Moskova

Moskova
Konuk Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2026 Pazar

Dostoyevski neyimiz olur?


Muhsin Kızılkaya

Kaynak: https://www.haberturk.com/

 

Roman okumaya ilkokul sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz, hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.

O romanı okuyuncaya kadar yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu, mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.

O halde, bundan sonra okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim. Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.

İşte tam bu sırada bir öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor, onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.

Hocam kitabı böyle özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince, Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı boyunca bir daha unutmadığıdır.

*

Yıllar önce TRT’nin bir programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:

“1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”

Şair Cemal Süreya gibi, Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?

Dostoyevski, insan ruhunun karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun, korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında, çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar. Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz, gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur. Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.

*

Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu büyük yazarla karşılaşma hikayesini “Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında şöyle anlatır:

“Dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.”

İki kavramı, “kötülük” ve “günah” kavramlarını Tanpınar Dostoyevski’den ödünç alır ve o zamana kadar Türk romanına girmemiş olan bu iki kavram etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın başkahramanı Mümtaz, dışarıdan bakınca oldukça sakin görünen bir karakterken aslında içten içe parçalanmış birisidir. Zihni daima açıktır; korkular, hatıralar, endişeler, gelecek kaygısı zihninin içinde dans edip durur. Vicdan ağır bir kâbus gibi üzerine çöker, Nuran’a duyduğu aşk ona huzur getirmez, tam tersine huzursuzluğunu daha da derinleştirir.

Tanpınar, Dostoyevski’yi taklit etmez ama ruh çözümlemeleriyle ona çok yaklaşır. Ona göre “Dostoyevski’de insan ruhu, bütün karanlığı ve karmaşıklığıyla sahneye çıkar.” Ona bu kadar tutkuyla bağlanmasının nedeni, Dostoyevski’nin modern insanın trajedisini en iyi kavramış yazar olduğunu bilmesidir, Dostoyevski’nin karakterleri başkalarıyla değil kendileriyle boğuşurlar. “Onun insanı, kendisiyle boğuşan insandır.”

*

Türk edebiyatında, Tanpınar’dan sonra yazdıklarında en fazla Dostoyevski etkisini hissettiren yazarlardan birisi de Oğuz Atay’dır. Kısacık ömrü boyunca, Dostoyevski kahramanlarının sırtında taşıdıkları o ağır yükü, hiç yüksünmeden, isteyerek ve severek sırtında taşımıştır.

Yıldız Ecevit, biyografisini anlattığı “Ben Buradayım…” (İletişim Yayınları) kitabında anlatır. Oğuz Atay, kitap okumaya başladığı çocukluk yıllarından itibaren en sevdiği oyun, okuduğu kitabın sonunu tahmin etmekmiş ve bundan da hiç yanılmazmış. İlk defa Dostoyevski’yi okumaya başlayınca tahmininde yanılmış. “Suç ve Ceza” ilk eline geçen romanıdır. Romanı alırken kitapçı, “Kolej bebelerine uygun bir kitap sayılmaz o elinde tuttuğun, kolej bebeliğinden kurtulsan da anlamazsın aslında, anlamak için birkaç fırın ekmeği sırtında taşıman gerekir,” diyerek onu küçümser ama o yine de kitabı almaktan vazgeçmez. Okumaya başlar, bu “değişik yazarın”, kitabın sonunu başa aldığını görür. O kitabı okuduktan sonra karar verir:

Artık hiçbir kitabın sonunu tahmin etmeye gerek yoktur!

Kurgu eserler yazmaya başlar başlamaz da Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar. Kendi kendileriyle tartışıyorlar. Kendilerini kendileri yargılıyor. Çoğu zaman mantıksız görünmelerine rağmen aslında son derece yaşayan, hepsi tanıdık kahramanlardır. Kahramanlarını, Türkiye’nin modernleşme sancıları içine yerleştirerek yerelleştirir. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Turgut Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e seslenir:

“Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.”

Oğuz Atay, Dostoyevski’den insanın karanlık içine bakma cesaretini, tutarsızlığı ve çelişkiyi estetik bir değer olarak görmeyi ve en önemlisi, romanı felsefi bir sorgulama alanına dönüştürmeyi devralır ve bunu Türk aydının trajedisi ve modernleşme sürecinin sancılarıyla birleştirip, Türk edebiyatında o zamana kadar kurulmamış özgün bir edebi dünya kurar.

*

Dostoyevski’nin, bir de fikir hayatımızda kurgu dışı bir yazar üzerindeki etkisine bakalım şimdi. Yolu çok erken yaşlarda Dostoyevski’ye çıkmış fikir adamlarından birisidir Cemil Meriç. Aslında çok erken yaşlarda Dostoyevski’yi okuduğu halde o bu buluşmayı hep bir “geç kalmışlık” olarak nitelendirir. “Mağaradakiler” (İletişim Yayınları) kitabında bu “keşfini” şöyle anlatır:

“Suç ve Ceza baştan sona okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. (…) Kitapta havsalamın almadığı tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın Hıristiyanca nedameti olmuştu.”

Cemil Meriç, Dostoyevski’yi sadece bir romancı olarak görmez, ona göre Dostoyevski, modern çağın vicdanını deşen bir alimdir. Cemil Meriç’in en büyük derdi insanı “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak gördüğü ideolojilerin nesnesi olmaktan kurtarmaktır. Ona göre insan anlaşılmadan, toplum zinhar anlaşılmaz. İnsanı anlamak için de onu “en çıplak haliyle yakalamış olan” Dostoyevski’yi okumaktan geçer. Dostoyevski’nin “yeraltı” insanı Batılılaşmış, köksüz, kendi değerlerine ve toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Cemil Meriç’in bütün eserlerinde nükseden “taklitçi aydınlar”, “tercüme kafası”, “köksüz entelektüeller”, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla güçlü bir akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Her iki yazara göre de “vicdan, akıldan önce gelir”, Dostoyevski’ye göre “acı çekmeden hakikat olamaz”; bu saptama Meriç’in entelektüel duruşunun esasını teşkil eder.

*

Şimdi gelelim yazının başlığında sorduğumuz sorunun cevabına.

Benim Dostoyevski’ye tanışmam ne kadar geçse, Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmesi o kadar geçtir. Bize gazete ve roman Fransa’dan geldi. Roman denilen büyülü aracı gazete ulaştırdı okumuş yazmışlara. Her şey Fransızcaydı ve bu yüzden de birçok şeye “Fransız kaldı” toplum. Dostoyevski bile Fransızca çevrileri üzerinden Türkçeyle buluştu, o da eksik gedik bir biçimde. Aydınlarımız Victor Hugo üzerine gül koklamamaya azimliydi.

Oysa, biz Fransızlardan çok Ruslara benziyorduk. İki toplum da “Batı-dışı” modernleşme sürecinden geçmişti. Her iki toplum da derin bir kimlik bunalımı yaşamıştı. Her iki toplum da harıl harıl “kayıp kimliğini” arıyordu. Batılılaşma temel hedefti. “Doğulu kalarak Batılılaşmak mümkün mü” sorusu iki toplumun da entelektüellerinde kafa göz yaran kavgalara sebep olmuştu. Din ve inanç meselesi karşısında iki toplum da benzer krizler yaşamıştı.

Dostoyevski ne tam Batılı ne de geleneksel Doğu zihniyetini taşıyor, iki arada bir derede kalmış, sıkışmıştır. Benzer bir sıkışmayı bizim yazarlarımız da yaşıyor ama onun gibi teşhis koyamıyorlardı dertlerimize. Sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu Peyami Safa’ya göre Doğu-Batı çatışmasından; Tanpınar’a göre “zaman ve medeniyet” krizinden; Oğuz Atay’ya göre “modern bireyin parçalanmasını” iyi kavramaktan geçiyordu. Medeniyet bizi “bozan” bir şeydi zaten. İlk Türk romanı olarak kabul gören Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” bu “bozulmanın” mükemmel bir anlatısıydı.

Dostoyevski, suçu kanunla değil vicdanla, çatışmayı dış dünyayla değil iç dünyayla izah etmeye çalışmıştı. Türk edebiyatı da benzer kavramlarla olgunlaşmaya başlamış. “Günah”, “nefis”, “iç hesaplaşma” yaygındır edebiyatımızda ama Dostoyevski’nin izah ettiği gibi Türk romanında yer almaz. Dostoyevski “ıstırabı” sadece felaket olarak görmez, ona göre ıstırap arınmanın, hakikate yaklaşmanın bir yoludur. Bu fikir bizdeki tasavvuf düşüncesinde var zaten, Anadolu insanın acıyla kurduğu ilişki aslında Dostoyevski’nin romanlarında kurulan ilişkiden pek farklı değildir. Türk romanında Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nde mükemmel bir yer bulmuş kendine bu ilişki.

Bu yüzden aslında Dostoyevski’nin kurduğu dünya bizim yazarların kurmaya çalıştıkları dünyaya yabancı bir dünya değildir, o ruh hali hepimiz için oldukça tanıdıktır. Mesela Batı edebiyatında Tanrı ya yok ya da arka planda oldukça siliktir. Dostoyevski ise Tanrı’yı daima sorgular, “yeryüzünde tek bir çocuk acı çekiyorsa Tanrı yoktur” diyen bir dindardır; onda inanç ile inkâr yan yana yürür. Sekülerleşme sürecinde Türk aydını da bu meseleyle çok boğuştu ve hâlâ boğuşmaya devam ediyor. Bunun romana yansıması ise, Tanpınar’da “örtük”, Safa’da “açık”, Atay’da “ironik”tir.

Türk yazarları da romanlarında ideal tipten çok, tıpkı Dostoyevski gibi “yalnız”, “yenik” ve “tutunamamış” kahramanlara yer verdiler. Dostoyevski’nin Raskolnikof’u da Yeraltı Adamı da İvan Karamazov’u da bize ahlak dersi vermez ama ellerinden geldiği kadar rahatsız ederler. Dostoyevski’den etkilenmiş Tanpınar’ı, Safa’yı, Atılgan’ı, Atay’ı, Pamuk’u, Toptaş’ı, Gürbüz’ü dışında tutarsak geride kalanlar bu “yarayı” pek kaşımaz ya da kaşımayı beceremezler.

*

Biz modernleşmenin baş döndürücü hızını yalapşap yaşadık, kendi değerlerimizden şimşek hızıyla koptuk, bu yüzden de derin bir ruh kaybını yaşadık. Yanı başımızdaki Rusya da tıpkı bizim gibi bu “acılardan” geçmişti ama o acılar içinde “insan kalmanın” zor yolunu onlara gösterecek bir Dostoyevskileri vardı. Aynı dertten mustarip olduğumuz için onların Dostoyevski’siyle tanışır tanışmaz ona hemen sarıldık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla, “Dostoyevski bizim akrabamız değil ama kader ortağımızdır” diyebiliyoruz bugün.

12 Ekim 2025 Pazar

Rusça “karandaş”ın Türkçe kökeni


Halil Ocaklı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Elinize aldığınız ya da gördüğünüz herhangi bir nesnenin adının kökenini merak eder misiniz? Ben merak ederim.

Her ad, geçmiş kültürlerin ve uygarlıkların taşıdığı bir öyküdür. O adın izini sürdüğünüzde, dillerin, düşüncelerin ve sözcüklerin birbirine nasıl karıştığını görürsünüz. Bu bakımdan köken öyküleri, dillerin birbirine dokunduğu noktalara ve kültürel geçişlere ışık tutan sessiz tanıklardır.

Türkçede “siyah taş” anlamına gelen kara ve taş sözcüklerinin birleşimi, başlangıçta siyah bir mineral olan grafiti tanımlamak için kullanılırdı. Grafit terimi, 1789’da Alman kimyacı Carl Wilhelm Scheele tarafından, Yunanca “yazmak” anlamına gelen graphein sözcüğünden esinlenerek türetilmiş. Zamanla “karataş” kelimesi, grafitten yapılan çubuk biçimindeki yazı araçlarını da tanımlamaya başlamış. (1) 

Ancak bu çubuklar hem üretim açısından zahmetliydi hem de eli boyadığı için kullanımı pek pratik değildi. Grafit, doğal hâlinde kolayca kırıldığı için, yazı yazmaya uygun hale getirmek amacıyla kille karıştırılır, çubuk biçiminde kalıplanır ve pişirilirdi. Bu işlem sertleşmesini sağlıyor, dayanıklılığı artırıyor ve yazı kalitesini iyileştirirdi.

Bugün “kurşun kalem” dediğimiz araç, adında kurşun geçmesine karşın uzun süredir hiç kurşun içermez. 16. yüzyılda İngiltere’de saf grafit yatakları keşfedildiğinde, bu maddenin rengi ve yoğunluğu kurşuna benzediğinden, İngilizcede black lead, Almancada Schwarzblei, Latin kökenli dillerde ise plumbago gibi adlar kullanılmıştır. Türkçedeki “kurşun kalem” adı da doğrudan çeviri yoluyla yerleşmiştir.

Bu tarihsel ve dilsel yolculuk, Rusçada “kurşun kalem” anlamına gelen karandaş (карандаш) sözcüğünde de izlenebilir. Ses yapısı, anlamı ve kullanım biçimi, bu sözcüğün Türk dillerindeki “kara taş” ifadesinden türeyerek “karadaş”a, oradan da “karandaş”a dönüştüğünü açık biçimde gösterir.

“Karadaş”, zamanla grafit içeren tahta kılıflı yazı aracını anlatacak biçimde anlam genişlemesine uğramış ve bugün bildiğimiz kurşunkalem kavramına dönüşmüştür.

“Kara”, Proto-Altayca hipotezine göre şu dillerde “siyah” anlamını veren ortak bir kök kabul edilir:

Türk dilleri Kara/qora/xara

Moğolca Khar

Mançu-Tunguzca Khuru

Japoncada Kuro

“Taş”, Proto-Altayca hipotezi çerçevesinde şu dillerde taş/kaya/çakıl anlamlarını karşılayan ortak bir taban kabul edilir:

Türk dilleri Taş, daş, tas, taas

Moğolca Tasa

Mançu-Tunguzca Tasa

Orhun Yazıtları Tаş (bengütaş > ölümsüz taş)

Bu etimolojik ilişkinin belirginleşmesini sağlayan tarihsel gelişme, 16. yüzyılda geniş Astrahan ve Kazan topraklarının Moskova egemenliğine girmesi oldu. Bu fetihle birlikte Volga ticaret rotası, Rusya’nın Kıpçak ve Oğuz topluluklarıyla yoğun etkileşim kurduğu bir dil ve kültür koridoruna dönüştü. (2)

Bu koridor aracılığıyla dolaşıma giren ürünlerden biri işte bu “karadaş” çubuklarıydı. “Karadaş” adı, bu siyasal, ticari ve kültürel temas alanında Rusçaya ödünçlendi ve bu süreçte az da olsa dönüştü.

Ancak “karadaş” sözcüğü Rusçaya geçtiğinde araya bir bağlayıcı /n/ ünsüzü girer ve kelime “kara+n+daş” biçimine dönüşür. Rusça bu varyantı benimser ve böylece 17. yüzyıldan itibaren “karandaş” biçimi yerleşir. (3)

Ses yığılmasını önleyip akıcılığı artırmak için /n/ ünsüzü eklenmesine başka örnekler:

иностранец (inostranets) yabancı

безымянный  (bezymyannıy) isimsiz

деревянный (derevyannıy) ağaçtan, tahtadan yapılmış

стеклянный (steklyannıy) camdan yapılmış

оловянный (olovyannıy) kalaydan yapılmış

Bunların hepsinde bağlayıcı /н/ ünsüzü, kök ile sıfat ya da türetim eki arasında ses uyumu ve akıcılığı sağlamak için devreye girer.

Kalem

Karandaşı bir yana bırakıp “kalem” sözcüğünün izini sürdüğümde, oldukça sıra dışı bir köken yolculuğu olduğunu ve köklerinin Eski Yunanca “kálamos” (κάλαμος) sözcüğüne uzandığını gördüm. “Kálamos”, Yunancada “sazlık, kamış, kargı, ince uzun bitki sapı” gibi anlamları karşılar.

İstanbul’daki “Kalamış” semtinin adı da, geçmişte park alanına dönüştürülen kıyıdaki sazlıklardan ötürü bu sözcükten türemiştir.

Yunancada “yazı kamışı” anlamına gelen “kálamos”, Geç Antikçağ’da Hellenistik Doğu’da Süryanice/Aramice “qəlāmā” biçimiyle Suriye ve Mezopotamya’ya yayılmıştır. Manastır okullarında dini yazıların çoğaltılması, kalem kullanımının hızla artmasına yol açmıştır.

Sözcüğün bu biçimi Süryanice/Aramice aracılığıyla Arapçaya “qalam” olarak geçmiş ve İslam’ın ilk yüzyıllarında geniş bir coğrafyada yaygınlaşmıştır. Ardından ise yine aynı kanaldan Farsçaya “ghalam” biçiminde aktarılmış ve bu dil üzerinden Orta Asya Türkçelerine “kalem” ve türevleriyle yerleşmiştir. 

Sonuç olarak: 

Karandaş sözcüğünün Rusçaya Türkçe yerine İsviçreli bir kalem markasından geçtiği yönündeki tez bir şehir efsanesidir. Tersine, İsviçreli Caran d’Ache markası adını Rusça karandaş sözcüğünden esinlenmiştir. Zaten kronoloji olarak da marka, kelimeden çok daha yenidir.

Karandaş, kalem ve kurşun kalem, aynı etimolojik zincirin farklı halkalarıdır: madde adı nesne adına dönüşür, kültürel temas aktarımı olanaklı kılar, sesler ise yerel yapıya uyum sağlar. Bu süreçler, sözcüklerin taşıdığı tarihsel belleği görünür ve izlenebilir kılar. (4)

Notlar ve kaynakça:

1-İki ünlü arasında kalan /t/ sesinin /d/’ye yumuşaması, Kıpçak-Tatar sahasında yaygın bir olgudur. Bu nedenle “kara” ile “taş” bileşiminin “karadaş” biçimini alması olağandır.

2-Çernikh, P.Y. Историко-этимологический словарь современного русского языка. Москва 1993.

3-Vasmer, Max. Этимологический словарь русского языка. Москва: Прогресс, 1986.

4-Eren, Hasan. Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü. Ankara: Bizim Büro Basımevi, 1999.

22 Ağustos 2025 Cuma

Rus Sanatında Karanlık-Aydınlık


Mehmet Aslan

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/

 

İlk olarak Andrei Tarkovski’nin “İvan’ın Çocukluğu” filminde rastladım bu duruma.

Filmin ilk üç dakikasında işlenen barış teması ne kadar güzeldir. Özgür doğada rastgele dolaşan küçük çocuğun gözünden insan, hayvan, bitki ve diğer varlıkların kendiliğinden barış içinde birliği ve uyumu aydınlık ve ferah bir yaz günü içinde resmedilir. Canlı-cansız her şey sanki mutluluk ve sevgi fışkıran bir yaşam enerjisi yaymaktadır ortalığa. En sonunda, elinde bir kova ile toprak yolda yürüyen annesine yetişir küçük İvan. Bir yandan heyecanla annesine bir şeyler anlatırken, bir yandan da susuzluğunu gidermek için su dolu kovaya eğilir. Annesi de sağlıklı, güzel ve güleç yüzlü bir genç kadındır.

Gülerek oğlunu dinlerken birden elini alnına doğru götürür, kameranın bir başdönmesi gibi ani bir dönüş hareketi ile birden karanlığın içine yuvarlanırız.

Hiçbir şey söylenmeden hemen anlarız. Savaş başlamıştır.

Daha sonra film, o kahrolası savaş süresince hep karanlık ve ölüm kokan bir atmosferde devam eder. Ta ki 92. dakikada yeniden kaldığı yerden, hani İvan’ın Annesinin elini alnına doğru kaldırışından itibaren yine çocuklardan oluşan barış ve sevgi dolu aydınlık görüntülerle sona erer film.

Tıpkı bizim Nazım’ın şiirindeki gibi: “Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire: / aydınlık, alabildiğine aydınlık…”[1]

Ama hiçbir şey bedava değil. O sevgi dolu görüntülerden hemen önce, savaşın sonuna doğru Berlin önlerinde yakalanıp çocuk yaşta asılan İvan’ın son fotoğrafı şiddetli bir tokat gibi patlar yüzümüzde. Hiç bu kadar nefretle dolu bir bakış görülmemiştir.

Hani Ülkü Tamer’in dediği gibi: “Bizim kelimemiz sevgidir, / ama sözlükte nefret daha önce gelir”[2]

***

1958 yılında Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü alan Mikhail Kalatozov’un “Leylekler Uçarken” adlı filminde de aynı duruma rastlarız.

İki genç aşık, Boris’le Veronica, aydınlık bir yaz günü şehrin ortasından geçen Moskova Nehri boyunca dolaşırlar, koşup şakalaşırlar, gülüşürler, eğlenirler. Aniden beliren bir arazözün püskürttüğü sularla sırılsıklam olmak bile onların keyfini kaçıramaz.

Ama savaşın ve bombardımanın başladığı, filmin 34. dakikasından itibaren artık görüntüler kapkaranlıktır.

En koyu karanlık ise filmin 82. dakikasındadır. Boris’le birlikte savaşan bir arkadaşı ailesini görmeye geldiğinde Veronica bir leğende çamaşır yıkamaktadır. Arkadaşı onun kim olduğunu bilmeden Veronica’ya Boris’in öldüğünü söyler. Veronica hiçbir şey söylemeden elindeki sabunlu çamaşırı öyle bir sıkar ki, herhalde bir damla su bırakmaz. Öylece, elindeki çamaşırla odanın diğer ucuna kadar ağır ağır gider ve gelir. Biz de onunla birlikte elimizdeki çamaşırı sıkarak gider geliriz ve aynı katlanılmaz acıyı hissederiz.

Herhalde böyle keskin bir acı görülmemiştir.

Yine de hayat devam eder. Filmin 84. dakikasında görüntü tamamen karardıktan sonra yine Moskova Nehri kıyısında aydınlık bir güne açılır.

Bize hiçbir şey söylenmeden anlarız ki, savaş bitmiştir.

Boris’in öldüğüne inanmayan Veronica, savaştan dönen gazilerin arasında da Boris’i bulamayınca gözyaşlarına boğulur, ama bir yandan da kucağındaki çiçekleri diğer gazilere dağıtmaya devam eder.

Aydınlık, alabildiğine aydınlık bir yaz günüdür. Hâlâ ağlayanlar vardır ama savaş bitmiştir.

Dostoyevski’nin beni en çok çarpan eseri “Ezilenler” olmuştu. Yıllar önce, başlayınca elimden bırakamamış ve birkaç gün içinde bitirmiştim. Bu sürükleyici romanda olaylar birikiyor birikiyor ve Dördüncü Bölüm’ün sonunda tepe noktasına vararak bir nevi infilâk ediyordu:

“Nelli odada yoktu, usulca yatak odasına kaçmıştı. Yanına gittik. Kapının arkasına, köşeye sinmiş, bizden saklanıyordu. İhmenev onu kucaklamak istedi. Nelli uzun, garip bir bakışla onu süzdü. Sonra kimseyi tanımıyormuş gibi:

– Annem nerede, annem? dedi, titreyen ellerini bize uzatarak. Nerede? Anneciğim nerede?

Birden korkunç bir çığlık attı, yüzü çarpıldı, müthiş bir buhran içinde yere yığıldı…”[3]

Dostoyevski’nin eserlerini okuyanlar bilirler: Olaylar hep karanlık, soğuk ve nemli ortamlarda geçer. Bu eserinde de daha başında bizi alıp yine bu aynı netameli atmosferin içine sokar:

“Petersburg’un mart güneşini, hele gurubunu pek severim, berrak, ayaz akşamlarda elbet. Ansızın parlak bir ışığa boğulan tüm sokaklar parıldar. Evlerin hepsi ansızın ışıldamaya başlar sanki. Boz, sarımtırak, kirli yeşil renkler bir anda tüm somurtkanlıklarını kaybederler, sanki içiniz birden ferahlar, sanki biri sizi dirseğiyle dürtmüş gibi irkilirsiniz. Yepyeni bir görüş, yepyeni düşünceler… Bir tek güneş ışığı insan ruhunda neler yapabiliyor, hayret!”[4]

Şimdi siz bunları okuyunca içiniz ferahladı, Dostoyevski hiç de söylendiği gibi karanlık meraklısı değilmiş diye düşündünüz değil mi? Karar vermek için acele etmeyin. Dostoyevski, bu hayal dolu satırların hemen arkasından mutad gerçeğine döner ve aşağıdaki gibi devam eder:

“Fakat güneş ışığı kayboldu; ayaz sertleşip burnumun ucunu sızlatmaya başladı; alacakaranlık koyulaştı ve mağazalardan, dükkânlardan gaz lâmbalarının ölgün ışığı sızmaya başladı.”[5]

Ve bu minval üzre devam edip gider.

Ama belki de bir tek bu eserinde, roman boyunca bir sürü trajik olayların içinde sürüklenerek en sonunda balistik bir patlama ile yere kapaklanan yorgun ve bezgin okuyucuyu sanki biraz insaf edip dinlendirmek ve sakinleştirmek ister gibi, hemen arkasından gelen bölüme şöyle başlar Dostoyevski: “Haziran ortası. Sıcak, boğucu bir gün; şehirde kalmak imkânsız: Toz, kireç, inşaat, kızgın kaldırımlar, buhar… Ama yine talihimiz varmış, ansızın gök gürledi, hava yavaş yavaş karardı, rüzgâr şehirde ne kadar toz varsa bir bulut halinde önüne katarak sürükledi. Birkaç iri yağmur tanesi usul usul düştü, arkasından birden gök yarılırcasına bir sağanak boşandı, şehrin üzerine bir nehir dolusu su akıttı. Yarım saat sonra güneş yeniden parlayınca kulübeciğimin penceresini açtım, temiz havayı yorgun göğsüme doya doya çektim.”[6]

Oh be! Dünya varmış. Dostoyevski’de, bundan başka bir örneğini okuyan varsa lütfen haber versin, onu da zevkle okuyayım. Demek ki isterse Dostoyevski bile cennet gibi ferah ve mutlu bir atmosfer yaratabiliyormuş.

Tıpkı yıllardır dönüp dönüp okumaktan bıkmadığım Ahmet Muhip Dıranas şiiri gibi:

“Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı..
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.”

***

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra doğan bizim kuşak hiç savaş yaşamadı. En azından “topyekûn savaş” görmedi. Yukarıda anlattığım her şey ya beyaz perdede seyredildi ya da kitaplarda okundu. Yani hikâye gibi gelse yeridir…

Ama bugünlerde ne kadar ciddi olduğunu henüz bilemediğimiz bir takım karşılıklı restleşmeler görünüyor, aniden kara bulutlar toplanmaya başladı, karanlık çökmek üzere. Zaten savaştan çıkmış gibi bir haldeyiz, inşallah bir de “topyekûn savaş” karanlığına sürüklenmeyiz bu gidişle.

Aşkın güzelliğiyle dolu, apaydınlık günler dileğiyle…

 


[1] Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY 2008, s. 748.

[2] Ülkü Tamer, Yanardağın Üstündeki Kuş, YKY 1998, s. 199.

[3] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Ezilenler, T. İş Bankası Yayınları, 2017, Çev. Nihal Yalaza Taluy, s. 366.

[4] A.g.e., s. 1.

[5] A.g.e., s. 2.

[6] A.g.e., s. 367.

9 Ağustos 2025 Cumartesi

Türkiye ve Rusya, savaş ve barış


Fuat Safarov

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Türk-Rus ilişkilerinin tarihinden bahsederken çoğunlukla herkesin aklına iki ülke arasında yıllarca süren savaşlar geliyor.  

Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin resmi başlangıç tarihi 1497. Bu tarihten sonra, 1677-1918 yılları arasında Osmanlı ve Rusya imparatorlukları 13 defa savaştı. Türk-Rus savaşlarının kaba bir hesapla 50 yıllık bir süreci kapsadığını varsaysak bile kalan 470 yılı aşan dönemde ilişkilerde çeşitli olumlu gelişmelerin yaşandığını söylemek mümkün. 

Öncelikle Osmanlı’dan çeşitli vesilelerle Rus çarlarına gönderilen hediyeler iyi ilişkilerin örneklerden biri. Kremlin Sarayı Müzesi’nde sergilenen bu hediyeler 16. ve 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ve Moskova Çarlığı arasındaki dostluk ilişkilerini gösteriyor. Bu tarihlerde Rus çarları Osmanlı padişahları tarafından gönderilen çok sayıda hediye aldı. Hediyeler arasında altın silahlar, kılıçlar, zırhlar, altın takımları, kaftan kumaşlar gibi tarihi eşyalar da bulunuyor. 

Kremlin Sarayı Müzesi Genel Müdürü Yelena Gagarina da 2017 yılında Moskova’da Tsaritsino Müzesi’nde “Alev ve Şark Mutluluğu: 1760 – 1840’ların Rus Kültüründe Türk İzleri” konulu serginin açılış törenindeki konuşmasında, “Türkiye bizim için tarihte sadece savaş ve sürekli çatışma yeri olarak algılanmamalı. Türkiye aynı zamanda Rusya’da sevilen ve takdir edilen sihirli baharatlar, muhteşem kumaşlar, güzel kıymetli taşlar demek. Türkiye bizim için en yakın, en tanıdık ve en sevimli Doğu” demişti. Bu sözlerin sahibi Gagarina aynı zamanda, uzaya ilk çıkan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in kızı. 

Rus tarihçi, gazeteci-yazar Mihail Pılyayev de, kaleme aldığı ‘Eski Moskova’ adlı kitabında Çariçe 2. Katerina ve Osmanlı Sultanı 1. Abdülhamid arasındaki dostluk ilişkilerini anlatıyor. Yazara göre, 1774 yılında Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzalamasının ardından dönemin Türk Elçisi Abdülkerim Efendi Moskova’da üst düzeyde ağırlandı. 2. Katerina Sultan 1. Abdülhamid’in altın, pırlantalardan oluşan çeşitli hediyelerinden çok memnun kaldı. Çariçe yabancılara yazdığı mektubunda Sultan’la olan samimi ilişkilerini için, “Birçokları kardeş gibi sevdiğim Abdülhamid ile olan dostluğumuzu kıskanıyor” dedi.

Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı’nın 1798-1800 yılları arasında askeri iş birliği yapması da ortak tarihin önemli olaylarından biri. Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart 1789 yılında Mısır’ı işgal etti ve o dönem İyonya Denizi’ndeki yedi büyük adanın statüsü böylece değişti. Adalar Fransa’nın kontrolüne geçince Ruslar ve Türkler bu durumda endişe duymaya başladı. Adaların Fransa’dan geri alınması için 1798 yılında Rusya ve Osmanlı ittifak yapma kararı aldı ve buradaki en önemli kale olan Korfu’nun Fransız askerlerinden geri alınması için ortak bir plan hazırladı. Nihayet 18-19 Şubat’ta Türk-Rus filosu operasyona başladı. Operasyon sonucunda dördü general 2 bin 931 Fransız askeri esir alındı. Çatışmada 130 Rus, 168 Türk ve Arnavut askeri hayatını kaybetti. Böylece Rus İmparatorluğu’ndan Amiral Fyodor Uşakov ve Osmanlı Devleti’nden Kadir Bey’in yönetimindeki müttefik donanmanın Adriyatik Denizi’ne ve kıyılarındaki kalelere yönelik operasyonları sonucunda başta Korfu Kalesi olmak üzere bölge Fransa işgalinden kurtarıldı. 

1831 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu zor duruma düşüren Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında Rusya’nın Osmanlı’yı kurtarması da ikili ilişkilerin ilginç olaylarından biri. Mehmet Ali Paşa İstanbul’u işgal etmeye hazırlanırken, Padişah II. Mahmud, Büyük Britanya ve Fransa’dan yardım istedi. Fakat Fransa’nın Mehmet Ali Paşa’yı desteklemesi, İngiltere’nin de Osmanlı’nın iç işlerine karışmak istememesi üzerine Padişah, Rusya Çarı 1. Nikolay’dan yardım istemek zorunda kaldı. Rus tarihçilerine göre, Rusya, Amiral Mihail Lazarev yönetimindeki donanmasını İstanbul kıyılarına gönderdi. Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması 8 Temmuz 1833 yapıldı ve Rus donanması İstanbul’a demirledi. 

Rus tarihçilerine göre, Çar 2. Nikolay’a dönemin Osmanlı Sultanı hediye olarak Türk tütünü gönderiyordu. Rus Çarı’nın Türk tütün tutkunu olduğu da biliniyordu. 

Çar 2. Nikolay’ın, 1913 yılında Osmanlı’nın Rusya Büyükelçisi Türkhan Paşa’ya (1846-1927) hediye ettiği faberge enfiye kutusu, Londra’daki Christie’s müzayede evinde 2010 yılında 937 bin sterline satılmıştı. Rus Çarı, dönemin Rusya başkenti St. Petersburg’daki büyükelçilik görevinin beşinci yılını tamamlaması dolayısıyla Türk diplomatı ödüllendirerek onurlandırmıştı. Rus tarihçilerine göre, Çar’ın Türk Elçisi’ne böyle mücevher süslü bir eşyayı hediye etmesi iki ülke arasındaki samimi ve dostluk ilişkilerin olduğunu ortaya koyuyor. Çar Nikolay tabakayı o dönemde Rusya’ya bağlı olan Finlandiya’daki ustalara özel yaptırdı. Çar 2. Nikolay’ın resmi bulunan tabaka elmas taşlar ve altın çerçeve ile de süslü. Rus tarihçilerine göre kutunun Avrupa’ya kadar nasıl gittiği ise bir muamma. 


Rus tarihçi yazar Prof. Dr. Rudolf İvanov, faberge enfiye kutusuyla ilgili olarak, “Böyle kıymetli taşlarla süslü bir hediyenin Çar tarafından Türk elçisine armağan edilmesi şunu ortaya koyuyor: Bazı sorunlara rağmen iki imparatorluk arasında samimi ve dostluk ilişkileri vardı. Gerçi ertesi yıl patlak veren Birinci Dünya Savaşı her şeyi alt üst etti” diyor.

Cumhuriyet döneminde de Türk-Sovyet iş birliğine dair önemli sayfalar bulunuyor. Bunlardan bazıları şöyle:  

-SSCB kurucusu Vladimir Lenin’in Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e Kurtuluş Savaşı sırasındaki askeri ve diğer yardımları,  

-Sovyet pilotlarının Türkiye’de eğitim vermesi,  

-Sovyetlerin Türkiye’de sanayi tesislerinin inşa etmesi,  

-Türkiye’nin Sovyet sporuna yönelik uluslararası ambargoları delerek iş birliği yapması,  

-“Soğuk Savaş” dönemindeki karşılıklı üst düzey ziyaretler,  

-Sovyet dönemi sonrası Türk inşaat firmalarının Rusya’da başarılı çalışmaları, 

-İkili ticaret, turizm, kültürel ve insani iş birliğinin canlanması,  

-2004 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ankara’ya yaptığı resmi ziyaretin, 500 yıllık ilişkiler boyunca Moskova’dan Ankara’ya yapılan lider düzeyinde ilk ziyaret olması,  

-Mavi Akım, Türk Akımı, Akkuyu gibi önemli ortak projeler.

 

Görsel: pl.pinterest.com

26 Mayıs 2025 Pazartesi

“Efsane” Rus güzelliği


Halil Ocaklı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, SSCB’nin Almanya’daki askeri misyon merkezi, 1970’lerin sonunda ergenlik yıllarımın geçtiği kasaba olan Bünde’de yer alıyordu.

Bünde’de yaşayan Rus topluluğu gözden uzaktı, neredeyse kapalı bir kutu içinde yaşıyorlardı. Burada “Ruslar” ifadesiyle yalnız Rusyalıları değil, başta Ukraynalılar olmak üzere tüm Doğu Avrupalı Sovyet vatandaşlarını da kastediyorum.

Bir keresinde süpermarkette bir grup Rus erkeğini görmüştüm. Bunlar iri yarı, asık suratlı ve kızgın bakışlı tiplerdi. Sanki herkesten para ve hizmet alacaklıymış gibi etrafa bakıyorlardı.

Bünde sokaklarında “Rus kadınları, Alman kadınlarından on kat daha güzelmiş” diye bir söylenti vardı. Bu söylenti kulaktan kulağa yayılmış, bana da ulaşmıştı. Hayatımda hiç Rus kadın görmemiştim ve neye benzediklerini çok merak ediyordum.

Bir gün sokakta yürürken zarif bir genç bayan bana doğru gelerek adres sordu. Gerçekten çok güzeldi ve çok kibar bir konuşma tarzı vardı. Aksanlı konuştuğu için “işte bir Rus kadın gördüm” diye düşündüm. Onunla konuştuğum için çok mutlu olmuştum.

Ev sahibimiz Bay Kronsbein ile birlikte bahçeyi temizlerken, ona “Rusların güzelliği konusunda siz ne düşünüyorsunuz?” diye sordum. Bana “bu kültürel bir olaydır” dedi ve devam etti: “Sovyet kültürü kadınları dış görünüşe önem vermeye, bakımlı ve bağımsız olmaya teşvik eder. Bu da onları çekici kılar.” Ne demek istediğini yıllar sonra Rusya’ya gidince anladım.

Aslında Rus kadınların diğer ülkelerin kadınlarından daha güzel olduğu fikrini destekleyebilecek bilimsel bir veri yoktur. Sonuçta, bir insanın güzel olup olmadığı tamamen kişisel yoruma ve kültürel normlara dayanan bir olgudur.

Bir Rus arkadaşım şöyle demişti:

“Tarihsel olarak birçok savaşta milyonlarca erkeğin kaybedildiğini ve alkolün erkekler arasında büyük bir sorun olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Erkek sayısındaki ciddi azalma, kadınlar arasında rekabetçi bir doğal seçilim süreci ve çekicileşme yarışı başlattı. Bu nedenle yalnızca daha güzel kadınlar koca bulabildi ve onların genleri sonraki kuşaklara aktarıldı.”

Basit bir dille anlatılanlar bana mantıklı geliyordu.

Bir başka Rus arkadaşım ise düşüncesini şöyle açıklıyordu:

“Sosyalist sistemin tarihsel ve kültürel bağlamından kaynaklanan bir çıktı olarak, güzel sanatlar ve spor eğitimine verilen önem, Rus güzelliğinin temel nedeni olabilir.”

Bu görüş de mantıklı görünüyordu.

Başkasına çekici gelen bana gelmeyebilir ya da tersi olabilir. Bunun bilincindeydim. Güzellik anlayışının kişiden kişiye, kültürden kültüre değiştiğinin ve bunu bir ulus ya da etnisite ile ilişkilendirmenin yanlış olduğunun da farkındaydım.

Ancak, Rus kadınların daha güzel olduğu söylentisi merakımı artırıyordu. Duyduklarımdan sonra, yalnız fiziksel olarak değil kafa yapısı olarak da Rusları kendime uygun buluyordum.

Kasabanın gençleri olarak cumartesi günleri öğleden sonra Butterfly Disko’ya giderdik. Gözlerimiz Rus gençlerini arardı ama onları orada hiç göremedik.

1979 yılında Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal ettiğinde, Rus askeri misyon merkezinin bulunduğu sokakta bir protesto yürüyüşü yapılacağını duydum. O zamanlar 15 yaşında olmama karşın ben de katıldım ve Ruslara parmak salladım!

Afganistan meselesi pek umurumda değildi, asıl umurumda olan o gün güzel Rus kızlarından birini görmekti. Ve sonunda, beklediğim gibi oldu. Hayatımda ilk kez Rus genç kızlarını gördüm. Onlar da dışarıda neler olup bittiğini merak ediyor, pencere ve balkondan sokaktakilere bakıyorlardı.

Gerçekçi olmak gerekirse, söylentileri doğrulayacak kadar kimseleri yakından göremedim ama gördüğüm kadarıyla düzgün fizikli, bakımlı ve güzellerdi. Rus erkeklerinin tersine nazik, sakin, sevecen, utangaç ve hatta biraz da ezik görünüyorlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda o dönemdeki merakımın sonraki yaşantımı etkilediğini görüyorum. Rusya ile 1995 yılından beri ticari ilişkilerim oldu ve yıllarca orada yaşadım. Tver Devlet Üniversitesinde ders verdim. Evet, Rus kadın zarif ve güzel görünmeye özen gösterir, beslenmeye dikkat eder, saç ve cilt bakımına çok önem verir, uyumlu, temiz ve şık giyinir ve asla ‘sıradan’ görünmek istemez.

Bununla birlikte tüm Rus kadınlarının böyle olduğu şeklinde pozitif bir genelleme yapmak da doğru olmaz. Her toplumda mutlaka güzel ve daha güzel kadınlar vardır. Kimin kimi güzel bulup sevdiği veya kiminle bir yuva kurduğu, bireysel değerler ve hedeflere dayalı kişisel bir seçim meselesidir.

