Moskova

Moskova

27 Haziran 2019 Perşembe

Marka yaratmak zor, ama şart!


M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@yandex.ru


Vladimir İvanoviç ile bizim padiyezd, yani apartman girişinde karşılaştığımızda daha selam sabah demeden “Bizim hanımın aklına yeni çamaşır makinesi almak fikrini sen mi soktun?” diye çıkıştı.

Hoppala nerden çıktı şimdi bu?

Suratına baktım. Bayağı ciddi idi ve kızmıştı.

Hiç böyle yapmazdı.

“Hangi çamaşır makinesi Vladimir İvanoviç?” diye sordum.

“Bizim hanım kaç gündür çamaşır makinesi artık eskidi, yenisini alalım. Bak Rusya’da da imalat yapan Türk markaları varmış? Bir sor bakalım, diye tutturdu,” dedi.

O zaman anladım. Olga teyze benim çamaşır makinemden memnun olup olmadığımı sorunca bahsi geçmiş; Rusya’da Türk markalarının da satıldığını söylemiştim.

Hepsi bu kadar…

Durumu anlatınca Vladimir İvanoviç, biraz ikna olur gibi oldu.

Onu daha fazla kızdırmamak için söylemedim, ama Rusya’da bazı evlerde hala teknolojisi çok geri, ilkel makineler kullanılıyor.

Hele benim de kullandığım bir tanesi vardı ki anlatmadan geçemeyeceğim. Moskova’ya ilk geldiğim zamanlarda kiraladığım babuşka evinde eski bir Rus malı çamaşır makinesi vardı. Ev sahibem, makinenin nasıl çalıştığını “Tak” şöyle, “Tak” böyle diye anlatmıştı. İlk günler makineyi çalıştırmaya açıkçası korktum. Bu yüzden önceleri Metro çıkışlarında bulunan, şimdi hepsi kaldırılan “rınak”lardan, pazar yerlerinden birinden mavi bir plastik leğen almış, çamaşırlarımı elde yıkıyordum. Sonra makineyi çalıştırmaya biraz alıştım, ama hala korkuyordum. Banyo duvarına yatay monte edilmiş, bu santrifüjlü makine çalışırken duvarı yerinden sökecekmiş gibi, şiddetle sağa sola savruluyordu. Bu nedenle de yıkama süresi bitene kadar savrulup parçalanmasın diye, ihtiyaten, hiç kalkmadan üzerinde oturuyordum.

***

Olga teyze'nin doğum günü vardı. Bir şeyler almak lazımdı.

Vladimir İvanoviç, “Yorulmazsan yürüyelim,” dedi.

Yürümeyi çok severim. İtirazsız kabul ettim. Hem bu arada yürürken konuşur, onun kızgınlığını geçirmek için bir fırsatım olurdu.

Hava iyiydi. Yürümek için ender bulunan güzel, güneşli günlerden biriydi.

Leningradskiy Prospekt’te 15 numaraya kadar yürüdük.

Orada Bolşevik Konditerskaya Fabrika (Большевик Кондитерская Фабрика) vardı. Eskiden Moskova’nın en güzel pasta ve çikolataları burada üretilirdi.

Aksilik! Bir şeyler alabiliriz diye umuyorduk, ama ne yazık ki artık kapanmıştı.

Daha önce nasılsa farkında varmamıştık; fabrikanın bulunduğu binalar restore edilip, konut ve iş merkezine dönüştürülüyordu.

Belki eskiden, şehir henüz bu kadar büyümemişken merkezdeki fabrikalar yadırganmıyordu. Şimdiyse şehir dışına taşınmaları zaten daha uygun olurdu, ama öyle de yapılmıyordu. Eski fabrikalar, binalar yıkılıyor; yerlerine moda olduğu üzere, iş ve alışveriş merkezleri ve lüks konut projeleri yapılıyor. Koca koca fabrikalar ise ne yazık ki tarihe karışıyor. Zil Otomobil Fabrikası ve diğerleri gibi…

Yolun karşısında, biraz çaprazda, Leningradskiy Prospekt 8 numarada Moskova 2 Numaralı Saat Fabrikası (Второй Московский часовой завод ) vardı. Burası da yıkılmıştı. Yıkılan fabrikanın önündeki otobüs durağı ise aynı adı taşımaya devam ediyordu. Hala öyle mi bilmiyorum.

“Burası da mı?” diye söylendi Vladimir İvanoviç.

Caddeyi gösterdi, başını sallayarak “Bu yol boyunca eskiden yemyeşil heybetli, güzel ağaçlar vardı,” dedi. Sonra daha ilerideki Belaruskaya Meydanı’ndaki yazar Maksim Gorki’nin heykeline bakarak, “Bu heykel, neyse ki seneler sonra Park Muzeon’daki ‘heykel mezarlığı’ndan eski yerine döndü. Bu da iyiye bir işaret.”

Meydan’dan sonra, ta Kremlin’e kadar, eski adı Gorki Caddesi olan Tverskaya Caddesi uzanıyordu. Daha fazla yürümeden dönmeye karar verdik.

Bana olan kızgınlığını çoktan unutmuştu. Onun düşünceli hali, sık sık tekrarladığı gibi, Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemindeki gücünden bütün yeni iyileşmelere rağmen hala çok uzak olmasındandı.

Havayı değiştirmek için “Biliyor musun, benim ilk fotoğraf makinem Zenit idi,” dedim.

Yüzü birden aydınlandı.

“İyi makinelerdi ama, değil mi?”

“Haklısın, gerçekten çok iyi markaydı.”

Onu mutlu etmek için söylememiştim. Makinemi çok severek kullanmıştım.

Şu sıralar orta ve ileri yaşını yaşayan, gençliğinde fotoğraf amatörü olup işe Rus malı Zenit marka bir makineyle başlamayanların sayısı sanırım çok azdır. Benim de ilk makinelerimden ikisi Zenit idi.

Cep delik, cepken delik; bütçe küçük, merak büyük olunca haliyle ucuz makine almaktan başka çare yoktu.

Ucuzdular, ama allah için iyi makineydiler.

Sovyetler Birliği dağılınca İstanbul’daki yer tezgahları ve hatta Sirkeci’deki fotoğrafçıların kutsal mekanı meşhur Hayyam Pasajı Zenit’lerle dolmuştu.

Sonra Zenitler, hala ara ara bulunabilmesine rağmen tebahhur etti. Üretimi sona erdirilmişti.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasına mı şaşırırsın, yoksa Zenit üretiminin sona ermesine mi? 

Karışık işler...

Makinelerden TTL model olanını İstanbul’da Tahtakale’deki yer tezgahlarından birinden almıştım. 15 Liracık mı vermiştim ne? Ve hatta hatırı sayılır bir objektif koleksiyonum bile olmuştu. En değer verdiğim ödül almış 35 mm.’lik bir objektifti. Ustalarım, halamın oğulları kademe atlayıp Japon makinelerine geçince bana onu armağan etmişlerdi. Bu vidalı objektifin çapı bendeki gövdeye uymayınca İstanbul’da Beyazıt’ta ara sokaklardan birinde ince işler yapan bir tornacıya ilave bir halka yaptırıp öyle kullanmaya başlamıştım.

Çok güzel resimler çekmiştim o makinelerle.

Vladimir İvanoviç, “Benim de ilk gençlik yıllarımda bir Zenit makinem vardı. Daçada hoşlandığım komşu kızlarının gizli gizli fotoğraflarını çeker, sonra karta bastırıp onlara hediye ederdim,” dedi, mahçup bir yüz ifadesiyle.

“Oooo, ilk delikanlılık heyecanları!.. Çok iyi bilirim,” diye takıldım.

“Albümümde o makineyle çekilmiş eski bir fotoğrafım var. Eve gidince gösteririm.”

Onun yüzündeki mutluluğu görünce eski Rus markaları muhabbetine devamla babamın dedemden kalan Serkisof marka Rus yapımı köstekli bir saatinin olduğunu, yeleğinin cebinden çıkardığı bu saate bakmadan hiçbir işe girişmediğini anlattım.

Nam-ı diğer "Şimendiferli Serkisof saatleri", Rus yapımı efsanevi mekanik saatler...

Aslında Serkisof, saatten öte bir şeyin; bir hayat tarzının adıydı.

Türkiye’de Devlet Demiryolları, bir asırdır emeklilerine "Efsane saat" olarak nitelendirilen arkası lokomotif kabartmalı Serkisofları hediye ederdi, ancak 1994 yılından sonra tasarruf tedbirleri nedeniyle bu uygulamadan vazgeçilmişti.

Saatlerin maddi değerinden çok  manevi değeri vardı.

Üreten fabrika, Ural Dağları'nın eteklerindeki Çelyabinsk kentindeki Molnija Saat Fabrikası'ydı.

Bu bölge, el becerileri ile ünlü zanaatkar insanlarla doluydu. Rus Çarları, 19. Yüzyılda birçok el sanatı ustasını Kremlin'e buradan götürmüşlerdi. 

Fabrika, 1947'de Çelyabinsk'te kurulmuş; cep, kol, masa ve duvar saatleri yanında, tank ve denizaltılar için de göstergeler üretmeye başlamıştı. Her saat elde ve teker teker üretilirdi. Özellikle köstekli 18 taşlı cep saati çok aranırdı.

Vladimir İvanoviç’i eskilere götürüp hüzünlendiren düşünceler benim için de nostaljikti.

***

SSCB'de oldukça popüler olan Zenit makinelerden yaklaşık 15 milyon tane üretilmiş ( iki tanesi hala bende muhafaza altında ) ve büyük bir kısmı Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere'ye ihraç edilmişti. Ancak Zenitlerin üretimine ne yazık ki 2005 yılında son verilmişti.
Bir ara Zenit makinelerin yeniden üretimine başlanabileceği söylenmişti.

Rusya’nın devlet teknoloji şirketi Rostec, dünya genelinde birçok fotoğrafçının 'fotoğraf makinelerinin tankı’ (tank yerine başka bir benzetme yapsaymışlar daha iyi olurmuş) kabul edilen Zenit’lerin yeniden üretimine başlayacaklarını duyurmuştu.

Rostec'in İletişim ve Bilgilendirme Departmanı'nın başında bulunan Vasiliy Brovko, RNS'ye yaptığı açıklamada, "Zenitler çok popüler ürünler, biz de Leica'nın (Alman fotoğraf makinesi üreticisi) analog versiyonu gibi lüks ürünler üretmek istiyoruz," demişti.

Doğru karar. Hadi inşallah!

Umarım teknolojik ürünler üretirler ve benim gibi fanatiklerine yeniden üretimine son verilmesi üzüntüsü yaşatmazlar.

Vladimir İvanoviç, konuştuklarımızı doğrulayan şeyler söyledi:

“İyi markalardı gerçekten, iyi!” dedi, sonra gülümseyerek sordu: “Katyuşa ile Kalaşnikov da iyi markalar ama, değil mi?”

“Evet, haklısın. İyi markalar.”

***

Zaten niye markalara sahip çıkılmaz ki?!

Bir ülkenin markaları, ekonomisinin milli takımıdır. O kadar yani…Marka yaratmak, çok zahmetli ve pahalı bir şey. Oluşturulması gerçekten zor, harcamasıysa bedava.

Şimdi yine, huyum kurusun büyük laf edeceğim:  Ülkelerin değerleri, buna markaları da dahil, bazen bir toprak parçasından daha önemlidir.

Bunun farkında olanlar zaten atına atlayıp Üsküdar'ı geçiyor.

Eskiden, benim çocukluğumda, Japon mallarının kalitesizliğinden bahsedilir, dalga geçilirdi. O zamanlar daha Sony yoktu, Suzuki, diğerleri yoktu. Zaman geçti; Japon malları, tapon maldan “top ten” seviyesine geldi.

Arkadan Kore malları geldi. Bizim 1950’lerin başında kurtarmaya gittiğimiz Kore, harikalar yarattı.

Niye aynısını biz yapamayalım ki?

Ancak  bunun için hammadde ekonomisinden inovasyon ekonomisine geçmek şart. Ve kuşkusuz daha fazla marka yaratılmalı

Vladimir İvanoviç’le muhabbetimiz, anılar, şakalarla sürüp giderken farkında olmadan daha ciddi konulara geldi.

Dileğimiz, Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin olduğundan çok daha fazla gelişmesi, ülkelerimizin zenginleşmesi, halklarımızın refah ve mutluluk içinde yaşaması tabii ki.

Kastettiğimiz basit al-ver ticareti değil, daha nitelikli bir işbirliği…

Türkiye ve Rusya arasındaki iyi ilişkilerin çok büyük fırsatlara gebe olduğuna inananlardanız. Olumlu anlamda gelişen ilişkiler var. Gönül bunun daha da fazla ve kalıcı olmasını istiyor. Aklın yolu da bunu gösteriyor zaten.

İkimiz de umutluyuz.

Umarız bu duruma hizmet edecek markalar da yaratılır.

Babamın sık kullandığı bir laf vardı: “Umut fakirin ekmeği; ye Mehmet’im, ye!” diye. Onu söyledim Vladimir İvanoviç’e.

O da çok bilinen bir Rus atasözünü hatırlattı: “Надежда умирает последней- Nadejda umirayet pasledniy (En son ümit ölür).”

***

Markalar, umutlar üzerinden konuşurken aklıma konuya uyan bir anım geldi. Vladimir İvanoviç’e Sovyet markalı ürünlerle ilgili yine çok, ama çoook eskilerden bu anımı anlattım :

Yıl 1970, aylardan Ekim. ODTÜ’de öğrenciyim.

Bizim arkadaşlar, bir şekilde Yılmaz Güney’in sansüre takılan “Umut” filminin bir kopyasını temin etmişlerdi ve gösterecektik. Ancak bir sorun vardı. Film 35 mm.’likti ve ODTÜ’de 35 mm.’lik film gösterecek bir makine yoktu. Üçlü Amfideki makine 16 mm.’likti.

35 mm.’lik bir film makinesi bulmamız gerekiyordu.

Kara kara düşünmeye başladım. Nereden bulacaktık 35 mm.’lik makineyi? Sinema sinema dolaştım. Sinemaların hepsinin zaten işi vardı ve makineler taşınamayacak kadar ağır ve büyük makinelerdi. Taşınabilseler bile sökülmesi ve yeniden montajı zordu.

Cebeci bölgesindeki fakültelerde okuyan arkadaşlardan yardım almak için gittim. Ortalıkta kimse yoktu; nihayet tanıdığım bir arkadaşa rastladım. Durumu anlattım, ilgilendi. Böyle bir makinenin nasıl bulunabileceğine dair onun da fazla bir fikri yoktu; ancak Bulvar üzerinde, bodrum katta bir reklam ajansı olduğunu, oraya bakmamı söyledi.

Reklam ajansına gittim. Adamlarda gerçekten iki adet 35 mm.’lik Sovyet yapımı portatif film gösterim makinesi vardı. Yanlış hatırlamıyorsam markası Iskra idi. Fakat bir sorun vardı. Bizim gelmelerini istediğimiz tarihte sürekli müşterileri olan Hindistan Büyükelçiliği’nde 
Bayramları nedeniyle bir film gösterisi vardı ve oraya gitmek zorunda idiler.

İşin kötü tarafı Hint filmlerinin çok uzun olması, üç dört saat sürmesiydi.

Ancak “Merak etme,” dediler; “Biz aradan makaslar, filmi makul bir şekilde kısaltırız, kimse anlamaz. Sizin gösteriye yetişiriz.”

Anlaştık, rahatladım; geri döndüm.

Film gösterisi bir Cumartesi akşamı idi. Fazla bir duyuru yapmamıştık. Sadece Kızılay Bulvarı’ndaki Milli Piyango İdaresinin camına küçük bir ilan yapıştırılmıştı.

Okula gittiğimde şaşkına döndüm. Üçlü amfinin önünde neredeyse Rektörlüğe kadar uzanan bir kuyruk vardı. Sadece okulun öğrencileri değil, şehirden de pek çok insan duyup, akın akın gelmişti.

Başlangıçta her şey güzeldi. Ancak bizim makine gecikip, filmin başlama saati geçince salondaki kalabalıkta homurdanmalar başladı.

Sıkıntıdan ter içinde bekliyoruz, makine yok. O zaman cep telefonu gibi bir irtibat olanağı yok ki adamları arayıp durumu öğrenelim. Homurdanmalar, neredeyse protestoya dönüşüyor, yavaştan yuhlamalar başlıyor; makine yok.

Koşa koşa Nizamiye’ye kadar gittim. Orada beklemeye başladım. Neden sonra karanlıkta siyah bir araba Nizamiye’ye yanaştı. Baktım, bizim reklam ajansı ekibi. Kendimi tutmasam adamlara sarılıp öpeceğim. Ben de arabaya atladım, birlikte hızla Üçlü Amfi’ye ulaştık.
Herkes bizi bekliyor. Ekip hemen Sovyet yapımı makineyi kurup ayarlarını yaptı, birinci makarayı taktı. Film başladı, ekrana yansıdı: “Umut”.

Başta ben olmak üzere herkes rahatladı. Homurtular kesildi; izleyiciler filmi izlemeye başladı. Yirmi dakika kadar geçmişti ki bir tuhaflık olduğunu anladık; sadece biz olsak iyi, seyirciler de anlamış ve yeniden homurdanmaya başlamışlardı.

Anladık ki film makarası, telaşla geriye sarılmadan, sadece jeneriğine bakılarak makineye takılmıştı.

Sağolsun Yılmaz Güney, farklılık yaratmak için filmin sonuna “son” yazmayıp “Umut” yazmış, ajans ekibi de filmin sonunu başı zannedip makarayı takmış. Neyse film makarası çıkarılıp diğer makara geri sarıldı, filme yeniden başlandı. Homurtular kesildi, herkes filme yoğunlaştı. İlerledikçe sadece homurtular değil, nefesler de kesildi.

Film bitti, perdede “Umut” yazısı belirdi.

Kızgınlığın yerini mutluluk almıştı. Seyirciler dakikalarca ayakta alkışladılar. Gerginlikle başlayıp, mutlu biten bir olay yaşamıştık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder