Moskova

28 Mart 2013 Perşembe
27 Mart 2013 Çarşamba
Moskova'da "Fantastik" bir kış manzarası!..

Kaynak: TurkRus.com"Sokaklarında kışın ayıların dolaştığı memleket..." Rusya'ya uzaktan bakanların uydurduğu klişelerden biri bu. O kadar olmasa da, özellikle Moskova şu günlerde tarihi kışlarından birini yaşıyor. Cumartesiden beri kısa aralıklarla devam eden tipi, kimine göre 50, kimine göre 130 yılın en feci mart ayını yaşatıyor. Kar "diz boyunu" çoktan geçti. İşte bu havada evden çıkamayan "sanatçı"lardan biri, R. Vilfand, yukarıdaki fotoğrafı "imal" etmiş. Fotoşop ürünü bir Moskova manzarası!Fotoğraf "sahte" ama kış gerçek. Üstelik kötü haberler bitmiyor: Kış bu sene Moskovalıların peşini bırakmıyor. Meteoroloji, bahar öncesi yoğun kar yağışının başkentte son kez kendini gösterme hazırlığında olduğunu açıkladı. Yani bu hafta içinde yeni bir "kar dalgası" bekleniyor. Meteroloji Moskovalılara "Mecbur kalmadıkça arabayla çıkmayın" diyor. Meteorolojiden Moskovski Komsomolets gazetesine yapılan açıklamaya göre, Moskova'da 50 yıl sonra ilk defa mart ayı şubattan daha soğuk geçti. Balkanlarda yağmurlara, Ukrayna'da görülmemiş kar yağışına yol açan Akdeniz siklonu Rusya'ya da uğradı. Bu hafta içi de başkentin yoğun kar yağışının etkisi altına girmesi bekleniyor. Hafta sonundan itibaren ise hava sıcaklığının sıfırın üzerine çıkacağı Moskova'da bahar kapıyı aralayacak.
15 Mart 2013 Cuma
Stalin'in 2013 atağı ve güçlü liderlere tapan toplumlar
Hakan Aksay / T24
"Parti Merkez Komitesi, SSCB Bakanlar Kurulu ve Yüksek Sovyet (parlamento) Prezidyumu, Bakanlar Kurulu Başkanı ve SBKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Josef Stalin'in (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili) ağır bir hastalık sonucunda, 5 Mart 1953 akşamı, saat 21.55'teöldüğünü derin bir üzüntüyle bildirir."
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşıöldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.
Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
* * *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.
Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
* * *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...
Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani"sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..
"Parti Merkez Komitesi, SSCB Bakanlar Kurulu ve Yüksek Sovyet (parlamento) Prezidyumu, Bakanlar Kurulu Başkanı ve SBKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Josef Stalin'in (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili) ağır bir hastalık sonucunda, 5 Mart 1953 akşamı, saat 21.55'teöldüğünü derin bir üzüntüyle bildirir."
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşıöldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.
Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
* * *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.
Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
* * *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...
Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani"sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..
12 Mart 2013 Salı
Rusya’da Maslenitsa şenlikleri başlıyor
Rusların Hıristiyanlık öncesi dönemden bu yana kutladığı Maslenitsa Bayramı, kışın neşeli bir şekilde uğurlanması ve baharın sevinçle karşılanması anlamına geliyor.
Maslenitsa, Rus Ortodoks Kilisesi’nin takvimine göre, Rusların Velikiy Post
dedikleri “Büyük Oruç”a bir hafta kala kutlanmaya başlıyor. Dolayısıyla her yıl
Maslenitsa’nın tarihi de Büyük Oruç’un tarihine göre değişiyor. Bu sene bayram,
11-17 Mart günlerine tekabül ediyor.
Maslenitsa’nın kutlandığı yedi gün, Rus halkı tarafından yılın en eğlenceli
ve sevilen dönemi olarak kabul ediliyor. Yüzyıllar boyunca, halk kutlamaları
karakterini koruyan bu bayramının tüm gelenekleri, kışı kovmak ve doğayı kış
uykusundan uyandırmak amacına hizmet ediyor.