Şunu anladım ki, eşlerin kökeni veya uyruğu ne olursa olsun, ilişkiyi ortak ilgi alanları, hoşgörü, sevgi, saygı, anlayış ve duygusal bağ üzerine kurmak önemlidir. İletişim kanallarını açık tutmak, birbirine güvenip destek olmak da kritiktir. İyi birer “empatik dost” olmak için çaba göstermek önemlidir.

Eşlerin aynı etnik veya kültürel kökenden gelmesi, ilişkiyi kolaylaştırabilir, ancak bu, ilişkiyi sürdürmenin garantisi değildir. Eşler, farklı etnik veya kültürel geçmişe sahip olsalar bile, sağlıklı ve mutlu bir ilişki sürdürebilirler.

Sonuç olarak, ben 24 yıl önce hayatımı Rusya’nın Tver şehrinden bir kadınla birleştirdim, böyle bir karar verdiğim için de çok mutluyum.

16 Şubat 2025 Pazar

Rusya hakkında blog yazan 8 popüler yabancı

 


Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Rus marketlerinde neler satılıyor, -40°C'de (-40°F) nasıl hayatta kalınır ve nasıl Rus vatandaşı olunur?

Bu ve benzeri yakıcı soruların ve daha fazlasının yanıtlarını, Rusya'nın farklı bölgelerinde yaşayan ve çalışan aşağıdaki gurbetçi blog yazarlarını inceleyerek öğrenebilirsiniz.

 

1. Russell ile Seyahat

Avustralyalı Russell Lee Otway birkaç yıldır Moskova'da yaşıyor ve Rusların günlük yaşamı hakkında İngilizce bir blog tutuyor . Herkes Kızıl Meydan'ı görmüştür, peki Moskova süpermarketlerindeki fiyatlar nasıl ve şehrin dışındaki daireler nasıl görünüyor? Blogunu çok popüler yapan bu tür yorumlar.  

Rusya'ya gelmeden önce 20 yıldan fazla bir süre kruvaziyer gemilerinde çalışmıştı ve ardından bir Rus kadınla tanıştı. Moskova'da yaşamaya karar verdiler. 

 

2. Vahşi Sibirya

Daniel Castle eski bir ABD Deniz Piyadesi. 2022'de Baykal Gölü'nü görmek için Rusya'ya geldi. Ancak sonunda aşkıyla orada tanıştı ve Baykal Gölü yakınlarındaki Irkutsk Bölgesi'ndeki küçük bir kasaba olan Slyudyanka'da kalmaya karar verdi. Balık tutmayı seviyor ve orada kendisini evinde gibi hissediyor. 

Yerliler ona farklı davrandılar: bazıları ona casus dedi, diğerleri ise tam tersine yerleşmesine yardımcı olmaya çalıştı. Daniel, kanalında onu büyüleyen Sibirya'nın doğasından bahsediyor. Çok ilham verici!

 

3. Gabrielle Duvoisin

Gabrielle 27 yaşında ve Skolkovo'da çalışan bir biyoloji araştırma mühendisi. Kasım 2022'de Moskova'ya taşındı ve Rusya'daki hayatından bahsettiği bir blog başlattı . Örneğin, Epifani'de bir buz deliğine nasıl daldığını, Maslenitsa'yı nasıl keşfettiğini ve 'Altın Yüzük' şehirlerini nasıl gezdiğini. Ve tabii ki, Fransa'dan sonra Rusya'da onu neyin şaşırttığını. 

Gabrielle, Rusça altyazılı Fransızca blog yazıyor, ancak diğer blog yazarlarıyla etkileşime geçtiği birkaç İngilizce videosu da var.

 

4. Amerikalı Gurbetçi

Joseph Rose, Rus eşi memleket hasreti çektiği için Florida'dan Moskova'ya taşındı. Beş çocuklarıyla birlikte taşınmaya karar verdiler ve şimdi diğer yabancıların Rusya'ya taşınmasına yardımcı oluyorlar. Joseph, kanalında Moskova ve diğer Rus şehirlerindeki ilginç yerleri inceliyor, yerel gurbetçilerden bahsediyor ve ayrıca Ruslara dünya olayları hakkındaki görüşlerini soruyor.

 

5. Kırsal Alanlar

Sekiz çocuklu bir aile Ocak 2024'te Kanada'dan taşındı. O zamandan beri Nizhny Novgorod Bölgesi'ne yerleştiler ve tarımla uğraşıyorlar. Arend Feinstra ve eşi Annisa'nın da Ontario'da bir süt çiftliği vardı ve taşınmadan önce aktif olarak blog yazıyorlardı. Ve şimdi, çiftçilik hayatları hakkında blog yazmaya devam ediyorlar, ancak bu sefer Rusya'da. 

 

6. ' Rusya’da Hayatta Kalma '

Danimarkalı Lars, Sibirya'daki küçük bir köyde yaşıyor. Yaşam tarzı hakkında blog yazıyor ve -40°C (-40°F) kadar düşük sıcaklıklarda hayatta kalma deneyimlerini paylaşıyor! Videolarında Moskova'daki trend restoranların yorumlarını bulamayacaksınız, ancak ormanda çadır kurmayı ve eve dönüş yolunu bulmayı öğreneceksiniz. 

 

7. Moskova'daki İskoç

Jim Brown aslen İskoçyalı. Glasgow'da okul öğretmeni olarak çalışmış. Moskova'da da bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmakta. Ayrıca başkentteki yaşam hakkında kendi blogunu yönetmektedir : mağazalarda neler satılıyor, hangi spor tesisleri mevcut, ilaçlar nasıl, vb. 

 

8. Tim Kirby'nin Seyahatleri

Amerikalı Tim Kirby, Rusya'daki en ünlü yabancılardan biridir. Seyahat ve yerel gelenekler hakkında videolar çeker ve ayrıca buraya yaşamaya gelen yabancılar hakkında videolar çeker. Hem Rusça hem de İngilizce kanallarında sunuyor bunları. 

4 Şubat 2025 Salı

Yapay zekanın etiğe ihtiyacı var mı?



Konstantin Frumkin

"Yeni Dünya" Sayı 12, 2024

Kaynak: https://nm1925.ru/

 

Yapay zekânın (YZ) kullanımından kaynaklanan etik sorunlar konusu, günümüzde Batı sosyal bilimlerinde son derece moda hale gelmiştir. Bu konu hakkında çok geniş bir literatür bulunmaktadır.

Neden?

Elbette cevabın ilk kısmı, bilgi teknolojisinin (Yapay Zeka teknolojisi de dahil) yüksek bir gelişme düzeyine ulaştığı ve insan faaliyetinin çok çeşitli yönleri üzerinde her zamankinden daha fazla etki kazandığıdır. Peki, bu bağlamda, yeni teknolojilerin politik veya toplumsal sorunları yerine etik sorunları hakkında neden bu kadar çok konuşuluyor?

 

Uygulamalı Etikte Yeni Konu 

 

İlk bakışta yapay zekânın bir tür yarı varlık, sıradan bir insan kişiliği gibi ahlaki seçimler yapmak zorunda olan yapay bir zihin olarak sunulması asıl meseledir . Ancak yapay zeka etiği makalelerinde tartışılan gerçek vakalarda böyle bir yanılsama mevcut değil. Ve bunun başlıca nedeni, son onyıllarda Batı'da etik denen şeyin sınırlarının oldukça keskin bir şekilde genişlemesidir. 

Sosyal bilimlerde “ekonomik emperyalizm” kavramı vardır; yani ekonomik (ve her şeyden önce ekonomik-matematiksel) bilimsel yöntemlerin demografi veya siyaset bilimi gibi ilgili alanlara yayılması. Benzer şekilde, etiğin kendisi için tamamen yeni olan konulara ve meselelere doğru genişlemesi anlamına gelen “etik emperyalizm”den de söz edilebilir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı'daki etik ve Batı'yı takip eden dünyanın diğer bölgelerindeki etik, ekolojiden siyasete, tıptan adalete kadar çok çeşitli sorunları çözmek için uyarlanmaya çalışılmıştır. Bu da çok sayıda etik komitenin kurulmasına ve etik kodların yazılmasına yol açtı.

“Etik emperyalizm”, diğer şeylerin yanı sıra, akademik etiğin “genişlemesinde” kendini göstermektedir. Bilindiği üzere dar anlamda etik, felsefenin ahlakla ilgilenen dalıdır; üniversitelerde etik bölümleri vardır ve böylece 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Batı'da, özellikle de ABD'de etik profesörleri günlük yaşamın çok çeşitli konularıyla ilgilenmeye başlamış, tıp alanından nükleer enerjiye kadar çok çeşitli alanlarda etik düzenleme ilkeleri geliştirme çabasına girmişlerdir. Bilimsel etiğin kapsamının bu sınırsız genişlemesine “uygulamalı etik” adı verilmiştir.

Başlangıçta, uygulamalı etiğin uygulanmasında öncelikli alan tıptı ve bu bir tesadüf değildi: ahlaki ilkelerin her zaman ortak yeri, bireyin yaşamının ve onurunun "yakınlarının" saldırgan tecavüzlerinden korunmasıdır. - Ahlak, her şeyden önce insanların birbirlerinin yaşam ve çıkarlarına tecavüz etmemeleri yönündeki karşılıklı bir yükümlülüktür. Bu arada, tam da tıp alanında, sürekli ama aynı zamanda toplumsal olarak kontrol edilen bir yaşam tehlikesi ortaya çıkar ve buna bağlı olarak ahlaki denebilecek sorular ortaya çıkar - insanların birbirlerinin yaşamlarını koruma yükümlülüklerini etkilemeleri anlamında. Batı'da uygulamalı etik alanında önde gelen Rus uzmanlardan L. V. Konovalova'nın 1990'larda yazdığı gibi, uygulamalı etik "yaşam tehlikesi ve ölüm korkusu" olduğunda ortaya çıkar [1] .

Uygulanan etik, kürtaj, ötanazi, hastaların yapay solunumdan uzak tutulması, tıbbi bakımın sağlanmasındaki mali kısıtlamalar, canlılar üzerinde yapılan tıbbi ve biyolojik deneyler, doktorların hastalardan bilgi gizlemesi, ölüm cezası gibi konularda her zaman kendini evinde hissetmiştir. — insan hayatının tehlikede olduğu ve onu kurtarmak için ne gibi çabaların sarf edilmesi gerektiği sorusunun ortaya çıktığı her yerde. İnsan yaşamı belirsiz ve sonsuz bir değere sahip olduğundan, onunla ilgili meseleler çoğu zaman eşit değerlerin alışverişine dayanan salt ticari, rutin bir çözümden uzaklaşmakta ve tam da etik bir düzenlemeyi gerektirmektedir.

Ancak onlar aynı zamanda etiği medeniyetin diğer alanlarına uygulamaya çalışıyorlar; bunun mükemmel bir örneği de Amerikalı filozof Ian Barbour'un Teknoloji Çağında Etik [2] adlı kitabıdır. Gıda üretiminden enerjiye kadar ulusal ekonominin en çeşitli “sektörlerinde” ortaya çıkan ahlaki çatışmalardan bahsediyor ve buna bağlı olarak insanları açlıktan kurtarmanın gerekliliğinden, enerjinin çevre dostu olması gerektiğinden ve sürdürülebilir kalkınmaya odaklanmış, kısacası ekonominin ve kamusal yaşamın tüm kesimlerinde “her şey için iyi, her şey için kötü mücadele” üzerine odaklanmıştır.

Şimdi etikçiler, etik düzenlemenin ana konusu olarak tıbbın yerini alan yapay zeka konusuna hevesle atılıyorlar.

Peki, bu konuda ortaya çıkan sorular gerçekten geleneksel anlamda etik mi, diğer yandan da gerçekten yapay zekaya özgü mü? Son yıllarda Rusçaya çevrilen Amerikan yazarların kitaplarındaki etik sorunlara dair örneklerden yola çıkarak bu konuyu analiz etmeye çalışalım. Analizimiz için malzeme olarak bu türden üç kitap ele alacağız: Frank Pasquale'nin "Robotik Yasaları" , Cathy O'Neil'in "Katil Büyük Veri" ve kolektif monografi "Yapay Zekanın Etiği" [3] . .

 

Bilgisayarlar insanlardan öğrenir

 

Bu kitaplarda sunulan vakaların birçoğu için, hatta çoğu için, yapay zekanın kullanımının mevcut duruma kelimenin tam anlamıyla hiçbir yenilik getirmediği söylenebilir.

İşte makine etiği uzmanlarını endişelendiren bir durum: Polis büyük veri odaklı öngörücü analizlere güvenirse, şehrin daha fazla suç geçmişi olan ve dolayısıyla daha düşük gelirli insanların bulunduğu daha fakir bölgelerine odaklanmaları muhtemeldir. Daha yakın polis gözetimi altında olduklarından hapse girme olasılıkları daha yüksektir. Kötü mahallelerin daha fazla denetlenmesinin adil olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakırsak, bu durumda yapay zekanın, kötü mahallelerin sınırlarını daha doğru bir şekilde belirlemek dışında özel rolü nedir? Polis arabalarının suçun daha çok işlendiği yerlere gönderilmesine halk ve sadece halk karar verdi. Yapay zeka -doğru veya yanlış- bilimsel olarak kanıtlanmış yöntemlere dayanarak onlara bu yerleri gösterdi. Diğer tüm açılardan yapay zekanın kesinlikle bir suçu olmayacaktır. Polis analistleri, büyük veri teknolojisini kullanmadan suçların nerede işlenebileceğini iyi veya kötü şekilde tahmin edebilirler.

Önemli olan nokta, yapay zekanın hala insan kararlarına hizmet ediyor olması ve bu kararların bir uzantısı olmasıdır. İlginç bir vaka daha: Yapay zeka, büyük bir şirketteki iş adaylarından alınan verileri, önceki yıllarda insan yöneticilerin gerçekleştirdiği aday seçme deneyimlerine dayanarak analiz etti. Bu sistem, yöneticilerin geçmişte iyi çalışanları seçmede iyi olduklarını ve makinenin sadece onlardan öğrenmesi gerektiğini varsaydı. Sonuç tahmin edilebilirdi: Yapay zekâ, insan pratiğinin özelliklerini, eksiklikleri de dahil olmak üzere, yeniden üretmeye başladı. Özellikle yapay zeka kararlarının kadın adaylara karşı ayrımcılık yaptığı ortaya çıktı; Suçlu yapay zeka değildi: Kadınlar, bilgisayarın sadece taklit ettiği yöneticiler tarafından ayrımcılığa uğruyordu.

Bu bağlamda akla gelen soru şudur: Acaba özel bir “Yapay Zeka etiği” sorunuyla mı karşı karşıyayız?

İşgücü piyasasında kadınlara yönelik ayrımcılık sorununun yapay zekadan, en ilkel bilgisayarlardan bile daha eski olduğu aşikardır.

Ayrıca bu özel durumda ortaya çıkan sorunun bilgisayar programlarından değil, insan pratiklerinden kaynaklandığı açıktır.

Öte yandan, kuşkusuz eski sorunların yeni bir varoluş bağlamı ve yeni bir tezahür biçimiyle karşı karşıyayız. Yenilik, insan (makine değil) uygulamalarında kadınlara karşı ayrımcılığın makine öğrenmesi için kullanılan verilerde şifrelenerek saklanmasıdır. Bu anlamda yapay zekâ etiği konusu, bilinen toplumsal ve ahlaki sorunların tartışılması için yeni ve önemli bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik bu eski sorunlar, sorunların kaynağı olan bilgi ve belgelerin özel bir kod halinde sunulması ve düzeltilmesinin profesyonel beceri gerektirmesi durumunda tartışılmaktadır. Kadınlara yönelik ayrımcılık mevzuata dayandığında, hukuki danışmanlık gerektiğinde ve sorunların kaynağı yasalar değil, makine öğrenimi için veriler olduğunda, ahlaki tartışmalara bilgi teknolojisi uzmanlarını dahil etmeden yapmak imkansızdır, ancak büyük ölçüde son söz yine de onlara aittir. Beşeri bilimler uzmanlarıyla. Ancak toplum kadınlara veya engellilere bazı avantajlar ve ayrıcalıklar sağlamak istiyorsa, günümüzde buna uygun değişikliklerin yalnızca yasalarda değil, aynı zamanda karar alma AI sistemlerinin ayarlarında da (örneğin, özgeçmişleri analiz edenler) yapılması gerekir. ).

İki örnek daha verelim.

Avustralyalı bir şirkette çalışan bir kişi, bilgisayar sisteminden gelen fesih emri nedeniyle işten çıkarıldı, hatta çalışanın en yakın amiri bile işten çıkarılma nedenini anlayamadı. Sadece üç hafta sonra bunun sebebinin şirketten ayrılan başka bir çalışanın dikkatsizliği olduğu ortaya çıktı; o sadece doğru düğmeye basmayı unutmuştu.

İkinci örnek: ABD'de siyah bir mahkûmun erken tahliye talebi bilgisayar sistemi tarafından reddedildi; Bunun sebebi, ırkçı önyargılara sahip güvenlik görevlilerinin olumsuz yorumlarının sisteme yüklenmesiydi.

Her iki örnekte de (yazarlar bunları yapay zeka ile ilişkili etik sorunlara örnek olarak sunmuş olsalar da) asıl sorunlar bilgisayarlardan değil, insanların eylemlerinden kaynaklanmaktadır. Bilgisayar sistemleri günümüzde önemli olmasa bile her iki sorun da ortaya çıkabilir. Örneğin, bir iş sözleşmesinin uzatılmasına ilişkin belgelerin düzenlenmesinde dikkatsizlik, çalışanın işten çıkarılmasına yol açabilir. Irkçı gardiyanlardan gelen olumsuz geri bildirimler elbette erken tahliye için her zaman caydırıcı olacaktır. Ancak durumun özgüllüğü, bilgisayar sisteminin karmaşıklığının, yanlış eylemlerinin nedenlerini bulmayı çok zorlaştırması gerçeğinde de yatmaktadır. Sonuç olarak Avustralyalı çalışanın işten çıkarılma nedenlerini öğrenmesi haftalar alırken, Amerikalı mahkûmun işten çıkarılmayı reddetme nedenlerini öğrenmesi yıllar aldı. Ve bu kesinlikle bir sorun, ancak kendi içinde etik olmaktan çok teknik bir sorun. Aynı zamanda, insanları bu tür teknik zorlukların risklerine maruz bırakan bilgisayar sistemlerini uygulamaya koyma hakkımız olup olmadığı da etik bir sorudur. Ancak bu sorunun ahlaki açıdan çok da zor olmadığı anlaşılıyor, zira çözümleri teknik alanda yatıyor; yapay zekanın daha bilgilendirici ve anlaşılır bir arayüze ihtiyacı var.

 

Opaklık sorunu

 

Ancak yukarıdaki durumların çok daha karmaşık bir konuyu gündeme getirdiğini kabul etmek gerekir. Gerçek şu ki, "büyük veriler" üzerinde eğitilen sinir ağlarının belirli kararları nasıl aldığına dair kesin mekanizma belirsizdir. Bu soru, edebi distopyaların da konusu olmuştur; bunlardan biri de Polonyalı bilimkurgu yazarı Rafal Kosik'in "Tespih" adlı romanıdır. Kosik'in kurduğu dünyada şehir, ortadan kaldırma servisinin bağlı olduğu süper güçlü bir bilgisayar zekasının kontrolü altındadır. Bu sadece polis değil. Polis, daha önce işlenmiş suçları soruşturup cezalandırırken, Eliminasyon henüz hiçbir şey yapmamış ancak yapay zeka hesaplamalarına göre gelecekte bir şey yapma ihtimali çok yüksek olan kişileri ortadan kaldırıyor.

İnsan-yapay zeka ilişkisindeki temel sorun, bu ilişkinin anlaşılamaması ve neyin rehberliğinde olduğunun bilinmemesidir. Bilinen tek şey her yıl binlerce insanın Eliminasyona gönderildiği, ancak bunun ne anlama geldiğinin bile bilinmediği: acısız bir öldürmeden söz edildiği varsayılıyor. Yapay zeka diktatörlüğüne karşı savaşmaya çalışan yeraltı direnişi, yapay zekanın yeraltına karşı da savaştığına inanıyor, ancak bu, direniş üyelerinin şüpheli bir şekilde sık sık yer altında olmaları gerçeğine dayanarak yalnızca bir olasılıkla yapılabilecek bir varsayımdır. Elemelere girmek. Rafal Kosik'in romanında yapay zekânın egemenliğine karşı ilk direniş eylemi, en azından onun kararlarını nasıl aldığını anlamamızı sağlayacak, insan dostu bir arayüz yaratma girişimiydi. Ancak yapay zeka, perde arkasına bakmak isteyenleri acımasızca cezalandırıyordu; görünüşe göre gücüne yönelik bir saldırının aynı zamanda koruduğu insanların güvenliğine ve refahına yönelik bir saldırı olduğuna inanıyordu.

Sinir ağlarından oldukça resmi alanlardaki problemleri çözmeleri istendiğinde (satranç oynamak, borsada işlem yapmak, denklem hesaplamak) çözümlerinin etkililiğini kontrol etmek oldukça kolaydır. Ancak, yapay zekalı İK uzmanının etkinliği, yapay zekalı İK uzmanının özgeçmişlerini analiz ederek bir pozisyon için aday seçmesi istendiğinde, yalnızca sezgisel olarak ve yapay zekalı İK teknolojisine olan güven varsayımına dayanarak değerlendirilebilir .

Burada, yapay zekanın boş pozisyonlar için aday seçmesine izin vermenin etik gerekçesinin tartışılmasında bir yol ayrımı ortaya çıkıyor. İlk soru - "Bilgisayar-İK uzmanı mı yoksa bilgisayar yöneticisi mi etkilidir?" - elbette önemlidir, ancak bu bir etik değil, bir yönetim sorunudur. Ahlaki açıdan ikinci soru önemlidir: İnsanları, temelde belirsiz ve bilinmeyen amaçlara sahip bir makinenin gücüne teslim etmek adil midir?

Bu iki soru birbirinden tamamen farklı gibi görünse de aslında birbirleriyle yakından ilişkilidir. Çünkü yapay zeka yönetim sistemlerine dahil edilmeden önce, çalışanlar genellikle, çalışanlarının refahından çok, yönettikleri kuruluşların hedeflerine ulaşmayı önemseyen üst düzey yöneticilerin insafına kalmıştı; özel işletmelerde ise durum böyleydi. karı maksimize etmek. Kapitalist bir işletmenin çalışanı, doğası gereği sömürüye (bu terim nasıl yorumlanırsa yorumlansın) maruz kalır ve şirket yönetiminin koyduğu kurallara göre hareket eder. Birtakım taktiksel kararlar (personel seçimi veya banka kredisi için başvuranların değerlendirilmesi) veren bir aygıt olarak sinir ağının ortaya çıkması, iyi veya kötü, insanlar tarafından icat edilip organize edilen bu sistemin devamından başka bir şey değildir.

 

Kapitalizm suçludur

 

Yapay sinir ağının kurumsal yönetim alanındaki kararları çalışanlar açısından şeffaf değildir, ancak üst düzey yöneticilerin kararlarının gerekçeleri konusunda astlarına rapor vermeleri gerekmez. Ve bu durumda sinir ağı, belirli konularda kendisine güvendiklerine karar veren üst düzey yöneticilerin gücünün bir uzantısıdır.

Bütün bunlar burada sorunlarımızın olmadığı anlamına gelmiyor. Etik olanlar da dahil - ama asıl mesele şu ki, bu sorunlar tamamen yapay zeka alanına özgü değil. Harvard Üniversitesi profesörü Frank Pasquale'nin "Robotik Yasaları" adlı kitabının temel eksikliği tam da budur. Kitap, insanları şeffaf olmayan yapay zeka kararlarına tabi tutmanın, onları insan muamelesi görme hakkından mahrum bıraktığı ve insan onuruyla bağdaşmadığı yönünde çok sayıda tartışma içeriyor. Pasquale , aslında yapay zekanın eksikliklerini, bu yapay zekanın çalışmasının altında yatan yöntemin eksiklikleriyle ve bu yapay zekanın kullanıldığı amaçların eksiklikleriyle karıştırıyor.

Örneğin: Yapay zeka, iş başvurusunda bulunanları veya potansiyel borçluları, yürüyüş gibi görünüşte alakasız şeylerle olan korelasyonlara göre değerlendiriyor ve bu da adil değil. Ancak öncelikle, korelasyon ve olasılıklara dayalı değerlendirme yapay zekaya özgü değildir; en azından anket icat edildiğinden beri mevcuttur. Bu yöntem yapay zekaya ihtiyaç duymadan da kullanılabilir. İkinci olarak, bu seçimi yapan kuruluşların hedefleri ve yetkileri konusunda soru işaretleri ortaya çıkmaktadır. Biz onlardan ne istiyoruz? En verimli çalışanları ve en kredibilitesi yüksek borçluları seçmeli mi, seçmemeli mi? BT uzmanlarına güvenen banka ve şirket yöneticileri, potansiyel borçlular veya potansiyel çalışanlar hakkında mümkün olduğunca fazla bilgiyi dikkate almanın daha etkili olduğuna, ardından seçimlerinin daha etkili olacağına inanıyorlar. Bu tercihin daha az etkili olmasını ister miyiz? Bunun doğrudan konuşulması gerekiyor.

Bunu söylediğinizde, yapay zekaya yönelik bu eleştirilerin "bilinçaltında", eğer faydalar herkese dağıtılamıyorsa, o zaman rastgele dağıtılması gerektiğini düşünme noktasına varan bir solcu eşitlik hayali yattığı izlenimini edinirsiniz. körü körüne.

İncelenen sorunların mantığı, Pasquale'i yapay zeka eleştirisinden, kapitalist bir şirketteki yönetim ile işçiler arasındaki ilişkinin eleştirisine götürüyor; Bu sorun çerçevesinde yapay zeka, yönetim gücünün yalnızca bir yükselticisidir ve örneğin Pasquale, şirket yönetiminde sendikaların rolünün artırılmasını önermektedir (burada ABD için Almanya bir örnektir). Dolayısıyla yapay zekâ etiğine ilişkin kaygı kisvesi altında, kapitalizmin ve kapitalist işletmelerin küresel etik sorunlarına ilişkin bir kaygının yattığı açıkça ortaya çıkıyor. Bu mantık, Frank Pasquale'i iş ve üretimde otomasyon ve robotik sistemlerinin kullanımını sınırlamaya yönelik bir " Ludist " mantığına götürür: Yapay zeka ve robotların insan işçilerin verimliliğini artırması gerektiğini, ancak onları değiştirin. Bu talep, yeni teknolojilerin tanıtılmasının tüm tarihine aykırı olduğu için hiç kuşkusuz kahramanca bir iddiadır. Şimdiye kadar teknoloji, insanları etkili ve ucuz bir şekilde değiştirebildiği yerde, onları değiştirmiştir. Yapay zeka etiği, yüzyıllardır süregelen teknolojik işsizlik sorunu tartışmalarında, “aydınlanmış Luddizm ”in (belirli teknolojik çözümlere duyulan korku) haklı çıkarıldığı yeni bir dönemin mi ortaya çıktığı sorusunu gündeme getiriyor.

Dolayısıyla bilgi teknolojisinin kullanımını eleştirenler, çoğunlukla kapitalist şirketlerin gerçekleştirdiği bazı faaliyetlerin daha verimli bir şekilde yürütülmesini istemezler. Mesela daha etkili reklamlardan hoşlanmıyorlar. Yapay Zekanın Etiği kitabında aktarılan rahatsız edici vakalardan biri de, insanların ortalama olarak reklamlarla ikna olma olasılıklarının en yüksek olduğu hafta içi gün ve saatleri belirlemek için büyük veri analitiğinin kullanılmasıdır. Şirketler bu "zayıf zamanları" belirleyerek reklam çabalarını bu zaman dilimlerine odaklayabilirler. Eleştirmenler, yapay zekanın bu şekilde zihin manipülasyonu için bir araç haline geldiğine inanıyorlar; ancak "manipülasyon" kavramının son derece belirsiz olduğunu da unutmamak gerekir; reklamcılık sektörünün cephaneliğinin genişlemesinde sadece küçük bir adımdan başka bir şeye bakmıyoruz.

Son 100-150 yıldır reklamcılar kitle psikolojisini inceliyor ve mümkün olduğunca etkili birer manipülatör olmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla asıl soru yapay zeka ve büyük veri değil, insanların reklam bilgilerinden korunup korunmayacağı ve nasıl korunacağıdır. Yapay zekanın reklamcılıkta kullanılması eleştirilmeye başlanmadan önce, eleştiriler televizyon reklamlarının manipülatif etkilerine veya seyyar satıcıların gevezeliklerine yönelikti.

Bir kişiyi reklamdan korumaya karar verdiğimiz durumlarda, reklam " mesajı " ile karşılaştığı anda kişinin tam anlamıyla aklı başında olmadığını ve rasyonel kararlar alamayacağını varsaymamız önemlidir. 25. kare yasağında bu delilik karinesi açıkça uygulanmıştır, ancak bu ilkenin yaygınlaştırılması ayrı bir ahlaki ve siyasal sorundur. Vatandaşın çıkarının ne olduğunu vatandaştan daha iyi bilen bir vesayet devleti figürü ortaya çıkıyor. Bu ilkenin sigaraya karşı mücadelede bir kazanım olduğunu görüyoruz, reklamcılığa karşı mücadelede ise kendiliğinden yapılan satın alımların yasaklanması veya sınırlandırılmasından bile bahsedebiliriz (bu tür satın alımların bazen çok yaşlılar için yasaklandığı bilinmektedir). (bunama hastalığına yakalananlar).

Bu muazzam zorluklar karşısında yapay zeka konusu artık yalnızca teknik bir ayrıntı olarak kalıyor. Yapay zeka reklam etkinliğini artıran unsurlardan sadece biri. Sorunun özü, reklam canavarı ne kadar güçlüyse, onun arka planında yer alan bireylerin de o kadar az aklı başında ve özerk görünmesidir.

 

İnsanlar gerçekten bu kadar iyi mi? 

 

Frank Pasquale ve Cathy O'Neill'in argümanındaki ciddi bir kusur, gerçek, kusurlu bir yapay zekayı idealize edilmiş bir insanla karşılaştırmaları ve yapay zekanın yerini aldığı insanın bir öğretmen, bir yargıç, bir general, bir banka memuru olduğu gerçeğini göz ardı etmeleridir. memur—değişik derecelerde korkunç, öfkeli, beceriksiz, ahlaksız olabilir veya hiç olmayabilir.

İncelenen kitapların yazarlarının düşüncesi aşağı yukarı şu yoldadır. Yapay zeka duygulardan yoksundur; Daha önce insan ilişkileri üzerine kurulmuş olan çeşitli idari ve diğer süreçlerde insanları yer değiştirir; Böylece insanlık, empati vb. kavramlar idari süreçlerden uzaklaştırılmış oluyor. Amerikalı matematikçi Cathy O'Neill, "Killer Big Data" adlı kitabında, bir sinir ağının, bir suçluya (yasal aralık içinde) ne kadar ceza verileceğini, istatistiksel olarak hesaplanan tekrar suç işleme olasılığına dayanarak Amerikan yargıçlarına tavsiye ettiği bir sistemi eleştiriyor. Bu özelliklere sahip kişi. Böylece suçlu, yargıcın sadece vicdanı ve sezgileriyle hareket etmesi halinde gösterebileceği insanlık hakkından mahrum bırakılmış olur.

Yazarlar, bu ve benzeri diğer durumları analiz ederken, en azından adalet ve insanlık açısından (verimlilikten bahsetmeyelim) insanların yapay zekanın işini daha iyi yaptığına dair kanıt sunma zorunluluğunu hissetmiyorlar. Bir başka soru şudur: Yöneticilere, memurlara ve hâkimlere emanet edilen önemli meselelerin çözümünde, her zaman belirli insani nitelikler, özellikle duygular uygun mudur? Duyguların sadece acıma ve empatiyi değil, aynı zamanda zulmü, sadizmi ve ırksal önyargıyı da beslediğini söylemeye gerek yok, bu da bilgisayar yargıcının suçluyu sadece insanlık tezahürlerinden değil, aynı zamanda zulüm tezahürlerinden de kurtardığı anlamına geliyor.

Ayrıca, sadece zulmün değil, olumlu duyguların da her zaman uygun olmadığı bir yönü var: Bir yetkili, aniden üzerinde yükselen sempatinin etkisiyle, belirli kuralları ihlal ederek, belirli bir kişi lehine bir karar verirse, bu durum, ona doğru zamanda acıma duygusunu aşılayamayan diğer insanlara karşı bir ayrımcılık olarak ortaya çıkabilir. Odoyevski, “Enfiye Kutusundaki Kasaba” adlı masalında, “iyi bir gözetmenin” gözetim altındakilere zarar vereceğini yazmıştır. Yangın güvenliği denetimlerinde veya suçluların cezalandırılmasında nezaket ve hoşgörünün faydası var mıdır? Otomatik bir iktidar kurumuyla tam teşekküllü, "insani" bir diyaloğun imkânsız olmasını, bunun acıma ve diğer insani duygulardan yoksun olmasını olumsuz olarak mı değerlendirmeliyiz?

 

Kötülük Olarak Verimlilik

 

Aynı zamanda, bilgi teknolojilerindeki gelişmenin –ve yalnızca bilgi teknolojilerinin değil- toplumu, daha önce toplanması imkânsız olan, insanlara ilişkin bilgilerin toplanmasıyla ilgili yeni çatışmalarla karşı karşıya bıraktığı da inkar edilemez Özellikle dikkat çekici olan, devletin veya kapitalist şirketlerin insanların genetik bilgilerine erişebilmesidir - sorun henüz gündeme gelmemiştir, ancak açıkça eşiğindedir.

Önemli bir yan konu da bilişim teknolojisindeki gelişmelerin, insanlar hakkında bilgi toplamayı kolaylaştırmasıdır. Bu durum, bazı şirketlerin, insanların sosyal medyada paylaştığı görselleri, katı bir dille konuşmak gerekirse, başkasının fikri mülkiyeti olmasına rağmen, kullanması nedeniyle ortaya çıkan çıkar çatışmalarına yol açtı .

Genel olarak, fikri mülkiyet haklarının ihlal edilmesinin kolaylığı BT'nin bir diğer sorunudur, ancak kesinlikle yeni değildir ve tamamen etik de değildir. Fikri mülkiyet hakları (ister icatlar için patentler, ister kitaplar için telif hakları olsun) her zaman ihlal edilmesi kolay olmuştur. Bilindiği gibi SSCB, yabancı yazarların telif haklarını hiçbir şekilde tanımamıştır. Burada bilgi teknolojileri yalnızca bilgi nesnelerinin kopyalanması prosedürünü kolaylaştırır ve daha sonra yasal, teknik, ekonomik, bazen politik sorunlar ortaya çıkar (eğer tüm bir ülke "korsanlıkla" uğraşıyorsa) - ancak hiçbir şekilde etik sorunlar değil, bilgisayarlar ve internet bu soruna bir çözüm getirmiyor. Bu etik açıdan özel bir "dönüş".

İnsanların kişisel verilerinin istihbarat örgütleri ve diğer devlet kurumları tarafından kötüye kullanılmasından korunması söz konusu olduğunda, yapay zeka ve bilgi teknolojisi sorunu bir diğerinin parçası haline geliyor: Hükümet etkinliği sorunu.

"Kanunların şiddeti, bunların uygulanmasının zorunlu olmamasıyla telafi edilir" - bu aforizma, tüm ülkeler için geçerli olan son derece geçerli bir fikri ifade eder: Devletin etkisizliği, fiili olarak siyasi özgürlüğün kaynaklarından biridir. kaynak genellikle gizli tutulup dikkate alınmaz. Hükümetin etkinliğini sınırlama sorunu, reklamın etkinliğini sınırlama sorununa benzer, ancak daha da önemlidir. Tiranlık açıkça olumsuz bir olgu olarak yorumlandığında, tiran bir devlet aygıtının etkisizliği bir lütufa dönüşür - ve polisin protestocuları tespit etmek için video kameralar ve yapay zeka kullanmasını istemeyiz.

Devletin etkisizliği, ayaklanma olasılığı, ordunun isyan etme veya itaatsizlik etme olasılığı, ağır işten kaçma olasılığı, bir muhalifin yurtdışına kaçma olasılığı, Sahte belgelerle yetkililerden saklanma, basında sansürün aldatılma olasılığı. Sorun şu ki, “yasaların düzenli ihlali” mantıksız, kontrol edilemeyen ve suç, uyuşturucu kaçakçılığı vb. gibi birçok olumsuz olguyla ilişkili bir güçtür. Bu nedenle, hiçbir zaman politik bir değer olarak görülmez. Charles Tilly'nin bize öğrettiği gibi, zayıf bir devlet demokratik olamaz. Belki de tek istisna, ABD Anayasası'nda ve diğer bazı belgelerde yer alan "isyan hakkı"dır; ancak bu hiçbir zaman gerçek bir hak olmamıştır. Oysa ihlal olasılığı özgürlüğün boyutlarından biri ve belki de demokrasinin gizli olgusal koşullarından biridir.

Etkili ve denetimsiz kolektif eylem olanağı olmadan siyasal özgürlüğün olamayacağı açıktır. Devletler teknik ve ekonomik imkânlar sayesinde daha verimli hale geldikçe, etkili yönetişimin siyasal riskleri sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Ve böylece, verimsizliğe yönelik bir talep, “isyan hakkı”nın bir tür modern hipostazı olarak ortaya çıkabilir (elbette, böyle bir formülasyon ancak “kontrollü ve düşünceli verimsizlik” söylemi biçiminde mümkün olabilir ki bu da (özünde bir paradoks).

Ancak bu sorun, yapay zekanın etiği sorusundan çok daha geniştir. Mesele, devletin sahip olduğu bazı teknik imkânları kullanmasının engellenmesidir. Demokratik devletlerde böyle bir düzenleme kısmen mümkün olabilir, ancak modern teknolojiyle donatılmış tiranlıklar yenilmez görünüyor - bu, 20. yüzyılın klasik distopya yazarları Zamyatin ve Orwell tarafından bilimkurguda ifade edilmişti ve yakın zamanda Alman bilimkurgu yazarları tarafından ayrıntılı olarak açıklandı. Roman yazarı Andreas Eschbach'ın "Kontrol" adlı romanında, Hitler rejimine İnternet ve büyük veri teknolojilerinin olanaklarının açıldığı anlatılıyor.

Özetle, etik sorunların çoğunun bilgisayardan değil, yapay zekâ tarafından geliştirilen, hizmet verilen, hatta zaman zaman korunan insanların eylem ve kararlarından kaynaklandığını kabul etmek gerekir. Ancak elbette, yapay zekanın karar alma süreçlerine dahil edilmesi, teknik eksikliklerin hangi noktada insanlardan kaynaklandığını ve hangi noktada teknik bir başarısızlıkla karşı karşıya olduğumuzu tespit etmek için özel bir analiz gerektiriyor. Yapay zekanın karmaşıklığı ve belirsizliği şüphesiz modern toplumun karşı karşıya olduğu en önemli zorluktur, ancak yapay zekanın özellikleriyle ilgili çok fazla özel etik sorun bulunmamaktadır.



 




[1] KonovalovaL. V. Uygulamalı Etik (Batı literatürüne dayalı). Sayı 1: Biyoetik veEkoetik. M., IFRAS, 1998, s. 26

 

[2] BarbourI. Teknoloji Çağında Etik. M., St. Louis İncil ve İlahiyat Enstitüsü Andrey. Erkek, 2001.

 

[3] PasqualeF. Robotikteki Yeni Yasalar: Yapay Zeka Çağında İnsan Bilgisinin Bir Savunması. Bay, "Delo", 2022; O'NeilK. Killer Büyük Veri: Matematik Nasıl Kitle İmha Silahına Dönüştü?Yüksek Lisans, "AST", 2018;StahlB.K.,Schroeder D.,RodriguezR. Yapay Zeka Etiği: Etik Sorunlara İlişkin Örnekler ve Çözümler. Yüksek Lisans, Ekonomi Yüksek Okulu, 2024.

 

YAZAR HAKKINDA

Konstantin Frumkin

Frumkin Konstantin Grigorievich - gazeteci, filozof, kültür bilimci. 1970 yılında Moskova'da doğdu. Finans Akademisi'nden mezun oldu. Kültürel Çalışmalar Adayı. Sosyoloji, siyaset bilimi, edebiyat eleştirisi üzerine çok sayıda makalenin yazarı. Novy Mir'e düzenli katkıda bulunan kişi. Moskova'da yaşıyor.