Moskova

Moskova

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Palmira dünyanın yarısı değildir


M. Hakkı Yazıcı
Kaynak: TurkRus.com

Hep iyimser şeyler yazarken yavaş yavaş kötümserleşiyor muyum ne?

Başlangıçta tüylerimizi diken diken eden “uçak olayı”ndan sonra, herşey unutulur; yine ilişkiler eskisi gibi olur derken, onca zaman geçti; iyileşen hiçbir şey yok.

Benim başıma geldiğinden değil, ama çevremdeki bazı Türk arkadaşlarımın yaşadıklarıyla ilgili duyduğum şeyler beni üzüyor.

Aralarında buraya 90’lı yıllarda gelenler var. Onca yıl emek verip, başarılı bir iş hayatı kurmuşlar. Ruslarla evlenip, çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Ancak bu olumsuz olaylardan sonra bazıları işi gücü tasfiye edip, Türkiye’ye çoktan geri döndü bile. Bazılarıysa dönme planları yapıyor.

Yine en çok çocuklara üzülüyorum. Hele bir tanesi var ki, bir arkadaşımın kızı, dünyalar tatlısı bir Rus-Türk melezi; görüp te hiç kimsenin sarılıp, öpmeden geçemeyeceği bir minik Turuskaya… Onu her gördüğümde gözlerim buğulanıyor.

İşte böyle… Sonrası ne olur? Sonrasını şimdilik düşünmek bile istemiyorum.

***
Bu sene de 9 Mayıs Zafer Bayramı Rusya'nın her köşesinde yine milyonlarca insan tarafından kutlandı.

Dokuz Mayıs, Zafer Bayramı (Günü)!

Sovyetler Birliği, dört uzun yıl boyunca Alman Nazizmine karşı savaşmıştı. Ve sonunda bu zor savaştan muzaffer olarak çıkan Sovyetler Birliği olmuştu. Bu Bayram, Rusya’da herkes tarafından hatırlanıyor ve görkemli bir şekilde kutlanıyor. Nasıl hatırlanmasın ki savaş, milyonlarca insanın hayatını yitirmesine yol açmış, neredeyse her ailenin canını yakmıştı.

Biz de 9 Mayıs’ta üst kat komşum Vladimir İvanoviç ile törenlere her sene olduğu gibi beraber gitmeğe, kutlamaların yapıldığı yerlerde biraz gezinmeye karar vermiştik.

Önceden evin önündeki parka inip, banklardan birine oturdum.

Yukarıda yazdıklarımı düşünürken dalmışım, kafamı bir kaldırdım Vladimir İvanoviç, süslenmiş püslenmiş, bayramlık giysilerini giymiş, yine yüzünde kocaman bir gülücükle önümde dikiliyordu. Göğsündeki madalyalar neredeyse üniformasının ceketinin önünü tamamen kapatmıştı.

“Sı dnyöm Pabedi! (C Днём Поб́еды!),” diye Bayramını kutladım. O da gülümseyerek karşılık verdi.

Beni biraz durgun görmüş olacak ki:

“Ne o, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye sordu.

Bu deyişi benden öğrenip sevdi, şimdi o da kullanıyor.

Eee, ne de olsa Ruslarla Karadeniz’den komşuyuz.

Bu deyimi Vladimir İvanoviç, genellikle beni biraz kızdırıp, tahrik etmek için kullanıyor. Zira bu deyimin Osmanlıların yakın tarihiyle ilgili, onları da ilgilendiren, ancak bizim için hüzünlü olan bir hikayesi var.

Bu deyimin bir benzeri Azeri kültüründe de var. Azerbaycan’da Karadeniz bulunmadığı için, doğal olarak, onu yerine “Hazar’da gemilerin mi batıb?” diyorlar.

***
Vladimir İvanoviç, bana gençliğinde Anapa’da, Soçi’de deniz kenarında geçirdiği tatil günlerini anlatıyor.

“Biliyor musun?” diye başlıyor, “Eskiden dalgalı Karadeniz sularına bakar, ufka dalardım. Karşı kıyıda aramızın limoni olduğu Türkiye’nin olduğunu biliyordum. Orada yaşayan Türkleri düşünürdüm. Ne tuhaf duygu değil mi? Şimdi sen buradasın ve benim can dostumsun.”

Evet, can dostuyuz. İkimiz de vatanımızı canımızdan çok seviyoruz. Bu bir çelişki değil. Farklı ülkelerden olsak da bunun dostluğumuza engel olmadığını düşünüyoruz. İkimiz de diplomat değiliz, ama birbirimizi kırmadan konuşmayı becerebiliyoruz.

“Yahu, dün gece çok kötü bir rüya gördüm; hala etkisinden kurtulamadım,” dedim.

Meraklanıyor.

“Aslında kötü demek doğru değil belki, ama biraz komik,” deyip anlatıyorum.

***
RVP (Geçici ikamet izni) başvurusu yaptım bekliyorum ya, gerginim biraz. Rüyalarıma giriyor.

Güya FMC ( Federal Göçmen Servisi ) ’de RVP müracaatı yapanlarla karar öncesi son bir mülakat yapılıyormuş. Mülakat sorularını doğru cevaplayanların başvurusu kabul ediliyormuş.

