Moskova

Moskova

11 Nisan 2016 Pazartesi

Yanlış Hayat Tolstoy'un Vicdanı


Nurdan Gürbilek
Kaynak: Sessizin Payı, Metis Yayınları, s. 45-60

"Elimi kolumu bağlayan bu yalanı neye mal olursa olsun parçalayacağım, her şeyi itiraf edeceğim, herkese gerçeği söyleyeceğim ve doğru olanı yapacağım," dedi. Tolstoy, Diriliş
"Doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa 'yanlış hayat, doğru yaşanamaz' iddiasıyla mı yetineceğiz?" Adomo, Ahlak Felsefesinin Sorunları

1.

TOLSTOY İvan İlyiç'in Ölümü'nün sonlarına doğru, ölüm döşeğindeki İvan İlyiç'e ahlak felsefesinin şu temel sorusunu sordurur: Doğru bir hayat mı yaşadım? Tamam, iyi bir eğitim gördüm, iyi bir meslek edindim; güzel bir evim, iyi bir evliliğim var, ama doğru bir hayat mıydı benimkisi? Yoksa kocaman bir yanlış olarak mı ayrılı­ yorum hayattan? Bu soruların altmışına yaklaşan Tolstoy'un aynı zamanda kendi soruları olduğunu düşünmemiz için birçok neden var. Çağının hakkında en fazla belgeye sahip olduğumuz yazarı Tolstoy. Yirmi üç ya­şında yazmaya başladığı otobiyografisi, gençliğinden ölümüne kadar tuttuğu günlüğü, yakınlarına yazdığı mektuplar, itiraflar, röportajlar. Bunlara karısıyla çocuklarının günlüklerini, dostlarının ve müritlerinin anılarını eklediğimizde zengin bir toplam oluşturur. Oradan öğreniyoruz: 1870'lerin sonlarında yaşadığı bir inanç krizinin ardından hayatının doğru bir hayat olup olmadığını sorguluyordur Tolstoy. İvan İlyiç gibi ölüm döşeğinde değildir; ama elli sekiz yaşındadır. Savaş ve Barış'ın yayımlanmasının üzerinden on yedi, Anna Karenina'nınkinin üzerinden dokuz yıl geçmiştir. Savaşın ve cinsel aşkın bu büyük gerçekçisinin ilgisini şimdi gerçeklerden çok doğrular çekiyordur. İnsanın kendi mutluluğunun başkalarınınkinden bağımsız olamayacağını söyleyen, sosyal adalet fikrine dayalı bir ahlakın temel soruları: Doğru bir hayat mı benimkisi? Dünyada bunca yoksulluk varken benim varlık içinde yaşamam doğru mu? Başkaları yokluk içindeyken mutlu olmam mümkün mü? Bir adım sonra edebiyatın kendisi de sorunun menziline girecek: Yoksul köylüler tarlalarda boğaz tokluğuna çalışırken benim malikanemde oturup onların öyküsünü anlatmam doğru mu?

Marx'ın 11. Tez'inin romancı versiyonu: Bugüne kadar romancılar özel hayatı yorumlamakla yetindiler; önemli olan onu değiştirmektir; önce romancının kendi hayatını. Kont Tolstoy'un seksen iki yaşında gezgin bir çileci nasıl yaşarsa öyle yaşamak için bir gece kimseye görünmeden evden kaçmasının ardında bu tezi gerçekleş­tirme, ölümüne günler kala da olsa doğru bir hayat sürme isteği var gibidir. Romanlar yazdım, hayatlar anlattım, gerçeği aradım, diyordur, ama ben kendim yanlış yaşadım. Savaşta insanlar öldürdüm, rakiplerimi düelloya zorladım, köylülerin sırtından kazandım, ün ve para için yazdım. Uçsuz bucaksız topraklarda bir kont nasıl yaşarsa öyle yaşadım. Uşaklarım, kfilıyalarım, hizmetkarlarım var, ama bu yanlışla çekilmeyeceğim hayattan.1

2

Tolstoy yorumcuları edebiyatçı Tolstoy'la ahlakçı olanı birbirinden ayırır. Birincisi dünya edebiyatının en büyük romanlarından ikisinin, Savaş ve Barış ile Anna Karenina'nın yaratıcısıdır. İkincisi topraklarını yoksul köylülere dağıtma fikriyle kafasını bozmuş, Hıristiyanlıkla anarşizm arasında gidip gelen tuhaf bir Rus düşünürü. Yazarla ahlakçıyı ayırma çabası nedensiz değildir. Gerçekten de güçlü yapıtlarını, hayatını henüz doğruluk arayışının yönetmediği daha erken döneminde yazmıştır Tolstoy. Yine de sonraki yıllara damgasını vuran ahlaki kaygıların önceki yapıtlarda izi olmadığı söylenemez. Tolstoy'un neredeyse bütün romanlarında doğruyu arayan bir adam vardır: Shopenhauer, Spinoza, Hegel ya da Kant okuyan, doğrunun kitaplarda kalmasına gönlü razı olmayan, tıpkı Tolstoy'un kendisi gibi yoksul köylülerin durumunu iyileştirmek için reformlar tasarlayan bir büyük toprak sahibi. Savaş ve Barış'ta yüce idealler uğruna kan dökülen, imparatorların bir gün savaşıp bir gün el sıkıştığı, insanların tarihin dizginlenemez akışı önünde bir kibrit çöpü gibi sürüklendiği kaotik savaş ortamında Piyer Bezuhov sorar ahlak sorusunu: "On altıncı Louis'yi suçlu saydıkları için idam ettiler, bir yıl sonra gene bir şeyler ileri sürerek bu kez onu idam edenleri öldürdüler. O halde kötü olan nedir? İyi olan ne? Neyi sevmeli? Nelerden nefret etmeli? İnsan ne için yaşamalı?"2

Şan, şeref, aşk, aile, vatan, kişisel zevk: Neye göre çizeceğim hayatımı? Anna Karenina'da kahramanların bu kez cinsel tutkunun peşinden sürüklendiği, mutluluk arayışının yerini yıkıcı bir mücadeleye, kıskançlık ve intikam isteğine bıraktığı bir sahnede Levin devralır soruyu: "Neyim ben? Niçin buradayım? Kişisel mutluluğu nasıl bulacağım? Doğru bir hayat sürebilmek için ne yapmalıyım?" Bir zamanlar törenin içinde kıpırdayan doğruluk anı silinmiş, ahlak insanın karşısına buyurgan bir güç olarak dikilmiştir. Tolstoy kahramanı kendi vicdanı­ na danışarak soruyordur şimdi: Doğru bir hayat mı benimkisi? Kahramanlarının sorularına Tolstoy'un kendisi de hayatının farklı dönemlerinde farklı cevaplar vermişti. Aile Mutluluğu'nu yazdığı gençlik yıllarında, sosyetenin şatafatlı hayatı yerine kırda geçirilen sakin bir aile hayatından yana kullanır tercihini. Mutluluk, diye telkin ediyordur kendisine, romantik heyecanların durulduğu yerde başlar. Ama başyapıtı, durulmayan romantik heyecanlar üzerinedir. Yine de karar vermek zor: Anna Karenina cinsel aşkın romanı mı­ dır, yoksa cinsel aşkın insanı nasıl da yıkıma sürüklediğinin romanı mı? Aile mutluluğu Tolstoy'un zihnini orada da meşgul etmeye devam eder. Evlenip bir aile kuran Levin'le Kitty'nin ilişkisinde sorunlar yok değildir; ama romanda birileri mutlu olacaksa eğer, onlar buna Anna'yla Vronski'den çok daha yakındırlar.

Ama evliliğe adımını henüz atmış bir Tolstoy'la yıllardır evli olanın neyin doğru olduğu konusunda anlaşması beklenemez. Kreutzer Sonat'a gelindiğinde, kan koca arasındaki cinsel tutkunun bile zehirli bir düşmanlığa yazgılı olduğunda karar kılmış gibidir Tolstoy. Soru, bir kez daha cevabını arıyordur: Aile mutluluğu değilse ne? Bu hayatı doğru olarak nasıl yaşamalı? Çeşitli yazarların özlü cümlelerinden derlediği Bilgelik Takvimi'nde bu kez John Ruskin'den devralır soruyu: "Doğru olanı mı yapıyoruz? Hayatımız olarak adlandırdığımız bu kısa zaman parçasındaki eylemlerimiz bizi dünyaya gönderen gücün arzusuyla uyumlu mu?"3

"Bizi dünyaya gönderen gücün arzusu": Bu gücü doğrunun garantörü kıldığı ölçüde bir Hıristiyan ahlakıydı Tolstoy'unki. Ama anarşist bir yan da taşıyordu: Varlıklılar ile yoksullar arasındaki eşitsizliği koruyan her türlü kuruma karşıydı. Güçlülerin zayıflara hükmetmesine hizmet ettiği için devlete, adaletin yerine sınıfsal çıkarı geçirdiği için hukuka, insanlığın ortak çıkarının yerine sancağınkini geçirdiği için askerliğe, çıkan din maskesi ardına gizlediği için kiliseye karşıydı. Tolstoy bu iki uzlaşmaz öğretiyi, din ve anarşizmi bir "kutsal sadelik" zemininde buluşturmaya çalıştı. Yoksulların basit hayatını yüceltti; vazgeçmeye dayalı bir ahlakı savundu. Bazı kahramanlarında konuşan kısmen kendisidir. Savaş ve Barış'ta "mutsuzluk yoksunluktan değil, fazlalıktan kaynaklanıyor," der Bezuhov: "İnsanların bunca çabayla kazandıkları zenginliğin ve iktidarın bir değeri varsa, onlardan vazgeçme zevkidir." Bezuhov'u feragat ahlakına yönelten, cephede tanıştığı inançlı bir er, okuması yazması olmayan Platon Karatayev'dir. Doğrunun garantörünün seçkinlerin ya da din adamlarının Tanrısı değil, "Karatayev'in yüreğindeki Tanrı" oldu­ ğunu söylüyordur Tolstoy. Anna Karenina'da Levin de doğruluğu basitlikte arar. Toprağı işleyen basit insanlar gibi olmalı, topraksız köylüler, sıradan insanlar, çocuklar Tanrı'ya nasıl inanıyorsa öyle inanmalıdır.
Ölüm Tolstoy'un zihnini İvan İlyiç'in Ölümü'nden önce de kurcalamıştı. Henüz otuzlarının başında yazdığı "Üç Ölüm" adlı öykü­ de toprak sahibi kadının, toprağı işleyen köylünün, toprakta büyü­ yen ağacın ölümlerini iç içe anlatır. Bir mektubunda bu öyküden şöyle söz eder: "Mujik sessizce ölür. Tüm ömrünü adadığı dini do­ ğadır. Ağaç kesmiş, çavdar ekmiş, ekin biçmiş, koyun kesmiştir; çiftliğinde koyunlar doğmuş, çocuklar dünyaya gelmiş, yaşlılar ölmüştür. O, toprağın sahibi yaşlı hanımın tersine, asla sırtını dönmediği bu yasayı bilir, hem de çok iyi bilir, karşısında hiçbir zaman gö­zünü kırpmaz." Doğrunun anahtan, hayat çevrimine sessizce boyun eğen, tevekkül içindeki basit insanın elindedir. "Üç Ölüm"den yıllar sonra İvan İlyiç'in Ölümü'nde kilit rolü yine bir köylüye verir Tolstoy. Ölüm döşeğindeki İvan İlyiç'e hesapsız, çıkarsız, gerçek şefkati gösteren kişi İlyiç'in yakınları değil, bir gün kendisinin de öleceğini sükunetle kabul eden Gerasim'dir. Dostoyevski'nin yoksullarından ne kadar farklı Tolstoy'unkiler. Dostoyevski'nin kendilerini hep başkalanyla kıyaslayan, gözü yükseklerdeki yoksullarının, sonunda diz çökseler de Tann'nın adaletini sorgulamadan edemeyen kaybedenlerinin, yasaya meydan okuyan gururu incinmiş kent yoksullarının tersine Tolstoy'unkiler kötü ko­ şullara şikayet etmeden katlanır. Varlıklılarda yoksullarda olmayan bir şey vardır, diyordur Dostoyevski kahramanı; bu onları daha güç­ lü, daha bağımsız, daha başına buyruk kılar. Ben oraya nasıl ulaşacağım? Başına buyruk, sıradışı bir hayat sürmek için ne yapmalı­ yım? Tolstoy kahramanıysa tam tersini: Yoksullarda, varlıklılarda olmayan bir şey var. Ona nasıl ulaşacağım? Fazlalıklanmdan nasıl kurtulacak, kutsal sadeliğe nasıl ulaşacağım? Kendimi inançlı bir yoksula, ölümü sükunetle kabul eden basit bir köylüye nasıl dönüş­ türeceğim?

3

Yapıtın ardında o yapıtı şekillendiren bir hayat olduğu düşünülür. Doğru olabilir: O hayat öyle yaşanmasaydı, o yapıt da öyle yazılmayacaktı. Ama bazen tersi de doğrudur: O yapıt öyle yazıldığı için o hayat, en azından bir bölümü öyle yaşanmıştır. Madem hayatı doğru yaşamak gerektiğinde ısrar ettin, gözünü yükseklere değil al­çaklara diktin, kötülükle mücadelenin yolu efendi gibi değil uşak gibi yaşamaktan geçer dedin, herkes kendi toprağını sürmeli, kendi ekmeğini yoğurmalı, kendi kundurasını yapmalı diye yazdın günlü­ğüne, yap o zaman! Madem mutsuzluk yoksunluktan değil, fazlalıktan kaynaklanıyor, diyen bir Bezuhov yarattın Savaş ve Barış'ta, varlığın bir değeri varsa, bu ondan vazgeçme zevkidir, diyor Bezuhov'un, madem "elimi kolumu bağlayan bu yalanı neye mal olursa olsun parçalayacağım, her şeyi itiraf edeceğim, herkese gerçeği söyleyeceğim ve doğru olanı yapacağım," diyen bir Nehlüdov yarattın Diriliş'te, okuduğu kitapların etkisiyle "adalet, özel toprak mülkiyetine izin vermez, ya mülkümden vazgeçecek ya da düşüncelerimin yanlış olduğunu kabul edeceğim," diye düşünüyor Nehlüdov' un, bir kadına yaptığı haksızlığı telafi edebilmek için onunla birlikte Sibirya'da bir kürek mahkumu nasıl yaşarsa öyle yaşamayı seçiyor, "doğru yaşam onlarınki, benimki değil," diyor madem kahramanların, hayatı ancak sefalete yakınmadan katlanan insanlar sayesinde anlayabiliriz diyorlar, sen de öyle yaşa! Topraklarını topraksızlara dağıt, yazarlık kazançlarını reddet, başkalarının sömürülmesine ortak olma! Daha hatasız, daha yalansız, daha basit bir hayat sür! Toplumsal ahlak, yetkisini buyurganlığından alır. Peki ya bireysel ahlak, o başkalarını doğruluğuna nasıl inandıracak? Savundu­ ğu ahlakın inandırıcı olabilmesi için bir eyleme muhtaç olduğunun farkındaydı Tolstoy. Hayatına uygun bir yapıt yaratmak yerine, yapıtına (Kreutzer Sonat'a, İvan İlyiç'in Ölümü'ne, Diriliş'e, ahlaki ve dini yazılarına) uygun bir hayat yaşamakta bu yüzden ısrar etmiş olmalı. "Herkes kendi yolundan gerçeğe ulaşır, fakat ben birini söylemek zorundayım," der "Yaşamın Anlamı Üzerine"de: "Benim yazdıklarım sözde kalan şeyler değildir, ben söylediklerimle uyumlu ya­şamaktayım, mutluluğum bunda mündemiçtir ve böyle öleceğim."4

Bunu söylemenin kolay, gerçekleştirmenin o kadar kolay olmadığını Tolstoy da biliyordu. Daha 1850'de günlüğünde kendini ahlak buyrukları yazan, sonra meyhaneye koşan bir hödük olarak tanımlar. 5

Kırk küsur yıl sonra 1897 'de karısına yazdığı bir mektupta yaşamıyla inançlarının bağdaşmıyor olmasının verdiği acıdan söz eder. 6

1903 'te "çabalarım kimi insanlarca ne kadar yararlı görülürse görülsün, savunduklarımla 
yaşayışım tümüyle uzlaşmadığı için, önemini büyük ölçüde yitiriyor," diye yazar. 7

Son yıllarında müridi Çertkov'a yazdığı bir mektupta bu çelişki yüzünden inandırıcılığını yitireceğinden endişe ettiğini söyler: "Yazılarımla yaşamım arasındaki çelişki, acaba benden yana olanların inancını sarsacak mı?"8

Endişe yersiz değildir. Gerçekten de hayatıyla yazdıkları arasında kolay kapanamayacak bir uçurum vardır. Yoksulluğu salık verir; kendisi bir büyük toprak sahibidir. Tarlaların, çayırların, ormanların herkese ait olacağı bir ülke hayal eder; uçsuz bucaksız topraklar üzerine kurulmuş bir malikanede yaşıyordur. Kimseden hizmet almadan yaşamak gerektiğini söyler; etrafı serfler, uşaklar, kahyalar, dadılar, mürebbiyelerle doludur. Yazabilmesi için ona uygun ortamı hazırlayan, romanlarını defalarca kopya eden karısı ve kızları olmadan o romanları yazması belki de imkansızdır. İnsanın hayvani do­ğasını dizginlemesi gerektiğini savunur; ama bunu inandırıcı olamayacak kadar geç bir yaşta savunuyordur; beşi erken yaşta ölen on üç çocuğu olmuştur. Şehvete karşı konuşur; bir zamanlar topraklarında çalışan bir serf kadından, köyde arabacılık yapan bir oğlu vardır.

Sevgi, merhamet ve bağışlamanın havarisidir; karısıyla son yıllarda tam bir cehennem hayatı yaşıyordur. Bireysel ahlakın eyleme muhtaç olduğunu söyledim. Tolstoy'unki gibi öğretiyle kişisel hayat arasındaki uçurumun üstünde yükselen bir bireysel ahlaksa çok daha fazlasına, inandırıcı olabilmek için yanlışı bir çırpıda doğruya çevirecek; hayatın sıradan, belirsiz, çelişkili anlarını hızla anlamlı kılacak; insanın hayatını hayatlardan bir hayat olarak değil, bir örnek hayat olarak görmesini sağlayacak bir mucizevi hamleye muhtaçtır. Tolstoy son otuz yılını "yalan üzerine kurulu yaşamı"nı dönüştürmeye çalışarak geçirdi. Çabanın uzun yıllara yayılmasının nedeni, dönüştüreceği hayatın artık yalnızca kendi hayatı olmamasıydı. Aile Mutluluğu'nun yazarından, bir karısı, sekiz çocuğu, yirmi beş torunu, onlarca hizmetkarı olan bir konttan söz ediyoruz. Aile, burada bölünür: Kont "doğru hayat"ta ısrar eder; kontesin payına çocukların geleceğini savunmak düşer. Genç yaşta kendisinden on altı yaş büyük bir adamla evlenen, aile mutluluğu konusunda yazdıklarını Tolstoy'un kendisinden daha fazla ciddiye alan, bütün enerjisini büyük yazar için elverişli bir ortam yaratmaya adayan, çocukların çalışmasını bölmesini engelleyen, malikaneye akın eden müritleri ağırlayan, kalan zamanında da Savaş ve Barış'ı ve Anna Karenina'yı defalarca temize çeken kontese göre kocasının telif haklarından vazgeçmesi, topraklarını çocukları varken başkalarına bağışlaması haksızlıktır. Tolstoy'sa yanlışın ailede olduğunda ısrar eder: Karısı çocuklarını birer kont ve kontes olarak yetiştiriyor, o mallarını gerçek sahiplerine dağıtmak isterken onlar bencilce yaşayıp gidiyordur. 1883 'te Tolstoy varını yoğunu karısına devreder; 1881 'e kadar olan yapıtlarının telif haklarını da ona verir. Bundan böyle mülksüz bir köylü nasıl yaşarsa öyle yaşayacak, konfordan uzak gösterişsiz bir hayat sürecektir. Avlanmayı, et yemeyi, tütün içmeyi bırakır; cinsellikten ("iğrenç beden çağrıları") uzak durmak gerektiğini savunur. Ama böyle söyleyip malikanede yaşamaya devam ettiği sürece inandırıcı olmadığının farkındadır. 1884 'te hamile karısını geride bırakıp evden ayrılmayı düşünür; ama yapamaz. 1897'deki ikinci hamle de sonuçsuz kalır. Nihayet 1910'da hayatındaki büyük yanlışa son vermek için kışın ortasında bir gece yarısı karısına görünmeden evden kaçar. Ama doğru yaşam kısa sürmeye yazgılıdır. Birkaç gün sonra ıssız Astapovo kasabasında tanımadığı bir istasyon şefinin evinde zatürreden hayata gözlerini yumar Kont Tolstoy. Tolstoy'un evden kaçmasında, ne kadar hayatıyla cümleleri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırma, ne kadar cehenneme dönüşmüş bir "aile mutluluğu"ndan kaçma isteğinin payı var, bilemeyiz. Bunun fazla önemi de yok. Önemli olan, evden uzaktaki ölümünün, hayatıyla öğretisi arasındaki yarığı derinleştirmekten öteye geçmemiş olmasıdır. Gösterişsiz bir hayat özlemiyle evden kaçmıştı Tolstoy; ama o daha trendeyken, gazetelerin ilk sayfalarını onun kaçış haberleri süslüyordu. Son günlerinde kendisiyle baş başa kalmak istiyordu; ama hasta yattığı kulübenin önünde o güne kadar görmediği bir kalabalık, büyük bir basın ordusu bekliyordu. Sade bir hayatı olsun istemişti; ama esas şöhretini de bu eylemiyle kazandı; o sırada Rusya'da Çar'dan sonraki en ünlü insan oydu. Merhamet ve bağışlamaktan söz ediyordu; arkasında delirmenin eşiğinde bir kadın bırakmış, çoluk çocuk bütün aileyi kendi seçimine kilitlemişti. Tıbbın insanı ölümden kurtarmasına karşıydı; ama evden ayrılırken yanına aldığı tek kişi, 1898'den beri yanından ayırmadığı özel doktoruydu. İnsan düşünmeden edemiyor: Astapovo'da ölüm döşeğinde yatarken bir zamanlar İvan İlyiç'e sordurduğu soruları bu kez kendisine sormuş mudur acaba Tolstoy? Doğru bir hayat mıydı benimkisi? Tamam, varlıklı bir aileden geliyorum, geçim sıkıntısı nedir bilmedim, Tanrı bana yazma yeteneği verdi, yayıncıların baskısından uzak, eve para yetiştirme derdi olmadan canım ne istediyse yazdım, on üç çocuğum yirmi beş torunum oldu, ama bunların hiçbiri beni mutlu etmeye yetmedi. Köylüler boğaz tokluğuna çalışırken onların sırtından geçinmem doğru değildi. Şimdi hiç tanımadığım bir adamın evinde ölüyorum, dışarıda bekleyen gazeteciler sorsa ne cevap vereceğim: Hayatımdaki yanlışı düzeltebildim mi şimdi ben? Doğ­ruyu arayan kahramanlarıma, Bezuhov'a, Levin'e, Nehlüdov'a kendimden çok şey kattım, ama şimdi ölüme bu kadar yaklaşmışken neden en çok Anna Karenina geliyor aklıma? Sanki çok önceden kurulmuş bir zemberek var insanın hayatında, biz ondan uzaklaş­ maya çalıştıkça o daha büyük bir gürültüyle işliyor. Günahkar bir kadını anlatacaktım başlangıçta, ama zamanla ona bağlandım. Toplumun ikiyüzlü ahlakı karşısında Anna'nın günahının ne önemi var? Ama inandırıcı olmak için güzel, zeki, içten Anna 'yı öfkeli, mağrur, intikamcı bir kadına dönüştürmek zorundaydım. Gerçekçi olmak için sonunda onu öldürmek zorundaydım. O zemberek bir kez öyle kurulunca doğrusu olmayan bir yanlıştı Anna 'nın hayatı. Evde kaldı, olmadı; evden gitti, olmadı. Peki ama Anna'ya trajik bir kader çizerken, kendime çizdiğim neden bir azizinki? Yıllar önce sanatı bir "güzel yalan" olduğu için reddettim. Anna Karenina sayfasını bir daha açmamak üzere kapattım.9

Dışarıdakiler sorsa ne söyleyece­ğim: Hayatımı yalandan arındırabildim mi şimdi ben? Bu dünyadaki adaletsizliğin bir ahlaki-ruhsal devrim sayesinde giderilebileceğini düşünmüştü Tolstoy. Tanrı'ya bağlılık, azla yetinme, merhamet: Eski Hıristiyanlığa dayalı bir ahlaki diriliş idealiyle feragate dayanan bir tarım komünizmi arasında gidip gelen bir Rus soylusunun ayaklarının altındaki toprak hızla çekilirken bağlandığı adalet ütopyası. Basitliğe dönme çağrısı. Bir vazgeçme ahlakı: Madem başkaları sahip olamıyor, ben de istemiyorum. 

Dünyanın bana verebileceği hazlardan kendi isteğimle ayrılıyorum. Tütün içmeyeceğim, müzik dinlemeyeceğim, zevk almayacağım. İnsan başkaları mutlu olsun diye bazı şeylerden vazgeçebilir; bu onu mutlu da edebilir. Ama kişisel mutlulukla olduğu kadar başkalarının refahıyla da bağları seyrelmiş, kendi kendini amaçlayan bir vazgeçmeye dönüşmüştü 

Tolstoy'unki. Yokluğu giderilmesi gereken değil, ulaşılması gereken bir idealmiş gibi gören, kendi başına bir amaca dönüşmüş çileci ideal: "Yoksullarda, varlıklılarda olmayan bir şey vardır." Bir yokluk ahlakı: Eğer onların yoksa, benim de olmasın. Madem zevk almıyorlar, ben de almamalıyım. Madem yazamıyorlar, ben de yazmamalıyım. Ne topraklarımı ne evimi ne de Anna Karenina'yı istiyorum. Rusya'nın bir devrimle altüst olmasının arifesinde şunu söylemek çok mu zordu acaba Tolstoy için: Dünya zevkli bir yer, ama başkalarının zevk alamıyor olması benim aldığım zevki de sakatlı­ yor. Bu hazzı başkaları da tatsın diye ne yapabilirim? Güzel yemekler yesin, güzel bir hayat sürsün, güzel cümleler kursun diye ne yapmalı? "İğrenç beden çağn"lanndan kaçtım, ama onlara hep boyun eğdim. Anna'nın bu çağrılara kulak verdiği için ölmek zorunda olmadığı bir dünya için ben ne yapabilirim? O zembereği yeni baştan kurabilmek için ne?

4

Doğru hayat (aslında "yanlış hayat") üzerine yirminci yüzyılda en çok düşünmüş yazarlardan biri Adomo'ydu. Minima Moralia 'nın sunuşunda, kitaptaki aforizmaların eski çağlardan beri felsefenin asıl alanı olarak görülmüş, ama onun yönteme dönüşmesiyle düşünsel ihmale terk edilmiş bir bölgeyle, doğru yaşam öğretisiyle ilgili olduğunu söyler. Aynı yerde Hegel'e karşı tikelin haklarını savunurken, Hegel'den bu yana geçen yüz elli yıl içinde başkaldırı gücünün bir kısmının geçici olarak bireysel alana çekilmiş olabileceğinden söz eder. 10

Ama özerk bir ahlakın mümkün olmadığını söyleyen de oydu. Birey de toplumdan yapılmıştır: Kapitalist toplumda özel hayatın sığınabileceği bir doğruluk bölgesi yoktur. 

"Antitez" adlı fragmanında, bu dünyadan çekilme jestinin bile yadsıdığı dünyanın özelliklerini taşıdığını söyler: İnsan "kendi yaşamını doğru bir varolu­ şun çelimsiz ve kırılgan imgesine uygun olarak kurmaya çabalarken, imgenin hem kırılganlığını hem de hiçbir zaman gerçek yaşamın yerini tutamayacağını aklından çıkarmaması" gerekir. Aksi takdirde insanın başkalarından daha doğru bir hayat sürdüğü iddiası ki­şinin özel çıkarını gizleyen bir ideolojiye dönüşür. "Tek sorumlu davranış biçimi," diye bitirir fragmanı Adorno, "kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak"tır. Bu dünyada bir sığınak varmış gibi yaşamaktan, bir sığınak olabilirmiş gibi yazmaktan uzak durmak gerekir. Ünlü cümle "Evsizlere Sığınak"ın sonundadır: "Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz."11

Bu cümle üzerine sonraki yıllarda da düşünmeyi sürdürdü Adorno. 1963 'te ahlak felsefesi derslerine başlarken öğrencilerine şöyle sorar: "Doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa 'yanlış hayat, doğru yaşanamaz' iddiasıyla mı yetineceğiz?" Öğrencilerin en azından bazıları Adorno'nun dersine doğru hayat hakkında özel ya da siyasi hayatlarında işlerine yarayacak pratik bir şeyler öğrenme ümidiyle gelmiştir. Daha ilk derste onlara, bu tür ihtiyaçlara cevap verecek bir kılavuzun kendisinde olmadığını söyler Adorno. Onlardan bir doğru yaşama planı oluşturmalarını beklemiyordur. Doğru hayat denen şeyin sorunlu doğasını yumuşatan, ahlakın çelişkileriyle yüzleşmemek için sanki ahlak değilmiş gibi yapan bir "etik"e çekilmelerini de beklemiyordur. Onlardan beklediği, ahlak felsefesinin can alıcı sorununu, bireyle genelin ilişkisini gözden kaybetmeden ahlak felsefesinin barındırdığı çelişkilerle yüzleşebilecek cesareti edinmeleridir. Daha fazlasını dürüst kalarak vaat etmesi mümkün değildir, çünkü hayatın kendisinin bu kadar şekilsizleşmiş olduğu bir dünyada kimse doğru bir hayat yaşayabilecek durumda değildir. "Belki de söylenebilecek tek şey," der Adorno son derste, "bugün doğru hayatın, en ileri zihinlerin iç yüzünü görüp eleştirel olarak teşrih ettikleri yanlış hayat biçimlerine direnmekten ibaret olduğudur." Son dersin son cümlesi şudur: "Bugün ahlak dediğimiz her şey dünyanın organizasyonu meselesiyle iç içe geçer. Hatta doğru hayat arayışının doğru siyaset biçimi arayışı olduğunu bile söyleyebiliriz." 12

Bu derslerden geriye, Adomo'nun elli yıl önce öğrencilerine sorduğu, bugün bizi de uğraştırmaya devam eden sorular kaldı: Bazen adaletsizliğin tam da kendini doğru, başkalarını yanlış gördüğümüz noktada ortaya çıkabileceğini fark etmemiş olabilir miyiz? Kendi sınırlarımız üzerinde düşünerek bizden farklı olanların hakkını vermeyi öğrenebilecek miyiz? Bir de yanlış hayat üzerine ahlak felsefesine yol gösterebilecek bazı saptamalar: Dünyayı değiştirmek için ona bulaşmamız gerekir; ona bulaşmaksa yanlışın bize de bulaşması demektir. Ne kadar radikal olursa olsun ahlaki eylem kendi imkansızlığını gizliyorsa yalan içerir. Bütünün çıkarıyla bireyinki arasındaki uzlaşmazlığı görmezden gelen bir ahlak kaçınılmaz olarak barbarlığa varır. Ahlaki davranış pekala gizlenmiş bir bencillikten, bir cezalandırma arzusundan, hatta düpedüz hınçtan kaynaklanabilir. Vicdan bizi her zaman vicdanlı bir yere götürmez: "Bir vicdanımız olmalıdır, ama kendi vicdanımız üzerinde ısrar etmeyebiliriz."13

Bugün vicdanı konuşurken keşke karşımızda Tolstoy kadar kuvvetli bir figür, o kadar rahatsız bir vicdan olsaydı. Madem yok, onunla tartışacağız. Yalnızca sadeliği ararken fazla gürültü çıkardığı için değil, yokluğu ulaşılması gereken bir varlıkmış gibi gösterdiği, ahlak probleminin "dünyanın organizasyonu"yla iç içe geçtiğini görmezden geldiği için de doğruya uzak düşmüştü Tolstoy vicdanı. Keşke gerçeklerle doğrular arasındaki bağı koparıp atmasa, estetikle ahlakı birbirinden bu kadar uzaklaştırmasa, yeni bir dinsel öğreti kurmak yerine kendi doğrusu olmayan yanlışına Anna Karenina' nınkine baktığı gibi dimdik bakabilseydi Tolstoy. "Evsizlere Sığınak"ta kendi evimizi ev olarak görmemenin ahlakın bir parçası olduğunu söylüyordu Adomo. Tolstoy için eklemek gerekir: Kendi evsizliğimizi ev olarak görmemek ahlakın bir parçasıdır. Bir çözüm değil, problem cümlesiydi Adomo'nunki: Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.

1.Lev Tolstoy, İtiraflarım, çev. Orhan Yetkin, İstanbul: Kaknüs, 1999, s. 16.
2. Tolstoy'un romanlarından yaptığım alıntılarda şu çevirilerden yararlandım: Savaş ve Barış, çev. Leyla Soykut, İstanbul: İletişim, 2003; Anna Karenina, çev. Ergin Altay, İstanbul: İletişim, 2002; Diriliş, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası, 2009.
3. Tolstoy, Bilgelik Takvimi, çev. Alp Aker, İstanbul: Kaknüs, 2001, s. 11
4. Rosa Luxemburg, Tolstoy'un Yolu, çev. Zekiye Hasançebi, İstanbul: Yazı­ Görüntü-Ses, 2003, s. 29.
5. Henri Troyat, Lev Tolstoy, çev. Z. Canan Özatalay-Işık Ergüden, İstanbul: İletişim, 2010, s. 98.
6. Romain Rolland, Tolstoy, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Multilingual, 2001, s. 148.
7. A.g.y., s. 147. 8. Sergey Tolstoy, Oğlu Tolstoy'u Anlatıyor, çev. Emine Op, İstanbul: Dü­şün, 1990, s. 299. 54 dır.
8. Sergey Tolstoy, Oğlu Tolstoy'u Anlatıyor, çev. Emine Op, İstanbul: Dü­ şün, 1990, s. 299
9. Son yıllarında sanatın zevkle bağ kurmasına da karşı çıkıyordu Tolstoy. Toplum çalışan yığınlar ve çalışmayan zenginler olarak bölündüğü sürece sanat kaçınılmaz olarak çalışmayan azınlığın duygularını ifade edecek, asalakların eğ­lencesi olmaktan kurtulamayacaktı: "Sanat yalandır ve ben epeydir artık güzel bir yalanı sevemiyorum" (Tolstoy'un günlüğünden aktaran Troyat, s. 282).
10. Theodor W. Adomo, Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev. Orhan Koçak-Ahmet Doğukan, İstanbul: Metis, 7. basım, 201 2, s. 15-19.
11 . A.g.y., s. 29-30 ve 43.
12. Theodor W. Adomo, Ahlak Felsefesinin Sorunları, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2012, s. 163 ve 172.

13. A .g.y., s. 165.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder