Moskova

Moskova

22 Aralık 2016 Perşembe

Rus edebiyatında karın tarihi


Su soğuyunca kar oluyor, kar yazılınca da edebiyat. “Başlangıçta kar vardı...” dendiğini hayal etmek zor, ama Rus edebiyatının başlangıcında kar vardı...


Sabri Gürses


Nişantaşı’nda, bir resim galerisinde* yaşlıca bir kadınla sohbet ediyoruz. Kadın heyecanla kısa süre önce gittiği Moskova’nın ne güzel bir şehir olduğundan bahsediyor; galeriler, müzeler, meydanlar, binalar, heykeller, tiyatrolar, heyecanla anlatıyor... Sahiden de etkileyici bir havası var Moskova şehir merkezinin günümüzde. Günümüzde bile. Caddelerde yürürken –hatta bulvarlarda, çünkü sokak denemeyecek kadar geniştir yollar– sağlı sollu bir ya da iki asırlık binaların üzerinde burada şu yaşamış, burada bu yaşamış yazılarını görmek ve bu kişilerin çoğunun çok sevilen şarkıların bestecisi, çok kullanılan kimya formülünün sahibi, vatan savunma savaşında efsaneleşmiş asker yazar... olduğunu görmek şehri olabildiğince canlı bir varlığa dönüştürüyor. Muhteşem mimariler olsa bile şehir merkezindeki, bu binalara bakarak bugün Moskova dediğimiz yerdeki binaları bunlar olmasa canlı diye görmek zor elbette, büyük kısmı insanı ezen, baş döndürücü bürokrasileri ya da yüksek hayatları düşündüren binalar bunlar. Arada kalmış bazı eski, bir iki katlı, geniş bahçeli, on yedi on sekiz on dokuzuncu yüzyıl üsluplarına sahip, sanat kurumu, müze haline getirilmiş yerlerle birlikte bütün bu yüzey yere uzanmış dev bir Japon robotunun girintili çıkıntılı gövdesi olabilir, Moskova dev bir robot olarak, bir Moskovtran olarak ayağa kalkabilir bence. Canlılığı böyle bir canlılık. Bu da bizim İstanbul, Ankara ya da İzmir’den alışık olmadığımız bir canlılık türü –denizle ikiye bölünmüş İstanbul ve İzmir ya da ne kadar planlı olmaya çalışırsa çalışsın hâlâ bir ovaya yaygın ve dağınık duran Ankara asla Moskova’yla kıyaslanamaz. Aynı şey sözgelimi Londra için de geçerli; ne kadar uğraşırsanız uğraşın Londra’yla Moskova arasında modernin yaratabileceği benzerlikleri, ikizlikleri göremezsiniz: Soho’yla Arbat’ı kıyaslamak bile yetebilir; hatta Petersburg’ta, Neva Bulvarı’nda bile Soho ve çevresindeki hava yoktur. Petersburg’ta da, Moskova’da da –ilkinde yatay, ikincisinde dikey yayılma hâkimdir– şehir düzeni ya da düzenli şehir fikri bu iki Rus şehrinin özelliği olur. 

Kronolojik açıdan kıyaslayınca Londra, Moskova’ya göre daha yaşlı, kuruluşu 1. yüzyıla uzanıyor, ama Moskova’nın kuruluşu sayılan 11. yüzyılda Londra da ulusal şehir karakteri kazanmaya başlamış; ve buna karşılık MÖ 11. yüzyıla uzanan tarihiyle İstanbul, MÖ 8. yüzyıla uzanan tarihiyle İzmir, MÖ 5. yüzyıla uzanan tarihiyle Ankara onlarla farklı şekillerde kıyaslanmayı hak ediyor. Modernin tarihinden yola çıkarak kıyaslama yapıldığında şehirlerin canlılığını ölçmek güç. İşte Moskova’da şehri bireylerin canlandırmasının belki de böyle bir anlamı var; modernin tarihindeki yeri açısından canlı, dolayısıyla gençliğini estetik katkılarla sürdürebilme yeteneğine sahip bir varlık bu şehir. Kimya formülündeki katkısıyla, klasik müzikteki başarısıyla binanın taşına can katan kişi modern bir birey. Bütün bu binaların ortasında duran Kremlin de bu yüzden geçmişini asla hatırlatmayan bir yapı biçimiyle Spielberg imalatı bir uzay gemisi gibi duruyor orada. Belki 20. yüzyılın tamamını kaplayan Sovyet modernizminin etkisi bu –Kızıl Meydan bugün ona sözcüğün tarihselliğinden yola çıkmaya çalışıp Kırmızı, Güzel Meydan desek bile Hollywood imalatı kalpaklı komünist casusları hatırlatacak daha uzun süre.

Kızıl Meydan’a ilk kez gittiğini söylüyor kadın; meğer Bolşevik Ekim Devrimi’nden kaçtıktan sonra yolu İstanbul’dan geçen göçmen bir film yönetmeninin kızıymış; İstanbul’da yaşamış ve ilk kez bu yıl, seksenli yaşlarında Moskova’ya gitmiş. Bunun ne demek olduğunu anlamaya çalışıyorum, ama anlamak zor: Kızıllara muhalif bir beyaz aileden olduğu için mi hep hayatını Rusya dışında geçirmiş? Sovyet sosyalizminin değişmeye başladığı bütün o yıllarda, Stalin sonrasında, Brejnev sonrasında ve hatta çöküş sonrasında, yani son yirmi beş yılda da gitmemiş mi? İnsanın belli bir yaştan sonra özlem duyduğu, ayrı kaldığı ya da yabancılaştığı şeye karşı mesafeli olması, oradan bir davet beklemesi doğal; muhtemelen öyle olmuş. Nabokov 78 yaşında öldü, 92 yaşında gider miydi, hatta çöküş daha erken olsaydı 82 yaşında gider miydi Rusya’ya?

II

Yaşlı kadın kardan bahsediyor. Ne çok kar olduğunu, ne soğuk ve ne çok kar olduğunu anlatıyor, böyle bir karı hiç görmediğini söylüyor; gülümseyerek, anlayışla dinliyoruz onu çünkü onun şansına bu yıl Moskova’ya daha erken yağdı kar. “Gece bir şeyler almak için bir dükkâna gittik,” diyor, “aldık, çıkacağız, ama o da ne, dışarıda bir anda ta dize kadar kar yığını olmuş, bir tipidir gidiyor. Kaldık orada öylece.” Rusya’ya dönüş tam da böyle olmalı, en büyük ulusal kahramanlardan biri olan karla buluşarak.

Karın tarihi herhalde yazılmamıştır; yani insanları nasıl etkilediğinin, onların hayatlarını şekillendirdiğinin dışında, kendi başına karın tarihi. Herhalde insan yokken bile yağıyordu kar; suyun ilkliğinden, önceliğinden bahseden mitolojiler var ama karın insansız geçmişini anlatan yok. Sürekli karla çevrili yaşayan İnuitlerin mitolojisinde bile karı yaratan Tanrı Sila ya da Negafok adlı ruh; karın tarihini insanbiçimcilikten uzak hayal etmiyoruz, oysa suyu böyle hayal etmişiz. Oysa su soğuyunca kar oluyor, kar yazılınca da edebiyat. “Başlangıçta kar vardı...” dendiğini hayal etmek zor, ama Rus edebiyatının başlangıcında kar vardı.

Bugün Rus edebiyatının kurucusu saydığımız Puşkin’in edebiyatı bunun en parlak örneği, yazdıkları baştan sona kar kaplı, ama ondan da önce Rus dilinin kurucusu Lomonosov var. Bu çok yönlü bilimci Rus dilini gramere kavuşturup yazma tarzlarını sınıflandırarak büyük bir yol açmakla kalmamıştı. Birçok alanda bilimsel çalışmalar yaptı ve bunlar arasında, Antarktika’nın olası keşfiyle de ilgilendi ve orada buz ve kardan başka bir şey bulunamayacağını öngördü. 1763 yılında Lomonosov jeoloji notlarının arasında şu nota da yer vermişti: “Macellan Boğazı’nın yakınlarında, Ümit Burnu’nun karşısında 53 derece öğle sıcağında büyük buzlar yüzmektedir; çok uzakta bol miktarda ve hiç gitmeyen karla kaplı ada ve kara parçaları olduğundan ve Güney Kutbu’nun yakınlarında çok geniş bir toprağın kuzeyde bulunandan daha çok kar ve buzla kaplı olduğundan şüphe etmemeliyiz.” 60 yıl sonra Bellinghausen ve Lazarev’in başında yer aldığı Rus gemileri Güney Kutbu’nun ilk kaşifleri oldu ve gerçekten de karla kaplıydı kıta.

Diğer yandan Kuzey Kutbu’na doğru giden yolun ilk kaşifleri de Ruslar oldu. Genel olarak Rusların kuzeye, Sibirya’ya ve aynı süreçte doğuya, Alaska’ya kadar yayılmaya, sömürgeleştirmeye başlaması 16. yüzyılın ortasına tarihleniyor. Korkunç İvan’ın görevlendirdiği Yermak’ın seferleriyle başlayan bu süreç sonucunda çok acımasız, kıyımlarla dolu, zorlu bir tarihin ardından bugün haritada şaşkınlıkla seyrettiğimiz o engin Rus uzamı, Avrupa’nın doğusuyla Amerika’nın batısı arasında kalmış topraklar ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasını sağlayan şey Rusların kuzeyin soğuklarında Avrupalılarla karşı karşıya kalmasıydı. 16. yüzyılda Avrupa kuzeydeki deniz yollarını araştırıyordu ve Hollandalı William Barentzs o denizlerin ilk kaşiflerinden olmuştu; 47 yıllık hayatının (1550-1597) en önemli kısmını bu Kuzey yolculuklarına ayıran Barentzs o bölgelerde yaşayan insanlarla, tilkiler, ayılar, foklarla tanıştı ve Barentzs’in yankı uyandıran keşifleri Batı bilgisini almak üzere Hollanda’ya gidip bizzat denizcilik öğrenen I. Petro (1672-1725) gibi hırslı bir çara kuşkusuz örnek oldu. Yine 1611’de İsveçliler bugün Rusya dediğimiz anakaraya çıktı ve Neva Nehri’nin Baltık Denizi’ne döküldüğü noktaya bir kale inşa etti. Bu kaleden büyüyen Nyen adlı şehri bir yüzyıl sonra Petro ele geçirerek 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, bugün Petersburg dediğimiz ve Rus edebiyatının en büyük olay mekânı olan şehir ortaya çıktı. Yeni şehir tam da aynı yere, deniz kıyısına, karların ortasına, balçık üzerine ve doğal olarak çok zor şartlarda inşa edildi ve Rusya’nın batıya karşı inşa ettiği en batılı şehir oldu.

Bütün bunlar karlar arasında, yılın büyük kısmında toprağı kaplayan ve baharda erirken de yokoluşunun hırçınlığını bütün şiddetiyle sergileyen karlar arasında, kar ve soğukla mücadele ederken oluyordu. Sadece Petersburg’ta değil, Moskova’da da, bütün Rusya’da nehirler donuyor, erirken çevre binalarda su basmalara neden oluyordu; kar kışın bütün yolları kapatıyor, çekildiği zaman da çamur, balçık bırakıyordu geriye. İnsanlar çamurların üzerine kalaslar atarak sokaklardan geçiyor, arabalar çamurlara bata çıka ilerliyordu. Bütün bir ülke yoksulluğu ve zenginliği kar zamanına göre yaşıyordu. Bütün ülkenin kar deneyimini, en batıdan en doğuya kadar birleştirdiğini, Petersburgluyla Vladivostoklunun, Urallardaki biriyle Alaska’daki birinin deneyiminin çok yakın olduğunu söylemek zor kuşkusuz; ama temel Rus-Slav folklorunda Ded Maroz (Ayaz Dede) ve Sneguroçka (Kardan Kız) vardı ve bu folklor karakterleri ve kar Rus sanatında sayısız resim, müzik ve edebiyat eserinin konusu oldu.

III

Rus edebiyatını kar gibi kaplayan Puşkin kar anlatılarının da öncüsü sayılabilir: Puşkin’in şiirlerinden öykülerine, romanlarına dek her yerde karakterler karda bir yere yetişmeye çalışır, yollarını kaybeder, birbirlerini bulurlar. “Tipi” adlı öyküsünün kahramanı kardır; Yüzbaşının Kızı’nda (1836) kahramanın arabasıyla karda kalması ve romanın gizli karşı kahramanı tarafından kurtarılması sahnesi unutulmaz ve çok pitoresk bir sahnedir:

“Kötü bir vakitte geldik: Rüzgar hafif hafif şiddetleniyor; baksana, nasıl savuruyor taze karları.”

“Ne zararı var!”

“Görüyor musun şunu?” (Arabacı kamçısıyla doğuyu gösterdi.)

“Beyaz bozkırla açık gökten başka bir şey görmüyorum.”

“Orada – orada: Bulut şu.”

Sahiden de göğün kıyısında beyaz bir bulut gördüm, bulut önce uzak bir tepenin ardındaydı. Arabacı bana o bulutun kar fırtınası habercisi olduğunu söyledi. Oranın tipilerini duymuştum ve araba katarlarının bile onların altında kaldığını biliyordum. Arabacının fikrini kabul eden Saveliç dönmemizi tavsiye etti. Ama rüzgar bana o kadar güçlü görünmedi; bir sonraki konak yerine zamanında varmayı umut ediyordum ve hızla yola devam etmelerini emrettim. Arabacı yola devam etti; ama hep doğuya bakıyordu. Atlar uysal uysal koşuyordu. Bu arada rüzgar saatten saate daha da şiddetleniyordu. Bulut beyaz bir küme haline geldi, yoğun bir şekilde karardı, büyüdü ve ağır ağır bütün göğü kapladı. İnce bir kar yağıyordu – ve birdenbire lapa lapa yağmaya başladı. Rüzgar uluyordu; tipi başladı. Bir anda karanlık gök bir kar denizine dönüverdi. Her şey gözden kayboldu. “Ee, beyim,” diye bağırdı arabacı, “işte felaket: Fırtına!” ...

... Arabacıya yola çıkmasını emrettim. Atlar derin karın içinde ağır ağır adım atıyordu. Kibitka sessizce sallanıyordu, bir kar yığınına giriyor, bir çukura saplanıyor, bir sağa bir sola yaslanıyordu. Bir sandalın fırtınalı bir denizde yol alması gibiydi bu. Saveliç ahlayıp ohluyor, ikide bir yanıma devriliyordu. Hasır perdeyi indirdim, kürke sarıldım ve fırtınanın şarkısını ninni gibi dinleyip sessiz yolculuğun sallantısında rüya gördüm.

Puşkin’in Yevgeni Onegin’inde de (1833) kar doğanın ve fantazyanın bir öğesi olarak yer alır: Onegin’e âşık olan Tatyana fantazi-rüyasında karlı bir ormanda bir ayı tarafından kovalanmaktadır; 

“Ve mucizevi bir rüyada Tatyana.
Rüya görüyor, sanki yürüyor
Karla kaplı bir tarlada,
Etrafında huzurlu bir karanlık;
Karşısındaki kar yığınlarında
Uğulduyor, savruluyor dalgasıyla
Hararetli, karanlık ve gri
Kışın dizginlemediği bir taşkın...
...Ama birden kar yığınında bir ses oldu.
Ve kim mi çıktı arkasından?
İri, tüyleri karman çorman bir ayı..

XIII

...Önlerinde bir orman; kıpırtısız camlar
Duruyor kasvetli bir güzellikle;
Rüzgarla sallandıkça hepsinden
Dokuluyor lapa lapa kar; akçaağaçların,
Huş ağaçlarının, ıhlamurların arasından
Gece kandillerinin ışığı parlıyor;
Yol yok; çukurlar, çalılıklar
Hep kar fırtınasıyla örtülmüş,
Derin kar altına gömülmüş.

XIV

Tatyana ormanda; ayı da peşinde;
Yumuşak kara dize kadar batıyor;
Boynuna uzun bir dal carptı,
Aniden, kulaklarından,
Altın küpelerini çıkarıp aldı;
Çıtır çıtır karda ıslak çizmesi
Çıkıyor sevimli ayağından;
Örtüsünü düşürüyor;
Kaldıramıyor onu; korkuyor,
Peşindeki ayıyı işitiyor,
Ve hatta titreyen eliyle
Elbisesinin eteğini kaldıramıyor;
Koşuyor, ayı hep peşinde,
Artık koşacak gücü kalmadı.” (223-228)

Diğer yandan romanın kahramanları Onegin’inle Lenski’nin düello sahnesine de (278), Onegin’in Tatyana’yla son karşılaşmasına da kar damgasını vurur:

“XXXIX

Günler geçiverdi; sıcak havayla
Dağılıp gidiverdi kış;
Ama yine de bir şair olmadı,
Ölmedi, aklını kaçırmadı.
Bahar canlandırdı onu: İlk kez
Kışı bir keşiş gibi gecirdiği
Sımsıkı kapalı odasını
Çifte pencerelerini, şöminesini
Parlak bir sabahta terk etti,
Kızakla Neva kıyısında gezmeye cıktı.
Mavi, parçalanmaya başlamış buzda
Güneş oynuyor; çamurla akıyor
Sokaklarda erimiş kar.” (400)

Puşkin’in ardından Gogol de sık sık karla insanın mücadelesini anlatır – Ölü Canlar’da Çiçikov troykasıyla karla kaplı ovalarda ölü köylülere sahip zenginleri arar ve Palto’da (1842) Akakiy Akakiyeviç kar fırtınasının ortasında çaldırır ilk paltosunu ve bizi edebiyat tarihinin en büyük kederlerden birine sürükler, eserin klasik resimlerinde kar başroldedir. Yine o dönemde Lermontov da Zamanımızın Kahramanı’nda, genç bir subayın karla kaplı Kafkas dağlarına tırmandığı sahnelerde karla mücadeleyi etkileyici bir şekilde anlatır.

“Konuşma bununla sona erdi ve sessizce yanyana yürümeye devam ettik. Dağın zirvesinde karla karşılaştık. Güneş battı ve gece gündüzü hiç ara vermeden takip etti, genellikle güneyde böyle olur; ama kar yığını sayesinde kolayca görebiliyorduk yolu, yol hâlâ dağa tırmanıyordu fakat eskisi kadar dolambaçlı değildi. Bavulumun arabaya konmasını, öküzlerin atlarla değiştirilmesini emrettim ve son kez baktım vadiye; ama kanyondan dalga dalga yükselen kalın sis onu tümüyle örtmüştü, oradan bizim kulağımıza tek bir ses bile gelmiyordu artık. ... İstasyona kadar bir versta kalmıştı. Etraf sessizdi, o kadar sessizdi ki sivrisinek vızıldasa uçtuğu yeri takip etmek mümkündü. Solda derin bir kanyon vardı kapkara; ötesinde ve önümüzde dağın lacivert zirvesi vardı, kırış kırıştı, kar tabakalarıyla kaplıydı, günbatımının son ışıltılarını koruyan solgun ufukta göz alıyordu. Karanlık gökte yıldızlar belirmeye başlamıştı ve tuhaf bir şekilde, bana bizim kuzeyde olduğundan çok daha yüksekte duruyorlarmış gibi geliyordu. Yolun her iki yanında çıplak, kara kayalar vardı; karların altından bir yerden çalılıklar görünüyordu, ama tek bir kuru yaprak bile kıpırdamıyordu ve bu doğanın bu ölüm uykusunun ortasında yorgun posta troykasının takırtısını ve Rus çıngırağının dengesiz çınıltısını duymak neşe veriyordu.”

Ama en çarpıcı kar hikâyelerinden biri, karın, başkarakterin özelliklerinin çizilmesi için kullanıldığı bir örnek Oblomov’da (1859) bulunur. Gonçarov’un bu eşsiz eserinin birinci bölümünün sonlarında, Oblomov’un Düşü adlı dokuzuncu kısmın sonlarında Oblomov’un köyü Oblomovka’daki hayatı anlatılır. Oblomov’un şımartılarak, korunarak geçen uyuşuk çiftlik hayatının kırıldığı bir an vardır. Küçük Oblomov bazen içine cin girmiş gibi uyanır, hoplayıp zıplamak, koşup eğlenmek ister ve böyle bir anda çocuklarla oynamak üzere evden kaçar:

“..sonunda dayanamayıp birdenbire, kış vakti, kasket bile giymeden, verandadan avluya atlar, oradan bahçe kapısının dışına koşar, iki eliyle kar toplayıp çocuk kalabalığının ortasına dalardı.

Taze rüzgar yüzünü yalar, soğuk kulaklarını ısırır, ağzı ve gırtlağı soğukla göğsüyse mutlulukla dolardı ve ayakları nereye götürürse oraya koşar, bağırır, kahkahalar atardı.

Ve işte çocuklar: kartopunu attı, ıskaladı: usta değil; biraz daha kar toplamak isterken, tam o sırada suratının ortasına bir kartopu yiyerek yere yuvarlandı; şimdi hep alışık olmadığı için hasta, hem neşeli, hem kahkaha atıyor, hem de gözlerinde yaşlar...” (162)

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında da (1864) kar önemli bir rol oynar ve onun esin kaynağı olarak dönemin ünlü yayıncı ve şairi Nikolay Nekrasov’u göstermek mümkün. Bu Notlar’da kısmen açıkça gösterilmiştir, romanın ikinci, “Sulusepken Kar Vesilesiyle” başlıklı bölümü Nekrasov’dan bir şiir alıntısıyla başlar ve hatta o şiirin yeniden, başka perspektiften yazılması gibi gelişir. Fakat bir de örtük esinlenme söz konusudur denebilir. Nekrasov bir önceki yıl, yani 1863’te, Rusya’nın en çarpıcı kar şiirlerinden biri haline gelecek olan “Ayaz Paşa Kol Geziyor” adlı şiirini yazar. Bu uzun şiir özünde Rus köylü kadınının çilesini anlatmaktadır: kocası ansızın ölen bir köylü kadın evin, tarlanın ve çocukların işlerini tek başına üstlenir; kış vakti dışarda hep kar fırtınası vardır, her yer karla kaplanmış, toprak buz tutmuştur, fakat evden çıkmak, odun kesip getirmek gerekir. Dışarıdaysa acımasız Ayaz Paşa (ya da Ayaz Dede) kendine kurban aramaktadır. 

“Uğulduyor rüzgar, yığılıyor karlar.
Bir ışık bile yok dışarda ayı bırak!
Göğe bak, bir sürü tabut var,
Bulutlardan sanki acı yağacak…” (97)

Ormanda ağaç kesen çaresiz kadın bir süre sonra soğuğa, Ayaz Paşa’ya yenik düşer ve üşüyerek, donarak ölür. Bu bizim bugün şen tanıdığımız Noel Baba’nın bembeyaz karanlık yüzüdür.

“Daha cesurca bak güzelim,
Nasıl bu Ayaz Paşa!
Görmediğine eminim
Benden güzel ve güçlüsünü!
 
Karlar, dumanlar, tipiler
Her an bana boyun eğerler,
Kah deniz, kah okyanustan
Saraylar yaparım buzdan.” (106)

Dostoyevski’nin yeraltı insanının acımasız alaycılığında Ayaz Dede’ye benzer bir yan vardır aslında. Dostoyevski’nin bütün eserlerinde kahramanlar yoksullukla birlikte, doğal olarak kar, soğuk ve çamurla mücadele ederler, fakat kar asıl başrolü Yeraltından Notlar’da oynar. Yeraltı insanı, ilk bölümde hayat hakkında bir yığın fikri ve psikolojik yorumları sıraladıktan sonra, karın ona hatırlattığı bir hikâyeyi anlatmaya başlar. Eserin asıl ve karanlık hikâyesidir bu:

“Şu anda kar yağıyor, neredeyse sulusepken, sarı, bulanık bir kar. Dün de yağdı, birkaç gündür yağıyor. Bence bu olayı da, sona ermek istemeyen bu olayı da sulusepken kar yüzünden hatırladım. Öyleyse, bu da sulusepken kar vesilesiyle bir hikaye olsun.” (62)
Bu girişin ardından 24 yaşında genç bir memurun meslektaşları ve tanıdıkları tarafından küçümsendiği, yalnız bırakıldığı, onun da hıncını 20 yaşındaki bir fahişeden çıkardığı hikâyeyi okuruz. Genç adam aşağıladığı için ondan kaçan kızın peşinden koşar, fakat sokakta sadece karla karşılaşır:

“Etraf sessizdi, kar buram buram yağıyordu ve neredeyse dimdik yağıyor, kaldırıma ve caddeye bir yastık örtüyordu. Gelip geçen kimse yoktu, tek bir ses bile duyulmuyordu. ...Karın ortasında o bulanık sise bakarak durdum ve bunu düşündüm.” (151)

IV

Rusların Baltık’tan Pasifik’e dek doğayı fethetme çabası 20. yüzyılda elektrik ve makinelerle çok daha insanüstü bir noktaya sürüklendi. Günümüzde, Sovyet sonrası zamanda da kar eskisi gibi, yüzyıllardır yağdığı gibi yağıyor, ama muhtemelen aynı Rusya değil bu. Ama bu, başka bir yazının konusu olsun. Biz şimdilik, galerideki yaşlı kadının ilk kez karşılaştığı Moskova karının neye benzediğini yakın edebiyattan bir tasvirle bitirelim. Andrey Bitov Puşkin Evi’nde (1978) Sibirya’dan, bir gulagdan dönen dedesiyle –Bahtin’den ve başka muhalif entelektüellerden esinlenen bir karakter– buluşan genç filolog Leva’nın sokağa çıkmasını anlatıyor aşağıdaki alıntıda. Eğer ailesi Rusya’dan ayrılmamış olsaydı o kadın belki de kendini bu kahramanın konumunda bulacak, belki bir gulagdan dönmüş olacaktı. Karın da bir tarihi var kesinlikle.

“Geceye özel bir güçle hamle yapan dondurucu rüzgâr, yanaklarını kamçıladı, hemen daha eşikteyken. Fakat eşik yoktu, cadde de yoktu – büyük bir avlu vardı, rüzgârın ıslık çalarak kötücül karanlıklarla girdaplandığı bir avlu. Burası genişti, hiçbir şey sınırlamıyor ve yönlendirmiyordu onu, yani esecek bir yeri yoktu – ve o da her yere esiyordu. Kar artık bu ıssızlığı örtmeye başlamıştı, lapa lapa yağıyordu asfaltta kalan su birikintilerine. Donuk ışık benekleri anlaşılmaz bir sistemle yerleştirilmiş, seyrek sokak fenerlerinin altında oraya buraya sallanıyordu. Kimse yoktu, araba yoktu, caddeler yoktu – yollar yoktu.” (92)

* Aygül Okutan'ın Vita Sanat Galerisi'ndeki resim sergisindeydik. Bu galeride Rus sanatıyla ilgili çalışmalara yer veriliyor.

Alıntı kaynakçası:

Yevgeni Onegin, Puşkin,  çev. Sabri Gürses, Çeviribilim Yayınları, 2016.
Yüzbaşının Kızı, Puşkin, çev. Sabri Gürses, Alfa Yayınları, 2015.
Zamanımızın Kahramanı, Lermontov, çev. Sabri Gürses, Alfa Yayınları, 2016.
Oblomov, Gonçarov, çev. Sabri Gürses, Everest Yayınları, 2010/3.
Yüzyıllık Sessizlik (“Ayaz Paşa Kol Geziyor”), Nekrasov, çev. Uğur Büke, Çeviribilim Yayınları, 2016.
Yeraltından Notlar, Dostoyevski, çev. Sabri Gürses, Notos Yayınları, 2013.
Yetenek, Vladimir Nabokov, çev. Sabri Gürses, İletişim Yayınları, 2016.

Puşkin Evi, Andrey Bitov, çev. Sabri Gürses, Yapı ve Kredi Yayınları, 2015.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder