozdov.

Buz, evrimi, erime süreçleri ve hareketi üzerine çalışmalar yaptı. Havacılar için özel hava yolu haritaları ve şemaları yaptı. Pilot Valery Chkalov'un Kuzey Kutbu'ndaki efsanevi kesintisiz uçuşunu planlarken ona yardımcı olan genç jeodezist'in verileriydi. 

Avsyuk aynı zamanda buzul erimesi ile iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı anlayan ilk kişilerden biriydi. Bu sorun, bugün dünyayı endişelendiriyor.

Ve Sovyet buzul biliminin, doğal buz biliminin babalarından biri oldu. SSCB Bilimler Akademisi'nde Buzul Bilimi Bölümü'nü kurdu ve yönetti ve dağ buzulları üzerinde ilk gözlem istasyonlarını başlattı.

19 Ocak 2025 Pazar

Dünyayı kurtaran adam...


8 yıl kadar önce hayatını kaybeden Sovyetler Birliği döneminde yarbay olan Stanislav Petrov gerçek bir kahramanmış. İroni yapmıyorum. Stanislav Petrov, yıllar sonra ortaya çıkan şeyler gösterdi ki büyük bir ihtimalle dünyayı kurtardı.

 

Metin Yeğin

Kaynak: https://artigercek.com/

 

Kahramanlık filmlerini çok seyretmişsinizdir. Çoğu Hollywood menşeli ya da ondan apartılmış, Çin malı çakma kahramanlardır. Bu kahramanlar öncelikle küçük bir don değişikliği ile, bu dondan kastım, bazen bir tişört üstünde adının baş harflerini yazan –hiç kendi adından feragat edip sevgilisininkini yazan görmedik mesela– uçunca arkasında rüzgardan savrulacak bir pelerinle ya da bedenini kuzuların sessizliği gibi sararak süper olanlardır. Biz daha çok milli hislerle süperi seyrederiz ama aslında kötüler de her zaman süperdir. Çünkü sonunda yenilseler de onların ne kadar çok süper olması, kahramanı ve onun galibiyetini beslediğinden, neredeyse kahraman kadar süperdirler.

Bu filmlerin bir diğer vazgeçilmez aynılığı, herkesin kahramanları seyrediyor olmasıdır. Yani sadece biz seyirciler değil, kötünün gazabına maruz kalanlar, bazen ve çoğu zaman sonunda kahramanın sevgilisi olacak güzel kadın dışında, diğer herkes sadece kahramanı seyreder ve sonunda kurtarılmış dünyanın yıkık dökük sahnelerinde alkışlamakla yetinirler. Dünyayı kurtaran adam dünyayı kurtarmış, genellikle güzel kadını kapmış ve genellikle uçarak eski donuna geri döner. Süperler dünyasında biz normallere de bu seyirden geri kalan yere dökülmüş patlamış mısırların üzerine basa basa mesailerimize geri dönmek kalır.

Sizi bilmiyorum ama ben hiç böyle kahramanlara rastlamadım. Ancak bundan 7-8 yıl kadar önce hayatını kaybeden Sovyetler Birliği döneminde yarbay olan Stanislav Petrov gerçek bir kahramanmış. İroni yapmıyorum. Stanislav Petrov, yıllar sonra ortaya çıkan şeyler gösterdi ki büyük bir ihtimalle dünyayı kurtardı. Uydulardan gelen verilere göre, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne füze gönderdiğine dair kesin işaretlerini alan Petrov, emirler ve talimatlara göre elinin altındaki nükleer silahları kullanma mekanizmalarını harekete geçireceğine, insan olduğu için, –tam anlamıyla insan olduğu için– makinelerin, uyduların, bilgisayarların dediğine göre kafalarına düşecek füzeleri bekledi. Onların yanıldığını tahmin etti ve düğmelere basmayarak, yani hiçbir şey yapmayarak dünyayı kurtardı.

Daha sonra yapılan bir araştırma, Sovyet uydularının bulutlardan yansıyan güneş ışınlarını kıtalararası füzelerin motorlarıyla birbirine karıştırdığını ortaya koydu. Yani basit bir uyduların gözüne güneş kaçması nedeniyle nükleer savaş başlayacaktı. Gerçek hayatın kahramanlığı, uydular, dijital dünyanın sinyalleri, makineler, rotatifler, emirler, talimatlar, diktatörlük konuşmaları, caka satmaları ve bu gülünç ve aşağılık şeylere uymamakla başlıyor çok muhtemel...

Ve bazen, her şeye rağmen, hiçbir şey yapmamak en radikal eylem...

Biz zaten öyle yapıyoruz, hiçbir şey yapmıyoruz demeyin! ‘Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta’…

7 Ocak 2024 Pazar

Yaşayan en büyük matematikçi

 


Grigoriy Perelman

Yaşayan en büyük matematikçi

 

Kaynak: https://mysticalmagazine.com/

 

Bir milyon doları reddeden matematikçi Grigoriy Perelman, Rusya Bilimler Akademisi'nin üyelerine katılma teklifini de aynı derecede kararlı bir şekilde reddetti. Aksine, gönüllü geri çekilmeden ayrılmadan bu teklifi görmezden geldi ...

Grigoriy Yakovlevich'in giderek daha şok edici biçimler alan görünüşte tuhaf davranışı, onun her türlü tanıtıma karşı en derin küçümsemesinden ilham alıyor. Bir bilim adayından akademisyenliğe atlamayı kabul etmesi garip olurdu ve Rusya Bilimler Akademisi'nin bu teklifi PR'nin çıkarları dışında başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

“Evreni nasıl yöneteceğimi biliyorum.

Ve söyle bana, neden bir milyonun peşinden koşayım ki? "

Ancak daha da tuhafı, yalnızca inancı "skandallar, entrikalar, soruşturmalar" olan TV gazetecilerinin değil, aynı zamanda ciddi bilim adamlarının da eksantrik bir matematik dehasının şerefine tutunma arzusudur.

Poincaré'nin varsayımını kanıtladı; 100 yılı aşkın süredir kimsenin çözemediği ve onun çabalarıyla bir teorem haline gelen bir bilmece. Bunun için St. Petersburg'da ikamet eden bir Rus vatandaşı olan Grigory Perelman'a söz verilen milyonlardan biri verildi. Rus matematik dehasının çözdüğü Milenyum Problemi, evrenin kökeni ile ilgilidir. Her matematikçinin bilmecenin özünü anlaması mümkün değildir ...

Rus dehasının çözdüğü bilmece, topoloji adı verilen matematik dalının temellerine değiniyor. Topolojisine genellikle "kauçuk levha geometrisi" denir. Şeklin uzatılması, bükülmesi ve bükülmesi durumunda korunan geometrik şekillerin özellikleriyle ilgilenir. Yani yırtılmadan, kesilmeden ve yapıştırılmadan deforme olur.

Topoloji matematiksel fizik için önemlidir çünkü uzayın özelliklerini anlamamızı sağlar. Veya bu mekanın şekline dışarıdan bakmadan değerlendirin. Örneğin, Evrenimize.

Poincaré hipotezini açıklayarak şöyle başlıyorlar: İki boyutlu bir küre hayal edin; lastik bir disk alın ve onu bir topun üzerine uzatın. Böylece diskin çevresi tek bir noktada toplanır. Aynı şekilde örneğin bir spor sırt çantasını da kordonla bağlayabilirsiniz. Sonuç bir küre olacaktır: bizim için üç boyutludur, ancak matematik açısından sadece iki boyutludur.

Daha sonra aynı diski bir çörek üzerine çekmeyi teklif ediyorlar. İşe yarayacak gibi görünüyor. Ancak diskin kenarları artık bir noktaya çekilemeyecek bir daire şeklinde birleşecek - çörek kesilecek.

Dahası, sıradan bir insanın hayal gücü için erişilemez olmaya başlar. Çünkü zaten üç boyutlu bir küreyi, yani başka bir boyuta giden bir şeyin üzerine gerilmiş bir topu hayal etmek gerekiyor. Yani Poincaré'nin hipotezine göre, yüzeyi varsayımsal bir "hiperkord" tarafından tek bir noktaya çekilebilen tek üç boyutlu şey üç boyutlu bir küredir.

Jules Henri Poincaré bunu 1904'te önerdi. Artık Perelman, Fransız topologun haklı olduğuna anlayan herkesi ikna etti. Ve hipotezini teoreme dönüştürdü.

Kanıt, evrenimizin nasıl bir şekle sahip olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. Ve bu bizim oldukça makul bir şekilde bunun aynı üç boyutlu küre olduğunu varsaymamıza olanak tanıyor. Ancak Evren bir noktaya çekilebilecek tek "figür" ise, o zaman muhtemelen bir noktadan uzatılabilir. Bu, Evrenin tam olarak bu noktadan kaynaklandığını öne süren Büyük Patlama teorisinin dolaylı bir doğrulaması olarak hizmet ediyor.

Alexander Zabrovsky büyük matematikçiyle konuştuğu için şanslıydı - birkaç yıl önce Moskova'dan İsrail'e gitmek üzere ayrıldı ve önce St. Petersburg'daki Yahudi cemaati aracılığıyla Grigory Yakovlevich'in annesiyle iletişime geçerek ona yardım etmeyi düşündü. Oğluyla konuştu ve onun güzel açıklamasının ardından oğlu bir toplantı yapmayı kabul etti. Bu gerçekten bir başarı olarak adlandırılabilir - gazeteciler, girişinde günler geçirmelerine rağmen bilim adamını "yakalamayı" başaramadılar.

Psikologlar ona neredeyse resmi olarak "çılgın profesör" diyorlar - yani kişi düşüncelerine o kadar dalmış ki farklı ayakkabılar giyiyor ve saçını taramayı unutuyor. Ancak modern Rusya'da bu neredeyse nesli tükenmiş bir türdür.

Zabrovsky'nin dediği gibi Perelman, "kesinlikle aklı başında, sağlıklı, yeterli ve normal bir insan" izlenimi yarattı: "Gerçekçi, pragmatik ve aklı başında, ancak duygusallık ve heyecandan yoksun değil ... tam bir saçmalık! Ne istediğini kesin olarak biliyor ve hedefe nasıl ulaşacağını biliyor. "

Bilim adamı, Rus basınında denildiği gibi kırgın

Perelman, gazetecilerle iletişim kurmadığını, çünkü gazetecilerin bilimle ilgilenmediğini, kişisel ve gündelik konularla ilgilendiğini açıkladı - bir milyonu reddetme nedenlerinden başlayarak saç ve tırnak kesme sorununa kadar.

Özellikle Rus medyasıyla da kendisine yönelik saygısız tutum nedeniyle temas kurmak istemiyor. Örneğin basında ona Grisha deniyor ve bu tür aşinalık rahatsız edici.

Grigory Perelman, okul yıllarından beri "beyin eğitimi" denilen şeye alıştığını söyledi. SSCB'den bir “delege” olarak Budapeşte'deki Matematik Olimpiyatları'nda nasıl altın madalya aldığını hatırlatarak, şöyle konuştu: “Soyut düşünme yeteneğinin ön koşul olduğu problemleri çözmeye çalıştık.

Ancak sonuçta, 2000'li yıllarda özü basit olan ulusal bir fikir nihayet oluşturuldu: ne pahasına olursa olsun kişisel zenginleşme. İnsanlarda kulağa şöyle geliyor: Onlar verirken çal ve vaktin varsa dışarı çık. Bu ideolojiye aykırı her türlü davranış tuhaf ve delice görünebilir, ancak Perelman'ın olayının özellikle yabancı olduğu ortaya çıktı.

Elleri bakımsız olan bu tüylü adamın, modern düzenle hiçbir ilgisi olmadığını yüzlerce kez açıkladığı akademisyenlerin davranışını başka hiçbir mantık açıklayamaz. Asla ve asla. Ve böyle bir şey bulduğunda, ünlü kanıtı ilk kez ele geçirmek isteyen Çinliler gibi, bilimsel bir blogda burada yayınlayacak, çalacak.

İnsanoğlu bizden nefret ediyor, evet, ama belki de tek kişi o ve bunu yapmaya ahlaki hakkı da var. Perelman tamamen sivil hislerden yoksundur. Ancak modern tüketimciliğe ve vahşi kapitalizmin dayattığı ulusal kimliğin kaybına radikal bir şekilde karşı çıkan tek kişi o.

Grigory Yakovlevich'in kendisinin sivil misyonunun farkında olmadığını ve bu konu hakkında hiç düşünmediğini göz ardı etmiyorum. O, Forbes listesinin ayrıcalığın ana ölçüsü olduğu, hayvani gerçekliğimize paralel bir dünyada yaşıyor.

Perelman, refahla dolup taşan "hayatın efendileri"nin aksine, bir normallik modelidir. Perelman'ın yerine birinin onur ve zenginlikle baştan çıkarması pek olası değil, ama o bunu asla yapmayacak. Birilerinin topluma ne durumda olduğunu, vicdanının nerede olduğunu göstermesi gerekiyor.

Yaşayan en ilginç matematikçi

 


Barış Özcan

Kaynak: https://barisozcan.com/

 

“Bugüne kadar yaşamış en büyük matematikçi kimdir?” gibi tartışmaya açık bir soruyu araştırdığınızda karşınıza bazı listeler çıkar. Pisagor vardır mesela o listelerde… Çünkü dünyanın şeklinin düz olmadığını ilk söyleyen kişilerden biridir. Hypatia vardır, hatta onun hikayesini anlatan “Agora” adlı filmden sonra biraz daha ünü artmıştır. Gauss’u okul yıllarından hatırlarız hayal meyal. Ama yine de matematikçiler, fizikçiler kadar ünlü değildir nedense. Nobel ödüllerinde bile en parlak kategori fizikken, matematik diye bir kategori bile yoktur. O yüzden matematiğin Nobel’i olarak görülen bir Fields Madalyası verilme ihtiyacı görülmüştür ama sorarım size kaçınız duydu bu Fields madalyasını? Biz Isaac Newton’ı çok duyarız, Einstein’ı sokaktaki vatandaş bile tanır ama matematikçi George Cantor desem kim bilir? 

Ben bunu matematiğin anlaşılması çok zor bir dil olmasına bağlıyorum. Matematik bu evrendeki her şeyden farklı geliyor bana. Bu evreni anlamak için fizikçilerin kullandığı deney ekipmanlarına, astrofizikçilerin koca koca teleskoplarına, teorik fizikçilerin yerin altında kilometrelerce uzanan parçacık çarpıştırıcısı tünellerine, milyon dolarlık laboratuvarlara filan hiç ihtiyaç duymuyor matematikçiler. Sadece bir kağıt ve kalemle, önlerindeki problemleri olabilecek en saf, en net, en pür şekilde çözüyorlar. Biz de öylece bakıyoruz. Bırakın çözümünü, daha soruyu bile anlayamıyoruz. 

Matematik öyle bir dil ki, dünyada çok az kişi o dili konuşabiliyor. 

İşte Gauss’ların, Pisagorların olduğu bu dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 10 matematikçisi listesindeki isimleri de o yüzden tanımıyoruz. Oysa o kadar ilginç hikayeleri var ki. Bakın bu listedeki 10 kişiden sadece iki kişi hayatta. O iki kişiden biri objektif değerlendirmelere göre yaşayan en dahi matematikçi olarak kabul ediliyor. Gerçekten de öyle ve onun hikayesini de başka bir videoda anlatmak istiyorum. Ama bana göre, yani sübjektif olarak diğeri çok daha ilginç bir matematikçi. 

Her ikisi de matematiğin Nobel’i olarak görülen Fields Madalyası’na layık görüldü. Ama o bunu almayı reddetti. Binyıl ya da milenyum problemleri olarak adlandırılan çözülmesi en zor 7 matematik probleminden bugüne kadar sadece biri çözülebildi ve tahmin edebileceğiniz gibi o çözdü. Ama ödül törenine katılan yüzlerce matematikçi arasında bir tek ona ayrılan koltuk boştu. Törene katılmadı ve 1 milyon dolarlık ödülü almayı yine reddetti. Onunla ilgili çekilmiş bir film yok. Rusça hazırlanmış kısa bir yapım dışında herhangi bir belgesel yok. Doğru dürüst bir fotoğrafı bile yok. Hakkında yazılmış tek kitap bu ve onu yazan kişi bile kendisini görememiş. Şu anda yaşayan en büyük iki matematikçiden biri dedim ama yaşayıp yaşamadığından bile emin değiliz. 

Peki kim bu matematikçi?

En zor problemi nasıl çözdü? Ve sonra neden tüm dünyayla ilişkisini kesti? Yaşayan bu en ilginç matematikçiye ne oldu?

Bunlar Milenyum problemleri… 1000 yılın en zor 7 matematik problemi olarak gösteriliyor. Clay Matematik Enstitüsü tarafından her birinin başına 1 milyon dolar ödül kondu. Milenyum için Milyon! Hangisini çözerseniz çözün, bir milyon dolar garanti. 

Birch ve Swinnerton-Dyer Sanısı

Hodge Sanısı

Navier-Stokes Denklemi

P vs NP

Riemann Hipotezi

Yang-Mills Teorisi ve Kütle Problemi

Poincaré Sanısı

Bırakın çözümlerini bulmayı, bu soruları dahi hayatımız boyunca anlayamayabiliriz. Her bir problem ayrı bir kariyer gerektiriyor. Bazıları için 20-30 yıl çalışanlar var. Yine de çözümü bulmaya ömürleri yetmiyor. 

Fermat’ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini, 1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra çözen Sir Andrew Wiles’ın da dediği gibi: “Bu problemlerin ne zaman çözülebileceğini ya da çözülüp çözülemeyeceğini bilemiyoruz.” Bunun için 5 yıl da bekleyebiliriz 100 yıl da…

İşte matematik dünyası 2000’lı yıllara yani yeni milenyuma böyle bir meydan okumayla girdi. Ve sadece bir kişi, bu 7 problemden sadece birinin çözümünü, sadece 2 yıl sonra buldu. 


 

Evet bu kişi Rus matematikçi Grigori Perelman.

Ben aklımda daha kolay tutabilmek için ona “Gizemli Grigori” lakabını taktım 

Onun neden gizemli olduğuna geçmeden önce çözdüğü problemin neden önemli olduğunu anlamaya çalışalım. 

Bu kitap sadece o problemle ilgili. Yine dahi matematikçilerden biri olan Fransız Henri Poincare tarafından 1900’lü yıllarda ortaya atılmış. “Conjecture” kelimesini varsayım ya da hipotez olarak değil de “sanı” olarak çevirmek daha uygun olacak gibi. Ortaya atılan problem, öyle Pazar bulmacası gibi bir şey değil. İçinde yaşadığımız evrendeki nesneleri, o evrenin şeklini ve hatta olası başka evrenleri ve boyutları bile anlamamızın kapılarını açacak türden bir şey… 

Problem, matematiğin topoloji alanından… Yani şekiller üzerinde yaptığımız esnetme, bükme, deformasyon gibi eylemlerin incelendiği matematik dalı. Örneğin şu küp şeklindeki hamuru alıp, elimle masada yuvarlayarak bir küre haline getirebilirim. Ya da bu küreyi alıp, şöyle biraz bastırıp ortasına da bir delik açarak simit yani torus şeklini yapabilirim. İşte tüm bu eylemleri matematik diline döktüğümüzde, topoloji alanı ortaya çıkıyor.

Poincaré sanısı da tam olarak bununla alakalı. Az önce yaptığım simidin bir deliği var. Fakat bu simitten küreye geçiş yapmak, bunu kesip sıkıştırmadığım ya da deliği kapatmadığım sürece, öyle eğip büzerek şeklini değiştirerek filan mümkün değil. Yoksa bu simidi şurasından keser, bir solucan yapardım. Sonra da bunu sıkıştırıp küreye dönüştürürüm. Oldu bitti! Fakat bunu yapmak yasak. İsterseniz siz de deneyebilirsiniz. Bu simidi alıp, şöyle bir fincana dönüştürebilirim! Çünkü ikisinin de sadece tek bir deliği var. Topografi açısından bu fincanla bu simit arasında temel bir farklılık yok. Hatta fincanın içindeki pipet bile aynı grupta. Çünkü onun kaç deliği var? İki gibi gözükse de aslında bir. Ve onu da sadeleştirdiğinizde bir simide yani torus şekline ulaşabilirsiniz. Kısaca simitlerle küreler temelde birbirinden farklılar. Aralarındaki farkı da delikli olup olmamaları belirliyor.

İşte Henri Poincaré ortaya bir sanı atıyor, yani bir tahminde, varsayımda bulunuyor. Eğer başlangıçta hiçbir deliği olmayan, küçük bir cisim alırsanız, yani sonsuza kadar falan uzatamayacağınız, sınırlı boyuta sahip bir cisim bu… Bu cisim bir küredir ya da küreye dönüştürülebilir diyor. Şimdi az önceki simit ve küre durumuna bakınca ve delik açmanın, kesmenin yasak olduğunu da düşününce, gayet sezgisel ve akla yatkın geliyor. Fakat bunun sadece üç boyutta değil, dört, beş… Tüm boyutlarda doğru olduğunu iddia ediyor. Tabii dört boyutlu bir küre nasıl olur o çok daha karmaşık bir konu. Fakat hatırlayın, bazı fizik teorileri çok boyutlu uzay-zamanlardan bahsediyor. Bu nedenle çok boyutlu durumlarda da ne olduğunu anlamak gerek.

Neden önemli ki bu problem? Yani bu küreyi ezdim, büzdüm yok kupa oldu falan… Küre için burada önemli bir özellik var. Üzerine eğer bir çember çizecek olursanız, bu çemberi bir kement gibi büzüştürerek bir noktaya sıkıştırabilirsiniz. Fakat aynısını bir simitte (torusta) yapmak mümkün değil. Buraya çizeceğimiz hiçbir çemberi, bir noktaya sıkıştıramıyoruz. 

Şimdi taaa antik Yunan’a gidelim. Ta dediğime bakmayın. Dilek yarımadasının hemen karşısında Sisam Adası var ya. İşte orada doğan başka bir büyük matematikçi var: Pisagor. 2500 yıl önce dünyanın düz olmadığını söylemişti. Düz gibi görünen bir yüzeyin üstünde bir karınca misali yaşarken nasıl böyle bir iddia da bulunabildi? Matematik düşüncesiyle. İkinci boyuttan, üçüncü boyuta fiziksel olarak çıkamadı ama zihinsel olarak çıktı. Ondan binlerce yıl sonra, insanlar uzaya çıktıklarında bize iki boyutlu gibi gözüken Dünya’nın üçüncü boyuttan küreselliğini “görsel” olarak gösterdi.

Yani biz daha dışarıya çıkmadan, nasıl bir şeyin içerisinde olduğumuzu matematik, geometri sayesinde biliyorduk. 

Şimdi bunu bir boyut daha arttırın? Evrenin geometrisini nasıl biliyoruz? Nasıl anlayabiliyoruz? Eğer elimize bir ip alıp,bir uzay aracından dışarıya salarak evrende şöööyle bir tur atsaydık ve sonra ipin saldığımız ilk ucunu tutup, birbirine bağlasaydık… Ardından ipi bir ucundan çekmeye başlasaydık… Ne olur? 

İki şey olabilir.

Çektiniz çektiniz çektiniz… Hop, gelmiyor! Bu, tıpkı bir simidin üzerinde halka yapmak gibi. Eğer yolculuğumuza buradan başladıysak ve böyle dolaşıp bitirdiysek, ipi çektikten sonra bir noktada sıkışır gelmez! 

Fakat ikinci bir ihtimal daha var. Eğer ipi çekmeye devam edebiliyorsak… Çektik, çektik, çektik… Hooop, küçüldü büzüştü ve bir nokta oldu. İşte Poincaré sanısı bize bu noktada, bir kürede yer aldığımızı söylüyor. 

Pratikte elbette uzay aracına atlayıp bunu yapamayız  Fakat tıpkı antik Yunan’da olduğu gibi, matematik sayesinde, içinde bulunduğumuz şeyleri daha onun dışına çıkmadan anlayabiliriz. 

Matematik, daha gözümüzle görmeden, zihnimizle görebilmemizi mümkün kılar. Evrenin dışına çıkmadan onun nasıl bir şey olabileceğini bize anlatan bir dil gibidir matematik. 

Maalesef çok az kişinin konuşabildiği bir dil.

Bunlardan biri Grigori Perelman. Kendisi Rusların ünlü matematik ekolünden yetişmiş. Leningrad Üniversitesi’nde doktorasını bitirmiş. Rusya’da kazanılabilecek tüm matematik yarışmalarını kazanmış. Tabi hemen ABD’den davet almış. Gerek doğuda New York bölgesinde ve gerekse batıda Kaliforniya’da meşhur matematikçilerin derslerine katılmış. Hem Princeton ve hem Stanford gibi üniversitelerden iş teklifi almış. Ama bunları reddetmiş. Richard Hamilton adlı bir matematikçinin Ricci akışı denkleminden çok etkilenmiş ve buna odaklanmaya karar vererek 1995’te Rusya’ya geri dönmüş. O zamanlar Berkeley’den bir yakını giderken kendisine şöyle söylediğini aktarıyor: “Sanırım bunu nasıl çözeceğimi biliyorum.”

Sonra ne mi olmuş? 7 yıl süren bir sessizlik. 

İşte Perelman’ın ortadan kaybolup tek bir konuya odaklanmasının 5. Yılında yani 2000’e girerken milenyum problemleri ilan edildi. 

2002’de, Perelman bir internet sitesine bir yazı yükledi. Bu bile çılgın bir hareket. Çünkü milenyum ödüllerini düzenleyen enstitüye değil makalelerin ön basımlarının yüklendiği genel bir siteye yükeldi bu yazısını. Aslına bakarsanız çok riskli bir hareket. 

39 sayfalık bu yazıda birçok konuyla birlikte sonlara doğru Poincaré sanısının çözümü de var. İyi de bu doğru olabilir mi? Poincaré sanısı, tarihte belki de en çok yanlış çözüm yapılan sanılardan biri. Her gün bir sürü çözüm yükleniyor ama hepsi hatalı. Dolayısıyla Perelman’ın çözümü ilk anda göze çarpmadı. Ama çok geçmeden birileri, “yahu bu doğru olabilir sanki” demeye başladı. Giderek bu makaleye olan ilgi arttı. Perelman’ı önceki çalışmalarından tanıyanlar, durumun ciddi olabileceğinin farkına vardı. Birçok kişi bu çözümü anlamaya çalıştı. Fakat alanının uzmanı matematikçiler için bile, bu yazının tek bir bölümünü anlamak dahi kolay değil. O yüzden cevabın doğruluğundan emin olmak için komiteler kuruldu. 

Bir milyon dolar ödül vaat eden Clay Matematik Enstitüsü, 2010 yılında nihayet bu çözümün doğru olduğunu kabul etti ve Perelman bu ödüle layık görüldü. Bir başka deyişle onun 7 yılda çözdüğü bu problemin cevabının anlaşılması 8 yıl sürdü. 

Problemin çözümüyle bunun ödüllendirilmesi arasında geçen bu 8 yıllık dönemde bir yandan Perelman’ın şöhreti büyürken bir yandan da zaten çok fazla kişiyle görüşmeyen Perelman iyice ortalıktan kayboldu. Rusya’ya döndüğünde babası ailesini terk ederek İsrail’e yerleşmişti. Daha sonra kız kardeşi de babasına katıldı. Ailesinden görüştüğü tek kişi annesi kalmıştı. 

2005’te Rusya Steklov Enstitüsü’ndeki işinden de bir anda ayrıldı. 

İşte tam burada bana istifa mektubunu verdi. Bunu iyi düşündün mü diye sordum. Evet kesin kararlıyım dedi.

Artık maaş aldığı bir işi yoktu. Matematik dünyasından görüştüğü iş arkadaşları kalmamıştı. Batı dünyasında kendisi hakkında bir sürü övgü dolu yazı yazılırken ona ulaşan gazetecilerin hiçbiriyle görüşmek istemedi.

Science dergisi onun çözümünü “10 yılın Atılımı” olarak ilan etti. 

New Yorker dergisinden Sylivia Nasar, aynı problemi çözdüğünü iddia eden Çinli matematikçilerin foyasını ortaya çıkartan çok etkili bir makale yazdı. Bu arada kendisi öyle bir yazar ki başka bir kitabı “A Beatiful Mind” Hollywood tarafından film yapılınca kimsenin tanımadığı başka bir matematikçi John Nash bir anda meşhur olmuştu. 

Ama Perelman kendisini meşhur etmeye çalışan tüm bu gazeteci ve yazarlardan giderek uzaklaştı. “Eğer yaptığım çözüm doğruysa başka bir ödüle gerek yok” deyip kestirip attı. 

İşte yine aynı dönemde matematiğin Nobel’i olan Fields madalyasına layık görüldü ama reddetti. Bu kez de şu sözleri söyledi: “Parayla veya şöhretle ilgilenmiyorum. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek istemiyorum. Ben matematiğin kahramanı falan değilim. Sanıldığı kadar başarılı bile değilim. Bu nedenle herkesin bana bakmasını istemiyorum.”

Es kaza ona telefonla ulaşmayı başaran bir gazeteciye söylediği son şeyler şu oldu: “Beni rahatsız etmeyin, mantarlarımla uğraşıyorum.”

İşte böyle bir durumda nihayet 1 milyon dolarlık milenyum ödülünü almak için davet edildi. Matematik dünyasından arkadaşları onun bu tür ödüllerle ilgilenmediğini ama paraya ihtiyacı olabileceğini biliyordu, çünkü 2005’ten beri çalışmıyordu. O yüzden Uluslararası Matematik Birliği başkanı Sir John Ball uçağa atlayıp onun yaşadığı St. Petersburg’a gitti. Soğuk ve yağmurlu iki gün boyunca toplamda 10 saat onunla konuşup ikna etmeye çalıştı. Ama Perelman ne ünvanı ne de para ödülünü kabul etmedi. 

2010 yılından bugüne Grigori Perelman’ın gizemi daha da arttı. 13 yıl önce elinin tersiyle reddettiği bu ödülden sonra neredeyse kimse ona ulaşamadı. 

2014’te İsveç’te nanoteknoloji üzerinde çalıştığı yolunda Rus medyasında bir haber çıktı. Ama kısa süre sonra yaşadığı St. Petersburg’da gazetecilerden kaçmaya çalışırken görüntülendi. 

İşte bu onun son görüntüleriydi. Yaklaşık 10 yıldır kendisinden haber alınamıyor. Kimse şu anda onun nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmiyor.

Neden tüm bu ödülleri reddetti? Bunun da sebebini tam olarak bilmiyoruz. Yaptığı çözümde başka bir matematikçinin, daha önce sözünü ettiğimiz Richard Hamilton’ın geliştirdiği bir yöntemi kullanıyor ve bunu da zaten makalesinin her yerinde belirtiyor. Sebebi onun da en az kendisi kadar bu çözümde payı olduğunu düşünmesi olabilir. 

Matematikçi arkadaşları onu asla yalan söylemeyen, kusursuz derecede dürüst bir insan olarak tanımlıyor. Belki de oldukça kusurlu bu dünyanın, yine kusurlu bir ödül mekanizması içine tam olarak sinmediği için olabilir.

Onu yetiştiren öğretmeni matematikçi Aleksandrov ölüm döşeğindeyken “ben geometriyle ilgilenmiyorum, ahlakla ilgileniyorum.” demişti. Sebebi kusursuz bir ahlak arayışı olabilir. 

Çünkü matematik bazılarına göre bilimin kraliçesidir ve aynı zamanda mantığın ve ahlakın bilimidir. 

Ödüllerle ilgilenmeyen, gazetecilerden kaçan, asosyal bir dahi. 

Bu gezegenin üstünde sadece birkaç kişinin anlayabileceği bir çözüm sundu. Bir zamanlar sadece birkaç kişinin anlayabildiği Pisagor gibi. Pisagor dünyanın göründüğü gibi düz olmadığını başka bir boyuta çıkmadan anlamıştı. Belki de Perelman da çözdüğü problemle evrenin dışına çıkmadan onun matematiksel dilini anladı.

Belki de bunu konuşabileceği, kendisini anlayabilecek hiç kimsesi yok. 

Belki de Matematik ona istediği her şeyi verdi. Kesin kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada, yalnızlık, karmaşıklık ve derinlik. 

Tıpkı evrenin kendisi gibi…

30 Ekim 2021 Cumartesi

Ruslar kaç Nobel ödülü kazandı?


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya en çok Nobel ödülü kazanan ülkeler sıralamasında Sovyetler Birliği dönemi de dahil edilirse ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa'nın ardından beşinci sırada. Rusya vatandaşları bu büyük ödüle Çarlık Rusyası, Sovyet Rusya ve modern Rusya dönemlerinde 6 kategoride toplam 23 kere uzanmayı başardı. 

Bu ödüllerin 1'i ekonomi, 1'i kimya, 2'si tıp, 3'ü barış, 5'i edebiyat ve 11'i fizik alanında. 

Rusya'ya Nobel ödülünü ilk getiren isim 1904'te ünlü hekim İvan Pavlov. Ödülü son kazanan isim ise 2021'de barış ödülüne layık görülen gazeteci Dmitri Muratov.

 

İşte Nobel ödülü kazanan Rusların tam listesi. 

1. İvan Pavlov - Tıp, 1904

2. İlya Meçnikov - Tıp, 1908

3. İvan Bunin - Edebiyat, 1933

4. Nikolay Semyonov - Kimya, 1956

5. Boris Pasternak - Edebiyat, 1958

6. Pavel Çerenkov, İgor Tamm ve İlya Frank - Fizik, 1958

7. Lev Landau - Fizik, 1962

8. Aleksander Prohorov ve Nikolay Basov - Fizik, 1964

9. Mihail Şolohov - Edebiyat, 1965

10. Aleksander Soljenitsın - Edebiyat, 1970

11. Leonid Kantoroviç - Ekonomi, 1975

12. Andrey Saharov - Barış, 1975

13. Pyotr Kapitsa - Fizik, 1978

14. İosif Brodski - Edebiyat, 1987

15. Mihail Gorbaçov - Barış, 1990

16. Jores Alferov - Fizik, 2000

17. Aleksey Abrikosov, Vitali Ginzburg - Fizik, 2003

18. Konstantin Novoselov - Fizik, 2010

19. Dmitri Muratov - Barış, 2021

14 Ağustos 2021 Cumartesi

İşte Rusların en çok gurur duyduğu tarihi şahsiyetler



Kaynak: https://turkrus.com/

 

 

Rusya’da yapılan son anket, halkın en çok gurur duyduğu, ortak payda saydığı ismin uzaya çıkan ilk kozmonot olan Yuri Gagarin olduğunu ortaya koydu.  

İnsomar’ın anketinde Gagarin’e yüzde 31 oy çıkarken, şair Aleksandr Puşkin yüzde 30 ile ikinci oldu.  

Daha sonra şu isimler sıralandı: 

Rus bilim adamı, Moskova Devlet Üniversitesi’nin kurucusu Mikhail Lomonosov (yüzde 22), 

Çar I. Petro (yüzde 21), 

2. Dünya Savaşı’nda Sovyet orduları başkomutanı Mareşal Georgi Jukov (yüzde 21)

Sovyet uzay gemilerinin tasarımcısı Sergey Korolyev (yüzde 20)

Kimya biliminin babalarından Dmitri Mendeleyev (yüzde 20)

Donanma komutanı Mareşal Aleksandr Suvorov (yüzde 15).

Anestezi gerçekleştiren ilk bilim adamı Nikolay Pirogov (yüzde 12)

Halkın yüzde 62’si uzay çalışmalarından, yüzde 51’i bilim alanındaki başarılardan, yüzde 49’u kültür-sanat başarılarlarından gurur duyuyor. 

Edebiyatta ilk üç sırada Aleksandr Puşkin, Fyodor Dostoyevski ve Lev Tolstoy var.  

Uzaydaki başarılar denince Yuri Gagarin, Sergey Korolyev ve Konstantin Tsiolovski (uzay mühendisi) akla geliyor. 

Bilim alanında ise Mihail Lomonosov, Dmitri Mendeleyev ve İgor Kurçatov (nükleer fizikçi) gurur duyulan ilk üç isim.

7 Mart 2021 Pazar

Rus ninelerin kahramanı | Treniyle onlara ekmek taşıyan makinist - DW Türkçe


Rus ninelerin kahramanı | Treniyle onlara ekmek taşıyan makinist - DW Türkçe


Kaynak: DW Türkçe

Tahta vagonlu eski bir dizel lokomotif ve çetin kış şartlarında haftada iki defa katedilen 31 kilometrelik tren yolu... Makinist Petroviç, Rusya'nın kuzeybatısındaki Soyga Köyü'nde yaşayan yaşlı teyzeleri, eski bir trenle dünyaya bağlıyor. Onları hastaneye götürüyor, ekmek ve erzaklarını taşıyor. Hatta son yolculuklarında da onlara eşlik ediyor. Sovyetler Birliği zamanında kurulan kereste işletmeleri kapandığından bu yana Petroviç, Tayga-Ekspresi ile Soyga'nın unutulan ninelerini taşıyor. Ama bu hat Soyga'nın yaşlıları hayatta olduğu sürece açık kalacak. Ardından bu sefer de sona erecek.


9 Ocak 2021 Cumartesi

Baykal Gölü’nün ninesi

 


 

Kaynak: DW Türkçe


 

80 yıldır Baykal Gölü'nde | "Kimi saray ister kimi para insana lazım sadece üç tahta..." - DW Türkçe



Lyubov Morehodova 80 yıldır Sibirya'daki Baykal Gölü dışında bir yer tanımıyor.

Her gün ineklerine bakıyor, gölde delik açarak su çekiyor, komşu köye giderek ihtiyaçlarını satın alıyor.

Hem de hepsini 1943 yılından bu yana kullandığı buz patenleriyle yapıyor. Ve eksi 40 dereceye kadar düşebilen, koşulların fazlasıyla çetin olduğu kış aylarında da yapıyor.  

23 Mart 2019 Cumartesi

Gagarin’e Ağıt – Yaşar Kemal



Resim: Mustafa Çokbilir


Gagarin’e Ağıt / Yaşar Kemal





O, ışığın kökünü gördü, Karanlığın kökünü gördü.

Çağımızı mutlulandıran kişilerden biri de Yuri Gagarin’di. 12 Nisan 1961’de dünyanın etrafındaki yörüngede ilk uçuşu yapan oydu. Uzay çağına ayak bastığımızı bize o söyledi. İnsanoğlu masallarda olsun, düşlerde olsun yüzyıllardan bu yana aya ve öteki yıldızlara gider durur. Aya ve öteki yıldızlara gidişin kapısını açan adam bizim çağımızdandı, bizimle birlikte yaşayan insandı.

İnsanoğlunun dinmez hasreti vardır: Dünyanın dışına çıkmak…

İnsanoğlunu bu büyük hasretine kavuşturan insan, bizim çağdaşımız Yuri Gagarin’di.

İçimizde bir Yuri Gagarin var diye insanoğlu daha gururluydu. Yuri Gagarin çağında yaşıyoruz diye kıvançlıydık. Yuri Gagarin insanlığın sevinci ve gururuydu.

İnsanoğlu yiğit ve korkaktır. En çok korktuğu da ölümdür. Ölümü göze alan insan, ölümün üzerine yürüyen insan her zaman insanoğlunda büyük hayranlık uyandırmıştır. Onlar, insanlığın kahramanları olmuşlardır. Yuri Gagarin’e insanoğlu yalnız yiğitliğinden dolayı, ölümün üstüne yürümesinden dolayı hayran değildi, dünyanın en hünerli ellerine ve kafasına da sahipti. Uzaya ilk çıkan insan daha dört başı mamur insandı. Onun işi yalnız yiğitlik değildi… O, dünyamızın şimdiye kadar hiç görmediği büyük bir kahramandı. İşi, bir kahramanlığın başlangıcıydı ve yeni bir işti.

Bir bilinmeze giden insan olmak ve bu bilinmezde yitip gitmek. Bunu çok düşündü, insan ne düşünür, ne duyar ola? Sonra bir bilinmezi bulan kişi, tek başına o bilinmezi yaşayan kişi, o bilinmezi bütün insanlıkla yaşamış, bütün insanlıkla birlikte o bilinmezin özleminde tutuşmuş kişi, tek başında kendini bilinmezde bulunca ne yapmıştır, ne duymuş, ne düşünmüştür?

Gagarin uzaydan, bu olağanüstü yolculuğundan dön- düğünde kim bilir ne olağanüstü masallar anlatacaktır diye düşündüm. İnsanların çoğu da böyle düşünmüştür. Bilin- mezden olağanüstü şeyler geleceğini her zaman düşünürüz. Bu doğal bir şeydir. Ama Yuri Gagarin sadece birkaç cümle söyledi, o kadar. Laciverdi bir karanlık vardı, dedi. Dünya çok güzel bir mavi yuvarlaktı, dedi, o kadar. Bize getirdiği masal bir mavi yuvarlaktı. Ben düşündüm ki, insanoğlunun dili, gördüğü böyle erişilmez bir aşamada duyduğunu anlatmaya yetmez. Uzaya varan ilk insanın duyduğunu anlatmaya insanın dili yeterli değil. Bu olağanüstü olayın karşısında insanın dili tutulur ya, uzay çağına insanlık daha güçlü bir dille girmeliydi. Düşündüm ki, Gagarin değil de Neruda, Aragon, ya da Nâzım Hikmet gitseydi uzaya, bugünkü insan diliyle uzayı anlatabilirler miydi, güçleri bu akılları durduran yeni duyguyu anlatmaya yeter miydi?

Uzaya giden ilk insan, insanlığın bilinmezi kaldı. Düşünüyorum ki daha yaşasaydı, seksenine doksanına gelseydi Yuri Gagarin, güzelim bir dede olsaydı, anı olarak da bize bir şeyler, bir başka düşler, büyüler anlatabilirdi belki. Yuri Gagarin diyorum, hâlâ bu erişilmezliğin, bu olağanüstülüğün etkisindeydi belki.

Yuri Gagarin, aya giden ilk insan da ben olacağım, demişti. Bu, insanlığın bitip tükenmez gücünün en güzel belirtisiydi.

Yuri Gagarin yeni bir insandı. Yeni ve büyük bir çağ açtı. İnsan soyunu onurlandırdı. O ölüme karşı koymuş, onu yenmiş, insanlığın ilk büyük zafer kapısını açmış insandı. Bağımsızlığa can atan insanlıkta ilk bağımsızlığa kavuşmuş insandı. Doğayı yenilgiye uğratan ilk insandı, böylesine.

Gagarin öldü, insanlığın bir yerinden en güzel bir çiçek koptu. Ama o insanlığı zenginleştiren en büyüktü. O, karanlıkla aydınlık arasına kesin bir çizgi çizen insandı. Gagarin’den sonra insanoğlu kendine daha güvendi, bilime daha güvendi, iyiliğe, güzelliğe, aydınlığa daha güvendi. İnsanlığın büyük zaferine daha güvendi. Gagarin’den sonra insanoğlu kendini daha çok arıttı. Kirlerini biraz daha döktü.

Işığın kökünü gören, karanlığın kökünü gören insandı. Onun bir dede olması, aya giden ilk insan olmasa da, aya giden ilk insanın elini sıkması, aya giden ilk insanları okşaması ne güzel olurdu. Bu onun hakkıydı.

İnsanlığın başı sağ olsun.

Yaşar Kemal 

2 Nisan 1968

12 Şubat 2019 Salı

Valentina Tereşkova





Fabrikada çalışırken akşam okuluna devam edip mühendislik diploması aldı. 1963'te tek başına Dünya yörüngesini 48 kez dolaşan ilk kadın oldu: Valentina Tereşkova.





13 Ocak 2019 Pazar

Uygulamalı uzay biliminin fikir babası: Sergey Korolev




Uygulamalı uzay biliminin temelini atan Sovyet tasarımcısı Sergey Korolev, 112 yıl önce bugün doğdu.

Tasarladığı uzay araçlarıyla dünya çapında ünlenen Korolev’in başkanlığında Dünyanın ilk yapay uydusu yörüngeye fırlatıldı ve kozmonot Yuriy Gagarin’in uzay yolculuğu gerçekleştirildi.  

Uzay araştırmalarında birçok efsanevi projeye imza atan tasarımcının hayatına dair bilgiler:



6 Mart 2018 Salı

Valentina Tereşkova Uzaya giden ilk kadın



MUSTAFA K. ERDEMOL 




Uzayda tam 2 gün, 23 saat, 12 dakika kalmıştı. SSCB’nin 16 Haziran 1963’te uzaya yolladığı Vostok 6 uzay aracının tek kozmonotu Valentina Tereşkova’ydı.

Dünya Kadınlar Günü’nde onu hatırlatmanın yerinde olacağını düşündüm. Daha iyi bir seçim olamazdı herhalde. Günümüzde kimi ülkelerde kadınların otomobil sürmelerinin hala yasak olduğunu düşününce onun 55 yıl önce uzaya çıkan ilk kadın olduğunu bilmek heyecanlandırıyor. Uzayda tam 2 gün, 23 saat, 12 dakika kalmıştı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 16 Haziran 1963’de uzaya yolladığı Vostok 6 uzay aracının tek kozmonotu oydu. SSCB’de başta Lenin Nişanı olmak üzere ne kadar nişan, madalya varsa hepsini hakkıyla kazanan Valentina Tereşkova, 6 Mart 1937’de doğdu. Yani bugün, 80’ini aşmış bu öncü kadının doğum günü.

Hemen ekleyeyim, uzaya çıkan ilk kadın olmasının yanı sıra ilk sivil de aynı zamanda. Vostok’un pilotluğu için yapılan 400’den fazla başvuru içinde finale kalan 5 kişiden biri olan Tereşkova birinci seçildiğinde bir tekstil fabrikasında montaj işçisiydi. Aranan kıstaslar arasına paraşütçü olmak da vardı. Aslında lastik fabrikasında işçilik yaparken aynı zamanda mühendislik eğitimi de gören Tereşkova hobi olarak paraşütçülükle uğraşıyordu. Bir emekçi olarak Sovyetlerin proleterya kültürü/bilimi anlayışına da uygundu. Bundan ötürü Sovyetler Birliği Komünist Partisi Sekreteri Nikita Kruşçev’in bizzat Tereşkova’yı seçtiğini söylerler. Programa katılan diğer kadın kozmonotlardan İrina Solovyova ile Valentina Ponomareva da Tereşkova’nın yedeği seçilirler.

Bir hatırlatma daha yapalım, Tereşkova tek değil, Sovyet uzay programında kadın kozmonot grubu da bulunuyordu. Bu grup 1969’da dağıldı. Tereşkova bu dağılmanın ardından sıkı bir parti militanı oldu. Sovyetler çöktükten sonra bile komünist ideallerinden vazgeçmedi. Hala ülkesinde bir kahramandır.

Sovyetler’in uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin’den sonra uzaya ilk kez bir kadın yollaması sosyalizmin kadın erkek eşitliğinde aldığı mesafeyi de gösteriyordu. Tam 50 yıldan fazla bir süre önce hem de. Bir montaj işçisini alıp uzay gemisine koymuş değildi tabii ki Sovyet uzay programcıları. Uzun, yorucu, ağır bir eğitimden geçti Tereşkova. O montaj işçisi genç kıza neler öğretmediler ki, roket kuramını da öğrettiler, uzay mühendisliğini de. O bu eğitimlerin hepsini başarıyla verdi, zorlu sınavlardan başarıyla geçti. O nedenle Sovyetler’in dünyaya armağan ettiği büyük bir uzay kahramanı olabildi.


ABD’lilerden fazla dolaştı

16 Haziran 1963’de Vostok uzay aracılığıyla uzaya çıkan Tereşkova, dünya yörüngesinde 48 tur attı, üç güne yakın da uzayda kaldı. ABD’li astronotların uzayda kalış sürelerinden fazla bir süredir bu. Yalnız tatsız bir iddia vardır, Sovyet uzay programını yönetenler Tereşkova’nın performansından hoşnut kalmamışlardır. Telsiz çağrılarına yanıt vermeyişini kokmuş olmasına bağlayıp, dünyaya dönüşte aracın komutasını ona vermemişlerdir. İddia doğru ya da değil bu Tereşkova’nın yürekli, cesur bir kozmonot olduğu gerçeğini değiştirmez. Sadece Sovyet kadınlarına değil, dünyadaki birçok kadına rol model olduğu gerçeğini de. İddia doğruysa bile bu Sovyet uzay programının yürütücülerinin kadın kozmonotlara bakışını değiştirmemiştir.

Valentina Tereşkova tek solo uzay uçuşu yapan kadın olarak da tanınır. Daha sonra uzaya hiç gitmedi. Ama kendisinden sonra uzaya çıkan ikinci kadın da bir Sovyet kozmonotudur; Svetlana Savitskaya. Savitskaya, Tereşkova’dan yaklaşık 20 yıl sonra,1982 Ağustos’unda uzaya çıktı. Uzaya çıkan üçüncü kadın ise bir ABD’liydi; bir yıl sonra uzaya gitmiş olan Sally Ride. Daha sonra sayısız kadın uzaya gitti tabii. Ama ilki Tereşkova’dır.


Sovyetleri temsil etti

Uzay yolculuğunun ardından Tereşkova da SSCB adına dünyanın çeşitli yerlerini gezerek hem uzay yolculuğuna ilişkin deneyimlerini anlattı, bu alana ilgi duyan kadınlara cesaret verdi hem de üstlendiği politik görevleri yerine getirdi. Castro’yla, Che’yle tanıştı. Onlara ülkesinin uzay programını anlattı. Bunun dışında Zhukovsky Hava Kuvvetleri Akademisi’nde eğitim gördü, mühendis kozmonot olarak mezun olduktan sonra 1977’de doktorasını da yaptı.

Sovyetler’in dağılmasından sonra bile ideallerinden vaz geçen biri olmadı Tereşkova. Halen Rusya alt meclisi olan Duma’da milletvekili olarak siyasi faaliyetlerini sürdürüyor.

Ama onun için uzay bir tutku. Öylesine bir tutku ki, 80’ini aşmış bu cesur kadın “eğer param olursa ya da fırsat sağlanırsa Mars’a tek yönlü gidiş için gönüllü olurdum” diyor. “Tek yönlü” yani dönmemek üzere. Dünyadan nefret ettiğinden değil. Başka dünyalar keşfetme tutkusundan istiyor bunu.

Gencecik bir Sovyet kozmonotuyken Vostok’tan dünyaya yolladığı mesajı anımsatalım bir kez daha: “Herşeyimi Komünist partimize ve Genç Komünistler Birliği’ne borçluyum.”

1 Mart 2018 Perşembe

Rusya'nın en yaşlı üniversite öğrencisi: 90 yaşındaki Kirill Patrahin




90 yaşındaki Rus Kirill Patrahin, dünya genelindeki pek çok yaşıtının aksine, bir köşeye çekilip hayattan vazgeçmiş şekilde ölümü beklemiyor. Perm Devlet Üniversitesi'nde coğrafya eğitimi almaya başlayan Patrahin’in gelecek hedefleri de var.

Rusya'nın Perm şehrinde yaşayan Kirill Patrahin tam 90 yaşında. İlk bakışta yaşlı bir emekli olarak görülebilir. Ancak o Rusya'nın en yaşlı öğrencilerinden biri. Her gün defterini kalemini alıp okulun yolunu, yani okuduğu üniversitenin yolunu tutuyor.





"Yeterince enerjim var. Eğitimimi tamamlayıp 100 yaşına kadar yaşayacağım" diyen Patrahin Perm Devlet üniversitesinde coğrafya okuyor. Sınıftakilerle arasındaki yaş farkı 70, ama o bunu çok umursamıyor. Hatta onlardan destek alıyor.

90 yaşındaki öğrenci bir anısını şöyle anlatıyor: "Önceki gün Bilgisayar Bilimleri dersi vardı. Klavyeye basmanız gerekiyordu. Nasıl yapılacağını öğrendim. Sınıftaki bir kız -Anya bana yardım etti. Artık bilgisayarla çalışabilirim."

19 Eylül 2017 Salı

Dünyayı kurtaran adam öldü...




Sovyetler Birliği'nin roket saldırısı erken uyarı sistemi 1983 yılında alarm verdiğinde dünya nükleer savaşın eşiğine gelmişti... Stanislav Petrov adlı subay bilgisayara inanmayıp alarmın yanlış olduğunu ilan etmese idi o eşik geçilebilir, Sovyetler Birliği ABD'ye karşı saldırı başlatabilirdi. Petrov'un basiteri dünyayı felaketten kurtardı.

Petrov bu yıl Mayıs ayında hayatını kaybetti. Batı medyası ise herkesin sempatiyle baktığı bu soğuk savaş kahramanının 77 yaşında öldüğü haberini ancak birkaç gün önce tesadüfen öğrendi.

Stanislav Petrov yıllar önce BBC'ye verdiği röportajda 1983'teki olayı şöyle anlatmıştı:

"Sirenler çalmaya başladı ve birkaç saniye boyunca ekrana bakmaktan başka bir şey yapamadım. Üzerinde kocaman kırmızı harflerle ATEŞLENDİ yazıyordu. Bir dakika sonra bir siren daha. İkinci roket ateşlendi, derken üçüncü, dördüncü ve beşinci... Ekrandaki uyarının yerini ROKET ÇARPMASI uyarısı aldı. Düşünme payımızın ne kadar olacağına dair bir talimat yoktu. Ama her geçen saniyenin askeri ve siyasi yetkililerin çok kıymetli vaktine mal olduğunu biliyorduk. Bunun üzerine bilgisayara inanmamaya karar verdim. Ahizeyi kaldırdım ve üstümle konuşup alarmın yanlış olduğunu söyledim. Ama kendim de bundan tam emin değildim. Yüzde elli - yüzde elliydi inancım. Ve hata yapmışsam beni kimsenin düzeltmeyeceğini biliyordum".

Buluttan yansıyan güneş ışınlarının sebep olduğu bu olaydan sonra Stanislav Petrov raporunda durumu yeterince ayrıntılı anlatmadığı gerekçesiyle kınama cezası almış, bir yıl sonra da silahlı kuvvetlerden ayrılmıştı.

1990'lı yıllarda olayın üzerindeki gizlilik kaldırılınca tüm dünya Stanislav Petrov'un adını öğrendi. Petrov "dünyayı kurtaran adam" olarak pek çok uluslararası ödüle layık görüldü.


Batı medyasının Petrov'un ölümünü öğrenmesi, 7 Eylül 2017 tarihinde Alman yönetmen Karl Schumacher'in doğum gününü kutlamak üzere Petrov'u araması sayesinde mümkün oldu.