Moskova

Moskova
Hakan Aksay'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Aksay'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2025 Cumartesi

Moskova'nın düştüğü gün


Hakan Aksay

Kaynak: https://t24.com.tr/

 

Amerikalılar, gözünü Moskova'nın tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş, illa orada bir McDonald's şubesi açmak istiyordu

Bir kez daha anladım ki, hayatın farkına varmak için yavaşlamak gerek.

Çok hızlı bir tempoda koştuğunu düşünsen de.

Son günlerin telaşı arasında defalarca fren yapıp bugünü anlamaya, bazen de geçmişi hatırlamaya çalıştım.

Dün tam da işler güçler bitmiş ve Moskova’daki “sıcak kış” ortamında merkezde biraz dolaşmaya çıkmıştım ki…

Kulağıma bir şeyler çalındı, gülüşen insanların tekrarladıkları bir sayı…

35… 35 mi? 35 yıl mı geçmiş? O kadar oldu mu yahu?

Durdum.

Bir yanımda Puşkin.

Yani ünlü Rus şairin 1880’de yapılmış o tarihi heykeli.

Asla Kızıl Meydan’ın gölgesinde kaybolmaması gereken bir meydandayım, Puşkin Meydanı’nda…

Her yer ışıl ışıl. Moskova yeni yılı kutlamaya devam ediyor.

Zaten “Çin yeni yılı” da bu hafta başladı…

Bayram havası sürüyor…

Hiç sormayın “savaş oralarda hissedilmiyor mu?” diye şimdi, bu yazıda o konuya girmemeye çalışacağım.

Puşkin’in yüzünü çevirdiği yana dönüyorum; arada Tverskaya (eski adıyla Gorki) Caddesi…

Ve işte karşı tarafta bir sürü anı var… Özel olanlar da bana kalsın bugün.

Ama şuradaki “Vkusno i Toçka” (“Lezzetli ve Nokta”) tabelası yok mu… Orada bir durmam lazım.

Durmam ve 35 yıl geriye gitmem…

Çünkü dün, o günün 35. yıldönümü imiş.

Bir Sovyet komünistinin deyişiyle, “Moskova’nın düştüğü gün”ün…

* * *

1990…

SSCB çatırdıyor ama daha yıkılmamış.

Amerikalılar, gözünü Sovyetler'e, üstelik başkent Moskova'ya, hem de şehrin tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş! İlla orada bir McDonald's şubesi açmak istiyorlar.

Hem de o kadar iddialılar ki... Açılacak şube, dünyanın en büyüğü olacak.

Olacak şey değil!..

Mitingler, protestolar, imza kampanyaları gırla gidiyor.

“Emperyalistleri Moskova'nın merkezine sokmayız!”

31 Ocak 1990!

“Yoldaşlar” yenildi!

Emperyalistler Puşkin Meydanı'nda futbol sahası gibi kocaman bir McDonald's açtılar.

“Kahrolsun yerli işbirlikçiler!”

Kahrolsun, tabii, kahrolsun da...

Herkes illa McDonald's'a gitmek istiyor.

Bolşevik bir arkadaşım karşımda kükrüyor:

“Sen ki eskiden komünisttin! Nasıl gidersin oraya? Utanmaz sıkılmaz mısın?”

“Ama şeyy... Aslında ben tek başıma gitmem de... Yani herkes oraya gidelim diye ısrar edince...”

“Seni işbirlikçi! Kızları götürecek başka şey bulamadın mı!”

“Ah, evet. Emperyalist mekânlara aşkların tadı başka!”

“Yazıklar olsun!..”

* * *

Meteliksiz geçen öğrencilik dönemim 80'lerde kalmış. 90'ların başında, en azından, o hiç dönemediğim köşeye biraz olsun yaklaştığım hissiyle moralim yüksek.

Artık tanıştığım kızları restorana davet etmekten çekinmiyorum.

Fakat, o da ne! Reddediyorlar. Önerdiğim restoranlara gitmek istemiyorlar.

Daha iyi, daha pahalı olanlara çağırıyorum. I-ıh, yine veto yiyorum.

“McDonald's”, diyorlar. “Şimdi herkes oraya gidiyor. Çok ilginçmiş!”

Yüzümü buruşturuyorum.

Neşemin kaçmasının altında “fast food” konusunda ilkesel bir duruş yok. Hamburgerlerden nefret etme falan gibi bir tercih meselesi de değil. İdeolojik-siyasi ölçüt mü? Yok yok, o da değil.

Benim derdim başka.

McDonald's'a gidersek saatlerce kuyruk beklememiz gerekecek. Bende ise geleneksel Rus sabrı yok.

Bu arada dönem “spekülatif çözümler” dönemi. Kısa sürede “McDonald's kuyruğunda sıra satan üçkağıtçılar” türemiş.

Birileri sıraya gidip önlere geldiğinde arkadaşları da arkadaki bedbahtlara “şu kadar rubleye sıra başına geçme fırsatı” diyorlar.

Ne kadar ayıp!

Ama “toplumsal olarak” kınadığım bu olgudan, pratikte yararlandığımı yıllar sonra burada ifşa ediyorum.

* * *

Sovyetler o günden neredeyse tam bir yıl sonra dağıldı.

McDonald's yüzlerce şube açtı Rusya’da.

Ruslar öylesine benimsediler ki onu… Rusya'dan Antalya'ya giden turist ailelerin çocuklarının “Aa, bakın, burada da bizim McDonald's var!" diye çığlıklar attığını duymuştum…

Sonra Rusya ile Batı'nın arası Ukrayna yüzünden bozulunca önce Moskova cezalar kesti McDonald's şubelerine.

Sonra yaptırımlar genişleyince, başka bir sürü ünlü Batılı şirket gibi o da Rusya’yı terk etme kararı aldı.

Bir süre sessizlikten sonra… Baktık aynı şubeler, bu arada şimdi Puşkin’in önünden baktığım o devasa yer de “Vkusno i Toçka” adıyla aynı ürünleri sunmayı sürdürüyor.

Yalnızca artık her şey Rus!..

Hayat devam ediyor işte.

Ben bütün bunları hatırlayıp yine duygularıma ölçmeye çalışırken yanıma Rus gençler yaklaşıyor. Buralı değiller belli.

“Triumf (Zafer) Meydanı nerede acaba?” diyor aralarında en oturaklı olanı.

“Buradan 5-6 yüz metre ilerleyin, sonra metro işaretini görünce alt geçitten sol tarafa geçersiniz” diyorum.

Teşekkür edip ayrılıyorlar.

Ben onların duymayacağı bir sesle mırıldanıyorum:

“Triumf falan değil aslında o meydanın adı, gençler, Mayakovski’dir! Hâlâ heykeli durur orada. Ona da bir selam verin geçerken.”

Vermezler… Ve duymazlar…

Şart da değil vermeleri ve duymaları…

Zaman hızlı akıp gidiyor.

Geçmiş denilen şey arşivlerde kalıyor…

Bir de yaşayanların anılarında…

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Rusya'dan Vladimir Vısotskiy geçti


Hakan Aksay




“Bir yıla kalmaz unutulur dediler, Vladimir Vısotskiy 40 yıldır unutulmadı”







Hakan Aksay Kuzey Gündemi’ne yorumladı:


-“Politikadan daha önemli şeyler var: hayat, dostluk, aşk, sanat...”

-Senarist ve aktör Nikita Vısotskiy babasını anlattı: “Babam bir yılda unutulur dediler, oysa 40 yıldır unutulmadı.”

-“Vısotskiy’i 90’lı yıllarda Taşkent’te okurken keşfettim” Çevirmen Hüseyin Avni Dağlı, Kuzey Gündemi’ne anlattı. 

-Vısotskiy yazdı ve söyledi: Zaman Şarkısı "İyi olan şeyler iyi olarak kalır, geçmişte ve gelecekte...”


2 Şubat 2019 Cumartesi

Dün Yeltsin'in doğum günüydü...



Dün Yeltsin'in doğum günüydü.

Acaba Rusya'da çok hatırlayıp, hayırla yad eden olmuş mudur?

Doğrusunu isterseniz ben, on seneyi geçen Rusya yaşamımda çevremde onu özlemle anan birilerine hiç rastlamadım. 

Genel kanaat o ki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasında Gorbaçov'dan daha fazla bir rol biçiliyor Yeltsin'e.

Bilmek, anlamak için o dönemi Rusya'da yaşayan gazeteci Hakan Aksay'ın aşağıdaki yazısını okumak gerek.


Yeltsin

Hakan Aksay

‘Kurnaz’, ‘acımasız’, ‘kindar’...

Rus ve Batılı siyaset uzmanları ve medya, Yeltsin’in temel özelliklerini sıralarken genellikle şunların altını çizmeden geçmiyor:

Güçlü karizma... Kitleleri peşinden sürükleme becerisi... Entelektüel ve kültürel birikiminin fazla yüksek olmaması... Beklenmedik ve bazen de riskli siyasi çözümler ortaya koyması.... 

İnatçılık... Kurnazlık... Gerekirse yalan ve iftiraya başvurmak... Kin tutmak... Her zaman bir “düşman” bulup taraftarlarını konsolide etmek... Acımasızlık... Sonsuz bir iktidar tutkusu...

Bu özelliklerin size başka birilerini daha hatırlatabileceğini tahmin ediyorum.

Hiçbir zaman çok iyi bir öğrenci sayılmayan Yeltsin, buna karşın Komsomol (komünist gençlik örgütü) ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi saflarında son derece aktifti. Bu sayede birçok önemli göreve getirildi. İri cüssesi ve kavgadan kaçınmayan yapısının yanı sıra, iyi bir sporcu (uzun süre voleybol, sonradan tenis) olarak dikkat çekiyordu.

Urallar’dan gelip 80’lerin ortalarında – önemli ölçüde de sonradan düşman ilan edeceği Sovyet lider Gorbaçov sayesinde – ülkenin en büyük kenti Moskova’da parti teşkilatının başına ve Merkez Komitesi’ne, hatta Politbüro’ya kadar yükseldi.

Adı birçok skandala karıştı, hakkında soruşturmalar yapıldı. Bunların çoğunu atlatmasını bildi. Ama 1988’de bazı görev ve yetkileri iptal edildi.

İki yıl içinde halk arasında popülaritesini arttırmasını bildi ve Sovyet devletinin iyice zayıfladığı 1990’da Komünist Partisi’nden istifa ederek Gorbaçov’a bayrak açtı.

12 Haziran 1991’deki seçimlerle – daha henüz Sovyetler Birliği’ne bağlı olan – Rusya Federasyonu’nun halk oyu ile seçilmiş ilk Devlet Başkanı oldu.

19 Ağustos 1991’de girişilen darbe denemesi sonucunda giderek gücünü kaybeden Gorbaçov’u adım adım gerileterek aynı yılın sonunda Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasına önderlik etti.

Yolsuzluklar ve kanlı olaylar

Onun iktidarında Rusya Federasyonu birçok sarsıntı yaşadı. 90’ların başı, halkın olağanüstü yoksulluğu ve “vahşi kapitalizmin doğuşu” dönemiydi.

Bu yıllarda birçok yeni yetme işadamı ülkenin madenlerini ve fabrikalarını yağmaladı. 

Bunların en büyüklerinin (oligarkların) Yeltsin ve siyasi ekibiyle ilişkileri çok sıkıydı.

O yıllara ilişkin yolsuzluk iddialarının baş rollerinde ünlü Rus zenginleri, eski Sovyet devleti yöneticileri, eski parti ve haberalma örgütü şefleri ve bu arada Yeltsin’in bazı yakınları (mesela, küçük kızı ve bir dönem danışmanı olan Tatyana Diyaçenko-Yumaşeva) dikkat çekiyordu.

Rus liderin adı birçok hukuksuzluğa ve şiddet olayına karıştı. 1993 Sonbaharı’nda parlamento ile yaşadığı gerilimin ardından içinde muhalif milletvekillerinin bulunduğu Beyaz Ev’i bombalattırması, onlarca insanın ölümüne, birçok siyasinin de tutuklanmasına yol açması bunların başında geliyordu.

Yeltsin, 1996’daki devlet başkanlığı seçim kampanyasını Batılı devletlerin ve “7 oligark”ın mali desteği ile yürüttü. Yıllar sonra bugünkü Başbakan Medvedev’in itiraf ettiği gibi, 1996 seçimlerini aslında komünist aday Zyuganov kazanmış, ancak “Kremlin darbesi” ile Yeltsin’in koltuktan kaldırılması önlenmişti.

Giderek güç kaybeden yaşlı lidere halkın desteği azaldı azaldı, 1999 yılının ikinci yarısındaki anketlerde yüzde 2’ye kadar düştü.

İç politikada kaos ortaya çıkmış, dış politika neredeyse iflas etmişti. Çeçenlerle önce savaşılmış, sonra barış süreci izlenmiş, ardından ondan da vazgeçilmiş ve Rus milliyetçiliğinin etkisiyle toplumun önemli bölümü askerî operasyonları talep eder hale gelmişti.

Kremlin duruma hâkim değildi. Ülkede “bu böyle gitmez”diyenlerin sayısı son derece artmıştı...

Son dönem ve kurtuluş umudu

Bir zamanlar halkın yarısından fazlasının desteğiyle (1991’de yüzde 57, 1996’da ikinci turda şaibeli yüzde 53’le) iktidara gelen Yeltsin çok tedirgindi.

12 ay içinde durmadan başbakan değiştirdi; bunu yaparken bir taraftan da kendisinin yerine gelebilecek “güvenilebilir” bir emanetçi aradı. Önce Kiriyenko’yu görevden alarak (ikinci kez) Çernomirdin’i atadı; onu Primakov, daha sonra Stepaşin ve nihayet Putin izledi.

4 ay içinde Putin’e iyice güvenen Yeltsin, 1999’un son günü yaptığı yılbaşı konuşmasında tarihî kararını açıkladı:

“İstifa ediyorum. Yoruldum.”

Yeni lider Putin adım adım Yeltsin’in bütün politikalarını değiştirdi. Onun çok güvendiği ve Kremlin Sarayı’ndan çıkmayan siyasetçileri ve işadamlarını şiddetle cezalandırdı. Berezovski,Gusinski gibi medya patronlarını ülkeden kaçmaya mecbur etti, ülkenin en zengini sayılan Hodorkovski’yi hapse attı.

Ama verdiği bir söze sonuna kadar sadık kaldı: Yeltsin’e ve ailesine dokunmadı, onlara yönelik siyasi saldırıları ve hukuki girişimleri önledi.

Ve kendisinden “eski lider” veya “eski Başkan” olarak değil,“Rusya’nın halk tarafından seçilmiş ilk Başkanı” olarak söz edilmesini isteyen Yeltsin, iktidardan ayrılmasından yaklaşık 7,5 yıl sonra, 2007 baharında 76 yaşında eceliyle öldü.

22 Ekim 2017 Pazar

Şarkı dinlemek tehlikelidir bazen


Hakan Aksay



Bazı şarkılar insanın canını yakar.

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatır.

Çünkü o müzik, o koku, o söz, o görüntü size artık hiçbir zaman ulaşamayacağınız geçmişi hatırlatır.

Hatırlarken bir süre bambaşka bir dünyadan denenmiş mutluluklar devşirirsiniz.

Ama anıların yakıtı hayal gücüdür.

O tükendiğinde hayaller gerçeğe dönüşür.

Hislerinizin size yaşattığı yolculuk keskin bir frenle duruverir.

Onca uzaktan nasıl bu kadar çabuk döndüğünüze şaşarsınız.

Şaşar ve üzülürsünüz.

O uzağa dokunamazsınız, onu tutamazsınız, onun içinde eskisi gibi yaşayamazsınız.

*          *          *         
Bu yıl hayatımın önemli bir bölümü yollarda geçiyor.

Yollarda sıkılmamanın en kolay yolu, içinde bulunduğunuz ortamı ve karşılaştığınız kişileri hafiften bir edebiyat kovasına batırıp çıkardıktan sonra izlemek, yaşamak, var olan özelliklere ve izlenimlere kendi uydurduklarınızı ekleyip hikâyeler yazmak. En azından aklınızda, yüreğinizde.

Yolda bazen okumak, bazen de yazmak iyi geliyor (mesela, bu cümleleri uçakta yazıyorum).

Son aylarda yollarda en sık yaptığım şey müzik dinlemek. Yalnızca kolay ve keyifli olduğu için değil. Aynı zamanda “koruyucu” etkisinden dolayı.

Sizi çevrenizdeki “gürültü”den, durmadan tekrar eden sığ monolog ve diyaloglardan koruyor.  

*          *          *
Birkaç gün önce havaalanından eve giderken kullandığım müzik sisteminden yeni şarkılar bulma denemelerim bir anda beni çok uzaklara savurdu.

Arama bölümüne Rusça bir şarkı adı yazıp bir deneme yaptım. Baktım oldu. Bu akıllı sistem Rusça da biliyormuş. Devamında ona sorduğum şarkılarla ta 80’li yıllara kadar gittim.

Çoğu hâlâ hayatta ve – eskisi kadar olmasa da – popüler olan şarkıcıları yeniden keşfettim: Valeriy Leontyev, Layma Vaykule,Sofya Rotaru, Valentina Talızina...

Ama ille de Alla Pugaçova. Sovyet/Rus pop müziğinin bu efsanevi ismini, dünya ilk  kez 1975’te Bulgaristan’daki Altın Orfe Yarışması’nda birinci olan Arlekino şarkısıyla duymuştu. Bizde de Esin Afşar bu şarkıyı Sanatçının Kaderi (Alkışlarla) adıyla Türkçe söylemişti.

80’li yıllarda yüreğimizde yer eden şarkıların belki yarısı Pugaçova’nın seslendirdikleriydi.

Tek tek indirmeye başladım bu şarkıları.

Ama artık eski hızım kalmamıştı. Adını veya ilk dizelerini hatırlayarak indirdiğim her bir şarkı, bana öyle şeyler hatırlatıyordu ki...

Bir gülüyor, bir ağlıyordum. Kim bilir çevremdekiler ne düşünüyordular o sıralarda; neyse, ne düşünürlerse düşünsünlerdi. 

 *         *          *
Leningrad Üniversite’sinin ilk yılları... Rusça ile başım biraz dertte. Ama yavaş yavaş alışıyorum. İnsanlara da, yeni hayatıma da...

Hafta sonları yaşadığımız öğrenci yurdunun beşinci ve dokuzuncu katlarındaki “okuma” (kimine göre “televizyon izleme”) salonlarında “diskotekler” düzenleniyor.

Rus kızlar müzikten şaşılacak kadar büyük keyif alarak ve neredeyse her bir notanın hakkını vererek çılgınca dans ediyorlar. Onlara - aynı olmasa da yakın tempoda ya da abartılı bir coşkuyla - eşlik eden birkaç delikanlı da eksik olmuyor.

Ama erkeklerin çoğu, kenarda bekleyen “beleşçiler” durumunda. Daha “kurt” geçinenler, ne zaman “slow” çalınacağını sabırsızlıkla bekliyor ve istedikleri sakinlikte bir melodi başladığında derhal gözüne kestirdikleri “kurbanları”na doğru atak yapıyorlar.

Biz daha çömeziz. Bakışıp “kesişerek” bir başarı kazanılabileceğini umuyoruz. Ya da kızlardan birinin aniden yanımıza yaklaşıp bizimle ilgilenmesini, bizi dansa kaldırmasını.

Tabii bu geceler genellikle “Şu tam ortadaki ne kızdı ama!” gibi zavallı erkek muhabbetleriyle sona eriyor.

Ve Pugaçova şarkı söylüyor: “Hayat geriye döndürülemez, zaman durdurulamaz”...

*          *          *         
Yine Pugaçova’nın şarkısıydı: “Bekle ve hatırla beni”.

Gerçekten de çok uzun süre hatırlayacağım bir ilişkim olmuştu. Evlilik bile gündeme gelmişti ilk kez. Ama O’nun o zamana kadar bana çok iyi davranan annesi ve babası tedirgin olmuştu. Çok insancıl birine benzeyen babasının endişesi farklı gibiydi. Bir gün benimle görüşmek istedi.

“Seni çok sevdim. Hayatını, mücadeleni saygıyla karşılıyorum. Ama kızımla evlenemezsin. Onu Sovyetler’den götüremezsin. Bu benim için de hiç iyi olmaz.”

Boris Amca KGB’de çalışıyordu ve benim yüzümden uyarı almıştı.

Pugaçova bu kez “Affet ve İnan” diye hüzünlü bir parçayı seslendiriyordu......

*          *          *
Yolum uzundu. Galiba hayatım da pek kısa sayılmazdı. Böyle birçok şarkı dinledim.
Neşeli, hüzünlü, düşündürücü, coşkulu...

Eve yaklaşmıştım. Telefonumun şarjı da iyice azalmıştı. Ama son bir şarkıya yeterdi.

Yine Pugaçova’dan: “Bensiz”...




“Eğer bensiz kalırsan, sevgilim, dünya sana bir ada gibi küçük gelir.
Eğer bensiz kalırsan, sevgilim, uçuşun tek kanatlı gibidir.
Sen kendini bir ara bakalım, sevgilim; işin zor gerçi.
Eğer bulursan, sevgilim, tekrar birlikte söyleriz ezgimizi.”

Bir sürü anı canlandı gözümün önünde yine. Ve sarı kalın örgülü saçlarıyla bir Sibiryalı kızın hayali şahlandı birdenbire. Adını hatırlayamadım. Ne o anda, ne de sonra. Belki Yulya idi. Ya da başka bir şey...

Daha yeni tanışmamıza rağmen pembe panjurlu evimizin ve irili ufaklı çocuklarımızın hayalini kurmaya başlamıştı. Bense hayatımın başka bir dönemindeydim o zaman.

Oralardan ayrılmaya hazırlanıyordum. Onu kırmak istemiyor, ama ciddi konuşmalarını şaka ile geçiştirmeye çalışıyordum.

Kısa sürede benim “sağlam ayakkabı” olmadığım kanısına vardı. O sırada başlarda “yenge edebiyatı” ile abartılı ilgi gösteren bir hemşerimin onu izlerken gizlediğini sandığı yanık bakışları Yulya’nın önüne yeni bir seçenek sürüyordu. Bense buna karşı hiçbir hamle yapmıyordum.

Galiba en çok kendisinden bu kadar çabuk vazgeçmeme ve onu kıskanmamama kızmıştı.

Hemşerim bir gün içkiyi fazla kaçırdı ve bana gözyaşları içinde “Biliyor musun, aslında ben alçak bir adamım” dedi. Devamını getirecek mi diye susup baktım.

Getirmedi. Çünkü yeterince sarhoş olmadığı için yeterince dürüst davranamıyordu. Son kadehi yuvarlayıp kalktım.

Teybimizde Pugaçova’nın popüler şarkısı “Bensiz” çalıyordu.

Ne oldu aralarında acaba?

Aşk var mıydı? Yoksa sadece intikam mı? Ya da alçaklık mı? Kim bilir...

Adı neydi acaba o kızın? Yulya olabilirdi. Ama emin değilim.

Bugün görsem ondan özür diler miyim?

Bunları düşünürken eve geldim.

 *         *          *
Yol boyunca epeyce şarkı dinlemiş, yıllar öncesine dönmüştüm. Ağlamış ve gülmüştüm.

Yine aynı şeyi düşündüm: Bazı şarkılar insanın canını yakıyor.

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatıyor.

Çünkü o müzik, o koku, o söz, o görüntü size artık hiçbir zaman ulaşamayacağınız geçmişi hatırlatıyor.

Ne demiş akıllı bir adam:

Anılar – tatlı da olsalar, acı da – insana hüzün verir.

15 Ekim 2017 Pazar

Ama o kadın için hayat hiç değişmedi


Hakan Aksay




Öğrencilik yıllarımda gittiğim bir kütüphane vardı. Ve orada kim bilir ne zamandır çalışan bir kadın.

Zayıftı, kederliydi, hiç kahkaha atmamış gibi ölçülüydü gülümsemesi. Güzeldi, ama yorgundu hep. Yoksuldu, topu topu birkaç elbisesi vardı yanılmıyorsam. Orantısız büyük kol saati ucuz ve yeşildi. Arkasındaki kitap ordusunu çok iyi bilirdi; her istediğinizi anında bulur, zayıf elleriyle ustaca raflardan çıkararak  önünüze koyuverirdi. Ara sıra öksürürdü; sigaradan olsa gerekti.

*             *             *

Aradan on yıl geçti. Ben Leningrad Üniversitesi’ni bitirdim. Almanya’da gazetecilik yaptım. Türkiye’ye döndüm. Türlü maceralar geçti başımdan. Askerlikten sonra zar zor iş buldum. Bir süre İstanbul’da çalışıp ardından Moskova’ya bir gazetenin muhabirliğini yapmaya gittim. Birkaç yıl sonra televizyonlara çalışır oldum. Nice aşklarla renklendi hayatım. Kendimi birkaç ömür yaşamış gibi hissetmeye başladım.

Bir gün yolum Leningrad’a düştü (artık Petersburg diyorlardı adına). Bir araştırma yaparken o kütüphaneye gitmem gerekti. Herhalde her şey değişmiştir, diye düşünerek nostaljik duygularla içeri girdim. Ama aynı kalan pek çok şey vardı. Eski tahta sıralar, gıcırdayan masalar... Bir tek Lenin’in portresi inmişti duvardan. Perdeler bile o yıllardan kalmaydı galiba.

En çok da onu gördüğümde şaşırdım. Kitaplıkta çalışan kadın yerindeydi.

Yine zayıf ve yorgundu. Gülümsemesi ölçülüydü. Ve yoksuldu yine. Kitapları uzatan zayıf elinde kocaman yeşil bir saat göze çarpıyordu.

Beni tanımadı. Kibarca hangi kitabı istediğimi sordu. Cevabımı beklerken elini ağzına götürerek öksürdü. Sigarayı bırakmamıştı sanırım.

*             *             *

Kaç kez sohbet etmiştik o yıllarda. Daha çok kitaplarla ilgili. Bir defasında aldığım kitaplara bakarak psikoloji fakültesinde okuduğumu tahmin etmişti. Ben gazetecilik deyince, bir yakınının da gazeteci olduğunu söylemişti. Kim diye sormadım; özel hayatını kurcalamak için fırsat da yaratmadım. Utandığımdan ya da merak etmediğimden değil; bazen gizemli kalan şeylerin daha çekici olduğunu düşündüğümden.

Bu kadar zaman sonra onu orada bulacağımı doğrusu tahmin etmiyordum. Şaşırmış, heyecanlanmıştım.

Onca yıl sonra her şey aynıydı. Zaman durmuştu sanki burada.

Kadın on yıl önceki kadındı.

On yıldır hep aynı saatte işe gelmiş ve aynı saatte eve dönmüştü.

Evini de değiştirmemişti belki. 

Ve on yıldır aynı otobüse biniyordu günde iki kere.

*             *             *

Oysa bu on yıl içinde ben kaç iş, kaç ev, kaç kent değiştirmiştim.

Üç ülkede yaşamış, üç kol saati kullanmıştım.

Birçok kez düşlerim yıkılmıştı, birçok kez onları yeniden kurmuştum.

Şairin “geriye dönmeyi sevmem” dizesini dilime dolayarak hep yeni bir şeyler aramış, bulduğumla yetinmemiş, başka, daha başka arayışlar içine girmiştim.

O ise on yıldır aynı usta hareketlerle kitaplara uzanıyor, onları aynı raflardan alıyor, sonra da yerlerine koyuyordu. Aynı pazara gidiyor, aynı yemekleri yapıyor, aynı odaları temizliyordu. Aynı pencereden bakarak, hiçbir zaman gelmeyecek olan aynı düş kahramanını bekliyordu belki.

*             *             *

Bu on yıl içinde dünya değişti. Savaşlar çıktı. Sovyetler Birliği yıkıldı. Darbeler ve darbelerde ölenler oldu. Televizyonlarla gazeteler sahip ve ağır değiştirdiler.

O ise bütün bunlara bana mısın demedi. Saatini, işini ve alışkanlıklarını değiştirmedi.

*             *             *

Bazen kendimi haddinden fazla “yolcu” hissederek “hancı”lara imreniyorum.


Bazen de kendimden fazla onlar için üzülüyorum...    

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Çaykovski’nin kuğuları, sanatı ve özel hayatı






Koltuğa yığılmış sanki üzerimdeki ağırlıktan kurtulmak için tembel bir merakla televizyon kanallarına bakıyorum.

Sıkıcı... Sıkıcı... Sıkıcı...

Geç... Geç... Geç...

Bir dakika!

“Kuğular” değil mi o?

Evet, öyle...

Tarihin en önemli bestecilerinden biri olan Pyotr Çaykovski’nin ünlü “kuğuları”...

Kuğu Gölü Balesi...

O kanalda duruyorum.

İzlerken dalıp gidiyorum.

Karşımdaki mükemmel estetik bazı anılarla, anılar da karmaşık düşüncelerle yer değiştiriyor.

*      *      *
Rusya'da yaşadığım yıllarda, ne zaman televizyonunda Kuğu Gölü gösterilse irkilirdik. 

Acaba bir şey mi oldu?

19 Ağustos 1991'de Gorbaçov'un devrildiği darbe girişimi sırasında, tanklar Moskova caddelerine çıktıklarında Rusya devlet televizyonu hiç ara vermeden Kuğu Gölü’nü yayımlamıştı.

“Kuğular”, Ekim Devrimi'ne de, Stalin, Hruşçov ve Brejnev dönemlerine de tanıklık etmişti. İktidarlar, halkın moralini yükseltmek için nedense hep bu eserin sergilenmesine öncelik verdiler. Rusya'nın iç savaştan henüz çıktığı 1920'lerde de, İkinci Dünya Savaşı’nın salvo ateşi altında da...

Lenin hariç bütün Rusya liderlerinin Kuğu Gölü’nü çok sevdikleri söyleniyor. Lenin ise “düşünmeyi ve çalışmayı zaafa uğrattığı için” Çaykovski'nin müziğini “fazlaca burjuva” bulur ve evde kız kardeşlerinin yorumladıkları Beethoven'in Appassionatave Ay Işığı Sonatı’nı dinlemeyi tercih edermiş.

*      *      *
Kremlin, Kuğu Gölü'nü güçlü bir devlet sembolü ve protokol unsuru haline getirmişti. Bale, her zaman Moskova'yı ziyaret eden yabancı devlet adamlarına ve politikacılara izlettiriliyordu.

ABD'nin eski Moskova Büyükelçilerinden Llewellyn Thompson, 7 yıllık görev süresi içinde Kuğu Gölü'nü tam 132 kez izlemiş ve ne zaman bir Sovyet yöneticisinin ruh halini öğrenmek istese, o kişiyle Kuğu Gölü'nün antraktında görüşerek merakını gidermeye çalışmış.

Kuğu Gölü, aynı zamanda önemli yas seremonilerinin değişmez fon müziği oldu. Brejnev'in, Andropov'un, Çernenko'nun cenazeleri bu müzik eşliğinde kaldırıldı.

*      *      *
Garip. Çok garip.

Çünkü Kuğu Gölü, ölümün ve siyasetin değil, hayatın ve sanatın yansımasıdır. O bir aşk öyküsüdür aslında.

Evliliğe henüz hazır olmamasına rağmen, onuruna verilen baloda annesinin dileğiyle bir eş seçmek dayatmasıyla karşı karşıya kalan Prens Siegfried ile avlanmak üzere gittiği gölde, büyücü Rothbart’ın kuğu şekline soktuğu Prenses Odette arasındaki aşkın ve bu aşk sayesinde büyünün yok edilerek sevenlerin kavuşmasının öyküsüdür. Aynı zamanda iyi ile kötünün, aydınlık ile karanlığın mücadelesidir.

Kuğuları, daha doğrusu kuğuların müziğini ve estetiğini keşfeden Çaykovski’nin, bu eseri yaratırken, Rus masallarıyla ve özellikle de Puşkin'in Çar-Sultan’ından dizelerle beslendiği söylenir.

Kuğu Gölü ilk kez 4 Mart 1877’de, Bolşoy Tiyatro’da sahnelenmiş, sonrasında dünyanın her yerine yayılmış, neredeyse bütün bale sahnelerini fethetmiş bir eserdir.

*      *      *
Bir de Çaykovski'yi düşündüm “kuğular”ı izlerken.

1893'te, 53 yaşında ölürken arkasında 80'i aşkın eser (Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran bale müzikleri, Yevgeni Onegin ve Maça Kızı operaları, piyano konçertoları, senfoniler, oda müziği vs.) bırakan büyük dehayı.

Bazen dünyanın ve tarihin kimi ünlüleri bugünkü Türkiye’de yaşasalardı nasıl olurdu diye hayal kurmaya çalışırım.

Mesela, Çaykovski aramızda olsaydı?..

Siyasetten sanata kadar her alanın uzmanı olan “büyüklerimiz” ne derdi onun için acaba?

Müziğini “gıy-gıy” ya da “kapı gıcırtısı” olarak adlandırıp bize aynı dönemde yaşamış Türk bestecileri mi örnek gösterilirdi? Söz gelimi, Hacı Arif Bey'i, Tanburi Ali Efendi'yi, Zekai Dede Efendi'yi, İbrahim Efendi'yi veya Hamparsum Limoncuyan'ı. Ah, affedersiniz, o sonuncusu - malum nedenden - olmazdı.

Çaykovski'nin dinle ilişkisini, hem durmadan İncil okuyup hem de eleştirmesini kınarlardı muhtemelen.

Fazla dil bilmesi ve çok okuması da (kişisel kütüphanesindeki kitap sayısı Külliye’deki oda sayısından fazlaydı) herhalde iyiye işaret olmazdı.

Müzik ve sanat alanında bir aktivist sayılması ve daha beteri, bir ara gazetecilik yapması da (müzik yazarı ve eleştirmeni olarak), Çaykovski'nin kötü puan hanesini kabartırdı.

Ama en büyük felâket bambaşka yerdeydi.

*      *      *
Büyük besteci, küçük yaştan son nefesine kadar eşcinseldi.

13 yaşındayken erkek lisesinde ilk ilişkisini yaşadı. Sonra buna sayısız macera eklendi.

Bir ara karşı cinsle ilişki kurarak kendini değiştirmeyi denedi. Ancak 25 yaşındayken tanıştığı Belçikalı şarkıcı Désirée Artôtonun yoksulluğuna bakarak yüz vermedi.

37 yaşındayken eski bir öğrencisiyle yaptığı evlilik ise fiilen birkaç hafta sürdü. Eşi Antonina Milyukova ile resmen ayrılamadı. Çeşitli erkeklerden çocuklar doğuran kadın, sonradan akıl hastanesine düştü.

Bir de yıllarca kendisini maddi açıdan destekleyen, 11 çocuk annesi, zengin bir dul olan Nadejda von Meck vardı. 14 yıl boyunca hiç bir araya gelmeden birbirlerine 1200'ü aşkın mektup yazdılar. Çaykovski'den 9 yaş büyük olan Nadejda, görüşmemelerini şart koşmuştu.

Ölümü ani oldu. Koleradan dendi. Kimileri de intihar olduğunu, belki de ünlü bestecinin Saray'a yakın bir erkeği taciz etmesi sonucu intihara zorlandığını iddia etti.

*      *      *
“Yeni Türkiye”de yaşasa Çaykovski'nin hali nice olurdu, bilemiyorum.

Ama eşcinsellik o dönemde Rusya'da da kolay değildi.

Ancak her şeye rağmen iktidar sanatçıya sahip çıktı.

Rusya'da hâlâ Çaykovski'nin adını taşıyan kent, meydan, cadde ve kurumlar var.

Bir anekdotla bitirelim.

Yine bir erkeği taciz ettiği gerekçesiyle Çaykovski'yi Çar III. Aleksandr'a şikâyet etmişler.

Canı sıkılan Çar şöyle cevap vermiş:

- Kesin yakınmayı! Rusya’da çok popo var, ama Çaykovski tek!..

10 Mart 2017 Cuma

Cem Karaca ve 'ayrı dünyaların insanları'…


Hakan Aksay                                                  


Aslında küçücük bir adamdı.

Kısa boylu, epeyce zayıf, çelimsiz...

Ama yüzü heybetliydi. 

Ve sesi dünyayı sarsan cinstendi.

Şarkı söylerken elleriyle havayı bölüp toplayarak yaptığı ani hareketler, sanki ayrı bir lisanın gizemli cümleleriydi.

70’li yılların ortalarında yeni taşındığımız Bakırköy Yeni Mahalle’de komşumuzdu. 

Önümüzden kıvrılıp uzayan sahil yolunda ara sıra gezerdi.

Bir kez peleriniyle denize bakarak yürüdüğünü görmüştüm. Yanına gidip tanışmak istedim. Ama beceremedim, utandım...

Cem Karaca ile tanışmamız bundan yıllar sonra gerçekleşecekti.

1975'te en etkili şarkılarından biriyle gündem yarattı:

Tamirci Çırağı...

O zamana kadar zengin kız ile yoksul delikanlının aşk hikâyesinden mutlu son üreten çok sayıda edebiyat eseri, film ve şarkı vardı.

Cem Karaca net, siyasi ve sınıfsal bir yaklaşımla farklı tavrını ortaya koydu:

“Bu aşk yürümez!”

Bu vurguyu da, tamirhaneye gelen zengin ve güzel kıza âşık olan genç çırağın ustasına söyletti:

“İşçisin sen, işçi kal! Giy, dedi, tulumları...”
Tamirci Çırağı müzik listelerinde rekorlar kırdı.
Sonraki on yıllarda da çok çalındı, çok söylendi bu şarkı...

*             *             *
O. Henry’nin bir öyküsü var: Araba Beklerken.

Bir parkta tanışan ve kısa bir sohbet eden adamla kızın öyküsü.

Kız kendini zengin biri gibi gösteriyor, ama yoksul bir kasiyer...

Adam ise kendini yoksul biri olarak tanıtıyor, ama aslında epeyce varlıklı...

Birbirlerini tanımaya, anlamaya çalışıyorlar. Ve aynı zamanda aldatmaya...

İç burkan bir tat kalıyor bu öyküden geriye.

Acaba Cem Karaca bu öyküyü okumuş muydu?..

İnsanların, duygularının gücüyle aralarındaki sosyal uçurumları aşmaya çalışmasını şarkısında yansıtırken O. Henry’den esinlenmiş miydi?

Türk filmlerinin ünlü “biz ayrı dünyaların insanlarıyız, sevgilim” cümlesini kafasında yoğururken o parktaki hüzünlü kısa söyleşiyi de düşünmüş müydü?

*             *             *

Bir Rus müzik grubu var: Zveri (Türkçeye “Canavarlar” olarak çevirmek mümkün.)

Enteresan bir klip yapmışlar. Şarkının adı, Do Skoroy Vstreçi! Yani Kısa Sürede Görüşmek Üzere!..

Tesadüfe bakın ki (yoksa tesadüf değil mi acaba?) orada anlatılan öykü de bir “tamirci çırağı” üzerine.

Delikanlı, tamirini yaptığı lüks arabayla Moskova sokaklarında tur atarken bir kıza rastlıyor. 

Onu arabaya alıyor. Birbirlerinden hoşlanıyorlar. Tekrar görüşüyorlar. Tamirci çırağı borç harç kızı pahalı bir restorana götürerek zengin rolü oynamaya devam ediyor.

Hayal dünyasında duygular serpilip gelişiyor.

Ta ki arabanın teslim günü gelene kadar...

Evet, arabanın sahibi o kız!..

Ama “hilal kaşları” kalkmıyor. “Kim bu serseri?” diye sormuyor.

Birkaç saniye tereddütten sonra yaşananlara birlikte gülüyorlar. Ve Rus ustanın şaşkın bakışları arasında aşklarını yeni rüzgârların yelkeniyle geleceğe taşıyorlar.

Bu da Rus usulü “Tamirci Çırağı” işte!

Ve bir tür “yorum farkı”...

*             *             *

Daha bitmedi ama.
İnternette gördüm; biri (bilmiyorum kim, ama her kimse aferin ona, iyi yapmış) tutmuş, bu Rus klip üzerine bizim Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısını yerleştirmiş. 

Enteresan bir sentez, farklı bir Türk-Rus açısı...

Keşke Tamirci Çırağı’nın aramızdan 13 yıl önce ayrılan o güçlü sesi de bunu görse ve fikrini söyleyebilseydi.

Ama o yok!

Yalnızca sesi ve ölümsüz şarkıları kaldı bize...

Eski komşumu, en sevdiğim şarkıların bir bölümünün sahibini yıllar sonra bugün hatırlamak biraz kederlendiriyor beni.

Bir keresinde onun Beyoğlu’nda saldırıya uğradığı haberini okuduğumda da üzülmüştüm.
Küçük, sıska bir adam sonuçta...

Ama yüzü heybetli. Ve olağanüstü sesi.

*             *             *

Son yıllarında Turgut Özal’la mı barıştı, dindar mı oldu, yolundan mı döndü; türlü söylentiler çıktı Cem Karaca hakkında.

Doğru veya yanlış, beni çok da ilgilendirmiyor bütün bunlar.

Cem Karaca’yı hâlâ seviyorum. Tamirci Çırağı’nı dinledikçe hâlâ ürperiyorum.

Kişisel tercihleri şöyle veya böyleymiş, bu onun dev sanatçı birikimini engellemiyor.

Armudun sapı, üzümün çöpü diye herkese çetele ve kin tutanlara uğurlar olsun.

Umarım şu kutuplaşma ortamı bir gün dağılıp gider de, bu tür konulara daha sakin ve hoşgörülü yaklaşmasını becerebiliriz.

Kalıcı olan siyasi çizgiler, partiler, fraksiyonlar, şu veya bu ideolojik düzlemdeki kavgalar değil...

İnsanı değerler, ahlak, vicdan...

Ve elbette ki estetik, sanat, kültür mirası...

İşte bu mirasta onun özel bir yeri var.

Bunu içimize sindirdiğimizde, Cem Karaca’yı şarkılarını dinleyerek ve artık kimisi sararmış eski fotoğraflarına bakarak anmak, daha sıcak bir insani eylem olacak.

Biraz geç ve hüzünlü de olsa.


Nasıl haykırıyordu onun gür sesi:

“Bir gün belki hayattan,
Geçmişteki günlerden,
Bir teselli ararsın.
Bak o zaman resmime.
Gör akan o yaşları.
Benden sana son kalan
Bir küçük resim şimdi.
Cevap veremez ama
Ağlar yalnızlığına...”




Not: Bu blogdaki konuyla ilgili daha önceki bir kayıt için ayrıca bakabilirsiniz