Karlı tepeler üzerinde şarkılarla karşılanan Maslenitsa’nın sembolü kadın
giyiminde saman korkuluğu, kutlamaların ardından ya defnediliyor ya da
yakılıyor. Maslenitsa’da, “blini” (krepler) adı verilen güneşe benzeyen
yuvarlak hamur ürünü ikram ediliyor. Krepler, Pazartesiden başlayarak her gün yapılıyor,
ancak en çok haftanın son dört gününde yapılıyor. Her bir ev hanımı, geleneğe
göre nesilden nesle devredilen kendine özgü krep tarifine sahip.

Rusya’nın Yaroslavl kentinde Maslenitsa bayramı, ülkenin diğer kentlerine
göre bir gün erken kutlanmaya başlayacak. Belediye, söz konusu bayramın kentin
markası haline dönüştürme planını hayata geçiriyor.
Bir dizi Maslenitsa etkinliklerinin başlıca konusu, Velikiy Ustüg kentinden
gelecek Ded Moroz (Ayaz Dede / Rusya’nın Noel Babası) ile Bayan Maslenitsa
arasında “Kar Anlaşması”nın imzalanması olacak. Bayan Maslenitsa’yı Rusya’nın
ünlü şarkıcısı Nadejda Babkina oynayacak. Babkina’ya bu görevi Yaroslavl kenti
sakinleri iki yıl önce verdi. Anlaşma, kışın sona erdiğini ve baharın
başladığını öngörüyor.
İmza töreni Bayan Maslenitsa’nın, Pazartesi günü açılacak rezidansında
düzenlenecek. Yaroslavl kentinin tarihi merkezinde bulunan ve misafirler için
yıl boyunca açık olacak konut, enteraktif bir müze olarak çalışacak.
Rezidans açılış töreninden sonra şehir merkezinde karnaval kutlamaları
düzenlenecek.
Yaroslavl’da buna benzer kutlamalar, 250 yıl önce yaşanmıştı. Dönemin ilk
Rus profesyonel tiyatrosunun kurucusu Yaroslavl kenti sakini Fedor Volkov,
Maslenitsa bayramı nedeniyle “Muzaffer Minerva” adlı maskeli kutlamalar
organize etmişti. Kutlamalar, 2’inci Katerina’nın taç giyme törenine adanmıştı.
Bu yılki karnavalda Yaroslavl sakinleri dışında bölgedeki ilçelerin
sakinleri, Rusya’nın Altın Yüzüğü kentlerinin temsilcileri ve hatta yabancılar
katılacak. Bayram kutlamaları, Rus ve yabancı yıldızların katılımıyla kentin
merkezinde düzenlenecek konserle son bulacak.
Ve işte ünlü Rus yönetmeni Nikita Mikhalkov'un "Sibirya Berberi" (The Barber of Siberia-Сибирский Цирюльник) isimli filminden XIX. yüzyılda Maslenitsa şenliklerini gösteren bir parça:
Rusya’nın en nüfuzlu 100 kadını

Rus basını,8 Mart Dünya Kadınları Günü kutlamaları çerçevesinde “Rusya’nın En Nüfuzlu 100 Kadını”nı seçti.
Ria Novosti, İnterfaks ajanslarının, Eho Moskvı radyosu ve Ogonyok dergisinin ortaklaşa hazırladığı listenin başında geçen yıl olduğu gibi bu sefer de parlamento üst kanadı Federasyon Konseyi Başkanı Valentina Matviyenko yer alıyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eşi Lyudmila’nın 41’inci olduğu
listede, Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev’in eşi Svetlana 8’inci oldu. Svetlana
geçen yıl dördüncü olurken, Putin’in eşi de 15’inci olmuştu.
St.Petersburg eski Valilik görevinde de bulunan Matviyenko’yu öven Rusya
Çağdaş Kalkınma Enstitüsü uzmanı Yevgeniy Gontmaher, “O çok iyi bir insan, az
insanla kıyaslanacak bir isim. Çeçenistan’da savaş sırasında onlarca yaşlı
insanı oradan çıkarılmasında büyük katkısı oldu. Kendisiyle ilgili bu tür benzer
olayların sayısı çok.” dedi.
İkinci sırada Başbakan Yardımcısı Olga Golodets yer alırken, kendisiyle
ilgili Moskova kent parlamentosu Mosgorduma Başkanı Vladimir Platonov, “Sosyal
politika ve sağlıkla ilgili en önemli konularda profesyonel ve sorunları anında
çözen bir bürokrat” değerlendirmesinde bulundu.
Üçüncü sırada ise Başbakan Medvedev’in Basın Danışmanı Natalya Timakova yer
aldı. İnterfaks ajansı Genel Müdür Yardımcısı Vyaçeslav Terehov, “Başarılı
çalışmalar yapıyor. Geleneklere uygun olarak gazetecilerle sıkı temas söz
konusu. Timakova iletişim için ulaşılan bir isim. Eğer telefona yanıt
veremiyorsa, her zaman kendisi tekrar arar veya mesaj atar.” değerlendirmesinde
bulundu.
Listede yer alan diğer isimler ise şöyle:
1.Devlet Başkanı Putin’in danışmanı, eski bakan Elvira Nabiullina
2.SSCB Halk Sanatçısı, şarkıcı Alla Pugaçyova
3.Devlet Başkanı’nın danışmanı Larisa Brıçeva
4.Moskova Kent Mahkemesi Başkanı Olga Yegorova
5.Başbakan Medvedev’in eşi Svetlana Medvedeva
6.Podari Jizn Vakfı kurucusu, sinema sanatçısı Çulpan Hamatova
7.Ria Novosti ajansı Genel Yayın Yönetmeni Svetlana Mironyuk
11 Mart 2013 Pazartesi
Rus kadınını nasıl bilirsiniz?

Çeviri: Metin UÇAR
Kompas-Pusula dergisi, Kış 2013 sayısı
Konumuz Rus kadın tipleri. Çok sayıda kadın tipi vardır, her kadının da eşi olmadığını unutmayalım. Bizler en popüler olanları, en çok kullanılanları sizin için seçtik. Bu ifadeleri aklınızda tutun, böylece Rus hanım arkadaşınızın hangi kadın tipine uyduğunu anlayabilirsiniz!
Balzac
yaşı (‘Balzakovskiy vozrast’)
Bu ifadeyi henüz duymamış olabilirsiniz,
ancak duyacağınız zaman gelecektir. «Balzac yaşında hanım» ifadesini
arkadaşlarınızdan bir tanıdık kadından bahsederken ya da bizzat o kadının
kendisinden duyabilirsiniz. Sizi böyle bir hanım ile ‘evlendirmek’ isterlerse
korkacak bir durum söz konusu değil. Ünlü Fransız roman yazarı Honore de Balsac
öldüğünde 51 yaşında idi, ancak Rusya’da ifade edilen yaş çok farklı bir döneme
aittir. 30-35 yaşındaki kadınlardan bahsedilirken Rusya’da işte bu ifade
kullanılır. Balsac yaşı ifadesi gerçekten de ‘İnsanlık Komedisi’nin yazarı ile
ilgilidir. Bu roman dizisinin ilk romanlarından birinin adı ‘Otuz yaşındaki
kadın’ idi. Modern Rusya’da ise ‘Balzac yaşında hanım’ ifadesi çok kez kırkını
aşmış hanımlar için de kullanılır. Belki de bu kibarlık icabı yapılıyor
olabilir.
Rus kızlarının
anlatmak için kullanılan bir diğer ifade. Bu da edebiyat ile ilişkilidir. Bu
sefer Rus klasik edebiyatının ünlü yazarlarından İvan Turgenyev’den alınmadır.
Burada anlatılmak istenen yaştan ziyade, karakter ve davranış şeklidir. Eğer
Turgenyev’in ‘Asilzade Yuvası’ ya da ‘Asya’ adlı eserlerini okuduysanız
buradaki kahramanların soylu bir ailenin kızları olduğunu farketmişsinizdir. Bu
kızlar geldikleri soya ait çiftlik evinde, taşrada yaşarlar. Günlerini nineleri
ya da Alman mürebbiyeleri ile geçirirler, aşk romanları okurlar. Bu kızlar
ahlaklılığın, arılığın ve bilgeliğin abidesi gibidirler. Doğrusunu söylemek
gerekirse Turgenyev zamanında da bu kızlar bazen alaya alınırdı. Ne de olsa
böylesi bir saflığa doğada yer yoktur. Zamanımızda bundan bahsetmeye bile gerek
yok! Ancak olur da karşınıza böylesi bir hanım çıkarsa, ona rahatlıkla
‘Turgenyev kızı’ diye hitap edebilirsiniz.
Yine kökünü
edebiyattan alan bir ifade. Rus klasik edebiyatını tanıyanlar hatırlayacaklar,
şair Nikolay Nekrasov, Turgenyev’den farklı olarak eserlerini hiç de
asilzadelere adamamıştır. Onun kahramanları çalışan, açık ve iyi yürekli sıradan
köylü sakinleridir. Ancak günümüzde Nekrasov kadını ifadesi kullanıldığında
anlatılmak istenen, güçlü ve kendinden emin, hem çalışmanın hem de ev işlerinin
yükünü sırtında taşımaya hazır bir kadındır. Nekrasov böylesi kadınları
şiirlerinde canlandırmıştır: ‘Rus köylerinde kadınlar vardır’. Koşan atı
durdurur, Yanan izbeye girer! Bu ifade modern Rus kadınları tarafından sıkça
kullanılır. Güçlü olmaktan hoşlanırlar. Belki de bunun için onları böylesine
seviyorlar.
Kiseya kızı (‘Kiseynaya barışnya’)
Bu tip kızlar ise
‘Nekrasov’ kızlarının tam karşıtıdır. İlk olarak ifadenin nereden geldiğine
bakalım. Kiseya, Türkçesi muslin yani Musul İşi olan çok hafif pamuklu bir
kumaştır. Rusya İmparatorluğu zamanında bir dönem soylular arasında doğudan
gelen eşyalar moda idi. Bunlar arasında Türk kıyafetleri de büyük yer
tutuyordu. Zengin erkekler arasında ev içinde fes giymeleri, kızları ve
karılarının ise muslinden yapılma hafif elbiseler giymeleri çok moda idi.
Yüzlerce soylu kızı yaşadıkları yerlerde muslin kıyafetler içinde dolaşırlar,
hiçbir işle uğraşmazlardı. Kiseya kızı (muslin kızı) ifadesi de buradan
gelmedir. Böylelerine günümüzde de rastlamak mmümkündür. Gün boyunca dış
görünüşleri ile uğraşırlar, onlar için her türlü zorluk bir felaket demektir.
Ne de olsa muslin gibi narindirler!
Kız tipini ifade
eden diğer bir ‘tekstil’ kelimesi. Bu tipte kızlarla Rus üniversitelerinde
eğitim gören okuyucularımız karşılaşabilirler. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu
gruplara ayrılırken, partiler verirken, kısacası öğrenci hayatını dolu dolu
yaşarken, bir şeyler yazarak herkesten sonra sınıftan çıkan bir ya da iki kız
mutlaka vardır. Türkçesiyle onlara "inek tipler" deriz. Kalın camlı
eski moda gözlükler takarlar, 1960’lı yıllarda moda olduğu üzere saçlarını top
yapmışlardır, yere kadar koyu renkli etek, erkeklerin giydiğine benzer ceket
giyerler. İlgilendikleri tek şey bilim, öğretim ve kitaplardır. Makyaj denilen
şeyi sadece radyoda duymuşlardır, modanın ne olduğunu hiç bilmezler. ‘Mavi çorap’
('Bluestocking') ifadesi 18. yy’da İngiltere’de siyah çorap yerine mavi
çoraplar giyen bir botanikçi sayesinde kullanıma girmiştir. Sonuçta tüm ‘aşırı
derecede bilimsel’ hanımlara bu ifade yakıştırılır olmuştur. Rusya’da hala bu
anlamda kullanılmaktadır. Kaderin cilvesine bakın ki şimdi mavi çorap moda
oldu!

Sosyete aslanı (Svetskaya l’vitsa)
Nihayet bir de
‘zoolojik’ deyim. Eğer bir hanım hakkında bu ifade kullanılıyor ise, söz konusu
olan "hayvanlar dünyasında sosyete" kavramı değildir! Bu
konuda biraz meseleyi sizlere açmak için iki örnek verelim: Amerika’da Paris
Hilton, Rusya’da Kseniya Sobçak. Böylesi sosyete aslanlarını Moskova’nın en
pahalı kulüplerinde düzenlenen gösterişli partilerde, balolarda, moda
butiklerde, pop şarkıcılarının albüm tanıtımlarında, sinema prömiyerlerinde
görebilirsiniz. Öyle bir izlenim edinirsiniz ki sadece dans etmekle, skandallar
yaratmakta, kameralara poz vermekle uğraşmaktadırlar. O kıyafetler için nereden
para kazanır kimse bilmez. Ancak tahmin yapabilirsiniz. Ya da bir sosyete
aslanı ile tanışıp bizzat kendisine sorabilirsiniz!
8 Mart 2013 Cuma
Aşığız size, hepinize…

Hakan Aksay / T24
Eskiden bahçeniz kalın duvarlarla çevriliydi. Yüzünüzü göremezdik.
Eskiden bahçeniz kalın duvarlarla çevriliydi. Yüzünüzü göremezdik.
Bazen bir sanatçı veya sporcu olarak ortaya çıkar,
aniden kaybolurdunuz.
Daha çok romanlarda ve filmlerde vardınız o zamanlar.
Sonra duvarlarınız yıkıldı.
Ve siz dışarı çıktınız.
Bütün dünya sizi gördü. Romanlar ve filmler hayata döndü.
Çoktunuz, hem de pek çok...
Ve hepiniz güzeldiniz. Hayran bıraktınız bütün erkekleri kendinize.
Yıkılan duvarları aşarak size yakından bakmaya gidenler arttı.
Sizi keşfeden erkekler büyülendi. Duvarların dışında sakin yaşayagelen kadınlar sarsıldı.
Neden sizin bu kadar çekici olduğunuzun sırrını aradılar.
Bulamadılar...
Buldukları açıklamalar yetersiz kalıyordu.
En çok “güzel” diyorlardı, “çok güzel”, “Rus kadınları en güzeli”...
Açıklamak isterken çoğunlukla beyaz teninizden, açık renk gözlerinizden, kalkık burnunuzdan, sarı saçlarınızdan, uzun bacaklarınızdan bahsediyorlardı.
Bazen aşkı ve fedakârlığı bilmenizden, yeniliklere ve risklere açık olmanızdan söz ediyorlardı.
Bazen de yumuşak, sabırlı, anlayışlı olmanızdan dem vuruyorlardı.
Parçalar bir türlü birleştirilemiyor, sırrınız çözülemiyordu.
Belki bunun suçu da yine sizin göz kamaştırıcı çekiciliğinizdeydi.
Oysa asıl mesele, sizin KADIN olmanızda, bunu her an hissedebilmenizde, asla riyakarca gizlemeye ya da olduğundan farklı göstermeye çalışmamanızda idi.
Bu, size, “cinsellik” denilen sınırları bilinemez ufuklara açılan kapıları kolayca aralama gücü veriyordu.
Aşkla, ihanetle, mücadeleyle, tutkuyla, şehvetle, kıskançlıkla, hüzünle, coşkuyla dolu o upuzun yolların ilk adımı sizinle çok kolaydı.
Çünkü siz, en kutsal gerçeğin KADIN olmak olduğu inancını genlerinizde taşıyor, her durumda içinizdeki istekleri savunmayı başarabiliyordunuz.
Savaşlarda, ekonomik krizlerde, sosyal çalkantılarda, bitmez tükenmez devrim ve reform yıllarında, hem de sizin değerinizi duvarların dışındakiler kadar bilmeyen, çoğu kayıtsız ve kırılgan erkeklerin arasında hep kendinizi korudunuz.
Fiziksel kusurları olanlarınızın, gençliğini geride bırakanlarınızın, ya da aşık olunmaması gerektiğini düşündürecek ortamlarda tanışılanlarınızın ruhundan gözlerine sızan pırıltılarda bile bu gerçek vardı.
Biliyorum, biz erkeklerin size en çok ve en güzel yalanları söylediğimiz bu 8 Mart günlerinde bile, duyduklarınızın çoğunun doğru olmadığını hissettiğiniz halde, parlayan gözlerinizde bir saniye için umutlu bir ışık doğuyor.
İşte o masum ışık için seviyoruz biz sizi, hepinizi...
Daha çok romanlarda ve filmlerde vardınız o zamanlar.
Sonra duvarlarınız yıkıldı.
Ve siz dışarı çıktınız.
Bütün dünya sizi gördü. Romanlar ve filmler hayata döndü.
Çoktunuz, hem de pek çok...
Ve hepiniz güzeldiniz. Hayran bıraktınız bütün erkekleri kendinize.
Yıkılan duvarları aşarak size yakından bakmaya gidenler arttı.
Sizi keşfeden erkekler büyülendi. Duvarların dışında sakin yaşayagelen kadınlar sarsıldı.
Neden sizin bu kadar çekici olduğunuzun sırrını aradılar.
Bulamadılar...
Buldukları açıklamalar yetersiz kalıyordu.
En çok “güzel” diyorlardı, “çok güzel”, “Rus kadınları en güzeli”...
Açıklamak isterken çoğunlukla beyaz teninizden, açık renk gözlerinizden, kalkık burnunuzdan, sarı saçlarınızdan, uzun bacaklarınızdan bahsediyorlardı.
Bazen aşkı ve fedakârlığı bilmenizden, yeniliklere ve risklere açık olmanızdan söz ediyorlardı.
Bazen de yumuşak, sabırlı, anlayışlı olmanızdan dem vuruyorlardı.
Parçalar bir türlü birleştirilemiyor, sırrınız çözülemiyordu.
Belki bunun suçu da yine sizin göz kamaştırıcı çekiciliğinizdeydi.
Oysa asıl mesele, sizin KADIN olmanızda, bunu her an hissedebilmenizde, asla riyakarca gizlemeye ya da olduğundan farklı göstermeye çalışmamanızda idi.
Bu, size, “cinsellik” denilen sınırları bilinemez ufuklara açılan kapıları kolayca aralama gücü veriyordu.
Aşkla, ihanetle, mücadeleyle, tutkuyla, şehvetle, kıskançlıkla, hüzünle, coşkuyla dolu o upuzun yolların ilk adımı sizinle çok kolaydı.
Çünkü siz, en kutsal gerçeğin KADIN olmak olduğu inancını genlerinizde taşıyor, her durumda içinizdeki istekleri savunmayı başarabiliyordunuz.
Savaşlarda, ekonomik krizlerde, sosyal çalkantılarda, bitmez tükenmez devrim ve reform yıllarında, hem de sizin değerinizi duvarların dışındakiler kadar bilmeyen, çoğu kayıtsız ve kırılgan erkeklerin arasında hep kendinizi korudunuz.
Fiziksel kusurları olanlarınızın, gençliğini geride bırakanlarınızın, ya da aşık olunmaması gerektiğini düşündürecek ortamlarda tanışılanlarınızın ruhundan gözlerine sızan pırıltılarda bile bu gerçek vardı.
Biliyorum, biz erkeklerin size en çok ve en güzel yalanları söylediğimiz bu 8 Mart günlerinde bile, duyduklarınızın çoğunun doğru olmadığını hissettiğiniz halde, parlayan gözlerinizde bir saniye için umutlu bir ışık doğuyor.
İşte o masum ışık için seviyoruz biz sizi, hepinizi...
7 Mart 2013 Perşembe
Okumadan Yazan Taksici Çukça

M.Hakkı Yazıcı
Kaynak: http://www.turkrus.com/
İbrahim’in sohbetine
doyulmuyor. Saatin kaç olduğunu unutup, daldan dala atlayıp, eskilerden
yenilerden durmaksızın konuşuyoruz. Sohbete doyulamayınca da onu her ziyaretim
sonrasında, gecenin bir saatinde eve nasıl ulaşırım derdi başlıyor.
Vedalaşıp soğuğun suratımı
yine bıçak gibi kestiği Moskova sokaklarına adımımı attığımda Metro çoktan
kapanmıştı.
İbrahim’in oturduğu
binayı, Titanik’i arkama alıp yürümeye başlıyorum. Bu binaya iri cüssesi
nedeniyle halk arasında Titanik diyorlar, Tulskaya’da Moskova’nın en bilinir
mimari garabetlerinden, ince uzun, dev bir beton yığını…
Beni eve götürecek bir
taksi bulmam lazım. İbrahim’in evinin önünde müşteri bekleyen taksiler olduğunu
biliyorum. Bizim eski Murat 124’ler
tipinde, eski püskü jiguliler, gurbetçi Azerilerin, Özbeklerin, Kırgızların
sermayesi, ekmek teknesi taksiler...
Malum Moskova’da resmi
taksi uygulaması yeni yeni oturtulmaya çalışılıyor ve henüz etkin bir şekilde
hayata geçirilememiş durumda. Bizim Türkiye’de alıştığımız sarı renkli,
taksimetreli taksilerle dolu taksi durakları yok burada. Telefonla evden taksi
çağırma lüksü de, sokakta her yüz metrede taksi çağırma zilleri de haliyle yok.
Caddenin kenarında durup elini yola doğru uzatıyorsunuz; artık kısmetinize
bağlı, bazen son derece lüks bir araba, bazen külüstür bir jiguli duruyor;
gideceğiniz yeri anlatıyorsunuz, pazarlığınızı yapıp, anlaşırsanız biniyorsunuz:
O, sizi istediğiniz yere götürecek
taksidir.
Moskova’ya ziyarete
gelip de kaybolmaktan korkan bütün Türk arkadaşlarıma hep aynı şeyi söylüyorum;
yol kenarlarında park edip bekleşen
jigulilerin kapısını açıp şoför mahallinde oturan adamın suratına bir bakın,
esmer, doğulu suratlı birisiyse “selamünaleyküm” diye lafa girin, muhtemelen
korsan taksicilik yapan bizim Türki kardeşlerimizden biridir, az da olsa Türkçe
anlarlar; anlaşır, konuşursunuz, istediğiniz yere sizi güven içinde götürürler
diyorum.
Ben de arkadaşlarıma
önerdiğim gibi yapıyorum. Arabanın kapısını açıp, tılsımlı sözcüğü söylüyorum,
“selamünaleyküm” diyorum. Ancak şöfor mahallindeki adam suratıma anlamaz bir
ifadeyle bakıp, sırıtıyor. Karanlıkta yüzünü de pek seçemiyorum, Rusça “Özbek misin?” diye soruyorum. “Hayır, Çukçayım,” diyor. Bu defa şaşırma sırası
bende.
İlk kez Moskova’da bir
Çukça taksiciyle karşılaşıyorum. Gerçi geçen sene Gorki Park’ta bir etkinlik
için kurulmuş çadırda Çukçaları, Çukotka’dan getirdikleri geyiklerini
görmüştüm. Ancak ilk kez burada yaşayan, çalışan bir Çukçayı görüyordum.
Rusya, bir ucu Avrupa’nın,
diğer ucu da Asya’nın kuzeydoğusunda olan dünyanın en büyük toprak parçasına
sahip devasa bir ülke; tıpkı bizim ülkemiz gibi bir kısmı Avrupa’da, bir kısmı
Asya’da olan bir Avrasya ülkesi. Kaliningrad’a Rusya’nın Edirne’si dersek
Çukotka’da Rusya Federasyonu’nun Ardahan’ı… Sibirya’nın kuzeydoğusunda özerk bir
cumhuriyet. Kuzey Kutup Dairesi’nin altında, Alaska’nın karşısında.
Ben, aslında Kuzey
Amerika yerlilerinin atalarının bir zamanlar Bering Boğazı’ndan geçen
Asya’lılar olduğunun bir efsaneden öte gerçek olduğuna inananlardanım.
Rusya'nın Lazları
olarak bilinen Çukçalara ilişkin bizim Laz fıkraları gibi anlatılan çok sayıda
fıkra var. Yolculuğumuzun eğlenceli geçeceği başından belliydi; hiç düşünmeden
arabaya bindim. Biraz konuştuktan sonra zaten muhabbetimiz ilerledi.
Çukçaların
basit, sade hayatlarının olduğunu, avlanma dışında ekonomilerinin olmadığını,
eğitim seviyelerinin de düşük olduğunu bildiğimden söz ettim. Alındı ve
şiddetle itiraz etti.
“Olur mu?!”
dedi, “Bizim de şairlerimiz, yazarlarımız var, bak mesela,” dedi ve benim
tarafımdaki torpido gözüne uzanıp, açtı; bir kitap çıkardı.
“Bu kitabı
ben yazdım,” dedi.
Biraz
sayfaları karıştırdım. Karanlıkta ne yazdığını pek okuyabilecek durumda
değildim.
“Bu kitabı
yazdığına göre çokça okumuş olmalısın; sana ne ilham verdi en çok, mesela
Puşkin’i, Gogol’u, Tolstoy’u, Dosto’yu okumuş olmalısın?” diye sordum.
Bir gözü
yolda, küçümser bir ifadeyle bana baktı.
“чукча
не читатель, он писатель (Çukça
okur değil, yazar )!” dedi.
Ses
çıkaramadım; okumadan, ustalardan etkilenmeden, birikime ihtiyaç duymadan
yazabilenler de olabiliyormuş meğer, diye düşündüm. Ne demeli!
Bizim Çukça
benim Türk olduğumu öğrendi ya, Türk firmalarının beyaz eşya konusunda Rusya’da
ciddi yatırımları olduğunu biliyor ve ucuz tarafından bir buzdolabını nasıl
temin ederim diye soruyor. Beko’dan, Vestel’den söz ediyorum, sonra merakımı
yenemeyip soruyorum:
"Ne
için buzdolabı almayı düşünüyorsun ki? Sizin orda hava zaten hep -50C’ın
altında değil mi?"
"Dışarda
hava -50 derece, ama buzdolaptaysa -18, ayaklarımı ısıtıcam," diyor.
Çukça
fıkraları yol boyu bitecek gibi değil. Ben de ona bildiğim bir fıkrayı
anlattım:
Bizim
Karadeniz’li Temel, Rusya’da Kamçatka Bölgesi’nde bir projede çalışırken bir
Çukça ile tanışıyor, arkadaş oluyorlar. İrtibatları Temel, memleketine
döndükten sonra da kesilmez, haberleşirler. Temel, Çukça arkadaşını memleketine
davet eder, o da daveti kabul edip gelir. Birlikte hoşça vakit geçirip, gezip
eğlenirler. Bir gün avlanmaya çıkarlar. Temel, tüfeğin birini kendi alır, diğerini
de Çukça arkadaşına verir.
Temel, Çukçadan dediklerinin dışına çıkmamasını
ister....Temel ateş etmeden kesinlikle ateş etmeyecektir. Çukça tamam
der...Ormana giderler...Birkaç saat sonra bir ayıya rastlarlar...Temel, ayıyı
kızdırır; ayı üzerlerine gelince başlarlar kaçmaya...Uzun bir süre kaçtıktan
sonra, Çukça yorulur, durur...Bakar elinde tüfek karşısında ayı, ben salak
mıyım niye kaçıyorum diye düşünür...Ve tüfeğini doğrultup ayıyı vurur...
Temel, telaşla Çukça’nın yanına gelir ve sorar:
“Uyyy ne ettun, daaa; kim taşıyacak bu koca ayıyı şimdu köye kadar ?!”
Temel, telaşla Çukça’nın yanına gelir ve sorar:
“Uyyy ne ettun, daaa; kim taşıyacak bu koca ayıyı şimdu köye kadar ?!”
Bizim mahalleye gelmiştik, ben inmeden son iki fıkrayı da
o patlattı:
Çukçalar, Çin'e savaş açma kararı alır. Çukotka'ya görüşmeye
giden Çinli general sorar:
“Toplam kaç kişisiniz?”
“50 bin. Ya siz?”
“1 milyar 300 milyon!”
“Eyvah, nereye gömeriz hepinizi?”
“Toplam kaç kişisiniz?”
“50 bin. Ya siz?”
“1 milyar 300 milyon!”
“Eyvah, nereye gömeriz hepinizi?”
Ve son fıkra:
Çukçanın biri Moskova’ya gelmiş, karısını kalabalıkta
kayıp etmiş. Polise gidip yardım istemiş, "karımı kaybettim, nasıl
bulabilirim?" demiş.
Polis sormuş, "Karın nasıl biri? Bi tarif et bakalım."
Çukça, anlamamış,"Nasıl yani?" diye sormuş.
Polis, "Bak, tarif etmek şöyle bir şey; mesela benim karım uzun boylu, zayıf, sarışın, gözleri mavi ve çok güzeldir"
Çukça ,"Tavariş polis, boş ver benimkini, seninkini arayalım," demiş.
Polis sormuş, "Karın nasıl biri? Bi tarif et bakalım."
Çukça, anlamamış,"Nasıl yani?" diye sormuş.
Polis, "Bak, tarif etmek şöyle bir şey; mesela benim karım uzun boylu, zayıf, sarışın, gözleri mavi ve çok güzeldir"
Çukça ,"Tavariş polis, boş ver benimkini, seninkini arayalım," demiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)