Ben de gitmişim, kuyrukta sıramı bekliyorum. Sırası gelen mülakatı yapan memurun masasının karşısında oturuyor.

Sıra bir Moldovyalıda.

Memur soruyor:

“Amerika, Japonya'ya harbi bitirmek için ne bombası attı?”

Moldovyalı, bu kolay soruyu hemen cevaplıyor:

“Atom.”

“Bravo, tamam.”

Sırada bir Kazakistan’lı var. Memur ona da bir soru soruyor:

“Amerikalılar Atom bombasını hangi şehirlere attı?”

Kazakistan’lı cevap veriyor:

“Hiroşima, Nagazaki...”

Memur:

“Tamam, geçtiniz,” diyor.

Bakıyorum sorular kolay, biraz rahatlıyorum.

En nihayet sıra bana geliyor, memur hin bakışlarla soruyor:

“Hiroşima ve Nagazaki'de ölenlerin alfabetik sıraya göre ad ve soyadlarını.....”

Sonra birden kan ter içinde uyandım. Kabusun etkisiyle allak bullak olmuştum.

***
Vladimir İvanoviç, beni yatıştırıyor:

“Çok abartılı bir rüya görmüşsün, merak etme herşey yolunda gidecek.”

Konuyu değiştirmek için Suriye’de, İŞİD işgalinden kurtarılan antik kent Palmira’da düzenlenen senfonik konser haberini görüp görmediğimi soruyor.

Siz de mutlaka biliyorsunuzdur, geçen hafta Rusya, benim de çok etkili ve anlamlı bulup, beğendiğim bir propaganda olayı gerçekleştirdi.

Palmira'daki tarihi amfitiyatroda Rusya'nın ünlü Mariinskiy Tiyatro Orkestrasının katıldığı, başta Rus asker Aleksandr Prohorenko olmak üzere kentin IŞİD'den kurtarıldığı operasyonlarda ölenler anısına ve UNESCO'nun yürüttüğü restorasyon çalışmalarına destek amacıyla  ‘Palmira İçin Dua Et: Müzik Antik Kalıntıları Canlandırıyor' temasıyla bir klasik müzik konseri düzenlendi.

Gerçekleştirilen konseri, ünlü Rus orkestra şefi Valeriy Gergiyev yönetti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, konsere video-konferans yoluyla bağlandı. 

Başkan Putin, Suriyeli yetkililere, şef Gergiyev'e, orkestradaki müzisyenlere, UNESCO büyükelçilerine, Palmira'nın sakinlerine ve bilim insanlarına bu etkinlik için teşekkür etti. "Bugünkü etkinliğin tüm katılımcılar için büyük zorluk olduğunu ve savaş halindeki bir ülkede bulunmanın yarattığı tehlikeyi biliyorum. Kaldı ki, etkinlik silahlı çatışmaların devam ettiği bölgeye çok yakın bir mesafede gerçekleştiriliyor," diyen Putin, konserin katılımcıların gösterdiği bireysel cesaret sayesinde gerçekleştiğini vurguladı.

***
Vladimir İvanoviç, konu Palmira’ya kadar gelince fırsatı kaçırmayıp, LiveJournal web sitesinde okuduğu bir anektodu da anlattı.

Bu anektod dilde vurgunun, sözcük içindeki bir harfin telaffuzunun anlamları ne kadar değiştirdiğinin bir örneği aynı zamanda. Mesela “o” harfinin vurgusu bazen biraz “a”ya yakın olabiliyor. Örneğimizde olduğu gibi dikkatli olunmazsa “a” harfini “o” olarak anlamak mümkün.

Anektodta Putin ile Rusya Federasyonu Savunma Bakanı Şoygu’nun yan yana bir fotoğrafları var. Bir ara bilgi verelim: Tuvalı bir ailenin çocuğu olan Sergey Şoygu’nun kökeninde biraz Türklük olduğu söylenir. Bildiği dokuz dilden biri de Türkçe.

Fotoğrafta Şoygu, Putin’le yan yana konuşuyor. Anektoda göre güya rapor veriyor:

“Silahlı kuvvetlerimiz Amerika’yı, Kanada’yı ve bütün Avrupa’yı ele geçirdi,” diyor.

Putin, şaşkınlıkla:

“Hoppala, nerden çıktı şimdi bu!” diye soruyor.

Şoygu:

“Siz, dünyanın yarısını ( полмира - Polmira- yani dünyanın yarısı) kurtarın talimatını vermemiş miydiniz?” diye cevap veriyor.

Putin:

“Yok yahu, ben sana Palmira’yı ( Пальмира- Palmira) kurtarın dedim!!!”

Şoygu:

“Aaaa, özür dilerim, ben yanlış anlamışım.”

****
Vladimir İvanoviç, “Hadi,gidelim,” dedi. Bu kadar dinlenme muhabbeti yeterdi.

Ben daha kalkarken yine öbür yıllarda olduğu gibi yoldan geçen iki güzel genç kız koşarak yanımıza gelip, Vladimir İvanoviç’e sarılıp, “Spasiba dedu za pabedu!- Спаси́бо де́ду за побе́ду! (Teşekkürler dedecik zafer için!),” diyerek yanaklarından öptüler.

O ise yine gözünün ucuyla bana bakıp, göz kırptı.

“Görüyor musun?” dedi, “Bu onur bile insanın ömrünü uzatmaya yeter.”

***
Zafer Günü (Pabeda)’nın sembol renklerini taşıyan, turuncu-siyah renkli Georgiy Nişanı kurdelelerini ( Гео́ргиевская ле́нточка ) eşyalarına, elbise yakalarına, çantalarına, arabalarının antenlerine, kapı kollarına bağlamış Ruslar, yine sokakları, parkları, meydanları doldurmuştu.

Törenlerin yoğunlaştığı yerlere gidebildiğimiz kadar gittik.

Rusya’da 9 Mayıs Zafer Bayramı heyecanının tazeliğinin korunduğunun bir kez daha şahidi oldum.

Biz de Kurtuluş savaşı yaşamış bir halkın çocukları olarak bu duygulara hiç yabancı değildik.

Zafer Bayramı coşkusuyla meydanları dolduran yüzbinlerce Moskovalının verdiği izlenim ise faşizm benzeri bir illetin insanlığın başına musallat olması halinde yeniden tepelemekten geri durmayacakları şeklindeydi.

***

Gorki Park yine canlıydı. Yorulmuştuk. Ben iki dondurma aldım. Çimenlere oturduk.

Nereden aklıma geldiyse, Vladimir İvanoviç’e “Acaba Hitler, Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ romanını okumuş mudur?” diye sordum.

Soruyla neyi öğrenmek istediğimi anlamamış bir ifadeyle yüzüme bakıp:

“Bilmem ki,” dedi.

“Okumamıştır sanırım,” dedim, “Eğer okusaydı Napolyon’un yaptığı hatayı bir daha yapmazdı.”

O sırada yanımızdan ellerinde dedelerinin resimleri olan pankartlarla bir grup genç geçti.

Bu sene 9 Mayıs Zafer Günü törenlerinde dedeleri, nineleri savaşmış, çoğu bu savaşta yaşamını yitirmiş Sovyet insanlarının çocukları, torunları onların resimlerinin olduğu pankartlarla “Ölümsüzler Alayı” yürüyüşünde yer almışlardı. Törenler sonrasında da bu pankartlar ellerinde parklarda, sokaklarda dolaşıyorlardı.

Bu gençler de dedelerinin fotoğrafını, anılarını taşıyan o gruplardan biriydi.

“Biliyor musun Vladimir İvanoviç?” dedim, “Benim dedem de 1918 yılında Filistin Cephesinde Osmanlı Ordusunda savaşmıştı. Sonrasında Anadolu… İstiklal Madalyası vardı onun da.”

İlgiyle yüzüme baktı:
“Bilmiyordum,” dedi.

Ben devam ettim:

“Dedem,  dört yaşındaki halamı ve kundaktaki babamı babaanneme emanet edip savaşa gitmiş. Babaannem, dedem cephedeyken İngilizlerin İstanbul’u uçaklarla bombaladığını, korkudan Gedikpaşa’daki evlerinde korumak için çocuklarının üzerine kapaklandığını anlatırdı.”

İngilizler o zamanlar başkentimiz olan İstanbul'u 1918-1923 yılları arasında tam beş sene fiilen işgal altında tutmuşlardı. Hiç bir karşılık verilememişti. İngiliz uçakları teslim olan İstanbul'u bir ay boyunca havadan bombalamıştı. Binlerce sivil, masum insan öldürülmüş, insanların korkudan sokaklardaki ölülerini alamadığı zamanlar olmuştu.

Kuşkusuz tarihte Osmanlı ve Çarlık Rusyası arasında da bazı savaşlar olmuştu. Ancak ben de bu savaşların hepsini Rusya-Türkiye ittifakını kesinlikle istemeyen Avrupalı emperyalist devletlerin pişirdiğine inananlardanım.

Bunu Vladimir İvanoviç’e belki yüz defa anlatmıştım, biliyordu.

“Yeni Sykes-Picot Anlaşmaları tezgahlanıyor,” dedim, Birinci Dünya Savaşı  sırasında, 29 Nisan 1916'da Kut’ül Ammare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı’nın 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu’daki  topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmaya atıfla.

Devamla, “Ortadoğu’yu talan için orada bulunan bütün emperyalist batılı güçler ellerini o coğrafyadan çekerlerse binlerce yıldır bir arada yaşamayı bilmiş, kadim halklar yeniden barış içinde yaşamlarını sürdürmenin yolunu bulacaklardır,” dedim. “Başka türlü bölgeye barış gelmez.”

Vladimir İvanoviç, donuk bir ifadeyle yüzüme baktı. Belki, der gibilerden dudak büküp, sırtımı sıvazladı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder