Moskova

Moskova

2 Haziran 2010 Çarşamba

Nâzım Hikmet Moskova'da anılacak

Şair Nazım Hikmet Ran, ölümünün 47. Yıldönümünde Moskova’da mezarı başında anılıyor.

3 Haziran’da 1963’te Moskova’da yaşamını yitiren Nazım’ın Novodeviçe Kabristanı’ndaki mezarının başında sevenleri yine ellerinde kırmızı karanfillerle toplanacak.

Türkiye ile Rusya arasında bugün bile en önemli “ortak paydalarımızdan biri olan” olan, büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran, 47’nci ölüm yıldönümünde 3-4 Haziran 2010 tarihlerinde T.C. Moskova Büyükelçiliği himayesinde Rus-Türk İşadamları Birliği organizasyonuyla Moskova’da çeşitli etkinliklerle anılacak.

Anma törenleri Novodeviçi Mezarlığı’nda başlayacak ve sanat etkinlikleriyle devam edecek
...

Nazım'a, memlekete, sürgüne ve muhalif duruşa dair...

Zeynep Dağı ,
Yrd.Doç.Dr, Atılım Üniversitesi

14-06-2004

Nazım Hikmet'i farklı bir şekilde okumak mümkün mü? Mitleştirilen kimliğinin peşine takılmak, ya da "hain" deyivermek Nazım'a ilişkin yapılabileceklerin en kolayı olurdu herhalde. Nazım 'böyle' de okunabilir mi? Denemekte fayda var.

Nazım"ın ölümünün 41. yılı. O, ideolojik kimliğinin yanı sıra, bu ülkenin yakın tarihini de anlatan bir şair. 1902 yılında doğan Nazım, Osmanlı"dan devredilen bir bakiye. 19. yüzyılda iki çocuğunu İstanbul"da bırakarak Paris"e resim kursuna gidebilen ressam bir ananın Osmanlı konaklarında büyüyen oğlu. En az Yahya Kemal kadar "beynelmilel" ve "milli", Necip Fazıl kadar muhalif...

Nazım"ın devraldığı emperyal miras ve sonradan benimsediği "enternasyonal-sosyalist" kimlik onu besleyen ana kaynaklardan. Nazım"la birlikte, bu ülkenin Osmanlıdan cumhuriyete geçiş sürecinin sancılarına, Soğuk Savaş siyasetinin kurbanlarına, yaşanan ideolojik kıskaca tanık olmak mümkün. Nazım özelinde özellikle sistemle ters düşen insanların acısı ve bu ülkenin yakın tarihine damgasını vuran sorunlu devlet-toplum-birey ilişkisi de daha görünür oluyor.

Her ne kadar sol kimlik onun önemli bir parçası olsa da, özgürlük sevdalısı bu adamı ölümünün 41. yılında "ideolojinin" dar kalıplarının ötesinde düşünme ve tartışma zamanı. İdeolojinin zincirlerinden kurtararak Nazım"ın özgürleştirilmesi, Anadolu"nun bütününe ve zenginliğine dahil edilmesi artık daha da özel bir önem kazanıyor.

Memleket ve hasrete mahkumiyet
Memleket, hasret, aşk, direniş Nazım"ın dizelerinde gerçekliğe kavuşur. Sisteme-iktidar odaklarına ters düşerek "vatan hainliği" de dahil olmak üzere pek çok suçlamayı hiç hak etmediği halde taşımak zorunda kalır. Vatan hainliği damgasının ağırlığını memlekete olan özlemiyle hafifletmeye çalışır. Orta Asya"dan gelip Akdeniz"e bir kısrak başı gibi uzanan "memleket", Nazım"ın dizeleriyle bir coğrafya olmanın çok ötesinde ete-kemiğe bürünür. Karşı kıyıdan, Varna"dan "memleket-memleket" diye seslenişi, o ulaşamadıkça ulaşılmaz olan hasreti, muhalif olmanın somut diyetidir. Nazım, memleketinin artık kendisine yıldızlar kadar uzak olduğunu bilerek, muhalif kimliğini ölünceye kadar taşır. Vasiyetinde dile getirdiği, öldüğünde Anadolu"suna kavuşma özlemi ise hâlâ gerçekleşmedi; sürgünlerde ölüme mahkum ettiğimiz insanların "dönüşünü" hak ettiğimizde gerçekleşmeli bu... Türkiye"den beslenmiş, bu topraklara emeği geçmiş insanların sırf "muhalif" kimliğinden ötürü, topraklarından koparılışı artık imkansız olduğunda gerçekleşmeli... Pek çok uygarlığa evsahipliği yapmış bu toprakların kendi insanına ve farklılığına tahammül edemeyişi sona erdiğinde"

Muhalif kimliklerinden ötürü "memleket"lerinden koparılan, gurbete müebbeden mahkum edilen insanların acılarını dindirecek olan, bedenlerinin geri dönüşü değil. Bu insanların mezarlarını ülkemize getirmek, ancak bu ülke her kesimden insanıyla barıştığında anlamlı. Diğer türlü o mezarlar, dışarıda, otoriteryenizme kafa tutan sembollerimiz olarak kalmalı. Yakın tarihle hesaplaşmadıkça, özgürlüğü sadece bir kesime hak gördükçe, 12 Eylül"le insanları memleketinden koparanlardan hesap sormadıkça ve hâlâ gidenlerin memleketine dönemediği bir ülkede, "ölülerin" dönüşü neyi değiştirecek?

Bireyin ve kollektivizmin harmanlanması
Nazım"ın sosyalist kimliğiyle özdeşleşen "kollektif anlayışı" daha çok ön plana çıksa da, onun "birey"e atfettiği önem hep gözden kaçırıldı. Nazım"ın "bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine" diye dile getirdiği hasreti, bireyi ve toplumu harmanlayan bir sentez olarak karşımıza çıkmakta. Bu harmanlayış aslında Doğu ve Batı kültürünün de güzel bir sentezidir. Çünkü bu sentezdeki mutluluğun anahtarı, birey olmayı toplumsallaştırmasıdır. Normalde, ideolojilerin kutsallık atfederek beslediği "dava"lar, bireyi ve özel yaşamı kendine bir tehdit olarak algılar ve bireyi dava mitlerine kurban edilebilecek bir nesneye dönüştürür. Kendini "dava"ya adamış bir şair de olsa, Nazım"ın o katı şartlar altında bile "birey"i ve özel yaşamı ön plana çıkarabilme gücünü gösterebilmesi önemlidir. Bir ağaç gibi tek ve hür olabilmeyi arzulayan Nazım, davasının yanı sıra "aşklarını" da yani yüreğini de ortaya koyabilmiştir. Piraye"ye bir çingene ağzı ile "abe biz de anlarız bu işlerden Hatçem" diye yazdığı dizelerde aşkı, yani bireyi ve bireyin duygularını yüceltir. Nazım"ın davaya rağmen bireyi de ön plana çıkarabilmesi, vatan hainliği suçlamasının yanı sıra insani olan her şeyi küçümseyen, yabancılaştıran bir tarzda "küçük burjuva" ve lümpen gibi eleştirilerle de karşılaşmasına yol açtı. Nazım, aslında sol içinde de "muhalif" bir kimliğe ve duruşa sahipti.

Nazım, güçlü bir birey olmanın yanı sıra toplumsal yaşamda kollektif ruhu da çok iyi taşıdı. Uzun yıllarını geçirmek zorunda kaldığı cezaevleri, onun kollektif yanının en iyi yansıdığı mekanlar. O zor şartlar altında, cezaevindeki arkadaşlarına kendi birikimini, çoğulluğunu edebiyattan resime, yabancı dil öğretmeye kadar aktardı. Cezaevinde A. Kadir"e ve diğer arkadaşlarına yabancı dili, Balaban"a fırçaları tanıttı; Orhan Kemal"den Kemal Tahir"e, Bedri Rahmi"ye "ustalık" yaptı, yani birikimiyle Türk edebiyatını besleyen ve onu dışarı taşıyan ana damar oldu. Nazım enternasyonal kimliği ile sadece Türk değil dünya edebiyatını da besledi.

Onuncu Köy
Rus şair Yevtuşenko, Nazım"dan öğrendiği "doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" atasözüne referansta bulunarak, kitabının önsözüne "Onuncu Köy" başlığını vermiştir. Sovyetler Birliği"nin Nazım için "onuncu köy" olduğunu aktaran Yevtuşenko, Nazım"ı ve dolayısıyla Türkiye"yi tanıma bahtiyarlığını içtenlikle anlatır. Fakat Nazım bu "onuncu köy"de memleket hasretinin yanı sıra daha başka acılara da katlanmak zorunda kalır.

Nazım"ı memleket hasreti kadar yaralayan bir başka olay, Sovyetler Birliği"nde TKP içinde kendine karşı yürütülen güç mücadelelerine tanıklığıdır. Nazım, "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" kitabında TKP içindeki güç mücadelesini ve kendisine yöneltilen "hain"lik suçlamasını dolaylı bir şekilde aktarır. Davasına inanmış bir insan olarak "yoldaşları" tarafından ihanetle suçlanması, "inadına yaşamayı" öğütleyen bir adama ölümü düşündürebilmiştir. Nazım"ın muhalif yapısı "onuncu köyde"ki dostlarını da rahatsız etmiştir. "Yaşama, muhalif bir rüzgar gibi" giren Nazım yalnızca Türkiye"de değil, Sovyetler Birliği"nde bile "muhalif" kimliğini taşıyarak oradaki otoriteryen uygulamaları eleştirebildi. Dolayısıyla Nazım sadece Türkiye"de değil, dışarıdaki yaşamında da sürgündeydi.

Madem ki bu kerre mağlubuz, netsek neylesek zaid.
Madem ki fetva bize aid, verin ki basak bağrına mührümüzü.

Türkiye"nin 20. yüzyılda yetiştirdiği belki de ilk "global şahsiyeti" olarak Nazım, "Şeyh Bedrettin Destanındaki" bu dizelerle aydının muhalif kimliğine ve gerektiğinde mağlubiyetine vurgu yapar. Onun için gerçek yenilgi aydının muhalif kimliğini terk etmesidir, yoksa sistem tarafından yenik gözükmesi değil.

Nazım"ın bu toprakları karış karış gezisini anlatan, ayak basamadığı yerlere olan özlemini anlatan dizeleri, bu toprağa, insanlarına, güneşine özlemi" "Mehmet"ten Mehmet"e yoktur merhamet" demesine rağmen, oğlunun adını "Memed" koyarak, sanki bütün Mehmetlere kucak açması" İdeolojisini çağrıştıracak bir isim yerine, oğluna sıradan ve geleneksel bir isim vermesi, bu topraklardaki yerelliğiyle barışıklığı. Gençliğinde başlattığı eskilerle ve eski değerlerle hesaplaşan "Putları Yıkalım" kampanyasına karşı daha sonra yaptığı özeleştirisi ve yerelliğini sahiplenişi

"Nazım ve Nazım gibileri hâlâ yattığı topraklardan memleketine ve Mehmet"ine seslenişine devam ediyor". Bu seslenişte kimse düşüncelerinden dolayı topraklarından koparılmasın isteniyor" İşitiyor musunuz?

...

Bir mezar taşına gölgesi düşen utançlar...

Suat Taşpınar
04 Haziran 2006,Radikal

İki adım önümde dimdik duruyor. Rüzgâra karşı yürüyen adam. Gönlü fırtınalı bir deniz. Ruhu hiç büyümeyen afacan çocuk. Beyni ışıl ışıl bir deniz feneri. Bedeni 43 sene evvel karışmış bu toprağa. Ama ruhu, mezartaşı diye dikilmiş görkemli siyah granitin
üzerine işlendiği gibi: Dikbaşlı bir delikanlı. Aramızda dolaşıp şiirler okuyor. Ben mezarın dibinde, utancından başı önüne eğik bir âdemoğlu. Mangal yürekli bir vatanseverin, çalınan vatandaşlığının kahrı, kezzap olup içimi yakıyor.
Kim bilir kaç ölüm yıldönümünü bu mezar başında geçirdim. Hatırlamıyorum. Moskova'nın Karacaahmet'inde, Novodeviçye Mezarlığı'nda Nâzım'ın başucuna hep aynı utançla geliyoruz yıllardır. Elâlemin tek kelime Türkçe bilmeyen topçusuna bile kolayından vatandaşlık verilebilen bir memlekette, en büyük şairimize reva gördüğümüze bakın. "Nasıl yani" diyor bir Rus dostum, "Nâzım Hikmet Türk vatandaşı değil mi?" "Peki neden" diyor. Şaka geliyor anlattıklarım. İnanmıyor. Anlatmak mı daha zor, inanmak mı; emin değilim.
Mezarı başına birkaç sene evvel dikilen, pirinç bir saksının içinde kuruyup yok olmuş çınar fidanına ve yerinde büyüyen yaban otlarına bakıp dertleniyorum. Memleketten toprak getirilmiş, fidan getirilmiş. Başında bir çınar ağacı olsun denmiş. Tutmamış. Vatanın toprağı ve vatanın fidanı olsa da, vatanın havası, suyu, rüzgârı olmayınca olmamış işte. Boşa söylememiş Nâzım: "Bir bizim ovaların baharları böyledir: /Işığında şahin olup uçasın gelir,/deresinde sazan olup yüzesin gelir,/yeşilini çiy çiy yiyesin gelir/.../Sesin var mı, yok mu, bakmaz,/zorla türkü söyletir;/uykunda bile yakanı bırakmaz,/girer, düşüne girer/güneşlerle yüklü dallar..."
Bir Nâzım mersiyesi yazmak ne derdim, ne de haddim değil. Yıllardır Nâzım sömürüsünü iş edinenlerden de, 'Nâzımperestlik' yapanlardan da bıktım. Moskova'daysam 3 Haziran törenini sektirmemeye çalışırım, ama bana asıl huzur veren, Allah'ın herhangi bir günü, denk gelirse en güzeli bir yaz ikindisinde Novodeviçye Mezarlığı'na süzülüp önce onu, sonra Çehov ve Gogol'ü ziyaret etmektir. Demem o ki, hüzne bulanık bir yıldönümü yazısı attırmak değil niyetim. Sadece şu basit sorunun cevabını arıyorum: 'Artık devletin bile alenen yüzünü kızartan bu büyük ayıptan kurtulmak için ne bekleniyor?'
'Onu vatandaşlıktan çıkaran kararnamenin yürürlükten kaldırılmasına dair bir kararname' çıkarılması, Nâzım'a mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti devletine mi iade-i itibar demektir, bir daha düşünsün herkes. 1951'de malum kararnameye cevabını hatırlamak bile yetmez mi?: "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından, hey gidi dünya, çıkarılmışım. Beni Türklükten, halkımın evladı olmaktan, milletime ölümsüz bağlı bulunmaktan kimse, hiçbir kuvvet çıkaramaz, ayıramaz."
Nâzım mezarında huzur içinde uyuyor. Kelle kâğıdına da ihtiyacı yok. Şiiriyle zaten dünya vatandaşı olmuş bir Türk vatansever yatıyor burada. Onu değil, kendimizi bir parça aklamak için istiyoruz vatandaşlığını, o kadar. Bu utançtan kurtulalım, mezarına başı dik gelelim diye bu kadar dertlenmemiz. Yani derdimiz Nâzım değil, kendimiziz.
Hayata ve aşka daha sıkı sarılma gücü buluyorsak zor zamanlarda, hâlâ Nâzım'ın dizeleri değil mi bizi ateşleyen? 'Aslolan hayat'ı ondan daha güzel anlatan var mı bu âlemde? En çok onun şiirlerinde vatan sevgimiz tomurcuklanmıyor mu? Nâzım'a hepimiz borçlu değil miyiz sahiden?
Sizi bilmem ama, saçları imbat kokan İzmirli sevgilim gelir Nâzım denince aklıma. Üniversitenin ilk seneleri gelir. Vadesi dolmadan biten bir aşkın son mektubu niyetine verilen, kibrit kutusu kadar bir kâğıt parçasına yeşil tükenmez kalemle yazılan son Nâzım şiiri gelir:
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder