Grigory Avsyuk, 1917 Bolşevik Devrimi'nden önce doğdu ve
askeri bir topograf olmak istiyordu. Moskova Jeodezi Enstitüsü'nden mezun
olduktan sonra, 1930'larda Arktik'e seyahat etti. Daha sonra, Kuzey Deniz
Rotası Ana Müdürlüğü'nde çalışmaya gitti.
Birkaç kez Uzak Kuzey'e keşif gezilerine çıktı ve hatta iki
kışı bir kutup istasyonunda geçirdi.
“Arktik tundrada köpekli kızaklarla geziler yapan [Avsyuk],
kutup buzlarıyla tanıştı. O zamandan beri buz, önce deniz buzu ve sonra buzul
buzu, araştırmasının ana konusu oldu,” diye yazdı meslektaşı Alexander Drozdov.
Buz, evrimi, erime süreçleri ve hareketi üzerine çalışmalar
yaptı. Havacılar için özel hava yolu haritaları ve şemaları yaptı. Pilot Valery
Chkalov'un Kuzey Kutbu'ndaki efsanevi kesintisiz uçuşunu planlarken ona
yardımcı olan genç jeodezist'in verileriydi.
Avsyuk aynı zamanda buzul erimesi ile iklim değişikliği
arasındaki bağlantıyı anlayan ilk kişilerden biriydi. Bu sorun, bugün dünyayı
endişelendiriyor.
Ve Sovyet buzul biliminin, doğal buz biliminin babalarından
biri oldu. SSCB Bilimler Akademisi'nde Buzul Bilimi Bölümü'nü kurdu ve yönetti
ve dağ buzulları üzerinde ilk gözlem istasyonlarını başlattı.
8 yıl
kadar önce hayatını kaybeden Sovyetler Birliği döneminde yarbay olan Stanislav
Petrov gerçek bir kahramanmış. İroni yapmıyorum. Stanislav Petrov, yıllar sonra
ortaya çıkan şeyler gösterdi ki büyük bir ihtimalle dünyayı kurtardı.
Kahramanlık filmlerini çok seyretmişsinizdir. Çoğu
Hollywood menşeli ya da ondan apartılmış, Çin malı çakma kahramanlardır. Bu
kahramanlar öncelikle küçük bir don değişikliği ile, bu dondan kastım, bazen
bir tişört üstünde adının baş harflerini yazan –hiç kendi adından feragat edip
sevgilisininkini yazan görmedik mesela– uçunca arkasında rüzgardan savrulacak
bir pelerinle ya da bedenini kuzuların sessizliği gibi sararak süper
olanlardır. Biz daha çok milli hislerle süperi seyrederiz ama aslında kötüler
de her zaman süperdir. Çünkü sonunda yenilseler de onların ne kadar çok süper
olması, kahramanı ve onun galibiyetini beslediğinden, neredeyse kahraman kadar
süperdirler.
Bu filmlerin bir diğer vazgeçilmez aynılığı, herkesin
kahramanları seyrediyor olmasıdır. Yani sadece biz seyirciler değil, kötünün
gazabına maruz kalanlar, bazen ve çoğu zaman sonunda kahramanın sevgilisi
olacak güzel kadın dışında, diğer herkes sadece kahramanı seyreder ve sonunda
kurtarılmış dünyanın yıkık dökük sahnelerinde alkışlamakla yetinirler. Dünyayı kurtaran
adam dünyayı kurtarmış, genellikle güzel kadını kapmış ve genellikle uçarak
eski donuna geri döner. Süperler dünyasında biz normallere de bu seyirden geri
kalan yere dökülmüş patlamış mısırların üzerine basa basa mesailerimize geri
dönmek kalır.
Sizi bilmiyorum ama ben hiç böyle kahramanlara rastlamadım.
Ancak bundan 7-8 yıl kadar önce hayatını kaybeden Sovyetler Birliği döneminde
yarbay olan Stanislav Petrov gerçek bir kahramanmış. İroni yapmıyorum.
Stanislav Petrov, yıllar sonra ortaya çıkan şeyler gösterdi ki büyük bir
ihtimalle dünyayı kurtardı. Uydulardan gelen verilere göre, ABD’nin Sovyetler
Birliği’ne füze gönderdiğine dair kesin işaretlerini alan Petrov, emirler ve
talimatlara göre elinin altındaki nükleer silahları kullanma mekanizmalarını
harekete geçireceğine, insan olduğu için, –tam anlamıyla insan olduğu için–
makinelerin, uyduların, bilgisayarların dediğine göre kafalarına düşecek
füzeleri bekledi. Onların yanıldığını tahmin etti ve düğmelere basmayarak, yani
hiçbir şey yapmayarak dünyayı kurtardı.
Daha sonra yapılan bir araştırma, Sovyet uydularının
bulutlardan yansıyan güneş ışınlarını kıtalararası füzelerin motorlarıyla
birbirine karıştırdığını ortaya koydu. Yani basit bir uyduların gözüne güneş
kaçması nedeniyle nükleer savaş başlayacaktı. Gerçek hayatın kahramanlığı,
uydular, dijital dünyanın sinyalleri, makineler, rotatifler, emirler,
talimatlar, diktatörlük konuşmaları, caka satmaları ve bu gülünç ve aşağılık
şeylere uymamakla başlıyor çok muhtemel...
Ve bazen, her şeye rağmen, hiçbir şey yapmamak en radikal
eylem...
Biz zaten öyle yapıyoruz, hiçbir şey yapmıyoruz demeyin!
‘Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta’…
Bir milyon doları reddeden matematikçi Grigoriy Perelman,
Rusya Bilimler Akademisi'nin üyelerine katılma teklifini de aynı derecede
kararlı bir şekilde reddetti. Aksine, gönüllü geri çekilmeden ayrılmadan
bu teklifi görmezden geldi ...
Grigoriy Yakovlevich'in giderek daha şok edici biçimler
alan görünüşte tuhaf davranışı, onun her türlü tanıtıma karşı en derin
küçümsemesinden ilham alıyor. Bir bilim adayından akademisyenliğe atlamayı
kabul etmesi garip olurdu ve Rusya Bilimler Akademisi'nin bu teklifi PR'nin
çıkarları dışında başka hiçbir şeyle açıklanamaz.
“Evreni nasıl yöneteceğimi biliyorum.
Ve söyle bana, neden bir milyonun peşinden koşayım
ki? "
Ancak daha da tuhafı, yalnızca inancı "skandallar,
entrikalar, soruşturmalar" olan TV gazetecilerinin değil, aynı zamanda
ciddi bilim adamlarının da eksantrik bir matematik dehasının şerefine tutunma
arzusudur.
Poincaré'nin varsayımını kanıtladı; 100 yılı aşkın süredir
kimsenin çözemediği ve onun çabalarıyla bir teorem haline gelen bir
bilmece. Bunun için St. Petersburg'da ikamet eden bir Rus vatandaşı olan
Grigory Perelman'a söz verilen milyonlardan biri verildi. Rus matematik
dehasının çözdüğü Milenyum Problemi, evrenin kökeni ile ilgilidir. Her
matematikçinin bilmecenin özünü anlaması mümkün değildir ...
Rus dehasının çözdüğü bilmece, topoloji adı verilen
matematik dalının temellerine değiniyor. Topolojisine genellikle
"kauçuk levha geometrisi" denir. Şeklin uzatılması, bükülmesi ve
bükülmesi durumunda korunan geometrik şekillerin özellikleriyle
ilgilenir. Yani yırtılmadan, kesilmeden ve yapıştırılmadan deforme olur.
Topoloji matematiksel fizik için önemlidir çünkü uzayın
özelliklerini anlamamızı sağlar. Veya bu mekanın şekline dışarıdan
bakmadan değerlendirin. Örneğin, Evrenimize.
Poincaré hipotezini açıklayarak şöyle başlıyorlar: İki
boyutlu bir küre hayal edin; lastik bir disk alın ve onu bir topun üzerine
uzatın. Böylece diskin çevresi tek bir noktada toplanır. Aynı şekilde
örneğin bir spor sırt çantasını da kordonla bağlayabilirsiniz. Sonuç bir
küre olacaktır: bizim için üç boyutludur, ancak matematik açısından sadece iki
boyutludur.
Daha sonra aynı diski bir çörek üzerine çekmeyi teklif
ediyorlar. İşe yarayacak gibi görünüyor. Ancak diskin kenarları artık
bir noktaya çekilemeyecek bir daire şeklinde birleşecek - çörek kesilecek.
Dahası, sıradan bir insanın hayal gücü için erişilemez
olmaya başlar. Çünkü zaten üç boyutlu bir küreyi, yani başka bir boyuta
giden bir şeyin üzerine gerilmiş bir topu hayal etmek gerekiyor. Yani
Poincaré'nin hipotezine göre, yüzeyi varsayımsal bir "hiperkord"
tarafından tek bir noktaya çekilebilen tek üç boyutlu şey üç boyutlu bir küredir.
Jules Henri Poincaré bunu 1904'te önerdi. Artık Perelman,
Fransız topologun haklı olduğuna anlayan herkesi ikna etti. Ve hipotezini
teoreme dönüştürdü.
Kanıt, evrenimizin nasıl bir şekle sahip olduğunu anlamaya
yardımcı oluyor. Ve bu bizim oldukça makul bir şekilde bunun aynı üç
boyutlu küre olduğunu varsaymamıza olanak tanıyor. Ancak Evren bir noktaya
çekilebilecek tek "figür" ise, o zaman muhtemelen bir noktadan
uzatılabilir. Bu, Evrenin tam olarak bu noktadan kaynaklandığını öne süren
Büyük Patlama teorisinin dolaylı bir doğrulaması olarak hizmet ediyor.
Alexander Zabrovsky büyük matematikçiyle konuştuğu için
şanslıydı - birkaç yıl önce Moskova'dan İsrail'e gitmek üzere ayrıldı ve önce
St. Petersburg'daki Yahudi cemaati aracılığıyla Grigory Yakovlevich'in
annesiyle iletişime geçerek ona yardım etmeyi düşündü. Oğluyla konuştu ve
onun güzel açıklamasının ardından oğlu bir toplantı yapmayı kabul etti. Bu
gerçekten bir başarı olarak adlandırılabilir - gazeteciler, girişinde günler
geçirmelerine rağmen bilim adamını "yakalamayı" başaramadılar.
Psikologlar ona neredeyse resmi olarak "çılgın
profesör" diyorlar - yani kişi düşüncelerine o kadar dalmış ki farklı
ayakkabılar giyiyor ve saçını taramayı unutuyor. Ancak modern Rusya'da bu
neredeyse nesli tükenmiş bir türdür.
Zabrovsky'nin dediği gibi Perelman, "kesinlikle aklı
başında, sağlıklı, yeterli ve normal bir insan" izlenimi yarattı:
"Gerçekçi, pragmatik ve aklı başında, ancak duygusallık ve heyecandan yoksun
değil ... tam bir saçmalık! Ne istediğini kesin olarak biliyor ve hedefe
nasıl ulaşacağını biliyor. "
Bilim adamı, Rus basınında denildiği gibi kırgın
Perelman, gazetecilerle iletişim kurmadığını, çünkü
gazetecilerin bilimle ilgilenmediğini, kişisel ve gündelik konularla
ilgilendiğini açıkladı - bir milyonu reddetme nedenlerinden başlayarak saç ve
tırnak kesme sorununa kadar.
Özellikle Rus medyasıyla da kendisine yönelik saygısız
tutum nedeniyle temas kurmak istemiyor. Örneğin basında ona Grisha deniyor
ve bu tür aşinalık rahatsız edici.
Grigory Perelman, okul yıllarından beri "beyin
eğitimi" denilen şeye alıştığını söyledi. SSCB'den bir “delege”
olarak Budapeşte'deki Matematik Olimpiyatları'nda nasıl altın madalya aldığını
hatırlatarak, şöyle konuştu: “Soyut düşünme yeteneğinin ön koşul olduğu
problemleri çözmeye çalıştık.
Ancak sonuçta, 2000'li yıllarda özü basit olan ulusal bir
fikir nihayet oluşturuldu: ne pahasına olursa olsun kişisel
zenginleşme. İnsanlarda kulağa şöyle geliyor: Onlar verirken çal ve vaktin
varsa dışarı çık. Bu ideolojiye aykırı her türlü davranış tuhaf ve delice
görünebilir, ancak Perelman'ın olayının özellikle yabancı olduğu ortaya çıktı.
Elleri bakımsız olan bu tüylü adamın, modern düzenle hiçbir
ilgisi olmadığını yüzlerce kez açıkladığı akademisyenlerin davranışını başka
hiçbir mantık açıklayamaz. Asla ve asla. Ve böyle bir şey bulduğunda,
ünlü kanıtı ilk kez ele geçirmek isteyen Çinliler gibi, bilimsel bir blogda
burada yayınlayacak, çalacak.
İnsanoğlu bizden nefret ediyor, evet, ama belki de tek kişi
o ve bunu yapmaya ahlaki hakkı da var. Perelman tamamen sivil hislerden
yoksundur. Ancak modern tüketimciliğe ve vahşi kapitalizmin dayattığı
ulusal kimliğin kaybına radikal bir şekilde karşı çıkan tek kişi o.
Grigory Yakovlevich'in kendisinin sivil misyonunun farkında
olmadığını ve bu konu hakkında hiç düşünmediğini göz ardı etmiyorum. O,
Forbes listesinin ayrıcalığın ana ölçüsü olduğu, hayvani gerçekliğimize paralel
bir dünyada yaşıyor.
Perelman, refahla dolup taşan "hayatın
efendileri"nin aksine, bir normallik modelidir. Perelman'ın yerine
birinin onur ve zenginlikle baştan çıkarması pek olası değil, ama o bunu asla
yapmayacak. Birilerinin topluma ne durumda olduğunu, vicdanının nerede
olduğunu göstermesi gerekiyor.
“Bugüne kadar yaşamış en büyük matematikçi kimdir?” gibi
tartışmaya açık bir soruyu araştırdığınızda karşınıza bazı listeler çıkar.
Pisagor vardır mesela o listelerde… Çünkü dünyanın şeklinin düz olmadığını ilk
söyleyen kişilerden biridir. Hypatia vardır, hatta onun hikayesini anlatan “Agora”
adlı filmden sonra biraz daha ünü artmıştır. Gauss’u okul yıllarından
hatırlarız hayal meyal. Ama yine de matematikçiler, fizikçiler kadar ünlü
değildir nedense. Nobel ödüllerinde bile en parlak kategori fizikken, matematik
diye bir kategori bile yoktur. O yüzden matematiğin Nobel’i olarak görülen
bir Fields Madalyası verilme ihtiyacı görülmüştür ama sorarım size
kaçınız duydu bu Fields madalyasını? Biz Isaac Newton’ı çok duyarız, Einstein’ı
sokaktaki vatandaş bile tanır ama matematikçi George Cantor desem kim
bilir?
Ben bunu matematiğin anlaşılması çok zor bir dil olmasına
bağlıyorum. Matematik bu evrendeki her şeyden farklı geliyor bana. Bu evreni
anlamak için fizikçilerin kullandığı deney ekipmanlarına, astrofizikçilerin
koca koca teleskoplarına, teorik fizikçilerin yerin altında kilometrelerce
uzanan parçacık çarpıştırıcısı tünellerine, milyon dolarlık laboratuvarlara
filan hiç ihtiyaç duymuyor matematikçiler. Sadece bir kağıt ve kalemle,
önlerindeki problemleri olabilecek en saf, en net, en pür şekilde çözüyorlar.
Biz de öylece bakıyoruz. Bırakın çözümünü, daha soruyu bile
anlayamıyoruz.
Matematik öyle bir dil ki, dünyada çok az kişi o dili konuşabiliyor.
İşte Gauss’ların, Pisagorların olduğu bu dünyanın gelmiş
geçmiş en iyi 10 matematikçisi listesindeki isimleri de o yüzden tanımıyoruz.
Oysa o kadar ilginç hikayeleri var ki. Bakın bu listedeki 10 kişiden sadece iki
kişi hayatta. O iki kişiden biri objektif değerlendirmelere göre yaşayan en
dahi matematikçi olarak kabul ediliyor. Gerçekten de öyle ve onun hikayesini de
başka bir videoda anlatmak istiyorum. Ama bana göre, yani sübjektif olarak
diğeri çok daha ilginç bir matematikçi.
Her ikisi de matematiğin Nobel’i olarak görülen Fields
Madalyası’na layık görüldü. Ama o bunu almayı reddetti. Binyıl ya da
milenyum problemleri olarak adlandırılan çözülmesi en zor 7 matematik
probleminden bugüne kadar sadece biri çözülebildi ve tahmin edebileceğiniz gibi
o çözdü. Ama ödül törenine katılan yüzlerce matematikçi arasında bir tek ona
ayrılan koltuk boştu. Törene katılmadı ve 1 milyon dolarlık ödülü almayı yine
reddetti. Onunla ilgili çekilmiş bir film yok. Rusça hazırlanmış kısa bir yapım
dışında herhangi bir belgesel yok. Doğru dürüst bir fotoğrafı bile
yok. Hakkında yazılmış tek kitap bu ve onu yazan kişi bile kendisini görememiş.
Şu anda yaşayan en büyük iki matematikçiden biri dedim ama yaşayıp
yaşamadığından bile emin değiliz.
Peki
kim bu matematikçi?
En zor problemi nasıl çözdü? Ve sonra neden tüm dünyayla
ilişkisini kesti? Yaşayan bu en ilginç matematikçiye ne oldu?
Bunlar Milenyum problemleri… 1000 yılın en zor 7
matematik problemi olarak gösteriliyor. Clay Matematik Enstitüsü tarafından her
birinin başına 1 milyon dolar ödül kondu. Milenyum için Milyon! Hangisini
çözerseniz çözün, bir milyon dolar garanti.
Birch ve Swinnerton-Dyer Sanısı
Hodge Sanısı
Navier-Stokes Denklemi
P vs NP
Riemann Hipotezi
Yang-Mills Teorisi ve Kütle Problemi
Poincaré Sanısı
Bırakın çözümlerini bulmayı, bu soruları dahi hayatımız
boyunca anlayamayabiliriz. Her bir problem ayrı bir kariyer gerektiriyor.
Bazıları için 20-30 yıl çalışanlar var. Yine de çözümü bulmaya ömürleri
yetmiyor.
Fermat’ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini,
1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra çözen Sir Andrew Wiles’ın da
dediği gibi: “Bu problemlerin ne zaman çözülebileceğini ya da çözülüp
çözülemeyeceğini bilemiyoruz.” Bunun için 5 yıl da bekleyebiliriz 100 yıl
da…
İşte matematik dünyası 2000’lı yıllara yani yeni milenyuma
böyle bir meydan okumayla girdi. Ve sadece bir kişi, bu 7 problemden sadece
birinin çözümünü, sadece 2 yıl sonra buldu.
Evet
bu kişi Rus matematikçi Grigori Perelman.
Ben aklımda daha kolay tutabilmek için ona “Gizemli
Grigori” lakabını taktım
Onun neden gizemli olduğuna geçmeden önce çözdüğü problemin
neden önemli olduğunu anlamaya çalışalım.
Bu kitap sadece o problemle ilgili. Yine dahi
matematikçilerden biri olan Fransız Henri Poincare tarafından 1900’lü yıllarda
ortaya atılmış. “Conjecture” kelimesini varsayım ya da hipotez olarak değil de
“sanı” olarak çevirmek daha uygun olacak gibi. Ortaya atılan problem, öyle
Pazar bulmacası gibi bir şey değil. İçinde yaşadığımız evrendeki nesneleri, o
evrenin şeklini ve hatta olası başka evrenleri ve boyutları bile anlamamızın
kapılarını açacak türden bir şey…
Problem, matematiğin topoloji alanından… Yani şekiller
üzerinde yaptığımız esnetme, bükme, deformasyon gibi eylemlerin incelendiği
matematik dalı. Örneğin şu küp şeklindeki hamuru alıp, elimle masada
yuvarlayarak bir küre haline getirebilirim. Ya da bu küreyi alıp,
şöyle biraz bastırıp ortasına da bir delik açarak simit yani torus şeklini
yapabilirim. İşte tüm bu eylemleri matematik diline döktüğümüzde, topoloji
alanı ortaya çıkıyor.
Poincaré sanısı da tam olarak bununla alakalı. Az önce
yaptığım simidin bir deliği var. Fakat bu simitten küreye geçiş yapmak, bunu
kesip sıkıştırmadığım ya da deliği kapatmadığım sürece, öyle eğip büzerek
şeklini değiştirerek filan mümkün değil. Yoksa bu simidi şurasından keser, bir
solucan yapardım. Sonra da bunu sıkıştırıp küreye dönüştürürüm. Oldu bitti!
Fakat bunu yapmak yasak. İsterseniz siz de deneyebilirsiniz. Bu simidi alıp,
şöyle bir fincana dönüştürebilirim! Çünkü ikisinin de sadece tek bir deliği
var. Topografi açısından bu fincanla bu simit arasında temel bir farklılık yok.
Hatta fincanın içindeki pipet bile aynı grupta. Çünkü onun kaç deliği var? İki
gibi gözükse de aslında bir. Ve onu da sadeleştirdiğinizde bir simide yani
torus şekline ulaşabilirsiniz. Kısaca simitlerle küreler temelde birbirinden
farklılar. Aralarındaki farkı da delikli olup olmamaları belirliyor.
İşte Henri Poincaré ortaya bir sanı atıyor, yani bir
tahminde, varsayımda bulunuyor. Eğer başlangıçta hiçbir deliği olmayan, küçük
bir cisim alırsanız, yani sonsuza kadar falan uzatamayacağınız, sınırlı boyuta
sahip bir cisim bu… Bu cisim bir küredir ya da küreye dönüştürülebilir diyor.
Şimdi az önceki simit ve küre durumuna bakınca ve delik açmanın, kesmenin yasak
olduğunu da düşününce, gayet sezgisel ve akla yatkın geliyor. Fakat bunun
sadece üç boyutta değil, dört, beş… Tüm boyutlarda doğru olduğunu iddia ediyor.
Tabii dört boyutlu bir küre nasıl olur o çok daha karmaşık bir konu. Fakat
hatırlayın, bazı fizik teorileri çok boyutlu uzay-zamanlardan bahsediyor. Bu
nedenle çok boyutlu durumlarda da ne olduğunu anlamak gerek.
Neden önemli ki bu problem? Yani bu küreyi ezdim, büzdüm
yok kupa oldu falan… Küre için burada önemli bir özellik var. Üzerine eğer bir
çember çizecek olursanız, bu çemberi bir kement gibi büzüştürerek bir
noktaya sıkıştırabilirsiniz. Fakat aynısını bir simitte (torusta) yapmak
mümkün değil. Buraya çizeceğimiz hiçbir çemberi, bir noktaya
sıkıştıramıyoruz.
Şimdi taaa antik Yunan’a gidelim. Ta dediğime bakmayın.
Dilek yarımadasının hemen karşısında Sisam Adası var ya. İşte orada doğan başka
bir büyük matematikçi var: Pisagor. 2500 yıl önce dünyanın düz olmadığını
söylemişti. Düz gibi görünen bir yüzeyin üstünde bir karınca misali yaşarken nasıl
böyle bir iddia da bulunabildi? Matematik düşüncesiyle. İkinci boyuttan, üçüncü
boyuta fiziksel olarak çıkamadı ama zihinsel olarak çıktı. Ondan binlerce yıl
sonra, insanlar uzaya çıktıklarında bize iki boyutlu gibi gözüken Dünya’nın
üçüncü boyuttan küreselliğini “görsel” olarak gösterdi.
Yani biz daha dışarıya çıkmadan, nasıl bir şeyin içerisinde
olduğumuzu matematik, geometri sayesinde biliyorduk.
Şimdi bunu bir boyut daha arttırın? Evrenin geometrisini
nasıl biliyoruz? Nasıl anlayabiliyoruz? Eğer elimize bir ip alıp,bir uzay
aracından dışarıya salarak evrende şöööyle bir tur atsaydık ve sonra ipin
saldığımız ilk ucunu tutup, birbirine bağlasaydık… Ardından ipi bir ucundan
çekmeye başlasaydık… Ne olur?
İki şey olabilir.
Çektiniz çektiniz çektiniz… Hop, gelmiyor! Bu, tıpkı bir
simidin üzerinde halka yapmak gibi. Eğer yolculuğumuza buradan başladıysak ve
böyle dolaşıp bitirdiysek, ipi çektikten sonra bir noktada sıkışır
gelmez!
Fakat ikinci bir ihtimal daha var. Eğer ipi çekmeye devam
edebiliyorsak… Çektik, çektik, çektik… Hooop, küçüldü büzüştü ve bir nokta
oldu. İşte Poincaré sanısı bize bu noktada, bir kürede yer aldığımızı
söylüyor.
Pratikte elbette uzay aracına atlayıp bunu yapamayız Fakat
tıpkı antik Yunan’da olduğu gibi, matematik sayesinde, içinde bulunduğumuz
şeyleri daha onun dışına çıkmadan anlayabiliriz.
Matematik,
daha gözümüzle görmeden, zihnimizle görebilmemizi mümkün kılar. Evrenin dışına
çıkmadan onun nasıl bir şey olabileceğini bize anlatan bir dil gibidir
matematik.
Maalesef çok az kişinin konuşabildiği bir dil.
Bunlardan biri Grigori Perelman. Kendisi Rusların ünlü
matematik ekolünden yetişmiş. Leningrad Üniversitesi’nde doktorasını bitirmiş.
Rusya’da kazanılabilecek tüm matematik yarışmalarını kazanmış. Tabi hemen
ABD’den davet almış. Gerek doğuda New York bölgesinde ve gerekse batıda
Kaliforniya’da meşhur matematikçilerin derslerine katılmış. Hem Princeton ve
hem Stanford gibi üniversitelerden iş teklifi almış. Ama bunları reddetmiş.
Richard Hamilton adlı bir matematikçinin Ricci akışı denkleminden çok
etkilenmiş ve buna odaklanmaya karar vererek 1995’te Rusya’ya geri dönmüş. O
zamanlar Berkeley’den bir yakını giderken kendisine şöyle söylediğini
aktarıyor: “Sanırım bunu nasıl çözeceğimi biliyorum.”
Sonra ne mi olmuş? 7 yıl süren bir sessizlik.
İşte Perelman’ın ortadan kaybolup tek bir konuya
odaklanmasının 5. Yılında yani 2000’e girerken milenyum problemleri ilan
edildi.
2002’de, Perelman bir internet sitesine bir yazı yükledi.
Bu bile çılgın bir hareket. Çünkü milenyum ödüllerini düzenleyen enstitüye
değil makalelerin ön basımlarının yüklendiği genel bir siteye yükeldi bu
yazısını. Aslına bakarsanız çok riskli bir hareket.
39 sayfalık bu yazıda birçok konuyla birlikte sonlara doğru
Poincaré sanısının çözümü de var. İyi de bu doğru olabilir mi? Poincaré sanısı,
tarihte belki de en çok yanlış çözüm yapılan sanılardan biri. Her gün bir sürü
çözüm yükleniyor ama hepsi hatalı. Dolayısıyla Perelman’ın çözümü ilk anda göze
çarpmadı. Ama çok geçmeden birileri, “yahu bu doğru olabilir sanki” demeye
başladı. Giderek bu makaleye olan ilgi arttı. Perelman’ı önceki çalışmalarından
tanıyanlar, durumun ciddi olabileceğinin farkına vardı. Birçok kişi bu çözümü
anlamaya çalıştı. Fakat alanının uzmanı matematikçiler için bile, bu yazının
tek bir bölümünü anlamak dahi kolay değil. O yüzden cevabın doğruluğundan emin
olmak için komiteler kuruldu.
Bir milyon dolar ödül vaat eden Clay Matematik Enstitüsü,
2010 yılında nihayet bu çözümün doğru olduğunu kabul etti ve Perelman bu ödüle
layık görüldü. Bir başka deyişle onun 7 yılda çözdüğü bu problemin cevabının
anlaşılması 8 yıl sürdü.
Problemin çözümüyle bunun ödüllendirilmesi arasında geçen
bu 8 yıllık dönemde bir yandan Perelman’ın şöhreti büyürken bir yandan da zaten
çok fazla kişiyle görüşmeyen Perelman iyice ortalıktan kayboldu. Rusya’ya
döndüğünde babası ailesini terk ederek İsrail’e yerleşmişti. Daha sonra kız
kardeşi de babasına katıldı. Ailesinden görüştüğü tek kişi annesi
kalmıştı.
2005’te Rusya Steklov Enstitüsü’ndeki işinden de bir anda
ayrıldı.
İşte tam burada bana istifa mektubunu verdi. Bunu iyi
düşündün mü diye sordum. Evet kesin kararlıyım dedi.
Artık maaş aldığı bir işi yoktu. Matematik dünyasından
görüştüğü iş arkadaşları kalmamıştı. Batı dünyasında kendisi hakkında bir sürü
övgü dolu yazı yazılırken ona ulaşan gazetecilerin hiçbiriyle görüşmek
istemedi.
Science dergisi onun çözümünü “10 yılın Atılımı”
olarak ilan etti.
New Yorker dergisinden Sylivia Nasar, aynı problemi
çözdüğünü iddia eden Çinli matematikçilerin foyasını ortaya çıkartan çok
etkili bir makale yazdı. Bu arada kendisi öyle bir yazar ki başka bir
kitabı “A Beatiful Mind” Hollywood tarafından film yapılınca kimsenin
tanımadığı başka bir matematikçi John Nash bir anda meşhur olmuştu.
Ama Perelman kendisini meşhur etmeye çalışan tüm bu
gazeteci ve yazarlardan giderek uzaklaştı. “Eğer yaptığım çözüm doğruysa başka
bir ödüle gerek yok” deyip kestirip attı.
İşte yine aynı dönemde matematiğin Nobel’i olan Fields
madalyasına layık görüldü ama reddetti. Bu kez de şu sözleri söyledi: “Parayla
veya şöhretle ilgilenmiyorum. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek
istemiyorum. Ben matematiğin kahramanı falan değilim. Sanıldığı kadar başarılı
bile değilim. Bu nedenle herkesin bana bakmasını istemiyorum.”
Es kaza ona telefonla ulaşmayı başaran bir gazeteciye
söylediği son şeyler şu oldu: “Beni rahatsız etmeyin,
mantarlarımla uğraşıyorum.”
İşte böyle bir durumda nihayet 1 milyon dolarlık milenyum
ödülünü almak için davet edildi. Matematik dünyasından arkadaşları onun bu tür
ödüllerle ilgilenmediğini ama paraya ihtiyacı olabileceğini biliyordu, çünkü
2005’ten beri çalışmıyordu. O yüzden Uluslararası Matematik Birliği başkanı Sir
John Ball uçağa atlayıp onun yaşadığı St. Petersburg’a gitti. Soğuk ve
yağmurlu iki gün boyunca toplamda 10 saat onunla konuşup ikna etmeye çalıştı.
Ama Perelman ne ünvanı ne de para ödülünü kabul etmedi.
2010 yılından bugüne Grigori Perelman’ın gizemi daha da
arttı. 13 yıl önce elinin tersiyle reddettiği bu ödülden sonra neredeyse kimse
ona ulaşamadı.
2014’te İsveç’te nanoteknoloji üzerinde çalıştığı yolunda
Rus medyasında bir haber çıktı. Ama kısa süre sonra yaşadığı St.
Petersburg’da gazetecilerden kaçmaya çalışırken görüntülendi.
İşte bu onun son görüntüleriydi. Yaklaşık 10 yıldır
kendisinden haber alınamıyor. Kimse şu anda onun nerede olduğunu ve ne
yaptığını bilmiyor.
Neden tüm bu ödülleri reddetti? Bunun da sebebini tam
olarak bilmiyoruz. Yaptığı çözümde başka bir matematikçinin, daha önce sözünü
ettiğimiz Richard Hamilton’ın geliştirdiği bir yöntemi kullanıyor ve
bunu da zaten makalesinin her yerinde belirtiyor. Sebebi onun da en az kendisi
kadar bu çözümde payı olduğunu düşünmesi olabilir.
Matematikçi arkadaşları onu asla yalan söylemeyen, kusursuz
derecede dürüst bir insan olarak tanımlıyor. Belki de oldukça kusurlu bu
dünyanın, yine kusurlu bir ödül mekanizması içine tam olarak sinmediği için
olabilir.
Onu yetiştiren öğretmeni matematikçi Aleksandrov ölüm
döşeğindeyken “ben geometriyle ilgilenmiyorum, ahlakla ilgileniyorum.” demişti.
Sebebi kusursuz bir ahlak arayışı olabilir.
Çünkü matematik bazılarına göre bilimin kraliçesidir ve
aynı zamanda mantığın ve ahlakın bilimidir.
Ödüllerle
ilgilenmeyen, gazetecilerden kaçan, asosyal bir dahi.
Bu gezegenin üstünde sadece birkaç kişinin anlayabileceği
bir çözüm sundu. Bir zamanlar sadece birkaç kişinin anlayabildiği Pisagor gibi.
Pisagor dünyanın göründüğü gibi düz olmadığını başka bir boyuta çıkmadan
anlamıştı. Belki de Perelman da çözdüğü problemle evrenin dışına çıkmadan onun
matematiksel dilini anladı.
Belki de bunu konuşabileceği, kendisini anlayabilecek hiç
kimsesi yok.
Belki de Matematik ona istediği her şeyi verdi. Kesin
kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada, yalnızlık, karmaşıklık ve derinlik.
Rusya en çok Nobel ödülü kazanan ülkeler sıralamasında
Sovyetler Birliği dönemi de dahil edilirse ABD, İngiltere, Almanya ve
Fransa'nın ardından beşinci sırada. Rusya vatandaşları bu büyük ödüle Çarlık
Rusyası, Sovyet Rusya ve modern Rusya dönemlerinde 6 kategoride toplam 23 kere
uzanmayı başardı.
Bu ödüllerin 1'i ekonomi, 1'i kimya, 2'si tıp, 3'ü barış,
5'i edebiyat ve 11'i fizik alanında.
Rusya'ya Nobel ödülünü ilk getiren isim 1904'te ünlü hekim
İvan Pavlov. Ödülü son kazanan isim ise 2021'de barış ödülüne layık görülen
gazeteci Dmitri Muratov.
İşte
Nobel ödülü kazanan Rusların tam listesi.
1. İvan Pavlov - Tıp, 1904
2. İlya Meçnikov - Tıp, 1908
3. İvan Bunin - Edebiyat, 1933
4. Nikolay Semyonov - Kimya, 1956
5. Boris Pasternak - Edebiyat, 1958
6. Pavel Çerenkov, İgor Tamm ve İlya Frank - Fizik, 1958
7. Lev Landau - Fizik, 1962
8. Aleksander Prohorov ve Nikolay Basov - Fizik, 1964
9. Mihail Şolohov - Edebiyat, 1965
10. Aleksander Soljenitsın - Edebiyat, 1970
11. Leonid Kantoroviç - Ekonomi, 1975
12. Andrey Saharov - Barış, 1975
13. Pyotr Kapitsa - Fizik, 1978
14. İosif Brodski - Edebiyat, 1987
15. Mihail Gorbaçov - Barış, 1990
16. Jores Alferov - Fizik, 2000
17. Aleksey Abrikosov, Vitali Ginzburg - Fizik, 2003
Rus
ninelerin kahramanı | Treniyle onlara ekmek taşıyan makinist - DW Türkçe
Kaynak: DW Türkçe
Tahta vagonlu eski bir dizel lokomotif ve çetin kış
şartlarında haftada iki defa katedilen 31 kilometrelik tren yolu... Makinist
Petroviç, Rusya'nın kuzeybatısındaki Soyga Köyü'nde yaşayan yaşlı teyzeleri,
eski bir trenle dünyaya bağlıyor. Onları hastaneye götürüyor, ekmek ve
erzaklarını taşıyor. Hatta son yolculuklarında da onlara eşlik ediyor.
Sovyetler Birliği zamanında kurulan kereste işletmeleri kapandığından bu yana
Petroviç, Tayga-Ekspresi ile Soyga'nın unutulan ninelerini taşıyor. Ama bu hat
Soyga'nın yaşlıları hayatta olduğu sürece açık kalacak. Ardından bu sefer de
sona erecek.
80 yıldır Baykal Gölü'nde | "Kimi saray ister kimi para insana lazım sadece üç tahta..." - DW Türkçe
Lyubov Morehodova 80 yıldır Sibirya'daki Baykal Gölü
dışında bir yer tanımıyor.
Her gün ineklerine bakıyor, gölde delik açarak su çekiyor,
komşu köye giderek ihtiyaçlarını satın alıyor.
Hem de hepsini 1943 yılından bu yana kullandığı buz
patenleriyle yapıyor. Ve eksi 40 dereceye kadar düşebilen, koşulların
fazlasıyla çetin olduğu kış aylarında da yapıyor.
O, ışığın kökünü gördü, Karanlığın kökünü gördü.
Çağımızı mutlulandıran kişilerden biri de Yuri
Gagarin’di. 12 Nisan 1961’de dünyanın etrafındaki yörüngede ilk uçuşu yapan
oydu. Uzay çağına ayak bastığımızı bize o söyledi. İnsanoğlu masallarda
olsun, düşlerde olsun yüzyıllardan bu yana aya ve öteki yıldızlara gider
durur. Aya ve öteki yıldızlara gidişin kapısını açan adam bizim çağımızdandı,
bizimle birlikte yaşayan insandı.
İnsanoğlunun dinmez hasreti vardır: Dünyanın dışına
çıkmak…
İnsanoğlunu bu büyük hasretine kavuşturan insan, bizim
çağdaşımız Yuri Gagarin’di.
İçimizde bir Yuri Gagarin var diye insanoğlu daha
gururluydu. Yuri Gagarin çağında yaşıyoruz diye kıvançlıydık. Yuri Gagarin
insanlığın sevinci ve gururuydu.
İnsanoğlu yiğit ve korkaktır. En çok korktuğu da
ölümdür. Ölümü göze alan insan, ölümün üzerine yürüyen insan her zaman
insanoğlunda büyük hayranlık uyandırmıştır. Onlar, insanlığın kahramanları
olmuşlardır. Yuri Gagarin’e insanoğlu yalnız yiğitliğinden dolayı, ölümün
üstüne yürümesinden dolayı hayran değildi, dünyanın en hünerli ellerine ve
kafasına da sahipti. Uzaya ilk çıkan insan daha dört başı mamur insandı. Onun
işi yalnız yiğitlik değildi… O, dünyamızın şimdiye kadar hiç görmediği
büyük bir kahramandı. İşi, bir kahramanlığın başlangıcıydı ve yeni bir
işti.
Bir bilinmeze giden insan olmak ve bu bilinmezde yitip
gitmek. Bunu çok düşündü, insan ne düşünür, ne duyar ola? Sonra bir bilinmezi
bulan kişi, tek başına o bilinmezi yaşayan kişi, o bilinmezi bütün
insanlıkla yaşamış, bütün insanlıkla birlikte o bilinmezin özleminde
tutuşmuş kişi, tek başında kendini bilinmezde bulunca ne yapmıştır, ne duymuş,
ne düşünmüştür?
Gagarin uzaydan, bu olağanüstü yolculuğundan dön-
düğünde kim bilir ne olağanüstü masallar anlatacaktır diye düşündüm.
İnsanların çoğu da böyle düşünmüştür. Bilin- mezden olağanüstü şeyler
geleceğini her zaman düşünürüz. Bu doğal bir şeydir. Ama Yuri Gagarin
sadece birkaç cümle söyledi, o kadar. Laciverdi bir karanlık vardı, dedi. Dünya
çok güzel bir mavi yuvarlaktı, dedi, o kadar. Bize getirdiği masal bir mavi
yuvarlaktı. Ben düşündüm ki, insanoğlunun dili, gördüğü böyle erişilmez bir
aşamada duyduğunu anlatmaya yetmez. Uzaya varan ilk insanın duyduğunu
anlatmaya insanın dili yeterli değil. Bu olağanüstü olayın karşısında insanın
dili tutulur ya, uzay çağına insanlık daha güçlü bir dille girmeliydi.
Düşündüm ki, Gagarin değil de Neruda, Aragon, ya da Nâzım Hikmet gitseydi
uzaya, bugünkü insan diliyle uzayı anlatabilirler miydi, güçleri bu akılları
durduran yeni duyguyu anlatmaya yeter miydi?
Uzaya giden ilk insan, insanlığın bilinmezi kaldı.
Düşünüyorum ki daha yaşasaydı, seksenine doksanına gelseydi Yuri Gagarin,
güzelim bir dede olsaydı, anı olarak da bize bir şeyler, bir başka düşler,
büyüler anlatabilirdi belki. Yuri Gagarin diyorum, hâlâ bu erişilmezliğin, bu
olağanüstülüğün etkisindeydi belki.
Yuri Gagarin, aya giden ilk insan da ben olacağım,
demişti. Bu, insanlığın bitip tükenmez gücünün en güzel belirtisiydi.
Yuri Gagarin yeni bir insandı. Yeni ve büyük bir çağ açtı.
İnsan soyunu onurlandırdı. O ölüme karşı koymuş, onu yenmiş, insanlığın
ilk büyük zafer kapısını açmış insandı. Bağımsızlığa can atan insanlıkta ilk
bağımsızlığa kavuşmuş insandı. Doğayı yenilgiye uğratan ilk insandı,
böylesine.
Gagarin öldü, insanlığın bir yerinden en güzel bir çiçek
koptu. Ama o insanlığı zenginleştiren en büyüktü. O, karanlıkla aydınlık
arasına kesin bir çizgi çizen insandı. Gagarin’den sonra insanoğlu kendine
daha güvendi, bilime daha güvendi, iyiliğe, güzelliğe, aydınlığa daha
güvendi. İnsanlığın büyük zaferine daha güvendi. Gagarin’den sonra insanoğlu
kendini daha çok arıttı. Kirlerini biraz daha döktü.
Işığın kökünü gören, karanlığın kökünü gören insandı.
Onun bir dede olması, aya giden ilk insan olmasa da, aya giden ilk insanın
elini sıkması, aya giden ilk insanları okşaması ne güzel olurdu. Bu onun
hakkıydı.
Fabrikada çalışırken akşam okuluna devam edip mühendislik diploması
aldı. 1963'te tek başına Dünya yörüngesini 48 kez dolaşan ilk kadın oldu:
Valentina Tereşkova.
Uygulamalı uzay biliminin temelini atan Sovyet tasarımcısı
Sergey Korolev, 112 yıl önce bugün doğdu.
Tasarladığı uzay araçlarıyla dünya çapında ünlenen
Korolev’in başkanlığında Dünyanın ilk yapay uydusu yörüngeye fırlatıldı ve
kozmonot Yuriy Gagarin’in uzay yolculuğu gerçekleştirildi. Uzay
araştırmalarında birçok efsanevi projeye imza atan tasarımcının hayatına dair
bilgiler:
Uzayda tam 2 gün, 23 saat, 12 dakika kalmıştı. SSCB’nin 16
Haziran 1963’te uzaya yolladığı Vostok 6 uzay aracının tek kozmonotu Valentina
Tereşkova’ydı.
Dünya Kadınlar Günü’nde onu hatırlatmanın yerinde olacağını
düşündüm. Daha iyi bir seçim olamazdı herhalde. Günümüzde kimi ülkelerde
kadınların otomobil sürmelerinin hala yasak olduğunu düşününce onun 55 yıl önce
uzaya çıkan ilk kadın olduğunu bilmek heyecanlandırıyor. Uzayda tam 2 gün, 23
saat, 12 dakika kalmıştı.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 16
Haziran 1963’de uzaya yolladığı Vostok 6 uzay aracının tek kozmonotu oydu.
SSCB’de başta Lenin Nişanı olmak üzere ne kadar nişan, madalya varsa hepsini
hakkıyla kazanan Valentina Tereşkova, 6 Mart 1937’de doğdu. Yani bugün, 80’ini
aşmış bu öncü kadının doğum günü.
Hemen ekleyeyim, uzaya çıkan ilk kadın olmasının yanı sıra
ilk sivil de aynı zamanda. Vostok’un pilotluğu için yapılan 400’den fazla
başvuru içinde finale kalan 5 kişiden biri olan Tereşkova birinci seçildiğinde
bir tekstil fabrikasında montaj işçisiydi. Aranan kıstaslar arasına paraşütçü
olmak da vardı. Aslında lastik fabrikasında işçilik yaparken aynı zamanda
mühendislik eğitimi de gören Tereşkova hobi olarak paraşütçülükle uğraşıyordu.
Bir emekçi olarak Sovyetlerin proleterya kültürü/bilimi anlayışına da uygundu.
Bundan ötürü Sovyetler Birliği Komünist Partisi Sekreteri Nikita Kruşçev’in
bizzat Tereşkova’yı seçtiğini söylerler. Programa katılan diğer kadın
kozmonotlardan İrina Solovyova ile Valentina Ponomareva da Tereşkova’nın yedeği
seçilirler.
Bir hatırlatma daha yapalım, Tereşkova tek değil, Sovyet
uzay programında kadın kozmonot grubu da bulunuyordu. Bu grup 1969’da dağıldı.
Tereşkova bu dağılmanın ardından sıkı bir parti militanı oldu. Sovyetler
çöktükten sonra bile komünist ideallerinden vazgeçmedi. Hala ülkesinde bir
kahramandır.
Sovyetler’in uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin’den sonra
uzaya ilk kez bir kadın yollaması sosyalizmin kadın erkek eşitliğinde aldığı
mesafeyi de gösteriyordu. Tam 50 yıldan fazla bir süre önce hem de. Bir montaj
işçisini alıp uzay gemisine koymuş değildi tabii ki Sovyet uzay programcıları.
Uzun, yorucu, ağır bir eğitimden geçti Tereşkova. O montaj işçisi genç kıza
neler öğretmediler ki, roket kuramını da öğrettiler, uzay mühendisliğini de. O
bu eğitimlerin hepsini başarıyla verdi, zorlu sınavlardan başarıyla geçti. O
nedenle Sovyetler’in dünyaya armağan ettiği büyük bir uzay kahramanı olabildi.
ABD’lilerden fazla
dolaştı
16 Haziran 1963’de Vostok uzay aracılığıyla uzaya çıkan
Tereşkova, dünya yörüngesinde 48 tur attı, üç güne yakın da uzayda kaldı.
ABD’li astronotların uzayda kalış sürelerinden fazla bir süredir bu. Yalnız
tatsız bir iddia vardır, Sovyet uzay programını yönetenler Tereşkova’nın
performansından hoşnut kalmamışlardır. Telsiz çağrılarına yanıt vermeyişini
kokmuş olmasına bağlayıp, dünyaya dönüşte aracın komutasını ona vermemişlerdir.
İddia doğru ya da değil bu Tereşkova’nın yürekli, cesur bir kozmonot olduğu
gerçeğini değiştirmez. Sadece Sovyet kadınlarına değil, dünyadaki birçok kadına
rol model olduğu gerçeğini de. İddia doğruysa bile bu Sovyet uzay programının
yürütücülerinin kadın kozmonotlara bakışını değiştirmemiştir.
Valentina Tereşkova tek solo uzay uçuşu yapan kadın olarak
da tanınır. Daha sonra uzaya hiç gitmedi. Ama kendisinden sonra uzaya çıkan
ikinci kadın da bir Sovyet kozmonotudur; Svetlana Savitskaya. Savitskaya,
Tereşkova’dan yaklaşık 20 yıl sonra,1982 Ağustos’unda uzaya çıktı. Uzaya çıkan
üçüncü kadın ise bir ABD’liydi; bir yıl sonra uzaya gitmiş olan Sally Ride.
Daha sonra sayısız kadın uzaya gitti tabii. Ama ilki Tereşkova’dır.
Sovyetleri temsil
etti
Uzay yolculuğunun ardından Tereşkova da SSCB adına dünyanın
çeşitli yerlerini gezerek hem uzay yolculuğuna ilişkin deneyimlerini anlattı,
bu alana ilgi duyan kadınlara cesaret verdi hem de üstlendiği politik görevleri
yerine getirdi. Castro’yla, Che’yle tanıştı. Onlara ülkesinin uzay programını
anlattı. Bunun dışında Zhukovsky Hava Kuvvetleri Akademisi’nde eğitim gördü,
mühendis kozmonot olarak mezun olduktan sonra 1977’de doktorasını da yaptı.
Sovyetler’in dağılmasından sonra bile ideallerinden vaz
geçen biri olmadı Tereşkova. Halen Rusya alt meclisi olan Duma’da milletvekili
olarak siyasi faaliyetlerini sürdürüyor.
Ama onun için uzay bir tutku. Öylesine bir tutku ki, 80’ini
aşmış bu cesur kadın “eğer param olursa ya da fırsat sağlanırsa Mars’a tek
yönlü gidiş için gönüllü olurdum” diyor. “Tek yönlü” yani dönmemek üzere.
Dünyadan nefret ettiğinden değil. Başka dünyalar keşfetme tutkusundan istiyor
bunu.
Gencecik bir Sovyet kozmonotuyken Vostok’tan dünyaya
yolladığı mesajı anımsatalım bir kez daha: “Herşeyimi Komünist partimize ve
Genç Komünistler Birliği’ne borçluyum.”
90 yaşındaki Rus Kirill Patrahin, dünya genelindeki pek çok
yaşıtının aksine, bir köşeye çekilip hayattan vazgeçmiş şekilde ölümü
beklemiyor. Perm Devlet Üniversitesi'nde coğrafya eğitimi almaya başlayan
Patrahin’in gelecek hedefleri de var.
Rusya'nın Perm şehrinde yaşayan Kirill Patrahin tam 90
yaşında. İlk bakışta yaşlı bir emekli olarak görülebilir. Ancak o Rusya'nın en
yaşlı öğrencilerinden biri. Her gün defterini kalemini alıp okulun yolunu, yani
okuduğu üniversitenin yolunu tutuyor.
"Yeterince enerjim var. Eğitimimi tamamlayıp 100
yaşına kadar yaşayacağım" diyen Patrahin Perm Devlet üniversitesinde
coğrafya okuyor. Sınıftakilerle arasındaki yaş farkı 70, ama o bunu çok
umursamıyor. Hatta onlardan destek alıyor.
90 yaşındaki öğrenci bir anısını şöyle anlatıyor:
"Önceki gün Bilgisayar Bilimleri dersi vardı. Klavyeye basmanız
gerekiyordu. Nasıl yapılacağını öğrendim. Sınıftaki bir kız -Anya bana yardım
etti. Artık bilgisayarla çalışabilirim."
Sovyetler Birliği'nin roket saldırısı erken uyarı sistemi
1983 yılında alarm verdiğinde dünya nükleer savaşın eşiğine gelmişti...
Stanislav Petrov adlı subay bilgisayara inanmayıp alarmın yanlış olduğunu ilan
etmese idi o eşik geçilebilir, Sovyetler Birliği ABD'ye karşı saldırı
başlatabilirdi. Petrov'un basiteri dünyayı felaketten kurtardı.
Petrov bu yıl Mayıs ayında hayatını kaybetti. Batı medyası ise herkesin
sempatiyle baktığı bu soğuk savaş kahramanının 77 yaşında öldüğü haberini ancak
birkaç gün önce tesadüfen öğrendi.
Stanislav Petrov yıllar önce BBC'ye verdiği röportajda 1983'teki
olayı şöyle anlatmıştı:
"Sirenler çalmaya başladı ve birkaç saniye boyunca
ekrana bakmaktan başka bir şey yapamadım. Üzerinde kocaman kırmızı harflerle
ATEŞLENDİ yazıyordu. Bir dakika sonra bir siren daha. İkinci roket ateşlendi,
derken üçüncü, dördüncü ve beşinci... Ekrandaki uyarının yerini ROKET ÇARPMASI
uyarısı aldı. Düşünme payımızın ne kadar olacağına dair bir talimat yoktu. Ama
her geçen saniyenin askeri ve siyasi yetkililerin çok kıymetli vaktine mal
olduğunu biliyorduk. Bunun üzerine bilgisayara inanmamaya karar verdim. Ahizeyi
kaldırdım ve üstümle konuşup alarmın yanlış olduğunu söyledim. Ama kendim de
bundan tam emin değildim. Yüzde elli - yüzde elliydi inancım. Ve hata yapmışsam
beni kimsenin düzeltmeyeceğini biliyordum".
Buluttan yansıyan güneş ışınlarının sebep olduğu bu olaydan
sonra Stanislav Petrov raporunda durumu yeterince ayrıntılı anlatmadığı
gerekçesiyle kınama cezası almış, bir yıl sonra da silahlı kuvvetlerden
ayrılmıştı.
1990'lı yıllarda olayın üzerindeki gizlilik kaldırılınca
tüm dünya Stanislav Petrov'un adını öğrendi. Petrov "dünyayı kurtaran
adam" olarak pek çok uluslararası ödüle layık görüldü.
Batı medyasının Petrov'un ölümünü öğrenmesi, 7 Eylül 2017
tarihinde Alman yönetmen Karl Schumacher'in doğum gününü kutlamak üzere
Petrov'u araması sayesinde mümkün oldu.